Etiket: Sevgi

  • NARSİSTİK KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

    NARSİSTİK KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

    Temelde içerde bulunan incinmiş, yıpranmış, değersiz yapının saklanması için kullanılan bir savunma mekanizmasıdır. Narsistik kişiliği olan insanların en belirgin özelliklerinden biri, başarılı olmaya aşırı odaklanırken başarısızlığa karşı aşırı hassastırlar. Herkesten biraz daha farklı, özel ,üstün, önemli bir kişi olduklarını düşünürler. Övüldüklerinde kendilerini çok iyi hissederken, eleştirildiklerinde rahatsız hissederler, incinirler, öfkelenirler.

    Büyüklenmecilik ve değersizlik hisleri yan yanadır. Derinlerdeki değersizlik duygusunun farkında değillerdir, bu duyguya hiç bulaşmamak için sürekli olarak kendilerine ve çevrelerine ne kadar özel ve değerli olduklarını ispatlamaya çalışırlar. Kimsenin yapamadığı işleri yapmak isterler. Bu süreçler bilinçdışı gelişir, bunları yaptıklarını fark etmezler.

    Bazı kişilerde ise büyüklenmeci yapı dışarıdan bakıldığında anlaşılmaz. Aşırı mütevazi, asla övünmeyen, övülmekten hoşlanmayan kişiler olarak görülürler. Mütevazılıklerini etrafa duyurmaktan keyif alırlar. Derinlemesine incelendiğinde içerden büyüklenmeci bir yapı çıkar, kendi iç dünyalarında ne kadar önemli bir kişi oldukları ile ilgili hayaller kurabilirler.

    Yaptıkları için en iyisini yapmak isterler, en iyi okul, en iyi iş peşinde koşarlar. En iyi eğitimleri almalı, en iyi iş yerine sahip olmalıdırlar.

    Toplum içinde farklı formlarda görülebilirler. Mağdur ve mazlum duygulardan beslenen narsistik kişilere de rastlanmaktadır. En zorda olan, en kötü olayların onun başına geldiği, en hastalıklı, en kadersiz, en mutsuz olan kişilerdir. Bu kadar sıkıntıya iyi dayanıyor, yine de ayakta duruyor gibi duyguları karşıdaki kişiye hissettirirler ve bununla beslenirler.

    ‘ Ben’li cümleleri sık sık kullanırlar. Onu fark eden ve anlayan birisine karşı ilgi hissederler ve dikkatlerini ona yönlendirirler. Elde ettikleri başarı sonrası iyilik halleri geçicidir. Bu yüzden hep yeni başarılar için çaba halindedirler.

    Narsistik kişiler mutluluk için hep uzakta dururlar, karşıdan bakarlar mutluluğa. Yaşadıkları andan keyif alamadıklarından sürekli gelecek planları yaparlar. Bu planların hiçbir zaman sonu gelmez.

    Toplumda çoğu başarılı insanlar narsistik kişilik özelliklerine sahip kişilerdir. Yöneticiler, liderler, bilim adamları, iş adamları bu kişilik özelliklerine sahiptirler.

    Evli olanların genellikle eşleri ve çocukları ile sorunları vardır. Evli olmayanlar sevgilileri ile sık sık yakınlaşma ve ayrılma sorunları yaşarlar. İlişkileri mesafeli ve soğuktur, duygusallık yakalamak oldukça zordur.

    Bu kişileri uzaktan tanıyanlar çoğunlukla hayranlık beslerler ve karizmatik bulurlar. Karşıdaki kişinin duygusunu iyi bir şekilde analiz ederler ancak bu duygulara karşı umursamaz olabilirler ve karşıdaki kişinin canını yakmak için kullanabilirler. Empati yeteneği zayıf olduğundan bu kişilerle yaşamak genellikle zordur; durmadan küçümseyen, alay eden ve eleştiren birinin karşısında değersiz hissetmek kaçınılmazdır.

    Daha çok erkeklerde görülür. Partner tercihinde borderline kişilik yapısındaki kadınları seçerler. Bu kadınlar da onları tercih eder. Ulaşılması zor kadınları tercih edip sonrasında onları değersizleştirirler. İlişki ilerledikçe , daha önce gözlerine görünmeyen ayrıntılara takılıp bunları problem haline getirirler. Sonuç olarak da yoğun eleştiri ve değersizleştirme ile öfke krizleri yaşanır. Yaşanan sorunlara çözüm bulmadıkça alternatif partner arayışına ve cinsel fantezilere yönelim başlar. Anlamsız ve sapkın cinsel eğilimler, pornografiyle ilgilenme, alkol alma, madde kullanımı, tehlikeli spor yapma, hızlı araba kullanma, işe güce daha çok yoğunlaşma, ideolojik gruplara karşı aşırı ilgi duyma gibi savunma mekanizmaları kullanabilirler.

    Başarısızlığa, eleştiriye, terk edilmeye karşı olan hassasiyetleri sonucu ruhsal kırılmalar yaşarlar. Bu durumda vücutlarında psikosomatik hastalıklar dediğimiz tıbbi rahatsızlıklar görülür. Örn; baş ağrısı, sırt ağrısı, göğüs ağrısı, kalp ağrısı, mide ağrısı. Cinsel sorunlarla da sık sık karşılaşırlar. Örn; erken boşalma, sertleşme sorunları, başka kadınlara aşırı ilgi ve eşini aldatma olabilir.

    Narsistik kişilik neden gelişir?

    0-6 yaş kiritik dönemdir. Çocuk daha dünyaya gelmeden ailenin zihninde yetiştirilecek çocukla ilgili tasarımlar vardır. Başarması gerekenler, yapması gerekenler, yapmaması gerekenler çoktan belirlenmiştir ve çocuk tüm bunlara uymak zorundadır. Ailenin bu çabası çocuğun bilinçdışında forma uygun davranmasını gerekli kılar. Çocuğun başarıları sürekli övülür, ne kadar başarılı ve mükemmel olduğu sık sık söylenir. Çocuğa özgür bir alan bırakılmaz, kendi kararını vermesine izin verilmez. Çocuğun ailesinden öğrendiği en temel şey anne ve babasının sevgisini kazanmak için, onların beklentilerine uygun davranması gerektiğidir. Anne ve babasının istediği gibi davranmaz ise çocukla olan ilişki kesilir ya da cezalandırılır. Baba genellikle aşırı otoriter ve siliktir, anne de baba gibi kaliteli bir duygusal ilişki kuramaz.

    Bu çocuk büyürken tek derdi anne ve babasını memnun etmektir. Bu durumda kendi becerilerini, ihtiyaç ve arzularını tanıma fırsatı bulamaz. Çünkü başarısızlıklarında çocuğa olan ilgi ve sevgi tamamen kesilir. Bu şekilde aile farkında olmadan çocuğu çok kez cezalandırır. Çocuk da sevgi alabilmek için adamına göre muamele yapmayı öğrenir. Büyüdüğünde sürekli başarılı olmak, öteki insanların takdirini almak için koşturur.

