Etiket: Şey

  • Çözüm Odaklı Yaklaşım

    Çözüm Odaklı Yaklaşım

    Genelde problemlere odaklanmaya meyilliyiz toplum olarak. O kadar problemle uğraşıyoruz bazen burnumuzun dibindeki çözümleri bile göremiyoruz. Çünkü problem bizim tüm iliklerimize işlemiş ve bizden başka bu problemi bizim gibi yaşayan başka kimsenin olmadığı kanaatimiz o kadar tamdır ki etrafımızdaki birisi yanlışlıkla bir tek sen bu problemi yaşamıyorsun gibi bir yaklaşımda bulunursa vay onun haline. Problem bizimse o problem hepimiz için çok büyük demektir. Problem hayatımızın tamamında var mı yoksa istisnai durumlar oluyor mu? Yoksa biz Problemleri hayatın tamamına mı taşıyoruz.

    Problemlerle uğraşırken acaba gözümüzden bir şeyi kaçırıyor muyuz? Aslında hep istediğimiz bir şeye odaklanamıyor muyuz? Bu ne diye bir düşünelim. Tavsiyeler, dost, arkadaş, aile vs. Asıl aradığımız bu problemin bir mucizeyle çözülmesi. Biri gelsin bir şey olsun ama bu problem mucize bir şekilde çözülsün. Asıl istediğimiz bu aslında. Bir anda problemin çözülmesi. Problemin bütünüyle uğraşırken kaçırdığımız şey aslında küçük yapacağımız değişimlerin kartopu etkisi yapabilmesidir. Bulunduğumuz durum çok kötü olsun, mesela 0-10 arasında bir derecelendirme de şu anki durumumuz 3 olsun. Ki en kötü durum 0 noktası. Şa anki durumunuzu düşünün. Bugün eve gideceksiniz, yaptığınız her şeyi yine aynen yapacaksınız. Yemek yiyecek, televizyon seyredecek, ailenizle sohbet edecek, dinlenecek ve uyuyacaksınız. Uyku halindeyken bir mucize oldu bir peri geldi ve kötü giden her şeyi düzeltti. Ama siz düzeldiğini bilmiyorsunuz perinin geldiğinden ve sabah herşeyin düzeldiğinden haberiniz yok. Sabah kalktığınızda ne gibi şeyler değişmişler olurdu. Neler yapardınız. Etrafınızdaki insanlar size nasıl davranırdı. Siz nasıl hissedersiniz. Bu değişimler sizi mutlu eder mi? İstediğiniz değişimler olunca neler yapardınız? Siz mucizeyi nasıl fark ettiniz ? Etrafımızdaki insanlar mucizeyi nasıl fark etti?

    Mucizeyle gerçekleşen hayatınızdaki değişimleri düşünün. Bu değişimlerin hepsinin gerçekleşmesi belki imkanlı değil çünkü mucize demiştik. Ancak bizim başlayıp uygulayabileceğimiz ve bize iyi gelecek değişimler var mı? Çok büyük değişimler olması gerekmez bulunduğumuz 3 derecelik durumu 3,5 veya 4 yapsa yeter. Küçük değişimler ve kartopu etkisiyle büyük değişimler. Çok düşünmenize gerek yok ilk aklınıza gelen küçük değişimi kendinize uygulayın. Bir şeyler yapmak size iyi gelecek. Mucize küçük değişimlerde başlar. Ve gerçekleşir. Peri sizin yanınızda belki de dün geldi ve siz bilmiyorsunuz. Perinin geldiğini ve problemleri Ortadan kaldırdığını bilmiyorsunuz belki de.

    Çözüme yardımcı olacak küçük bir adımla işe başlayın büyük bir adım atmak korkutucu gelebilir. Küçük bir adım , ardından küçük bir adım daha ve küçük bir adım daha. Büyük bir adımı küçük adımlar oluşturacaktır. Her küçük değişimde adımda bulunduğunuz durumdan yani 3 konumundan 3,5 bir sonraki 4,5 bir sonraki 5. Her seferinde daha iyiye doğru bir gidiş olacaktır. Böylece aslında hayatınızda olumluya doğru giden bir değişim süreci olacak ve yaşadığınız sıkıntılara bakışınız ve çözümünüz farklılaşacaktır.

    En iyi yaptığınız işi, hobiyi bir düşünün nasıl yapıyorsunuz? Hiç zorlanmıyor musunuz? Sıkıntı yaratmıyor mu? Zaman zaman yapmak istemediğiniz olmuyor mu? Ama hoşlandığınız için yapıyorsunuz. Yaptıkları daha iyi oluyor ve başarılı oluyorsunuz. Aslında her şey kötü de değil iyi yaptığınız şeylerde var hayatınız. Düşünün bir en iyi yaptığınız ve zevk aldığınız küçük bir şey. Size problemlerinizin çözümünde yardımcı olabilir mi? Devamlı kötü şeyler yapma ve başınıza kötü şeyler gelme ihtimali yoktur. Bu durumu devamlı böyle görme ihtimali vardır.

    Çözüm odaklı yaklaşım ergenlerde, yetişkinlerde ve çiftlerde problemlerinden çok çözümlerine ve olumlu yönlere odaklanarak hayatlarında küçük değişimlerle 3-4 seans gibi kısa sürelerde küçük adımlarla büyük adımlar oluşturarak problemlerin çözümüne yardımcı olmaktadır.

  • Öfke(siz)siniz!

    Öfke(siz)siniz!

    “Öfkeliyken konuş, göreceksin ki pişman olacağın en güzel konuşmayı yapacaksın.” der Amrose Bierce. Hepimiz amacımızı aşan konuşmalar yapmışızdır. Öfkenin esiri olmuş belki de olmak istemişizdir. Buna gönüllüyüz çoğu zaman. Boşuna mı denilmiştir öfke baldan tatlı diye. Ama atalarımız öfkemizden hoşlanmamızın dışında keskin sirke küpüne zarar diye öfkenin öncelikle kendimiz ve yakınlarımızla ilgili yıkıcılığını da özetlemişlerdir.    

    Öfke kontrolü konusunda kendimize ilk sormamız gereken soru şudur: Öfkemi seviyor muyum? Çünkü gerçekten kontrol etmek istiyorsanız öfkemizi sevmekten vazgeçmemiz ön koşuldur. Yoksa öfke kontrolünden şikâyet, istemem ama yan cebime koy türünden bir şey olacaktır.

    Öfkenin çoğunlukla en büyük gerekçesi kendimizce gördüğümüz haksızlık durumlarıdır. Genellikle biriktirdiklerimiz ve o anki duygu durumumuza o kadar odaklıyızdır ki düşüncelerimizi es geçeriz. Hâlbuki düşünceler duyguların anasıdır. Öfkeyi doğuran da bu  anadır; sevgiyi ve merhameti de..

