Etiket: Semptom

  • Somataform Bozukluğu Nedir?

    Somataform Bozukluğu Nedir?

    Dsm 5’de Bedensel Belirti ( Somatik Semptom) Bozuklukları ve İlişkili Bozukluklar ismiyle geçer.

    Somataform bozukluğun çeşitli olası semptomları vardır ve farklı kategorilerden oluşur. Kişide farklı pek çok alanda ağrı gözükebilir: baş, sırt, göğüs, karın, eklem, kol ve bacak veya genital organda veya cinsel ilişki gibi ilişkili beden işlevlerinde. Ağrı haricinde; şişkinlik, kabızlık, ishal, bulantı, kusma nöbetleri (hamilelik boyunca olanlar hariç) veya pek çok yemeğe karşı tahammülsüzlük. Cinsel veya üreme sistemlerinde: ereksiyon veya boşalma problemleri, adet düzensizlikleri, aşırı adet kanamaları. Psödonorolojik olarak: körlük, sağırlık, çift görme, boğazda yumru veya yutkunmada zorluk, konuşamama, zayıf denge veya koordinasyon, zayıf ya da felçli kaslar, idrar tutma, halüsinasyonlar (varsanılar), dokunmaya veya ağrıya karşı duyarsızlık, nöbet, bilinç kaybı. Kişi stres verici yaşam olayları karşısında anksiyete veya depresyon yaşamamak için bu tarz fiziksel semptomlar geliştirebilmektedir. Somataform bozukluk olabilmesi için hiçbir tıbbi durumla açıklanamamalıdır. Somataform bozukluğun birçok sebebi olabilir. Genetik ve biyolojik faktörler, psikolojik ve çevresel etkenler, kişilik özellikleri ve psikolojik birçok faktörün etkileşimleri sonucunda bu belirtiler ortaya çıkabilmektedir.

    SOMATAFORM BOZUKLUK BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Somataform bozukluğu yaşayan bireyler genelde fiziksel hastalık şikayetleri ile hastaneye giderler. Birçok pahalı test ve zaman alan etkisiz tedaviler sonucu bireyin var olmayan bir hastalığı varmış korkusuna kapılırlar. Bu kişiler gerçekten bir şeylerin yanlış gittiğine kendilerine güçlü bir şekilde inandırır.  Bu inanış kişilerde işlev bozukluğuna yol açarak kaygı uyandırır. Bu aşamada sağlık çalışanları bu kişileri ruh sağlığı değerlendirmesi için yönlendirmeleri gerekir.

    SOMATAFORM BOZUKLUĞU NE SIKLIKLA GÖRÜLÜR?

    Bedensel belirti bozukluğu erken yaşlardan itibaren 10’lu veya 20’li yaşların başında görülmeye başlar ve kişinin tüm hayatı boyunca sürebilir. Oranı tam olarak bilinmemekle beraber erkekler kadınlara göre bedensel belirti bozukluğundan daha az etkilenmektedir. Yaklaşık olarak her 100 kişiden 12’si hayatında en az bir kez bedensel belirti bozukluğu yaşamıştır.  Bu bozukluk hem genetik hem de çevresel olup aileden aileye geçme eğilimi oldukça güçlüdür. Bedensel belirti bozukluğun eğitim ve sosyoekonomik düşük kişilerde daha sık rastlandığı belirtilmiştir.

    SOMATAFORM BOZUKLUK NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Somatik semptom ve ilişkili bozukluklar tedavi edilebilir bir sorundur ancak ağrılar adına ilaç kullanımlı tedavilerle ilgili çalışmalar olmasına rağmen uygulanabilir tedavi önerileri yapma konusunda yeterli bilimsel veriler yoktur.  Yapılacak tedavi, onların semptomlarından dolayı yaşadıkları kaygı ve ağrıları azaltmaya yardımcı olur. Psikoterapi somataform bozukluk tedavisi için önemlidir. Kişiye uygun olan terapi yaklaşımları uygulanabilmektedir.

  • Hipofiz bezi hastalıkları

    HİPOFİZ BEZİ HASTALIKLARI

    Hipofiz bezi beynin tabanında, hemen burun kökünün arkasında, sella tursika adı verilen bir kemik yapının içinde bulunan, fasulye büyüklüğünde bir salgı bezidir. Endokrin sistemimizi adeta bir orkestra şefi gibi yönetmekle sorumludur. Hipofiz bezi ön (Adenohipofiz) ve arka (Nörohipofiz) olmak üzere iki lobdan oluşur. Ön hipofiz bezinden TSH, ACTH, GH, LH, FSH ve Prolaktin isminde 6 farklı hormon sentezlenirken, Arka hipofiz bezinden ADH ve Oksitosin isminde iki farklı hormon sentezlenir. Hipofiz bezini etkileyen hastalıklar bu hormonların birinin yada birkaçının fazla yada eksik sentezlenmesi ile sonuçlanabilir ve bu durumdada ilgili hormon ile ilgili şikayetler ortaya çıkar. Yine hipofiz bezi beynimizin tabanında yer aldığından dolayı burada ortaya çıkan bir hastalık beynimizin beze komşu olan kısımlarınıda etkilerek başağrısı, görme problemleri vb gibi nörolojik bulgularada yol açabilir. Hipofiz bezi ile ilgili hastalıkları kabaca şu şekilde sıralayabiliriz.

    Prolaktinoma (Prolaktin)

    Akromegali (GH)

    Cushing Hastalığı (ACTH)

    TSHOMA (TSH)

    Hipopitutarizm

    Kraniofarenjioma

    Diabetes İnsipitus

    Hipofizer insidentilomalar

    1- PROLAKTİNOMA :

    Prolaktin hipofiz bezinden salgılanan ve görevi kadınlarda göğüsten süt üretilmesini sağlamak olan (süt hormonu) bir hormondur. Prolaktin hormonunun normal değeri kadınlarda<25ng/ml, erkeklerde ise 20 ng/ml dir. Bu değerlerin üzerinde prolaktin bulunmasına Hiperprolaktinemi denilir.Gebelik, Hipofiz adenomları, ilaçlar (depresyon ilaçları, doğum kontrol hapları vb), Hipotiroidi, karaciğer hastalıkları, böbrek hastalıkları, sıkı elbise giyinme ve stres vb gibi bir çok farklı sebep prolaktin hormon değerini yükseltebilmektedir. Şayet Prolaktin hormonu Hipofiz bezinde oluşan bir adenomdan ( iyi huylu kitle) dolayı yükselmişse bu duruma Prolaktinoma denilmektedir.

    Prolaktin hormon yüksekliği kadınlarda adet düzensizliği, galaktore (memeden süt gelmesi), tüylenme artışı ve infertilite (kısırlık) gibi semptomlara yol açarken, erkeklerde tek bulgu genellikle Cinsel fonksiyon bozukluğu , infertilite olmaktadır. Her iki cinstede beyindeki adenoma bağlı olarak başağrısı, görme problemleri gibi nörolojik bulgularda ortaya çıkabilir.

    Yukardaki şikayerleri olan kişilerde ilk olarak Prolaktin hormon düzeyine bakılmalıdır. Şayet prolaktin hormonu yüksek gelirse ikinci aşamada hormon yüksekliğine yol açabilecek ilaç kullanımı mutlaka sorgulanmalıdır.Daha sonra kan testleri ile karaciğer, böbrek ve Tiroid fonksiyonları değerlendirilmelidir. Bayan hastalarda gebelik mutlaka ekarte edilmelidir. Yapılan testler sonucunda hormon yüksekliğini açıklayak bir sebep bulunamaz ise hastaların mutlaka Hipofiz MRI tetkikleri yapılmalı ve hipofiz bezinde bir adenom olup olmadığına bakılmalıdır.

    Testler sonucunda prolaktin yüksekliği ile birlikte Hipofiz MRI da adenom tesbit edilen hastaların tanısı Prolaktinomadır. Bu aşamadan sonra hastalar diğer hipofiz hormon bozukluklarına yönelik olarak mutlaka sorgulanmalı ve gerekli görülen hipofiz fonksiyon testleri yapılmalıdır.

    Tanı konulan hastalarda spesifik bazı durumlar dışında ilk tedavi seçeneği ilaç tedavisidir. Vakaların büyük bir çoğunluğunda Dopamin Agonisti (Bromokriptin-Kabergolin) ilaçlar ile hastalık etkili bir şekilde tedavi edilmektedir.Nadiren Beyin cerrahisi (Transsfenoidal adenoktomi ) ve Radyoterapi (gama knife- cyber knife ) ihtiyacı olmaktadır.

    2- AKROMEGALİ (DEV HASTALIĞI) :

    Hipofiz bezinde GH (Büyüme Hormonu) salgılayan adenoma bağlı kontrolsüz büyüme hormonu sentezlenmesi sonucunda ortaya çıkan ve oldukça nadir görülen bir hastalıktır. Akromegalik hastalarda Klinik semptom ve değişiklikler yıllar içinde yavaş yavaş ortaya çıktığından hastalık çoğu zaman geç tanı almaktadır.

    Akromegalik hastalarda el ve ayaklarda büyüme, yüzde kabalaşma, baş cevresinde artış yıllar içinde yavaş yavaş gelişir. Hastalar ayakkabı numarının büyümesinden , yüzüklerinin küçük gelmesinden , şapkalarının başlarına olmamasından yakınırlar. Yine hastalar yıllar önce çekilmiş fotograflarına baktıklarında yüz şekillerinin ciddi bir değişime uğradığını görürler. Büyüme hormonunun bu direk etkileri dışında birde dolaylı olarak etkileyip bozduğu sistemler vardır. Akromegalik hastalarda uzun dönemde diyabet, hipertansiyon, Koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği, aritmi, uyku apne sendromu, eklem problemleri, sekonder kanserler gibi bir çok farklı sistemi etkileyen hastalıklar ortaya çıkar ve hastalar tedavi edilmezler çoğunlukla erken yaşta kalp hastalıklarından dolayı kaybedilirler.

    Şüphenlenilen kişilerde Bazal GH ve IGF-1 (somatomedin C) bakılır. Şayet bazal GH ve IGF-1 hedef değerlerin dışında gelirse bu durumda Hastanın Hipofiz MR görüntülemesi ve OGTT-GH baskılama testi yapılır. Şayet OGTT de GH değerleri uygun bir şekilde baskılanmaz ise ve MRI da hipofizde adenom tesbit edilir ise Akromegali tanısı konulur.

    Akromegali ciddi mortalite (ölüm) ve Morbidite(hastalık) artışına yol açan bir hastalık olduğundan tanı konulan hastalar mutlaka tedavi edilmelidir. Tedavide ilk tercih Tecrübeli bir hipofiz cerrahı tarafından hipofiz adenomunun cerrahi olarak çıkarılmasıdır.Bunun için çoğunlukla Transsfenoidal (Burundan girilerek) yolla yapılan cerrahi tercih edilir. Cerrahi tedavi sonrası kür şansı ortalama %50-80 ler arasında değişmektedir. Adenom boyutu küçüldükçe kür şansı artmaktadır.