    Annenin sevgisini kesmesi, küsmesi, konuşmaması, çocukta sürekli bir değersizlik hissi oluşturur. Bu çocuk aileyi memnun etmek için birçok kimlik geliştirir, bunlara sahte kendilik de denir. Her gördüğü kişiyi memnun etmek için, sevgi alabilmek için kılıktan kılığa girer. Aldığı koşullu sevginin devamı olarak da tüm insanlardan koşullu sevgi alır. Sürekli maske taktıkları için hayat onları çok yorar ve sürekli yorgundurlar, iş yapmasalar bile yorgun olduklarını ifade ederler.

    Tedavisi var mıdır?

    Bu kişilikler ruhsal sorunları nedeniyle tedaviye başvurmazlar. Hayatın anlamsız gelmesi, boşluk hissi, depresyon gibi şikayetlerle başvururlar. Panik bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu, cinsel sorunlar nedeniyle de başvurabilirler.

    Psikoterapi ile bu danışanlara yardım edilebilir. Danışanlar zaman zaman terapisti idealize eder zaman zaman yoğun öfke hissederler. Terapi süreci her danışan için değişkendir. Deneyimli bir terapist ve bütüncül bir yaklaşımla tedaviler yüz güldürücüdür.

  • TERAPİ NEDİR ?

    TERAPİ NEDİR ?

    Bugün terapi nedir sözcüğünü teknik dilden ,kuramlardan uzak bir şekilde açmak için yazmaya başladım.

    Her dilde bir terapi alsan sözcüğünün dolaştığı bu dönemlerde evvelden terapiye gidenler saklama gereği duyardılar .bunlar döneme ait algılarla ilgili.Çünki kısa süre önce terapiye gitmelisin dendiğinde karşılaşılan sözcük ben delimiyim olurdu.Oysaki deli ne akıllı ne oda çok içi doğru doldurulan şeyler değil bence.

    Genellikle terapiye gelen danışanlarıma sorduğumda terapi hakkında pek bilgi sahibi olmadan sadece çözüm aramak için geldiklerini anlatıyorlar.haklılar keşke bizler sosyal sorumluluk projeleri kapsamında daha fazla toplumu neyin ne olduğu hakkında bilgilenendirebilsekte her ihtiyacı ola faydalanabilse.

    Ben terapi nedir  dendiğinde en basit haliyle şöyle diyorum.Hepimiz farklı farklı ailelerde doğuyoruz ve doğduğumuz andan itibaren çevrede olan biten herşeyi kaydetmeye başlıyoruz.İşte bir çocuk ebevenlerinden ve yaşı ilerledikçe çevresinden aldığı işitsel görsel ve duygusal etkilenimleri kaydediyor.sanki bir CD gibi düşünüyorum.Bütün hayatınıda bu kayıttaki duygu ,bilgi ve iletişim doğrultusunda uygulamaya çalışıyor.hepsi bu aslında ve biz farkında değiliz.

    Ortaya ebevenler ne yaptılarsa yollarına bu kayıtlara uyarak yaşayan bir evlat çıkıyor.sonrada kendileri zaman içinde gelişip değiştikleri için yazdıkları o CD yle yaşayan evladı beğenmiyorlar gibi bir durum bence.tabiiki bu anlatım tamamen teknikten uzak pratik bir anlatım.

    Ebevenlere sizin kayıtlarla işliyor program deseniz hiçbiri kabul etmez ayrıca biz yanlışsak o doğrusunu yapsın sözleriye karşılaşırız ama o değişiklikler kolay olmuyor burada teknik bir çalışmaya ihtiyaç duyuluyor işte terapötik çalışmalar burada devreye giriyor ve o CD nin içinde olanları ,danışanların istedikleriyle değiştirmesine ait yapılan çalışmalara terapi diyoruz. gerçek bu .

    Bu yazılan programda çocuğun hayatını etkileyen en önemli noktalardan bazılarına değinmek istiyorum.Ör:çocuğa ne kadar sevildiğini,yada kendisiyle her ihtiyacı olduğunda ilgilenildiğini hissettirdinizmi acaba?

    Bu soruya eminim ebevenylerden gelecek cevap genelde biz çocuğumuzu çok sevdik çok ilgilendik en iyi okullarda okuttuk bir dediğini iki etmedik…….uzar gider.ben sorumda siz sevdinizmi demedimki çocuğa bunu ne kadar hissettirdiniz dedim.Şundan eminiz her anne baba evladını sever ama ona ne kadar hissettirdiği önemli.istediğiniz zamanmı ,yoksaonun ihtiyacı olduğundamı sevgi gösterdiniz?ayrıca onun ihtiyacı olduğundamı ilgilendiniz yoksa siz uygun olduğunuzda ve kendi isteklerinize göremi ilgilendiniz ?bu sevgi iletişiminde ne kadar tutarlısınız?bir an sevgi verirken benzeri bir anda bu davranış öfkeyemi dönüşüyor gibi.Genelde kültürel kodlar nedeniyle çok sevdiğimizi farkederse şımarır ,babası akşamları yatarken öper sever,aman insan çocuklarıyla öylede yüzgöz olmamalı vs vs sözler çıkıyor karşımıza.gerçek bumu? bizce değil bu sadece kültürel yaklaşımlar ama bunların doğru yada yanlış olup olmadığı yada bize uyup uymadığı sorgulanmadığı için  olduğu gibi kabul etmekteyiz tıpkı genelde olanları sorgulamadığımız gibi.

    Sevgiyi gerektiği gibi sunmak çocuğu ne terbiyesiz nede şımarık yapar arkadaşlar.sadece ileride sevgi açlığı çekmeyen çocuklarımız olmasına yarar.İlgi göstermede aynı,gereken her zaman diliminde ebevenler ilgisini göstermekle yükümlüdürler. Bunun kazanımı hayatta ne olursa olsun çocuklarının yanında olacaklarını ,onları seveceklerini,her şartta onların yanında ve güvende oldukları duygusunu  hisssettirecektir.

    Çocuklarını, sadece kendi istedikleri gibi davrandığında sevmek ve ilgilenmek o çocukları hayat boyu sevgi ve ilgi almak uğruna her şeye boyun eğen,uyumlanan ,hayır diyemeyen insanlara dönüştüreceğini bilmek gerekir.Ebevenylerinin gözünde sevgi ve ilgiyi görebilmek için nasıl her denileni yapmaya çalışıyorlarsa başkalarının gözüne girmek içinde aynını yapacaklardır.

    Bizim kız yada oğlan yahu kimseye hayır diyemiyor kendisini ezdiriyor vs denirya onlara sormalı sana hayır  diyebildimi?demeye çalıştığında neler oldu yada olacağını biliyordu çocukken?

