Etiket: Şey

  • Terapistimi Nasıl Seçerim?

    Terapistimi Nasıl Seçerim?

    Günümüz dünyasında sosyal medya her alanda çok etkili ve bir çok şey artık bir tık ötemizde. Bunun iyi tarafları olmakla beraber bazı durumlarda suistimal edildiği de gözlemlenebiliyor. Bazen alanında uzman olmayan kişiler kendilerini profesyonelce hazırlanmış sosyal medya hesaplarında uzmanmışcasına lanse edebiliyor. Bu nedenle terapist araştırması yaparken kişinin aldığı eğitimler ve hakkında yapılan yorumlar iyi araştırmalıdır. 

     Fakat buna rağmen bazen  denemeden yani o kişi ile bir seans geçirmeden, o kişi size nasıl gelir bilemeyeceksiniz. Mesleki ehliyetini almış olması ve uzmanlığı tabii ki de çok önemli çünkü ruh sağlığınızı emanet ediyorsunuz. Fakat bunların yeterli ve iyi seviyede olması her şeyin mükemmel geçeceği anlamına gelmeyebilir.

    Eğer bir hayal kırıklığı yaşarsanız hemen pes etmeyin. Gerçekten iyileşme niyetiniz var mı yok mu bunu sorgulayın. Belki de terapiye hazır olmadığınız için sonunu tahmin ettiğiniz terapi süreçlerinde buluyorsunuzdur kendinizi.

    Terapide danışanın iyileşme niyeti çok önemlidir. Hatta iyileşmeye  hazır olmadığınızı bilmek bile ilk adımdır. Yani terapiye gidiyorum ve iyileşme niyetim olmasa bile o niyeti inşa etmek için  devam ediyorum diyebilirsiniz. Burada önemli olan kendi  duygunuzun farkında olmanızdır

    Terapisti araştırırken size verdiği duyguya ve bu  duygunun size nasıl geldiğine bakın.

    İnsanın beyninde ayna nöronlar vardır. Bu ayna nöronlar karşımızdaki kişinin duygusunu anlamamıza yardımcı olur. Terapist sizi danışanı olarak severse, size güven verirse, sizi kapsarsa ve yine danışanı olarak size yakınlık duyarsa siz de  bunu hissedersiniz. Bana göre danışana en çok iyi gelen şey terapistin onu koşulsuz kapsayabilmesidir. Türk toplumu ilişkisel bir toplum yapısına sahip. Bu ilişkiselliğin içinde kuramadığımız ilişkiler, hissedemediğimiz yakınlıklar ve fazlaca hissettiğimiz yalnızlık duygusu bizlerin ruhunu hasta ediyor. Bu nedenle bana göre, terapide danışanla etiğe ve işlevselliğe bağlı kurulan terapötik yakın ilişki çok önemli ve iyileştiricidir. 

    Kendinizden daha genç bir terapisti tercih etmek isteyebilirsiniz veya daha yaşlı. Bazen erkek terapist, bazen kadın terapist tercih edersiniz. Bunlar hep sizin iç dünyanızla ve geçmiş hayatınızla  ilgili olan şeylerdir. 

    Her terapistin tekniği farklıdır. Gittiğiniz terapistin  hangi ekol ile çalıştığını sormak yerine işini ona bırakarak yaptığı şeyin size nasıl geldiğine bakın. Dışarıda psikolojik konular ile çok yakından ilgileniyor olabilirsiniz. Hatta kendiniz psikolog veya psikiyatrist olabilirsiniz ama o odada danışan olan sizsiniz.

  • Hissizleştiren Hislerimiz

    Hissizleştiren Hislerimiz

    Sizlere, kendimizde ve çevremizde gördüğüm bir sorunumuzdan bahsetmek istiyorum.

    Hissizleşmek…

    Kimileri için bu durum çevresindeki insanlarda, kimileri için de kendisinde görülür oldu. Ne acı değil mi?

    Her şeye karşı ‘’Eyvallah’’ demeye başladık bile. Bu eyvallahlar daha sonra yerini kontrolsüzce hüzün ve öfkeye devretti.

    Aslında bu yazı da tekrardan kadın-erkek ilişkileri üzerine olacak. Şimdi biraz beyin fırtınası yaparak başlayalım o halde!

    Sorgulamak istediğim şeyler var ya da sorgulanmak istediğim…

    Hissizleşen toplumumuzda eşimizi de ne kadar o topluluğun içine katıyoruz? Neden, değer verip bizim için zaman ayırıp bir şeyler yapıldığında bunun değeri gözümüzde kocaman bir sıfır oluyor? Sevmeyi ya da sevilmeyi bilmiyoruz muyuz? 

     Hissizleşmek bu olsa gerek…

     Bir diğer bakış açımda ise sizinle paylaşmak istediğim şudur;

     Sevgili olmayı unuttuk. 

     Yoğun iş temposu sebebiyle ve ekonomik olarak daha refah bir hayat sürmek için daha fazla çalışmak zorunda kalan toplumumuz, ne yazık ki sosyal anlamda birbirlerini daha az görmeye, daha az vakit geçirmeye başlamışlardır.

     Çiftler birbirlerine o kadar yabancı oldular ki fiziksel temas bir tek yatak odasında kaldı. Ne yazık ki daha kötü durumlar da var. Evliliklerin bitmesi için bu en büyük sebeptir. Kendimize ve karşımızdaki kişiye karşı hissizleşmek…

     Artık eskisi kadar değer vermemek bununla birlikte değer de görmemek büyük bir sorun haline geldi. Çiftler arasında ve toplum içinde artık kimse kimseye karşı iyi ya da kötü duygular besleyemiyor. Bunun nedenleri üzerinde durmamız gerekirse, en çok da iletişimsizlik kaynaklı problemler yaşıyoruz. Yanlış iletişim kurmak ne yazık ki becerilerimiz arasında.

     İletişimsizlikten kaynaklanan bu sorun, ilişkilerimize de yansımış durumda. Öyle ki incir çekirdeğini dahi doldurmayacak sorunların, büyütülmesi kaçınılmaz olur.

     İletişimsizlik ana başlık olarak geçtiğinde alt başlıkta ‘’empati kurmak’’ yer alabilir.

     Ünlü bir düşünürün de dediği gibi ‘’Birbirimizi anladığımız kadar, insanız.’’

    Aile veya çift terapilerimizde en sık karşılaştığım sorunlardan birisi, karşımızdaki kişinin bizi anlamadığını düşünüyor oluşumuz. Karşılıklı anlaşılamama durumu, çiftlerin dile getirdiği en büyük sorunlar arasında yer almakta. Çözüme ulaşmayan sorunlar karşısında sıfıra sıfır, elde var sıfır. Devamında gelen kaos ise kaçınılmaz ve elbette ki yıpratıcı…

    Kadınlar için söylüyorum;

     Kadınlar kimi zaman sadece karşılarındaki erkeğin onları anlaması için uğraşırlar.

    Bu onların güçsüz ya da ısrarcı olduğu anlamına gelmez. Çünkü anlaşılamamak kendilerine o kadar çok acı verir ki sırf anlaşılmak için bile olsa hiç beklemediğiniz durumlar ile sizi karşı karşıya bırakabilirler. İşte bu noktada erkeklere ufak bir uyarıda bulunmak istedim. 

     Erkeklerin ise hissizleştiği veya değersiz hissettiği durumlarda tepkileri şu olur; kızmak, bağırmak ve dağıtmak. 

     Peki, bu durumlarda ne yapmalıyız? Ya da ne tür bir yol çizip bu sorunu aşmalıyız?

     Size tavsiyem karşınızdaki kadın ise ve eğer size bir konuda bir şeyler izah etmeye çalışıyor ise onu sakince dinleyin. Onu anladığını ve dinlediğinizi hissettirmek için yavaşça jest ve mimiklerinizi kullanın. Bu onlara iyi gelecektir. Çünkü kadınlar anlaşıldığını hissettiği sürece karşısındaki erkeğe güvenir ve bağlanabilir. Bu durumun aksi olması halinde bin dereden su getirseniz de onun için mümkün değildir. Güvenli bağlanma bu noktada çok önemlidir. 

    Peki, bu durumun gerçekleşmemesi durumunda, karşımızdaki kişinin psikolojisinde zamanla ne gibi etkiler bırakabilir? Biraz da ondan bahsedip noktayı bir sonraki yazılar için koyalım.

    Depresyon

    Depresyon; kişilerde görülen ruhsal zemin kaymasıdır. Genellikle ani olur ya da planlı da gerçekleşebilir.

     Peki depresyonda olan kişilerde neler gözlemleriz, birazda onlardan bahsedelim.