    Cerrahi sonrası gelişebilecek Hipofizer yetmezlik ve Akromegalinin Nüks etme ihtimalinden dolayı hastaların Cerrahiden sonra mutlaka endokrinoloji takibinde olmaları gerekmektedir. Nüsk gelişen hastalarda ikinci tedavi olarak çoğunlukla ilaç tedavisi tercih edilmektedir. Bu amaçla Somatostatin analogları (octreotid, Lanreotid), GH reseptör blokörü (pegvisomant) ve Dopamin agonisti (kabergolin) gibi ilaçlar tek başına veya kombinasyon halinde kullanılabilmektedir. Uygun hastalarda İlaç tedavisi ile birlikte veya tek başına Radyoterapi (Gama knife- Cyber Knife) tedaviside kullanılabilmektedir.

    3- CUSHİNG HASTALIĞI :

    ACTH hormonu hipofiz bezinden sentezlenen ve böbrek üstü bezlerini uyararak buradan stres hormonuda denilen Kortizol hormonu sentezini kontrol eden hormondur. Hipofizde ACTH üreten adenomlara bağlı olarak ortaya çıkan Kortizol hormon yüksekliğinin oluşturduğu metabolik etkilere Cushing Hastalığı denilmektedir. Şayet Kortizol hormon yüksekliğinin sebebi Hipofiz bezi dışından kaynaklanıyorsa (böbrek üstü bezi, ektopik ACTH üretimi, dışardan kortizon alımı ) bu duruma Cushing Sendromu denilir.

    Cushing Hastalığı olan kişilerde artan Kortizol üretimine bağlı olarak bir takım klinik özellikler ortaya çıkmaktadır. Obezite (özelikle vücudun üst kısmında yağ depolanması), kırmızı yüz rengi, aydede yüz, deride incelme, tüylenme artışı, cinsel foksiyon bozukluğu, adet düzensziliği, kas güçsüzlüğü, kemik erimesi, hipertansiyon, diyabet, depresyon gibi uzun dönemde bir çok sistemi etkileyip sorunlara yol açmaktadır.

    Şüpheli bulguları olan kişilerin Cushing açısından mutlaka tetkik edilmeleri gerekir.Bunun için ilk yapılacak şey tecrübeli bir Endokrinoloğun yapacağı Fizik Muayenedir. Çünkü Cushing hastalığının çok spesifik muayene bulguları vardır. İkinci aşamada tara testleri dediğimiz 81 mg deksametazon supresyon testi, 24 saatlik idrar kortizol atılımı, gece yarısı kortizolü gibi) testler yapılır. Bu testlerde anormal sonuç bulunanlarda ikinci aşamada doğrulama testleri yapılır. Bu testlerden sonra endojen Kortizol yüksekliği tesbit edilen hastalarda bu yüksekliğin kaynağını bulmak üzere lokalizasyon testleri dediğimiz testlere geçilir. Bu aşamada ACTH düzeyi, Hipofiz MRI görüntülemesi, yüksek doz deksametazon supresyon testi, CRH testi, inferior petrozal sinüs örneklemesi gibi testler kullanılır.

    Tüm bu test ve tetkilerden sonra hipofizer adenom kaynaklı Cushing Hastalığı tanısı konulanlarda ilk tedavi seçeneği cerrahidir. Tecrübeli bir hipofiz cerrahı tarafından hipofizdeki adenomun çıkarılması gerekir. Cerrahi sonrası kür şansı %50-80 ler arasındadır. Tanı anında adenom boyutu ne kadar küçükse cerrahinin başarı şansı o kadar yüksektir. İlk ameliyattan sonra nüks görülürse uygun vakalarda ikinci ameliyat ve/veya Radyoterapi tedavileri tercih edilir. Kortizol üretimini bloklayan ilaçlarla tedavi ise çok spesifik durumlar dışında genellikle tercih edilmez.

    4- TSHOMA:

    Hipofiz bezinde TSH üreten adenoma bağlı ortaya çıkan hastalıktır. Oldukça nadir görülür. Üretilen TSH a bağlı olarak bu hastalarda sT4 , sT3 yüksek iken TSH düzeyide uygunsuz olarak yüksek yada normal aralıkta tesbit edilir. Hastalarda tiroid hormon yüksekliğine bağlı olarak hipertiroidi semptomlarıda (çarpıntı, terleme, kilo kaybı, sininirlilik vb) bulunur. Yine TSH uyarısına bağlı olarak hastaların Tiroid bezi büyür ve Guatr oluşmasına yol açar. Hastalık en çok 30-40 lı yaşlarda görülür. Bazen Hipofizdeki adenom TSH ile birlikte diğer hipofiz hormonlarınıda salgılar. En sık Büyüme hormonu (GH) ve TSH bir arada sentezlenmesine bağlı olarak Akromegali ve hipertioidi bir arada görülür. Bu hastalıkta ortaya çıkan Hipofiz adenomları genellikle Makroadenomdur (çapı >10 mm) . Bu sebeble TSHOMA’lı hastalarda başağrısı ve görme problemleride görülebilir

    Hipertiroidi semptomu ile başvuran hastalarda sT4 ve sT3 yüksek iken TSH’ baskılanmadığı hastalarda TSHOMA dan şüphelenilir. Bu durumda TSH alfa subünit testi ve T3 supresyon testi yapılır. Yapılan testler TSHOMA ile uyumlu gelirse Hipofiz Bezi MRI görüntülemesi yapılıp adenom tesbit edilir.

    TSHOMA’ nın primer tedavisi Cerrahidir. Fakat vakaların büyük çoğunluğu makradenom olduğundan tek başına cerrahi tedavi ile kür şansı %35-40 lardadır. Kür şansını artırmak için radyoterapi tedaviside genellikle eklenir. Son yıllarda tedavi amaçlı kullanılan Somatostatin reseptör analogları (Octreotid, Lantreotid) ile son derece başarılı sonuçlar alınmıştır bu nedenle ilerki yıllarda ilaç tedavisi cerrahi tedavinin önüne geçebilir.

    5- HİPOPİTÜİTARİZM (HİPOFİZ BEZİ YETERSİZLİĞİ) :

    Bir veya daha fazla hipofiz hormonunun yetersiz üretimi sonucunda ortaya çıkan klinik tablonun adına Hipopitüitarizm denilir. Eğer tüm hipofiz hormonlarının yetersizliği olursa bu duruma Panhipopitüitarizm denilir. Genetik, enfektif, travma, malinite, vasküler , ilaçlar, hipofiz adenomları vb gibi bir çok farklı sebebe bağlı hipofiz bezinde meydana gelebilecek hasarlar sonucunda Hipopitüitarizm ortaya çıkabilmektedir. Hipofiz bezi hasarlarında genellikle ilk etkilenen hormonlar büyüme (GH) ve üreme (LH-FSH) hormonları olurken, ACTH (Kortizol) ve TSH (Tiroid) hormonları en son etkilenirler. Hipopitüitarizm de yetersiz olan hormon yada hormonlara bağlı olarak klinik semptomlar ortaya çıkar.

    GH (Büyüme hormonu) eksikliğinde çocuklarda büyüme gelişme geriliği olurken , Erişkinlerde halsizlik, kas kitlesinde azalma, göbek çevresi yağlanma artışı, kemik erimesi gibi semptomlar görülür.

    Üreme Hormonu (Gonodotropinler) (LH-FSH) kadınlarda yumurtalıkları ,erkeklerde ise testisleri uyararak kadında Estrojen ve yumurta , erkekte Testesteron ve sperm oluşumunu sağlarlar. Gonodotropinlerin eksikliğinde kadınlarda adet düzensizliği, göğüslerde küçülme, kemik erimesi, cinsel isteksizlik ve kısırlık görülürken, Erkeklerde ise cinsel isteksizlik, sertleşme problemleri, sperm azalması, halsizlik, kas kitlesinde azalma, testislerde küçülme, sakal ve koltuk altı tüylerde azalma gibi semptomlar görülür.

    TSH (Tiroid uyarıcı hormonu) eksikliğinde Tiroid bezi uyarılamaz ve santral hipotiroidi denilen tablo ortaya çıkar. Burada ki tüm bulgular klasik hipotiroidide (Tiroid hormon düşüklüğü) görülen bulgular ile aynı olmakla birlikte laboratuvar testlerinde düşük sT3 ve sT4 ile birlikte normalde artması gereken TSH hormonuda düşük yada normal aralıkta gelir.

    ACTH hormonunda eksiklik gelişir ise böbrek üstü bezleri (Adrenal bezler) uyarılamaz ve buradan üretilen Kortizol (Stres hormonu) hormonu üretimi azalır. Kortizol hormonu vücudumuz için hayati öneme sahip bir hormondur ve eksikliğinde hayatımızı tehdit edecek derecede ciddi bulgulara yol açar. Bunlardan en sık görüleni halsizlik, tansiyon düşüklüğü, karın ağrısı, bulantı, kusma, şeker düşüklüğü gibi semptomlardır. Kortizol eksikliği (Adrenal yetmezlik) olan bir kişi herhangi bir stres faktörü (enfeksiyon, travma, ameliyat vb ) ile karşılaştığında vücut bununla mücadele etmekte zorlanır ve basit enfeksiyon veya ameliyat için alınan anestezi bile ölüme yol açabilir.

    Hipopituitarizmden şüphelenilen kişilerde ilk bakılması gereken test hipofiz hormonları ile birlikte bu hormonların hedef bezlerden sentezlettiği son hormonlara bir arada bakmaktır.

    GH ile IGF1

    LH- FSH ile Kadında Esrodiol Erkekte Testesteron

    TSH ile sT4 ve sT3

    ACTH ile Kortizol

    Prolaktin

    Tanı hem hipofiz hemde hedef bez hormonlarının eş zamanlı düşük olması ile konulur. Yapılan bu ilk testlerden sonra gerekli vakalarda çeşitli dinamik endokrin testleride tanı için kullanılır.

    Tedavide hangi hormon yada hormonlarda eksiklik var ise bunların replasmanı verilir. Bu amaçla Tiroid hormonu, Büyüme hormonu (Somatropin), Testesteron, Estrojen, Progesteron, Hidrokortizon ve Desmopressin gibi hormonlar ihtiyaç duyulan miktarlarda kullanılır.

    6- KRANİOFARENJİOMA :

    Hipofiz bezi embriyonal olarak Rathke kesesi isminde bir dokudan köken alır. Çok nadiren (milyonda 1-2 kişi) bazı insanlarda bu kesenin artıklarından köken alarak beyinde genellikle Hipofiz bezinin üst kısmında gelişen, çoğunlukla kistik karakterde olan ve içinde kalsifikasyonlar (taşlaşma) içeren ve oldukça büyük boyutlara ulaşabilen ,bir çoğu bening (iyi huylu) olan beyin tümörlerine Kraniofarenjioma denilir.

    Hastalarda kitlenin bası etkisine bağlı olarak Hipopitüitarizm bulguları, görme problemleri, başağrısı, fazla idrara çıkma, fazla su içme, iştah artışı veya azalması, depresyon ve çoçuklarda büyüme gelişme geriliği gibi bir çok farklı semptoma yol açabilir.