    Terapide nelerle ilgili çalıştıklarımıza ilerleyen günlerde de devam edeceğim.Bu işin ABC si.sizlere  kendimizi farketmemize yarayacak en pratik başlangıç sözlerimi vermek istiyorum.Her sabah yüzünüzü yıkayıp,dişlerinizi fırçaladıktan sonra lütfen kendinize sorun ben bu gün ne yapmak istiyorum?bu bir başlangıç.sevgi ve huzurlu bir hayat yaşamanız dileğiyle…..

  • SAÇIN TENİNE DEĞSE…

    SAÇIN TENİNE DEĞSE…

    Sakın bir söz söyleme…Yüzüme bakma sakın!

    Sesini duyan olur,sana göz koyan olur.

    Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, (Faruk Nafız ÇAMLIBEL)

    Telefonu meşgul, chat mi yapıyor, şu karşıdan gelen kadının bacaklarına mı baktı, telefonundaki bu mesaj da neyin nesi? Okul zamanından kalma fotoğrafta o yanındaki yabancı da kim? Bana hiç bahsetmemişti? Niye mesajlarıma geç cevap veriyor? Aradığımda niye daha sonra görüşürüz dedi?…

    Psikolojideki geleneksel yaklaşıma göre , ‘kıskançlık’ insanın yapısında doğuştan varolan bir durum değil. Aksine sonradan öğrenilen bir şey. Herkesin hayatı boyunda birçok kez karşı karşıya kaldığı bir duygu durumu.Kıskançlık genellikle bazıları için kamçılayıcı ve itici bir güç olarak görülse de , aşırı kıskançlık hem kıskançlık gösteren kişiyi hem de karşı taraftaki kişiyi çaresiz bırakabiliyor.Ayrıca psikolojideki geleneksel anlayış kıskançlığı güvensizliğe de bağlar. Çoğu sevgili ise aşkın yoğunluğuna. Biz psikologlar kıskançlığın aşırısının ciddi bir rahatsızlık olduğunu söylüyoruz ama flörtçüler işin tuzu biberi diyor. Kıskançlık ne zaman tuz, biber, ne zaman hastalık?

    Bilen bilir, ya da herkes bilir; kıskançlık ürkütücüdür. İnsanın içini yer bitirir… Birinden şüphe duymak insanı korkutur. Bir rakibin ya da rakibenin varlığından kuşkulanır, onu kaybetmekten korkarsınız. Bunu ona itiraf da edemezsiniz çoğu zaman… Boğazınızda konuşmanızı engelleyen kocaman bir lokma vardır, mideniz bulanır, kafanız karmakarışıktır…Gider gelirsiniz düşünceleriniz arasında…Sanki içinizde iki kişi vardır ve onları susturamazsınız…

    İleri safhalarda artık kendinize engel olamamaya başlarsınız ve telefonlar dinlenir, defterler karıştırılır, bilgisayardaki kayıtlar okunur. Bir nev’i casus olunur kısaca…Kendinize de şaşarsınız…Ayıpladığınız şeyleri yapmaya başlarsınız….Aslında neredeyse herkesin hissettiği bu ortak bulanıklık duygusu, insan doğasının bir parçası olarak görülebilir. Tıpkı kızgınlık, öfke, umut, üzüntü gibi.Bu, hayvanların kendi alanlarını korumak için içgüdüsel olarak mücadele etmesine benzer. İnsan da “kendisine ait” birini başka birine kaptırmama kaygısındandır…

    Her insanda az veya çok kıskançlık duygusu vardır.Çoğumuz için kıskançlık,nabzımızda, soluğumuzda hissettiğimiz bir duygudur…O anı yaşayanlar bilir, insan sanki kilometrelerce koşmuş gibidir… Ya da küçücük bir odada kapatılmış, eliniz kolunuz bağlanmış gibidir…Nefes alamazsınız doya doya…Kıskançlık bir hastalık değildir, aksine dozunda olan kıskançlık normaldir ve sevginin bir göstergesi olarak kabul edilir. Anormal kıskançlık ise yıkıcı bir saplantıdır ve tedavi edilmesi gerekir. Kıskançlığın temelinde genellikle ilişkiyi kaybetmekten korkmak ve bunu hayal etmek olabilir.Bu da kişilerin özgüven eksikliğinden kaynaklanan bir sorun olarak kabul edilir. Kıskançlığın patolojik hale geldiği durumlarda ise hastalar bir hayli zorlanabilir. Çünkü aşırı kıskançlık adaptasyonu bozar, depresyona sürükler ve yetersizlik duygusunu hissettirir.

    Kıskançlık çok aşırıya varmışsa, bu kişiler aşırı gururlu ve geçimsizdirler. Kendini üstün görür , şüpheci ve evhamlı davranırlar. Her şeyden olmadık anlamlar çıkarırlar. Bazen o kadar ayrıntılı düşünürler ki ve öyle kurgular oluştururlar ki bunun şaşkınlığını günlerce atamazsınız üzerinizden… Bu da birçok olumsuz sonuca temel hazırlar.Kişi bu durumdan kurtulmak istediğinde öncelikle buna sebep olan nedenleri bulmaya çalışmalıdır. Bu nedenler çoğu kez sadece kişinin içinde kaldığından dolayı çözümlenemez. Bu yüzden kişi karşısındakine onu rahatsız eden şeyleri anlatmalıdır. Böylelikle kişi belki de kendi inandığı şeyin nedensiz olduğunun farkına varabilir.

    Aşırı kıskanmayı sevginin bir yolu olarak görmemeli tam tersine sevgiyi yıpratan bir unsur olarak değerlendirmeliyiz.Tabi ki dozunda olduğunda kıskançlık zararlı değildir ama abartıldığında sevgi gibi yapıcı bir duygunun zıddı haline gelebileceği unutulmamalıdır…Kıskanmak ve kıskanılmak istemiyorsanız size acil bir reçete: Size yapılmasını istemediğiniz hiçbir hareketi sevdiğinize yapmayınız…

  • PEMBE  BULUTLAR DAĞILIYOR…

    PEMBE BULUTLAR DAĞILIYOR…

    Kadın erkek ilişkileri ilk başladığında heyecan vericidir. Eşlerin birbirini tanımaya çalışmaları ve bu aşamada yaşanan neşeli ve eğlenceli hayat tarzı ile sonsuza dek süreceği düşünülen mutluluk dolu bir yaşam başlar. Ancak zamanın ilerlemesiyle birlikte eskiden heyecan verici olan şeyler gün gelir eskisi gibi zevk vermez. Zamanla çiftler yemek, temizlik yapmak, market alışverişine çıkmak, çocuk yetiştirmek gibi hayatın rutinleriyle meşgul olmaya başlarlar. Vakitlerini öncelikli olarak birbirlerine ayırdıkları günler yavaş yavaş geride kalır. Diğer uğraşlar ilişkinin yönetimini ele geçirir ve çiftler tutkuyu canlı tutacak şeyleri unuturlar. Bu aşamada herkesin düşündüğü şey aynıdır: Neden hiç bir şey eskisi gibi değil? Ama siz yine de umutsuzluğa kapılmayın.

