Etiket: Sen

  • Haklı mı Olmak İstiyorsun Yoksa Mutlu mu?

    Haklı mı Olmak İstiyorsun Yoksa Mutlu mu?

    Haklı mı Olmak İstiyorsun Yoksa Mutlu mu?

    Biliyorum bazen öyle anlar oluyor ki yalnızca anlatmak istiyorsun. Mağduriyetini, hayal kırıklıklarını, hüzünlerini ve yaşamış olduğun tüm olumsuzlukları…

    Ve karşı taraftan beklediğin tek kelime şu oluyor;

    “Haklısın!”

    Zaten başımıza ne geliyorsa egomuzun sesini dinlememizden gelmiyor mu?

    Hem biliyor musun, onun da duymak istediği tek kelime var;

    “Haklıyım!”

    İlişkilerimizde amaç mutlu olmak ise yapılan en büyük yanlış haklı olmaya çalışmaktır.

    Maalesef haklı olmak ve dediğimizi yaptırmış olmak mutluluk getirmiyor. Yani bir taraf yenilmiş ve sen kazanmışsın. Çoğu zaman sevdiğin, eşin, dostun, çocuğun kaybetmiş ve sen haklısın!

    Bir de her şeyi karşıdan beklemekte adet olmuş.

    “O bana bir adım atsın, ben ona koşarım! ”

    Ne çok duymuşuzdur bu cümleyi.

    Ne saçma ve ne komik değil mi?

    Eğer mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmekse istediğimiz, haklı olduğunun ve ‘ilk’ adımı atanın ne önemi olabilir ki?

    İlk adımı sen at, ama bu adımı da karşı taraf için bir fedakarlık olarak görme!

    Sen intikam yerine devam etmeyi seç!

    İnan bana kazanan sen olacaksın!

    Geçmişe takılıp kalmak yerine ‘an’da kalmayı seç!

    Haklı olmayı unut! Mutlu olmayı seç!

    Ama sen “Yok, Tuba ben ‘haklı olmak istiyorum’” diyorsan, tamam sustum, sen haklısın…

  • Her Seçim Bir Vazgeçiştir

    Her Seçim Bir Vazgeçiştir

    Her Seçim Bir Vazgeçiştir

    Bilmek ayrıdır, fark etmek ayrı… Bazen bilirsin ve sana normal gelir. Bir gün fark edersin… Böylece hem bilirsin, hem de eyleme geçersin. Örneğin; sigara sağlığa zararlıdır, bunu hepimiz biliriz. Bazıları gerçek zararını ‘net’ görebilmiştir içmemeyi tercih eder. Bazıları ise bu gerçeği bilir fakat “Amaan uzun süredir içiyorum bir şey olmadı, olursa da nasip der geçerim” der.

    Tabii hep söyledim, söylüyorum, ısrarla da arkasında duruyorum. Her seçim bir vazgeçiştir.

    Seçtiğin her ne ise ona karşılık seçmediğin her şeyi kaybetmeyi göze almışsın demektir.

    Uzun süredir düşünüyorum, gözlemliyorum, teraziye koyuyorum… Her insan ama her insan yaşadığımız şu hayatta bir diğer yarısını bulmanın peşinde, çabasında…

    Fakat apaçık bir gerçek var ki aslında yaşadığımız kısacık ömrümüzde ‘TEK’ olarak geldik, tek olarak gideceğiz.

    Ya farkındayız ya da değiliz ama TEK’iz. Tek başınasın her yerde, her anda… Evde, işte, okulda, dışarıda, sosyal çevrede, nerede olursan ol. Bizi anlayan ya da anlamayan… Konuştuğumuz ya da konuşamadığımız… İçimizde saklı gizli ne varsa açtığımız ya da açamadığımız…

    Anlatabildiğimiz, anlatamadığımız, anlatmaya çalıştığımız ya da anlatmaya çalışıp da anlaşılamadığımız…

    Ne varsa artık…

    Diyorum ki; gerçek sevgi anlatmaya çalışmamalı. Bazen karşındaki o içindeki sır perdesini açabilmeli, konuşamadığın, içine ok gibi saplanmış olan çığlık çığlığa sustuklarını dinleyebilmeli… Bazen sen anlatmadan seni dinleyebilmeli… Bazen bir bakışıyla, sana huzuru vermeli. Bazen o bakışıyla içindeki huzursuzluğu yok etmeli. Bazen varlığı bile şükür sebebin olmalı. Yani sen gibi olmalı, seni tamamlamaya çalışmamalı, senin diğer yanın gibi olmalı… TEK olmalı.. Diğer yarını aramaktan vazgeç, TEK olabileceğin kişiyi bul!

    Yani demek istediğim, herkes her şeyi biliyor ama uygulamadan bilmek hiçbir işe yaramayacak.

    Sevgiyle,
     

  • EVLİLİKTE VE AİLEDE ROLLER

    EVLİLİKTE VE AİLEDE ROLLER

    İlişkilerimizin flört dönemlerinde birbirimize roller yükleriz. Daha doğrusu her birimiz karakterimiz ve potansiyelimiz doğrultusunda ilişki içerisinde bir takım sorumluluklar alırız. Bu sorumluluklar her ilişkinin dinamiğine ve ilişkiyi yaşayan kişilerin karakterlerine göre değişkenlik gösterebilir. İlişki içerisinde kavgaları yatıştırma rolü bunlardan birisidir. İlişki içerisinde yaşanan tartışmalar, anlaşmazlıklar gayet normaldir. Bunların sebebinin aileden öğrendiğimiz bilgilerin karşı tarafınkilerle çatışması olduğunu söyleyebiliriz ki bu ilişki içerisinde güç savaşı kavramını doğurur. 
    İlişki içerisinde rollerden biride organizatörlüktür. Yapılacak aktivitelerin planlanması, eylemlerin seçilmesi gibi açıklayabiliriz.