    Şüphe duyulan hastalarda MRI veya Tomografi görüntülemesi ile genelikle hipofiz bezi üstünde yerleşen ve içinde kalsikasyon içeren tipik kitlenin görülmesi ile tanı konulur. Bu hastalarda hipopitüitarim açısından mutlaka hipofiz hormonlarıda değerlendirilmelidir. Ayırıcı tanıda diğer beyin tümörleri akla gelmelidir. Fakat Kraniofarenjiomaların çok tipik görüntü vermelerinden dolayı tanı koymak genellikle kolay olmaktadır.

    Tanı konulan hastalarda tedavi cerrahi olarak kitlenin uzaklaştırılmasıdır. İhtiyaç duyulan vakalarda radyoterapide kullanılabilir. Cerrahi öncesi ve sonrasında Hipofizer yetmezlik tanısı konulan hastalar mutlaka uygun dozda hormon replasman tedavisi ile takip edilmelidirler.

    7- DİABETES İNSİPİTUS :

    Hipofiz bezinin üstünde yer alan Hipotalamusta sentezlenen ve Hipofiz bezinin arka (Nörohipofiz) lobunda depo edilen ADH (Antidiüretik Hormon) hormonunun çeşitli nedenlere bağlı olarak yetersiz sentezlenmesi sonucunda ortaya çıkan hastalığa Diabetes İnsipitus denilir. ADH hormnunun görevi vücudumuzun ihtiyacına göre böbreklerimizden suyu tutmak ve buna bağlı olarakta idrar miktarını ve konsantrasyonunu ayarlamaktır. Hipotalamus ve-veya hipofiz bölgesini etkileyen Cerrahi, Travma, Enfeksiyon, Tümör, Kanama, İlaçlar ve genetik nedenler gibi bir çok farklı sebeple ADH üretimi azalabilir ve Diabetes İnsipitus ortaya çıkabilir.

    Hastalıkta tipik olarak böbreklerde su tutulamamasına bağlı olarak hastalar çok fazla idrara çıkarlar ve dolayısı ile çok fazla su içerler. Hastalığın şiddetine göre değişmekle birlikte bu kişiler günde 20 litre idrar yapıp yine bu oranda su içebilmektedirler. Hastalar suya ulaşabildikleri sürece genellikle ciddi problem ortaya çıkmazken şayet hastalar bir şekilde suya ulaşamazlar ise ölüm ile sonuçlanabilecek ciddi komplikasyonlara yol açar.

    Tanı için ilk olarak kan ve idrar osmolarite testlerine bakılır. Şüpheli görülen hastalarda kesin tanı için Su Kısıtlama ve AVP testleri kullanılır. Tanı için ADH hormon düzeyine bakmak çoğu zaman gereksiz ve güvenilmezdir.

    Santral Diabetes İnsipitus tanısı konulan hastalarda tedavide Desmopressin (Minirin tb / Nazal sprey) kullanılır.

    8- HİPOFİZER İNSİDENTİLOMALAR:

    Başka bir sebeple beyin görüntülemesi (MR veya Tomografi) yapılan kişilerde tesadüfi olarak saptanan hipofiz adenomlarına insidentiloma denilir. Adenomların boyutu 1 cm den büyükse makroadenom, küçükse mikroadenom olarak sınıflanır. Diğer yandan Adenomlar bir veya daha fazla Hipofiz hormonu üretiyorsa Fonksiyonel adenom , üretmiyorsa nonfonksiyonel adenom olarak isimlendirilirler.

    Hipofiz İnsidentilomaları çoğunlukla Nonfonksiyonel Mikroadenom şeklinde olduklarından klinik semptoma neden olmazlar. Özellikle makroadenomlar ve Fonksiyonel insidentilomalar ise klinik semptomlara yol açarlar. Bu semptomlar içinde ilgili hipofiz hormon bozukluğu ile ilgili semptomlar ve bası semptomları (görme bozukluğu, başağrısı vb) bulunur.

    Hipofiz insedentilomaları semptoma yol açsın veya açmasın tanı anında bir Endokrinoloji uzmanı tarafından fonksiyon testleri yapılmalıdır. Semptoma yol açmayan Hipofiz insidentilomalarında tedaviye gerek yoktur. Büyüme ihtimaline karşı takip edilirler ve takipler sırasında büyüme potansiyelleri son derece düşüktür. Semptomatik insidentilomalarda ise yapılacak testler sonucunda konulacak tanıya göre yukarda detaylı anlatılan tedavi yöntemlerinden uygun olanı uygulanır.

  • Tiroid bezi hastalıkları tanı ve tedavisi

    TİROİD BEZİ HASTALIKLARI (GUATR ) :

    Tiroid bezi nefes borusunun hemen önünde yer alan ortalama 20-30 gr ağırlığında sağ ve sol lobdan oluşan kelebek şeklinde bir salgı bezidir. Yutkumakla hareket eder ve kadınlarda erkeklere göre biraz daha büyük olabilir.

    Tiroid bezi metabolizmamızı düzenleyen T3 ve T4 isminde hormonları üretir. Bu hormonların üretimi beynimizde hipofiz bezimizden salgılanan TSH isminde başka bir hormon ile kontrol edilir.

    Çeşitli sebeplere bağlı olarak tiroid hormon miktarımızda azalma olmasına HİPOTİROİDİ , artış olmasına ise HİPERTİROİDİ denilir.

    HİPOTİROİDİ TANI VE TEDAVİSİ :

    Tanım : TSH yüksek iken sT4 ve,veya sT3 düşüktür.

    Semptomlar: Hastalığın derecesine göre değişmek ile birlikte Halsizlik, yorgunluk , kilo artışı, unutkanlık, konsantrasyon düşüklüğü, cilt kuruluğu, kabızlık, saçlarda dökülme, üşüme, seste kalınlaşma, düzensiz ve yoğun adet kanamaları, kısırlık, depresyon, ödem ve kas ağrısı gibi bir çok farklı semptoma yol açabilir.

    Nedenleri:

    Kronik otoimmün tiroidit (Hashimoto Hastalığı) (En Sık Neden)

    İyot Eksikliği

    Tiroiditler

    Cerrahi veya radyoaktif iyot tedavisi

    Başka hastalıklar için kullanılan ilaçlar

    Kalıtımsal

    Yaşlanmaya bağlı.

    Sekonder Hipotiroidi (Hipofiz bezi Hastalıkları)

    Teşhis: Hastanın öyküsü ve kullandığı ilaçlar sorgulandıktan sonra mutlaka elle tiroid muayenesi yapılır. Daha sonra kandan tiroid hormonları (sT3,sT4,TSH) , Tiroid otoantikorları (Anti TPO ve Anti TG), gerekli olan vakalarda idrar iyot düzeyi ve Tiroid Ultrasonografi testi istenir.

    Tedavi: Hormon düşüklüğü tesbit edilenlere ihtiyaç duyulan dozda Tiroid hormon replasmanı başlanır. Levotiron, Euthyrox ve Tefor bu amaçla kullanılan ve içinde levotiroksin (T4) dediğimiz tiroid hormonunu içeren haplardır . Hastaların ilaçlarını düzenli olarak kahvaltıdan en az yarım saat önce aç karnına almaları gerekmektedir. Uygun olan hastalara Selenyum takviyesi ve iyotsuz tuz (himalaya tuzu) da önerilmektedir.

    Takip: Hormon replasman tedavisi başlanan hastaların doktorunun uygun gördüğü aralıklarda hormon düzeyi ölçtürmesi ve gerekiyorsa ilaç düzeyinin ayarlanması önerilmektedir.

    HİPERTİROİDİ TANI VE TEDAVİSİ:

    Tanım: TSH düşük iken sT4 ve/veya sT3 hormonunun yüksek olmasıdır.

    Semptomlar: Halsizlik , sinirlilik, çarpıntı, nefes darlığı, Kilo kaybı, sıcağa karşı tahammüzsüzlük, kalabalığa karşı tahammülsüzlük, anksiyete, iştah artışı, adet kanamalarının azalması, terleme, ellerde titreme, ishal , göz bulguları (Graves Hastalığına özel) gibi birçok farklı semptoma yol açabilir.

    Nedenleri:

    Graves Hastalığı

    Toksik nodüler guatr

    Gebelik hipertiroidisi

    Yüksek dozda iyot alımına bağlı

    Tiroiditler

    TSHOMA (Hipofiz Adenomu)

    Diğer hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar.

    Refetoff Sendromu (Tiroid Hormon direnci)

    Teşhis: Klinik semptomları olan bir kişide ilk olarak Tiroid hormonlarına bakılır. TSH düşüklüğü ile birlikte sT4 ve sT3 hormonlarınında yüksek olması hipertiroidi tanısını koydurur . ikinci aşamada hipertiroidinin sebebine yönelik olarak testler yapılır. Bu amaçla TSH reseptör antikoru, Tiroid Ultrasonografisi, Tiroid otoantikorları(Anti TPO ve TG) ve gerekli olan vakalarda Tiroid sintigrafi ve Uptake testleri istenir ve bu testlerin sonucuna göre hipertiroidinin sebebi bulunup sebebe yönelik olarak tedavi tercihi yapılır.

    Tedavi: Hipertiroidi tedavisinde Anti tiroid ilaçlar (Propycil , Thyromazol) ve semptomatik ilaçlar (beta blokerler) , Radyoaktif iyot tedavisi ve Cerrahi tedavi kullanılmaktadır. Bu tedavilerden hangisinin uygulanacağına ise hipertiroidiye yol açan sebebe göre karar verilmektedir. Örneğin Graves Hastalığında öncelikli olarak ilaç tedavisi tercih edilirken, Toksik nodülü olanlarda Radyoaktif iyot veya cerrahi tedavi tercih edilmektekdir. Bazı durumlarda bu tedaviler bir aradada verilebilmektedir.

    Takip: Tedavi amaçlı Anti tiroid ilaç başlanan vakalarda tedavi ortalama 12-24 ay kadar sürdürülür. Bu süreç içinde ortalama 1-2 ay içinde ilaçların yan etki ve etkinlik değerlendirmesi için çeşitli testler bakılarak hastalar kontrol altında tutulur. Tedavi amaçlı Radyoaktif iyot verilen vakalarda ise tedavi sonrası hipotiroidi gelişebileceğinden dolayı belirli aralıklarla hormon kontrolleri yapılması gerekir. Yine Cerrahi tedavi uygulanan hastalardada uygulanan cerrahinin türüne göre operasyon sonrası çeşitli düzeylerde hipotiroidi gelişebilir ve bu durumda ömür boyu tiroid hormon replasmanı gerekir.

    TİROİDİTLER :

    Tanım: Tiroid bezinin inflamasyunu (iltihabi durum) veya inflamasyon benzeri tablo ile seyreden bir grup hastalığna verilen isimdir.

