Etiket: Şey

  • ENDİŞELENMEYİN YUVA YIKILMAZ EV ARKADAŞLIĞI BİTER

    ENDİŞELENMEYİN YUVA YIKILMAZ EV ARKADAŞLIĞI BİTER

    Son yılların sık rastlanılan problemlerinden birisi de yuva ve ev arkadaşlığı kavramlarının birbirlerinin yerine kullanılmasıdır. Bu Türkçenin bir yanlış kullanımı değil bunlar yaşadığımız hayatı farklı görüyor olmamızdan kaynaklanan yanlışlardır.

    İlk olarak yuva ve ev arkadaşlığı nedir desek ?

    Yuva eşlerin ve çocukların içinde huzur bulduğu ayrı kalındığı takdirde özlem çekildiği , okul ve ya iş çıkışlarında hızlı bir şekilde varılmak istenen temeli saygı, sevgi ve güvene dayanan uyum içinde yaşanan bir sistemdir. Ev arkadaşlığı ise ; kişilerin birbirini anlamadığı , aynı dili konuşamadığı , paylaşımın olmadığı karşılıklı doyum ve menfaatler üzerine kurulmuş bir sistemdir.

    Öyleyse şimdi bir düşünelim evliliklerimizi gerçekten evliliğimiz bir yuva mı yoksa ev arkadaşlığı mıdır ?

    Birçok kişinin hocam evliliklerimizi aslında yuva sanıyormuşuz ama ev arkadaşlığı yaşıyormuşuz dediğinizi duyar gibiyim. Evet siz ve sizin gibi milyonlarca kişi eşleriyle sadece ev arkadaşlığı yaşıyor .

    Evliliklerimizin yuva olarak değil de ev arkadaşlığı olmasının nedenlerine baktığımız da ilk baştan yani eşimizi seçerken hatalar yaptığımız göze çarpıyor. Bir bakıyoruz ki danışmanlık sürecinde hanımefendi yada beyefendi kendilerinde olmayan yada taşıyamayacakları özelliklere sahip kişileri zamanında eş olarak seçmişler. Hemen aklımıza kötü özellikler gelmesin bayan ilkokul mezunudur ama üniversite mezunu eş isteyip evlenmiştir, çiftlerden biri romantik olmadığı halde romantik bir kişiyle evlenmiştir yada sorumluluk sahibi değildir eşlerden biri prensipli sorumluluk sahibi bir kişiyle evlenmiştir veya dış görünümüne önem vermeyen bir kişidir gayet bakımlı bir eşle evlenmiştir bunun gibi binlerce çift insan eşini seçerken ilk yapması gereken kendini tanıması ve daha sonra bir erkekte veya kadından neler beklediğini tanımalı ve son olarak da ben bu kişiyi taşıyabilir miyim diye sorgulamalıdır.

    Evliliklerin olmazsa olmazı denge ve uyumdur.

    Ev arkadaşlığının nedenlerinden bir diğeri de beklentilerdir. Çiftler son yıllarda medyanın da etkisiyle bir aşk ideolojisine kapılmış evliliklerinden maximum düzeyde bir beklenti içine girmişlerdir. Beklenti düzeyi yüksek olduğundan dolayı da eşlerinin mutluluk için attıkları küçük adımları göremez olmuşlardır. İnsan doğası gereği atmış olduğu küçük adımlar takdir edilmedikçe adımları atmaya devam etmeyecek ve ya bir diğer ihtimal o adımları takdir gördüğü başka kişilere atmaya başlayacaktır. Evliliklerimizden beklentimizi azalttığımız zaman mutlulukta beraberinde gelecektir.

    Çiftler neden yuva olmayı beceremiyor çünkü çiftler birbirinin dilini anlamıyor aynı evin için adeta erkek Fransızca kadın Almanca konuşuyor. Birbirlerini anlamıyorlar dertlerini , sıkıntılarını, mutluluklarını dile getiremiyorlar. İnsanın temel ihtiyaçlarına baktığımızda ise anlaşılmak göze çarpmaktadır. Eşlerinizin ihtiyacı olan şey aynı fikirde olmanız aynı kararları almanız değil onu anladığınızı hissettirmeniz ve onun kararına saygı duyarak reddetmenizdir. Sizler bir elmanın iki yarısı değilsiniz sizler farklısınız giyiminiz, kuşamınız, aile yapılarınız ve her şeyden önce cinsiyetleriniz farklı bu yüzden aynı dili konuşamamanız normaldir. Ancak birbirinizin dilini öğrenmeli ve birbirinizi anladığınızı hissettirmelisiniz.

    Son olarak ise görüyoruz ki evlilikler menfaatler üzerine kuruluyor. Her şey en baştan isteniyor. İyi bir iş, güzel bir ev , lüx bir araba, kusursuz bir düğün ailelerinde desteği ile birçoğu çiftlere daha evlenirken sunuluyor. Bu nedenle çiftler de iki durum karşımıza çıkıyor.

    Birincisi birçok şeyi elde eden çiftlerin tek bir yumruk olarak mücadele ederek kazanarak elde etmeleri gereken bir amaç oluşmuyor ve evlilik bireysel olarak çiftlere heyecan vermiyor ikincisi ise çiftler elde etmeleri gereken şeyleri kolay elde ettikleri için sabretmeyi öğrenemiyorlar.

    Birbirlerine karşı isteklerinde sabırsız davranıyorlar ve eş olduklarını unutarak tıp kı bir ev arkadaşı gibi evin kurallarına uymaları için baskı yapıyorlar. Birbirlerini asıl ihtiyaçları olan sevgi, saygı , güven noktalarında beslemek yerine belirli görevleri yerine getirip ilişkileri adına her şeyi yaptıklarını düşünüyorlar.

    Erkeğin bütün gün çalışması , lüx bir yaşam sağlaması ,eşini çocuklarını kimseye muhtaç ettirmemesi

    Kadının ise ; ev işlerini kusursuz yapması lezzetli yemekler hazırlaması, çocukların öz bakımıyla ilgilenmesi gibi görevlerin yerine gelmesini yuva olmak adına yeterli olacağı düşünülmektedir. Bu sebeple ise kadın veya erkek sevgi ve güven noktasında beslenemedikleri için başka kişilere yönelmeye başlamaktadırlar.

    Bu şekilde ki yaşam biçiminde meydana gelen aldatmalarda yıkılan biten yuva değil maalesef ki ev arkadaşlığıdır.

  • Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Malumunuz, çalışma hayatında stres kaçınılmaz. Fakat bunun sizi alt etmesine izin vermeyin!

    Hepimiz stressiz bir iş hayatı hayalini kuruyor olsak da, maalesef böyle bir şey neredeyse mümkün değil. Her iş, stressiz olabileceğini düşündüğümüz işler dahi, stresten payını alıyor muhakkak. Ofis yaşamı ‘yapılacak çok fazla iş’ ve ‘sahip olunan az zaman’ baskısı altında fokur fokur stres kaynıyor. Bir de insan faktörünü ve özel hayatlardaki uzak hayalleri ekleyince, stres seviyesi sürekli kırmızı çizginin etrafında dolanıyor. Günün sonunda şu soruyla baş başa kalıyor insan: “Nereye gitti benim 24 saatim?”
    Gerçek şu ki, çalışma hayatında stres, değişmez ve yerleşik bir unsur. Ve işleri zamanında yetiştirmemiz için motive eden ‘iyi stres’ olduğu gibi, negatif sonuçlara sebebiyet veren ‘kötü stres’ten de bahsetmek mümkün.

    Gerçeklikle yüzleşmek gerek: İş hayatı içinde stresten kaçmak mümkün değil. Fakat iyi haber: Bu stresle baş etmenizi sağlayacak, ofis yaşamı sınırları dahilinde stres kurbanı olmanızı önleyecek yollar da var. Stresin sizi değil, sizin stresi yönetmenize ve lehinize çevirmenize yarayacak bazı ipuçlarını aşağıda bulabilirsiniz.

    Stresi kullanın, ondan kaçmayın

    Stres, baskı altında olduğumuzu düşündüğümüz durumlara karşı oluşan doğal bir tepkidir. Ve kontrol altında tutulduğunda, stresten faydalanabilirsiniz. Çalışma hayatında stres, daha iyisini başarabilmeniz için tetikleyici bir unsur olabilir. Bir işi teslim tarihinden önce tamamlamak, son projenizi bir öncekinden daha iyi hazırlamak veya hak ettiğinizi bildiğiniz terfiyi almak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Stres, ofis yaşamı ile iç içe geçmiş ise, stresin yönünü değiştirmek lehinize olacaktır.

    Ne zaman mola vereceğinizi bilin

    Eğer günde 8 saat çalışıyorsanız, gün içerisinde zaman zaman mola vermeniz gerekir. Bu da demek oluyor ki, öğle yemeği vakti geldiğinde masanızdan uzaklaşın ve yemek yerken çalışmayın. Ya da kafeteryaya gidip bir şeyler için ve o 5 dakikalık zaman diliminde kafanızda iş olmasın. Sizi stresten uzaklaştıracak küçük bir iş bulun veya en azından masanızdan kalkıp şöyle bir yürüyün.