           Bir davranışta bulunmadan kendimizi teşhis etmemiz; hele erken teşhis etmemiz en hayati şeydir. İçimizden 10 a kadar saymak en yaygın bilinenlerden birisidir. Amaç ambulans gelene kadar yaraya pansuman yapmak; istenmedik şeyler yapmamak için zaman kazanmaktır.  

            Siz fırtınalı bir denizde sandalla açılır mısınız? Öfke anında da kanımızda adrenalinin artmasıyla büyük bir dalgalanma olur. Biraz zaman geçince rüzgâr dinmeye başlar ve dalgalanma da azalır. Ancak burada rüzgâr da biziz, deniz de, sandal da… Rüzgar düşüncelerimiz ve duygularımız, deniz vücudumuzda olup bitenler.. Sandal da hayattan beklentilerimiz ve amacımız. Tüm bunları anlamadan da öfkeyi kontrol etmek hiç kolay olmayacaktır..

    Öfkemi Kontrol İçin 10 Öneri

    1. Öncelikle beslenmenizi düzenleyin. Çeşit olarak imkanlarınız ölçüsünde günde en az 15–20 farklı şey tüketin..(zeytin, peynir, domates, biber, dere otu, maydanoz,havuç, soğan…) Miktarın değerini söylemeye gerek bile yok. Tabi balık, ceviz, semizotu gibi beyne iyi gelen yiyecekleri de unutmadan.. B-12 durumu da öfke ve depresif duygu durumunda etkilidir. Bu anlamda et tüketimi de faydalıdır. Et tüketmiyorsanız yumurta, süt ve süt ürünleri ve mercimek tavsiye edilir. Yine tiroit durumunuz ve hipoglisemi değeri de öfke kontrolünde önemlidir. Bu konuları anlatan yeterince televizyon programı zaten mevcut..
    2. Uyku düzeni değerli.. Derin uyku için odanın ısı durumu, karanlık ortam gibi dış şartlar var.Ama bunların yanı sıra sizi uykudan eden düşünceler de.. Düşünceler başa çıkılmaz olursa sabaha bırakın. Yapamıyorsanız daha sağlıklı değerlendirmek ve uyuyabilmek için üşenmeden kalkın bir kenara not alın. Gerekirse uzun uzun yazın. Düzenlenen şeyler insanı rahatlatır.
    3. Geçmişte yaşadığınız problemler hala sizleyse bununla ilgili çözüm üretin. İhmal etmeyin. Özellikle de travma ve travma sonrası stres bozukluklarında. ( TSSB )
    4. Nefes egzersizi ve gevşeme teknikleri öğrenin. Kriz anında içinizden saymak, vücudun oksijen dengesi için balkona çıkıp derin nefes almak ve su içmek bunlardan bazılarıdır. İnternette bulabileceğiniz çok sayıda video ve kitapçılardan da satın alabileceğiniz cdler var. Yoga, reiki hizmeti veren kurumlara da gidebilirsiniz.
    5. Sosyal anlamı olan hobiler edinin.. Bu ne demek: Hem bir hobi edinirken hem de sosyal yönünüzü geliştiren birçok kişiyle beraber edinilen faaliyetler..
    6. Öfke anınızda konuya ilişkin değerli ne varsa onu aklınıza getirmeye çabalayın. Bir arkadaşınızla tartışırken geçmişte paylaştıklarınızı veya yarın paylaşacağınız şeyleri; çocuğunuza bağırmadan onu ne kadar sevdiğinizi ve öfkeyi şiddetle aktarmanın ona zarar verebileceğini de. Bu tüm sevdikleriniz için geçerli.
    7. Kültür sanat faaliyetleri duygularımızı düzenleyicidir. Çirkinin güzele, kaosun düzene çevrilmiş yansımasıdır. Hele sizin aktif olarak yaptığınız çalışmalar duygularınızın ifade bulmasına ve üretime dönüşmesine yarayacaktır. Çoğu karmaşık düşünceler, boşaltılmamış duygular yoğun baskı yaratır. Üretime dönüştürmekle birlikte yaşanan keyif çok rahatlatıcıdır.
    8. Spor çok yönlü katkı sağlayan bir değerdir. Spor yaparak toksinleri atarsınız, endorfin salgılayarak mutlu olursunuz, yine içinizde bir iş yapmanın saadeti olacaktır. Zamanınızı aktif ve verimli kullanırsınız, başkalarıyla yapıyorsanız sosyalleşirsiniz. Fazla kiloların sporla verilmesi de oturuş-kalkışımızdan nefes alış verişimize değin faydası tartışılmaz.
    9. Kişisel gelişiminize katkı sunan her şeyi okuyun ve eleştirin. Eleştirmek olumsuz algılanır. Hâlbuki değer biçmektir özünde. Farkındalık düzeyimiz ne derece gelişirse o kadar kontrole yatkın oluruz. Herkes cebindekini çıkarır. Kimisi taş, kimisi gül..

    Yardım istemekten çekinmemek gerek. Bu bir arkadaş olabilir, saygı duyduğunuz birisi.. O da olmadı profesyonel destek almalıyız. Eğer öfkeyle beraber farklı psikolojik rahatsızlıklar eşlik ediyorsa bunların çözümlenmesi şarttır. Erken teşhis kanserin tedavisinde ne derece etkiliyse, psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde de en az o kadar etkilidir.

  • Gelecek Kaygısı / Sonsuz Kontrolcülük ve Tanrının Rolünü Çalmak

    Gelecek Kaygısı / Sonsuz Kontrolcülük ve Tanrının Rolünü Çalmak

    Gelecek kaygısı / sonsuz kontrolcülük ve tanrının rolünü çalmak

    Geleceği planlamak, onu daha işlevsel bir boyuta getirmek için birçok senaryolar, hipotezler gerekirse kuramlar oluşturur dururuz. Bu hipotezler veya kuramlar bizi hayatımızla ilgili tam nesnel olana götürmese de gerçeğe yakınlaştırır. İnsanda ki bu öngörü yeteneği sayesinde yaşantımı istediğimiz hedeflere doğru götürebilir ve bu sayede yaşantımızı istediğimiz doğrultuda yaşayabilme imkânı buluruz.

    Gelecek kaygısı, sonsuz kontrolcülük, tanrının rolünü çalmak

    Bu planlamalar müthiş bir öngörü yeteneği ile birleşince tadından yenmez. Daha fazla geleceği tasarlayarak ve kontrol ederek daha fazla şey elde edebiliriz. Örneği başarı…

    • Peki gerçekten neden bu kadar başarılı olmak istiyoruz?
    • Başarılı olma ile ne elde edebiliriz?
    • Başarısızlığımız durumunda ne olur?
    • Başarısızlığa kim/kimler uğrar?
    • Başarınca hangi grupta olacağız başarmadığımızda hangi gruba girmiş oluruz?

    Bu soruların cevabı bize ne hissettiriyor.