    Tipleri:

    Akut (süpüratif) tiroidit (Enfektif )

    Subakut Tiroidit : 1- Subakut granülomatöz Tiroidit (Ağrılı)

    2- Postpartum (gebelik sonrası) Tiroidit (Ağrısız)

    3- Subakut Lenfositik tiroidit (ağrısız)

    Kronik Tiroidit (Hashimoto hastalığı)

    Fibröz Tiroidit (Reidel Tiroidit)

    Radyasyon Tiroiditi

    İlaca Bağlı Tiroidit

    Semptomlar: En sık sebep olan Hashimoto hastalığı genellikle çok ilerlemedikçe semptom vermez. hahimoto ya bağlı hipotiroidi geliştiğinde hastalar tiroid hormon düşüklüğüne bağlı semptomlar ile başvururlar. daha nadir olarak tiroid bezinin büyümesi (Guatr) ile başvuran hastalarda olmaktadır.

    Subakut Granülomatöz Tiroidit ise genelikle geçirilen bir viral enfeksiyondan günler sonra ortaya çıkar. Boyunda tiroid bezinin olduğu bölgede şiddetli ağrı, Tiroid bezinde şişlik, çarpıntı , terleme ve titreme şikayetine yol açar.

    Genellikle Tiroid bezinin bakteriler veya mantarlar tarafından enfekte edilmesi ile ortaya çıkan Akut Tiroidit ise boyunda ağrı, tiroid bezi üzerinde şişlik, kızarıklık, ateş ,halsizlik ve boyunda lenf nodu gibi bulgular ortaya çıkar.

    Postpartum Tiroidit ise gebelikten sonraki ilk bir yıl içinde bayanlarda görülen ağrı yapmayan ve çeşitli düzeylerde tiroid hormon bozukluğu ve bununla ilişkili klinik semptomlara yol açan bir tablodur. Bu hastalığın seyrinde hem hipertiroidi hemde hipotiroidi safhaları vardır ve buna göre klinik semptomlarda değişkenlik gösterir.

    Fibröz Tiroidit oldukça nadir görülür. Tiroit bezinde fibrozis gelişir. Buna bağlı bez çok sert bir kıvama gelir ve boyundaki çevre dokulara basarak nefes darlığı , yutma güçlüğü gibi semptomlara yol açabilir.

    Çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan İnterferon alfa, İnterlökin-6 ve amiodoran gibi ilaçlar ve boyun bölgesine uygulanan radyoterapi veya radyoaktif iyot tedavisi sonrasında tiroid bezinde yıkım ve buna bağlı ağrı, tiroid hormon bozukluğu semptomları ortaya çıkabilir.

    Tanı: Şikayeti olan hastalarda şüphelenilen nedene yönelik olarak Tiroid Hormonları, Tiroid otoantikorları(Antitpo ve TG), Tiroglobülin, sedimantasyon, CRP, Hemogram, Tiroid Ultrason ve gerekli vakalarda tiroid bezi sintigrafisi ve Uptake testlerinden uygun olanları istenir ve sonuçlara göre tedavi planlanır.

    Tedavi: Genel olarak tiroiditlere gelişen geçici hipertiroidi safhasında antiroid ilaç tedavisi verilmez. Bu dönemde hipertiroidinin semptomlarını bastırmak için beta bloker tedavi, iyotsuz diet gibi yöntemler kullanılır. Tiroidite bağlı gelişen hipotiroidi safhasında ise ihtiyaç duyulan süre ve dozda tiroid hormon replasmanı verilir.

    Ağrılı tiroidit ( Subakut granülomatöz) de ise ağrı kontrolü için öncelikle NSAİİ grubu ilaçlar verilir , bu tedaviye yanıt alınamaz ise oral Steroid tedavisi başlanır .

    Akut enfektif tiroiditte ise Antibiotik ve antifungal tedaviler kullanılır.

    Takip : Kronik tiroidit dışındaki Tiroiditler genellikle uygun tedavi ile birkaç ay içinde tamamen düzelirler. Hastalığın aktif olduğu dönemde tedavi etki ve yan etkisi açısından uygun aralıklar ile kontroller yapılır.

  • Tiroid nodüler guatr

    TİROİD NODÜLLERİ (NODÜLER GUATR ) :

    Tanım: Tiroid bezinden köken alan, radyolojik ve patolojik olarak bezden farklı karaktere sahip olan lezyonlara tiroid nodülü denilir. Kadınlarda daha sık görülür ve her iki cinsiyette yaşlanma ile görülme sıklığı artar. Ultrasonografik olarak toplumda %60 lara varan oranda bir nodül sıklığı bulunmaktadır. Yani oldukça yaygın olan bir sağlık problemidir.

    Semptom: Tiroid nodülleri genellikle semptom vermezler bu nedenlede çoğunlukla başka bir sebeple yapılan baş boyun görüntülemesinde (USG, CT, MRI) veya doktor muayenesi sırasında tesadüfi olarak tesbit edilirler. Bunun yanında özellikle büyük boyutlu nodüller boyun ön bölgesinde şişlik, ses kısıklığı , yutma güçlüğü, nefes darlığı gibi bası semptomlarınada yol açabilirler. Yine hormon üreten nodüller (sıcak nodül) hipertiroidiye (tiroid hormon fazlalığı) yol açarak çarpıntı, terleme, titreme, sinirlilik, kilo kaybı gibi semptomlarada yol açabilirler.

    Nodüllere Yaklaşım: Şüphelenilen kişilerde ilk yapılması gereken Tiroid bezi muayenesi ile ele gelen nodül olup olmadığına bakmaktır. Nodül saptanan kişilerde mutlaka TSH düzeyine ve Tiroid Ultrasonografi testine bakılmalıdır. Şayet TSH baskılı(düşük) gelirse nodülün hormon üretip üretmediğini (sıcak/soğuk nodül) anlayabilmek için mutlaka Tiroid bezi Sintigrafi testi yapılmalıdır. Yine nodül tesbit edilen hastalarda Ailevi Tiroid kanseri ( Medüller Ca) riskini ekarte edebilmek için bir kereye mahsus Kalsitonin düzeyide bakılmalıdır. Bu testlerden sonra gerekli görülen vakalarda diğer Tiroid kanserleri riski açısından Tiroid İnce İğne biyopsisi planlanmalıdır.

    Tedavi: Tiroid nodüllerinde genel olarak Cerrahi ve Radyoktif iyot (Atom) tedavisi olmak üzere iki farklı tedavi yöntemi vardır. Yapılan testler sonucunda : .

    Malign (Tiroid kanseri içeren) veya Malinite şüphesi olan nodül : Cerrahi tedavi önerilir

    Sıcak nodül (hormon üreten ) : Hastanın diğer özellikleride göz önüne alınarak Cerrahi veya Radyoaktif iyot tedavisi önerilir.

    Soğuk (hormon üretmeyen) ve Bening (iyi huylu) karakterde olmasına rağmen yutma güçlüğü, ses kısıklığı,nefes darlığı gibi bası semptomu yapan nodüller: Cerrahi tedavi önerilir.

    Hormon üretmeyen, Bening karakterli ve Bası semptomu yapmayan nodüller: Herhangi bir işlem yapmadan uygun aralıklarda takip önerilir.

    Takip: Nodülün Ultrasonografide görülen özelliklerine göre takip eden Endokrinoloğunuzun uygun gördüğü aralıklarda yeniden değerlendirmesi yapılır. Bu değerlendirmelerde nodülün büyümesi, kanlanması , fonksiyonu gibi özelliklerine bakılır. Şüpheli bir değişim farkedilen nodüllerden Tiroid biyopsisi yapılır.

    Nodül Nedeni ile Cerrahi veya radyoaktif iyot tedavisi uygulanan hastalara tedavi sonrası genellikle Tiroid hormon tedavisi başlanır ve uygun aralıklarda hormon düzeylerinin kontrol edilmesi gerekir.

  • Sjögren sendromu ile yaşamak

    Sjögren sendromu ile yaşamak

    Sjögren Sendromu’nun bazı semptomları bazı küçük düzen değişiklikleri ile bile kolaylıkla düzelebilir:

    Koyu renkli kaliteli, yanları da kapalı güneş gözlüğü kullanmak, gözlerde nemliliği artırabilir.

    Göz kapağı ve etrafındaki dokuları temiz tutmak, gözkapağı içindeki yağ bezlerinin salgısını artırabilir.

    Lens kullanımından kaçınmak, kuru gözlerdeki yanma batmayı azaltabilir.

    Parlak ışıktan rahatsızlık duyuyorsanız kolormatik gözlük kullanmak fayda sağlayabilir.

    Evin içindeki nemi arttırmak, göz şikayetlerini ve kuru öksürüğü rahatlatabilir. Nebulizatör tipi nemlendirici cihazlar, büyük geniş yapraklı bitkiler ve odanın içinde bulunan su dolu bir kap, havayı nemlendirmede kullanılabilir.

    Kuru ve kaşıntılı cilt varsa, kuvvetli sabunları kullanmaktan kaçınmanız önerilir, su bazlı kremler yardımcı olabilir.

    Güneşe karşı hassasiyet gösteren, kaşınıp kızaran bir cildiniz varsa en az 15 faktörlü güneş koruyucusu kullanmak gerekebilir.

    Raynaud Fenomeni’niz varsa, sıcak tutacak eldivenler kullanılması işe yarayabilir. Egzersiz, kan akımını geliştirir. Sigara kullanmamak da Raynaud Fenomeni’ne iyi gelecektir çünkü Raynaud Fenomeni, dolaşım bozukluğu ile ilgilidir.

    Ağızla ilgili herhangi bir semptom varsa iyi bir ağız hijyeni şarttır.

    Egzersiz

    Hareketliliği korumak için özellikle önerilir. Özellikle eklem şikayeti olan hastalarda çok önemlidir. Ancak aşırı yorgunluktan da şikayetçi iseniz, istirahat ve egzersiz arasındaki doğru dengeyi bulmanız gerekir. Fizyoterapistten görüş ve destek almak, uygun egzersizler ve aktivitenizi doğru şekilde arttırıp korumanız açısından önerilir.

    Diyet ve Beslenme

    Herhangi bir özel diyet önerilmemektedir. Ancak barsak semptomları veya karın ağrılarınız varsa diyetinizdeki posa ve lif miktarını arttırmak yardımcı olabilir. Şekerli gıdaların ve içeceklerin kesilmesi mutlaka gerekir. Alkol, çay, kahve ve diğer kafeinli içecekler, susuzluğa sebep olabilecek etkenlerdir. Sık su içmek veya ağzınızda buz küpü emmek, ağız kuruluğundan kaynaklanan rahatsızlığı azaltabilir.

    Cinsel Hayat ve Hamilelik

    Sjögren Sendromu’nda görülebilen bir başka nadir semptom da vajinal kuruluktur ve cinsel ilişkiyi ağrılı hale getirebilir. Östrojenli kremler veya vajinal kayganlaştırıcı preparatlar yardımcı olabilir. Enfeksiyon gelişecek olursa mutlaka uzmana danışmak gerekir. Hamilelik boyunca veya sonrasında problemlerde artış genelde beklenmemektedir. Ancak anti-Ro ve/veya anti-La antikorlarının pozitif olduğu %2’lik hasta grubunda, bu antikorlar hamilelik boyunca bebeğe geçip doğumdan sonra bebekte semptomlara sebep olabilmektedir. Bu semptomlar arasında döküntüler, kan tahlillerinde bozulma sayılabilir ama birkaç hafta ile birkaç ay arasında gerilerler. Bazı durumlarda bu antikorlar bebeğin kalbini etkileyip yavaş atmasına sebep olabilirler. Ancak anti-Ro ve anti-La antikorları pozitif olan annelerin %98’nde hamilelikte hiçbir sorun yaşanmaz öte yandan bu antikorların sizde var olduğunu biliyorsanız, kadın doğum doktorunuza mutlaka bilgi vermeniz gerekecektir ki bebeğinizin anne karnındayken kalp atımlarını takip etmeye özel ihtimam gösterebilsin.