    Bir hobiniz olsun

    Eğer işini bitirmeden veya bir şeylerle uğraşmadan duramayan biriyseniz, mola vermek diğerleri için olduğundan daha zor olabilir sizin için. Bu durumda, işle alakalı olmayan ufak tefek şeylerle uğraşmak hem sizi işin stresinden uzaklaştıracaktır, hem de zamanınızı boşa harcadığınızı düşündürmeyecektir. Örneğin her gün bir origami yapabilirsiniz. 5 dakikada tamamlayabileceğiniz kolay figürler var; bir yandan mola verecek, diğer yandan üretkenliğinizi korumuş olacaksınız.

    Zamanınızı yönetin

    İş hayatı söz konusu olduğunda, zaman yönetimi çok önemlidir. İşinizi nasıl organize edeceğiniz tamamen sizin kişisel tercihinize bağlıdır fakat günlük, haftalık ve aylık yapılacaklar listesi ve öncelikleri belirleme yöntemleri ile ‘etkili zaman yönetimi’, işinizde ciddi anlamda kolaylık sağlayacaktır. Hangi sorumlulukların daha öncelikli olduğunu ve hangi işlerin bir sonraki günü bekleyebileceğini belirleyin ve stresten buhran geçirtmeyen bir ofis yaşamı size kapılarını aralasın.

    Gün içinde egzersiz yapın

    Günlük egzersizlerin ne denli faydalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Egzersizin faydalarından biri de stresi azaltmasıdır. Gün boyunca masa başında bilgisayarınıza kilitlenip kaldıysanız, öğle aranızın bir kısmını dışarıda yürüyüş yapmak için kullanabilirsiniz. Egzersiz yapıyor olmanın yanı sıra gün ışığının ve temiz havanın da sayısız nimetlerinden faydalanmış olursunuz. İşten sonra bir yoga dersine katılmak veya spor salonuna gitmek de günlük stres seviyenizi kontrol edebilmenize yardımcı olacak ve çalışma hayatında stres sizin icin bir kabus olmaktan çıkacaktır.

    Arkadaş edinin

    Bir çok araştırma gösteriyor ki iş yerinde arkadaş edinmek sizin için iyi bir şey. Aynı ofisi paylaştığınız arkadaşlarınız olması demek, zor zamanlarda yetişen destekleri sayesinde daha az stresli bir ofis yaşamı demek. Ayrıca mola vakitlerinizde de iş arkadaşlarınız ile iki lafın belini kırabilir, iş stresinden biraz da olsun uzaklaşabilirsiniz.

    Abur cuburdan uzak durun

    Kabul; bazen o kadar stresli oluyoruz ki abur cubur tıkınmak, o an için yapabileceğimiz en ideal şeymiş gibi gözükebiliyor. Çekmecesinde bisküvi, gofret, çikolata stoğu tutanların sayısı hiç de az değil. Fakat bu abur cubur faslının suçluluk duygusuyla sonlandığını da biliyoruz. Çekmecenizi daha sağlıklı atıştırmalıklarla doldurabilirsiniz. Su, meyve ve kuruyemiş gibi yiyeceklerle, suçluluk duygusuna kapılmaksızın savaşabilirsiniz stresle. Tabii ki arada sırada o çok sevdiğiniz kurabiyelerle bir kaçamak yapabilirsiniz.

    Pozitif olun

    Gerçekten çok fazla stres altında olduğunuzda, kendinize işinizle ilgili keyif aldığınız şeyleri hatırlatın. Elinizdeki işi tamamladığınızda ya da hedefinize ulaştığınızda kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Pozitif noktalara odaklanmak stresle başa çıkmanızda yardımcı olacaktır.

    Stres günlüğü tutun

    Yaşantımızın büyük bölümünü iş hayatı oluşturuyor ve çalışma hayatında stres gün içersinde sıklıkla deneyimlediğimiz bir durum. Bazı anlar içimizi dökecek birine ihtiyacımız olabiliyor fakat o kişiyi her zaman bulmak da mümkün değil. Böyle zamanlarda bir stres günlüğü tutmanız, tahmin ettiğinizden daha fazla işinize yarayabilir. Bir kere, drama yaratmadan içinizdekini dışa aktarmış olursunuz. Buna ilaveten, stresinizi nelerin tetiklediğini de zamanla keşfetmeye başlar ve o tetikleyicilere karşı kendinizi korumayı öğrenebilirsiniz. Ofis yaşamı stres mayınlarıyla dolu; onların yerlerini bilmek kontrolün sizde olduğunu gösterir.

    İşi işte bırakın

    Bazı günler işlerin yetişmeyeceğini hissederek işinizi eve götürmek isteyebilir ve böylece hafta bitene kadar her şeyi zamanında yetiştireceğinizi düşünebilirsiniz. Bu düşünceden uzaklaşın. Yetiştirilmesi gereken işler olması iş hayatının bir parçasıdır fakat iş ile evi birbirinden ayırmanız gerek. Evdeyken işle ilgili teknoloji kullanımınızı sınırlandırın. İş telefonunuzu uzak bir yere koyun ve e-postalarınızı kontrol etmeyin. Evdeki zamanınızı rahatlayıp şarj olmak için kullanın. Çalışma hayatında stres ile baş etmenin belki de en etkin yolu budur.

  • Çift Terapisine Bakış (Kısım II)

    Bu bölümde çiftler arasında yaşanan sorunların sebeplerini daha yakından inceleyerek tedavide karşımıza çıkan sorunlardan bahsetmek istiyorum. Boşanma oranındaki artışlar dünyanın her yerinde görülmektedir ve bu ülkeler arasında Türkiye’de yer almaktadır. Türkiye İstatistik Kurumunun 2013 yılındaki araştırmalarına göre boşanma oranın en yüksek görüldüğü ilk üç il sırasıyla; Antalya, İzmir ve Muğla olarak tespit edilmiştir.

    Boşanma artışındaki nedenler nelerdir ve bunlarla nasıl baş edilir?

    Yüksek beklentiler ilişkilerin yürümemesinde ve boşanmaya kadar sürüklenmesinde büyük rol oynar. Beklentilerimizin gerçekçi olup olmadığını gözden geçirmekte fayda var. Çoğu kişi evlenmeden önce eşi ile ilgili, evlendiklerindeki hayatları ile ilgili ve daha bir çok şeye dair hayal kurup kafalarında bir takım kabullenilmiş düşüncelerle adım atabiliyorlar. Bunun sonucunda evlendiklerinde bu beklentilerin dışına çıkan en ufak bir detay onları git gide rahatsız edebilecek hale geliyor ve en sonunda “Bu benim evlendiğim insan değil!” ya da “Ben böyle bir evlilik hayal etmemiştim.” diyebiliyorlar.

    Bunun en büyük sebeplerinden biri ilişkide tarafların değişime ve karşı tarafın eksiklerine karşı hoşgörü eksikliğinden kaynaklanıyor. Jacobsen ve Christensen’ın geliştirdiği Bütüncül Davranışsal Çift Terapisinin dayandığı en önemli temel ilke: kabullenme ve tolerans göstermeye dayanır.

    Özellikle genç çiftlerde görebileceğimiz ilişkiler çok çaba gerektirmemeli düşüncesi sıkıntılara sebep olabiliyor. Tam aksine ilişkiler çok çaba gerektirir. Âşık olmak, hoşlanmak kolaydır ama evlenmek, hayatı paylaşmak, ilişkiyi sürdürmek bambaşkadır.

    Algısal olarak hepimizin ön yargıları mevcuttur. Etrafımızda olan olayları, insanları ve ilişkilerimizi nasıl değerlendirdiğimize dair bilişsel şemalarımız vardır. Bunun yanı sıra aile şemaları vardır. Şemalar biraz olsun beklentilere benzeler fakat daha bilincimiz dışında gelişir ve zihnimiz tarafından olaylara uygulanırlar. Aile şemaları dediğimiz şey kendi aile içi ilişkilerimiz ve deneyimlerimize dayanır. Bu şemalar daha sonra ileriki ilişkilerimizde de aktifleşirler. Eğer sorunlu bir aile geçmişimiz varsa; örnegin kavga ortamında ve şiddetle geçen bir çocukluğunuz olduysa kendi ilişkinizde de bu tarz bir etkileşim içerisine girmeniz olasıdır. Olaylarla baş etme ve diğeri ile iletişim kurma şekliniz ancak kavga, gürültü ve şiddetle mümkündür çünkü bir diğeri ile iletişim kurma şekliniz ile ilgili bu şekilde bir öğrenilmişlik geliştirmiş olabilirsiniz ve kendinizi ifade etmenin başka yollarını bulamayabilirsiniz. Uyumsuz şemalar varsa bunlar üzerinde çalışılmalıdır.

    Gelen çiftlerin en önemli sıkıntılarından biri genelde bir birleri ile olan bozuk iletişimleri olduğunu gözlemliyorum. Kişi kendini doğru ve sağlıklı şekilde karşıya ifade edemediği durumlarda; karşı tarafta anlayış göstermede sınırlı kalıyor ve çoğu zaman bir çıkmaza doğru sürüklenebiliyorlar. Bizim terapide yaptığımız çiftlere nasıl doğru iletişim kurulur bunun örneklemelerini yapmaktır. Yıkıcı değil yapıcı iletişim kurmayı öğretmektir.

    Sıklıkla karşılaştığımız bir diğer sorun eşlerden birinin daha fazla yakınlık istediği gerçeğidir. Burada kişisel farklılıklara karşı hoşgörü ve anlayış göstermek gerekiyor. Bir kişinin duygulanım tarzı diğerinkinden farklı olabilir. Biri daha sakinken diğeri daha tutkulu olabilir. Çiftler bu farklılıkları göz önünde bulundurarak beklentilerini gerçekçi tutmak zorundalar.