    Hayatımız da daha fazla başarılı olduğumuz sürece daha çok kabul görecek, onaylanacak ve sevil-ecek Toplum tarafından size bir statü tahsis edil-ecek, istediğimiz bir partnerle yaşantımızı sürdür-ecek, herhangi bir olası problemle karşı karşıya kalma riskimiz azal-acak veya ortadan kalk-acak. Her şeyi kontrol aldığımız mutlu olacak, huzursuz olamay-acak…ecek, acak….

    Bu -ecek, acak, cümle yapılarını o kadar içselleştirmişiz ki bunları yaşantımız içinde olmadığında yaşantımız sanki felaket bir senaryo ile bitmiş gibi hissettirir. Bu felaket durumu yaşamamak için bir kaçınma davranışı olarak geleceği dahil her şeyi ve herkesi kontrol etmeye eğilim gösteririz. Bu bazılarımızda o kadar çok ileri bir safhaya gelir ki geleceği tahmin ve öngörü adı altında tüm gelecek olaylarını olumsuz bir senaryo ile sonuçlanacağı şeklinde inançlara sahip oluruz. Durumu ve geleceği kontrol etme isteği o kadar fazlalaşır ki tanrının rolünü çalmış oluruz. Tanrı gibi her şeyi kontrol etmeye çalışırız. Kapasitemizin üzerinde bir yük alırız. Bu yükü kaldıramadığımız için çoğu sefer kapasitemizin altında performans göstererek yaşantımız da istediğimiz noktaya gelmekte problem yaşarız. Kısaca Koktuğumuz şey, korkulan şeyi yaratır paradoksu bu noktada aktive olur.

    Yaşantımızda gereğinden fazla olan kontrolü bıraktığımızda daha özgür bir düşünme şekline kavuşacağımızı söyleyebiliriz. kendimiz, başkaları ve gelecekle ile ilgili daha esnek kurallara, düşünceye sahip olmak daha esnek bir yaşantıya sahip olmamızı sağlar. Bu hayattan zevk almanızı, yaşantımızda iş yaparken eğlenmenizi sağlar. Geleceğinizle ile daha fazla seçenek üretir, gelecek planımızda birden çok sonucu olan seçenekleri hayatımıza entegre ederiz ve bunların sonuçlarını daha kolay tolere ederiz. Çok fazla kontrolcülük yaşantılardan haz almamızı engelleyen bir yaşantı tarzı olarak kendimizi gerçekleştirmemizi engel olur.

    Yaşantımızda “şimdi ve burada”ya odaklanmak yeteneklerinizi keşfetmemizi sağlar. Kendiliğimizi gerçekleştirmek ve aktive etmek, “şimdi ve burada” dan daha fazla haz almak, kaliteli bir yaşantı geçirmek için geçmişi analiz ederek, geleceği planlamak önemlidir. Bunları “şimdi ve burada”yı daha kaliteli bir şekilde geçirmek için yaparız. Geleceği planlamayı ve öngörmeyi, geleceği kontrol etme formuna dönüştürdüğümüzde “şimdi ve burada”ları kaçırarak hayatımızın büyük bir kısmını kaçırırız.

    Geleceği planlarken, onu yaşayamama seçeneğimizin olduğunu, bizim gibi diğer insanların ve doğanında yaşantımızda dolaylı ve doğrudan söz sahibi olduğunu, katkı sağladığını, katı planlamalarımızın doğanın / kaderin ve diğer kişilerin kendi planlarını uygularken sabote edileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

          Uzman Klinik Psikolog  Haşim BELTEN                                                                   

  • Tam da Benim İstediğim Gibi Bir Çocuk

    Tam da Benim İstediğim Gibi Bir Çocuk

    Çocuğunuzun tam da sizin istediğiniz gibi biri olma fikri kulağa ne kadarda güzel geliyor değil mi? Sizin sevdiğiniz her şeyden istisnasız hoşlanan, sevmediklerinize ise yüz metre dahi yaklaşmayan, sizin istediğiniz mesleği seçen, istediğiniz kişiyle arkadaş olan istemediğinizle konuşmayan, sizin istediğiniz biriyle evlenen bir çocuğa sahip olmayı mı hayal ediyorsunuz? O zaman bu yazı da işinize yarayacak çok şey bulacaksınız demektir.

    Çocuğunuzu kucağınıza aldığınız ilk anı hatırlıyor musunuz? Doğduğu ilk andan itibaren size ne kadar da muhtaç ve bağımlı olduğunu. Acıktığında karnını doyurmanıza, korumanıza, üşüdüğünde giydirmenize, hatta gazı geldiğinde çıkarması için yardımcı olmanıza ne kadar da muhtaçtı. Sonra biraz büyüdü ve ona güldüğünüzde agucuklar yapmaya, sesiniz biraz yükseldiğinde ise huzursuzlanmaya başladı. Yürümeye başladığında ise sizin peşinizden gelmek istedi. Yabancı birini gördüğünde size koştu çünkü size güveniyordu. Daha küçücükken siz onu istediğiniz yere kucağınızda taşırken, yürümeyi öğrendiğinde o istediği yeri keşfetmeye çalıştı ve siz onun peşinden koşturmak zorunda kaldınız. Biraz daha zaman geçtikten sonra artık istemediği zaman yemek yememeye başladı. Bir şeyleri kendi yapmak istedi ve çocuğunuzun bir şeyleri başardığını gördüğünüzde onu “Aferin” diyerek, alkışlayarak ya da başını okşayarak takdir ettiniz. Neden mi? Çünkü çocuğunuz büyümeye başlamıştı, kendi başına başardığı birçok şey vardı. Yemeğini kendisi yiyor, tuvalet ihtiyacını karşılıyor, kendisi giyinip soyunabiliyordu. Bunlar küçükken bağımsızlaşmaya başladığının küçük emareleri idi. Bu süreç aynı zamanda kendi gibi olmayı da içinde barındırarak gelişiyordu ve bu bağımsızlaşma savaşı kendi kişiliğini bulana dek devam edecekti. Bu zamana kadar ve bu zamandan sonra ihtiyacı olan tek şey sizin koşulsuz sevginiz ve size duyduğu güven olacaktır. Geçmişe dönüp baktığınızda sizin de ailenizden beklediğiniz en yegane şey bu olmaz mıydı? Ailenizin sizi artı ve eksi yönlerinizle koşulsuz sevdiğini, kabul ettiğini ve desteklediğini düşünün. Bu yüzden tam da sizin istediğiniz gibi bir çocuk yetiştirmek yerine çocuğunuzun kendi gibi biri olmasında ona destek olmaya ne dersiniz?