    Gün boyunca uyuma isteği, yataktan çıkamama ve evden dışarı çıkmak istememek… Gün içerisinde hiçbir şey ile uğraşmadığı halde yorgun –bitkin- hissetmek ve somatik rahatsızlıklarda eklenebilir.

    Kimseyle iletişim kur(a)mamak ve doğal olarak bir şey paylaşmamak.

     Bu tür nedenlerle karşımıza çıkan depresyonun akabinde iştah bozukluğu takip eder.

     Ruh sağlığımızı korumak adına gerekli desteği alarak depresyon ile mücadele edebilir.

     Depresyon ile uygun savaşma metotlarını biz uzmanlar tarafından kazanabilirsiniz. Bu süreci tek başınıza aşmanız kesinlikle mümkün değildir. Umutsuzluğa düşebiliriz ve hiçbir zaman geçmeyecek hissine kapılabiliriz.

    Bizi değersizleştiren, hissizleştiren her şeyden herkesten uzak durmanız dileğiyle…

  • Hayat Koşarak Bitmez: Yavaşlayın!

    Hayat Koşarak Bitmez: Yavaşlayın!

    Günlerimizi öyle hızlı yaşıyoruz ki sanki her an bir yere yetişecekmiş gibi. Bu durum konuşmamıza dahi yansımadı mı? Sanki biri kovalarcasına hızlı hızlı konuşmak, kendimizi ifade edememek, konuşmak yerine acele ederek el mimiklerini kullanmak, iletişimimiz de git gide hızlıca yok oluyor… Her gün başlı başına ayrı koşturma. Hafta sonları, tatil günleri, bir bayram tatili izni nefes almak için bile hızlı hareket ediyoruz hemen gidip gelelim de aradan çıksın diyoruz. Değerlerimizde hızlıca bizden uzaklaşıyor… Kısacası her şeyi koşarak yapmaya o kadar alışmışız ki değerlerimizden tutunda iletişimize kadar bu durum dört bir yanımızı sarmış. Gündüz işe yetişme temposu, evrakları yetiştirme, çocuğu okula bıraktın koştur koştur eve gelince de çocuk telaşı, yemek yetiştirme, yapılacak işler, uyku saati diyorsunuz oh derken kendinize vakit ayırırken sizde yorgunluktan uyuyup kalmışsınız… Yavaşlayın! Hayatı vitese takmış bir şekilde ilerliyoruz, devamlı aynı şeyler, vücudunuz yoruluyor, hem fiziksel yorgunluk yaşıyorsunuz hem de beyin yorgunluğu! Çoğu kez duyduğum şeylerden biri fiziksel yorgunluk bir şekilde geçiyor da beyin yorgunluğu nasıl geçecek.

    Evet, sevgili okurlarım nasıl geçecek? Büyük bir şehirde yaşadığımız için hayatın zorluklarına rağmen devamlı mücadele etmek zorundayız. Hayat bazısına doğuştan fırsat vermemiştir. İnsanlar fırsatları kendi oluşturmak için çalışır. Kendilerini çok fazla çalışmak zorunda hissederler. Durup soluklanmaya vakit yoktur sürekli bir yerlere yetişme çabası içindedir. Hatta hayatın güzelliklerini kaçırdıklarının farkında olurlar. Dünyaya bir kez geldiklerinin de bilincindedirler. Ama zorunlulukları hayallerinin önüne geçer ve koşmaya kaldıkları yerden devam ederler. Ve zamanla ruhumuz yaşlanır… Durup dinlenemiyoruz. Hayal olarak kalıyor. Ödenmesi gereken faturalar, banka işleri, evin düzeni, ev alışverişi, okul, sosyal hayat… Yapılması gereken şeyler evet ama bunu koşturarak değil kendinizi dinleyerek yapmalısınız. Elbette bunlar yapılacak şeyler biz koşsak da koşmasak da illa ki yapılması gerekenler bir şekilde yapılıyor. 

    Önemli olan sindirerek koşturmak… Bir de üstüne bu kadar şeyi yapıp vicdan azabı çekenler yok mu? Her şeyi yapmalarına rağmen çocuğumun şuyu eksik ona yetişemedim, onu haftanın 5 günü aradım şimdi 3 günü arıyorum vicdan azabı çekiyor üstüne koşmaya devam ediyor. Yahu en son ne zaman sinemaya gittin? Hayatın neresinde kalmıştın? Yaş geldi geçiyor eskisi gibi olabilir mi her şey? Ya da istediğin halde olmuyor mu? Eski sağlığın yok mu? En önemlisi ruh sağlığı yaşamış olduğun bu koşturma seni psikolojik olarak yıpratır ve hastalıklar ortaya çıkar; depresyon, panik atak, kaygı, memnuniyetsizlik… Çaresi var mı elbette var ama iş işten geçmesin. Eskisi gibi olabilir mi kırılan bir vazoyu tamir etseniz ne kadar birbirine bağlanır ki…  Her birimizin hikâyesi, yaşam deneyimi ayrı ama hemen hemen dikkat edin herkesin yaşadığı şeyler benzer. Ta ki bir gün bir şekilde düzende bir yanlışlık olduğunu anlayıncaya kadar… Belki fırsat yaratıyorsunuz ama alışık olmadığınız için anı nasıl değerlendireceğinizi bilmiyorsunuz içinde bulunduğunuz anı unutup sanki maratondaymışsınız gibi koşmaya devam ediyorsunuz. E bu hız fazla olunca etrafınızdakileri göremiyor sağlığınızda ihmal ediyorsunuz. Sevgiden geçmeyen her gün bana kalırsa kayıp gündür. İş bu illa ki yapılır önemli olan severek sindirerek yapmak. 

    Hayatta kendiniz için bir iyilik yapın; 

    Doğanın kusursuz huzurundan faydalanın, işlerinizin koşuşturmasına bir ara verin yavaşlayın! 1 günde olsa kendinizi doğanın yeşiline bırakın. Kafanıza gereğinden fazla bir şey takmayın. Söylemesinin kolay olduğunu biliyorum fakat zaman sihirli bir ilaçtır. Zamanla kafanıza bir şey takmamayı öğreniyorsunuz. Kişilere veya eşyalara bağımlı olmayın! Yeniliklere açık olun, dışarıdan izlemek yerine içerisine girin o tadı alın ve kendiniz alışkanlıklar yaratın. Üşendiğiniz ve ya yorulduğunuzda hep aynı hep aynı şeyler diye isyan ettiğinizde durun ve derin bir nefes alın. Belki sizin isyan ettiğinize başkaları sahip olmak istiyordur. Kıymetini bilmediğiniz şeyleri elinizden çıkıp gittikten sonra kıymete binmesi hiçbir şey ifade etmez. Bir gün ölecekmiş gibi yaşadığınıza inandığınız gibi uygulamasında yaparsanız hem yoğun temponuz sırasında acı çekmemiş olursunuzHerkes kalbinin renginde yaşar hayatı ve herkes kalbinin rengini bulaştırır etrafındakiler . Demem o ki siz yavaşlayın etrafınızdakilerde yavaşlasın siz sevin etrafınızdakilerde sevsin… En önemlisi siz kendinize değer verin etrafınızdakilerde size değer versin. Şimdi derin bir nefes alın! Hayatınıza geri baktığınız kendiniz için bir şeyler yapmış olun. Gücünüz ruhunuzda gizli…

  • Türkiye Tahammülsüzlük Modasına Takıldı

    Türkiye Tahammülsüzlük Modasına Takıldı

    Son zamanlarda sizde dikkat ettiniz mi kimsenin kimseye tahammülü kalmamış. Yediden yetmişe herkeste memnuniyetsizlik var. Peki, ne zaman nasıl bu hale geldik? Ne ara sohbetlerimizin konusu değişti, günlük hayat ile yakınmalar, hayal kırıklığı, mutsuzluklar… İpin ucu ne zaman kaçtı bilen yok. Hayatından kaç kişi memnun? Şöyle etrafıma baktığımda trafikteki sürücülerin yüz ifadeleri, sokakta yürüyen kişilerin çatık kaşları, çalışanların asık yüzleri, selamlaşma kültürünün yavaş yavaş son bulduğu, çoğu zaman selam verdiğinizde karşılık alamamanız. Teşekkür etmeyi ve özür dilemeyi unutmak evet memnuniyetsizlik kendi içimizde bir hastalık gibi yayılmaya başlıyor.