    Bizlere en çok sorulan soru şudur: ” Evliliğin ya da ilişkilerin yıkılmasını neye bağlıyorsunuz? Ekonomik sıkıntılar mı ? Konuşamamak mı ? Parasızlık mı? Kıskançlık mı? Sadakatsizlik mi? İlgisizlik mi? Eğitimsizlik mi?Kişilik çatışması mı?..” Bunların çoğu birer belirtidir.Gerçek sebep sevgi , saygı ve güven bağlarını zayıflatan herhangi bir şeydir. İki insanı bir arada tutan harcın malzemeleri sevgi , saygı ve güvenden oluşur.

    Sevdiğiniz kişiyle aranızda hiçbir sorun yok, en azından görünürde… Ama ilişkiniz her geçen gün tatsızlaşıyor…Sabah altıda kalktınız, gün boyunca durmadan çalıştınız, akşam eve döndüğünüzde parmağınızı bile kıpırdatacak haliniz kalmadı. Üstelik deli gibi aşık olduğunuz ve aynı evi paylaştığınız erkek de bu durumda… Hele çocuk da varsa onların ihtiyaçlarını karşılamak, yedirmek-içirmek, uyutmak … Sonra o televizyona boş boş bakarken siz sofrayı toplayıp gazeteye bir göz attınız ve bütün bir geceyi hiç konuşmadan geçirmeyi başardınız. Çünkü kesinlikle konuşacak haliniz yoktu. Sonra erkenden uykunuz geldi ve kendinizi yatağa atıp adeta “sızdınız.”

    Geceleriniz böyle geçmeye başladıysa modern dünyanın tipik bir sorunuyla karşı karşıyasınız demektir, iş hayatının yoğun, üstelik bu çok yorucu temposunun ilişkinize yansıması, sebepsiz çıkan tartışmalara, gerilen sinirler kavgalara neden olurken, sizi birbirinizden uzaklaştırmaya dahi başlayacaktır. Çünkü aranızdaki iletişim bilinçsizce, ikinizin de isteği dışında kopmuştur. Artık konuşmaya, ona gününün nasıl geçtiğini sormaya ve anlatacaklarını dinlemeye bile üşenir hale gelmişsinizdir. Aranızda yüksek bir “yorgunluk duvarı” oluşmuştur ve bu duvar her gün daha da yükselir. Oysa bir ilişkiyi ayakta tutan şeylerin içinde beraberce paylaşılan anlar, ortak yaşananlardır.

    Sevgi bir ateştir.Sürekli yakılması ve beslenmesi gerekmektedir. İlgilenilmediğin de ateş nasıl sönerse sevgi ateşi de öyle söner gider. Sevgiyi ateşleyen birinci şey ilgidir. Ateşe değer vermektir , bakımını yapmaktır. Herkesin yaşadığı bir evi vardır. Evi yıkılmaktan , yıpranmaktan korumak için sürekli bakım ve ilgi gerekir .Bırakılırsa ev dağılır.Tamiri ertelenirse bozulmalar başlar. Belirli aralıklarla boya badana gerekir. En basitinden bir eşya bir araba ilgisizlikten tahrip olabildiğine göre insan ilişkilerinde en önemli bağ olan sevgi de sürekli bakım ve ilgiye alınmazsa dağılıp çürüyecektir.

    İlişkide insanlar birbirlerine ilgilerini yitirdiler mi ilgilerini başka şeylere yöneltirler.
    Çocuklara, kariyere, evin eşyasına, spora, modaya, ev temizliğine, araba tutkusuna, şöhrete, zenginliğe…Böyle durumlarda evlilik ihmal edildiği için bakımsız kalacaktır ve yıpranmalar, arızalar, yani sorunlar başlayacaktır.

    Kendisini iş başarısına odaklamış bir kişi evlendiğinde eşine zaman ayırma ve ilgilenme gibi “gerçek dünya” ile karşılaştığında zihinsel bir pişmanlık hissedebilir. Eğer erkek bencilse sorun başlayacaktır. Evine zaman ayırmama gerekçesi olarak şöyle der “Ben zaten sizin için çalışıyorum, ekmek kavgası başka çarem yok”. Kısa da olsa kaliteli bir beraberliği, hem iş hem ev başarısını beraber götürebileceğini düşünmezse fırtınalar başlayacaktır. İlgisiz olan sadece erkekler midir? Tabi ki hayır… Eve, eşyaya kendisini kaptırmış veya çocuklarla ilgilenmekten kocasına “Hoş geldin” demeyen eşler de nadir değildir. Bütün gün bakımlı ve göz alıcı bayanlarla bir arada olan erkek evde iyi bir anne, iyi bir ev hanımı ama iyi bir eş ve arkadaş olmayan kadınla uzun süre beraberse evliliği sorgulamaya başlayacaktır.

    İlişkinin uzun sürmesi için tarafların eşit ve denk olması önemlidir. Bunun tek istisnası vardır, “Dostluk duyguları”. Yan yana durduklarında karıkoca diyemeyeceğiniz kişiler öyle paylaşımlar içindedirler ki beraber olduklarında kendilerini çok mutlu ve güvende hissederler…
    Böyle kişilerde sevgi yakalandıktan sonra bazı adet ve davranışlarla beslenebilmiştir.
    Dostluk davranışının en önemli özelliği, ‘onu’ memnun etmeye çalışmaktır. Onun zevklerine, isteklerine ve beklentilerine uygun çabalar içinde olmak. Küçük hediyeler almak. En önemli hediyenin ona ayrılan zaman olduğunu bilmek. Kendi çıkarını ikinci planda tutmak. En önemli içten, karşılıksız, samimi sevgi.

    Mevlana “insanlar konuştuklarıyla değil duygularıyla birbirini anlarlar” der. Evrende belki de insanlığın en ortak noktasıdır duygular. Fikirler, ideolojiler, düşünceler, yargılar ne kadar değişkense duygular da o kadar ortaktır. Belki de yeryüzündeki çatışmaların ana sebebidir duygularla konuşamamak. Eşlerin seslerini duyurabilmeleri bu evrensel kurala uymakla mümkündür. Yargıları değil duyguları paylaşmak gerekir. Bunu başarabilen eşler evliliklerini daha mutlu, daha doyurucu ve daha paylaşımcı hale getirebilirler.

    Yazdıkça yazılacak ayrıntılar çoğalıyor….Gene dönmek üzere bu konuya önemli bir saptamayla son vermek istiyorum ;En iyi aşıkların en duygusal insanların değil, birbirlerine en çok zaman ayıran ve güvenen insanların olduğunu unutmayalım.