    Ergenlik dönemi deyince genelde aklımıza asi, söz dinlemeyen, kendini ispatlamaya çalışan, zaman zaman içine kapanık, genelde yalnız kalmak isteyen, daha çok hem cinsleri ile vakit geçiren, kadın-erkek arkadaşlığının romantik boyutlara dönebildiği örnekler gelir. Peki ergendeki tüm bu fiziksel, hormonal, ruhsal, zihinsel ve sosyal gelişim ve değişim boyunca ebeveynlere veya bakım verenlere düşen rol nedir? Bu süreçte çocuğunuz kendisindeki zihinsel ve fiziksel farklılıkları, ruh halindeki iniş ve çıkışları anlamlandırmaya çalışırken sizin anlayışınıza, onu tüm yeterlilikleri ve eksiklikleriyle kabul etmenize ihtiyaç duyar. Çocuğunuz bu dönem boyunca kolları ve bacakları daha hızlı büyüme gösterdiği için sakarlıklar yapabilir. Hormonal değişimlerden kaynaklı olarak duygusallaşabilir ya da sosyal olarak sizinle değil de arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmek isteyebilir. Çünkü bu süreçte ergenler yetişkin gibi davranmaya çalışırken içlerinden gelen çocuksu dürtüler ile de baş etmeye çalışırlar. Bu noktada da ailelere düşen en önemli rol ergenleri koşulsuz kabul ile kucaklamak olacaktır. Peki çocuğumun yanlışlarını da mı kabul etmeliyim, ona doğruyu yanlışı nasıl öğreteceğim? diye soruyor olabilirsiniz. Bu noktada aile tutum ve davranışlarına ihtiyaç duyulan kabul ve sınır boyutları olarak ele alınabilir. Kabul boyutu, ergeni merkeze alan çocuğunuzu kabul etmekten tutun da reddetmeye kadar farklılık gösteren bir cetvelin iki ucuna benzetilebilir. Aynı şekilde, sınır boyutu da kısıtlayıcı tutumdan hoşgörülü tutuma kadar uzanan geniş bir yelpaze olarak düşünülebilir.

    Anneler, babalar ya da bakım verenler olarak siz ergenlik dönemindeki çocuklarınıza onları oldukları gibi kabul ettiğinizi gösterirseniz, onların önem verdikleri sorunları ya da hobileri ile ilgilenirseniz, duygularına aracılık eder ve çocuklarınızı anladığınızı onlara hissettirebilirseniz ergenler kendilerinin kabul gördüğünü düşünürler. Böylece, ergenlik dönemindeki çocuklarınız kendi davranışlarının sorumluluklarını alan, kendi kendini denetleyebilen, eksikliklerinin ve yeterliliklerinin kendisinin de bilincinde olduğu kişilikler geliştirirler. Tam tersi olarak ergenin küçük görüldüğü, sevilmediği, şiddet gördüğü düşmanca bir ebeveyn ve ergen ilişkisi ise ergende saldırgan davranışların ortaya çıkmasına, evden kaçmaya, kötü arkadaşlıklar edinmesine, uyuşturucu kullanımına neden olabilir.

    Bunlara ek olarak pek çok ebeveyn farkında olarak ya da olmayarak zaman zaman çocuklarına kabul edilmediğini hissettirebilmektedir. Nasıl mı? Örneğin; çocuğunuz düşüncesini dile getirdiğinde “Sen daha küçüksün anlamazsın?”, “Büyüklerine karşılık verme!”, “Bunlarda sorun mu oğlum/kızım” gibi cümleler sizin de ağzınızdan çıkıyorsa çocuğunuz büyük ihtimalle kendi duygu ve düşüncelerine saygı duyulmadığını ve sizin onu anlamadığınızı düşünüyor olabilir ve bunun sonucunda; ya kendi gibi ailesi tarafından kabul görmeyen arkadaşlıklar kurabilir ya agresif tavırlar sergileyip sürekli size kendinizi ispatlamaya çalışır ya da içine kapanık kimseye kendini açmayan bir ergen haline gelebilir.

    Sevgili ebeveynler, öncelikle ergenlik dönemindeki çocuklarınızın ne söylediklerini duymak istemelisiniz. Neden sizle değil de arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmek istiyor, neden kendisi ile daha çok ilgilenmeye başladı, neden sizinle oturma odasında oturmaktan değil de kendi odasında oturmaktan keyif alıyor, neden ufak tefek sakarlıklar yapıyor? Bunların sebebini hem gerçekten duymak istemeli hem de çocuklarınızı artı ve eksi yönleri ile kabul etmelisiniz. Ergen çocuğunuza vakit ayırmalı, o an vakit ayıramıyorsanız bunu çocuğunuza açık ve net bir dil kullanarak anlatmalı ve daha sonrasında çocuğunuz için uygun zaman yaratmalısınız.

    Sonuç olarak, anneler, babalar veya bakım veren diğer kişiler çocuklarına koşulsuz sevgi ve şefkat göstermeli, onlara güven ile yaşayacakları bir ortam yaratmalı ve çocuklarınızın sizlerden farklı kişilik özelliklerine sahip olabileceğini unutmamalısınız.

  • Çocuklarda Mahremiyet

    Çocuklarda Mahremiyet

    Çok önemli bir konu olmasına rağmen, üzerinde ihtiyatla durulmaya yeni başlanmış bir konudur. Ebeveynler çoğu zaman mahremiyeti çocuklara anlatmakta ciddi yanlışlıklara düşmektedirler.

    Küçük yaşlardan itibaren çocuğa kazandırılması gereken bazı davranışlar olmalıdır. Doğduğu an itibariyle çocuklar kendilerini yetişkinlerin ellerine bırakırlar. Kendilerini keşfetme bilinciyle gelişen duygu ve düşünceleri zaman içerisinde çocukları sorgulamaya iter. Eski kuşaklarda olduğu gibi zamane çocukları soru sormaktan ve sorgulamaktan çekinmezler. Kimi yetişkinlere göre bu ayıplanacak bir davranış olsa dahi, aslında olması gereken bir davranıştır. Böylece çocuğun özgüveni gelişir sorgulama bilinciyle kendisini ve karşısındakini tanımakta kolaylık sağlar.

    Genellikle annelerin yaptığı hata; çocuklarının hala, teyze, anneanne, babaanne gibi aile bireylerinin yanında rahat olabileceği durumunu empoze etmektir. Bu durumda çocuklar bu aile bireylerinin yanında soyunup giyinip, tuvalete gidip ya da altlarında çamaşır olmadan evde koşuşturabilecekleri izlenimine kapılmış olurlar. Erkek bireylere gelindiği zaman ise; çocukların kucağa oturtulması ya da altlarının baba, amca, dayı ve dedelerin yanında değiştirilmesi gibi çok yanlış durumlarla karşı karşıya kalınmaktadır. Ya da bu durumlardan farklı olarak yabancıların çocuklara tatlı ya da oyuncak tarzı bir şey verebileceği gibi aynı zamanda çocuğa kızabileceği durumunu aşılamakta yanlış olacaktır. işte mahremiyet eğitimi tam da bu gibi noktalarda çocuğa öğretilmesi gereken davranışlar bütünüdür.