    “Eskiden daha mutluyduk” sözlerini çok sık duyuyorum. Eskiden insanlar daha sıcakkanlıymış, örf ve adetlerine daha uygun yaşarlarmış. Komşuluk kavramını eskilerden öğrenmedik mi? Boşuna söylememişler “Ev alma komşu al” diye. O zamanları özleyen kaç kişi var. Ve ya şuan kapı komşusunu tanıyan selam veren samimiyet duygusu içeren, toplumsal kültür kavramını yaşayan kaç kişi var. Sabahları asık suratla açılan bir kapı merdivenlerden koşarak inen komşun…

    Çoğu zaman tanık oluyorum; İstediğim hiçbir şey yolunda gitmiyor diye yakınanlara. Şöyle örnek verelim; sürpriz yapmayı çok seviyorsunuz. Çok sevdiğiniz aile bireyi, eşiniz ve ya dostunuza küçük küçük hediyeler aldığınızı ve her defasında aldığınız hediyeye olumsuz tepki vererek memnuniyetsizlik gösterdiği bu tavır karşısında bu hareketinize devam edebilir misiniz? Bence hayır hevesiniz kırılır. Hatta düşünürsünüz ilk zamanlarda çok beğenirdi şimdi ne oldu diye. Şimdi ne mi oldu istekler arttı,  küçük şeylerden mutlu olamıyoruz. Hayat tam olarak böyle. Hayatın size sunmuş olduğu hediyeyi olumsuz karşılarsanız hayatta size güzelliklerini sunmaktan vazgeçer. Önce küçük bir ev yeter dersiniz. Sonrasında arabada olsun, sonra daha büyük bir ev son model bir araba bu isteklerin sonu hiçbir zaman bitmeyecek. Yaşam döngüsü dediğimiz şeyde tam olarak bu. Her şeyin tüketim sınırı var ama bizim gözümüz hep daha da olsun da olacak. Evet, oldukça can sıkıcı olmalı o zaman hep birlikte bir düşünelim. Giderek yabancılaşmadan bu duruma nasıl engel olabiliriz.

    İlk adımımız duygular olsun mu? Evet, samimiyetini yitirmemiş duygular. Değinmek istediğim tam olarak bu; duygularımız, ne hissettiğimiz. Gerçekten ne hissettiğinizi bilmek sizi bir adım ileriye taşıyacaktır. Şimdi diyeceksiniz çok şey değişti diye. Katılıyorum hayat koşulları değişti, sosyal-ekonomik düzen farklılaştı, yaşam mücadelesi ortaya çıktı fakat memnuniyetsizliğin temel kaynağı hayatın getirmiş olduğu olumsuzluklardan öte bizlerin yaşama karşı sergilediği tutumdur. Dünya biz insanların yansımalarından oluşur. Siz nasılsanız, sizin düşünceleriniz nasılsa çevrenizde gördüğünüz her durum siz öyle olduğunuz için öyledir. Siz değişmedikçe hayat aynı olayları farklı kişilerle tekrar önünüze serecektir. Ta ki siz kendinizden memnun olup, hayat beklentilerini en aza indirip kendinize gülümseyip adım atana kadar. Bizi biz yapan duygularımızın bizden kopup gitmesine müsaade etmeyelim. Çünkü duygu insanın sahip olduğu en önemli özelliklerinden biridir. 

    Sorunsuz bir hayat yok evet. Bu dünyada yanlış giden yeterince çok şey var. Ama kendinizi buna şartlayarak yaşamayın. Düşünce biçimine baktığımızda sorunun temelinin aslında biz olduğunu fark edebiliriz. En büyük sorunumuz duygularımızı tanımlayamıyoruz. Kendinizi olduğunuzdan daha farklı göstererek mücadele edemeyeceğinizi bilin. Hayatın aksiliklerine inat pozitif düşüncelerinizi hayata sunun. Eminim bir gün hayat savaşmaktan yorulacaktır. Duygular karın doyurmuyor olabilir fakat ruhunuzu doyuruyor ve buda başarının en büyük sırrıdır.  Yapılan araştırmalara göre; mutlu insanlar daha çok para kazanıyor, işlerinde sosyal çevrelerinde daha başarılı oluyor. Mutlu olmayı, tebessüm etmeyi zorlaştırmayalım. 

    Haber bültenlerinde öfke patlaması yaşayan insanlardan tutunda, gözünün üstünde neden kaş var diye kargaşa ortamı oluşturan bir topluluk haline geldik. Buna dur demenin vakti geldi. Duygularımız elden gidiyor. Hadi bana yardımcı olun birlikte bir şeyleri aşalım. Bunun için öneriler benden uygulamak hepimizden.

    • Duygularımızı ifade etmenin ilk adımı duygularınızı iyi tanımaktan başlar. Mesela olumsuz bir durum yaşadığınızda öfkenizi nasıl hissediyorsunuz. Kimisi midesinin kasıldığını hisseder, kimisi yüzünün kızardığı. Bunları bilmek o an ki durum içerisinde size yol gösterir. Olumsuz duygu yaşadığınızda öfkelendiğiniz zaman kendinize sorun. Öfkenin altında yatan başka ne duygu olabilir. Belki sadece üzgün olabilir misiniz, belki geçmişinizde yaşadığınız olayın bir benzerini yaşadınız adı korku mu öfke mi önce ona karar verelim.

    • Karşınızdaki kişiye iletmek istediğiniz mesajı net ifadelerle ve karşınızdaki kişinin anlayabileceği ona uygun bir ifade biçimi seçmeliyiz.

    • Karşınızdaki kişi sakinliğini koruyamıyorsa size düşen görev ortam sakinleşince konuşmak olacaktır. Çünkü öfkeli birisine bir şeyler anlatmak sizi fazlasıyla yorabilir.

    • Soğukkanlı ve sakin bir iletişim yolunu tercih edin.

    • Memnun kalmadığınız noktada durup düşünün neden memnun değilim? Kişiden mi yoksa kendi içinizde yaratmış olduğunuz memnuniyetsiz durumdan mı? 

    • Sorun yaratmaktansa sorun çözmeye odaklanın. Ve bunu KONUŞARAK sağlayın.

    • Hiç kimse toplu taşıma araçlarında saldırgan hareketler içerisine girip, arkadaki araba çok yakınımdan geliyor diye veya iş yerinde eleştirildi diye dövmeye veya öldürmeye kalkışamaz. 

    Yaşamın elde tutulur taraflarından bakmaya çalışmak size zor gelse de hayat böyle deseniz de önce ruhunuzu doyurun. Sizin şekillenmenize göre hayat şekillenir. Öfke kontrolü, memnuniyetsizlik, tahammül edememe, mutsuzluk gibi olumsuzlukları olumlu hale getirmek sizin elinizde. Kendinize bu iyiliği yapın. Toplum olarak hassas bir yapıda olabiliriz bu hassasiyeti insan ilişkilerinde de korumak gerekir. Unutmadan şunu da eklemek istiyorum; sevgi, saygı ve şefkat konularında daha cömert olun. Karşılığınızı alamadığınız zamanlar elbet olacak fakat şunu unutmayın ki siz kendinizi arınmış olarak hissedeceksiniz huzuru kendi içinizde yaşayacaksınız. Tabularınızı yıkın!

  • Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şeyler Var

    Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şeyler Var

    YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR…

    Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var,

    Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi

    Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten

    Sen bitkin düşmelisin, koklamaktan bir çiçeği

    İnsan saatlerce bakabilmeli gökyüzüne,

    Denize saatlerce  bakabilir, bir  kuşa, bir çocuğa

    Yaşamak  yeryüzünde, onunla  karışmaktır,

    Kopmaz  kökler  salmaktır  oraya…

    Kucakladın mı, sımsıkı  kucaklayacaksın  arkadaşını

    Kavgaya  tüm  kaslarınla, gövdenle, tutkunla  gireceksin

    Ve  uzandın mı  bir  kez  sımsıcak  kumlara,

    Bir  kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin.

    İnsan  bütün  müzikleri  dinleyebilmeli  alabildiğine,

    Hem de  tüm  benliği  seslerle, ezgilerle  dolarcasına

    İnsan  balıklama  dalmalı  içine  hayatın,

    Bir kayadan zümrüt  bir denize dalarcasına.

    Uzak  ülkeler  çekmeli  seni, tanımadığın  insanlar

    Bütün  kitapları  okumak, bütün  hayatları

    Tanımak  arzusuyla  yanmalısın

    Değişmemelisin  hiçbir  şeye  

    Bir  bardak  su  içmenin  mutluluğunu

    Fakat  ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

    Ve  kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

    Çünkü acılarda, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı

    Kanın  karışmalı  hayatın  bütün  dolaşımına

    Dolaşmalı  damarlarında  hayatın  sonsuz  taze  kanı..

    Yaşadıklarımdan  öğrendiğim  bir  şey  var…

    Yaşadın mı  büyük  yaşayacaksın…

    Irmaklara, göğe, bütün evrene  karışacaksın.

    Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır

    Ve  hayat  sunulmuş  bir armağandır  insana…

                                ATAOL   BEHRAMOĞLU

     “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen,
    cevizin hepsini kabuk zanneder.”

    İmam-ı Gazali

    YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEYLER VAR

    Ataol Behramoğlu’nun “YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR” Adlı Şiirinin İnsani Gelişim Açısından Hatırlattıkları

    Ataol Behramoğlu’nun  bu şiiri beni her zaman çok etkilemiştir. Kendi kendime de sormuşumdur: “Sen bu şiirde aktarılanlara ne kadar yakınsın?”  “Hah, işte!” diyerek kendimi çok özel hissederdim. İşte ben böyleyim, çevremdeki insanlar da keşke böyle olsa, diye de yakınırdım. Daha sonra fark ettim ki şiiri okuyan/dinleyen herkes kendini öyle sanıyor. “Ben de, Ben de, Ben de!…” sesleri yükseliyor. 

    İlkokul üçüncü sınıftayken hocamız oran-orantı konusunu anlatıyordu, farkında olmadan sormuştum: “Hocam, bunu ben buldum, siz nerden biliyorsunuz?” 

    Çok fakirdik, babam elime kısıtlı bir miktarda para verirdi ve zeytin, peynir, şeker, yumurta… almamı isterdi. Matematiği kıt bir Bakkal Amca’mız vardı. Yarım saat hesap yapardı ve ben de sıkılırdım. Sonra da 5 liraya 1 kilo olursa 2 liraya kaç gram olur diye kendi kendime oran orantı kurar ve bakkala varıncaya kadar hesabımı yapardım.  Bakkal Amca’ya şu kadar vereceksin derdim, Bakkal Amca o kadar verirdi ama bu sefer de parayı aldıktan sonra hesaplamaya başlardı uzun uzadıya, sıkılırdım. Gerçi zaman içinde benim hesabıma güvenmeye başladı ve bu bakkala gidip gelme işi daha kısa ve sıkıntısız oldu. 

    İşte böyle bir dönemde hocamız, oran-orantıyı anlatması şaşırtmıştı beni ve ağzımdan böyle bir soru çıkıvermişti: “Hocam siz, bunu nerden biliyorsunuz?”  Hocamız gülümsedi: “Oğlum, bu milattan önce bilmem ne kadar zamandan beri bilinen bir şey.” dedi. Tabi ben bozuldum. (Hocamızın yaklaşımı, çocuk gelişimi açısından başka bir zamanda ve yerde değerlendirilebilir ama şu anda anlatmak istediklerimle pek ilgisi olmadığı için bu konuya hiç değinmeyeceğim.)

    İşte bu şiirde de işte tam beni anlatan bir şiir, derken bir de fark ettim ki bu şiir aslında herkesin olmak istediği, yapmak istediği şeyi anlatıyor. Soruyorum, şiirdeki yaşam tarzını istemeyecek, bu yaşam tarzından rahatsız olacak bir kişi gösterebilir misiniz? 

    Evet, hepimiz kendimizi çok özel sanırız. Aslına baktığımızda ise hiç de özel olmadığımızı, birbirimizden ayrılan yönlerimizin öyle fazla da olmadığını görürüz. Bu açıdan bakıldığında bile kendimize özgü yönlerimizi bilmenin bizim için ne kadar önemli olduğunun farkına varırız. 

    İnsan dolu dolu yaşamak ister, bu nasıl olacak? Aslında dört kelimeyi eyleme geçirmemiz işimizi çok kolaylaştıracaktır.

    • Odaklanma,

    • Gözlem,

    • İletişim,

    • Kontrol.

    Odaklanma: Dikkati belli bir noktada toplayabilmek

    Gözlem: Bir nesnenin, olayın veya bir gerçeğin, niteliklerinin bilinmesi amacıyla, dikkatli ve 

    planlı olarak ele alınıp incelenmesi

    İletişim:  Duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bir anlamda aldığımız iletiler ve bunun sonucu ortaya koyduğumuz tepkiler

    Kontrol:  Amaçladığımız değişikliğin gerçekleşip gerçekleşmediğini görmek

    Yapmak istediğimiz şeye odaklandığımızda, iyi bir gözlemci olduğumuzda, kurmamız gereken iletişimleri sağlıklı kurup kontrol konusunda gereken özeni gösterdiğimizde şiirdeki gibi yaşamak,  ya da şiir gibi yaşamak işten bile değildir.

    İnsanların yaşamlarını göz önünde bulundurduğumuzda, dört temel eylemde bulunduklarını görürüz. Önce yaşadığı ortamdan bazı verileri alırlar. Buna algılama diyoruz. Sonrada kendilerine ait birikimler ışığında değerlendirirler. Yeni veri üzerinde duygularını ortaya koyarlar ve bu veri ile ilgili harekete geçerler.

    Yani: 

    • Algılama – duyular düzeyinde

    • Bilişsel – düşünme düzeyinde

    • Duygusal – duygular düzeyinde 

    • Fiziksel – eylem düzeyinde

    Bütün bu davranışlar kişinin birikimine göre değişir. Çevre ve nesne herkes için vardır, bunlar algılama, bilişsel, duygusal ve eylem düzeyinde anlam kazanır. Bu anlam ise tabi ki aynı olmayacaktır. Bir şair için sehl-i mümteni (söylenmesi kolay gibi görünen ama hiç de öyle olmayan sözler) olarak ortaya çıkacak.  Bir heykeltıraşta fazlalıkları alınmış bir taş olarak ortaya çıkacak. Bir müzisyende kulağımızdan başka her duyumuzla duyabileceğimiz bir ezgi olacak ya da bir bilim insanı için çaresiz gibi görünen bir hastalığa deva olacaktır. Peki ot gibi yaşayanlar için ne olacak? (Özür dilerim ot, çevrenin ve nesnenin senin için de çok özel bir anlamı olduğunu biliyorum ama insanoğluna özgü bir alışkanlık işte, idare et.)

    İlkokuldayken bir metin okumuştuk. Bu metinde bir şairle bir çobanın diyaloğuna yer veriliyordu. 

    Büyük bir şairin koca bir heykeli dikilmiş şehrin ortasına daha yaşarken ve bir çoban da bunu görmüş şehri dolaşırken. Garibine gitmiş, içine dert olmuş… Bir gün şairimiz dağlarda dolaşırken bu çobanla karşılaşır. Muhabbet başlar, şehrin ortasına heykeli dikilen şairle çoban arasında. Çoban bilmemektedir, o şairin şu anda konuştuğu şair olduğunu. Çoban der ki:

    Benimle onun arasında ne fark var ki benim heykelim dikilmiyor da onun heykeli dikiliyor şehrin ortasına?

    Şair:

    • (Gökyüzünü göstererek) Şimdi Ay’a bak diyor. Çoban baktığını söylediğinde:

    Şimdi gözünü kapat ve Ay’ı öyle görmeye çalış diyor.

    Çoban:

    • Gözüm kapalı nasıl görürüm ki, diyor.

    Şair:

    • İşte, o sözünü ettiğin şair, gözü kapalı Ay’ı daha net ve daha güzel görebiliyor, diyor.

    İşte, Ataol Behramoğlu’nu Ataol Behramoğlu yapan, onu okutan bu özelliktir. İnsanları etkileyebilmesi, bizim söylemek istediklerimizi bir çırpıda dile getirişi yukarıda sözünü ettiğimiz algılama, düşünme, duygularını ortaya koyma ve eylem düzeyinde göstermiş olduğu yaklaşımlarla doğru orantılıdır.

    Şimdi şiiri okurken, son bölüme kadar geldik. 

    “Yaşadıklarımdan  öğrendiğim  bir  şey  var…

    Yaşadın mı  büyük  yaşayacaksın…

    Irmaklara, göğe, bütün evrene  karışacaksın.

    Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır

    Ve  hayat  sunulmuş  bir armağandır  insana…”

    Son bölümde, “büyük yaşamak” , “ırmaklara,  göğe, bütün evrene karışırcasına yaşamak üzerinde duralım. Ömür, hayata sunulmuş bir armağan, hayat ise insana sunulmuş bir armağan…

    Son zamanlarda tekrar herkesin dilinde olan “Quantum Fiziği”,  “Evrenin yasası” “Çekim Yasası”, “Sır” gibi sözcükleri hatırlayarak tekrar bakalım bu dizelere. Evrende her şeyin bir bütün olduğunu, her parçanın bu bütünün ayrılmaz bir parçası olduğunu, düşünce gücüyle yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını, evrendeki boşluğun her zaman için maddeden çok daha fazla olduğunu, bir atomun nötronunu bir basket topu olarak düşündüğümüzde ona en yakın elektronunun yaklaşık yirmi mil uzaklıkta olabileceğini hayal ettiğimizde ne demek istediğimiz daha net ortaya çıkacaktır.