    Sizde fark ettiniz değil mi şimdi aktivite planlarını hep bir tarafın yaptığını?

    Bunun temel sebebi bizim yerimize işleri yapan biri olduğunda kuzu kuzu uyum sağlamamız ve mutlu olmamızdır. Flört döneminde çok kolay ve kendiliğinden paylaşılan bu ufak roller evliliğe geçince çok ciddi savaşlara yol açabilir. Çünkü artık bir evin içerisindeyizdir ve yapılacak yığınla iş vardır. Hani her iş yerinde birilerine sürekli iş kitleyen ya da her işi yapmaya çalışan, kimseye rol vermeyen iki tip vardır ya işte evlenince de bireyler bu iki tipe dönüşürler. Birincisi sorumluluk almaya üşenen tipler ikincisi ise “en doğru benim geçmişten getirdiğim bilgiler” diyen ve bütün işleri yapan tiplerdir. Bu iki tip de aslında arızalıdır. Evlilikte bunun bir orta noktası bulunabilir. Örneğin evin muhasebesi para yönetimi konusunda herkes çok yetenekli olduğunu sanabilir fakat ne yazık ki durum böyle değildir. Bu rolün mutlaka bilen birisine bırakılması şarttır. Günümüzde artık yeni evlenmiş ve evde oturan çalışmayan insan bulmak zordur. Bunun sebebi ekonomik sebeplerdir. Artık üniversite okuma oranının da artmasıyla herkes kariyer konusuna önem vermektedir. Bundan dolayı evin rutin temizlik işlerinin bir tarafa yüklenmesi mümkün değildir. Fakat temizlik de aynı para yönetimi gibi yanlış yapıldığında tahribat bırakabilecek bir iştir. Bu yüzden özellikle hanımefendilerin bu konuda evde iş dağılımı yapılırken doğu yönetimi yapmaları gerekebilir. 

    Bazı insanlar doğuştan sorumluluk peşinde koşarlar bazıları ise sorumluluk almaktan çekinirler. Çekinen tipleri asla kaçan tiplerle karıştırmamak gerekir. Çekinen tiplerin geçmişte insiyatif kullandıklarında başlarını belaya soktukları ve sonrasında sorumluluk almaktan çekinen tiplere dönüştükleri ve ileriki yaşlarında bilinçaltından gelen kaçınma içgüdüsüyle sönük kaldıkları gözlemlenmiştir. O tiplere ne yapmaları gerektiğini söylediğiniz takdirde çok sadık birer askere dönüştüklerini görebilirsiniz.

    • Sorumluluktan kaçanlar için ne yapmak gerekir peki?

    Bu zor bir konudur fakat şöyle bir yol izlenebilir. Verilecek olan sorumluluğu kendisinin yaratmasına ve tanımlamasına olanak verip onların biraz narsistik yönünü okşarsanız onları da birer sadık askere dönüştürebilirsiniz. Bu tiplere sorabileceğiniz altın sorular arasında; “Sence burada ne yapmalıyız?” “Bir konuda senin önerine ihtiyacım var.” hatta abartarak “ Sen olmazsan ben bunu halledemem ki “ gibi ifadeler yer alabilir.

    Evliliklerdeki bir diğer rol sorunsalı ise mutfak görevleridir. Bir önceki paragrafta belirttiğimiz gibi artık iki tarafta çalıştığı için akşam eve gelinince yapılacak yemek bazı durumlarda çok büyük bir krize yol açabilir. Özellikle yeni evlenmiş bireylerden her biri o yaşlarına kadar eve geldiklerinde hazır sofra ve muhteşem anne yemekleriyle karşılaştıkları için yeni evlerinde hazır sofraya oturmak isterler. İşte bu durumda gerçekten bir yöneticiye ihtiyaç vardır. Bu konuda da yine iş bölümü olması gerekir fakat mutfak konusunda deneyimli birinin deneyimsiz birine ne yapması gerektiğini söylemesi ve iş bölümünü kolaylaştırması gerekir. Bilgili olan tarafa biraz fazla iş yükü kalabilir fakat zamanla yetiştireceği diğer eleman bilgilendikçe sorumluluk almaya başlayacak ve daha fazla iş yapmaya başlıyor olacaktır.

    Buraya kadar basit iş dağılımını gerçekleştirmiş bulunmaktayız. Bundan sonrasında ise sahne arkasında kalan fakat aile dinamiklerinin temel direklerini oluşturan karı-koca rollerine göz atıyor olacağız. Güzel bir flört döneminden sonra evlenme kararı vererek düğününüzü yaptınız. Yediniz içtiniz. Eğlendiniz. Bir de üstüne balayı patlattınız. Değmeyin keyfinize. Balayı bitti. Evinize döndünüz. Tatil bitti. İşler başladı.

    • Şimdi ne olacak ? Ne mi olacak? Kararı veren sizdiniz. Şimdi “Ne olacak?” diye mi soruyorsunuz?