    Mahremiyet eğitiminde uygulanması gerekenler ise tüm bu durumlardan farklıdır. Her şeyden önce çocuğa bazı kurallar öğretilmelidir. Ama bu kurallar öğretilirken aile bireyleri de bu kurallara riayet etmelidir. Öncelikle çocuğa, onun vücudunun nerelerine kimlerin dokunup dokunamayacağını anlatmak önemlidir. Eğer çocuk karşısındaki bireyin dokunuşlarından rahatsızlık duyuyor ise muhakkak bunu annesiyle paylaşmalıdır. Çocuğun göğüs bölgesine, kaba etine ve cinsel bölgesine kimse bakmamalı, genellikle anne ya da okuldaki öğretmeni dışında kimse müdahale etmemelidir. Siz çocuğun çamaşırlarını değiştirirken bile bakmamalı, böylece çocuğa ona saygı duyduğunuzu göstermelisiniz. Oda da yardıma ihtiyacı yoksa kendi başına kapısı kapalı giyinip soyunmayı öğretmeli ve aynı şekilde sizde aynı tutumu sergilemelisiniz. Tuvalet kullanımında kapıyı kapatması gerektiğini bir şeye ihtiyacı olursa annesi olarak sizin hemen kendisini duyacağınızı çocuğa anlatmalısınız. Çocukları öpmeden onlara sarılmadan önce muhakkak kendilerinden izin istenmeli ve çocuk izin vermiyor ise; asla zorla öpülmemeli ve kucaklanmamalıdır. Tüm bunlara ek olarak yabancılarla konuşmaması konusunda uyarmalı ve asla tanımadığı kişilerden bir şey almaması gerektiği kendisine ayrıntılı olarak öğretilmelidir.

    Çocuklara, her türlü tehlike ve durum dikkatli ve özenli bir şekilde anlatılmalı, ne yapması ya da ne yapmaması gerektiği öğretilmelidir. Çocuklarınızdan emin olunuz ve söyledikleri şeyin doğruluğunun olmadığını düşünseniz bile muhakkak araştırınız. Unutmayınız ki zarar çoğu zaman en yakınımız dediğimiz kişilerden gelebilir.

  • İsteklerini Ağlayarak İfade Eden Çocuklarla İletişim

    İsteklerini Ağlayarak İfade Eden Çocuklarla İletişim

    Ailesiyle olan iletişimi, çocuğun dünyasında büyük önem taşır. Anne-baba ve çocuk üçgeninde, taraflar duygularını ve düşüncelerini birbirlerine aktarabilirse sorunlarına çözüm bulabilirler. Bu noktada önemli olan şey etkili iletişimdir.

    Çocuklarla doğru iletişim kurabilmenin en etkili yolu, söylemek istediklerinizi açık ve net bir şekilde ifade etmenizdir. Örneğin “Hayır” kelimesini mümkün olduğunca kullanmamalısınız. Çünkü küçük çocuğunuz hayır ne anlama geldiğini tam olarak anlayamaz. Yani şimdi hayır ama sonra evet mi, sonsuza kadar hayır mı, peki neden hayır… Bunların ayrımını yapamaz. O yüzden hayır diyerek kestirip atmak yerine sebeplerini açıklamalısınız.

    Özellikle 3-6 yaş arasındaki çocuklarla iletişim kurarken sabırlı olmak çok önemlidir. Çocuklar bu yaş aralıklarında inatlaşma, ısrarcı olma ve hatta kötü sözler söyleyerek saldırma eğiliminde olabilirler. Çocuğunuz uygun olmayan bir şey istediğinde ve o an için mümkün olmadığını açıkladığınızda eğer bağırıp çağırmaya, ağlamaya başlar, kötü sözler söylerse, “Hayır, kötü sözler söylememelisin, kaç defa söyledim böyle konuşma diye” demek yerine onu anladığınızı ifade etmeniz ve “Kızgınsın anlıyorum ama kızgınlığını başka kelimelerle ve başka şekilde nasıl ifade edebilirsin” demeniz ona kızgınlığını kötü sözler söylemeden de anlatabileceği yolları öğretmeniz gerekir.

    Burada iki türlü de çocuğunuzun yaptığını onaylamıyorsunuz aslında, ama yaklaşma biçiminiz çok önemli. İlk cümle çocuğunuzu suçlayıcıdır. Bu çocuğunuzun savunmaya geçmesine ve saldırmaya devam etmesine neden olur. Ama ikinci cümle ile çocuğunuzu anladığınızı ve ona duygularını farklı yollarla da ifade edebileceğini açıklıyorsunuz. Böylece çocuğunuz savunma durumuna geçmez, aksine durup düşünmesine yardımcı olursunuz. Belki ilk zamanlar bu yaklaşım etkisiz gibi gözükebilir. Ancak çocuğunuza bu şekilde yaklaşır iletişim kurarsanız, zamanla iletişiminizin çok daha güçlü olduğunun farkına varırsınız.

    Çocuğunuza kararlı ve tutarlı bir tavırla yaklaşın. İstediği şeyi neden yapamayacağınızı basit bir şekilde açıklayın ve kararınızdan kesinlikle vazgeçmeyin. Önce ”hayır” dediğiniz bir şeye sonradan ”evet” derseniz, çocuğunuz bunu size karşı sürekli kullanmaya başlayacaktır. Siz pes edene kadar da sizinle çatışmaya devam edecektir. Sizin kararlı olduğunuzu anlayabilmesi için ona zaman verin. İstediğinizi anlattıktan sonra bir süre bekleyerek sakinleşin ve durumu anlaması için zaman tanıyın. Sizinle inatlaştığında dikkatini başka bir yöne çekebilirsiniz. Alışveriş merkezinde beğendiği bir oyuncağı almanız için bağırıyorsa geçen bir kediyi veya ilgisini çekebilecek herhangi bir şeyi göstererek dikkatini dağıtabilir ve hemen oradan uzaklaşabilirsiniz.

    Çocuğunuza sonsuz alternatifler yerine sınırlı seçenekler sunun. Sabah uyandığında ”Hangi kazağını giymek istersin” diye sormak yerine, ”Kırmızı kazağını mı, yoksa sarı kazağını mı giymek istersin?” diye sorun. Yemek yerken de mutlaka sebze yemeği yemesini istiyorsanız; ”Ispanak mı yersin, yoksa pırasa mı?” diye sorabilirsiniz. Bu şekilde çocuğunuz kendisine değer verdiğinizi, onun seçimine öncelik tanıdığınızı düşünerek sunulan seçeneklerden birini daha kolay kabul edecek, siz de makul iki seçenekten birini kabul ettirebildiğiniz için kendinizi rahat hissedeceksiniz.