    Peki böyle yaşamak nasıl mümkün olur? Kendimizi ve bize ait olan her şeyi (ya da bizim ait olduğumuz her şeyi)  doğru algılamakla mümkündür.

    İnsanların genel özelliklerini kısmen aşağıda sıralamaya çalıştım. Bunlar kuşbakışı bakıldığında genel olarak görülen özellikler. Şimdi bu özelliklere sahip bir insanın şiirdeki gibi yaşaması ya da şiir gibi yaşaması ne kadar mümkündür?

    • İnsanlar genellikle soru sormayı bilmez.

    • Deneyimlerini, davranışlarının yönlendirdiğinin farkında değildir.

    • Hayal etme konusunda yardıma ihtiyacı olduklarını kestiremezler.

    • Ne istediğinden çok ne istemediklerinin farkındadırlar.

    • Zamanın ne kadar önemli olduğunu anladıklarında iş işten geçer.

    • Nedenlerden çok sonuç üzerinde yoğunlaşırlar.

    • Olayları yeterince sorgulamazlar.

    • İnsanların içsel göstergelerini fazla dikkate almazlar.

    • Birbirlerine bir eşya gibi davranırlar

    • Zamanlarını boşa harcarlar

    • Her şeyi sadece kendilerinin hak ettiğini düşünürler

    • Gerçekliğin sadece algılardan ibaret olduğunu bilmezler.

    • Tembel olduklarını anladıklarında ihtiyarlık gelmiştir.

    • Zevk almak için değil acıdan kaçmak için yaşarlar.

    • Görev-süre ilişkisini bir türlü dengeleyemezler.

    • Dinlemeyi bilmezler sadece konuşma sıralarını beklerler.

    • Gülmeyi de ağlamayı da pek bilmezler, ikisinden de utanırlar

    • Olumsuzluklarını çevrelerine de bulaştırırlar.

    • Kısıtlı kelime hazineleriyle yaşamlarını da kısıtlarlar

    • Daha fazlasını yapmaya söz verirler ellerinden gelenin her zaman daha azını yaparlar

    • Çevresinin baskısından ölünceye kadar kurtulamazlar

    • Yeterince tutkulu değildirler ama kendilerine bu konuda toz kondurmazlar

    • Varsayımlarda bulunmak yerine hemen tepki gösterirler

    • Öncelikle olumsuzlukları görürler.

    • Okumazlar.

    Yukarıdaki özellikleri gözden geçirin. Siz yukarıdakilerden biri ya da birkaçını kendinizde görüyorsanız bir revizyona ihtiyacınız var demektir. Şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamak istiyorsanız bir isteğimiz daha olacak. Mevlananın aşağıdak sözlerini kalbin en kıymetli yerine kazıyınız lütfen.

     “Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz.
    Suyu başına döksen, başı kırılmaz.
    Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan,
    toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.” der, Mevlana.

    Şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamak için suyla topraktan kerpiç, bu kerpiçleri bir araya getirerek de bir ev yaparız ve su evi başını yarmayı düşündüğümüz insanların sığınağı haline getirebiliriz. 

    Yukarıda sözünü ettiğimiz konularda eyleme geçmeyi düşünüyorsanız Bektaşi ile Mevlana arasında geçen şu diyaloğu aklımızdan hiç çıkarmamalıyız. Çünkü “İnsan, insanın acısını alır.”

    Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.

    Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmışolmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister.O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu HacıBektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektas Veli

    Helal değildir,diye bu kurbanı geri çevirir.

    Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır.Mevlana ise; bu hediyeyi kabul eder.

    Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabuletmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.

    Mevlana şöyle der:

    Biz bir karga isek Hacı Bektaş-ı Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz.O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

    Adam üşenmez, kalkar, Hacı Bektaş dergâhı’na gider ve Hacı Bektaş Veli’ye,

    Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli’ye sorar.

    Hacı Bektaş da şöyle der:

    Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir.Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”

    Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek yerine yüceltebilmeyi becerebilen insanlar olmamız ve şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamamız dileğiyle.

  • Sınava Girecek Öğrencilere ve Ailelere Tavsiyeler

    Sınava Girecek Öğrencilere ve Ailelere Tavsiyeler

    Öğrencilerin sınava hazırlanma sürecinde girdikleri deneme sınavlarının sadece bir akademik hazırlık değil, aynı zamanda psikolojik hazırlık amaçlı olduğu unutulmamalıdır. Sınavlarda başarılı olmak öğrencinin olduğu kadar anne babaların da isteğidir. Ancak bu dönemin dengeli ve sağlıklı olarak aşılması için anne babalara bazı görevler düşmektedir.

    Beden dili ve ses tonu ile verdiğiniz mesajlara dikkat edin. Anne babalar bazen çocuklarına ‘sınav bizim için önemli değil, kazanamazsan da olur, canını sıkma, kafana takma’ gibi önerilerde bulunmaktadırlar. Ancak eğer anne baba çocuklarına bunları söylerken beden dili ve ses tonları desteklemiyorsa yani ağızlarından çıkan ile bedenlerinin söylediği çelişiyorsa öğrenci daha çok beden diline dikkat edecektir. Ebeveynlerin kaygılı, üzüntülü halleri çabucak algılanır.  

    Meli-malı kelimeleri dikkatle kullanılmalı. En az şu kadar net yapmalısın. Kimya ve biyolojiden ful yapmalısın. Başarılı olmalısın. Dikkatli olmalısın vb. Türünden zorunluluk ifade eden cümleler öğrencinin kaygısının artmasına neden olmaktadır. Bu tür zorunluluk ifade eden sözleri mümkün olduğunca az kullanmaya çalışın.

    Çocuğunuzu hiçbir zaman başka çocuklarla kıyaslamayın. “dayının kızı Boğaziçi’ye girdi, sen de oraya girmelisin” türünden yaklaşımlar çocuğunuza zarar verebilir. Her birey ayrı bir kişiliktir. Çocuğunuzu ancak gereken durumlarda sadece kendisiyle kıyaslayabilirsiniz. Yani önceki davranış biçimleriyle, şimdiki davranış biçimlerini karşılaştırarak aradaki gözlenmiş olan değişimleri aradaki gözlediğiniz değişimleri ortaya koyabilirsiniz.

    Bu zor dönemde çocuklarınıza anlayışlı ve destekleyici davranın. Kaygının yoğunlaşması ile birlikte çocuklarınız kendilerini daha çaresiz ve çözümsüz hissedebilirler. Bu nedenle daha tepkili olabilirler. Daha önceden kızmadıkları şeylere şimdilerde daha sert tepkiler gösterebilirler. Bu durumun geçici olduğunu düşünerek çocuğunuza karşı anlayışlı olmaya çalışın.

    Sınava girecek tüm adayların sınav öncesi ve sınav sırasında kullanabilecekleri, motivasyonlarını artırmaya ve streslerini azaltmaya yönelik bazı teknik ve öneriler: 

    * Sınavın hemen öncesinde ve sınav sırasında moralinizi yüksek tutmak için, sınavdan çıkarken her şeyin güzel gittiğini deneyimlediğiniz bir imgeleme yapabilirsiniz. Bu imgeyi oldukça ayrıntılı, gerçekçi ve tüm duyu organlarınızı kullanıp hissederek yaparsanız, o düzeyde etkisi yüksek olacaktır.
          * Moralinizi yüksek tutmak için önceki başarılarınızı hatırlayın. Daha önce neler başardığınızı gözünüzde canlandırın ve o başarıyı elde ettiğiniz anı ayrıntılı şekilde aklınıza getirin.
         * Sınava kadar elinizden geleni yaptığınızı ve artık sadece sınava girerek elinizdekileri en iyi şekilde kullanmanın zamanı geldiğini kendinize hatırlatın. Bu düşüncenizi kısa bir şekilde yazarak daha etkili sonuç alabilirsiniz.
          * Kendinize moral verecek sözlerle telkinlerde bulunun. Motive edici müzikler dinleyin…
          * Sürenin tamamını kullanın size verilen sınav süresini sonuna kadar kullanın. Unutmayın; erken bitirenlere ekstra puan verilmiyor.
          * Takıldığınız soruyu geçin; sınav anında sorularda takılma vb. yaşadığınızda bunun geçici olduğunu bilin. Gerekirse takıldığınız soruya bir işaret koyarak, sınava devam edin.
          * Son olarak, şunu aklınızdan çıkarmayın. Bu sınavlar hiçbir şeyin sonu değil, ancak pek çok şeyin başlangıcı olabilir. Başarısızlık diye bir şey yoktur ve her şey birer öğrenme deneyimidir. Henry Ford’un dediği gibi, “başarısızlık, daha zekice başlama fırsatından başka bir şey değildir.” Sınava giren herkese gönülden başarılar dilerim.