  • Tükenmişlik Sendromu

    Tükenmişlik Sendromu

    Tükenmişlik sendromu, kronikleşmiş ve bütün alanlara yayılmış bir çöküntüyü anlatır. İngilizcesi “burn out”tur, birebir çevrildiğinde “yanıp kül olmak” veya “sonuna kadar yanmak” anlamına gelir.

    Tükenmişlik sendromunun insanlık tarihinin her çağında ve tüm kültürlerde var olduğu sanılmaktadır. Bilimsel bir kavram olarak kullanılmaya başlandığı tarih ise 1974 yılıdır. Kavram, Alman asıllı Amerikalı psikanalist ve bilim adamı Herbert Freudenberger ve Amerikalı psikolog Christina Maslach tarafından ortaya atılmış ve kullanılmıştır. Ancak tükenmişlik sendromunun içeriği günümüze kadar konunun uzmanları tarafından açık ve net bir şekilde tanımlanamamıştır.

    Tükenmişlik herkeste farklı şekilde ortaya çıkabilir, bu nedenle semptomları ve etkileri kişiye göre çok farklı olabilir nedenleri  burnout, şaşırtıcı bir şekilde, işine yeni başladığında çok daha heyecanlı ve istekli olan çalışanlarda daha fazla görülmektedir. Bu uzmanlar tarafından bu kişilerin ilk heyecanlarıyla çok fazla enerji harcayarak kısa zamanda tükendiklerine bağlanmaktadır. Bu tip çalışanlar genellikle kısa zamanda çok büyük başarılar kazanacaklarına inanır fakat zaman geçtikçe amaçlarına ulaşamadıklarında heyecanları söner. Sonuç olarak gerçeği kabullenmek ve hedeflerini düşürmek yerine hayal kırıklığına sürüklenirler. Tükenmişlik sendorumunun oluşmasında oldukça etkili 3 durum dikkatleri çekmektedir: 

    1)Rol çatışması: birbiriyle çakışan sorumluluklar taşıyan insan, öncelikler koyarak sorumluluklarını sıralamak yerine, her şeyi aynı düzeyde iyi yapmaya çalışabilir. bu durumda yorgun düşer ve sonuç burnout olabilir. 

    2)Rol belirsizliği: çalışan kendisinden iyi bir kariyer portresi çizmesinin beklendiğini bilir ama kendisine rehberlik ya da model alacağı biri olmadığından bunu nasıl başaracağından emin olamaz. Dolayısıyla faydalı olacak hiçbir şeyi başaramadığı kanısına kapılabilir. 

    3) Aşırı yüklenme: hiç kimseye hayır diyemeyerek altından kalkabileceğinden çok daha fazla sorumluluk yüklenen kişi sonuç olarak tükenme noktasına dayanabilir.  Bunların dışında çalışma ortamıyla ilgili bazı problemler de strese ve kişinin kendisini yaptığı işte mutsuz hissetmesine sebep olabilir. Hâttâ bazı uzmanlar, tükenmişlik sendromu ile ilişkilendirilebilecek 150’den fazla belirtinin bulunduğunu belirtmektedir. Ancak bazı tükenmişlik belirtileri daha sık görülmektedir. Hastalar kendilerini genel olarak tükenmiş, tamamen bitkin ve üzerine yerine getirebileceğinden daha fazlasının yüklenmiş olduğunu hissettiklerini, daha fazla yük kaldıramayacaklarını belirtmektedirler. Tükenmişlik sürecinin ilk belirtileri konsantrasyon bozuklukları, yorgunluk, performans düşüklüğü ve uyku bozuklukları olabilir. Belirtileri şu şekilde gözlemlenebilir:

    -Mesai saatlerinden sonra işle arasına mesafe koymakta sürekli artan zorluklar

    -Huzursuzluk ve gerilim hali

    -Öfke, küçük şeylere kızma

    -Ruhsal ev zihinsel bitkinlik

    -Umutsuzluğa kapılmak, beklentilere karşılık verememek

    -Aşırı derecede ilgisizlik

    Hangi hastada hangi semptomların ortaya çıkacağı çok farklı faktörlere bağlıdır hiçbiri tükenmişliğe özel bir belirti değildir. Ancak bu semptomlardan biri ortaya çıktığında şikâyetlerin arkasının gelme olasılığı yükselir. Semptomlardan biri veya birkaçı belirlendiğinde kişinin profesyonel yardım alması gerekir. Bu uzman kişi eğitim almış bir hekim-psikoterapist veya psikolog-psikoterapist olması yarar sağlayacaktır. Depresyon ile tükenmişlik sendromu birbirine karıştırılmamalıdır. Bu iki hastalığın birbirine benzeyen birçok tipik belirtisi vardır. Ancak umutsuzluk ve intihar düşüncesi daha çok depresyona işaret eden klasik sinyallerdir. Bu iki semptom tükenmişlik sendromuna bağlanmaz. Bundan başka, tükenmişliğin nedenleri daha çok ve öncelikle meslek ve çalışma hayatı bağlamında gözlemlenir. Buna karşı depresyonun herhangi özel bir bağlamı yoktur. Depresyon, hastanın hayatının tüm alanlarını kapsayan daha geniş çaplı bir hastalıktır.

  • Gastroözefagial reflü hastalığı

    Mide içeriğinin öğürme ve kusma olmaksızın özefagusa geri kaçması sonucu oluşan GastroÖzefagial Reflü Hastalığı (GÖRH), en yaygın görülen gastrointestinal hastalıklardan birisidir. GÖRH oldukça heterojen ve geniş bir semptom yelpazesine sahiptir. Bu yelpazenin bir ucunda tipik belirtilerin olduğu klasik reflü hastalığı tablosu bulunurken, diğer ucunda özefagusa ait tipik semptomların az olduğu ya da sessiz olduğu, buna karşılık özefagus dışı belirtilerin bulunduğu klinik tablolar yer alır. GÖRH kadın ve erkeklerde eşit sıklıkla görülür. Ancak komplikasyonları erkelerde ve ileri yaşlarda daha sık görülmektedir. GÖRH bulunanlarda semptomların intermittant olarak görülme oranı %40’tır. Hastaların %7’sinde hergün, %20’si ise haftada en az bir kez reflü semptomu görülür.1-6. Ülkemizde yapılan bir çalışmada ise GÖRH tanısı alan hastalarda haftada en az bir kez retrosternal yanma görülme oranı %10, regürjitasyon görülme oranı ise % 15.6 bulunmuştur. Aynı çalışmada haftada en az bir kez retrosternal yanma ve/veya regürjitasyon tanımlayanların oranı ise %20 saptanmıştır.3

    GÖRH’da görülen semptom ve bulgular başlıca 3 başlık altında toplanabilir.:1,3,5

    1-Tipik Semptomlar

    2-Atipik Semptom ve Bulgular

    3-Komplikasyonlara ait Semptom ve Bulgular

    Hastaların yaklaşık 1/3’ünde tipik semptomlar görülür. Ancak tipik semptomları olan hastaların bile xdece %47-79’unda endoskopik olarak özefajitis bulguları vardır. Özefajitis saptanan hastaların ise sadece %65’inde GÖRH semptomlarının bulunduğu gösterilmiştir.1,2,7,8

    1-Tipik Semptomlar :

    GÖRH’de en sık görülen tipik semptomlar retrosternal yanma (Heartburn), regürjitasyon, tıkayıcı olmayan disfaji ve göğüs ağrısıdır. Diğer semptomlar ise daha seyrek görülmektedir.8-10 (Tablo 1)

    Tablo 1: GÖRH’de görülen Tipik Semptomlar

    Sık Görülen Semptomlar

    Daha Seyrek Görülen Semptomlar

    Retrosternal yanma

    Aşırı tükrük salgılanması

    Regürjitasyon

    Odinofaji

    Tıkayıcı olmayan disfaji

    Bulantı

    Nonkardiak göğüs ağrısı

    Geğirme, ağız kokusu

    Retrosternal Yanma

    Sternumun arkasında, orta hatta, ksifoid ile manibrium arasındaki bölgede yanma hissi duyulması retrosternal yanma olarak adlandırılır. GÖRH’de en sık görülen semptomdur. Bazen epigastriumun üst kısmına, sırtta interskapuler bölgeye, boğaz kısmına, hatta çene ve kulak altlarına kadar yayılabilir. Yanma hissi zamanla artarak ağrıya da dönüşebilir.11-13

    Gastrik içeriğin reflüsüne izin veren bariyer yetmezliği veya özefagus mukozasının sensitivitesinin artması sonucunda retrosternal yanma ortaya çıkar. Ancak bazen ciddi özefajit, peptik ülser ve Baret Özefajiti varlığında bile, paradoksal olarak retrosternal yanma görülmeyebilir.12

    Retrosternal yanma genellikle yemeklerden 30-60 dakika sonra başlar. Sırt üstü yatıldığında veya hasta öne eğildiğinde artar. Ekzersizle de artabilir. Bazen gece uyandırabilir. Soğuk ve sıcak içecekler, kahve, çay, asitli ve alkollu içecekler yanmayı arttırırlar. Turunçgiller, yağlı gıdalar ve çukulata da retrosternal yanmayı arttırabilir. Hastalar antiasid içtiklerinde 3-5 dakikada rahatladıklarını ifade ederler. Süt içilince de yanma hafifler. Retrosternal yanma sıklığı ve şiddetiyle özefagial mukozal hasar arasında korelasyon yoktur. Reflü dışı nedenlerle de retrosternal yanma olabilir.14-16

    A.B.D. de yaşayanların %10’unda hergün, 1/3’ünde ise ayda bir kez retrosternal yanma görüldüğü bildirilmiştir. Kadınlarda ise gebelikleri süresince yaklaşık %25’inde retrosternal yanma görülmektedir.17

    Reflü normal sağlıklı kişilerde de olabilir, ancak çeşitli mekanizmalarla özefagusa kaçan mide içeriği hızla temizlenir. Bu nedenle herhangi bir semptom oluşmaz. Semptom veya mukozal hasarın oluşmadığı ve hergün çoğunlukla yemeklerden sonra oluşan bu reflü, fizyolojik reflü olarak da adlandırılır.12

    Regürjitasyon

    GÖRH’de görülebilen en önemli semptomlardan birisidir. Gastrik asidin ağza gelmesidir. Bulantısız olması ve abdominal kontraksiyonların olmaması ile kusmadan ayrılır. Ayrıca eforla olmaması ve postür değişikliği ile başlaması da regürjitasyonun diğer br özelliğidir.7,10