  • DUYGUSAL KAŞİF

    DUYGUSAL KAŞİF

    Yaşadığımız tüm duygusal karışıklığın merkezinde, sevgi ve sevginin karşıtı olan nefret duyguları vardır. Sevmeyi ve sevilmeyi arzu ederiz. Sevilmek yerine nefret dolu bir davranışla karşılaştığımızda, bu duygularla ne yapacağımızı ve bunlar hakkında kiminle konuşacağımızı bilemeyiz. Bu nefret dolu davranışa karşı çıkma ihtiyacı ile içimizde kilitli tutulan yararlı duygularımızla baş başa kalırız. En azından, ihtiyaç duyduğumuz sevgi ihtiyacımızı paylaşamayız. Kendi hissettiğimiz nefreti anlamayız, başkalarının duygularını ise çok az anlarız. Duygularımız saklar veya bu konuda yalan söyler ya da hissetmiyormuş gibi davranırız.
    Birçoğumuzun, duygularımız dinlemeden özgürce yaşayabildiğimiz yakın ilişkilerimizde o kadar çok kalbimiz kırılmıştır ki, o tutkulu sevginin pençesindeyken bile kendimizi gizleriz, açığa vuramayız. Uzun süre unutulmayan kalp sızıları, kendimizi tam olarak serbest bırakmamızı engeller ve birisi ile ilişki kurarken de kısmen gizlerimizi korur ve koruyucu bir mesafe bırakırız. Kendimizi tam olarak karşımızdakine vermeyiz. Ender olarak da, engel koymadan en güzel duygusal deneyimlerimizi yaşarız ve birisine karşı derin duygular hissetme sevgimizi yaşamak için kendi kendimize izin veririz. Genellikle, bu derin ve güzel duyguları yaşamak yerine daha çok hayatımızı dargınlıklar, hayal kırıkları üzerine inşa ederiz. Bu duygular bazen tam bir nefret duygusuna dönüşür. Nefret bir kez açığa çıktıktan sonra her şeye bulaşır ve sevgiyi tamamen bitirir.
    Hissettiklerimizin çoğu yaşanabilmeli. Biz içten samimi ve derin duyguları yaşamaya açarız. Başkalarıyla bağlar kurmaya, birilerini anlamaya ve anlaşılmaya açız. Kısacası sevme ve sevilme özlemi içindeyiz. Ama o noktaya nasıl ulaşılır? Duygularımızı yürekten yaşamanın, candan tutkulara sahip olmanın yani sevmenin, sevilmenin, ağlamanın, neşelenmenin, hatta acı çekmenin, zengin ve değerli bir deneyim olduğunu biliriz. Aslında, bizler sürekli olarak duygularımızı yaşamak için dolaylı şekilde yapay yolların arayışı içindeyiz. Bunun için ilaçlar kullanır veya macera, korku ve romantik filmlere gider, TV’ de dizlerin tutkunu oluruz. Tüm bunları, duygusal olarak uyarılmak için yaparız. Gerçekten özlediğimiz şeyleri bulamadığımızdan yoğun heyecanlar hissetmemize neden olacak riskli etkinliklere katılma isteği içindeyiz.
    Bu sevgisizlik travması, nefretin nasıl hissizliğe ve derin duygusal rahatsızlıklara yol açtığını topluma baktığımızda rahatça görebilmekteyiz. Kontrol dışı olan nefret dolu bir yaşam tarzı bir anda tüm hayatımızı ve toplumu sarabilir ve kuşaktan kuşağa aktarılabilir.
    Duygusal hissizlik, şiddet ve sevgisizlik döngüsünü acilen kırmamız gereklidir. Bunun bir yolu duygusal farkındalığı öğrenmek, sevgi duygusunu yaşamak ve son olarak empati geliştirmektir. Açık kalpli olma becerisi; başkalarının ne hissettiğini hissetmek, onların duygularına şefkat, sevecenlik ve nezaketle karşılık verebilmektir. Sevgi yaşantılarımızın farkında olmak, bizim kızgınlıklarımızı, nefretlerimizi ve diğer olumsuz duygularımızı açık şekilde görmemizi sağlayacaktır. Duygusal keşiflerimiz yapabilmek için bu duyguları fark etmek, anlamak ve bunları ifade etmeyi öğrenmek gerekir.
    Duygusal kaşif olarak duygularımızın kendimize ve çevremize karşı çalışması yerine, bizim yanımızda olmasını sağlayabiliriz. Yalan söylemeye, sert ve ani çıkışlar yapmaya, kavga etmeye, diğer insanları incitmeye yol açan zor, duygusal durumlarla baş etmeyi öğreniriz. Bu duyguların yerine, sevme, umutlu ve neşeli olma duygularından keyif almayı öğreniriz.
    Maalesef pek çoğumuz sıradan günlük zorluklardan, bir kısmımız ihanet ve hayal kırıklığından gelen sürekli bir duygusal risk travmasının etkisi altındayız. Duygusal keşiflerimizle çıkış noktasını bulmazsak tüm duygusal acılardan korunmak için donup kalırız. Koruyucu duygusal kabuğa saklandığımızda duygularımızla bağlantımızı kaybederiz ve duygularımızı anlama, kontrol edebilme becerisini kaybederek güçsüzleşiriz.
    Duygusal deneyim açlığı içinde olur ve onu bulma arayışlarına gireriz. Duygusal keşifler, bizim duygularımızla ve duygularımızla ve duyguların güçleriyle özellikle de sevgimizin gücü ile yeniden bağlantı kurabilmenin doğrudan ve etkili yoludur.

  • SEVGİLİLER GÜNÜ BASKISI İLİŞKİYİ ZEDELİYOR

    SEVGİLİLER GÜNÜ BASKISI İLİŞKİYİ ZEDELİYOR

    • Yine Bana bir şey almadın mı be adam?!
    • N’oldu ya hu neden alacak mışım??
    • E sevgililer günü bugün!
    • İyi de sen benim sevgilim değilsin ki, karımsın!

    Bu konuşmanın ya da “Ne alacağım, beğenir mi, ne kadar zormuş hediye almak, tam da ödev haftası,  ucuza aldığım anlaşılır mı ki, bu sefer de unutursa bu ilişki biter!, onu sevdiğimi göstermem lazım, bak bu kolyeyi alırsam belki son kaçamağımı affeder,  bak onun erkek arkadaşı ne almış off sevmiyor mu ki beni bu?! “ gibi düşüncelerin bolca olduğu bir gün sevgililer günü. Masum, keyifli, heyecanlı ve çekici tarafının yanı sıra, beklentinin fazla, ayrılıkların ve kavgaların da bol olduğu bir gün Sevgililer Günü.

