Etiket: Şey

  • Anlatamıyorum-Anlaşılmıyorum

    Anlatamıyorum-Anlaşılmıyorum

    İletişim ne demek istediğimizi karşımızdakine açık bir şekilde ifade etme, bir bilgiyi, düşünceyi ve duyguyu paylaşma, dinleme gibi süreçleri içeren karşılıklı konuşma sanatıdır. Günlük yaşantımızda ailemizle, arkadaşlarımızla, partnerimizle, patronumuzla vs. iletişim kurmak durumunda kalırız. Hayatı nitelikli olarak sürdürebilmenin en önemli unsurlarından biridir iletişim.

    Terapiye başvuran çiftlerin de bireysel problemleri olan kişilerin de sorunun kaynağının çoğu zaman iletişimde tıkanma olduğunu görmekteyiz. Birçok kişi anlaşılmamaktan şikayet etmektedir. Peki bu neden kaynaklanır?

    “ Sana bir şey anlatırken neden bana bakmıyorsun? Bu şekilde beni dinlemediğini düşünüyorum.”

    “Sana bakmadan da seni dinleyebilirim.”

    “Yapman gereken sadece kafanı kaldırıp bana bakman. Saatlerini istemiyorum birkaç dakika bana odaklanamaz mısın?”

    “Neden hep sorun çıkarıyorsun? Huzurumu kaçırmak için yer arıyorsun. İşten gelip bir akşam bu evde huzurlu olamayacak mıyım?”

    “Asıl huzur kaçıran sensin. Senelerdir aynı şey. Beni hiç umursamıyorsun. Sana bir şey anlatmaya çalışıyorum ve her zamanki gibi tek düşündüğün şey kendinsin.”

    “Umursamasam seninle bunca senemi geçirmezdim.”

    ….

    Ve konuşmalar böyle sürer gider. Bu ve bunun benzeri konuşmalar sizin de başınıza gelmiş olabilir. İletişim tıkanır ve kişiler kendini ifade edemez. Kendini ifade edememenin vardığı sonuç çoğu zaman ise öfke patlamalarıdır. Ya da bazı durumlarda kişi karşısındakini hiç dinlemeyerek yahut ciddiye almayarak intikam alma yolunu seçerler. Bugün yaşanan olay geçmişi bugüne taşır ve sorun daha da büyür. Bu tarz iletişim kişilerin kültür, eğitim, yaşam tarzı ve özellikle kişilik yapılarına göre şekillenir.

    Bir insanın kişilik yapısı değersizlik çekirdeği üzerine kurulduysa karşısındaki ne söylerse söylesin, ona karşı bir değersizleştirme olarak algılayabilir. Bazı kişiler ise kendini aşırı korumaya aldığından en ufak bir eleştiriyi saldırı olarak algılar ve kendilerini o iletişime kapatırlar. Saldırı olarak algıladıkları şeyi etkisiz hale getirmek için bazen direk sözlü saldırı da bulunabilirler.  Bazı kimseler ise kişilik yapısına uygun olarak iletişimi kendileri çıkmaz haline sokarlar ve bu şekilde yakın ilişkilerden kaçınırlar. Bu insanların çoğu bunların bilinç dışının bir oyunu olduğunu bilmeden kendilerinin anlaşılmadığını söyler durur. Peki, kaçımız karşımızdakini ne kadar anladığımızı sorguluyoruz?

    Bence en büyük problemlerimizden biri de karşımızdakini gerçekten dinlememek! Anlamak için dinlemiyoruz çoğu zaman. Yukarıdaki örnekte de olduğu gibi karşımızdaki kişinin ne söylediğini dikkate almadan cevaplarımız otomatik geliyor. Çünkü bizim düşüncemize göre ya yargılanıyoruz ya eleştiriliyoruz ya beğenilmiyoruz ya da onaylanmıyoruz. Çoğu zaman durum hiç de böyle olmuyor ama bildiğimiz yolu sürdürmek için kendimizi bu oyuna kaptırıyoruz. Bu ne demek? Ailelerimizin çocukluğumuzdan beri bizim üzerimize yapıştırdığı her neyse ya hayatımıza giren kişileri o sağlıksız iletişimin içine sürüklüyoruz ya da yapımıza uygun kişiyi seçip buluyoruz. Sonuç hep aynı… İletişim tıkanıyor ve ilişkiler ya sürmüyor ya da mutsuz oluyoruz.

    İletişimle alakalı bir sürü teorik bilgi verilebilir. Yapılan bir sürü araştırma açıklanabilir ama özet olarak biz ne söylersek söyleyelim karşımızdakinin bizi anladığı kadardır kurduğumuz iletişim. Daha sağlıklı ve nitelikli ilişkilerin ana kaynağı olan iletişimi sürdürebilmek için dinlemeyi, empati yapmayı ve hissettiklerimizin sorumluluğunu almayı denemeliyiz. Gerçekten bizi anlamayan karşımızdaki mi, yoksa anlaşılmadığımızı düşünen biz miyiz?

  • İletişim Nedir?

    İletişim Nedir?

    İletişim ne demek istediğimizi karşımızdakine açık bir şekilde ifade etme, bir bilgiyi, düşünceyi ve duyguyu paylaşma, dinleme gibi süreçleri içeren karşılıklı konuşma sanatıdır. Günlük yaşantımızda ailemizle, arkadaşlarımızla, partnerimizle, patronumuzla vs. iletişim kurmak durumunda kalırız. Hayatı nitelikli olarak sürdürebilmenin en önemli unsurlarından biridir iletişim. 

    Terapiye başvuran çiftlerin de bireysel problemleri olan kişilerin de sorunun kaynağının çoğu zaman iletişimde tıkanma olduğunu görmekteyiz. Birçok kişi anlaşılmamaktan şikayet etmektedir. Peki bu neden kaynaklanır?

    “ Sana bir şey anlatırken neden bana bakmıyorsun? Bu şekilde beni dinlemediğini düşünüyorum.”

    “Sana bakmadan da seni dinleyebilirim.”

    “Yapman gereken sadece kafanı kaldırıp bana bakman. Saatlerini istemiyorum birkaç dakika bana odaklanamaz mısın?”

    “Neden hep sorun çıkarıyorsun? Huzurumu kaçırmak için yer arıyorsun. İşten gelip bir akşam bu evde huzurlu olamayacak mıyım?”

    “Asıl huzur kaçıran sensin. Senelerdir aynı şey. Beni hiç umursamıyorsun. Sana bir şey anlatmaya çalışıyorum ve her zamanki gibi tek düşündüğün şey kendinsin.”

    “Umursamasam seninle bunca senemi geçirmezdim.”

    ….