    Hastalar yediklerinin ağızlarına geldiğini ve ağızlarında acılık hissettiklerini ifade ederler. Genellikle retrosternal yanmaya asidin boğaza ve ağıza regürjitasyonu eşlik eder.8,10

    Hastalar özellikle öne eğildiklerinde veya sırt üstü yattıklarında ağızlarına asitli su geldiğini söylerler. Ayağa kalktıklarında ise rahatlarlar. Bazı hastalar ise ağızlarında ekşi bir tatın varlığından ve tat alamamaktan, nadiren de dudak yanmasından şikayet ederler.8,10

    Tıkayıcı Olmayan Disfaji

    Tıkayıcı olmayan disfajinin, GÖRH’ı bulunan hastaların yaklaşık %30-45’inde görülebildiği bildirilmiştir.12

    Disfaji genellikle alt özefagusta, daha az oranda ise servikal özefagusta görülür. Hastalarda boğazda dolgunluk hissi, yutmaya başlamada güçlük ve rahatlamak için sık sık yutkunma şikayetleri de bulunabilir. Yutmada güçlük özellikle katı gıdalarla olur. Tekrarlanan yutkunmalar ile pasaj sağlanır, yani disfaji geçicidir. Ancak striktür geliştiğinde disfaji devamlı bir hal de alabilir.8,12

    GÖRH’ı bulunan hastalarda disfaji, ciddi özefajit sonucu peristaltik disfonksiyon veya peptik striktürden de kaynaklanabilir.15

    Non-Kardiak Göğüs Ağrısı

    Kardiak olmayan göğüs ağrılarının büyük bir kısmı özefagus hastalıklarından kaynaklanır. Özefagus hastalıkları içinde ise en sık göğüs ağrısı yapan GÖRH’dir. Miyokard infarktüsü şüphesi ile acil servise başvuran hastaların yaklaşık %23’ünde özefajit bulunduğu saptanmıştır.18 Bir başka çalışmada ise göğüs ağrısı nedeniyle kardiyoloji kliniklerine gönderilen hastaların %38’inde ağrının non-kardiak orjinli olduğu gösterilmiştir. Göğüs ağrısı nedeniyle koroner anjiografi yapılan hastaların %30’unda koronerlerin normal bulunduğu ve koroner kalp hastalığı bulunan hastaların ise %50’sinde özefagusa ait semptomların görüldüğü bildirilmiştir. Bu nedenle göğüs ağrısı bulunan hastalarda ayırıcı tanıda GÖRH de akılda bulundurulmalıdır.19

    Odinofaji

    Ağrılı yutma olarak adlandırılan odinofaji GÖRH’de daza az sıklıkla görülen bir semptomdur. Hastalığın daha ileri bir aşamasının göstergesi olabilir. Genellikle özefagial ülser veya erezyonla birlikte bulunur.12 Çoğunlukla sıcak ve alkollu içeceklerin provake etmesi sonucu ortaya çıkar. Özefagial duyarlılık çok artmıştır. Odinofaji varlığında mutlaka öncelikle GÖRH düşünülmelidir.10,12

    Aşırı Tükrük Salgılanması

    Nisbeten sık karşılaşılabilen bir GÖRH semptomudur. Waterbrush olarak da adlandırılmaktadır. Hastalar aniden ağızlarına ekşi-tuzlu bir sıvının dolduğunu ifade ederler. Bu durum tükrük bezlerinin intraözefagial artmış aside karşı tepki olarak salgılarını arttırması ile oluşur. Tükrük bezlerinin asit reflüsüne karşı yapmış oldukları bu tepki, hasta için koruyucu bir cevaptır.8,20

    2-Atipik Semptomlar

    Ekstraözefagial Klinik Tablolar veya Supraözefagial Semptomlar olarak da adlandırılan Atipik Semptomlar, Larinks, Farinks, Oral kavite, Burun, Nasal sinüsler ve Akciğerlere ait semptom ve bulguları içerir. Bunları genel olarak Kulak Burun Boğaz (KBB) Semptomları, Pulmoner Semptomlar ve Bebeklerde Görülen Semptomlar olarak üç grupta incelemek mümkündür.4,8,21,22 (Tablo 2).

    Tablo 2: GÖRH’da Görülen Atipik Semptomlar

    KBB Semptom ve Bulguları

    Pulmoner Semptom ve Bulgular

    Bebeklerde Görülen Semptom ve Bulgular

    Ses Kısıklığı, stridor

    Kronik öksürük

    Tekrarlayan bulantı ve Kusma

    Laringospazm, boğaz ağrısı

    Aspirasyon pnömonisi

    Öksürük

    Laringeal kontakt ülser

    Boğulma hissi

    Bebekte Siyanoz

    Vokal kord granülomu

    Allerjik olmayan Astım

    Bebek apnesi

    Larenjit, farenjit, Sürekli boğazı temizleme ihtiyacı

    Globus (Boğazda doluluk hissi, yutkunmakla geçmeyen kitle hissi)

    Sandifer Sendromu

    (Bebeklerde Eğilmiş Boyun)

    Posterior glottik eritem ve ödem

    Uyku apnesi

    Bronkopulmoner displazi

    Sinüzitis, otitis

    Kronik Obstriktif Akciğer hastalığı

    Ani Bebek Ölümü Sendromu

    Laringeal darlık

    İdiopatik pulmoner fibrozis

    Sobglottik stenoz, laringeal polip

    Broşektazi ve akciğer apsesi

    Larinks ve farinks kanseri

    Tekrarlayan pnömoni

    Aritenoid fikzasyon

    Hıçkırık

    GÖRH’da görülen atipik bulguların, oral kavitede aftlara, gingivitislere, diş çürüklerine ve diş şekil bozukluklarına, ülseratif oral mukoza lezyonlarına, kronik sinüzite, astıma, kronik interstisiyel akciğer hastalıklarına ve özellikle bebeklerde ani ölümlere neden olabildiği bildirilmektedir.23 Atipik klinik şekiller arasında geniş bir hasta grubunda görülen Larengeal Reflünün de kronik larenjit, larenksin kontakt ülserleri ve granülomları , vokald fold nodülleri, Reinke Ödemi, Subglottik stenoz , Laringotrakeal stenoz Paroksismal larenks spazmları , kronik öksürük, globus farengeus , hatta larenks ve farenks kanserlerine neden olabildiği gösterilmiştir.4,8,21,24-27

    Ekstraözefagial Atipik Reflü Semptomları bulunan hastalarda Tipik Özefagus Semptomları geri planda olabilir. Örneğin astımlıların %40-60’ında, KBB semptomları bulunanların %57-94’ünde ve kronik öksürüğü bulunanların ise %43-75’inde tipik GÖRH semptomlarının bulunamayabileceği bildirilmiştir.4,5,21

    Kronik Öksürük

    GÖRH da öksürük, larengofarengeal reflünün neden olduğu irritasyon ve refleks mekanizmalarının aktive olması sonucunda ortaya çıkar. Genellikle kronik bir öksürük veya tekrarlayan öksürük ve sık boğaz temizleme alışkanlığı vardır.22,25,28,29

    Öksürük ve sık boğaz temizleme alışkanlığı, vokal kordların birbirlerine şiddetli temasına neden olur ve bu iki patolojik mekanizma bizzat kendileri vokal kord epitelinde inflamsyonu arttırıcı etki yaptığından hastaların semptomları giderek şiddetlenmekte ve bazen kalıcı hale gelebilmektedir.29,30

    Üç haftadan uzun süren öksürük kronik öksürük olarak adlandırılır. GÖRH de görülen öksürük kronik bir öksürüktür. Kronik öksürüğün birçok nedeni olabilir. Kronik öksürük vakalarının %21’inde GÖRH bulunduğu bildirilmiştir.29,30

    GÖRH birkaç yolla kronik öksürüğe yol açabilir.25,29:

    1-Özefagustaki reseptörlerin uyarılması ile nervus vagusun öksürük merkezini uyarması

    2-Özefagustaki reseptörlerin uyarılması ile nervus vagus yoluyla solunum yollarındaki sekresyonun artması

    3-Özefagus ile trakea arasındaki doğrudan bağlantılar

    4-Mikro veya makro aspirasyonun larinks veya ana solunum yollarını doğrudan uyarması

    5-GÖRH’de çeşitli nedenlerle reseptörlerin veya refleks arkının duyarlı hale gelmesi

    Öksürük çoğu hastada gündüzleri görülürken, bazı hastalarda gece yattıktan sonra ortaya çıkar. Prodüktif veya kuru öksürük şeklinde olabilir. Genellikle üst solunum yolu infeksiyonunu takiben öksürük başlamaktadır.29-31

    Ses Bozuklukları

    Larengeofarengeal Reflünün neden olduğu KBB patolojilerinden birisidir. En sık rastlanan ses bozukluğu şekli ses kısıklığıdır ve bazen en önemli semptom olabilir. Reflü içeriğinin vokal kord mukozasında oluşturduğu hasarın derecesine göre ses kısıklığının süre ve şiddeti değişkenlik gösterir. Vokal kord mukozasındaki değişiklikler erken inflamasyon evresinde ise, hastanın şikayeti genellikle sık sık tekrarlayan, hafif dereceli ses kısıklığı olmaktadır. Ses kısıklığından önce seste çatallanma da görülebilir. Vokal yorgunluk, kronik boğaz temizleme, boğazda aşırı mukus salgısı ve globus gibi semptomlar eşlik edebilir. Ses kısıklığının iki şekilde oluştuğu kabul edilmektedir.24,28,32:

    1-Özefagial reflü sonucu asitin doğrudan doku hasarı yapması sonucu veya

    2-Özefagustaki reseptörlerin uyarılması sonucu refleks yolla larinks ve farinksin uyarılması ile öksürük ve gıcık hissi, sık boğaz temizleme ve larinks zedelenmesi sonucu ses kısıklığı oluşmaktadır.

    3-Komplikasyon Bulguları

    GÖRH’da en sık görülen komlikasyonlar özefajitis, özefagial erezyon ve ülserasyonlardır. Erezyon ve ülserler nedeniyle kanamalar görülebilir. Özellikle uzun süreli hastalık durumlarında striktür ve Barret özefagusu gibi daha ciddi komlikasyonlar da gelişebilir.12,32,33. (Tablo 3)

    Tablo 3: GÖRH’da Görülen Komplikasyonlar

    Özefajitis, özefagial erezyon ve ülserler

    Striktürler

    Barrret Özefajiti

    Kanama, demir eksikliği anemisi

    Dental erezyon ve diş çürümeleri

    Özefagial adenokarsinom

    Alarm Semptomları

    GÖRH da görülen semptomların bazıları özellikle hastalığın daha ciddi olduğunu gösterir ve bu nedenle de kısa sürede tedavisi gerekir. Bu semptomlara alarm semptomları denir . Alarm semptomlarının varlığında kanser gibi ciddi komplikasyonlar mutlaka ekarte edilmelidir.12,32-35 (Tablo 4).

