Etiket: Sağlıklı

  • İletişim

    İletişim

    İletişim kelime manası ile kişiler arasında, duygu, düşünce, bilgi, haber alışverişi, duygu, düşünce, bilgi ve haberlerin, akla gelebilecek her türlü biçim ve yolla kişiden kişiye karşılıklı olarak aktarılması olarak tanımlanmaktadır. İletişim her şeyden önce, insanın kendini bir insan olarak gerçekleştirmesi ve sosyal süreçlere girmesi bakımından önemlidir. İletişim sayesinde insanlar zihinlerindeki kavram ve fikirleri açığa vurma, onları paylaşma ve değerlendirme olanağına sahip olurlar. Başkalarını etkileme ve onlardan etkilenme, yararlanma, yararlı olma ve bir başarı gösterme iletişim sayesinde mümkün olur. İnsanlar arasında yaşanan ilişkilerin sürmesi iletişim sayesinde mümkün olur.

    Yaşamak başlı başına iletişim ağını, iletişim etkinliklerini içeren bir olaydır. Var olduğumuz anda çevreyle sürekli iletişim içine gireriz. Bilmeden çevremizi etkilemeye, değiştirmeye, yine bilinçsizce etkilenmeye, çevremize uyarlanmaya başlarız. Bu iki yönlü alışveriş ömür boyu süre gider. Kişiliğimizi iletişim alışkanlıklarımızla, iletişim çabalarımızla ortaya koyarız. Bildiklerimiz, duyduklarımız, yapabileceklerimiz iletişim tavrımızla belirlenir. Kişiler arası ilişkilerin aracı da iletişimdir: anlamak, öğrenmek, anlatmak, başkalarına ulaşmak için iletişimi yolunu kullanılırız. İnsanoğlunun tarihten beri çok çeşitli iletişim araçlarını kullandığı da aşikardır.

    İletişim üzerine yapılan çalışmalar, iletişimin üç temel özelliğinin olduğunu göstermektedir. Bunlardan ilki iletişim etkinliğinin insanları gerektirmesidir. İletişim ancak insanların birbirlerini anlama ihtiyaçları sayesinde kurulabilir. İkinci olarak iletişim, paylaşmayı gerekli kılar; yani iletişimde gönderici ve alıcı, mesajın ortak bir anlamı üzerinde anlaşmalıdırlar. Son olarak, iletişim semboliktir. Semboller; jestler, mimikler, sesler, harfler, rakamlar ve sözcüklerdir. Alıcı ve gönderici mesaja aynı anlamı verdikleri zaman tam olarak iletişim ortaya çıkar (Tutar, Yılmaz ve Erdönmez, 2003).

    İletişim, dinamik bir süreçtir; yani sürekli değişir ve bu değişim kesintisiz bir biçimde devam etmektedir. İletişim tanımları incelendiğinde, iletişim sürecinin bir mesajı anlaşılır biçimde alıcıya gönderme işlemi olduğu görülür. İletişim, kaynağın mesajı düzenleyip, onu ne şekilde göndermeyi (kodlamayı) düşünmesi ile başlar. Alıcının karşı tarafa gönderdiği mesajları algılayacak ve bu kodlamayı çözümleyecek durumda olmalıdır. Alıcı, kaynağın gönderdiği mesajı çözümler ve bir düşünce haline dönüştürebilir ve geri bildirimde bulunabilirse, iletişim süreci tamamlanmış olur.

    Çevremize baktığımız zaman iletişimin olmadığı hiçbir alan yok gibi ama sorun şu ki hangimiz ya da hangilerimiz sağlıklı iletişimi tercih ediyor. Geçen gün izlediğim bir programda bir ünlü simanın “aranızda sağlıklı iletişim kurabileceğim kişi yok mu “ serzenişinde bulunması topluma dair ipuçları da veriyor olabilir. Sağlıklı ortamın oluşması için sağlıklı iletişimin şart olduğunu düşünmekteyim. O zaman sloganımız “Sağlıklı toplum için sağlıklı iletişim şart!”

  • Çocuklarda duygular ve duygusal gelişim

    İnsanların duygularıyla birlikte doğduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda, doğumdan itibaren, öfke, eğlence/mutluluk ve korku duygusu vardır. Duyguların oluşması için bilişsel gelişim şart değildir. Örneğin beyini oluşmadan doğan (anensefalik) bebeklerin ekşi tatlarda iğrendiği, tatlı tatlardan zevk aldığı izlenmiştir. Bununla birlikte, yaşam tecrübeleri ve beyin gelişimi arttıkça çocuğun duygularının çeşitliliğinde, duygularını ayırt edilmesinde, isimlendirebilmesinde ve düzenleyebilme becerisinde, duygularını sosyal ortamda kullanma yetisinde artma gözlenir. Yaklaşık 15 nci ayda bebek ağlayan birisini gördüğünde empati yapar ve üzgün görünür.