    Evlilik kurumundan size birer tane hediye geldi. İki ceket hemen incelemeye başladınız. Gıcır gıcır, mis gibi iki tane ceket. Biraz şaşkınlıktan sonra üzerinize denemeye karar verdiniz. Bir de baktınız ki üzerinize biraz büyük geldiler. Çiftlerden birinin aklına hemen dahice bir fikir geldi. “Sanırım yanlış denedik. Gel sen benimkini dene ben de seninkini deneyeyim. Yok bu da olmadı. Eee napalım terziye mi götürsek ? Aslında biraz beklesek mi? Belki biraz büyürüz. Bu ceket seneye senin üstüne oturur gibi. Markası neymiş acaba?” Derken bir baktınız ki kadın için olanında “karı” markası erkek için olanında ise “koca” markası var. İşte şimdi fark ettiniz bunlar sizin yeni rolleriniz. Sevgiliyken de vardı ceketleriniz. İkisinin de markası aynıydı “sevgili”. Şimdi yeni ceketleriniz var. Bu ceketlerin üzerinize büyük gelmesinin nedeni büyüyecek olmanız değil,“sevgili” ceketlerinizi tozlu dolaplarınıza kaldırıp unutmak yerine içlerine dikebilesiniz diye yer bırakılmış olmasıdır. Ne kadar da düşünceli kurummuş. İlişkinizde birkaç tane ceket giyiyor olacaksınız. Her aşama bir ceketi temsil ediyor olacak. Sevgili, karı-koca, anne-baba, dede-anneanne ceketleri olacak. Her üst aşamaya geçtiğinizde eskilerini dolaba kaldırırsanız ilişkinizin temel dinamiğini terk etmiş olursunuz. Bu da sizi birbirinizden uzaklaşmaya itebilir. İlişkinizdeki tutkuyu, aşkı, romantizmi canlı tutabilmek için her zaman ilişkinizin sevgililik zamanından yararlanmanız gerekir. 

    • Peki nedir bu karı-koca rolleri? Sorumlulukları nelerdir ? Ne iş yaparlar ?

    İşte bunların cevabı sizin geçmişten getirdiğiniz bilgilerle açıklanabilir. Şimdi bu yazıyı okurken evliliğiniz içerisinde kendinizi gözlemlemeye çalışın. Aynı anneniz ya da babanız gibi misiniz evlilik içerisinde? Neden acaba? Çünkü bu rolleri onlardan öğrendiniz ve kendi ilişki dinamiğinize ve kendi karakterinize göre şekillendirdiniz. Bir önceki paragraflarda bahsettiğimiz gibi evin rutin işleri konusunda eşit dağılım yapıp evin sorumluluğunun balansını iyi ayarlarsanız zaten geçmişten getirdiğiniz bilgileri kullanarak “karı-koca” rollerini çok rahat yerine getirebilirsiniz. Sadece sınırlarınızı belirleyin ve ilişkinizi yaşamak için üçüncü bir alan yaratın. Yani ilişkinizde eşit payda “BEN-SEN-BİZ” olsun. Gerisi kendiliğinden gelişir zaten. “Ben” ve “Sen” kısımlarını beslerken, doyururken yalnız kalalım. “Biz” kısmını beslerken ise mutlaka beraber olalım, yeterlidir. Birde başta yaptığınız gibi deneme amaçlı ya da kendinizinki eskimiş, diğerinizin ceketi elinizin altında bile olsa asla ve asla birbirinizin ceketlerini giymeyin. Yeni ceketleriniz hayırlı olsun. İçlerine sevgili ceketlerini yamalatmayı unutmayın.“BİZ” kısmını beslerken ona bolca ihtiyaç duyacaksınız.

  • SINAV KAYGISI BAŞARISIZLIĞIN KAPISINI ÇALARSA

    SINAV KAYGISI BAŞARISIZLIĞIN KAPISINI ÇALARSA

    Neredeyse ilk okuldan beri milyonlarca öğrenci belli sınavlara hazırlanıyor. Sen de onlardan birisi isen belki de sınav denilince aklına ilk gelen duygun “kaygı”dır. Ancak unutulmamalıdır ki, kaygı çok da yaşamsal bir duygudur. Performans ve motivasyonunu arttırır. Bununla birlikte eşiği geçip artmaya başladığında yaşam kaliteni düşürüp ve senin gibi bu binlerce öğrencinin de olumsuz etkilenmesine neden olabilir.

    Peki ne yapmak gerekir?

    • *Öncelikle o gün sıradan bir gün; sadece diğer insanların trafikten muzdarip olacağı, ailelerin okul bahçelerinde ve girişlerinde hatta etraflarında sohbet edeceği bir sabah olacak. Eğer genel bir sınav değilse de yine kuşların öteceği, arabaların korna çalacağı ve yine sezon indirimlerinin olacağı bir gün olacak.
    • Dolayısıyla vitamin diye aşırı beslenmeye, yarın sınav var diye günlük sisteminin dışında erkenden uyumaya çalışmaya da gerek yok. Eğer buna zorlarsan kendini, fazla anlam yükleyerek stres seviyeni de arttırmış olursun.
    • Diyelim sınav sınıfının dışında bir yerde. Sınav yerine önceden geldin, oturdun ve sanki herkes senden daha iyi biliyor konuları. Hatta ellerin titremeye başladı bile. Karnın ağrıyor yoksa tuvaletin mi geldi? Ya sen sorularla boğuşurken arkadan biri sayfasını çevirirse, ya karnın guruldarsa sınavda? Ya bayılırsan?..Peki bir dakika.. Elinde %100 bir kanıtın var mı böyle olacağına dair? Kanıt ara, “Elimde başarısız olacağıma dair bir kanıt var mı ya da o çocuğun sayfayı çevirmesi her soruyu bilerek geçtiğine dair bir kanıt mı?” Kanıtın yoksa; o düşüncen gerçek değildir. Hem karnın guruldarsa merak etme iki dakika sonra çapraz köşedeki kızınki de guruldayacaktır. Hoş aynı önerilerim okul sınavların için de geçerli.
    • Heyecanın, stresin arttıkça, kalbin daha hızlı çarpar ve nefesin de hızlanır. Ellerin soğuk soğuk terler belki, dayanamayacakmışsın gibi bile gelebilir bazen. İşte böyle zamanlarda nefesini yavaşlat ve en kötü ne olabilir diye sor kendine. Nefesini burnundan ya da ağzından alırken göğsün yerine karnın şişsin ve biraz tuttuktan sonra ağzından yavaşça ver. Bunu bir kaç kere tekrarlaman hem zihnine ve bedenine zaman kazandıracak, gerilen kaslarını gevşetecek, hem de kimsenin anlayamayacağı bir eğzersiz. Diyelim en kötü senaryon gerçekleşti, bu durum dayanılamayacak kadar korkunç mu? Değil değil mi?
    • Ve insan olduğun için hatalarınla, başarılarınla; mükemmel olmak zorunda değilsin. Her soruyu hatasız yapmalıyım dersen, senin işin zorlaşır ve yapabilecekken belki de kendine kızmaktan sebep anlayamayacaksın bile ne sorulduğunu. Öyle zamanlarda, soru kafanı mı karıştırdı, atla diğerine geç. Çünkü ona 5 dakika harcağıdında belki de 5 soru kaybın oluyor. Daha iyi anladıklarını yaptıktan sonra geri dönersen performansın artacaktır.
    • Belki annenin ve babanın yerine konuşmuş gibi olacağım ama; sen düşük de alsan yüksek de alsan sizinkiler seni sevmeye devam edecek. Çünkü sen onlar için değil, kendin için çalıştın ve kendin için sınava giriyorsun. Biliyorum onlar ve tanıdıklar “Sana güveniyoruz, sen yaparsın” dediklerinde stresin ve korkun artıyor ancak belki de ne diyeceklerini bilmediklerinden öyle cümleler ağızlarından çıkıyor olabilir. Fazla anlam yükleme, zaten her an sana güvenip inanıyorlar.
    • VE unutma ki bu sınavlardaki başarın senin değerini belirleyemez. Çünkü senden ne kişilik, ne fizik, ne de davranış açısından 1 tane daha yok. Yani sen; biriciksin, çok değerlisin. Bu değerlilik de bir sorumluluk bir veriyor sana. Ne yaparsan, ne geçerse aklından ve ne hissedersen sana ait. Yani aslında kimse zorla korkutmuyor bizi ya da zorla mutlu etmiyor. Unutma ki; Bizim düşüncelerimiz nedeni ile hislerimiz ve tepkilerimiz ortaya çıkıyor.
  • Ömür Dediğin Bir Algı ile Başlar