    Ve konuşmalar böyle sürer gider. Bu ve bunun benzeri konuşmalar sizin de başınıza gelmiş olabilir. İletişim tıkanır ve kişiler kendini ifade edemez. Kendini ifade edememenin vardığı sonuç çoğu zaman ise öfke patlamalarıdır. Ya da bazı durumlarda kişi karşısındakini hiç dinlemeyerek yahut ciddiye almayarak intikam alma yolunu seçerler. Bugün yaşanan olay geçmişi bugüne taşır ve sorun daha da büyür. Bu tarz iletişim kişilerin kültür, eğitim, yaşam tarzı ve özellikle kişilik yapılarına göre şekillenir.

    Bir insanın kişilik yapısı değersizlik çekirdeği üzerine kurulduysa karşısındaki ne söylerse söylesin, ona karşı bir değersizleştirme olarak algılayabilir. Bazı kişiler ise kendini aşırı korumaya aldığından en ufak bir eleştiriyi saldırı olarak algılar ve kendilerini o iletişime kapatırlar. Saldırı olarak algıladıkları şeyi etkisiz hale getirmek için bazen direk sözlü saldırı da bulunabilirler.  Bazı kimseler ise kişilik yapısına uygun olarak iletişimi kendileri çıkmaz haline sokarlar ve bu şekilde yakın ilişkilerden kaçınırlar. Bu insanların çoğu bunların bilinç dışının bir oyunu olduğunu bilmeden kendilerinin anlaşılmadığını söyler durur. Peki, kaçımız karşımızdakini ne kadar anladığımızı sorguluyoruz? 

    Bence en büyük problemlerimizden biri de karşımızdakini gerçekten dinlememek! Anlamak için dinlemiyoruz çoğu zaman. Yukarıdaki örnekte de olduğu gibi karşımızdaki kişinin ne söylediğini dikkate almadan cevaplarımız otomatik geliyor. Çünkü bizim düşüncemize göre ya yargılanıyoruz ya eleştiriliyoruz ya beğenilmiyoruz ya da onaylanmıyoruz. Çoğu zaman durum hiç de böyle olmuyor ama bildiğimiz yolu sürdürmek için kendimizi bu oyuna kaptırıyoruz. Bu ne demek? Ailelerimizin çocukluğumuzdan beri bizim üzerimize yapıştırdığı her neyse ya hayatımıza giren kişileri o sağlıksız iletişimin içine sürüklüyoruz ya da yapımıza uygun kişiyi seçip buluyoruz. Sonuç hep aynı… İletişim tıkanıyor ve ilişkiler ya sürmüyor ya da mutsuz oluyoruz.

    İletişimle alakalı bir sürü teorik bilgi verilebilir. Yapılan bir sürü araştırma açıklanabilir ama özet olarak biz ne söylersek söyleyelim karşımızdakinin bizi anladığı kadardır kurduğumuz iletişim. Daha sağlıklı ve nitelikli ilişkilerin ana kaynağı olan iletişimi sürdürebilmek için dinlemeyi, empati yapmayı ve hissettiklerimizin sorumluluğunu almayı denemeliyiz. Gerçekten bizi anlamayan karşımızdaki mi, yoksa anlaşılmadığımızı düşünen biz miyiz? 

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

    Çocukların her hangi bir şeye odaklanmalarını istiyorsanız öncelikle onların ilgilerini çekmeniz gerekir. Yazılarımda hangi yaş aralığındaki çocuklarla hangi ilginç oyunlarla ve eğlenceli bir şekilde dikkatlerini nasıl çekebileceğinizi gösterecğim. Yaşam boyun kendilerine fayda sağlayacak dikkat ve odaklanma becerilerini nasıl geliştirebileceğiz aktaracağım.

    Hepimiz bir şeylere dikkat ederiz ve önemseriz ancak bu şeylerin ne olduğu ve dikkatimizi ne kadar cezbettiği herkese göre değişir.

    İki dikkat türü vardır: Birincisi kendiliğinden ve genel dikkattir.Çevrenizdeki uyaranlara kısa bir süreliğine gözleriniz takılır, size kendinizle ilgili izlenim verir.Bir eğlence mekanında olduğunuzu düşünün. İnsanların vücut dillerinin yanı sıra, çeşitli ses, koku ve görüntülerini de algılayarak eğlencenin ruhu ve duygusunu hissedebilirsiniz. Ya da bisiklete binmeyi ele alalım. Bisiklet kullanırken bir yandan bisikleti idare etmeye, pedalları çevirmeye , bir yandan da trafiğe odaklanırsınız hafif rüzgarın saçlarınızı okşamasına izin vererek.

    Diğer bir dikkat türü ise odaklanılmış dikkattir. Bu dikkat türünde sadece tek bir şeye uzun süre dikkatinizi verirsiniz. Bilinçli dikkat büyük miktardaki bilgiyi aktif olarak süzgeçten geçirmeyi gerektirir ve ayrıntıların hepsini tek seferde algılamak yerine sırayla algılarsınız. Kendiliğinden dikkat başınızın üstündeki tepe ışığı iken, iradeli dikkat bir fenerden çıkan dar açılı ışıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısı almış çocuktaki tipik davranış herşeyi fark etmesi ancak hiçbir şey algılayamamasıdır.Başka bir çocuk öğretmeninin anlattıklarına odaklanırken, DEHB’li çocuk sınıfta vızıldayarak uçan sineği, arkadaşının kırmızı tokasını, duvar boyasındaki çatlakları farkeder. Seanslarımdan birinde DEHB’li bir çocuğun annesi şöyle demişti: “Çocuğum çok iyi gözlemcidir, kimsenin fark etmediklerini farkeder, bağlantı kurar. Örneğin ben konuşurken, söylediklerime odaklanmak yerine saç rengimi, giydiğim kıyafetin rengini fark eder.”

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyonda bir kayıp duygusu vardır, kişi bir şeyleri kaybetmiştir, bir ayrılık vardır. Anlam yüklenilen bir şeyin kaybedilmesinin oluşturduğu derin üzüntü vardır.

    Bazen kaybın yeniden geri gelmesi depresyonu bitirirken, bazen ise bu kayıp geri gelse dahi depresif durumdan çıkılamaz. Çünkü kişi temel bir duygu ile tanışır: ‘Yetersizlik’.

    Mesela kişi sevgilisinden ayrılır, onun dönmesini bekler ama dönmez. O zaman bu yetersizlik duygusu ile beraber benlik algısı da bozulur.

    Terapide ise temel olarak kişinin bu yetersizlik duygusu derinlemesine çalışılıp, çözümlenir.

    Yetersizlik duygularının dışında başarısızlıklar, kendilik aktivasyonu, ödipal sorunlar (kişinin çocukluk döneminde karşı cinsteki ebeveynine yönelttiği cinsel duygularda saplanma), kollektif bilinç ( toplumun genel değer yargıları ve algıları), mağduriyette de depresyon oluşabilmektedir.