    Duygularımız, davranışlarımızı, düşüncelerimizi, motivasyonumuzu, yaşam enerjimizi, başarımızı ve insanlar arasındaki ilişkilerimizi ve daha birçok alanı etkiler. Duyguların kişinin yaşantısındaki önemi ve yeri aşağıda özetlenmiştir.

    Duyguların iletişimsel yönü vardır. Örneğin dil gelişim gelişmemiş bir bebek ağlamasıyla, açlığını ve sevgi ihtiyacını anlatabilir.

    Duyguların yaşamda koruyucu etkileri vardır; bu nedenle yaşamsaldırlar.

    Duygular sosyal işlevleri etkiler kişiler arası ilişkileri düzenler.

    Duygular, motivasyonu oluştururlar; motivasyonel durum, bilişsel gelişimde, motor ve sosyal becerilerin gelişiminde önemlidir. Bu nedenle sağlıklı duygu gelişimi doğrudan ve dolaylı yollar ile diğer gelişimsel alanları etkiler.

    Duygular bilişsel süreçlerin ve şemaların oluşumunda önemlidir.

    Duygular bir olayın önemini ölçer.

    Duyguların, kendini yönetmede ve yürütücü işlevlerde rolü vardır.

    Duygular, bağlanma süreçlerinde önemlidir.

    Duyguların sağlıklı düzenlenmediği durumlarda, günlük işlevselliğin sosyal, mesleki, öğrenme gibi çeşitli boyutlarında olumsuz etkilenmeler ve verimlilikte azalma meydana gelebilir.

    Duyguların adaptasyonda ve amaca yönelik davranışların düzenlenmesinde ve organizasyonda rolü vardır.

    Duyguların kişilik gelişimi üzerine etkileri vardır.

    Sağlıklı bir duygusal gelişim olabilmesi için

    Bebekte dikkat işlevlerinin ve yüze göze bakma becerisinin gelişimine uygun bir şekilde var olması gerekir. Bu ancak, sağlıklı duyu organları ve beyin bölgeleri ile mümkündür.

    Bakım verenin, göz teması kurması ve duruma uygun duygusal tepkiler verebilmesi gerekir.

    Bakım verenin ruh sağlığı yönünden bir sorununun olmaması gereklidir.

    Bakım veren duygusal tepkilerini yaşayabilmeli, tanıyabilmeli ve sözelleştirebilmelidir.

    Bakım beren duygularını kontrol edebilmeli ve yönetebilmelidir.

    Bakım verenin duygusal tepkilerin yoğunluğu ve süresi dış uyaranlar ve çevre ile uyumlu olmalıdır.

    Bakım verenler, bebeklerinin fiziksel, sosyal, duygusal ve dokunsal ihtiyaçlarını karşılarken ilgili ve güler yüzlü olmalıdırlar. Mümkün olduğu kadar fazla göz teması kurarak pozitif duygularını gösterebilmelidirler.

    Bakım veren çocuğunun çeşitli alanlardaki ihtiyaçlarına yanıt verici olmalıdırlar.

    Bakım verenler olaylar karşısındaki duygusal tepkilerinin kontrolünde çocuklarına örnek olmalıdırlar.

    Çocuklar, fiziksel, duygusal veya cinsel örselenmelerden korunmalıdırlar; travma sağlıklı duygusal gelişimi bozar.

    Duygular ile düşünceler arasındaki entegrasyon sağlanmış olmalıdır. Duygular ile düşünceler arasında uygun entegrasyonun sağlanması, sağlıklı gelişen beyin bölgelerinin olması ve ortama uygun duygusal tepkilerin ve düşüncelerin verilmesi ve tanımlanması (uygun uyaranların sunulması) ile mümkündür. Travma sağlıklı entegrasyonu bozabilir.