    Ömür Dediğin Bir Algı ile Başlar

    İnsanın olduğu her an anlam kazanıyor
     
    Zaman o kadar çabuk ilerliyor ki… 

    Dün sokakta top oynayan çocuk, bugün pencere kenarında torunlarını bekliyor olabilir. Bir zamanlar genç ve yakışıklıyken, şimdilerde belki de sadece bir kaç fotoğraf bunu doğrulayabilir. Harabe bir evin önünde asılı eski ama yıkanmış çamaşırlar, zamanında caddelerde tozunu attıran, şimdilerde yola çıkması bile mümkün olmayan kırmızı bir araba, bükülmüş bir bel, lekeli eller, dökülmüş dişler, belki yalnızlığı paylaşan bir kedi…
     
    Ve ne kadar kaldıysak bu dünyada, o kadar sorgulamaya başlıyoruz kendimizi. İnsan olmanın inanılmaz nimetlerinin yanı sıra, dayanılmaz yükü, yüzümüze eklenen her bir kırışıklık ile daha da belli ediyor kendini. Aynada fark edilen her bir beyaz saç, tecrübelerimizin yanı sıra yılların ne kadar hızlı geçtiğini de söylüyor bizlere. Ve yaşımıza yaş eklendikçe iç hesaplaşmalarımız ve sorgularımız yoğunlaşıyor.

    Neden? Nasıl? Niçin? Keşke…
     
    Peki bu kaçınılmaz ve geri dönülmez sürecin doğurguları bu kadar ağır ve moral bozucu olmak zorunda mıdır?

    Elbette ki yaşlılıkta önlenemez fiziksel belirtiler olacaktır, fakat yıllarımızı o ana kadar nasıl değerlendirdiğimiz daha önemli değil midir?

    O yılları yalnızlık ve acı yılları olarak mı tasarlıyoruz yoksa yaşlı ama ruhsal açıdan genç, yaşadıklarından ve deneyimlerinden memnun, tatminkar, halen daha yaşama bağlı ve en önemlisi huzurlu olarak mı?

    Ve tüm bunların öncesinde kendimizi ve hayatı algılayışımızı, bu dünyadaki yerimizi baştan düşünmemiz gerekmektedir.
     
    Biz insanoğlu, hayvanlardan ve bitkilerden farklıyız. Bizler düşünür, hisseder ve bunları sözel olarak ifade edebiliriz. Davranışlarımızla kendimizi anlatırız. Zekamızla medeniyetler kurarız ve yine aynı zekamızla yıkarız. Çalışırız, para kazanırız, severiz, aldatırız ya da aldanırız, vidan azabı duyarız, sonra yine severiz. Dolayısıyla biz diğer tüm canlılardan ayrıyız. 
     
    Ve ey okuyucu, senden bir tane daha sen var mı?

    Belki ikizin vardır, belki de sana çok benzeyen birisi. Ama ses tonu ile ismi ile cismi ile davranışları ile ya da hayatı ile senin birebir aynın biri daha var mı? Yok, değil mi?

    Bu dünyada bir tane daha sen yok. Dolayısıyla en değerli elmastan bile daha değerlisin okuyucu. Ve bu değerlilik, bu biricik olma, sana büyük bir sorumluluk getiriyor. Yaptıklarından sen sorumlusun, başkası değil. Kimse seni zorla sinirlendirmiyor, sen sinirleniyorsun. Kimse o tercihi yapman, o yolu seçmen için seni zorlamıyor. İleride hangi tercihi yapacağını bilen bir güç olsa da, onu sen seçiyorsun. Çünkü bir nefsin var, çünkü bir iraden var ve çünkü sen insansın; yaptıklarından sen sorumlusun, tıpkı bizler gibi. 