  • Elalem Ne Der?

    Elalem Ne Der?

    Hepimiz hayatında birçok defa başkalarının baskısını üzerinde hissetmiştir. Bir şeyi söylemeden, yapmadan önce diğer insanların yaptığımız davranış sonucu hakkımızda ne düşüneceklerini ya da ne söyleyeceklerini düşünmüşüzdür ya da düşündürtülmüş ve uyarılmışızdır.

    Başkaları hayatımızda destekleyici, motive edici yarar sağlayıcı olmaktan öte, eleştirici, engelleyici bir etken olarak yer almamalı. Bir tanıdık görür mü diye etrafa tedirgin bakışlar atmak, komşular gördü mü duydu mu diye telaşlanmak altında neler barındırır?

    Yanlış bir şeyi kimse görmeden duymadan yapmak o şeyi doğru kılmaz. Eğer yanlış bir şey bilinçli olarak yapılıyorsa da kimse görmesin duymasın diye çabalamak yerine evet yaptım diyebilme cesaretini göstermek, duyan duysun gören görsün şeklinde düşünmek gerekir. Yaptığımız her davranış bizi mutlaka ki bağlayıcıdır, doğru ve iyiyi yaptıktan sonra bir başkasının ne dediği önemli değildir.

    Bunun yanında her şeye yorum yapan ve sizi bile şüpheye düşüren, kendi hayatıyla ilgilenmeyip, başkalarınınkine müdahale etmeye çalışan kalabalık bir insan grubu da maalesef mevcut. Bu kişiler yüzünden istemediği şeyler yapmak zorunda kalan (evlenmek, zayıflamak uğruna zararlı yollara başvurmak vb), yanlış bir şey yapmasa da gizli kapaklı yapmak zorunda bırakılan, çok zor zamanlar geçiren kişi sayısı ne yazık ki az değil. Örneğin şu cümlelere benzer cümleleri çok kişi duymuştur: “Yaşın kaç oldu daha evlenmiyor musun, evde kaldı diyecekler.”, “Tabii git ama dikkat et biri görmesin.”, “Sınavı kazanmalısın, bana laf getirme millet başaramadı demesin.”, “Aa çok kilo almışsın olmaz böyle.” “Eşyaları değiştirmeliyiz artık, komşular geldiğinde evi böyle görmesinler.”, “Elalemin ağzı torba değil ki büzesin”, Bunu duyarlarsa rezil oluruz, insan içine çıkamayız.”, “Eyvah şimdi arkamızdan konuşup duracaklar.”, ve daha bir sürü bunlara benzeyen cümleler. Örnek: Maddi durumu yeterli olmadığı halde borçlanarak son model telefon, araba, pahalı kıyafetler almak, başkalarının kendisi hakkında iyi düşünmesi sebebiyledir. Örnekleri yelpazesi çok geniştir: Saç/giyim tarzından, meslek seçimine kadar her alanda sayısız örnek verilebilir, hemen her gün örneklere maruz kalınmaktadır (yaşayarak ya da şahit olarak).

    Peki diğer insanların ne dedikleri/diyecekleri, arkamızdan ne konuştukları, ne düşündükleri neden bu kadar önemli? Bir diğer önemli soru da: Neden insanlar sadece kendi hayatlarıyla, kendileriyle, kendi sorunlarıyla ilgilenmiyorlar da sürekli bir gözetleme, başkaları hakkında konuşma ihtiyacı duyuyorlar. Üstüne üstlük vazifeleri olmayan şeylere karışan kişilere tepki gösterilince ya da üstüne vazife olmadığı belirtilince, bunu hakaret olarak algılıyor ve bu tepkiye çok şaşırıyorlar. Aslında normal olarak “Sana ne?” sorusuna cevap veremiyorlar. Hepimiz mutlaka böyle kişilere denk gelmişizdir. Psikolojik olarak bizi olumsuz etkileyen, huzurumuzu bozan kişileri dikkate almamalı ve kendimizden hayatımızdan uzak tutmalıyız.

    Maalesef çok büyük oranda, başarılar, iyi yapılanlar takdir edilmez de yapılan hatalar abartılır, adeta eleştirilecek bir şey yok mu diye araştırılır.

    İronik kısmı, başkaları hakkında yorumlar yapan, eleştiren, odak noktası başkalarının yaptıkları olan kişilerin çoğu eleştirdikleri şeyleri kendileri de yaparlar, çoğu zaman kendi hatalarının farkında değillerdir, kınadıkları şeyler bir gün başlarına gelir, arkadaş komşu yaptığında kötü olan şeyi tanınan, itibarlı vb. birisi yaptığında yine de o kişiyi alkışlarlar, desteklerler, överler.

    Doğru olan nedir? Başkalarının hayatlarıyla o kadar haşır neşir olmak yerine herkes kendi hayatıyla ve yaptıklarıyla ilgilenmelidir. Hayatta o kadar çok sorun varken, başkasının saçıyla, giyimiyle, evliliğiyle, okuluyla ilgilenmek son derece gereksiz ve yanlıştır.

    Tabii ki her toplumun normları var ve bu normların hayatı düzenlemedeki önemi çok büyük. Elbette normlara göre hareket etmeyenler toplumdaki düzenin devamı açısından kısıtlanmalı ve yaptırımlara maruz kalmalı. Ancak kanuna, vicdana, ahlaka aykırı olmadığı sürece yapılan şeyler için başkaları yorum vb. yapmamalı, yapan kişilerden de çekinilmemeli, ciddiye alınmamalı, huzur, düzen bozmalarına, zarar vermelerine izin verilmemeli. Ciddiye alınmayan kişiler önünde sonunda bu tavırlarından vazgeçecektir.

    Hata yapan kişileri yapıcı bir tutumla yönlendirmek, kabul edilebilir hataları kabul edip kişileri kazanmaya çalışmak en doğru yoldur. 

    Her insan düşünme, iyiyi seçme ve doğru kararı verme yeteneğine sahip olmalıdır. Başkalarının baskısıyla değil, içinden gelerek, isteyerek yapılmalıdır. 

    Aksi taktirde yaşadığımız hayat kendi hayatımız olmaktan çıkar. 

  • Affetmek

    Affetmek

    Hepimizin çok kırıldığı, çok öfkelendiği kişi/kişiler mutlaka ki vardır. Hatta bu kişi kendimiz de olabiliriz. Kimimiz dost dediğimiz kişi tarafından ihanete uğramıştır, kimimiz hak etmediğine inandığı davranışlara, sözlere maruz kalmıştır, değer vermişizdir ama karşılığını görmemişizdir, bir hata yapmışızdır böyle bir hatayı nasıl yapabildiğimizi düşünür dururuz, bu liste uzatılabilir. Hepimizin durumlara yüklediği anlam, yapısı farklı olabilir. Birimizin üzerinde durmadığı bir olayı, diğerimiz çok büyük bir olay olarak görebilir. Bu nedenle “asla affetmem” dediğimiz şeyler farklılaşabilir.

    Yoğun öfke ve kırgınlıklar öyle yer eder ki içimizde kolay kolay bırakıp gitmez bizi. Kırıldığımız, öfkelendiğimiz kişiler mutsuz olsun, başına kötü bir şey gelsin, pişman olsun bizden af dilesin ve bize yaptığının cezasını bir şekilde görsün isteriz, bekleriz hatta dualar ederiz. Çünkü affetmek bir şemsiye gibidir; altında acı, üzüntü, hayal kırıklığı, suçluluk, şaşkınlık, nefret, çaresizlik gibi yoğun duygular vardır. Baş etmek zordur. Kişi ya da olay aniden akla gelir, akla geldikçe o andaki duygular tekrar tekrar şimdiymiş gibi yaşanır, keşkeli cümleler kurulur, zihinde yeniden canlandırılır, “şimdi”de yaşamayı zorlaştırır, geçmişe götürür, kişinin enerjisini alır. Psikolojik (depresyon, kaygı gibi duygudurum bozukluklarından daha ciddi patolojilere kadar birçok farklı hastalık) ve fizyolojik hastalıkların oluşumuna yol açar (ağrılardan, kalp hastalıkları- kansere birçok farklı hastalık).

    Affetmek başkalarının ya da kendimizin bize olumsuz/rahatsız edici duygular yaşatmasına son vermektir.Olaylar ve yaşadıklarımız sonucunda bizler her zaman seçim yaparız. Affetmek bu seçeneklerden birisidir.Belki de zor olanı. Çevremizdekiler “affet boşver” derler. Asla affetmem, neden affedeyim ki, affedilmez gibi cevaplar verilir sıklıkla karşılığında. Affet: Söylendiği kadar kolay değildir ve affetmek boş vermek, önemsememek, görmezden gelmek, yaşanmamış saymak anlamına gelmez.