    İlişkilerde bedel-fayda oranından bahsetmek mümkündür. Bedelin düşük olduğu ve faydanın çok yüksek olduğu durumlarda ilişkiyi yürütürüz. Bu faydanın bedeli, faydanın kendisini aştığında bir dengesizlik olamaya başlar ve sıkıntı çıkar. Özünde ilişkilerin dayandığı önemli şeylerden biri ihtiyaçların karşılanmasıdır. Eğer ihtiyaçlarımız karşılanıyorsa bu bizi tatmin eder. Hangi davranışların çiftler arasında tatmin arttıracağını bularak bu sıkıntılara müdahale edebiliriz.

    Pozitif davranışları arttırırsak negatif davranışları azaltmaya gerek kalmayacaktır. Sadece pozitif davranışlara odaklanırsak zaten negatif davranışlara odaklanmamız gerekmez. Pozitif şeylere odaklanmak karşılığında da pozitif şeyler getirir.

    Çift terapilerinde önemli unsurlardan biri de çiftlerden birinin kişilik sorunu ve ya kişilik bozukluğu olup olmadığıdır. İkinci önemli unsurlardan biri de kişinin bağlanma şeklidir. Bu ikisinin de çiftin ilişkilerinde bir röl oynadığı şüphesiz ve bireysel düzlemde incelenmesi gereken bir durumdur. Bununla ilgili yazının devamı bir sonraki bölümde…

    Anahtar kelimeler: boşanma, çözüm odaklı düşünme, bilişsel terapi, tedavi, terapi, olumlu düşünme, farkındalık, psikoloji, ruh, beden, zihin, mutsuzluk, depresyon, kaygı, semptom, kişilik, karakter, evlilik, aldatma

  • Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Malumunuz, çalışma hayatında stres kaçınılmaz. Fakat bunun sizi alt etmesine izin vermeyin!

    Hepimiz stressiz bir iş hayatı hayalini kuruyor olsak da, maalesef böyle bir şey neredeyse mümkün değil. Her iş, stressiz olabileceğini düşündüğümüz işler dahi, stresten payını alıyor muhakkak. Ofis yaşamı ‘yapılacak çok fazla iş’ ve ‘sahip olunan az zaman’ baskısı altında fokur fokur stres kaynıyor. Bir de insan faktörünü ve özel hayatlardaki uzak hayalleri ekleyince, stres seviyesi sürekli kırmızı çizginin etrafında dolanıyor. Günün sonunda şu soruyla baş başa kalıyor insan: “Nereye gitti benim 24 saatim?”
    Gerçek şu ki, çalışma hayatında stres, değişmez ve yerleşik bir unsur. Ve işleri zamanında yetiştirmemiz için motive eden ‘iyi stres’ olduğu gibi, negatif sonuçlara sebebiyet veren ‘kötü stres’ten de bahsetmek mümkün.

    Gerçeklikle yüzleşmek gerek: İş hayatı içinde stresten kaçmak mümkün değil. Fakat iyi haber: Bu stresle baş etmenizi sağlayacak, ofis yaşamı sınırları dahilinde stres kurbanı olmanızı önleyecek yollar da var. Stresin sizi değil, sizin stresi yönetmenize ve lehinize çevirmenize yarayacak bazı ipuçlarını aşağıda bulabilirsiniz.

    Stresi kullanın, ondan kaçmayın

    Stres, baskı altında olduğumuzu düşündüğümüz durumlara karşı oluşan doğal bir tepkidir. Ve kontrol altında tutulduğunda, stresten faydalanabilirsiniz. Çalışma hayatında stres, daha iyisini başarabilmeniz için tetikleyici bir unsur olabilir. Bir işi teslim tarihinden önce tamamlamak, son projenizi bir öncekinden daha iyi hazırlamak veya hak ettiğinizi bildiğiniz terfiyi almak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Stres, ofis yaşamı ile iç içe geçmiş ise, stresin yönünü değiştirmek lehinize olacaktır.

    Ne zaman mola vereceğinizi bilin

    Eğer günde 8 saat çalışıyorsanız, gün içerisinde zaman zaman mola vermeniz gerekir. Bu da demek oluyor ki, öğle yemeği vakti geldiğinde masanızdan uzaklaşın ve yemek yerken çalışmayın. Ya da kafeteryaya gidip bir şeyler için ve o 5 dakikalık zaman diliminde kafanızda iş olmasın. Sizi stresten uzaklaştıracak küçük bir iş bulun veya en azından masanızdan kalkıp şöyle bir yürüyün.

    Bir hobiniz olsun

    Eğer işini bitirmeden veya bir şeylerle uğraşmadan duramayan biriyseniz, mola vermek diğerleri için olduğundan daha zor olabilir sizin için. Bu durumda, işle alakalı olmayan ufak tefek şeylerle uğraşmak hem sizi işin stresinden uzaklaştıracaktır, hem de zamanınızı boşa harcadığınızı düşündürmeyecektir. Örneğin her gün bir origami yapabilirsiniz. 5 dakikada tamamlayabileceğiniz kolay figürler var; bir yandan mola verecek, diğer yandan üretkenliğinizi korumuş olacaksınız.

    Zamanınızı yönetin

    İş hayatı söz konusu olduğunda, zaman yönetimi çok önemlidir. İşinizi nasıl organize edeceğiniz tamamen sizin kişisel tercihinize bağlıdır fakat günlük, haftalık ve aylık yapılacaklar listesi ve öncelikleri belirleme yöntemleri ile ‘etkili zaman yönetimi’, işinizde ciddi anlamda kolaylık sağlayacaktır. Hangi sorumlulukların daha öncelikli olduğunu ve hangi işlerin bir sonraki günü bekleyebileceğini belirleyin ve stresten buhran geçirtmeyen bir ofis yaşamı size kapılarını aralasın.

    Gün içinde egzersiz yapın

    Günlük egzersizlerin ne denli faydalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Egzersizin faydalarından biri de stresi azaltmasıdır. Gün boyunca masa başında bilgisayarınıza kilitlenip kaldıysanız, öğle aranızın bir kısmını dışarıda yürüyüş yapmak için kullanabilirsiniz. Egzersiz yapıyor olmanın yanı sıra gün ışığının ve temiz havanın da sayısız nimetlerinden faydalanmış olursunuz. İşten sonra bir yoga dersine katılmak veya spor salonuna gitmek de günlük stres seviyenizi kontrol edebilmenize yardımcı olacak ve çalışma hayatında stres sizin icin bir kabus olmaktan çıkacaktır.

    Arkadaş edinin

    Bir çok araştırma gösteriyor ki iş yerinde arkadaş edinmek sizin için iyi bir şey. Aynı ofisi paylaştığınız arkadaşlarınız olması demek, zor zamanlarda yetişen destekleri sayesinde daha az stresli bir ofis yaşamı demek. Ayrıca mola vakitlerinizde de iş arkadaşlarınız ile iki lafın belini kırabilir, iş stresinden biraz da olsun uzaklaşabilirsiniz.

    Abur cuburdan uzak durun

    Kabul; bazen o kadar stresli oluyoruz ki abur cubur tıkınmak, o an için yapabileceğimiz en ideal şeymiş gibi gözükebiliyor. Çekmecesinde bisküvi, gofret, çikolata stoğu tutanların sayısı hiç de az değil. Fakat bu abur cubur faslının suçluluk duygusuyla sonlandığını da biliyoruz. Çekmecenizi daha sağlıklı atıştırmalıklarla doldurabilirsiniz. Su, meyve ve kuruyemiş gibi yiyeceklerle, suçluluk duygusuna kapılmaksızın savaşabilirsiniz stresle. Tabii ki arada sırada o çok sevdiğiniz kurabiyelerle bir kaçamak yapabilirsiniz.

    Pozitif olun

    Gerçekten çok fazla stres altında olduğunuzda, kendinize işinizle ilgili keyif aldığınız şeyleri hatırlatın. Elinizdeki işi tamamladığınızda ya da hedefinize ulaştığınızda kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Pozitif noktalara odaklanmak stresle başa çıkmanızda yardımcı olacaktır.

    Stres günlüğü tutun

    Yaşantımızın büyük bölümünü iş hayatı oluşturuyor ve çalışma hayatında stres gün içersinde sıklıkla deneyimlediğimiz bir durum. Bazı anlar içimizi dökecek birine ihtiyacımız olabiliyor fakat o kişiyi her zaman bulmak da mümkün değil. Böyle zamanlarda bir stres günlüğü tutmanız, tahmin ettiğinizden daha fazla işinize yarayabilir. Bir kere, drama yaratmadan içinizdekini dışa aktarmış olursunuz. Buna ilaveten, stresinizi nelerin tetiklediğini de zamanla keşfetmeye başlar ve o tetikleyicilere karşı kendinizi korumayı öğrenebilirsiniz. Ofis yaşamı stres mayınlarıyla dolu; onların yerlerini bilmek kontrolün sizde olduğunu gösterir.