    Tablo 4: GÖRH’da Alarm Semptomları:

    1-Disfaji

    2-Odinofaji

    3-Kilo kaybı

    4-Kusma

    5-Kanama, Demir eksikliği anemisi

  • Kaygı

    Kaygı

    Hemen hemen herkes hayatının belli bir zamanında bir partinin, önemli bir toplantının, buluşmanın ya da sunumun öncesinde anksiyete ( kaygı) yaşayabilir. Kimi bu durumu olduğu gibi kabullenir başeder ve devam eder. Kimi için ise bu o kadar da kolay olmaz.
    Gerçeklikle etkili bir şekilde baş edebilmenin önemli aşamalarından birinin gerçeği kabullenmek olduğunu biliyoruz. Eğer bir kişi ayağındaki alçıya alınması gereken kırık kemiği kabul etmezse, kendini kötürüm dahi bırakabilir.
    Burada bahsettiğim ” kabul etme” nin tam olarak anlamı, hiçbir anlam atfetmeden yorum katmadan, olduğu haliyle etiketlemeden var olduğu şekilde almak. 
     
    Varsayalım, kalp atışınızda bir farklılık hissetiniz çarpıntı gibi ve kendinize şöyle dediniz; ”Şu an biraz heyecanlıyım ya da kaygılıyım ve bu bedenimin heyecanı ifade ediş şekli..”
     
    Ya da şöyle dediniz;” Kalp krizi geçireceğim, öleceğim, bu bir felaket..” heyecanınıza, kaygınıza atfettiğiniz bu olumsuzlukla elbette sıkıntıyı körüklediniz. 
     
    Anksiyete ( kaygı) boğazda yumru hissi, bir dizi çarpıntı, sersemlik, şuur bulanıklığı ve terleme gibi bir takım semptomları içerebilir. Sık sık bu semptomlardan endişe eder durursunuz. Ardından bunları bir tehlike ve olması yakın kötü bir şeyin habercisi gibi yorumlarsınız.
     
    Bu daha fazla anksiyete anlamına gelir. 
     
    Kendinizi ne kadar çok anksiyeteye kaptırırsanız, semptomlar o kadar çok artış gösterir. Kısa zaman içinde de bu durum döngüsel bir hale gelir. Çünkü semptomlar üzerine haddinden fazla odaklanıyorsunuzdur.
     
    Bir fiziksel semptoma seçici bir şekilde dikkatimizi verirsek bu semptom daha güçlü bir hale gelir. Mesela göz kırpmamıza dikkatimizi yöneltelim. Daha fazla göz kırpmaya başladığınızı fark edersiniz.
     
    Peki diyelim ki önümüzde bizde kaygı uyandıran bir durum var. Ne yapacağız? Kolay ya da zor olanı seçeriz. 
     
    Kısa vadeli açıdan KAÇINMAK cazip gelse de, kaçınmanın uzun vadeli sonuçlarını göz önünde bulundurduğumuzda, kaçtığımız müddetçe onu GÜÇLENDİRECEĞİMİZ gerçektir. Kaçmak anlık rahatlamayı sağlarken, hayatımız boyunca ona bağımlı kalmamızı da sağlar. 
     
    Oysa kendinizi anksiyeteye nasıl kaptırdığınızı, o sırada nasıl düşündüğünüzü kendinize sorarak dahi iyi bir başlangıç yapabilirsiniz. 
     
    Kaygınıza fazla değer verir, gözünüz de büyütürseniz muhtemelen kendinize bunun dayanılmaz olduğunu söyler ve kaçınma yolunu seçersiniz. Ona değer biçmekten vazgeçin. Onu değerli kılan, gözünüzde bu kadar büyütüp kendinizi baş edemeyeceğinize inandıran düşünceleriniz bırakın aksın gitsin. Değer biçmeye son verin. 
     
    Anksiyöz (kaygılı) değilmiş gibi davranın. 
     
    Neredeyse bütün huzursuzluk biçimlerine gösterdiğiniz dayanıklılığı arttırmayı da öğretebilirsiniz kendinize. Bir tiyatro oyuncusunun, oyununu en iyi şekilde sergilemek için defalarca prova yapması gibi, siz de pratik yaparak, DAYANIKLILIĞINIZI ARTTIRABİLİRSİNİZ. 
     
    Konu ne olursa olsun, buna dayanamıyorum, başaramayacağım gibi cümleler yerine, bununla yüzleşmek için yeteri kadar güçlüyüm diyebilirsiniz kendinize. Sadece denemek isterseniz elbette… 
     
    Ve en önemli önlemlerden biri de ne olacağıyla, başınıza gelmesinden korktuğunuz en kötü ihtimal arasındaki boşluğu ne tür düşüncelerle doldurduğunuza dikkat edin. 
     
    Gerçeklik genelde bizim dostumuzdur, ona çarpık bir görünüm katıp tehlikeli hale getiren bazen sadece bizim düşüncelerimizdir. 

  • Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonlarına yaklaşım

    İdrar yolları enfeksiyonları çocukluk çağında, üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra en sık görülen sağlık problemidir. Her iki cinste..

    ve her yaş grubu çocukta sıklıkla rastlanabilen bu şikayetler, zamanında belirlenip gerekli tedavi yapılmadığı takdirde; böbrek yetmezliğinden hipertansiyona, kansızlıktan büyüme geriliğine kadar pek çok kalıcı hasara neden olabilir. Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu olan cocuk hastalarda mutlaka ileri araştırma gerekli olup cocuk nefroloji uzmanları tarafından değerlendirilmesi gereklidir.

    İdrar Yolu Enfeksiyonu Nedir?

    Üriner sistem enfeksiyonu böbrekler ve mesanenin iltihabıdır. Mesanenin iltihabına “sistit”, böbreklerin iltihabına ise “pyelonefrit” denir. Pyelonefrit sistitten daha az görülmesine rağmen daha fazla zarar vericidir. Sıklıkla üretra (idrarın dışarı atıldığı kanal) dışındaki ciltten bakterilerin mesaneye ulaşması ile oluşur. İdrar yolu iltihabını tedavi etmek, böbrekleri korumak açısından önemlidir.
    Üriner Sistem Enfeksiyonlarının Sıklığı Nedir?
    Üriner sistem enfeksiyonları 5 yaşından küçük ateşli çocukların yüzde2’sinde saptanır, 1 yaşından küçük ateşli çocuklarda, kızların yüzde 8’inde, erkeklerin yüzde3’ünde ateşin nedeni üriner sistem enfeksiyonlarıdır.

    Üriner Sistem Enfeksiyonlarının Nedenleri Nelerdir?

    İdrar yolu iltihaplarının etkeni bakterilerdir. Bakteri mesaneye, idrarın dışarı atıldığı kanaldan girer. Genelde üretra girişini tahriş eden etkenler (bilinen tahriş edici maddeler, banyo köpükleri ve şampuanlardır), bakterilerin buradan içeri girmesini de kolaylaştırır.
    Bazı risk faktörleri çocuklarda üriner sistem enfeksiyonuna zemin hazırlar. İdrarın mesaneden üreterler boyunca böbreğe doğru anormal geri kaçışı, üriner sistem tıkanıklıkları, çeşitli anatomik ve fonksiyonel bozukluklar ile enfeksiyona yatkınlık görülebilir. Yabancı cisimler, mesaneye, üreterlere yerleştirilen kateterler, kabızlık, banyo köpükleri ve sünnetsiz erkek çocuklarda fimozis (sünnet derisinin geriye kıvrılmaması) mesanenin bakteri ile temasına neden olur. Okul çocuklarında sık görülen idrarı eve saklama eylemi de idrar yolu enfeksiyonlarının nedenlerindendir.

    Çocuklarda Üriner Enfeksiyonları Belirtileri Nelerdir?

    Çocuklarda üriner sistem enfeksiyonlarının semptom ve bulguları çocuğun yaşına göre değişkendir. Bebekler ve özellikle 2 yaşından küçük çocuklarda bulgular genellikle üriner sistemle ilişkili değildir ve kolaylıkla gözden kaçabilir. Bebekler ve 2 yaşından küçük çocuklarda en sık görülen semptomlar şunlardır:

    • Huzursuzluk
    • Kusma ve ishal
    • Karında şişkinlik
    • Yeni doğanda uzamış sarılık
    • İştahsızlık ve beslenme bozukluğu
    • Kilo almada yavaşlama
    • Vücut ısısında düzensizlik
    • Sebepsiz yükselen ve düşmeyen ateş
    Büyük çocuklarda ve erişkinlerde semptomlar daha belirgindir ve enfeksiyonun yerine göre bulgular değişkenlik gösterir. Alt üriner sistem (sistit) enfeksiyonlarında görülen semptomlar şunlardır:
    • İdrar yaparken yanma, sızı ağrı
    • Sık idrara çıkma
    • Acil işeme isteği
    • Karın alt tarafına ağrı
    • Tuvalete yetişemeden idrar kaçırma
    • Kötü kokulu, anormal renkte, kanlı idrar

    Üst üriner sistem enfeksiyonlarından akut pyelonefrit idrar yolu enfeksiyonları içinde en ağır ve böbrekte en fazla hasar bırakan hastalıktır. Özellikle küçük çocuklarda kalıcı hasar ihtimali daha fazladır. İdrar yolu enfeksiyonu geçiren çocukların yüzde10’ unda, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları olan çocukların yüzde25’ inde ve vezikoüretral reflülü (böbreklere idrar kaçması) çocukların yüzde30’ unda kalıcı böbrek hasarı gelişebilir. En sık görülen semptomlar, titreyerek yükselen ateş, böğür ağrısı, ciddi bulantı ve kusmadır. Bu semptomlara ek olarak sistitizm semptomları da (yukarıda sayılan semptomlar) gözlenebilir.

    Tanı Nasıl Konur?

    İdrar yolu enfeksiyonu tanısı için idrar tahlili ve idrar kültürü yapılmalıdır. İdrar öncelikle mikroskop altında incelenir. Kesin tanı idrar kültüründe anlamlı miktarda bakterinin üremesi ile konur.
    İdrar yolu enfeksiyonu idrar kültürü ile kanıtlandığında, böbreğin tutulup tutulmadığına karar verilmelidir. Yüksek ateş, böğürde hassasiyet, karın ağrısı, bulantı, kusma, titreme görülebilir.
    Üriner Sistem Enfeksiyonlu Çocuklar Nasıl Değerlendirilir?
    Üriner sistem enfeksiyonu kültürle kanıtlanmış olan çocuklar en kısa zamanda radyolojik olarak değerlendirilmeli ve ileri araştırmalar yapılarak altta yatan bir anatomik bozukluk var ise yespit edilip çocuk nefroloji uzmanı tarafından takibe alınmalıdır. Enfeksiyonda tanı yaşı ne kadar küçükse tekrarlama riski o kadar fazla olup her enfeksiyonda böbrek hasarı ve ileride kalıcı böbrek yetmezliği gelişme ihtimali okadar yuksektir. Maalesef ülkemizde hala çocuklarda kronik böbrek yetmezliği nedenleri arasında tekrarlayan idrar endeksiyonları ve veziko üreteral feflü ilk sırada yer almaktadır.

    Tedavisi Nasıldır?