    Kendilik aktivasyonunda kişi yeni şeyler yapmaya başlar. Başta gayet keyifliyken, bir süre sonra depresyona girer. Yeni davranışlarla beraber eski hali kaybetmiştir. Burdaki

    temel problem ‘yeniden yakınlaşma’ dönemidir. Başta anneden

    kopup, kendisinin ayrı bir birey olduğunu farkeden çocuk mutlu bir şekilde

    yaşarken, acaba zor zamanımda yanımda annem olur mu duygusunu yaşar ve tekrardan anneye yakınlaşmaya başlar. Bazı anneler bu dönemde daha şefkatli davranırken bazı anneler ise çocuğa küser veya onu cezalandırır.Yani çocuk yeni bir şey yaptığında cezalandırılmıştır. Bu nedenle yeni durumlarda kaygı yaşamaya 

    başlar. 

    Başarısızlıklar da depresyona sokabilmektedir. Başarı toplum içinde var olabilmek için temel bir 

    duygudur. Yokluğunda kişi depresyona girebilmektedir. Çünkü bu durum yetersizlik duygularını alevlendirmiştir.

    Ödipal sorunlar da depresyona sokabilmektedir. Kişinin anneye benzeyen bir kadınla yaşadığı cinsellik 

    depresyona sokar. 

    Doğum sonrası depresyonunda ise yine ödipal bir durumda kadın babasından çocuk 

    doğurmuştur ( derin yapısında bu şekilde hisseder. Çocuğu görmek istemez ve cocuğu reddeder).

     Kollektif bilinçteki depresyonda ise kişi ait olduğu toplumun değerleri dışında bir şeyler yaptığında (annen baban perişan sen ise orda burda geziyorsun) bu ona karışık gelir. 

    Gerçek olmayan depresyon ise ‘magduriyettir’. Kişi bu şekilde çevresinden ilgi alır.

    Depresyondaki bir diğer önemli husus intihardır. Hayattaki temel yakıtları (yeterlilik, değerlilik, sevilme duyguları) tükenen bazı kişiler hayatına son verebilir.

    Bunun yanında depresyonda psikosomatik (psikolojik bazı sorunların ifade edilmemesinin vücutta fiziksel etkilere sebep olması) sorunlar da fazladır. Kişi dışarı atılamayan duyguyu kendi vücuduna yöneltir. Kas ve eklem ağrıları, sindirim sistemi sorunları, cinsel sıkıntılar.

  • Çocuğunuza Sınır Koymak

    Çocuğunuza Sınır Koymak

    Etkili sınır koymak çocukluktan itibaren öğrenilen bir şeydir. Sınır koymayı ya da diğer kişilerin koyduğu sınırlara uymayı öğrenmeyen çocuk, yetişkinlik hayatında da sıkıntı yaşamaya devam eder. Çocuğun sınırlarına saygı göstermez ve ona sahip olduğu sınırları öğretmezsek; hayır diyemeyen, herkesi memnun etmeye çalışan, başkaları kendisine zarar verse de uzaklaşmayı ya da kendini korumayı bilemeyen yetişkinlere dönüşürler. Bunun aksine sınır koyamadığımız çocuklar; başkalarına saygı duymayan, hayırı cevap kabul etmeyen, bencil ve duyarsız yetişkinlere dönüşürler. Çocuk sınırlar sayesinde;

    • Toplum kurallarına uymayı öğrenir.

    • Anne babanın otoritesini kabul eder.

    • Sınırlar sayesinde kendilerini güvende hissederler.

    • Net sınırlar kafa karışıklığını önler, çocuğa rehberlik eder.

    • Çocuğun sorumluluk kazanmasını ve yeni deneyimler edinmesini sağlar.

    • İşbirliği ve uyumları artar.

    Çocuğunuza sınır koyarken izlenecek 2 önemli yol vardır. Birincisi beklenen şey konusunda açık ve tutarlı olmak. Çocuktan ne istediğimizi mimiklerimizle, bakışlarımızla ya da imalarımızla anlamasını beklemek gerçekçi değildir. Ne yapmasını ya da yapmamasını istiyorsak net ve açık şekilde ortaya koymamız gerekir. Rica ya da öneri değil net talimat vermek gerekir. Eğer çocuktan istediğimiz şeyi ‘rica’ edersek işin yapılması tamamen onun inisiyatifine kalır ve yapmama hakkı doğar. Bu durumda çocuğa kızmak yersizdir.

    Örneğin; “Elifçim, odanı toplayabilir MİSİN?” Böyle bir soruya alacağınız cevap “hayır” olursa şaşırmayın. Çünkü neden toplasın ki? Bunun yerine “Elif, odanı TOPLA” ya da “ Odanı toplayana kadar tableti alamazsın.” Gibi net ve açık ya da yaptırım içeren cümleler çocuğun görevini ve ne yapması gerektiğini anlaması açısından önemlidir. Burada kafa karışıklığına ya da inisiyatife yer yoktur. Çocuğun görevi budur ve yapması gerekir.

    Benzer şekilde yaptırım cümleleriniz sonrasında gelen davranışlar da tutarlı olmalıdır. “ Odanı toplayana kadar tableti alamazsın.” Dedikten sonra odasını toplamasa bile tableti alabiliyorsa koyduğunuz sınırın hiçbir anlamı kalmamıştır. Çocuğunuzun yine odasını toplamak gibi bir zorunluluğu kalmıyor nasılsa onun yerine siz bu işi yapıyorsunuz. Özellikle ev işleriyle ve basit görevlerle ilgili sınırlar çocuğun yetişkinlikteki sorumluluk duygusunu olumlu etkiler. Küçük yaşlardan itibaren buna alışmayan çocuk, büyüdükçe bu tarz görevlerde ve yönergeye uymakta çok daha fazla zorlanır. “ Büyüdükçe yapmaya başlar zaten, kendi öğrenir.” Diye düşünmeyin eğitim küçük yaşlarda evde başlar.

    Sınırlar çocuğun güven duygusu açısından da önemlidir. Evde her şeyin en iyisini bilen, net, kararlı ve istikrarlı ebeveynlerin olması çocuğu güvende hissettirir. Çocuk; “Ben bir yanlış yapsam bile annem/babam beni düzeltir, doğruyu gösterir, beni korur.” Diye düşünür. Etrafta kural koyucu bir ebeveyn yoksa çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemez. Her şeyi deneme yanılma yöntemiyle keşfetmeye çalışır. Birçok zaman kendine ve çevresine zarar verici sonuçlarla karşılaşabilir. Çocuklar, dünyayı bizim aracılığımızla keşfeder ve her zaman bizim doğru rehberliğimize ihtiyaç duyarlar.