    İşi işte bırakın

    Bazı günler işlerin yetişmeyeceğini hissederek işinizi eve götürmek isteyebilir ve böylece hafta bitene kadar her şeyi zamanında yetiştireceğinizi düşünebilirsiniz. Bu düşünceden uzaklaşın. Yetiştirilmesi gereken işler olması iş hayatının bir parçasıdır fakat iş ile evi birbirinden ayırmanız gerek. Evdeyken işle ilgili teknoloji kullanımınızı sınırlandırın. İş telefonunuzu uzak bir yere koyun ve e-postalarınızı kontrol etmeyin. Evdeki zamanınızı rahatlayıp şarj olmak için kullanın. Çalışma hayatında stres ile baş etmenin belki de en etkin yolu budur.

  • İnsan neden ayrılık acısı çeker?

    İnsan neden ayrılık acısı çeker?

     Günümüz dünyasında belki de teknolojinin de etkisiyle her şey artık daha da hızlı. Buna duygusal ilişkilerde dahil. Artık insanlar daha hızlı tanışıyor, ilişkileri daha hızlı yaşayıp tüketiyor ve bir mesaj ile daha hızlı ayrılıyor. Kadın erkek ilişkileri duygusal açıdan yoğunluğu fazla olan ilişkilerdir. Bu nedenle kişilerin ilişki sırasında çok daha dikkatli davranmaları gerekir.Bazen taraflardan birisi beraber yürünen bu yoldan kendi tercihi doğrultusunda ayrılmak ister.Bu durum  karşı tarafta yıkım yaratabilir. İlişkinin akıbeti önceden belli olsun ya da olmasın, terk edilen taraf olmak terk eden taraf olmaktan çoğunlukla daha yaralayıcıdır.
    Ayrılık acısı çeken ve psikologa gelen kişi zor durumdadır, depresyon semptomları gösterir. Yaşanan ayrılık dolayısıyla bu durumu normaldir ve üzüntü normal olmakla beraber en fazla 6 ay içinde giderek azalır. Üzüntü duymak yaşanan ayrılığa  karşı doğal bir tepkidir. Bu insanların ihtiyacı olan en temel şey dinlenilmektir. Etrafınızda bu durumu yaşayan biri varsa onu yargılamadan dinleyin ve ona aynalama yapın. Aynalama yapmak demek, basit anlatımıyla çok üzülen arkadaşınıza ” Şu an bir ayrılık yaşadıgın için çok üzgünsün-üzgün görünüyorsun” demektir. Yani kişinin duygusunu ayna tutar gibi ona geri bildirmek, fakat bunu yaparken öznel yorumunuzu katmamaktır. Burada dikkat edilecek bir diğer şey; kişi gerçekten yogun ayrılık acısı mı çekiyor, yoksa ikincil kazanç sağladığı için acısını abartıyor mu? Gerçek acı çeken duygu yoğunluğu yaşarken veya ağlarken sizinle ilgilenmez, kendi canının derdindedir. İkincil kazanç için acısını abartan birey ise acısını yaşarken çoğunlukla sizin tepkilerinizle ilgilenir, bir gözü sürekli sizdedir. Peki neden? Çünkü kişi hep bu şekilde değer görmüştür. Ağlarken,üzülürken onunla ilgilenenler sayesinde kendini değerli hissetmiştir.Acısını da bu yüzden abartır, hatta bazen acı çekmiyorken bile çekiyormuş gibi davranır. Her iki durumda da yapmanız gereken şey o kişinin duygusunu almamaya çalışmak ve onu kendi duygusuyla baş başa bırakmaktır.
    Öte yandan; ayrılık acısı çeken sizseniz sürecinizi kolaylaştıracak bir kaç şeyden bahsetmek istiyorum; her ne kadar ben onu unutmak istiyorum deseniz de bunu gerçekleştirmek malesef göründüğü kadar kolay degildir. Burada yapacağınız en sağlıklı şey çiftlerin ortak olarak gördükleri her şeyin en azından bir süreliğine ortadan kaldırılmasıdır. Örn; sosyal medya hesapları,resimler,eşyalar,müzikler… Bunun nedenini gelecek olursak, insan zihninde bazı linkler olduğunu düşünelim. Örnegin koku bir linktir, resim bir linktir,görmek,dokunmak…Bu linkler bazı diger linkleri tetikler. Bu nedenle ayrıldığınız kişiyi size hatırlatacak sosyal ortamlardan, resimlerden, müziklerden,eşyalardan ne kadar çok uzak durursanız uzun vadeli iyileşme süreciniz o kadar hız kazanır. Çünkü anılar canlandıkça, acılar taze kalmaya devam eder. Ortak facebook hesabı varsa bir süre facebook kullanmamalı, anıları olan müzikleri dinlememeli, ondan kalan eşyaları ortadan kaldırmalı…
    Ayrılık sonrası gerçekten o ilişkiden ümidi kesen insan sayısı çok azdır. Bazen kişi ”Onu sevmiyorum ama yine de üzülüyorum” der. Çünkü onu değil onun verdiği değeri,ilgiyi seviyordur. Kendi değersizlik hissini o kişiyle üstünden atıyordur. Bu yüzden de o kişiye değil, onun verdiği hisse muhtaçtır. Eger o kişiyi degil verdiği degeri özlüyorsanız burada kendinize  sormanız gereken iki soru var; 1) Ben ne yapsam kendimi değerli hissederim? 2) Bu değersizlik duygusunu bana temelde kim verdi ve bu duygu esasta kime ait?
    Ayrılık sonrası kişiler duygularını özgürce ifade etmeliler. Kalıcı bir iyileştirici etki istiyorsanız anlatılmamış ya da tam boşalmamış duyguları ifade edeceksiniz, o duyguların boşalmasına izin vereceksiniz. Son olarak, her şey yapıldı üzerinden yıllar geçti ama kişi hala acı çektigini düşünüyor. Burada yapılacak şey; kişinin biraz daha derinine inmek yani çocukluk çağındaki yaşadıklarına ve o çağdaki muhattaplarına bakmak. Kişi çocukluk çağında yakın çevresiyle bir ayrılık yaşadı mı ya da böyle bir ayrılığa şahit oldu mu ? Bu kişiler bulunur ve birey kendini onlardan ayrıştırmayı başarırsa iyileşme süreci daha saglıklı bir şekilde işler. Son olarak, kişiler bu sıkıntılı süreçlerini bir uzman eşliğinde atlatmaya çalışırlarsa süreç daha hızlı ilerleyecektir.

    Psk. Dilara Tahincioglu

  • ALDATMAK

    ALDATMAK

    TDK sözlüğün de;

    1. Beklenmedik bir davranışla yanıltmak
    2. Karşısındakinin dikkatsizliğinden, ilgisizliğinden yararlanarak onun üzerinden kazanç sağlamak
    3. Birine verilen sözü tutmamak
    4. Yalan söylemek
    5. Bir şeyin görünürdeki durumu, o şeyin niteliği bakımından yanlış bir kanı vermek
    6. Ayartmak, kötü yola sürüklemek, baştan çıkarmak, iğfal etmek
    7. Karı ve kocadan biri eşine sadakatsizlik etmek, ihanet etmek
    8. Oyalamak, avutmak anlamların da tarif edilmektedir.

    Aldatmak aldatan ve aldatılan iki tarafta da travmalar yaratmaktadır. Aldatan eş söylediği yalanların ortaya çıkması korkusuyla sürekli gergin ve tedirginken gittikçe eşten uzaklaşır sürekli olarak suçluluk duyguları ve vicdanı ile baş başadır. Aldatılan taraf ise aldatıldığını öğrendiği andan itibaren hayata karşı güvenini kaybeder. Eğer geçmişten gelen bir özgüven eksikliği ve değersizlik duygusu mevcutsa bu duygular su yüzüne çıkar ve kendini suçlayarak nedenler aramaya başlar. Kendini eksik, yetersiz, çirkin, yaşlı vs. hisseder. yapılan araştırmalara göre aileyi iki şey güvenli ortamdan çıkarır. Biri ölüm diğeri aldatmadır. Hatta aldatma aileyi ölümden daha çok hırpalar çünkü aldatma ölüm gibi doğal bir olay değildir.

    Bir an gelir ve hayatının tüm akışının değiştiğini hissedersin. Artık sen o eski sen değilsindir. Kırılmış kızgın kendini kandırılmış hissedersin ve büyük bir boşluk oluşmuştur içinde yerini dolduramadığın kocaman bir boşluk. Yalanlar tek tek ortaya çıkmaya başlamıştır tüm güvenin yok olup gitmiştir artık kime ve nasıl güveneceğini bilemezsin hayatının bir yalanın parçası olduğunu öğrendiğin andan itibaren sorgulamaya başlarsın her şeyi yıllardır aynı yastığa baş koyduğun, aynı şeylere gülüp aynı şeylere ağladığın insan artık bir yabancıdır senin için…

    Ne zamandır ,kim le, neden ….gibi arda arda sorular sorar kalbin.

    Neydi eksik olan tamamlamaya çalıştığı? Çok mu çirkinim ya da yaşlı, yetersiz miyim …?

    Yıllardır kaç kere aldatıldım?

    Oysa Ona ne kadar da güvenmiştim.

    Biz birlikte yaşlanacaktık birlikte torunlarımızı sevecektik…

    Gelecek bir anda yok olmuştur senin için. Karanlıktır yürümen gereken yol ve sen karanlıktan

    korkarsın. An ve an değişir duyguların

    Evet evet boşanıyorum ondan…

    Ama ben onsuz nasıl yaşarım hala çok seviyorum.