    Bol bol alışveriş yapmamızı kulağımıza fısıldarken, hediye beklememizi de tembihliyor bir yandan. Partneriniz varsa eğer stresli bir döneme giriyorsunuz genelde. Çiftlere hali hazırdaki duygularını ve sevgilerini birbirlerine gösterebilmeleri, ilişkilerine heyecan katabilmeleri, sürprizlerle şaşırtabilmeleri için bir fırsat gibi görünen sevgililer günü, bir yandan da baskı oluşturuyor.

    Çiftlerin birbirinden sevgi beklemeleri normaldir. Partnerinin ilgisini dile getirmesini, söylemesini isterler. Bu her ilişkide olan ve olması gereken bir şeydir. İlişkinin güçlü devam etmesi ve rutine geçmemesi içindir. Bu, bir gülümseme, hiç beklenmedik anda atılan bir mesaj, iş yerine yollanan çiçekler, sahilde yapılan bir yürüyüş ya da televizyon izlerken onun elini tutmak, ona çay yapmak bile olabilir. Kişinin içinden gelen, yaptıkça mutlu eden, karşıdakinin heyecanını gördükçe heyecanlandıran yaklaşımlardır bunlar.

    Ancak zorunluluk olarak gösterilen sevgi, aşk bir yük olarak biner kişinin omuzlarına. İşte burada konumuza dönüyoruz ve sevgililer gününün zaman zaman bir zorunluluk olduğunu görüyoruz. Eğer hediye alınmazsa sevilmiyordur ya da iyi bir eş değildir gibi düşünülebiliyor. Tabi ki bu noktada çiftlerin ilişkilerinden tatmin olma derecesi de oldukça önemli bir roldür. Kişi, eğer bu günü sevgi görebileceği tek fırsat olarak düşünüyorsa, yatırımı ve beklentisi de o derece fazla olabilir. Bütün yıl hatırlanmadığını düşünen kadın, tüm kızgınlığı ile isteklerini belirtebilir, partnerini zorlayabilir ya da yüksek olan beklentisi karşılanmadığında tepki verebilir.

    • Burada önemli olan krizi fırsata çevirmektir. Çiftler birbirinden neler beklemektedir?
    • İyi bir ilişki onlara göre nasıldı?
    • Ne olsa, 14 Şubat olmasa da, çiftler birbirine sevgilerini daha kolay belli ederlerdi?
    • Çift olmanın bir takım çalışması olduğunu unutmadan, daha tatminkar bir ilişki için karşılıklı nasıl sorumluluklar alınabilirdi?

     Tüm bunların açık ve net, suçlama olmadan konuşulması ilişkinizin temelini daha sağlam yapmakla birlikte keyifli bir güne de kapı açacaktır.
     

  • EVLENMEDEN ÖNCE GERÇEKTEN EŞİMİZİ Mİ SEÇİYORUZ

    EVLENMEDEN ÖNCE GERÇEKTEN EŞİMİZİ Mİ SEÇİYORUZ

    Eş sözcüğü birbirinin aynısı olan durumlarda kullanılır.İki ayağımız kulaklarımız ayakkabılarımız ve küpelerimiz gibi.. Oysa ki bazı durumlarda birbirinden çok farklı iki durumda da birbirlerini eş olarak sıfatlandırıyoruz. Bunlardan günümüzde en yaygın olanı karı-koca için eş kelimesini kullandığımızdır.

    Aslında birçok özellikleri yönünden farklı olan iki kişinin evlilik adıyla hayatlarını birleştirmeleri üzerine neden birden bire eş olarak adlandırılmaya başlanıyorlar. Bizler evlenirken kendimizdeki aynı özelliklere sahip kişiyi mi arıyoruz yada farklı özelliklere sahip bizi tamamlayıcı kişiyi mi arıyoruz . tabiî ki de tamamlayıcı kişiyi mi arıyoruz.

    Karı-koca eğer eş ise neden bu kadar zıt davranışlar sergiliyorlar?

    Eşimiz dediğimiz erkek kıyafet uyumuna , makyaja , saç bakımına karısı kadar özen gösteriyor mu veya kadın erkek gibi araba markalarını , hangi takım hangi futbolcuyu transfer ettiğini bir erkek kadar iyi biliyor mu genellikle bilinmez öyleyse bunlar nasıl eştir.

    • Eş sözcüğü kullanmak yersiz bir durum olmuyor mu?
    • Zaten hiç kimse evlenirken bir eş istemez ki ne yapsın kendinden bir tane daha kişiyle hayatını birleştirip İnsan evlenirken karşısındaki kişide kendini aramıyorsa ne arıyor peki ?
    • Evleneceğim kişi iyi mi kötü mü her konu da anlaşabilir miyiz ?
    • Birbirimize karşı uyumlu davranabilir miyiz ?
    • Toplumda birbirimizi taşıyabilir miyiz?
    • Sevgisini kaybetse dahi saygısını sonsuza dek devam ettirebilir mi?…

    Bunun gibi binlerce soru kafamızda dolanır durur.

    Bunların cevabını hiçbir zaman bulamayız o an her sorumuza olumlu cevaplar bulsak ta iler ki zamanda değişmeyeceğinin de garantisi yoktur. Bunun için kendimizle ilgili net kararlar vermeliyiz. Evliliği ne için yaptığımızı; ailemizden ve çevremizde ki kişilerin baskısından kurtulmak için mi evleniyoruz , yoksa hayatımızın geri kalanına o kişiyle devam etmek istediğimizden emin olarak mı evleniyoruz. Her ne kadar bu iki kişi birbiriyle evlenmek istese de başka etkenlerde evlilik kurumu daha oturmadan darbe oluşturabiliyorlar.

    Çiftler birbirlerinin ailelerine kültürlerine uyum sağlayabiliyor mu yoksa daha yolun başında iken ufak tefek konularda dahi tartışıyorlar mı?

    Uyumsuzluklar belirgin bir şekilde devam ediyorsa evlilik iki kişi içinde riskli bir yoldur.

    Çiftler evlilik yoluna çıkmadan önce karşımdaki kişide neler arıyorum sorusunu kendine cevaplamalı ve karşısında ki kişide bunların olup olmadığını öğrenmelidir. Örneğin kesinlikle sigara içen bir karı veya koca istemiyorsanız karşınızda ki adayda bu davranış varsa evlenince bir şekilde bıraktırırım mantığıyla ilerde sorun olacak bu davranışı konuşup çözmeden evlilik yolunda bir adım atmakta başka bir risk olacaktır. Buraya kadar anladık ki karşı taraftan önce kendimizi tanımalı ne istediğimizi belirlemeliyiz. Nasıl ki bir işe başlarken ne olursa yaparım abi diyerek başlarsak başarıya ulaşmamız güçse evlilikte de ne istediğimizi kafamızda belirlemeden evlenirsek mutluluğu yakalamakta güç olacaktır.