    Sınır koymada izlenecek 2.önemli yol ise çok kısıtlayıcı olmamaktır. Çocuğun attığı her adıma, evdeki her duruma, her yanlış davranışa sınır ve kural getirmek de çocuğu yıpratan bir durumdur. Çocuğa keşif ve özgür irade için alan bırakmak gerekir. Her davranış kurallarla kısıtlanırsa çocuğun birçok becerisi gelişmez ve ileride daha ajite, öfkeli ve isyankâr olma olasılığı artar. Önemli olan her şeye sınırlama getirmek değil önemli ve doğru noktalarda sınır koymaktır. Hangi konuların sizin için önemli olduğunu önceden belirleyip, sınır koymanız gerektiğini açık bir şekilde çocuğunuza anlatın. Çocuğa doğru sınırı koyduktan sonra görevi yerine getirme becerisini ona bırakın. Önemli olan izlenecek yolu göstermek atacağı her adımı değil.

    Tabii ki koyduğunuz kurallara siz de uymaya çalışın. Kendinizin yapamadığı şeyleri çocuğunuzdan beklemek adil olmaz. Sizler odanızı toplamıyorsanız, yemek saatinden sofraya oturmuyorsanız bunu çocuğunuzdan beklemek gerçekçi değildir. Tüm evde geçerli olabilecek kurallar koymaya çalışın. “Bizim evimizde kimse başkasına vurmaz/bağırmaz.” “Bu evde herkes döktüğü şeyi toplar.” gibi. Çocuklarınız sizi taklit ederek öğrenir sınır koymadan önce iyi birer örnek olduğunuzdan emin olun.

  • İnfertilite/Tüp Bebek Tedavi Sürecinin Stresini ”Şimdi”de Yaşayarak Hafifletin

    İnfertilite/Tüp Bebek Tedavi Sürecinin Stresini ”Şimdi”de Yaşayarak Hafifletin

    İnfertilite sürecindeki kadın hastalarımda çok sık gözlemlediğim bir durumdur geçmiş ve geleceğe odaklı bir düşünce sistemi..Bu duruma aniden gelinmemiştir şüphesiz. İnfertilite teşhisini takip eden dönemde, kişi kendisini nelerin beklediğini bilmemektedir; hep iyi niyetlerle, dileklerle başlanır bu zorlu serüvene. Buna karşılık, tedavi seyrinin belirsizliği, ve kişilerin bu süreçte hiçbir kontrollerinin olmaması ile birlikte infertilite hastalarında bir “düşünceler zinciri” başlar. Zaman ilerledikçe ve tedavide de henüz net bir sonuç alınamamışsa kadınlarda bu düşünceler genelde geçmişe dönük üzüntüler, pişmanlıklar üzerine olup kendilerini biraz da sert bir biçimde yargılama eğilimi baş gösterir. Örneğin: “Keşke bu tedaviye daha önce başlasaydım, bu kadar beklemeseydim” ya da “Keşke oraya gitmeseydim, bu merkeze daha önce gelseydim”..Keşkeler bu şekilde devam eder, devam ettikçe büyür, büyür.. Geleceğe dönük soru işaretleri de cabasıdır. Yaptığım klinik görüşmelerde hastalarımdan en sık duyduğum cümleler şu şekildedir: “Olacak mı olmayacak mı? Bu düşünceyi beynimden atamıyorum..Sürekli, olmazsa ne olur diye düşünüyorum!”. Bu soru, gerek infertilite tedavisine ilk kez başlanmış olsun, gerekse bu konuyla ilgili epeyce zaman harcanmış olsun, birçok infertil hasta için ortak bir temadır. Bu düşünceyi zihinden tamamen atabilmek mümkün olmamakla birlikte, bu düşüncenin içeriği üzerinde kontrol sağlanabilir. Terapi çalışmalarında en sık yaptığımız çalışmalardan biri, var olan düşünce sistemini tekrar ele alıp, kişiyi olumsuzluğa iten düşünceleri saptamak ve bunların yerine rasyonel düşünceleri yerleştirmektir.

    Eğer yukarıda anlatılanlar size tanıdık geliyorsa, birkaç dakikalığına şunu yapın: Geçmişe ait üzüntüler,pişmanlıklar ve geleceğe ait kaygılar bir yana kalsın. “Bugün”ü… Bu saati…Yani, “şimdi”yi yaşayın..Yani enerjinizin var olduğu, kendinize dönük yapabilecekleriniz için mümkün olan tek zaman birimini hissedin..Yaşam enerjiniz, tüm gücünüz “şimdiki zaman”dan beslenir ve bir şeyleri değiştirebilmek ancak bu zaman diliminde mümkün olmaktadır, bunu hatırlayın..

    Birçok kişi var olan zaman dilimini görmezden gelebiliyor ve aslında ne kadar da değerli bir şey kaçırıyor. Şu an bu siteye girdiyseniz, bu satırları okuyorsanız belli ki durumunuzu önemsiyor, daha fazla şey öğrenmek, daha fazla bilgi edinmek istiyorsunuz. Yaşadığınız anı en etkin biçimde değerlendirmek istiyorsunuz. Bu sayfalarda gezindikten sonra da, hayatınız akıp giderken, “an”ınızın değerini bilip, kendi adınıza “infertilite uğraşınız”ın dışında yapabileceklerinizin farkına varmanız şüphesiz size çok olumlu bir şekilde geri dönecektir. Şimdiki zamanın gücü ne geçmişte ne de gelecekte mevcuttur. Hayatınızın kontrolü sizin elinizdedir ve enerjinizi kendinize olumlu bir şekilde aktarmanızla birlikte, emin olun birçok şey değişebilir. İnfertilite ile mücadele çok yıpratıcı bir süreç olmakla birlikte, şu an bu konuda adımlar atıyorsanız, tedaviniz için güvenilir bir merkez seçtiyseniz ve planlarınız belli ise, artık zihninizi geçmiş ve gelecek esaretinden kurtarıp “şimdi”ye odaklamanız size çok şey kazandıracaktır. İnfertilite tedavileri boyunca, “kontrol duygusu”nun eksikliği çok sık yaşanan bir durumdur. Ama sizin kontrolünüz dahilinde olan çeşitli başka aktivitelere, uğraşlara odaklanırsanız, kontrol yitiminin tüm hayatınızı kaplamasına engel olabilirsiniz.  “ Ben elimden gelen her şeyi yapıyorum, şu an için her şey yolunda, ilgilendiğim…., … uğraşlarım var ve bundan büyük keyif alıyorum” şeklindeki bir duygu, düşünce ve davranış sistemini benimsemek sizi rahatlatacaktır. Bunun yanı sıra, hayatınızı güzelleştirmenin değişik yollarını kendiniz için keşfetmenizle birlikte taşıdığınız yükün ne kadar hafiflediğini ve en önemlisi “kendi”nizin değerini daha iyi anlayacaksınız…

  • Zorluklar ve Kendimize Sormamız Gereken Sorular

    Zorluklar ve Kendimize Sormamız Gereken Sorular

    Kimi zaman hayatın ne kadar zor olduğunu ne kadar işin içinden çıkmakta zorlandığımızı düşündüğümüz zamanlar olur. Böyle zamanlarda insan neler yapabileceği konusunda kendini çaresiz hissedebilir, elinden bir şey gelmeyeceğini hissedebilir ama gerçekten öyle midir?