    Affettiğimizde unutmuş olmayız. Elbette ki yaşadıklarımızı unutamayız. Ancak üzerimizdeki olumsuz etkisinden kendimizi kurtarabiliriz. Yani affetmek kendimize yaptığımız bir iyiliktir, başkasına değil. Yapılan araştırmalar, affeden kişilerin duygusal, psikolojik ve fiziksel olarak kendilerini daha iyi hissettiklerini göstermiştir. 

    Affetmeyerek her zaman o olay veya kişiyle aramızda bir bağ kurmuş oluyoruz. Kötü de olsa bir ilişkidir bu. Olay yaşanmış bitmiş bir şey ama biz hala bitirmiyoruz, ilişkide kalıyoruz, etkisini yaşatıyoruz, süre uzadıkça onunla bütünleşiyoruz, bir parçamız haline geliyor. Böylelikle ne kadar da yanlış yapıyoruz. Hissettiklerimiz bizi olumsuz etkilerken hayat devam etmekte, affedemediğimiz kişiler de günlük hayatlarına devam edip çoğu kez bizim hissettiklerimizden etkilenmemekte, haberdar olmamakta. Affetmeyerek sadece kendimizi cezalandırmış oluyoruz. Affetmeyerek o kişiyi ya da geçmişi değiştirmiş olmuyoruz ancak geleceğimizi etkilemiş oluyoruz, olumlu olmayan bir yönde. 

    Düşünün affedemediğiniz o olay hiç yaşanmamış olsaydı şu an nasıl olurdunuz? Kesinlikle daha farklı, daha iyi.  Affederek de daha farklı ve daha iyi olabilirsiniz.

    Affetmek bir süreçtir. Hemen “affettim tamam “demekle affedilmez. Zamanla olur.  Önemli olan affetmeye karar vermektir. Zor bir süreç de olabilir. Hazır hissedilmelidir. “Affetmeye hazırım, artık affedip etkisinden kurtulmak istiyorum, bunu yapabilirim” demekle başlanmalıdır. Öncelikle yaşadığımız olayı, acıyı kabul etmek, derinlemesine kendimizle, duygularımızla yüzleşmek gerekir.  Olayı, kişiyi anlamaya çalışmak, hatta kendimizi onun yerine tam anlamıyla koymayı başararak düşünmeyi gerektirir. Affettim dediğimizde gerçekten tamamen affettik mi farkına iyi varmalıyız. 

    Affetmenin sonrasında özgürleşme gelir. Büyük bir yük üzerimizden kalkar. Bizi kontrolünde tutan tüm olumsuz duygulardan, etkiden arınmış oluruz. O kişiler de, o olaylar da değersizleşir artık.  İyileşiriz, enerjimizi geri kazanırız. Hayatımıza olan konsantrasyonumuz artar, hayattan daha çok keyif alabiliriz.   

    Bir olay/kişi ne kadar kötü olursa olsun beraberinde bizlere bir şey getirir. Yapmamamız ya da yapmamız gereken şeyleri öğretir, ders verir, duygular yaşatır. Kötü duygu yoktur, hangi duygu olursa olsun duyguyu hissetmek de güzeldir, yeter ki bizi kontrol altına alıp kötü şeyler yaptırmasına izin vermeyelim. Affedememekle, içimizdeki olumsuz duygular pekişir, artarsa kendimize ve çevremize geri dönüşü olmayan büyük zararlar verebiliriz.     

    Kendimizi affetmek başkasını affetmekten bazen daha kolay bazen de daha zordur. Çoğu zaman başkalarına olan kızgınlık, suçlama gibi duyguları irdelediğimizde fark ederiz ki o duygular temelde onlara değil kendimize olan duyguları yansıtmamız. Kendimizdeki hatayı kabul etmek kimi zaman çok daha zor ve acı verici olabiliyor.

    Diğer bir boyut da hiçbirimiz mükemmel değiliz, biz de bir başkasını üzebilir, kırabilir, hatalar yapabiliriz. Affedilmeyi bekleyen, dileyen kişi durumunda olabiliriz.  Başkasını affedemiyorken, affedilmeyi beklemek ne kadar yerinde olur?  

    Kısacası, affetmek aslında kendi iyilik halimizi sağlamak için yararlı olan bir eylem. Bağlayıcılığı, başkaları ya da olaylar değil. Kişilerin bizde yarattığı öfke, acı, nefret gibi duygulara sıkıca sarılıp, onlarla yaşamaya çalışmak veya bu duyguların bırakıp gitmesine izin vermek yani affetmek. Bu iki seçenekten hangisini seçtiğimiz belirliyor, sonrasında yaşayacaklarımızı. 

    Affetmeyle ilgili problem yaşıyorsanız, ne yaptıysanız affedemediyseniz ve bundan kurtulmak istiyorsanız (ki kurtulmalısınız) psikologlardan yardım almalısınız.

    Emin olun: Affetmek size iyi gelecek.

  • Evlilikte Karşılaşılan Sorunlar

    Evlilikte Karşılaşılan Sorunlar

    İnsanlar duygularıyla ne kadar temas halindeyse, başkalarını anlama ve onlarla daha iyi geçinme yeteneği de o denli artar ve akademik zekası ne olursa olsun, duygusal zekası yüksek ise geleceği parlak olur. Aynı şey,eşler arasındaki ilişkiler için de geçerlidir.

    Boşanmaların yarısı ilk 7 yıl içinde oluyor,ikinci evliliklerde oran %10 daha yüksek.

    Uzun süreli ilişkiler cesaret, kararlılık ve sabırgerektiriyor, kadınlar marstan erkekler venüsten deseler de yapılan araştırmalar her iki cinsiyetin de evliliklerinde tatmin olmalarını belirleyen şeyin karı-koca arasındaki dostluğun niteliği olduğunu göstermektedir.

    Bu çiftler, genelde birbirlerini yakından tanır, birbirlerinin hoşlanıp hoşlanmadığı şeylere, kişilik kusurlarına, umutlarına ve hayallerine aşinadırlar. Birbirlerini her zaman düşünür ve bunu her fırsatta dile getirirler.

    Birbirinizin tuhaf yanlarına uyum sağlayıp; ilgi, sevgi ve saygıyla evliliğiniz çok iyi gidebilir.

    Çözüm, aranızdaki farklılığı anlamanız ve birbirinize değer verip saygı göstererek o farklılıkla birlikte yaşamayı öğrenmenizdir.

    EVLİLİKTE KARŞILAŞILAN TEMEL SORUNLAR

    SERT BAŞLANGIÇ

    Eğer tartışmanın ilk 3 dakikasına sert başlamışsanız, başarısızlık ihtimali yüksek.

        Eğer tartışmaya sert başladığınızı fark ettiyseniz fişi çekip bir ara verdikten sonra yeniden deneyebilirsiniz.

    DÖRT ATLI

    Eleştiri

    Hor görme

    Kendini savunma

    Araya duvar örme

    ELEŞTİRİ

    Karşıdakine,onunla ilgili olumsuz özellikler dile getirmek, söylenilen özellikler eş de olabilir veya eşi öyle algılıyor olabilir.

    HOR GÖRME

      İğneleme ve kuşkuculuk, hor görme biçimleridir. Sıfat takma, göz devirme, küçümseme, alay etme ya da kara mizah da  hor görme biçimleridir. Hor görme tiksinmeyi ima ettiği için ilişkiyi zehirler.

        KENDİNİ SAVUNMA

    Bir çeşit karşı tarafı suçlamadır. Söylenen asıl şey “sorun bende değil, sende”dir.

    ARAYA DUVAR ÖRME

        Erkekler arasında daha yaygındır. Hiç sesini çıkarmadan başka yöne ya da aşağı bakar, söylediklerinizi duysa bile umursamıyormuş gibi davranır. Diğer üç atlıya göre daha sonraki aşamalarda ortaya çıkar

    Teknoloji çağındayız ama bedenimiz ilkel korku tepkilerini koruyor. Evrim için yeterince süre geçmedi, ilkel toplumda erkek avcı kadın toplayıcı. Erkek ava gittiğinde diğer tüm uyaranlara kendini kapatıp, ava odaklanırken , arkadan gelecek saldırgan bir hayvan için tetiktedir. Bu tehlikeyi da yüksek sesle algılar, yani ister kaplan olsun ister klozet kapağını neden kaldırmadın diye soran küçümser tavırlı bir eşle yüz yüze olun, bedeni aynı tepkiyi verir. Yani genlerde erkek de yüksek ses hayati tehlike algısı oluşturduğundan, nabzı kısa sürede çok yükselir. Bu da onun ormandaki vahşi hayvandan daha hızlı kaçabilmesini sağlar. Dolayısıyla yüksek sesle başlayan bir tartışmadan erkeğin kaçması ihtimali yüksektir.