    Aptalsın işte hala nasıl sevebilirsin O seni aldattı.

    Asıl korkutan seni değişimdir. Boşanma kararı da alsan affedip devam da desen artık değişim başlamıştır evlilik için. Her iki durumda da karar sana ait olmalıdır. Affedip evliliği yeniden  yapılandırma kararı verdiysen eğer ve bu sorunu her ikiniz için de kazanç haline getirmelisin. Sorunlar tüm açıklığı ile konuşulmalı ve her iki tarafta isteklerini söylemelidir karşı tarafa. Yok, eğer boşanma kararı aldıysan bu durumda da korkularınla yüzleşmeli ve bundan sonra ki hayatını yapılandırmak için güçlü ve güvenli adımlar atmalısın. Sadece yalnız kalma korkusu, onsuz nasıl yaşarım gibi korkularla evliliğe devam etme kararı almamalısın. Güveni yeniden inşa etmek zordur. İtiraf ve kabullenme güvenin oluşması için gerekliliktir. Ve bu güven oluştuğunda ayrılıkta beraberlik te daha kolay olacaktır.

    Aldatma ardından arkadaşlardan ve aileden nasihatler almak çoğunlukla fayda göstermez. Dertleşmek ve konuşmak isteyeceksinizdir ancak onlar size kendi hayat tecrübelerine göre yol gösterecek ve öğütler vereceklerdir. Bu sizin hayat tarzınıza uygun olmaya bilir. Bu durumda sizi yargılamadan dinleyecek tamamen objektif olacak birine ihtiyaç duyarsınız ve profesyonel yardım almak sizin ve aileniz için en doğru yaklaşım olacaktır.

  • Türkçe Konuş Anlamıyorum Çok Gücüme Gidiyor! Dili Anlaşılır Kılmak

    Türkçe Konuş Anlamıyorum Çok Gücüme Gidiyor! Dili Anlaşılır Kılmak

    “Ben sorarım ilm-i hikmetten, sen dersin çalmadım kilimi mektepten…”

    Hani filmler seyretmişizdir, tiyatrolar izlemişizdir, bizzat kendimiz şahit olmuşuzdur, yanlış anlama

    sahnelerine… Türk tiyatrosunda ve sinemasında bir zamanlar en çok kullanılan senaryolardan

    birine konu olmuştur bu yanlış anlaşılmak. Bir dönemin filmlerinden yanlış anlaşılmaları çıkarın,

    geriye pek bir şey kalmaz. Çünkü hayatın o kadar içindedir ki “Ha, sen beni yanlış anladın!”, hatta

    biraz da uzatırız: “Haaaa, sen beni yanlış anladııııın!” Hatta bazen konuşmamızın başına çok

    aptalca bir ifade koymaktan vazgeçemeyiz: “Yanlış anlamazsan sana bir şey söyleyeceğim.” Yani

    karşımızdakine sen bir salaksın kardeşim lütfen beni yanlış anlama deriz. Karşımızdaki bir salaksa

    da salak değilse de bu olaya alınacaktır ve dinlerken söylenenlerin altında bir gizli mesaj var mı

    yok mu buna konsantre olmuşken gerçekten anlayamayacaktır. Anlasa da anlamasa da “Ben salak

    mıyım?” diyecektir.

    Üzerinde duracağımız konu, herkesin çok şey bildiği(!) ama kimin ne kadar bildiğini bilmediği bir

    konu. Yazan biri için en tehlikeli kulvarlardan birinde olduğumun farkındayım. Dikkatliyim. Okurken

    -alınmayın ama(!)- yazının altında buzağı aramaya çalışırsanız da yapacağım bir şey yok. [Yazarın

    notu: şimdi dili anlaşılır kılmaktan bahsediyorsunuz ama ne yapıyorsunuz? Köşeli parantezler,.. Parantez

    içinde ünlem işaretleri (sözün tam tersi anlama geldiğini bildirir)… Sözü iki kısa çizgi arasına almalar(cümle

    içinde cümlenin biçimiyle ilgisi olmayan ama anlamıyla ilgili bir sözü iki kısa çizgi ya da iki virgül arasına

    alırız.)… Hem kardeşim deyimi bilmiyorsan öğren, “yazının altında buzağı aramak” diye bir şey yoktur,

    “Öküz altında buzağı aranır… gibi başladıysanız yazıya lütfen bu yazı size göre değil. Lütfen bırakın, başka

    bir şey yapın. Bu yazıyı okumakla boşa geçirecek vaktiniz yok sizin.]

    Şimdi bir fıkra anlatacağım ama, ya buna bayan okurlarımız alınırsa? Ya da Fıkrada adı geçen

    kişi… Acaba bu fıkrayı boş yere mi anlattığımı düşünürsünüz, hadi eğitici bir yanı yoksa bu

    anlatacağım fıkranın? Hadi mevzuya “….cuk” diye oturmazsa… Hadi hiç kimse gülmezse… Neyse

    hadi anlatayım bari, ama bakın biliyorsanız anlatmayayım, tamam mı?, Neyse fıkra zaten bu

    gidişle sadece benim güleceğim, okuyanlarınsa ebleh ebleh bakacağı bir garabete dönmeden şu

    fıkrayı anlatayım. Düşünün ki bir fıkra anlatılacak ve bunlar yaşanıyor. Ne yaparsınız arkadaşlar?

    Neyse ki ben bu fıkraya böyle başlamıyorum.

    Bu örneklemenin ardından bir fıkra gider mi bilmem ama…

    “Karı koca evde problemler yaşamaktaydı ve birbirlerine konuşmama cezası uygulamaktaydılar. Aniden

    adam ertesi gün karısının kendisini sabah 5:00 da iş için bir uçuşu olduğundan uyandırması gerektiğini

    hatırladı. Sessizliği ilk bozan ve kaybeden kendisi olmamak için, bir kağıdın üzerine Lütfen beni sabah

    2

    5:00’te uyandır yazdı ve notu karısının bulabileceği bir yere bıraktı. Ertesi sabah, adam uyandı ancak saatin

    9:00 olduğunu ve uçuşu kaçırdığını fark etti. Çok kızdı, tam karısının onu neden uyandırmadığını soracakken

    yatağın yanında bir parça kâğıt buldu. Kağıtta 'Saat 5:00 uyan!' yazmaktaydı”

    BÜTÜN BU İLETİŞİM KOPUKLUKLARINDAN KURTULMAK MI İSTİYORSUNUZ?

    Hiçbir insan dünyayı bir diğer insanla aynı şekilde göremez, her insan için algılama farklıdır. Ortak

    paydalarımız olmasaydı zaten ciddi bir iletişim sorunuyla karşı karşıya kalmazdık. Çünkü iletişim

    diye bir şey yoksa iletişim sorunu diye de bir şey yoktur. Her insanın kendine özgü bir yaşam

    modeli vardır. Yaşam modeli karşılaştıklarımıza anlam yüklememizi sağlayan şeydir. Neyin

    gerçekten önemli olduğunu, neyin dikkate alınması gerektiğini ya da neyin göz ardı edilmesi

    gerektiğini insanların yaptıklarının nedenini bizim için hangi seçeneklerin en iyi olduğunu söyleyen

    YAŞAM MODELİMİZdir.

    Hayatı doğrudan deneyimlemek mümkün değildir, onun bize ait öznel yansımasını deneyimleriz.

    Gördüklerimiz, duyduklarımız ve hissettiklerimizi, düşünce ya da yorumlara dönüştürürüz. Hayata

    ilişkin düşüncemiz bizim gerçekliğimizdir.

    İnsanların birbirlerini anlamalarına engel üç durumdan söz edebiliriz:

    1. İnsanların sizin modelinizi anlamalarını engellemek

    2. Yaşam modelinizi sınırlı tutmak

    3. Yaşam modelinizi çarpıtmak

    Bazı insanlar kapalı bir kutudur, gizleyecekleri çok şey vardır. Kendilerine göre söylememeleri

    gereken şeyler, söyleyecekleri şeylerden fazladır, bir aşk yaşamışlardır, dünyada onların aşkından

    daha büyük aşk yoktur. Onun için anlatamazlar. Hangi kelimeler o yüce duyguyu anlatmaya yeter

    ki?… Bu nedenle onları anlamanıza engel olurlar. Karşınızdakini kırmadan, hassas ve anlamanızı

    kolaylaştırıcı sorular sorarak bu sorunun üstesinden gelebilirsiniz. Çünkü, anlaşıldıklarında her

    şeyin basitleşeceğini düşünen insanlar (çoğu zaman da zaten gerçekten basittir sorunlar)

    anlatmaya başladıklarında bilin ki sizin anlamanızı engellemek, anlattıklarını sınırlandırmak veya

    çarpıtmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Aslında böyle insanları anlamak çok da zor değildir.

    Anlamanız gerektiğini düşündüğünüz noktalarda anlam kapalılığını giderici sorular sorun. Soruları

    sorarken anlattığı şeyi basitleştirdiğinizi ya da basitleştirebileceğine inandığı sorulardan kaçının.

    Doğruluk, dürüstlük, iletişimde politik olmamak adına o kadar ciddi hatalar yapılır ki. Siz bunlardan

    kaçının.