    Bunların hepsini yapıyorum ancak benim çocuğumda işe yaramıyor diye düşünüyorsanız, çocuğunuzla iletişim dilinizi etkili hale getirmek istiyorsanız, isteklerini ağlayarak, öfkeyle, saldırganlıkla ifade ettiğinde tutumunu nasıl değiştirebileceğinizle alakalı bilgi almak istiyorsanız bir uzmandan destek almanız oldukça faydalı olacaktır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon her insanın hayatında en az bir kez yaşadığı dünyadaki bir numaralı sağlık problemi olarak bilinir. Bu kadar yaygın olmasından dolayı depresyon psikiyatrik rahatsızlıkların nezlesi olarak da tabir edilir. Eğer kendinizde depresyon belirtileri görüyorsanız ya da ciddi olarak depresyonda iseniz her şeyin kötü olacağına hep kötü olduğuna ve öyle kalacağına inanırsınız. Yani depresyonu tüm zamanlara atfeder geçmiş gelecek ve şimdiki zamanı depresyona hapsedersiniz. Geçmişte başınıza gelen kötü şeyleri hafızanızda canlı tutarken bir yandan da gelecekte ki boşluk umutsuzluk ve koca bir karamsarlık hakim olur duygularınıza. Bu o kadar gerçek görünür ki sorunlarınızın ömür boyu süreceğine inanırsınız ve buna kendiniz ikna olduğunuz gibi çevrenizi de buna ikna etmeye çalışırsınız. Hayat benim için çok kötüydü hala kötü ve kötü olarak kalacak. Aslında bu durumda depresyonunuz gerçekleri doğru algılamanızı engellediği gibi zihninizde çarpıtmalar yaparak buna inanmanızı sağlamaktadır depresyonunuz zihninizde ki çarpıtmalara bağlı olarak aratarak devam edecektir depresyon arttıkça çarpıtmalarda artacak ve sizi bir kısır döngüne sokacaktır. Bu nokta da iyileşme yolunda ki en önemli adım kendinize yardım etmek için önemli bir azim göstermek olacaktır. Depresyonunuzun çok ağır olması sizi yıldırmasın tedaviye en hızlı yanıt verenler depresyonu en ağır yaşayanlardır.

    Depresyon hepinizin aşina olduğu bir bilgi olan duygusal bir rahatsızlık değil çarpıtmış olduğumuz olumsuz düşüncelerin sonucudur. Depresyon bilişsel bir sorundur.  Depresif duygularımızın ortaya çıkıp gelişmesinde mantık dışı kötümser duygularımız rol oynar ve yoğun olumsuz düşüncelere her zaman depresif bir durum  ya da acı veren duygular eşlik eder. Depresyonda iken kendimizi ve başkalarını gerçek olmayan şeylere inandırma yeteneğine fazlasıyla sahibizdir. Ve bu inanç gerçekle bağlantımızın kopmasına yardımcı olur. Depresyonda olduğumuz da kendimizi değersiz hissederiz ve depresyon ne kadar ağır ise bu duygular da o kadar yoğun olacaktır. Yapılan çalışmalar depresyon hastalarının %80 inden fazlasında kendilerini beğenmediklerini zeka başarı popülerlik çekicilik sağlık güçlülük gibi konularda kendilerini kapasitelerinin çok altında gördüklerini ifade etmişlerdir.

    Depresyondaki kişinin kendi hakkındaki düşüncelerini dört başlıkta toplayabiliriz.

    1. Yenilmiş

    2. Kusurlu

    3. Terkedilmiş

    4. Yoksun

          Bütün bu duyguların altında derin bir değersizlik duygusu hakimdir. Ve değersizlik duygusu depresyondaki anahtar duygudur.

           Değerlilik ya da değersizlik nedir?

           Kime göre ve neye  göre değerlisinizdir?

            Aslında psikolojinin ya da felsefenin de bu soruya tam bir cevabı yoktur. Ama bu duyguyu biraz irdeleyecek olursak öncelikle yaptıklarınız sayesinde değer kazanamazsınız başarılar size tatmin getirebilir ancak mutluluk getirmeyebilir ki başarıya dayanan bir özgüven başarısızlıklar karşısında güvensizliğe dönüşebilecek sahte bir güvendir ki birçok ünlü olmuş insanların çok şatafatlı hayatlardan sonra intihara kadar sürüklendiği başarı özgüveninin örnekleridir.  Ayrıca benlik değeriniz görünümünüze yeteneğinize şöhretinize veya servetinize dayalı olamaz. Depresyondaki bireylerin çoğu sevilen insanlardır ancak bu depresyona girmelerine ya da depresif duygu durumuna engel değildir çünkü bu kişiler kendilerini hiç sevmezler. Gerçek olan kendinize verdiğiniz değerin nasıl hissettiğinizi belirlediğidir.

             Depresyonda duygu durumumuz çok önemlidir bunu değiştirebilmekte bizim elimizdedir.  Duygu durumumuzun yükselmesi için ne yapabiliriz? İnsanlar önce düşünür sonra da bunu davranışa dökerler. İşte bu yüzden davranışlarımızı değiştirerek hissettiklerimizi de değiştirebiliriz ki burada ki en önemli sorun depresyonda iken hiç bir şey yapmak istemeyiz. Depresyonun en yıkıcı tarafı isteğinizin de felç olmasıdır. En hafif depresyonda dahi en basit işler ertelenir ve yığılarak yapılamaz hale gelir. Bu da üretkenliğimizi düşürür bu da kendimize öfkemizi artırır. İnsanlardan ve işlerden daha fazla uzaklaşmamızı sağlar.  İçine düştüğünüz duygusal hapishanenin farkına varamazsınız ve durum haftalarca aylarca hatta yıllarca sürebilir.

               Eğer bir kişi her şeyden uzak kalarak aylarını geçiriyorsa  bu tüm normal aktivitelerden ve insan ilişkilerinden kopma sürecini hızlandırır bunu da depresyon izler.

                  Depresyon ile birlikte oluşan suçluluk endişe keder ve utanç içerisinde kendimize dair algılarımız şu şekilde ilerler.

      Kötü davranışlarımdan dolayı değersizim  (bu yorum depresyona neden olur.)

     Diğerleri ne yaptığımı anlarsa beni aşağılar.( utanmaya neden olur.)

            Cezalandırılacağım ve yaptıklarıma misilleme yapılacak. ( endişeyi artıracak)

        Olumsuz düşüncelerinizin çoğunda temelde böylesi düşünce hatalarına dayandığını fark edeceksiniz. Aklımıza şu da gelebilir benim depresyona girmeme neden olan her şey gerçek  iflas yaşlılık bedensel engel ölümcül hastalık sevilen birinin kaybı gibi nedenler de depresyona sebep değil midir?

        Hayır bunların hiçbirisi gerçekçi depresyona neden olmaz.

    Bu durumda bilmemiz gereken şey sağlıklı üzüntü ile depresyon arasındaki  fark.

    Üzüntü olumsuz olan duyguyu ve düşünceyi  çarpıtmadan tarif ettiğimiz gerçek duyguların hislerimize yansımasıdır.

    Depresyon ise çarpıtılmış düşüncelerin oluşturduğu bir hastalıktır.