    Evlilikten ne istiyoruz ; aşk mı sevgi mi saygı mı güven mi heyecan mı dindar bir aile mi huzur mu destek mi …?

    Önceliklerimiz hangileri ise onları belirlemeliyiz.

    Evlilik adımını attığımız da sevgi mi gerekli aşk mı dersek ?

    Ne diyebiliriz sevgi diyebilmeliyiz çünkü aşk o insanı kör eden karşısındakini kusursuz gösteren ve onsuz yapamayacağını düşündüren bir duygudur. Oysa sevgi karşımızdaki kişiye ihtiyacımız olduğunu hissettiren onunla mutluluk duymak eksiklerimizi fark ederek hoş görmektr. Yani aşıkımızdan değil bir ilişkide sevgimizden emin olmalıyız. Bir diğer önemli nokta ise konuşabilmektir. Konuşamamak evlilik için bir yıkıcı etmendir. Mutluluklarınızı , sorunlarınızı,zihninizi açan bilgilerinizi kısaca her şeyi konuşabileceğiniz bir çift olmalısınız. Çiftler bu iletişimi başarabilirlerse evlilik için sağlam bir adım atmayı başarmış olacaklardır.

    Evlilikler de bir de yaş etkeni önemlidir. Çiftler evlilik sorumluluğunu alabilecek olgunluğa eriştiklerinde evlilik kararı almalıdır. Bu da ortalama kadınlar için 20-25 yaş erkekler için en erken 25 yaş olmalıdır. Son olarak ta evleneceğimiz kişiler konusunda bir bilene danışmalıyız. Fikrine güveneceğimiz sizi tarafsız yorumlayabilecek hatta mümkünse profesyonel bir kişiye danışmalısınız. Çünkü insan özelliklede aşık ise kendi ilişkisine dair sağlıklı karar alamaz. Duyguları kişiyi ele geçirir ve doğru karar almasına engel olabilir. Bunlar evleneceğimiz kişiye başkalarının karar vereceği anlamına gelmez .

    Bütün bunları değerlendirdikten sonra evlilik kararını siz almalısınız .

    Hayat arkadaşınızı bulmanız dileğiyle

  • Kadınlar Neden Aldatır?

    Kadınlar Neden Aldatır?

    Her iki cinsin birbirini aldatma potansiyeli vardır. Bu potansiyel kişinin karakteri buna uygunsa şartlar oluşunca aldatabilir. Eşinizi veya partnerinizi aldatabilmeniz için önce KENDİNİZİ aldatmanız gerekir.”

    ADİL MAVİŞ

    KADINLAR NEDEN ALDATIR ?

    Sosyal ve ikili ilişkiler içerisinde belki de en çok merak edilen sorulardan bir tanesi bireylerin birbirlerini aldatmasının altında yatan sebeplerin ne olduğudur. Aldatan kadınlar da, tıpkı aldatan erkekler ile aynı sebeplerden dolayı bu eylemi gerçekleştirmiş olabilecekleri gibi, birbirinden çok daha farklı ve bağımsız sebepler ile de gerçekleştirmiş olabilmektedirler. Aynı durum, erkekler için de geçerlidir ve sanıldığının aksine yalnızca cinsel ve hormonal dürtülerine yenik düştükleri için eşlerini ya da sevgililerini aldatmamaktadırlar. Ancak, aldatma ve aldatılmanın psikolojik olarak son derece yoğun bir hasara neden olduğunu biliyoruz. Hiç aldatılmamış bir birey dahi, aldatılma düşüncesi ile kendisini son derece büyük bir stres ve baskı altında hissedebilmektedir. Aldatan ve aldatılan için de, eylem sonrasında, sürecin uzunluğu fark etmeksizin son derece rahatsız edici bir psikolojik olumsuzluklar dönemi başlayabilmektedir.

    Aldatma eyleminin altında yatan sebepler, hem erkek hem de kadın bireyler için birebir aynı olabileceği gibi, son derece farklı da olabilmektedir. Örnekse, bir kadın da sadece ve sadece hormonal, cinsel bir dürtü ile eşini ya da sevgilisini aldatabilmektedir. Zira halk arasında erkeklerin sadece bu dürtü ile eşlerini ya da sevgililerini aldattıkları düşünülmektedir. Ancak, bir erkek de, tıpkı “aldatan kadınlar” için düşünüldüğü gibi ilgi eksikliği, sevgi eksiliği, tükenmişlik, yetersizlik hissi ve benzeri unsurlar doğrultusunda da sevgilisini ya da eşini aldatabilmektedir.

    Aldatmanın Tek Sebebi İlgi ve Sevgi Eksikliği Mi?

    Elbette ki aldatma eylemi, yalnızca ilgi ya da sevgi eksikliğinden kaynaklanan bir intikam ya da kaçış aracı olarak görülmemelidir. Aldatma eyleminin altında bir çok psikolojik etken yer almaktadır. Erişkin ve olgun olarak kabul edilen bireylerin, aldatma eylemini gerçekleştirmesinin ardından çevresi tarafından çok ağır bir biçimde eleştirilmesi, kişinin de kendini sorgulamasına neden olmakta, haklı ya da haksız nedenler bulmasına ve onlara körü körüne inanarak, psikolojik bir tahribata maruz kalmasına sebep olmaktadır. Halk arasında, böylesini bir eylemin gerçekleştirilmesi, psikolojik olumsuzluklardan ziyade “karaktersizlik” şeklinde tanımlanabilmektedir. Unutulmamalı ki, bireyin karakterini oluşturan etkenler de bilinçaltında yer edinmiş olan psikolojik unsurlardır. Dolayısıyla, bir bireyin hal ve tavırları, sergilediği davranışlar ve söylediği sözleri “karakter” olarak yorumlamak ve yaftalamak, ön yargıda bulunmak ve olumlu ya da olumsuz bir şekilde eleştirmek son derece yanlış bir tutum olacaktır. Karakter oluşumu, bireyin algı ve yorumlarının niteliği doğrultusunda, çevresinde meydana gelen ve bireye doğrudan ya da dolaylı yoldan etki eden olayların sonucunda gerçekleşmektedir ve psikoloji ile bağlantılıdır.