    İdrar yolu enfeksiyonu olan çocuklara antibiyotik tedavisi hemen başlanmalıdır. Etkin tedavi üriner sistem hasarlanma riskini en aza indirir. Şiddetli enfeksiyonlarda tedavi 10-14 gün sürmelidir. Çocuklarda. üriner semptomların tespit edilme güçlüğünden ve uygun antibiotik tedavisi sonrası, normal radyolojik tetkikler olmasına rağmen özellikle kız çocuklarda enfeksiyonun tekrarlama ihtimalinden dolayı tedaviden sonra düzenli takipler yapılmalıdır.

    Çocuklarda üriner sistem enfeksiyonlarından korunmak için neler yapılmalıdır?

    • Çocuklara idrarın açık renk olmasını sağlayacak şekilde yeterli miktarda sıvı verilmelidir.
    • Çocuğun günde 3-4 kere idrar yapması sağlanmalıdır.
    • Çocuk tuvalette yeterli süre kalmalıdır. Aceleyle yapıp kalkmamalıdır.
    • Genital bölge sabun veya şampuanla değil, saf suyla yıkanmalıdır.
    • Kızlarda genital bölge temizliği önden arkaya doğru olmalıdır.
    • Kabızlığa karşı önlemler alınmalıdır.
    • Özellikle kız çocuklarda banyo süresi çok uzatılmamalı ve tahriş edici özelliğe sahip köpüklü sabun ve şampuan kullanılmamalıdır.
    • Tekrarlayan enfeksiyonlar var ise mıutlaka ileri araştırmalar yapılmalı
    • İdrar kaçırma tuvalete yetişememe gibi idrar kesesi problemlerinin öncül bulguları var ise mutlaka ileri radyolojik araştırmalar yapılmalıdır..

  • Kronik yorgunluk sendromu ( chronic fatique syndrome )

    • Kronik yorgunluk sendromu beyini ve vücutta birçok organı ve fonksiyonu etkileyen bir hastalıktır. Günlük aktivitelerinizi yapamayacak ve işlerinizi tamamlayamayacak kadar olan yorgunluk halidir. size burada yorgun bir iş temposu sonrası yorgunluktan ya da bir fiziksel aktivite sonrası yorgunluktan bahsetmiyorum kronik yorgunluk sendromunda günlerce haftalarca yatsanız bile hala yorgun hissedebilirsiniz, ve sıklığı giderek artmakta olan bir sendrom kendisi maalesef ve bu sendromda yorgunlukla beraber birçok semptom görülebilir. Kronik yorgunluk sendromu vücutta birçok sistemi etkileyen bir sendromdur dünya genelinde 20 milyondan fazla insanın bu sendromu yaşadığı kaydedilmiştir. İlk resmi tanısını 1980 yılında almıştır ve o günden bu güne kaydedilen rakam sayısı ise 200 milyon üzerindedir ve her geçen gün artmaktadır.
    • Bu sendromda tek bir etken yoktur diğer tüm kronik hastalıklar gibi nedenler bütünüdür aslında ve çoğu zamanda bir neden sendroma neden olurken aynı neden sendromun sonucu olarak da karsımıza çıkabilir.
    • Genelde grip gibi baslar .Şikâyetlerinizi başta tam da bir soğuk algınlığı geçiriyor gibi tarif edebilirsiniz, zamanla bu şikayetler giderek artar ve kalıcı olmaya başlar.
    • Ve bu sendromun altında birçok besinsel eksiklik bulunmaktadır yazımın ilerleyen kısımlarında bunlara yer vereceğim.
    • Kronik yorgunluk sendromu sıradan kısa süreli bir yorgunluk hali değildir en az 6 aydır bu şekilde hissediyor olmanız lazım ama eğer yorgunluğunuz her gün olmaya başlamış ise bu yönde kötüleşme ihtimaliniz de yüksek o yüzden 6 ay beklemeyerek hayat tarzınızı ve şikâyetlerinizi gözden geçirmekte fayda var, genelde 3 aydan uzun süren yorgunluklarda doktora başvurmanız önermekteyim.
    • Kronik yorgunluk sendromunda dinlenme ve uyku fayda etmez saatlerce uyusanız bile dinlenmiş kalkamazsınız.
    • Fiziksel aktiviteler ve sporlar şikâyetlerinizi daha da arttırabilir. Ertesi gün hatta efor sonrası keyifsizlik diye adlandırılan bir durumla karşılaşabilirsiniz.
    • Bir diğer adı miyaljik encephalomyelitis (ME )dir. Tıbbi terim olarak kronik yorgunluk sendromu ME/CFS şeklinde geçer.
    • Kronik yorgunluk sendromu döngüler halinde olabilir. İyi ve kötü günler olabilir ama iyi günler de normal bir şekilde değil kötü günlere nazaran daha iyi günlerdir.
    • En sık 40-50 yaslarda kadınlarda görülür ama çocuklar ve erkeklerde de görülme sıklığı çoktur.
    • Genelde çoğu vaka orta seviyede rahatsızlıklar gösterir ama her 4 vakadan biri ağır derecede kronik yorgunluk sendromu yasamaktadır

    KRONİK YORGUNLUK SENDROMU NEDENLERİ

    Alttaki nedenler henüz tam olarak tam bilinmese de bu sendromda birçok sistem etkilendiği için ortaya net bir şey koymak da maalesef zordur. En çok şüphelenilen nedenleri size sıralayalım
    1- İmmün sistem sorunları
    2- Mitokondriyle enerji üretimi sorunları
    3- Beyin anormalileri
    4- Kan basıncı sorunları
    5- Enfeksiyon EBV, lyme bacteria, CMV, HHV6, enterovirus, parvovirus B19 alttaki en sık ve en şüphelenilen nedendir.
    6- Genetik yatkınlık
    7- Adrenal yorgunluk
    8- Seratonn, kortizol dengesizlikleri
    9- Düşük NK hücre sendromu
    10- Fibromiyalji
    11- Gıda intoleransları
    12- Disbiyozis
    13- Kronik toksisite ve detoksifikasyon sorunları
    14- Uyku sorunları
    15- Tiroid ve diğer hormon dengesizlikleri
    16- Psikojenik biyolojik disfonksiyon

    KRONİK YORGUNLUK SENDROMU SEMPTOMLARI

    Semptomları sıralarken ve tanı koymamız için iki ana gruba ayırmakta fayda var. Bunlar ana semptomlar ve diğer semptomlardır. Tanı koyarken ana semptomları barındırmalı ve diğer semptomlardan en az 1,2 tanesini bulundurmalısınız.

    ANA SEMPTOMLAR

    1-Yorgunluk
    • Birçok günlük işi yapacak gücü bulamama
    • Uyuma ve dinlenme sonrası yorgunluğumuzun geçmemesi
    • Yorgunluk, halinin 6 ay ve daha uzun sürmesi(Yorgunluk halinin şiddeti kişiden kişiye değişebilir)
    2-Efor sonrası keyifsizlik halsizlik
    • Fiziksel ya da mental bir efor sonrası oluşan semptomlar.
    • Kişinin şikayetleri efor sonrası daha da artabilir belirttiğimiz gibi bu efor mental bir efor da olabilir.
    • Uzun süreli okuma zihinsel aktiviteler sonrası yorgunluk halsizlik

    3-Uyku sorunları
    • Uykuya dalmakta zorlanma
    • Uyuduktan sonra sık sık uyanma
    • Saatlerce uyusanız bile uykunuzu almış ve dinlenmiş olarak kalkmama gibi sorunlar olabilir.

    DİĞER SEMPTOMLAR

    1-Kas ağrıları, eklem ağrıları; Ağrılar genelde sızlama ya da künt ağrı şeklinde tarifler ama aynı zamanda batma yanma karıncalanma bıçak saplar gibi basınç hissi gibi ağrılar da olabilir.
    1- Düşünmede ve odaklanmada zorlanma, basit problemleri bile çözmekte zorlanma günlük hayatta
    2- Ortostatik intolerans, yatar pozisyondan ayakta pozisyona geçtiğinizde oluşan baş dönmesi, halsizlik, görüntü bulanıklığı semptomların yaşanması
    3- Hafıza sorunları
    4- Depresyon
    5- Boğaz ağrısı
    6- Baş ağrısı
    7- Baş dönmesi
    8- İleri derece yorgunluk, ayakta durduğunuzda şikâyetlerin artması
    9- Işığa hassasiyet
    10- Sıcağa ve soğuğa hassasiyet
    11- Genişlemiş lenf nodları
    12- Anksiyete, panik atak
    13- Grip benzeri semptomlar
    14- Kulak çınlaması
    15- Saç kaybı
    16- Kilo problemleri
    17- Göğüs ağrısı
    18- Nöbetler
    19- Premenstrual sendrom
    20- Kas spazmları
    21- Kaşıntılar-vücutta kırmızılıklar
    22- Cümleleri yanlış kurma kelimeleri yanlış söyleme
    23- Görsel bozukluklar
    24- Paralizi
    25- Çarpıntı
    26- Seksüel yetersizlik, cinsel istek azalması
    27- Beyin sisi
    28- Huzursuz bağırsak
    29- Gece terlemesi
    30- Bulantı, kusma
    31- Nefes darlığı
    32- Kronik kuru öksürük
    33- Gıda alerjileri
    34- Kimyasal hassasiyet

    Saydığımız gibi ana semptomların olması ve diğer semptomlardan en az 1 ya da fazlasının olması sizi kronik yorgunluk sendromuna doğru götürür. Bu şikâyetlerin bu sendrom tanısını alması için 6 ay yaşanmış olması lazım tekrar belirtelim ama siz siz olun şikâyetler 3 aydan fazla sürüyorsa bu konuda yetkin bir doktora başvurun.

    KRONİK YORGUNLUK SENDROMU RİSK FAKTÖRLERİ

    Herkes kronik yorgunluk sendromuna yakalanabilir tam olanların nedenleri net olarak hala bilinmemektedir ama sıklıkla bir
    enfeksiyon sonrası semptomlar kalıcı kalmakta ve etkisini devam ettirmektedir enfeksiyon geçse bile. Hadi gelin risk faktörlerine bakalım.
    1- Yaş; 30-50 yas arası daha yüksek risktedir. Ayrıca 13-15 yaş arası da görülme sıklığı artmaktadır.
    2- Cinsiyet, kadınlarda erkeklere göre görülme sıklığı 4 kat daha fazladır.
    3- Genetik yatkınlık genelde aynı ailedeki bireylerde birinde varsa diğerlerinde de olma olasılığı yüksektir özellikle genetik anormallerin olduğu ailelerde bu risk daha da yüksektir.
    4- Bazı hastalıklar
    -Fibromiyalji
    -Huzursuz bağırsak sendromu
    -Çoklu kimyasal hassasiyeti
    -Temporamandibular hastalıklar
    -İnterstisyel sistit
    -Kafa sarsıntısı sonrası sendrom
    -Kronik pelvik ağrısı
    -Kronik prostat
    -Gerilim tipi bas ağrısı
    5-Stress
    6-Toksitite
    7-Enfeksiyonlar
    8-Diyetsel hatalar
    9- Vitamin ve mineral eksiklikleri