    Anlamamızı zorlaştıran dört önemli dil örüntüsünden bahsedebiliriz:

    1. Söylenmeyenler

    2. Belirsiz zamirler

    3. Belirsiz fiiller

    4. Soyutlaştırmalar

    İletişim kurarken, söylenmediğini düşündüğünüz konuyu sorabilirsiniz: Diyelim ki kafası karıştığını

    söyleyen birine; hangi konuda kafası karıştığını ya da kiminle ilgili olarak kafası karıştığını

    sorabiliriz.

    Konuşan kişi etliye sütlüye dokunmamak adına belgisiz zamirlere yüklenecektir. İletişim esnasında

    anlatmak istediği çok şey vardır ama sizin yanlış anlayacağınızı düşünüyordur ya da alınacağınızı,

    rahatsız olacağınızı, sözünü ettiği olumsuzluğun sizin çevrenizden biri ile ilgili olması durumunda

    da bu zamirleri belirsiz tutacaktır. Bu durum karşısında yapacağımız şey aslında hiç de zor değildir.

    Ama bu haksızlık, diyen biri için, haksızlığın ne olduğunu, kimle ilgili olduğunu sorduğumuzda

    sorunu çözeriz.

    İletişim esnasında kullanılan fiillerdeki belirsizlikler de dilin anlaşılmasına engel olacaktır. “Geçen

    sene büyüdüm.” diyen biri, için nasıl büyüdüğü, uzunluk kısalık bakımından mı, cüsse bakımından

    3

    mı, sorunların üstesinden gelme bakımından mı büyüdüğü gibisinden birçok belirsizlikler çıkar

    karşımıza. Biz bunlardan herhangi birini algılar ve hangi alanda büyüdüğü konusunda yanılabiliriz.

    Yanılmak istemiyorsak sorarız. Hangi alanda büyüdün, büyümekten kastettiğin nedir, diye.

    Soyutlaştırmalar da bazen iletişimi zorlaştırır.

    Sizin anlamanızı zorlaştıracak kişi iki türlü soyutlaştırma yapacaktır: Birincisi belirsiz isimler

    kullanarak ikincisi de eylemleri isme dönüştürerek. Eşiniz size “Heyecan bitti.” diyorsa belirsiz isim

    kullanarak bir soyutlaştırma yapıyordur. Siz ona: “Eskiden seni heyecanlandıran ve şimdi olmayan

    şey ne?” diye bir soru sorarak sorunu somutlaştırmış olursunuz. “Bugün benim için reddedilmelerle

    doluydu.” diyen biri de reddetmek eylemini isim (mastar kalıbıyla) yaparak soyutlaştırma yapıyorsa

    siz ona: “Gün boyunca ne şekilde reddedildin?” diye sorun. Alacağınız cevaplar çok işe

    yarayacaktır.

    Bazen “aşırılıklar” bazen “dayatılan sınırlar”, bazen de “dayatılan değerler” yaşantımızı

    zorlayacaktır. “Daima acı içindeyim.” diyen eşiniz aşırılık içindedir, bu cümledeki anlamı aşırılıktan

    çıkarmaya yönelik sorular sorabilirsiniz. “Patronum ne derse yapmak zorundayım.” diyen bir

    arkadaşınız ise kendini dayatılan bir sınırın içine itmiştir. Patronunun dediklerini yapmazsan ne

    olur, diye sorabilirsiniz. Politikacıların ahmak olduğunu söyleyen bir dostunuz ise dayattığı bir

    değerin kurbanıdır. Ahmak olmayan politikacı olup olmadığını ya da politikacıların ahmak olduğu

    sonucuna nasıl vardığını sorarak yardımcı olabilirsiniz.

    Hepimiz yaşam modelimizdeki çarpıklıkları sorgulamalıyız:

    1. Bazen neden – sonuç hataları yapabiliriz.

    2. Bazen karşımızdakinin aklını okuyabileceğimizi düşünebiliriz.

    3. Varsayımlarımız ise bizim vazgeçilmezlerimizdir.

    Bu söylediğimiz üç noktayı da göz önünde bulundurarak dili anlaşılır kılabiliriz.

    Dili anlaşılır kılmak istiyorsak, yaşam modelimizdeki çarpıklıkları sorgulamalıyız. Bazen neden –

    sonuç hataları yapabileceğimizi göz ardı etmemeliyiz. Karşımızdakinin aklını okuyabileceğimiz

    ukalalığından vazgeçmeliyiz. Varsayımlarımızın bazen bizi yanıltabileceğini unutmamalıyız.

    M. Abdullah YILMAZ

  • Bebek beslenmesi ve şişmanlık

    Bebek beslenmesi ve şişmanlık

    Şişmanlık şüphesiz günümüzün hastalığı.Dünya’nın yeni neslin sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Hatta şu korkutucu cümleyi duyuyoruz.”Terihte ilk defa yeni gelen neslin ortalama yaşam beklentisi bir önceki nesilden daha kısa”.Ve tüm bunlar şişmanlık ya da obesitenin insan sağlığı üzerinde yaptığı direk ve dolaylı etkiler,yol açtığı diyabet,yüksek tansiyon,kalp hastalığı gibi sebepler yüzünden.

    Tıpta yapılan en anlamlı şeyin önleyici hekimlik olduğuna inanıyorum.Bir hastalığı tedavi etmektense önlemek, önlemeye çalışmak çok daha önemli bence. Aslında obesite gibi bir konudan bahsettiğimizde önlemek tedavi etmekten çok daha kolay bence.Biz çocuk hekimleri olarak avantajlı bir konumdayız bu konuyla ilgili.Ne de olsa çocukları ilk beslenmeye başladıkları günden itibaren görebiliyoruz ve çocuğun beslenmesi ve hayat tarzı ile ilgili pek çok konuda müdahalede bulunabiliyoruz.Obesite ile ilgili pek çok şey aslında çocukluktan gelen kötü alışkanlıklara dayanıyor. Yaktığından fazla enerji almak denkleminden kaynaklansa da olay bu kadar basit değil, şişmanlık çoğu kez vücuttaki doğal denge bozulduğu için meydana geliyor..Yeterince hareket etmeme,ayrıca çeşitli ruh hallerinden kurtulmak için yani rahatlamak için yemek de buna tuz biber ekiyor.Peki bu durum nasıl engellenir.

    Obesitenin bebeğin ilk andan itibaren yanlızca neyle beslendiği değil aynı zamanda nasıl beslendiği ile de ilgisi olduğuna inanıyorum.Doğru beslenme alışkanlıkları da şişmanlığı önlemede çok önemli.İnsan bebekleri de diğer canlıların bebekleri gibi kendilerini doyuracak içgüdülerle doğarlar.Bebeğin doğal bir açlık tokluk mekanizması vardır ve bunu en iyi kendileri bilirler.Bebek kendi açlık tokluk sinyallerine gore beslendiğinde bu sağlıklı mekanizma çalışmaya devam eder ancak ilk andan itibaren yanlış besleme sonucu bozulması da mümkündür.

    Bunun kanıtı hayvanlarda mevcut. Obesite neden vahşi hayvanlarda hiç görülmüyor da yanlızca insanların beslediği evcil hayvanlarda var? Çünki obesite doğal olanın bozulmasıyla oluşuyor.Doğal dürtüleriyle beslenen hayvan tükettiği enerji ile büyümesine ve yaşam fonksiyonlarını devam ettirmesine yarayacak enerjinin toplamı kadar enerji alıyor.Bu doğal dürtüler insanlarda da mevcut. Bu yüzden çocuklar büyüme dönemlerinde çok acıkıyorlar da büyümenin azaldığı zamanlarda o kadar fazla yeme gereksinimi duymuyorlar.Kendi hallerine bırakıldıklarında az az sık sık yemeği seçiyorlar ki bu çok sağlıklı.

    Bebeğin beslenmesinde iki değişik durum olabiliyor. Birincisi annenin bebeğe adapte olması ve bebeğin acıktığı zaman ve gereksinimi olduğu kadar beslenmesi. Diğeri ise bebeğin anneye adapte olmasıdır ki, saatli beslemelerde ya da anne (ya da bakan kişi) bebeğin açlık tokluk sinyallerini tam okuyamazsa böyle bir durum söz konusu olur.

    Bunlardan birincisi çok daha sağlıklıdır ve daha once bahsettiğimiz içgüdüleri besler ve uzun vadede bebeğin de kendi gereksinimine iyi adapte olmasını sağlar.

    Anne sütünün obesiteyi engelleyen çok önemli bir faktör olduğunu biliyoruz. Emziirmek iki yönden çok faydalı aslında biri içerdiği maddeler diğeri de besleme şekli. Anne sütünün içeriği de bebeğin açlık ve tokluğu ayırmasına yardımcı oluyor.İlk salınmaya başlayan süt karbonhidrattan zenginken,sonda gelen süt yağdan zengin süt bebeğin kendisini tok hissetmesini sağlıyor.Anne sütü ile beslenen insanlarda erişkinlikte leptin denen maddenin daha çok olduğu gözlenmiş.Leptinin varlığının obesiteye karşı koruyucu olduğu biliniyor.