    Evlilikteki çatışmalar, erkekleri kadınlardan daha çok bunaltır. Tartışmalardan sonra, erkekler gerginliği sürdüren olumsuz düşünceler beslemeye devam ederken, kadınlar sakinleşme ve uzlaşmaya yöneliktirler. Kadın yapısal olarak stresle daha iyi baş edebilir iken, erkek savunma ve duvar örmeyi tercih eder. Hatta karısını susturma çabası içinde kavgacı ya da aşağılayıcı bir tavra bürünebilir.

    Dört atlı kalıcı olduğunda ve iki eş de dolup taştığını hissettiğinde ciddi sorun var demektir. Sık tartışma, uzaklaşma ve yalnızlık arka arkaya gelir. Ya da aynı evde paralel yaşamlar sürdürürler.

    Onarma girişimleri, duygusal gerilimi azalttığı gibi, stres düzeyini düşürerek kalp atışının hızlanmasını ve taşma hissini engellediği için de evlilikleri kurtarır. Duygusal zekalı evliliklerde, çeşit çeşit başarılı onarma girişimleri vardır. Gülme, dil çıkarma,özür dileme vb. Onarma girişiminin başarısı inceliği ile değil, evliliğin durumu ile ilgilidir. 

    Sorunlu çiftlerde daha fazla onarma girişimi oluyor, başarısız oldukça daha fazla deniyorlar. Eğer karı-koca arasında dostluk varsa ve olumlu düşünceler ağır basıyorsa onarma girişimleri başarılı oluyor.

    Uyarı işaretleri ortaya çıktıktan çok sonra, çiftler yardım aramaya yönelirler.

    1-ÇİFTLERİN BİRBİRLERİNE SÖYLEDİĞİ SÖZLERDE; SERT BAŞLANGIÇ, DÖRT ATLI VE ETKİLENMEYİ KABULLENME İSTEKSİZLİĞİ

    2-ONARMA GİRİŞİMLERİNİN BAŞARISIZLIĞI

    3-FİZYOLOJİK TEPKİLER (DOLUP TAŞMA)

    4-EVLİLİĞİ İLE İLGİLİ YAYGIN OLUMSUZ DÜŞÜNCELER

        Duygusal ayrılığın ya da boşanmanın belirtisidir.

         Ancak;Her şey bitene kadar hiçbir şey bitmiş sayılmaz.

  • Bir Kadın Haller

    Bir Kadın Haller

    Bu yazıma özel günlerin tamamında olan ikilemle başlamak istiyorum; ve “kadınlığın günü mü olurmuş?” diyenleri de kadınlar gününü vesile bilip kadınların sıkıntıları ve sorunlarına çözüm üretmeye çalışanları da bir kadın olarak sevgiyle kucaklıyorum.

    Çünkü kadın demek sevgi demektir en çok.

    Kadın o kadar çok şey demek ki… Kadın demek samimiyet demek mesela. Kadın demek anne demek, tabi ki östrojen demek, ve kadın, güç ile duygusallık arasındaki denge demek.

    EVLİLİĞİN NERESİNDEN TUTARSAN BİRAZ KADIN!

    Bir kadının ellerinde büyüyen insan, ister kadın olsun ister erkek onun koruyucu ve kapsayıcı dişil gücüyle güçlenebilir ancak.

    Bir kadın, kendi gücünü fark etmeye başladığında başta kendini olmak üzere etrafındaki herkesi büyütür. Bu yüzden evlilikte kadın başka bir kadının yetiştirdiği eşine hep biraz anne kalır.

    Ancak günümüz şartlarında kadının bu annelik rolünün çok üstünde başka sorumluluk ve rolleri de vardır. Örneğin çalışmak ve para kazanmak zorundadır; kariyer geliştirmek zorundadır; anneyse çocuklarına yetiştirmek zorundadır ki dünyanın en zor mesleği olsa gerek “bir insan yetiştirmek”; çocukların okulunu, ödevini, işi, aşı, aşkı, meşki hepsini düşünmek zorundadır. Ve tüm bunların altından ezilmeden dengeyi kurarak çıkmak zorundadır.

    İHTİYACIN OLAN KUDRET HORMONLARINDA GEZEN ÖSTROJENDE SAKLIDIR!

    Östrojen çok mucizevi bir hormondur ve kadını erkeğe göre hep bir parça daha güçlü kılar. Erkeğe göre bağışıklık sistemi daha güçlü olan kadının anne karnında başlayan üstünlüğü kız bebeklerin sağlıklı doğma oranının erkek bebeklere göre çok daha fazla olmasında da etkilidir. Birçok hastalığa yakalanma konusunda ise kadın yine erkeğe karşı daha dirençlidir.

    Ayrıca kadın, duygularını yine erkeğe göre daha iyi kullanarak rotasını daha kolay bulabilmektedir.

    KADININ ADI YOK!

    Ancak bu genetik üstünlük erkeği korkutmuş olmalı ki kadının sahip olduğu harika özellikler hep kötülenmiş ve “erkek gibi olmak” kavramı üzerinde reklam çalışmaları yapılmıştır. Kadın gibi konuşma, kadın gibi dans etme, kadın gibi özenli giyinme, kadın gibi ağlama, “ERKEK ADAM OL!“ propagandasının istikrarı ile kadın bile kadın olmanın matah bir şey olmadığına inanmıştır.

    ÖZÜNDE OLAN İSE; KADIN HARİKA BİR VARLIKTIR.

    Bu asılsız reklamın arkasında ise kadının tüm rollerini başarıyla yürütmesi, hayatında dengeyi kurabiliyor olması,  zerafeti ve kapsayıcılığı vardır.

    KADIN İSTERSE…

    Kadının gücü ancak gücünün farkında olmasıyla işlevsellik kazanır. Farkında olmayan bir kadın ise kullanmadığı dişil enerjisi ile potansiyeline yazık eder. 

    Kadın isterse  başarabileceklerinin sınırı yoktur. Buna önce etrafındakileri inandırarak başlaması gerekse bile yolunda hiçbir engel onu durdurmayacaktır.

    ÇOK SORUMLULUK İYİ BİR STRATEJİ İSTER.

    Peki madem kadın bu kadar mükemmel bir varlık, neden hayatında bu kadar çok üzüntü, stres ve umutsuzluk var? 

    Bunun muhtemel hipotezlerinden biri “farkında olmayabilir.” Gücünün, enerjisinin, potansiyelinin… İkincisi ise, strateji öğrenmesi gerekebilir.

    Stratejiden kastım;  kadar çok rolü başarıyla oynayabilmek için gerektiğinde ayrışabilmek, destek istemek, erteleyebilmek  ve sıraya koyabilmektir.

    Her şeyi tek başınıza ve aynı anda yapmak akıl karı değildir. Bu durumdan yaptığınız ürünün kalitesi de olumsuz etkilenir.

    DESTEK MEKANİZMANIZI OLUŞTURUN VE KAYNAKLARINIZI TANIYIN.

    Yardım istemekten çekinmeyin. Çocuğunuzu bir saat annenize ya da bir arkadaşınıza bırakabilmek sizi daha kötü bir anne yapmaz. Tam tersi o süre zarfında kullanacağınız bir kaynak sizi daha iyi ve güçlü bir anne yapar.

    Eşinizden çocuklarla ya da evin sorumluluklarıyla ilgili destek istemek de sizi daha kötü bir eş yapmaz. Tam tersi ev içinde paylaşılan sorumluluklar sizi daha çok aile yapar.

    Kaynaktan kastım ise “yaparken keyif aldığınız, gevşediğiniz ve beslendiğiniz iş veya alışkanlıklar”. Örneğin, yürüyüş yapmak, uzun bir duş almak, kuaföre gitmek, kitap okumak, dans etmek… ya da benim aklıma gelen bambaşka bir şey.

    Bir kaynağınız yoksa ilk işiniz aramak ve bulmak olsun. Sizi rahatlatan davranışları düşünün. Yeni bir şeyler deneyin ve size en iyi geleni bulmaya çalışın.

    İşlerinizi sıraya koymak, mükemmel olmaya çalışmamak, esnemek, iyi bir zaman planlaması gibi eksik olduğunuz alanları keşfedip tamamlamak için ise profesyonel destek almaktan çekinmeyin.

    Kadın olmak, kutlanası bir şeydir. Tüm kadınları sevgiyle kutluyorum.