    Duygusal gelişimde başlıca sorunlar aşağıdaki şekillerde görülebilir:

    Kendi veya başkalarının duygularını algılamakta, anlamada ve adlandırmadaki güçlükler

    Duyguların yanlış yorumlanması (bilişsel çarpıklıklar)

    Duyguların çok az veya yoğun yaşanması

    Duygularda ani hızlı değişikliklerin olması –duygu durumu düzenleme güçlükleri-

    Duyguların düşünce içeriğine veya olaylara uygunsuz yaşanması

    Duygu ifadesindeki yetersizlikler veya uygunsuzluklar

    Duyguların ve dikkatin düzenlenmesi, kendinin düzenleme becerilerinin önemli parçalarını oluşturur: Kendini düzenleme becerilerinin, psikososyal işlevsellikte ve okul/iş başarısının elde edilmesinde önemli rolü vardır. Duyguların düzenlenmesi, uyum becerilerini ve davranışlarını geliştirirken; duyguların iyi düzenlenememesi, uyum becerilerinde ve davranışlarda kötüleşme ile birliktedir. Çocukluk çağı travmaları, ihmalleri ve olumsuz yaşam olayları, duygu düzenleme becerilerini bozar. Sıklıkla duygu düzenleme güçlükleri empati becerilerinin ve prososyal yanıtların gelişimine engel olur. Post travmatik stres bozukluğu gibi çeşitli psikiyatrik bozukluklarda bu durum açıkça gözlenebilir. Başka bir deyişle duyguların düzenlenmesi, sağlıklı bir gelişimde merkezi rol oynarken, duyguların iyi düzenlenememesi, psikiyatrik bozuklukların gelişimine zemin hazırlayabilir.

    Duyguların düzenlenmesinde, nörobiyolojik sistemler, duyguların yoğunluğu (emosyonalite), mizaç özellikleri (temperament), kişilik, yürütücü işlevler, bilişsel süreçler, kişiler arası ilişkiler, sistemler arası ilişkiler ve bağlantılar rol oynar.

    Duygusal gelişiminde aksamaların olduğu durumlarda çocuğun mutlaka bir çocuk ergen psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • Çocuğum yemek yemiyor ne yapmalıyım?

    Ebeveyn olarak çocuklarımızın en güzel şekilde beslenmesini, sağlıklı büyümelerini arzu etmemiz en doğal hakkımız. Bazı çocuklar, doğuştan iştahlı oluyor, bazıları ise iştahsız oluyorlar ne yazık ki…

    İştahsız çocuklarla ilgili olarak ebeveynlerin, özellikle de annelerin ciddi şekilde yetersizlik duygusu yaşadıklarını görmekteyiz. Hatta bu durumu takıntı haline getiren anneler de mevcut.

    Bu yazımda beslemeyle ilgili tutum hataları arasından en sık karşılaştığımız örneklerden bahsetmek istiyorum.

    Bazı ailelerde iştahı çok fazla olmayan çocuğa yemek yemesi için aşırı baskı yapıldığını görmekteyiz. Bu gibi durumlarda, “hayat, adeta tabaktaki yemeğin tam olarak bitmesinden ibaretmiş” gibi yaşanıyor. Elinde yemek kâsesiyle çocuğun peşinden koşan ve ona yemesi için adeta yalvaran bir anne ve/veya bakıcı tablosu nadir değil ne yazık ki. Bu tarzın hiç de uygun olmadığının özellikle vurgulanması gerekiyor. Böylesine bir besleme tutumu zaten iştahı az olan bir çocuğu inatlaşma davranışına ve hiç yememeye davet eder.

    Yeme tutumlarıyla ilgili olarak özellikle vurgulanması gerekenler şu şekilde özetlenebilir:

    -9 aylıktan itibaren bir çocuk aile sofrasına oturabilir. Beceriksizce de olsa kaşıkla bir şeyler yiyebilir.

    -Çocuğunuzun üç ana, iki veya üç tane de ara öğünü olsun.

    -Çocuğunuzu her seferinde aile sofrasına oturtmaya özen gösterin. Besleyici olduğu kadar seveceğini de düşündüğünüz bir menüyü ortaya koyun. Pütürlü gıdalara zamanında geçin. HER ŞEYİ BLENDERDAN geçirerek püre halinde verme alışkanlığınızdan 10 aylıktan itibaren vazgeçin.

    -Yemesi için hiç baskı yapmayın. Onun yemek yemesini, sizin için çok önemli bir şeymiş gibi idrak etmesinden kaçının. Yemek konusunda pazarlık yapmayın ve inatlaşmayın.

    -Çiğneme ve elindeki ekmek veya kurabiyeyi kemirme alışkanlığını zamanında kazandırın.

    -Her gün bir veya iki öğününde yeme çeşitliliğini kazandırabilecek farklı alternatiflerle tanıştırın.

    -Çoğunlukla kendisinin yemeye çalışmasını ve bunu öğrenmesini sağlayın. Ağzına beslemekten olabildiğince kaçının. Yere dökülen ve etrafa saçılan yemeklere tepki göstermeyin.