    Anne sütüyle beslenirken bir de çocuğun açlık tokluk sinyalleri daha fazla dikkate alınarak çocuk isteğe gore beslenebiliyor.Bunun da artık anne sütü obesite ilişkisinde önemli bir faktör olduğu ortaya çıktı.Mama ile besleyen anneler daha fazla saatli besleme eğilimi gösterirken anne sütü ile besleyen anneler daha ziyade çocuğun acıkma durumuna gore emziriyorlar.Ancak bu tip beslemede de dikkat edilecek unsurlar var. her ağlama açlık ağlaması değildir. Bebekler etrafta çok ses olduğu için,yoruldukları sıkıldıkları için,gazları olduğu için ve bir çok başka sebepten de ağlarlar. Bu ağlamaları ayırabilmek ise annelik sanatının (tabii baba ve bakıcılar içinde aynı şey geçerli) en büyük inceliklerinden biri.Bu mümkün olduğunda çocuk çok daha doyumlu ve mutlu olurken kendi açlık tokluk sinyallerine gore beslendiğinden bu sinyaller gelişerek devam ediyorlar ve elbette obesiteyi önlemede çok önemli bir rol oynuyorlar.Bu şekilde alışan çocuk acıkmayı da doymayı da biliyor.Elbette zamanla oluyor annenin açlık sinyallerini algılaması ve diğerlerinden ayırması biraz zaman ve alışma meselesi. Elbette içgüdüsel olarak anne bebeği beslemeye şartlı ama bazen endişeler ya da çevre baskısı ( bak bu çocuk doymuyor-gibi) negatif etkiliyebiliyor. Ve elbette her yeni insanı tanımak gibi yeni doğan bebeği tanımak çaba, özen ve zaman gerektiriyor.

    Bazi bebekler farklı sebeplerden dolayı anne sütü alamıyor ve mamayla beslenmek zorunda kalıyor.Mamayla beslenen çocuk obez olacak diye bir şey kesinlikle yok. Mamayla beslenen çocuklarda da sindirim özellikleri anne sütüne yakın mamaları seçmek önemli. Yine bebeğin acıkmasına gore beslemek(yukarıda bahsettiğimiz prensipler yüzünden ) bence tercih edilmesi gereken system. Tabii mama ile beslenen bebekler anne sütü ile beslenen bebeklere gore daha geç acıkıyorlar çünki mamanın sindirilmesi daha uzun sürüyor.

    Katı gıdalara başlandığında her anlamda yeni bir süreç başlıyor.Hem bebeğin yediği şeyler çeşitleniyor hem de beslenme biçiminin değişmesiyle bebeğin olaydaki kontrolü bir miktar artıyor.Besinlerin seçimi ve sıralanmasında yeme ve sindirim kolaylığının yanı sıra çocukların şekere ve şeker tadına erkenden alışmasını engellemek de önemli. Bu yüzden sebzeler ve kaşık mamaları ile başlayıp sonra meyveleri hayata sokmak bu ilk beslenme döneminde dikkat edilmesi gereken konular bence.Ve yine en önemlisi bebeği dinlemek anlamaktır çünki her bebek farklıdır. Bebek beklenen zamanda katı gıdalara hazır değilse ya da belli bir gıdayı hiç sevmiyorsa ( ki bu besin allerjileri nedeniyle olabilir) üstelememek gerekir.Kendi gereksininmlerini en iyi kendisi bilir. Yine katı gıda sürecince mümkün olduğunca doğal ve katkı maddesiz beslemek esas.

    Bebeklere ilk iki yıl şeker, çikolata gibi şeyler ve hazır meyve suları vermek istemiyoruz.Çünki şeker ve obesitenin kimsenin yadsıyamayacağı bir bağlantısı var.

    Yağı ise ilk iki yıl hiç kısıtlamıyoruz.Çünki ilk iki yıl yaşanan hızlı beyin gelişiminde son derece önemli.0-2 yaş için yapılmış besin üçgeninde yine temel ağırlık karbonhidratlarda ama protein ve yeğ gereksinimi oransal olarak daha fazla.

    İlk andan itibaren yemek keyifli bir şey olabiliyorsa ne ala ama en azından doğal bir şey olmalı.Unutmayalım ki çocuklar büyüme dönemlerine gore farklı miktarda acıkırlar çünki farklı miktarda besine ihtiyaç duyarlar.Çocukları zorla beslemek obesite ve beslenme bozuklukları açısından yapabileceğimiz en büyük kötülüklerden biri. Çocuğun mümkün olan en erken zamanda bağımsızlığını kazanmasını ve kendi ihtiyaçlarına duyarlı büyümesini istiyoruz. ( bu cümleye şiddetle itiraz edecek pek çok anne baba tanıyorum “bu çocuğu kendi haline bıraksam aç kalır”diyeceklerdir büyük olasılıkla ama baştan itibaren bu prensiplerle beslenince oluyor. Besin hayatımızın devamını sağlayan bir şeydir ve tabii sevinçli mutlu bir süreç olmalı beslenmek ama beslenme tehdit unsuru, ödül, ceza olmamalı.Çocuklar üzüldüklerinde üzüntüleri şekerle yatıştırılmaya çalışmamalı, çünki bu da daha sonraları yaşanan “ sıkıldıkça yemek yemek, yiyecekle rahatlamak “ olayının oluşmasında rol oynuyor.

    Çocuklarımızı dinleyelim.İhtiyaçlarını anlamaya ve kendilerinin de anlamasına yardımcı olmaya çalışalım.İsrarsız, tehditsiz, gereksinimlerine gore beslensinler ki hem kendi vücutlarıyla hem de yiyeceklerle barış içinde olsunlar.Unutmayalım şişmanlığın ve başka beslenme bozukluklarıının temelleri çocuklukta atılıyor ve ilk andan itibaren neyle ve nasıl beslendikleri çocukların tüm yaşamında son derece önem taşıyor.

  • Güzel günler sana gelmez, sen onlara gitmelisin ….

    Güzel günler sana gelmez, sen onlara gitmelisin ….

    Son günlerin meşhur sözü. “Hayat sana güzel!” Mutlu olanların mutluluklarına bakıp mutsuz olma halinin bir nevi dile getirimi. Kendi yaşamlarındaki güzellikleri görmeyecek kadar kör olmanın bir diğer adı belki de. İster istemez kızıyor insan. Her ne kadar espriyle karışık bir şekilde söylense de yavan bir tadı var. Küfür gibi çınlıyor kafada.

    Hiçbir şey sanıldığı ve görüldüğü kadar kolay değil. Bunca gece gündüz çalışmaları, karar verme sancıları ve çeşitli badireleri aştıktan sonra karşısına geçip “hayat sana güzel!” demek biraz ayıp olmuyor mu? Oysa hayalini gerçekleştirmiş, mutlu, huzurlu birinin yazdıklarını dinleyip keyif ve dersler almaktır doğru olan.

    Psikolog olmama rağmen bu sözü ben de çok işitirim. Kendimi oyalamayı severim. Önce kendim için gezer görür dolaşırım. Güzel olan paylaşılır yaşam felsefemle ne yaptım ne ettiysem paylaşırım. Bu şu demektir: “ Bak ben yaptım, ben gittim sen de git sen de aynı duyguları yaşa, mutlu ol. Hayattan keyif al! “ Öyle fazla paralar gerektirmiyor hayatın bana güzel olması için. Gökten zembille inen bir şey de yok. Hayatın bana sunduklarından fazlasını talep etmeden yaşamımı güzel kılacak ne varsa hakkını vererek yapmaya çalışıyorum. Hepsi bu. Öyle oturduğun yerden hayat güzel olmuyor ne yazık ki!

    Her şey sadece para da değil. “Paran var hayat sana güzel” “Bekarsın hayat sana güzel, “ Her hafta geziyorsun hayat sana güzel”, “Zamanın var hayat sana güzel”… Bir insan hayatın kendine güzel olmamasından bu kadar dem vuruyorsa sormak lazım: Sen hayatını güzelleştirmek için ne yapıyorsun? Mutlu olmak için hangi adımları attın? Hep yapmak istediğini söyleyip ertelediğin şeyleri ne zaman yapacaksın? Yoksa hala oturduğun yerden, başkalarına bakıp “oh, hayat sana güzel” demeye devam mı edeceksin?

    Biliyorum ve eminim ki hayat hareketi seviyor. Oturduğun yerden spor yapamaz, sevgili bulamaz ya da dünyayı dolaşamazsın… Hayatını değiştirmek isteyip, parmağını bile oynatmayacaksan hiçbir şey zaten sana güzel olamaz. Hayat ancak içinde bulunduğun koşulları kabul edip teslim olduğunda güzel olur. Örneğin sahile yakın oturuyor olmana rağmen üşenmeyip yürüyüşe çıktığın an, bisiklete binmeyi bildiğin halde erinmeyip denize sıfır pedal çevirdiğin an yaşamın sana verdiklerini kullanmaya başlarsın. İşte o an hayat da sana sürprizlerini sunar. Hayat her şeye rağmen çok güzel, tabi bunu görene… “Hayatın bizim için ne ifade ettiği hayatın karşımıza neler çıkarttığı ile değil, bizim hayatın karşısına çıktığımız tavırla belirlenir, başımıza gelenlerden çok bizim olanlara verdiğimiz tepkiler ile gelişir.” Der Lewis Dunnington Şimdi, “hayat sana güzel” diyenlere demeliyiz ki Evet, HayaT BanA GüzeL ! Kanser hastalarının “yaşayacağım ” motivasyonuyla iyileştiği dünyada hayatını elemle dolduranlara bu da benim eleştirim…

    Hayatın güzelliğini ve çirkinliğini kadere bağlayanlar var bir de. Onlara söylenebilecek tek şey Şems-i Tebriz’den : “ Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.”