    Madem sorumluluk bizde, o zaman hayatı algılarımızla yaşadığımız, onlara göre düşünüp, hissettiğimiz ve tabi ki davrandığımız da bir gerçek. Duygularımız güncel olaylarla değil düşüncelerimizle oluşur. Hâlbuki duygular gerçekler değildir. Örneğin, bir dizi otomatik biliş sayesinde depresyonu davet ettiğimizde, duygularımız ve davranışlarımız sürekli birbirini etkileyen bir kısır döngü haline gelir. Depresif beynimizin bize söylediği her şeye inandığımız için kendimizi mutsuz hissederiz ve bu saliseler içerisinde olur. 

    Dolayısıyla, duygu ve düşüncelerimiz bizi biz yapıyor ancak onların esiri de değiliz, diyebiliriz. Bu demek değil ki her türlü acı ve üzüntüyü bastıralım. Tabi ki her anın ve duygunun yaşanması gerekiyor, ertelenmeden. Fakat hayatı algılayışımızda biz oldukça etkiniz farkında olmasak da. Bakmayı değil görebilmeyi öğrenmeliyiz, böylece algılarımızı daha kolay yönlendirebiliriz. Ve sonra kelimelerimiz daha olumlu olmaya başlar. Ardından hayata, çevremize ve kendimize dair duygularımız daha olumlu olur ki bu da belki bir gülümseme olarak geri döner. Belki de böylece çok geç olmadan, hızla geçip giden trenleri de kaçırmamış oluruz. 

    Unutmayalım ki, gün gelecek hepimiz mazide kalmış bir kare olacağız. Çünkü yaşam ve ölüm, geçmiş ve gelecek iç içe. Yarın ise, geri kalan ömrümüzün ilk günü. Dolayısıyla anı iyi değerlendirmemiz gerek. 
     
     
     
     

  • Ben yaşamadım, çocuğum yaşasın !

    Ben yaşamadım, çocuğum yaşasın !

    “Ben yaşamadım, çocuğum yaşasın” düşüncesi, mutsuzluk sebebi !

    Günümüzde eğitim seviyesinin artmasıyla birlikte çalışan annelerinde sayısı arttı. Ekonomik gücü artan aileler, çocuklarına artık daha çok para harcarken daha az zaman ayırıyorlar. Özellikle de ailelerin mali açıdan giderek güçlenmesiyle “ben yaşamadım, çocuğum yaşasın” düşüncesi ailelerin hayatlarının merkezimize oturuyor ve çocukları için hiçbir masraftan kaçınmıyorlar. Halbuki bu tutum mutlu olmayan, tatminsiz, ne istediğini bilmeyen çocuklara ve gelecekte bir çok psikolojik sıkıntılarla karşılaşacak bireylere sebep oluyor.

    İşte bu noktada bir kaç diyeceğimiz var. Çocuklarınızın mutlu olmasını her anne baba gibi siz de istersiniz. Hele bir de siz onun yaşındayken hayalinizdeki kırmızı çizmeyi ya da arabayı alamadıysanız, babanız ya da anneniz size çok sarılmadıysa, özel bir okulda okuyamadıysanız ya da pazara gittiğinizde canınızın çektiği her şeyi alamadıysanız.

    Buraya kadar bir sıkıntı yok. Ancak, gayet masum gibi görünen “Ben yaşayamadım benim çocuğum yaşasın, hiçbirşeyden eksik kalmasın.” cümlesi, sonrasında ciddi davranış bozukluklarına sebebiyet vermektedir.

    Nasıl mı?

    • Her zaman her istediği olan çocuk mutsuz, tatminsiz, huzursuz olur. Neyden nasıl mutlu olacağını da tam kestiremez. Çünkü daha elindekinin kıymetini anlamadan başka bir uyarıcı önüne geliverir. Bu sefer, ona yönelir ancak ondan da diğerleri gibi çabuk bıkar. Sonra “Ben senin yaşındayken bir tane arabayı zor buluyordum sen neden kıymet bilmiyorsun teşekkür etmiyorsun oğlum!” dersiniz.
    • Davranışlarınız ve sözleriniz paralel gitmelidir. “Sen kendin için ders çalışıyorsun bizim için değil ki yavrum.” derken bir yandan da iki dakika ödevin başına geç oturduğunda telaşlanır, iyi not aldığında ise hemen en iyi hediyeyi alırsanız ve diğer çocuklarla karşılaştırırsanız sanki sizin için çalışıyormuş izlenimi verirsiniz ve başaramadığında çocuk ciddi bir suçluluk hisseder.
    • Aynı zamanda çocuğunuzun sorumluluklarını ondan çok üzerinize almaktır bu durum. Sürekli arkasından iten birileri olduğunda neden ödevini kendi oturup yapmaya başlasın ki ya da odasını toplasın? 1 ay önce verilen performans ödevini hala yapmayan çocuğunuz üzülmesin, düşük not almasın diye son akşam sizin yapmanız mesela, ya da karne günü ondan çok heyecanlanıp, elinden koşup almak notlarını.
    • Tek uğraşınız çocuğunuz olmasın. Hayattaki tek odak noktanız çocuğunuz olursa, tüm kaygılarınız, beklentileriniz, öfkeleriniz de ondan yana olur. Sizin yapamadıklarınızı ya da hayallerinizi gerçekleştirmesini ondan beklemek çok da işe yarar bir düşünce olmayacaktır. Çocuğunuz size “Ben istediğim bölümü okuyacağım, senin istediğin mesleği seçmeyeceğim.” dediğinde anlam veremez, yıkılırsınız.
    • Çok fazla verici olduğunuzda yani onun adına her şeyi planlayıp adeta bir fanusta büyüttüğünüzde, bunun karşılığını da ister istemez beklersiniz. Evlendiğinde eşi ile anlaşamaz ya da ona kızan öğretmenine çıkışırsınız.
    • Anne- baba olarak yapacağınız en önemli şeylerden biri de tek ağız olmaktır. Ebeveynlerden biri çocuğa başka bir kural koyarken diğer bunu karşıt bir cümle ile yıkarsa, otorite bozulur ve çocuk kaygı yaşar. Unutmayın ki, sizler iki farklı insansınız. Dolayısıyla herşeyi aynı düşünemezsiniz. Bununla beraber tek bri ortak projeniz var o da çocuğunuz. O sebeple o konuda tek ağız olmak zorundasınız.
    • Tutarlılık oldukça önemlidir. Çocuğunuz oyuncakçıda bilmem kaçıncı bebeği istediğinde önce “Ne anlaşmıştık, bugün sadece gezmeye geldik, oyuncak almayacağım.” dersiniz. Çocuk bir kere sızlanır, açıklayarak “Olmaz” dersiniz. On kere sızlanır, ağlar, “İstiyorum” diye “Hayır” dersiniz. Otuz kere diretir, bağırır, kızar “Böyle öfkeyle istedikçe anlaşamayız seninle.” dersiniz. Elli kere ağlar, ister hatta bir şeylere vurmaya başlar “Madem öyle gidiyoruz o zaman” dersiniz. Elli birincide artık taşar ve “Rezil ettin beni tamam hadi al!” dediğinizde tüm o kurallar, tutum, otorite, saygı sıfırlanır.
    • Çocuğunuza sorumluluk verin. Bu illa ki büyük bir şey olmak zorunda değildir. Bir çiçeğin ya kedinizin suyunun ihmal edilmemesi onun görevi olsun mesela. Önce bir süre beraber yaparak öğretin sonra o sahip olduğu minik sorumlulukla özgüveni de artacaktır.
  • Algıların Takım Çalışması