    Gerçekten elimizden bir şey gelmiyor mu?

    Yapmamız gereken her şeyi yapıp, sonra mı şikâyet ediyoruz, bunları biraz birlikte düşünelim istiyorum.

    Diyelim ki, şu anda çok ciddi bir sorun yaşıyorsunuz. Bununla ilgili öncelikle neler düşünmelisiniz?

    • Bu sorun beni ne kadar etkiliyor, tamamen yanı başımda mı yoksa ben bu sorunu yanı başımda olmasa bile öyle mi hissediyorum.
    • Sorunlar için suçlu olan kim? Bir suçlu mu bulmak istiyorsunuz, yoksa olaya bakış açınızı mı değerlendirmek istiyorsunuz.
    • Acı çekmenizin asıl sebebi kim ya da ne? Bu sizin ona yüklediğiniz anlam ile mi ilgili yoksa gerçekten olayı tüm saflığı ile değerlendirebiliyor musunuz?
    • Tüm bu sorunları paylaştığınız birileri var mı?
    • Ve son olarak çözmek adına bir adım attınız mı?

    Tüm bu soruların cevabını bilmek veya bu cevabı verebilmenin zor olabileceğini göz önünde bulundurarak başlayabiliriz. Kimi zaman bazı şeyler elimizde olmaz, değiştirecek gücümüz olmaz bunun farkında olmalıyız. Kendimizi ne kadar çok suçlarsak o kadar zarar görürüz. Bunun önemini yaşamımızın ilerleyen süreçlerinde görmemiz mümkündür.

    Fakat bazen de elimizde olan ama değiştirmek için çaba sarf etmediğimiz durumlar vardır. Benim önerim, bu durumlar adına çaba göstermek belki burada biraz emek vermek olabilir. Kişinin kendi değişimi, ruhsal bütünlüğünü koruması adına yapabileceği birçok şey olabilir.

    Evet bazen yaşanılan sıkıntılar sizi hayattan da soğutabilir, canınız bir şey yapmak istemeyebilir ama böyle durumlarda zamanın geçtiğini şimdi ve burada olarak elinizden geleni yaptığınız taktirde o gücü tekrar kazanacağınız konusunda çalışmalar yapabilirsiniz.

    Unutmayın ki, sorun yaşamayan tek bir insan yoktur. Sorunlar çözülmek ve bir sonraki adım için güçlenmek içindir.

  • Neden Delirmedik?

    Neden Delirmedik?

    Son çeyrek asırda içinde yaşadığımız ülkeye dair her şey aslında “delirmemiz” için oldukça elverişli bir zemindi. Sayısız toplumsal kırılmaya, travmatik toplumsal olaylara ve günlük hayatımızı birebir etkileyen onlarca duruma maruz kaldık.

    Güvenlik duygumuz azaldı, hayata, insana ve topluma dair temel inançlarımız çatırdadı ve defalarca baş edilmesi zor hayat olaylarıyla baş başa kaldık. Bu olaylar içinde katliama dönüşen patlamalar, taciz, tecavüz, cinayet öyküleri, psikolojik şiddete dönüşen ötekileştirmeler, “darbe”ler, adalet kıyımları var. Tüm bunlar olurken en yaygın inançlardan biri toplum olarak “delirdiğimiz” yönündeydi. Çünkü yığınlar halinde hastanelere, tıp merkezlerine taşınıyor, kutularca antidepresan alıyorduk. Bireysel cinnetler, intiharlar ve hatta “Palu Ailesi” gibi tüyler ürpertici deformasyonlar birer birer gözler önüne seriliyordu. Gerçekten de delirdiğimize dair inançlarda bir haklılık payı var. Elimizde son on yıllar için toplumsal düzeyde ruh sağlığı sorunlarını araştıran uzun dönemli izlem çalışmaları olsa (ki yapılmakta) ruh sağlığımızdaki bozulmanın objektif kanıtlarını masaya yatırabiliriz. Ancak ben bu yazıda nasıl delirdiğimizi değil bunca toplumsal olaya rağmen nasıl delirmediğimizi anlatmaya çalışacağım. Delirmediğimize nasıl kanaat getirdin diye soran olursa referansım toplumun bireyler veya gruplar düzeyinde hali hazırda verebildiği sağlıklı reflekslerdir. Tamamen hastalanmış bir toplumda bir Gezi Direnişi ortaya çıkması, İBB Başkanlık seçimlerinde yaşanan adaletsizliğe yüzbinlerce kişilik bir fark oluşturacak şekilde toplumsal bir yanıt verilmesi, sivil toplum kuruluşları gibi görece küçük ama etkin grupların Barış Akademisyenleri ile ilgili davada olduğu gibi kararlı ve destekleyici süreçleri vb. Bu verdiğim örneklerin hepsi farklı düzlemlerde yer alsa da ortak noktada hepsi bir “canlılık” ifade ediyor. Maalesef bu ruhsal/toplumsal canlılık toplumun genelini yansıtmıyor. Çoğunlukta bir ölgünlük, vazgeçmişlik ve üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi bir ruh hali var. Ama ben bu noktada sağ kalan, diri ve canlı kalan, istikrar gösteren, sebat eden, direnen yanlarımıza odaklanmak istiyorum. Nasıl delirmedik?