    Örneğin sevdiğimiz birini kaybettiğimiz zaman onu kaybettim ve onu çok özleyeceğim gerçekçi ve istenen bir duygudur. Ama bir daha asla mutlu olamayacağım o öldü bu haksızlık gibi duygular çarpıtılmış düşüncelerin duygularıdır.

              Depresyonunuz  kaybolmaya başladığında yerini yaşamdan zevk alma ve rahatlama isteği dolar. Kendinizi iyi hissetmeye başladığınızda karamsar duygu ve düşünceleriniz de yok olmaya başlar. Ve sizi ümit dolu bir gelecek bekler.

  • Bedenime Neler Oluyor?

    Bedenime Neler Oluyor?

    Bir gece aniden göğsünüzdeki sıkıntının ağırlığı ile uykudan uyanıp nefes alamıyormuş gibi hissettiğiniz ve kalbinizin bütün vücudunuzda atıyormuşçasına sesini ve çarpıntısını duyduğunuz oldu mu?

    Yataktan fırlayıp kalp krizi geçiyorum korkusu ile yakınlarınızı uyandırıp apar topar en yakın sağlık kuruluşunun acil servisinde buldunuz mu kendinizi?

    İlk sarsıntıyı acil serviste sakinleştirici bir iğne ile atlatırken sizinle ilgilenen doktorun “fiziksel hiçbir şeyi yok merak etmeyin eve götürebilirsiniz” dediğini duyduğunuzda buna inanamadığınız ve aslında çok ciddi bir hastalığınız olduğunu ama doktorların bulamadığını düşündüğünüz oldu mu?

    Elbette sonraki günler o gece ne yaşadığınızı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışarak tüm poliklinikleri sırayla dolaşıp onlarca tetkik yaptırarak ve her seferinde “bu doktorlar hiçbir şey bilmiyor! O gece ne yaşadığımı ben biliyorum kesin benim ciddi bir hastalığım var ama bulamıyorlar” diyerek geçecektir.

    Artık gidebileceğiniz doktor ve poliklinik kalmadığında size psikiyatriyi öneren kişiye çok öfkeleneceğinizi ve sizi kimsenin anlamadığı düşüncesi ile çaresizce araştırmaya, internetten okumalar yapmaya ve “ya yeniden yaşarsam o gece gibi bir geceyi” korkusu ile uyuyamaya korkar hale geleceğinizi biliyoruz.. Çünkü yaklaşık  8 yıldır aynı süreci dinliyoruz danışanlarımızdan! Size ve en çok da bedeninize ne mi oluyor?

    Bedeniniz konuşuyor ve size bir şeyler söylemeye çalışıyor, dikkatinizi kendinize yöneltmeye çabalıyor …

    O geceden beri aklınız bedeninizde öyle değil mi? En ufak değişiklikleri anında hissetmiyor musunuz?

    Sizi bunaltan ortamlardan yerlerden ve kişilerden uzaklaşmaya başlamadınız mı? Artık daha dikkatli ve seçici değil misiniz? Evden çıkarken sağlık kuruluşlarının veya acil servislerin yerini iyice ezberlemediniz mi? Artık çantanızda su, kolonya, ıslak mendil ve acil durumlarda aranacak kişilerin yazılı olduğu bir kağıt v.s gibi şeyler yok mu?

    Fark ettiniz mi? Eskisinden daha fazla ilgileniyorsunuz kendinizle ve neye ihtiyacınız olduğuna dair kendinize dönüp bakıyorsunuz…

    Sonuç olarak bütün bu yeni şeyler sizi tedirgin etse de, kaygılı düşünceler içinde bunalsanız da aslına bakarsanız bedeniniz amacına ulaştı ve dikkatinizi kendinize yöneltti… Daha önce hiç olmadığı kadar…

    Ne yapmalıyız?

    “O gece” den önceye, birkaç hafta, birkaç ay, hatta birkaç yıl önceye gidin. Zamanda bir yolculuk yapın!

    Neler oldu, neler yaşadınız neler biriktirdiniz ki bedeninizde bir taşma var artık? Yaşadıklarımızdan bize kalan ne kadar olumsuz duygu ve düşünce var içimizde biriktirdiğimiz… Hepsi birer çöp hükmünde.

    İfade etmediğimiz, boğazımızda takılıp kalan ve bir yumru gibi nefesimizi tıkayan ne kadar cümle var kimbilir…

    Nasıl olsa anlamayacaklar diyerek kurulmamış yüzlerce binlerce duygu içeren cümle var, şimdi göğsümüzde kocaman bir kaya gibi hissettiğimiz…

    Şimdi ise yaşadığınız şey; biriken duyguların düşüncelerin ve bedenimizde sıkışıp kalan olumsuz enerjinin etkileri..

    Çaresiz ve çözümsüz gibi görünse de ihtiyacınız olan, içinizde bir yerlerde biriken bu çöplerden arınmak ve bedeninizin nefes almaya başlamasını sağlamak..

    EMDR bu sorunlarla çalışan bir psikoterapi yöntemidir ve duyguyu, düşünceyi ve bedeni bir bütün olarak kabul eder ve bedene nefes alacak bir temizlik yapar. Bedeni bir kaynak olarak kabul eder ve içimizdeki iyileşme gücümüzü açığa çıkararak kendimizi iyileştirmeye destek olur.

  • En Güzel Hediyem

    En Güzel Hediyem

    Boşanma.… Hastalık …. Ölüm….. Maddi imkansızlıklar… yada bunun gibi birçok neden.

    Ve yetiştirme yurdu…

    İçeri girdiğimde birçok çocuk koşarak geldi yanıma. Kimi sarılıyor, kimi neden orada olduğumu öğrenmek istiyordu. Bir proje kapsamında belirli bir süre onlarla beraber vakit geçireceğimi söyledim. Keyiflerine diyecek yoktu. Önce öğretmenleriyle görüştüm. Kendini işine adamış insanlar vardı karşımda. Güler yüzlü ve sevecendiler. Çocuklarla teker teker tanıştım. 7 veya 8 yaşında 15 çocuk kolayca adapte olmuştu bu yeni duruma. Biri dışında.

    Kuruma ilk gittiğim gün sadece adını söyleyip odasına gitti Umut. Beni her gördüğünde gözlerini kaçırıyordu. Bu esrarengiz küçük adamın da anlatacakları olmalıydı. Okulunu, arkadaşlarını, pokemon u anlatabilirdi diğerleri gibi ama hiç konuşmayı başaramadık. Konuşmaktan kaçıyordu. Oyunlara katılmak yerine camdan bizi izlemeyi tercih ediyordu. Öğretmenlerinden aldığım bilgiler şaşırtmamıştı beni. Sınıfının en başarılı öğrencisiydi ve ilgilendiği spor dalında dereceleri vardı. Annesini bir kaza sonucu kaybetmiş. Babasını da hiç görmemişti. O küçücük bedenine o kadar büyük acılar sığdırmış ama pes etmemişti. “Başarılı ve ileriye dönük hedefleri var” dedi öğretmeni.Bunlar üzerine konuşursak belki ilgisini çeker diye düşündüm ama nafile.