    Algıların Takım Çalışması

    Bu yazı profesyonel olsun olmasın tüm fotoğraf merakı olanlara, yakın model ile çalışmayı sevenlere, insanın olduğu her yerde ben de varım makinemle diyenlere, “amcam/teyzem harika, şimdi buraya bir bakar mısın, evet çok iyi, bir kare daha”… diye hayatının bir anında çekim yapmış okuyucuya gelsin…

    Biz insanoğlu, hayvanlardan ve bitkilerden farklıyız. Bizler düşünür, hisseder ve bunları sözel olarak ifade edebiliriz. Davranışlarımızla kendimizi anlatırız. Zekâmızla medeniyetler kurarız ve yine aynı zekamızla yıkarız. Çalışırız, para kazanırız, severiz, aldatırız ya da aldanırız, vidan azabı duyarız, sonra yine severiz. Dolayısıyla biz diğer tüm canlılardan ayrıyız.

    Ey okuyucu, senden bir tane daha sen var mı?

    Belki ikizin vardır, belki de sana çok benzeyen birisi.

    • Ama ses tonu ile ismi ile cismi ile davranışları ile ya da hayatı ile senin birebir aynın biri daha var mı?
    • Yok, değil mi?

    Bu dünyada bir tane daha sen yok. Dolayısıyla en değerli elmastan bile daha değerlisin okuyucu, tıpkı fotoğrafını çektiğin veya günün birinde çekeceğin modelin gibi.

    Tıpkı konuna, kadrajına model olan bir diğer insanoğlu gibi…diğer her insan gibi… Dolayısıyla çekim sırasında o değeri hissettirdiğinde, inan karşıdaki amca, çocuk, teyze, kadın da ister doğal, ister yönlendirilmiş, birbirinden muhteşem pozlar verecektir. Çünkü fotoğraf çekimi, özellikle içinde yakın plan insan olan, bir takım çalışmasıdır. Takım çalışmasında da algıların, amaçların, beklentilerin (maddi olmak zorunda değil), düşüncelerin aynı olmasa bile benzer pencerelerden bakabilmesi gerekmektedir. Böylece sonuç da iki tarafı da memnun eder.

    Sadece komutlardan oluşan bir çekim süreci belki birkaç dakikada ortalama üstü birkaç poz verebilir fotoğrafçıya ancak, izleyenlere “işte bu ne güzel yakalamış, model ne içten bakıyor ya da burada bir duygu, yaşam var” dedirtebilir mi? “Neden olmasın.” diyenler var sanki. Her şeyi geçelim; diyelim ki muazzam kadrajlı, ışıklı bir kare çekildi. Çok başarılı işlendi. E peki ya model. O ne düşünmüş olabilir acaba… “Bir merhaba bile yok! Şuna bak.. Geldi, fotoğraf çekti ve gitti. Sanki hayvanat bahçesinde bir maymun var burada!” yoksa,

    • “Ne iyi etti beni sallamadan, soruma cevap vermeden, he teyze dedi çıktı gitti” mi?

    Halbuki inanın modelinizle ettiğiniz sohbet belki içtiğiniz çay, onun yaşadığı mekanı paylaşmanız en azından gülümsemeniz önce sahip olduğunuz değeri karşıdakine de hissettirir, ardından o kendi değerini hisseder ve bunun neticesinde de elimize birbirinden güzel fotoğraflar ve tabi ki en önemlisi hoş anılar geçer. Ve aslında her şey bir merhaba kadar yakın ve basittir.