    Bireysel düzeyde insanın varlığını ve birliğini koruması için sağlıklı bir kendiliğe ihtiyacı var. Yaşadığımız travmatik deneyimler, olumsuz yaşam olayları, stresler bizi örseleyebiliyor hatta belli bir noktada kırılmalara yol açabiliyor. Ancak insan canlısı doğuştan itibaren olmasa da gelişim sürecinde yaşadığı koşullarla başa çıkabilme adına donanım kazanıyor. Yaşadığımız olaylara verdiğimiz tepkilerimiz büyük oranda anne/bakım veren tarafından şekillenmeye başlıyor. Temelde tüm baş etme mekanizmalarımız bilinçli ve ilerlemeci bir şekilde gelişen etkin mekanizmalar değil. Freudyen anlamda kullandığımız savunma mekanizmalarımız çoğu zaman bilinç düzeyinden uzak, istemsiz ve tamamen bireyin içinde bulunduğu denge durumunu korumak yönünde. Sigmund Freud tarafından önerilen ve sonra kızı Anna Freud tarafından sınıflandırılmaya çalışılan savunma mekanizmaları yüzyıldır geçerliliğini korumakta. Oysa uluslararası psikoloji camiası daha yeni yeni savunma mekanizmalarına kişilik psikolojisi ve sosyal psikoloji gibi alanlarda yer vermeye başlıyor. Özetle bu çalışmalarda deniyor ki biz sadece bilinçli ve kontrollü bir şekilde hayatla baş eden canlılar değiliz. Freud tarafından ortaya konan inkâr, bastırma, yansıtma, karşıt tepki oluşturma, yüceltme, gerileme, mantığa bürüme, yer değiştirme vb. sadece bireysel düzeydeki sorunlarla başa çıkarken kullandığımız mekanizmalar değil. Toplumsal anlamda da egoyu tehdit edici bir olay yaşandığında savunma mekanizmaları devreye giriyor. Örneğin bu hafta 2 Temmuz Sivas Katliamı anmasında çeyrek asırlık yaramız yeniden kanadı. Unutursak kalbimiz kurusun denir ama bu olay memleketteki bir yığın insan tarafından asla unutulmadığı gibi isyanı hep içten içe besledi. Yani en azından bir grup için “bastırılmış” olduğunu söylemek mümkün değil. Katliamı yaratanların yanında olan ve bu kıyımdaki adaleti sağlamayanlar için ise “inkâr” devreye girdi. Aslında bu ülkenin kanlı tarihinin en büyük yapı taşı “inkâr” mekanizması. Biz naifçe soruyoruz bazen bu insanlar yatağa başlarını nasıl rahat koyup uyuyabiliyorlar diye. Çok farklı bir düzlemde de olsa bu hafta davası görülen Çorlu Tren Kazası’nın kurbanların ailelerinin tepkilerinde “erk sahiplerinin” inkârı vardı. Belki de diyebiliriz ki biz inkâr edemediğimiz için bu kadar acı çekiyoruz. Ama şunu biliyoruz ki inkâr mekanizması bastırmayla birlikte hiyerarşik anlamda en ilkel mekanizmalar. Baş edemeyeceğini düşündüğün şeyi gizler, bastırır, böler, çarparsın. Daha yüksek düzeyde bir ego gücü isteyen şey onu tanımlamak, kabul etmek ve elinde o acıyla ne yapabileceğine bakmaktır. Aslında Gezi Direnişi ve teknolojik gelişmelere paralel bir şekilde sosyal medyanın hayatımızın içine daha çok girmesi vesilesiyle bahsettiğimiz savunma mekanizmaları içinde en az yükü olan diyebileceğimiz “yüceltme” devreye girdi. Anlamlandıramadığımız toplumsal acıları mizah ve sanatla aşmaya çalıştık. Bazı zamanlarda bu mizah kullanımının bayağılaşabildiğini, bir nevi “gerileme” mekanizmasına dönüştüğünü düşünsem de genele baktığımda işe yaradığını görüyorum. Bir başka kişi çıkıp ülkede mizah mı kaldı sanat mı kaldı, tüm cephelerde çepeçevre kuşatıldık diyebilir. Buna da hak vermemem mümkün değil. Ama önemli olan nokta şu ki; içinde yaşadığımız baskı, adaletsizlik, talan, zulüm bir dönüşümü zorunlu kılıyor. Olduğumuz şeyden, algıladığımız şeyden başka bir duygu durumuna geçebilmemiz şart. Bunu da mizah ve sanat sağlıyor şu an için. Daha bilinçli, daha kontrollü, daha özgür iradeye dair baş etme yöntemleri geliştirene kadar –ki sanırım bunun için daha var- bunlara tutunabiliriz.

    Senelerdir sevgili Zeynep Altıok ve Eren Aysan’ı izlerim. Sürekli empati kurup duygusunu anlamaya çalışırım, toplumdaki tüm kurbanlara, yakınlarına ve Oğuz Arda Sel’in annesine yaptığım gibi. Böyle biriyle empati kurduğunuzda yaşadığınız iç sızısına katlanamamak, bastırma veya inkar mekanizmasını devreye sokmak çok kolay. Ben bakamıyorum, hemen kapatıp kaçıyorum diyenleri çok duyuyorum. Emin olun ki bu savunma mekanizması size ruhsal sıkıntılardan azat etmiyor. Toplum olarak yaşadığımız tüm travmalar toplumsal belleğe istemsizce de olsa kaydoluyor. Hayatımızın bir yerinde kaynağı belirsiz bir kaygı olarak çıkıveriyor. Yüzleşmek lazım, anlamak lazım, doğrulmak ve üretmek lazım. Bunları yapabildiğimiz oranda delirmeden kalabildik.

    Seneler önce bir psikoloji kongresinde “travma sonrası büyüme” anlatan birini dinlemiş ve çok şaşırmıştım. Aradan geçen 20 yılda hep toplumsal hem de klinik anlamda bunun sayısız örneğine şahit oldum. Klişe bir bakışla bizi öldürmeyen şey bizi güçlendirebiliyor. Diyebilirsiniz ki bir enkazın ortasında kalmış son kaleyi mi görüyorsun (bu kadar deliren arasından sağ kalanları mı görüyorsun), evet bence böyle. Çünkü iyiliğe, adalete, barışa, canlılığa, sağlığa doğru her mücadele tek bir sağlam kaleden başlar.

  • Bana Bir Milat Gerek

    Bana Bir Milat Gerek

    Hayatın ortasında tıkanıp kalmışsın. Oysa hayat devam ediyor. Bütün ezberlerin, inançların ve umutların tükenmiş. Bir adım sonrasını düşünmekten korkuyorsun. Oysa camı açıp baktığında hayat tüm hızıyla devam ediyor. Merak ediyorsun acaba bu çaresizliği yaşayan sadece sen misin? Merakla insanların yüzüne bakıyorsun acının izlerini görmek için. Oysa ne kadar da rahat ve gamsızlar. Belli ki dünyanın tüm yükünü göğüsleyen, tüm acısını hisseden sensin. O an için buna yürekten inanıyor iyice çaresiz hissediyorsun. Bu böyle olmayacak diyorsun; bana bir milat gerek. Yeniden başlamak…

    Her şeyden sıyrılmak; korkular, kaygılar, imkânsızlıklar. Peki, bu mümkün mü? Kişinin tüm kaynaklarının tükendiğini hissettiği anda yeniden ayağa kalkması ne kadar olası? İşte geçen gün uzun bir dönem birlikte çalıştığım bir danışanımdan gelen bir mail ile tüm bunları yeniden sorgulamaya başladım. Danışanım bana yıllarca süren psikolojik, sosyal ve maddi zorluklardan sıyrılmak için seanslarımızın etkisiyle neler yaptığını anlatıyordu. Meslek hayatımda yaşadığım en yoğun şükran anlarından biriydi, birinin hayatına dokunmanın, onu değişime ve hatta bir dönüşüme iten bir noktada yanında bulunmuş olmanın minneti. Danışanımın “kurtuluş” öyküsünü mahremiyeti açısından paylaşmam mümkün değil elbette. Ama biliyorum ki bu kıyasıya mücadele içeren yaşam öykülerinden çok var. Senelerdir atanmayı beklerken insanlık dışı koşullarda hizmet sektöründe ter döken bir işçi de olabilirsiniz, maddi hiçbir zorluk olmadığı halde çözümsüz bir hastalığa yakalanan birisinin bakım veren eşi de. Çok erken yaşta büyük kayıplar yaşamış, ailesiz, yersiz yurtsuz kalmış biri de olabilirsiniz, kalabalık bir aile içinde sürekli hor görülen ve sömürüldüğünü hisseden biri de. Hayallerini, idealize ettiklerini gerçekleştirememiş sanat düşkünü biri olup çağrı merkezinde çalışmak zorunda bırakılmış da olabilirsiniz, doktor olmak için yanıp tutuşmuş ancak çalıştığınız koşullarda mesleki tükenmişlik yaşayan biri de. Hikâyeler farklılaşır, insana dair yorgunluk ve çaresizlik maalesef baki kalır.