    Her hafta pazartesi küçük harçlıklar dağıtıyordu kurum. Harçlıklarını aldıkları gün bayramdı onlar için. Bazıları bakkala koşuyor tüm parasını harcıyor kimisi aldıklarını yiyecekleri arkadaşlarıyla paylaşıyordu. Tüm hafta o harçlıkla neler alacaklarını düşürlerdi.

    O günlerden birinde üç çocuk koşarak yanıma geldi.

    – Sen söylesene…
    – Yok sen söyle
    – ?
    – Abla umut yanına gelecek ama utanıyor…
    – Utanmasın gelsin tabi dedim.

    Umut utana sıkıla belirdi yanımda. Yüzüme bakamıyordu. Arkasına gizlediği bir şey vardı. Baktım. Tüm harçlığıyla kırmızı bir gül almıştı bana. Hayatımda aldığım güzel hediyeydi o ama tüm harçlığını o güle harcamıştı. almak istediği bir şey için bir hafta beklemesi gerekecekti. 

    – Olsun biz her hafta harçlık alıyoruz. Bu senin dedi.

    Bu güne kadar aldığım en anlamlı şeydi o gül. Dile getiremediği bir çok şeyi sessizce ifade etti. Tüm arkadaşları gibi…

    Birbirleriyle benzer geçmişi paylaşan yaşları, sevinçleri, hüzünleri bir ama kendi içlerinde yalnız. Çocuk ama çocukluktan uzak birer birey onlar. 

    Her şeyden şikayet etmek yerine küçücük bir şeyden mutlu olmayı bilen küçücük ama kocaman yürekleri var. Yanlış olduğunu bildikleri şeyi yapmıyorlar. İnadına yapmak diye bir şey yok onlarda. 

    O kadar çocuk var ki annesi onu öptüğünde yanaklarını silen, bu ilgiden rahatsız olan. Annesine nefretle bakan. Oysa bu çocuklar sevgiden değil sevgisizlikten şikayet ediyor. Her gördükleri kadına “anne” her gördükleri adama “baba” demek için can atıyor. Sevgiye, şevkate duydukları ihtiyaç yaşıtlarından fazla olduğundan değil. Yeterince doyurulmadığından. Hiçbirinin kendi seçimi değildi dünyaya gelmek. Küçük görünüp büyük insan gibi davranmak zorunda bırakılmalarına rağmen…

    Çoğunuz için küçük bir ayrıntı belki burada yazılanlar sevgi dediğimiz ne ki diye düşünenlerinizde olabilir. Sizin için değersiz ama onlar için hayati değer taşıyor elle tutulup gözle görülmeyen bu kavram. Eğer giderseniz ziyaret edilmekten mutluluk duyan birçok çocukla karşılaşacaksınız öptünüz diye yanaklarını silmeyecek hiçbiri bir diğer yanağını uzatacaklar.

  • Vicdanı Körelmiş Kişilerle Yaşamak Ağır Gelir Merhametli İnsanlara

    Vicdanı Körelmiş Kişilerle Yaşamak Ağır Gelir Merhametli İnsanlara

    Vicdanı Körelmiş İnsanlarla Bir arada Yaşamak Ağır Gelir Merhametli İnsanlara. Hayattaki Adaletsizliklere, Kötülüklere aşırı Duyarlı bu İnsanlar her kötülükte biraz daha Yalnızlaşır. Hatta bu Dünyanın bir parçası olmaktan o kadar Utanç ve Üzüntü duyarlar ki; bazıları dayanamaz Veda eder sessizce. Kalıp mücadele etmeyi seçenler bir süre sonra anlar bir köşeye çekilmenin bir işe yaramadığını. Kötülüğün parçası olmamak yetmez. İyiliği besleyen, güçlendiren tarafta olmak ve çabalamak gerekir bunun için. Çok fazla ÇOCUK var kötü muameleye maruz kalıp başının okşanmasına ihtiyaç duyan. Çok fazla EVSİZ var küçük yardımlarımızla ısınacak, karnını doyuracak. Çok fazla YAŞLI var buruşturulup atılmış gibi bir köşede ilgi bekleyen. Çok fazla kötü muamele görmüş HAYVAN DOSTLARIMIZ var,yaralarını sarmamız için elimizi uzatacağımız. Bu kadar Onarılması gereken Yaraya her birimizin minik de olsa merhemi varken, köşeye çekilip sadece Dünyanın ve insanların ne kadar kötü olduğundan şikayet etmek hiç Samimi değil. Hepimizin farklı imkanları ve özellikleriyle yapabileceği mutlaka bir şeyler var İYİLİĞİ Güçlendirmek için. Bunun için sadece maddi güç gerekmiyor. Çok duyuyorum ileride param olursa, çocuklar için ya da hayvanlar için bir şeyler yapmayı planlıyorum diyen Güzel insanları. Ama onların şimdi ihtiyacı var. Bunun için de sadece maddi yardım değil, Yüreğinle yapabileceğin her küçük damla İYİLİK büyük değişimler yaratabilir. Değişim için çok büyük adımlar atmamız gerekmiyor. Hepimizin atacağı minik adımlar çok büyük ETKİ yaratabilir. Unutmayalım; bizler yokluk içindeyken, tüm ülke işgal altındayken her şey aleyhimize iken TEK KALP atımı BİR olabildiğimiz için Kurtuluş Savaşını kazanmış bir Milletiz. Yeter ki Gönlümüzü bozmayalım. Yeter ki ötekileştirmeden “BİR” olalım. Yeter ki, hep dışarıdan birilerinin gelip bir şeyleri değiştirmesini beklemeyelim. Elimizİ taşın altına koyup, harekete geçelim. İyiliği en çok baltalayan şey kötülük değildir. UMUTSUZLUK ve KARAMSARLIK tır. Nasılsa bir şey değişmez, kötüler hep galip gelir düşüncesidir İyiliğin esas Katili. Sessiz kaldıkça, adım atmadıkça Etkimiz olmadığı için Tepkimiz de olmaz. Bu yüzden her şey olduğu gibi devam eder, neden değişsin ki? Etrafındaki kötülüklerden, vicdansız tutumlardan mutsuz musun? Yaşadığın yerin Cehennem olduğunu ve bu düzenin değişmeyeceğini mi düşünüyorsun? O zaman harekete geç! Kimse senin Cehennemini Cennete çeviremez. Sen gittiğin yeri Cennete çevirirsin! Önce Hak Edeceksin. Silkin, Ayağa Kalk, Adım at. Kötüler sürekli harekete geçtiği için kazanıyor. İyilik kazansın istiyorsan lütfen ertelemeden, karamsırlığa kapılmadan, yapabileceğin ne varsa bu çabayı göster. İyiliğin parçası Ol… Takipte kalın..İyiliklerle kalın.. Sevgiler..