    Ve Mevlana der ki;

    ‎”Üzülme!..Dert etme can!..Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan,…yürüyebiliyorsan…Ne mutlu sana!..Elinde olmayanları söyleme bana…Elinde olanlardan bahset can!…Üzülme!..Geceler hep kimsesiz mi geçecek?..Gidenler dönmeyecek mi?..Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede..Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış…Bil ki! Güzellikler de var bu hayatta…Gel Git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?..Hüzün olgunlaştırır” …Kaybetmek sabrı öğretir”Dört dörtlük tanımı sadece müzikte var. Hayatı olduğu gibi kabullenmeli ve üzerine elimizden gelenleri inşa etmeliyiz. Hayatın güzelliği beş para etmez bu sendeki ki yaşama aşkı olmazsa!

    ROTA: İnsan kendine olan güveni, cesareti ve umudu kadar genç, kuşkusu, korkuları ve bezginliği kadar yaşlıdır. Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz. İnsanları yaşlandıran ideallerinin bitmesidir. Bir insan hayranlık duyup sevebildiği kadar genç demektir. İçinizdeki çocuğa iyi bakın. O mutluysa siz de mutlusunuz.

  • EVLİLİKLE İLGİLİ YANLIŞ BİLİNENLER!

    EVLİLİKLE İLGİLİ YANLIŞ BİLİNENLER!

    1)Evlilik, biz tek kişiyiz demektir.

    Hayır. Evlilik, biz tek kişiyiz demek değildir. İki farklı birey ve iki farklı kişilik söz konusudur. Aynı kalıbın içerisine sokulmak genellikle sıkıntı ve gerginlik yaratır. Asıl olan farklılıkları kabul etmek ve farklılıklara rağmen bir arada olabilmektir. Bu da, nefes alabilmesi, diğer bir ifadeyle kendisini özgürce ortaya koyabilmesi için eşe zaman tanınması ile mümkün olabilir.

    2)Evlilik, bir şanstır. 
    Hayır. Evlilik kazara veya şans eseri olmaz. İnsanlar genellikle evlenmek için, ihtiyaçları olan kişileri seçerler. Örneğin; babası alkol bağımlısı olan ve bu sebeple annesine öfke duyan ve ‘’sen başaramadın’’, ‘’babamı düzeltemedin’’ gibi düşünce ve inanışlarla alkol bağımlısı bir kişiyi seçen bir kadın…  

    3)Evlilikte keramet vardır.
    İnsanlar evlenince her şeyin değişeceğine inanırlar. Fakat asıl olan, evliliğin yalnızca bir imzadan ibaret olduğu ve değişecek veya değişmeye niyeti olan kişinin zaten böyle bir imzaya ihtiyacı olmadığıdır. Karşınızdaki kişiyi değiştirmeye çalışmak veya farklı uğraşılar içerisine girmek (örneğin evliliği kurtarmak için çocuk doğurmak) bir yarar sağlamadığı gibi, bazen çok daha ciddi sıkıntılara neden olabilir.  

    4)Eşinin ailesi ile evlenmiyorsun ki!
    Bu belki de, evlilik sürecinde ki en büyük yanılsamalardan biridir. Hele ki toplumumuzda ki aile yapısını düşündüğümüzde.. Eşinin ailesi ile evlenmediği düşüncesinde olan bir kişi, aslında 3 kişi hatta daha fazlasını idare etmek durumunda olduğunu görünce şaşırır ve hayal kırıklığına uğrayabilir.

    5)Eşim beni gerçekten sevseydi, beni mutlu etmek için her şeyi yapardı!
    Eşinizin size olan sevgisiyle sizin için yaptıkları arasında direk bir bağlantı kurmak olanaksızdır ve yanlış olur. Genellikle de böyle düşünen kişiler, onaylanmadığı veya istediği şey/ler yapılmadığı durumlarda olumsuz bir tutum içerisine giren ve depresyona yatkın olan kişilerdir. Eşinizin size olan sevgisini göstermek için her şeyi yapması gerekmiyor. Belki o an başka bir sıkıntısı var veya istediğiniz şey ona mantıklı gelmiyor.. Daha da ilginç olanı, insanların her şeyi yapan bir eşe duydukları çekimin daha az olduğudur…

    6)Eşim bana hak ettiğim değeri vermiyor…
    ‘’Eşim bana hak ettiğim değeri vermiyor’’ demekten ziyade bu cümleyi nasıl tamamladığınız önemlidir. ‘’Bu beni sevmediği anlamına gelir’’ veya ‘’benim değersiz olduğum anlamına gelir’’ gibi ifadeler kullanıyor ve kendi kabuğunuza çekiliyorsanız; ciddi bir sorununuz var demektir. Öncelikle adalet, hak ve hukuk kavramlarının göreceli olduğu ve gerçek anlamda var olmadığını vurgulamak isterim. Haliyle, karmaşık ve tam olarak tanımlanamayan bir kavramın var olmasını dilemek ve  böyle bir beklenti içerisine girmek sıkıntı, mutsuzluk ve öfkeden başka bir şey yaratmayacaktır.
    SİZİN DEĞERİNİZİ, EŞİNİZİN VEYA BAŞKA HERHANGİ BİR KİŞİNİN DAVRANIŞLARI BELİRLEMEZ. Kişisel değerinizi başkalarının davranışları veya para, başarı gibi kavramlarla belirlemeye eğilimli ve bunlar olmadığında mutsuz olmaya eğilimliyseniz; her şeyi kontrol etmeye çalışan, başarı odaklı olan veya onaylanmaya ihtiyaç duyan kişilik özelliklerine sahip olabilirsiniz. Bu sizi oldukça zorluyor olabilir ve uğraşmaya kendinizle başlamak daha yerinde bir karar olabilir.

    7)Evlilik, hayatımızdaki yalnızlığı sona erdirir.
    Hayır, evlilik hayatımızdaki yalnızlığı sona erdirmez. Eğer böyle olsaydı, evli ve depresyonda olan birçok insan bizlere başvurmazdı…

    8)Evlilik herkes içindir, herkesi mutlu eder.
    Belli bir yaşa gelmiş ve evlenemediği için mutsuz olan insanlar var; sanki, hayatta her şey belli bir sıra içinde ilerlemeliymiş gibi.. Okul biter, ne zaman ve kiminle evlenileceği telaşına düşülür. Hatta üniversite son sınıfta birini bulamamış olmanın endişesi kaplar bazılarımızı. Evlilik olur; sıra çocuklara gelmiştir artık. Birinci olur, ardından ikinci sorulmaya başlanır.. Diğer taraftan, iş telaşı, hayatta bir şeyleri başarma telaşı kafamızı kurcalar durur. Hep bir sıra vardır ve yapılacaklar hiç bitmez. Sanki, size atfedilen veya sizin kendinize atfettiğiniz sıra biraz farklı olduğunda dünyanın sonu gelir.. Sıkıntılar başlar; ardından ‘’her şeyi var ama mutlu değil’’ laflarını duyarsınız… Demek ki, işin sırrı evli olmakta değil

    9)Birbirini gerçekten seven bir çift asla büyük problemlerle karşılaşmaz.
    Birbirini gerçekten seven bir çift asla büyük problem yaşamaz sadece koca bir yalandır. Çünkü, hayatta ne ile karşılaşılacağı tamamen bizim elimizde ve kontrolümüzde değildir. İlişkinin olduğu yerde problem/ler olabilir. Önemli olan, problemin olup olmaması değil, problem karşısında çiftlerin takınacağı tutumdur. 

        10) Eşim ben söylemeden bütün ihtiyaçlarımı bilir.
    Eşi için böyle düşünen ve bu şekilde konuşan kişiler, genellikle mutsuz olmaya veya o an için bir sorun yok gibi görünse de sorun yaşamaya meyillidirler. Çünkü, bir kişinin sizin ihtiyaçlarınızı %100 kestirebilmesi her zaman için mümkün değildir. Sizi en iyi tanıyan kişiyi bir düşünün. Anneniz, bir dostunuz veya çok yakın gördüğünüz bir akrabanız. Sizi hiç yanıltmamış mıdır? Eminim ki; sizi yanılttığı ve kötü hissettirdiği zamanlar olmuştur. 

    ‘’Eşim benim bütün ihtiyaçlarımı bilir’’ YERİNE, ‘’eşim beni tanır’’, ‘’beni anlamaya çalışır’’, ‘’benim için elinden geleni yapar’’ gibi ifadeler kullanmak beklentilerinizi azaltarak sizi daha mutlu ve huzurlu kılar. Hayal kırıklığı, pişmanlık, suçluluk gibi duyguları daha az yaşarsınız ve karşımızdaki kişiyle daha yakın bir ilişki kurmuş olursunuz. 

        11) Beni aldatırsa, haberim olmasın!
    Böyle diyorsanız eğer; o ilişkide sorunlar ya vardır ya da kısa bir süre içerisinde ortaya çıkması muhtemeldir. Çünkü, ‘’eşim bana dokunmasın da ne yaparsa yapsın’’ diyorsunuz bir taraftan. “İlişkilerde ki en büyük tehlike yaşananlara duyarsız kalmaktır. Hiçbir şey yapmadığınız zaman, o ilişki zaten bozulmaya yüz tutmuştur. İlla başka biriyle aldatılmanız gerekmez. İş, hobiler veya başka herhangi bir şey sizin yerinizi almış olabilir…