    Danışanların birçoğu bize geldiklerinde yaşadığı zorluklara kendi yöntemleriyle uzun bir süre direnmeye çalıştıklarını ve son çareyi profesyonel destek almakta bulduklarını ifade ederler. Ben de bu çabalarının çok anlaşılır ve hatta gerekli olduğunu düşünürüm. Tükenene kadar beklemek değildir doğru bulduğum, denemiş, yanılmış ve bir çıkış noktasına olan ihtiyacını kesinleştirmiş olmaktır. Gerçekçi olarak bakmak gerekirse psikoterapi desteği almak ülkemiz için- ve hatta pek çok ülke için- çok kolay erişilebilir bir şey değil. Elbette en çok maddi yönünü kastediyorum. Çünkü haftalık görüşmelerle süren bir psikoterapinin maliyeti asgari ücrete yaklaşan miktarları bulabiliyor. Hatta kişinin maddi anlamda bir güçlüğü olmasa da böyle bir bütçe ayırmak lüks gibi gelebiliyor. Aslında kişinin yaşadığı problemlerin mesleki, sosyal ve ailevi süreçler açısından maliyeti çok daha fazla oluyor. Fakat hayatın yükü altında ezilmiş depresif hisseden birinin bu muhakemeyi yapabilmesi çok kolay değil. Bu bana anlaşılır geliyor. Popüler psikolojiyle fazla ilgili kişilerin biraz da karşısındaki ruh sağlığı uzmanını yüceltircesine “Aslında bu ülkede herkesin terapiye ihtiyacı var” demesiyle öyle sık karşılaşıyorum ki. Meslektaşlarımı kızdırmak pahasına ben bu önermeye hiç katılmıyorum. Eğer kişinin sorunları onun yaşamsal işlevselliğini bozmuyorsa, kendisi ve diğerleri için bir tehdit oluşturmuyorsa herkes terapi almak zorunda değildir (klinik bir tanı alabilecek durumları dışarıda bırakarak). Psikoterapi, kişinin gelişimsel öyküsünün, ego gücünün, bilişsel mekanizmalarının, sosyal destek ağlarının sağlıklı işlemediği noktalarda elzemdir.

    Yaşamın zorlukları karşısında demir gibi durmak zorunda değiliz. Eğilip bükülebiliriz. Bu ruhsal esneklik maalesef doğumla birlikte paket program içinde gelmiyor. Başta anneyle kurulan özel ilişki ve sonra dahil olan üçüncülerin yarattıkları ilişkisel ağ içinde öğreniliyor. 30 yaşına gelmiş ancak bu mekanizmaların hiçbirini geliştirmemiş, her yaşam olayında elinden balonu alınmış çocuk gibi hissedebiliriz. Bu noktada şu farkındalık önemli; beni bugüne kadar getiren değerler, doğrular, mekanizmalar artık çalışmıyor. Belli ki güncellenmesi gereken bir şeyler var; hayat bana değiş diyor, bu böyle gitmiyor. Oysa ben kendime, diğerlerine, hayata kızmaktan başka bir şey yapamıyorum. Kimseden destek alamıyorum, kimseyi kendime yakın hissetmiyorum, korkuyorum. İçimden bir ses beni azarlıyor: Kim sana hayatın adil olduğunu söyledi ve kim sana gül bahçesi vaat etti? Yaşamın bizim hazlarımız ve arzularımız doğrultusunda kurgulanmış güvenli bir zemin olmadığı kesin. Yetişkin hayatı ana kucağı da değil. Bizi zorlayan, aşındıran, yıldıran bir yapı. Ancak bizim bu kontrolsüz gerçeklik içinde bir şansımız var. O şans da kendilik değerimizi ağırlığınca hissedebilmek. Yıllar boyu değer görmemiş, anlaşılmamış, omuz bulamamış olabiliriz. Bu telafi edilemeyecek bir şey de olabilir. Yani biz kendimizi güçlendirsek de yeni bir yaşam olayında bu değersizlik tekrar tekrar ortaya çıkabilir. Savaşması ve uzlaşması çok zor bir gerçeklik bu. Baş etmenin en etkin yollarından biri de içimiz her boşalıp kimsesizleştiğimizde yaşama, yaşama ait olana tutunmak.

    Freud yaşamın mihenk taşları sevmek ve çalışmaktır der. Başlangıçta bahsettiğim danışanımın bir hiçliğin içinden çıkabilip yeni bir hayat kurgulamaya girişmesindeki güç buradan geliyordu. Yaşama değil ama kendine inanmak. Önüne çıkan engeller karşısında yüzleşmeyi ve bebek adımlarıyla ilerlemeyi bilmek. Hisseden, seven, üreten bir insan olmak için çabalamak. Yılgınlığın içindeki kişi büyük bir şevkle değişimi başlatmaz.

    Yerinden kalkmak bile o kadar imkânsızdır ki üstünde o yükle. Bu noktada onunla gerçek bir ilişki kuran bir kişi – ki terapide iyileştiren ilişkidir- terapisti de olsa, dostu da, ana babası da, iş arkadaşı ve hatta hayatına anlık giren bir yabancı da onun kendilik değerini filizlendirebilir. Bu sadece bir başlangıç olsa da dirilmenin yapı taşıdır. Sonrası ise üretimdir, çünkü üretim aktarımdır. Resimle, müzikle, sanatla uğraşmak, bir yabancı dil kursuna gitmek, gönüllü çalışmak üretime sevk eder örneğin. Üretilen ve tekrar üretilen aslında kendiliktir. Önemsiz gibi görünen eylemlerin ardında aslında temas vardır. Hayatın içinde yorgun düşmüşken en son arzulanan şey temas gibi gelebilir. Oysa yaşama dair olanı yine yaşam telafi eder. Ailemiz, dostlarımız, sosyal ağlarımız, meslektaşlarımız çoğu zaman içimizdeki kopukluğu fark etmeyeceklerdir. Kimse bilmese de o kopuklukları onarmak ve tekrar bağlanmak mümkün. Değişmek için, zenginleşmek için, üretmek, inanmak ve yol almak için. Yeni bir milat için…

  • 6 Adımda Anksiyete Bozukluğu ve Tedavisi

    6 Adımda Anksiyete Bozukluğu ve Tedavisi

    1. Anksiyete (Kaygı)Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete bozukluğu, gerçek bir neden olmadan yaşadığımız endişe halidir. Türkçe karşılığı olarak kaygı kelimesini de kullanırız. Halk arasında ise anksiyete veya kaygı yerine daha çok; huzursuzluk, endişe, evham ve sıkıntı kelimeleri kullanılır.