    Histrionik kişilik bozukluğu” olarak bilinen psikolojik rahatsızlık, halk arasında “ilgi arsızlığı” olarak bilinmektedir. Aldatma ve yalan söyleme eylemleri genellikle bünyesinde gelişmiş histrionik kişilik bozukluğunu barından bireylerde gözlemlenmektedir. Ancak, bireyin histrionik olarak tanımlanması gibi bir şart söz konusu değildir ve pek çok kişilik bozukluğu, tanımlanacak kadar yoğun bir etki yaratmıyor olsa da, bilinçaltında yer edinmekte ve bazı hal ve davranışların sergilenmesinde, gelişmesinde kaynak rolü oynayabilmektedir. Eşinden ilgi görmediği için, kişisel amaçları doğrultusunda aldatan bir kadın ya da erkek için “ilgi arsızı, histrionik” demek yanlış olacaktır. Yine de, birey kendi algısı ve yorumu doğrultusunda, eşinden beklediği ilgiyi ve sevgili bulamadığı için başka bir yerde aramış, bu arayışı sonucunda da aldatma eylemi gerçekleştirmiş olabilmektedir. Aldatma eylemi, bu tarz birçok etkeni takiben gerçekleştirilebilir ancak, bireydeki aldatma dürtüsü sürekli bir hal almış ise ve birey sürekli olarak aldatma eylemi gerçekleştirmek adına kendince geçerli nedenler üretiyor, bu nedenlere körü körüne inanıyorsa histrionik bir tavır sergiliyor demektir. Kendine ve çevresine daha çok manevi zarar vermeden önce, profesyonel psikolog ve psikiyatrların rehberliğinde tedavi edilmelidir. Sosyal ilişki ve becerilerinizi olumsuz yönde etkileyen tüm unsurlar, göründükleri kadar masum değillerdir ve uzun vadede çok daha büyük bir tahribata neden olabilmektedir. Bu sebeple, bu ve benzer konularda profesyonellerden psikolojik bir yardım almak kesinlikle tavsiye edilmektedir.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuklarda ten temasının önemi

    Çevremizi hiç dikkatle izleyebiliyor muyuz? Değil, dikkatle, farkına bile varamadan, günümüz koşuşturma içinde geçiyor dediğinizi duyar gibi oluyorum. Yaşam koşulları, maddi kaygıları ön plana almış durumda… Burada neleri kaçırdığımızın farkında mıyız? Günler geçiyor, öyle ya da böyle… Güneşin doğuşunu, rüzgarın kah yumuşak, kah sert estiğini, bunların bizim ruhsal durumumuzu nasıl etkilediğini görüp, hissedebiliyor muyuz? Çiçeklerin, böceklerin farkında mıyız? Evet, hep baktığımız şeyler; ancak, farkındalık bambaşka birşey…

    Canlılar, hep birlikten hoşlanırlar, etkileşirler. Afrika menekşelerini genelde biliriz. Birbirlerinden etkilenerek, renk değiştirebildiklerini de belki biliyorsunuzdur. Hayvan yavrularınında anne ile ilişkilerinde yakın temasın önemli olduğunu belki gözlemleme fırsatınız oldu, belki de belgesellerden izliyorsunuz.

    Canlıların en gelişmişi insan yavrusudur.Yakın olma, ait olma duygusunu en yoğun bir şekilde yaşamak, duygusal yönden doyuma ulaşmak ister. Çünkü, en temel duygulardan güven içinde bulunma ihtiyacı karşılanmış olur. Güven içinde bulunma ihtiyacı, yaşamın ilk günlerinden itibaren yoğun şekilde doyurulması gereken gereksinimdir. Bebek, anne karnında son derece rahat ve güven dolu bir ortamdadır, travmalara karşı olabildiğince korunabileceği su kesesinin içinde gelişimini sürdürür. Isı, beslenme koşulları neredeyse “otomatik”diyebileceğimiz şekilde karşılanır. Annenin güvenli vücudunda hayat bulur.

    Bebek, doğduktan sonra, bu koşullara azami şekilde yakın fiziksel şartlar ister. En önemli ihtiyacı olan güven içinde olma ihtiyacı; çevre koşullarının bebeğe göre düzenlenmesi ile oluşur. Bebeğin odasının nemi, oksijeni, steril olma durumu ona göre ayarlanmalıdır. Bebek, anne sütü almasının desteği ile de çevre koşulları ile yavaş yavaş tanışmaya başlar. Onu hasta edebilecek mikroplara karşı direnç geliştirmeye çalışır. Eğer, bebek annesütü alamıyorsa bile annenin göğsüne dayanarak beslenmeli ve fiziksel temastan uzak tutulmamalıdır.

    Anne ile bebek doğumdan sonra en kısa zamanda birarada bulunmalıdır. Annenin ve bebeğin sağlık durumları uygun ise birliktelik gözardı edilmeyecek kadar önemlidir. Bebeğin duygusal gelişiminde, anne ile bağlarının devam etmesinde, bebeğin kendini güven içinde hissetmesinde, anne sütünün çoğalmasında da ten teması etkilidir.
    Yetişkinler bile tehlike, üşüme durumlarında farketmeden anne karnındaki pozisyonu alırlar, kendilerini güven içinde hissederler, korunurlar. Kendini güven içinde ve huzurlu hissetmek, insanı rahatlatır, bağışıklık sistemini güçlendirir. Duygusal yönden desteklenen çocuğun, karakter ve kişilik gelişimi olumlu yönden etkilenir. Güzel duyguları ve ten temasını yaşayarak büyüyen çocuk; sevgi duygularını yoğun yaşar ve çevresine, insanlara zarar vermek istemez. Çocuk, güven duygusu ile sakinleşir, hırçınlık, saldırganlık duyguları pasifize edilmiş olur.

    Hiç ilgilenilmemekten dayağı tercih eden çocuklar vardır. Burada dayak için hiçbir zaman olumlama yapmamız mümkün değildir. Ancak, ten teması ile çocuk, ilgilenildiğini hissederek tercih bile yapabilir. Bu nedenle ebeveynler, çocuklarına yakın temasta bulunmalı, saçını okşamalı, yanaklarından öpmeli, elini sağlam ve güvenli şekilde tutabilmeli, omuzuna, sırtına dokunarak sözel ifadelerini desteklemeli, güven duygusunu yaşatmalıdırlar.

    Çok kızgın insanlar, önce kendilerine dokundurmak istemezler. Daha sonra ten temasını sağlayabilmiş isek yavaş yavaş gerginliğin geçtiğini görmüşüzdür. Çocuklarda da gergin duygular yaşanmasına; ten teması engelleyici, yavaşlatıcı rol oynar.

    Ten teması, aile, anne-çocuk, baba-çocuk bağlarının varlığını hissetmektir. Çocuk ve ailenin diğer bireyleri ten temasını yaşamıyorlarsa, ya da yeterince yaşamıyorlarsa ailede sorun olabilir. Dokunmak, sevgiyi hissetmek ve hissettirmektir. Herkes sevgiye muhtaçtır. Sevgi, dışavurum ile kendini belli edebilmelidir. Çocuğumuzu biz sevemiyorsak, dışarıdan birileri sevmek ister. Bunun sonuçları vahim duruma gelebilir. Madde bağımlılığından, çarpık ilişkilere kadar giden süreçler yaşanabilir. Anne- baba olarak sevgimizi çocuğumuza göstererek, hissettirerek vermekten kaçınmamalıyız.

    ÖZNUR SİMAV
    PEDAGOG-AİLE DANIŞMANI