    Ne diyorduk…Evet..Değerli olmandan bahsediyorduk okuyucu… bu değerlilik, bu biricik olma, sana büyük bir sorumluluk getiriyor. Yaptıklarından sen sorumlusun, başkası değil. Biliyorum bu büyük bir sorumluluk. Ama üzgünüm kimse seni zorla sinirlendirmiyor, sen sinirleniyorsun. Kimse o tercihi yapman, o yolu seçmen için seni zorlamıyor. İleride hangi tercihi yapacağını bilen bir güç olsa da, onu sen seçiyorsun, tıpkı modelinin tercih hakkı olduğu gibi. Çünkü senin bir nefsin var, çünkü bir iraden var ve çünkü sen insansın; yaptıklarından sen sorumlusun, tıpkı bizler gibi.
    İçinde bulunduğumuz durum ve şartlar yeri geldiğinde şekillendirse de bizleri halen daha etkimiz var hayatımıza. Ve bu etki bazen bir merhaba kadar kolay başlar…

  • ALDATMAK

    ALDATMAK

    TDK sözlüğün de;

    1. Beklenmedik bir davranışla yanıltmak
    2. Karşısındakinin dikkatsizliğinden, ilgisizliğinden yararlanarak onun üzerinden kazanç sağlamak
    3. Birine verilen sözü tutmamak
    4. Yalan söylemek
    5. Bir şeyin görünürdeki durumu, o şeyin niteliği bakımından yanlış bir kanı vermek
    6. Ayartmak, kötü yola sürüklemek, baştan çıkarmak, iğfal etmek
    7. Karı ve kocadan biri eşine sadakatsizlik etmek, ihanet etmek
    8. Oyalamak, avutmak anlamların da tarif edilmektedir.

    Aldatmak aldatan ve aldatılan iki tarafta da travmalar yaratmaktadır. Aldatan eş söylediği yalanların ortaya çıkması korkusuyla sürekli gergin ve tedirginken gittikçe eşten uzaklaşır sürekli olarak suçluluk duyguları ve vicdanı ile baş başadır. Aldatılan taraf ise aldatıldığını öğrendiği andan itibaren hayata karşı güvenini kaybeder. Eğer geçmişten gelen bir özgüven eksikliği ve değersizlik duygusu mevcutsa bu duygular su yüzüne çıkar ve kendini suçlayarak nedenler aramaya başlar. Kendini eksik, yetersiz, çirkin, yaşlı vs. hisseder. yapılan araştırmalara göre aileyi iki şey güvenli ortamdan çıkarır. Biri ölüm diğeri aldatmadır. Hatta aldatma aileyi ölümden daha çok hırpalar çünkü aldatma ölüm gibi doğal bir olay değildir.

    Bir an gelir ve hayatının tüm akışının değiştiğini hissedersin. Artık sen o eski sen değilsindir. Kırılmış kızgın kendini kandırılmış hissedersin ve büyük bir boşluk oluşmuştur içinde yerini dolduramadığın kocaman bir boşluk. Yalanlar tek tek ortaya çıkmaya başlamıştır tüm güvenin yok olup gitmiştir artık kime ve nasıl güveneceğini bilemezsin hayatının bir yalanın parçası olduğunu öğrendiğin andan itibaren sorgulamaya başlarsın her şeyi yıllardır aynı yastığa baş koyduğun, aynı şeylere gülüp aynı şeylere ağladığın insan artık bir yabancıdır senin için…

    Ne zamandır ,kim le, neden ….gibi arda arda sorular sorar kalbin.

    Neydi eksik olan tamamlamaya çalıştığı? Çok mu çirkinim ya da yaşlı, yetersiz miyim …?

    Yıllardır kaç kere aldatıldım?

    Oysa Ona ne kadar da güvenmiştim.

    Biz birlikte yaşlanacaktık birlikte torunlarımızı sevecektik…

    Gelecek bir anda yok olmuştur senin için. Karanlıktır yürümen gereken yol ve sen karanlıktan

    korkarsın. An ve an değişir duyguların

    Evet evet boşanıyorum ondan…

    Ama ben onsuz nasıl yaşarım hala çok seviyorum.

    Aptalsın işte hala nasıl sevebilirsin O seni aldattı.

    Asıl korkutan seni değişimdir. Boşanma kararı da alsan affedip devam da desen artık değişim başlamıştır evlilik için. Her iki durumda da karar sana ait olmalıdır. Affedip evliliği yeniden  yapılandırma kararı verdiysen eğer ve bu sorunu her ikiniz için de kazanç haline getirmelisin. Sorunlar tüm açıklığı ile konuşulmalı ve her iki tarafta isteklerini söylemelidir karşı tarafa. Yok, eğer boşanma kararı aldıysan bu durumda da korkularınla yüzleşmeli ve bundan sonra ki hayatını yapılandırmak için güçlü ve güvenli adımlar atmalısın. Sadece yalnız kalma korkusu, onsuz nasıl yaşarım gibi korkularla evliliğe devam etme kararı almamalısın. Güveni yeniden inşa etmek zordur. İtiraf ve kabullenme güvenin oluşması için gerekliliktir. Ve bu güven oluştuğunda ayrılıkta beraberlik te daha kolay olacaktır.

    Aldatma ardından arkadaşlardan ve aileden nasihatler almak çoğunlukla fayda göstermez. Dertleşmek ve konuşmak isteyeceksinizdir ancak onlar size kendi hayat tecrübelerine göre yol gösterecek ve öğütler vereceklerdir. Bu sizin hayat tarzınıza uygun olmaya bilir. Bu durumda sizi yargılamadan dinleyecek tamamen objektif olacak birine ihtiyaç duyarsınız ve profesyonel yardım almak sizin ve aileniz için en doğru yaklaşım olacaktır.

  • İletişimdeki En Büyük Hatalardan Birisi Sen Dilini Kullanmak… Nedir Bu Sen Dili?

    İletişimdeki En Büyük Hatalardan Birisi Sen Dilini Kullanmak… Nedir Bu Sen Dili?