    “İçimde bir sıkıntı var hocam, hiç gitmiyor, her zaman kötü bir şey olacakmış gibi korkuyorum. Herkes bana evham yapıyorsun, abartıyorsun diyor ama elimde değil. Keşke bende onlar kadar rahat olsam.”

    Yukarıda anksiyete bozukluğu tanısı almış danışanımın kendisini anlatırken kullandığı ifade anksiyete bozukluğunu tam olarak karşılıyor. 

    Aşırı endişeli,  günlük yaşamı olumsuz etkileyen gerginlik,  her zaman en kötüsünü bekleyen ve hayatın kontrol edememekten korkan özellikler gösterirler. Kaygı bozukluğun yaşam boyu görülme olasılığı yüksektir ve yaş ilerledikçe kaygı duyarlılığı artmaktadır.

    1. Anksiyete (Kaygı) Zararlı mıdır?

    Kaygı bizi motive eden, başarılı olmamızı,  olumsuz durumlara karşı hazırlıklı olmamızı, hayata daha güvenli adımlar atmamızı ve tehlikeye karşı korunmamızı sağlayan bir sistem aslında. Günlük yaşamda iş, sağlık, ekonomik, aile ve geleceğin belirsizliği gibi birçok alanda kaygılanırız. Hafif bir kaygı sorunlarla baş etmemizi sağlar. 

    Örneğin üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenciyi düşünelim 12 yıl boyunca derslerinde hep başarılı olan, hedefi iyi bir üniversitede tıp okumak olan bir öğrenci. 

    Şimdi bu öğrenci nasıl olsa başarılıyım, benim kaygılanmama gerek yok diye düşünerek ders çalışmaya motive olabilir mi? Geleceğe dair biraz kaygı duymayan biri çalışmaya motive olabilir mi?

    Aynı zamanda anksiyete (kaygı) bütün insanlarda bulunan bizi tehlikelere karşı koruyan yararlı bir alarm sistem gibidir. Kaygı bozukluklarında bu uyarı sisteminin biraz bozulduğunu söyleyebiliriz. Bozulan sistem yanlış alarm gibi bizi sürekli tedirgin ediyor ve her an tehlikeli bir şey varmış gibi düşünmeye ve davranmaya yöneltiyor.

    1. Anksiyete (Kaygı) Ne Zaman Zararlı Olur?

     “Eskiden de telaşlı, endişeli biriydim. Ama anksiyete atağı geçirdiğimden beri artık hiç dayanamıyorum. Düşünüyorum iş yerinde saatlerce çalışırdım yorulurdum, hiç korkmazdım şimdi en küçük şeyden bile korkuyorum. Yorulursam çarpıntım olursa, nefesim kesilir gibi olursa, ya kötü bir şey olursa diye hiçbir şey yapmak istemiyorum.” 

    Kaygı hayatınızı sınırlamaya başladığında, sosyal yaşamınızı kısıtladığında, gün içinde sağlıklı bir şekilde işlerinizi yürütmenize engel olduğunda zarar vermeye başlamış demektir. Düşünsenize “kaygılanacağım çarpıntım olacak ve etrafımdaki herkese rezil olacağım” diye düşünüyor en yakınlarınızla görüşmek dahi istemiyorsunuz. Kaygıdan ve vücudun belirtilerinden korkmaya başladığınızda kaygı zararlı oluyor. Yani kısacası kaygı normal ama kaygıdan kaygılanıyor olmak ise normal değil. 

    Önemli bir soru bu hayatının herhangi bir anında kaygı duymayan kimse var mıdır? Yoksa bütün insanlar içi korku, sevgi, üzüntü gibi ortak duygu mudur?

    1. Anksiyete Bozukluğu Belirtileri Nelerdir?

    Genel olarak evhamli bilinirler, kaygılarının  aşırı olduğunu bilir bundan rahatsızlık duyar fakat kontrol edemezler. Uyku problemi yaşar, gece uykuya dalamamaktan bile endişe duyabilirler. Genel kaygılı hal, yorgun ve halsiz hissetmelerine neden olur. Aşırı sinirli, keyifsiz ve olumsuzluklara tahammül edemezler.

    Bedensel belirtiler olarak nefes alamama, göğüste sıkışma hissi, kas ağrıları, bulantı ve sıcak basması gibi fiziksel şikayetleri de olabilir.

    1. Anksiyete Bozukluğu Yaşamı Nasıl Etkiler?

    Anksiyete bozukluğu olan bir danışanım hayatına etkisini şöyle anlatmıştı

    “Sabah kalkıyorum vücudumu dinliyorum, çarpıntım var mı diye bakıyorum ve tam o anda huzursuzluk ve çarpıntı içime oturuyor. Gün boyu bir şey yapmak istemiyorum, dışarı çıkmak anlamsız, birileriyle konuşmak istemiyorum.  Evimle, işimle ilgilenmek istemiyorum, içimin huzursuzluğundan yoruldum. Arkadaşlarımla görüşmek istemiyorum, eskiden onlarla görüşmekten keyif alırdım. Kimse beni anlamıyor sanki. Ailemle hafta sonu gittiğim yemekte bile gelecekteki yalnızlığımı düşünüp sıkıldım sonra çarpıntım oldu. Onarı üzmek istemedim ama o huzursuzluğumla onların da keyfini kaçırdım. Ama elimde değil içimin sıkıntısından kurtulamıyorum.”

    1. Anksiyete Bozukluğu Tedavi Edilebilir mi? 

    Evet anksiyete bozukluğu tedavi edilen bir rahatsızlıktır. 

    İlaçsız tedavi edilmesi mümkün müdür? İlaç ya da psikoterapi tek başına kullanılabileceği gibi, birlikte de uygulanabilir.  

    Yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk, sosyal fobi, asansör korkusu gibi anksiyete bozukluklarında terapist yardımı ve planıyla aşama aşama çalışma yapılmalıdır. Terapist planı ve yardımı olmadan hastalıkla baş etmek için kullanılan kaçma, kaçınma, güvenlik sağlayıcı davranışlar, sürekli bedene odaklanma ve düşünmemeye çalışma taktikleri maalesef kaygının daha çok artmasına neden olabilir.