    Sen dili hissettiklerimizi/ duygularımızı karşı tarafı suçlayarak anlatmak demektir. Hatalı ve sonuçsuz bir iletişim şekli olan sen dili; “Sen hep böylesin”, “sen beni anlayamazsın”, “hep senin yüzünden”, “sen böyle yapmasaydın sonuç böyle olmazdı”, “sen çok anlayışsızsın”, “senin anlaman mümkün değil”, “sen olmasaydın böyle olmazdı”, “sen çok beceriksizsin”, “sen kötüsün”, sen, sen, sen…, aslına bakarsanız gerçekte sen dili kendinizi ifade edemediğiniz, karşı tarafı rahatsız eden, size yarar sağlamayacak bir iletişim tarzı. 

    Bu dili kullandığınız sürece haklı olsanız bile haksız duruma düşecek ve kendinizi karşı tarafa doğru anlatamayacaksınız. Böyle bir iletişim şeklinde diğer kişi kendisini suçlanmış hissederek otomatik olarak savunmaya geçecek ve haklı olsanız bile sizi asla anlamayacaktır. Bu şekilde davrandığınız sürece kendinizi doğru ifade etmemiş sadece karşı tarafı suçlamış olacaksınız. 

    Resme baktığınızda bile sizde büyük bir ihtimalle suçlandığınız duygusu uyanacaktır (tabi mazoşist bir yanınız yoksa). Bu çok normal bir duygudur. Çünki bu hareket sizde azar işiten bir çocuğun duygularını uyandırır ve öfkelendirir. Sen dilide karşı tarafta böyle bir etki yaratır ve karşıdaki kişi kendisini azar işitmiş gibi hisseder, öfkelenir ve savunmaya geçerek sizi dinleyemez hale gelir. 

    Peki doğru olan nedir? 

    Ben dili kullanmak. Karşınızda ki kişinin davranışlarının, söylediklerinin, yaptıklarının, yapmadıklarının sizde nasıl duygular uyandırdığını, neler düşündürdüğünü ifade etmek” Ben Dili” kullanmaktadır. Örneğin “sen zaten beni hiç anlamazsın” yerine, genelleme yapmadan, sadece o anki olaya ilişkin duygularınızı, düşüncelerinizi ifade etmelisiniz. “anlaşılamadığım hissine kapılıyorum”, “elimden geleni yapmaya çalışıyorum ama sanki anlaşılmıyorum”, “yaptıklarım farkedilemiyormuş gibi hissediyorum”, “böyle söylediğin zaman üzülüyorum, kendimi değersiz ve kötü hissediyorum”, “böyle yapınca bana değer vermiyormuşsun gibi hissediyorum”, “sanki kendimi hiç yokmuşum gibi hissediyorum” şeklinde kendi duygularınızı ve düşüncelerinizi karşı tarafa ifade ederseniz karşı tarafı suçlamadan kendinizi ifade etmiş olursunuz. Bu durumda karşıdaki kişi sizi daha kolay anlayacak ve savunma ihtiyacı hissetmeden sizi anlamak için gayret sarf edecektir. 

    Ben dili bazılarına kendisini küçültüyormuş gibi gelebilir. Ama aslında böyle değildir. Bu kendi kişisel bakış açınızda ki hatadan kaynaklanır. Ben dili kullandıkça zamanla kişilerle daha sağlıklı iletişim kurabildiğinizi fark edeceksiniz…

  • Farklıyım, farklısın, farklı….

    OTİZM

    Annecim babacım, öğretmenim, sevdiklerim ben aslında sizi anlıyorum benimle ilgili fikirlerinizi tahmin edebiliyorum ama şunu bilmenizi istiyorum ki BEN EKSİK YA DA HASTA DEĞİLİM… sadece farklıyım senden ondan ya da kardeşimden.

    Bir çok yeteneğim var aslında bir çok detayı görebilirim. Sizlerin hiç dikkat etmediği önemsemediği şeyler benim hayatımı kaplıyor olabilir, mesela renkler, sesler, şekiller, ışıklar… Sizlerden farklı düşünüyorum ama beni biraz tanır, biraz bana yönelirseniz aslında yeteneğimin ve üstün olan özelliklerimi görecek ve buda beni rahatlatacaktır. Böylece belki daha size bağlı daha sakin daha sosyal olabilirim.

    Bazı huylarım bazı takıntılarım, seslerim seni rahatsız mı ediyor etmesin lütfen çünkü bazen rahatlamam gerekiyor, bana sadece sevgini ver hep yanımda ol beni asla senden ayrı bırakma bana güven emin ol ki bu sevmediğin huylarım da bitecek bir gün… beklide belkideee bitmeyecek ben geleceği planlamakta zorlanıyorum ama şunu biliyorum ki bana sevgini sabrını verirsen ben daha huzurlu daha sağlıklı gelişeceğim.

    Aslında en çok ne istiyorum biliyo musun benimle oyna, benimle oynayın. Sizinle oyun aynamak istemiyıor gibi görünebilirim ama değil ben seninle sevdiklerimle oynamak istiyorum ama bana öğret belemeyebilirim çok geç anlayabilirim.

    Bana yardım et.

    Özrlü, engelli, otistik, deli vb diuyecekler ne olur aldırma çünkü sen üzülürsen ben daha çok üzülürüm sana hissettirmiyorum belki ama sen benim için çook önemlisin ve senin üzülmen senin kederli olman beni daha da geriletiyor ve strese sokuyor.

    BİR OTİZMLİ ÇOCUK OLSAM BUNLARI SÖYLERDİM VE BİR UZMAN OALRAK EMİNİK Kİ BUNLARI SÖYLÜYORLAR. LÜTFEN ÖZEL EĞİTİM, TERAPİLER, DOKTORLAR, UZMANLAR BUNUN SONU YOK VE EĞİTİM VE SAĞLIK PROBLEMLERİNİ TABİ Kİ ASLA AKSATMAYACAĞIZ AMA EN ÇOK AMA EN ÇOOOOK ANNE BABAYA İHTİYACI VAR VE ANNE BABA SEVGİSİ, İLGİSİ, OYUNU İLE GELİŞECEKLER……