    -Herkesin yemeği bittikten sonra 10 dakika kadar daha bekleyin, yemiyorsa tabağını alacağınızı söyleyin. Süre dolduktan sonra ısrarcı olmadan ve bozulmuş gibi yapmadan tabağını alın.

    -Yemeğini yeterince yemediyse yemek saatinin hemen ardından gelen abur cubur, atıştırmalık gibi istekleri reddedin. Bir sonraki öğün saatine kadar meyve dışında özel bir şey hazırlayamayacağınızı, veremeyeceğinizi ifade edin. Diğer öğün saatine kadar birkaç porsiyon meyve yeme seçeneği sunun.

    -Diğer öğün saati geldiğinde sevdiği yiyecekleri sunun ve yine ısrarcı davranmayın.

    -Çikolata, tatlı, çerez gibi alternatifleri esas öğünlerini yediği takdirde o öğünlerin sonrasında verin. Ama, bu besinlerin sunumunu pazarlık meselesi haline getirmeyin.

    -Onun yemesini takıntı haline getirmeyin, yediklerini takıntılı bir şekilde hesaplamayın, yemek yemesini sizin için hayati bir konu haline getirerek ona yansıtmayın. Elinizde kaşık ve tabakla onun peşinden koşmayın.

    -Gezinerek değil, oturarak yemek yeme alışkanlığı edinmesini sağlayın.

    -Besleyici, sağlıklı ve çeşitlilik içeren gıdalardan oluşan bir yemek yeme alışkanlığı kazanmasını sağlayın.

    Tüm bunları yerinde ve kararında uyguladığınız takdirde, çocuğunuzun beslenme saatleri sizin için bir külfet olmaktan çıkıp, keyifli bir aktivite halini alacaktır.

    Unutmayalım ki, “aç bir çocuk mutlaka yemek yer”. Bu konuda rahat ve tutarlı olmanız onun sağlıklı beslenmesini ve sağlıklı gelişmesini sağlayacaktır. Yemek yedirme ve besleme ritüelinin sağlıklı olması ise aranızdaki sevgi bağını güçlendirecek ve ebeveyn-çocuk bağlanmasının en sağlıklı şekilde olgunlaşmasını sağlayacaktır.

    Yrd. Doç. Dr. Neslim G. Doksat

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrı

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Ailelerinde Görülen Psikolojik Sorunlar

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Ailelerinde Görülen Psikolojik Sorunlar

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, dikkati sürdürmede güçlük ve yetersiz dürtü kontrolü gibi ana belirtilerin gözlemlendiği bir durumdur.  Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun görülme sıklığının, çocuk nüfusuna bakıldığında %3-5 arasında olduğu bildirilmiştir.

    Ülkemizde yapılan bir çalışmada dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun yaygınlığı %5 olarak bulunmuştur ve erkek çocuklarda daha sık görülür. Yakın bir zamana kadar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, sadece çocuk ve ergenlere özgü bir durum gibi görülse de artık yetişkinlik döneminde de görülebileceği konusunda araştırmalar vardır. Hatta genetik yatkınlık ve ailede dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu öyküsü, çocukluk çağındaki teşhislerde önemli rol oynar.

    Yapılan araştırmalara göre, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların ailelerinde depresyon ve anksiyete (kaygı) belirtilerinin görülme sıklığı yüksek orandadır. Bunun yanı sıra, “panik atak” olarak bilinen panik bozukluk ve agorafobi (halka açık yerlerde bulunmaktan, açık alanda bulunmaktan korkmak) belirtileri de bu ailelerde yüksektir.  Panik bozukluk, Anksiyete bozukluklarından biridir. Anksiyete bozukluğu olan anne babaların çocuklarında, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı daha fazladır.

    Yapılan araştırmalar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların ailelerinde görülen en yaygın hastalığın panik bozukluk olduğunu gösterir. Fakat genel olarak diğer anksiyete bozukluklarına sahip bireylerin çocuklarında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun daha sık görüldüğünü gözler önüne serer.

    Depresif belirtiler taşıyan ebeveynler ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar arasında anlamlı bir ilişki vardır.  Bununla beraber dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların ailelerinde zamanla gelişen bir alkol ve madde kullanımı da zaman zaman görülür. Bu durum bağımlılık boyutunda değildir fakat bazı aileler tarafından sağlıksız bir başa çıkma yöntemi olarak kullanılır.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar, dikkatlerini ve motor becerilerini arttırabilmek, dürtülerini kontrol edebilmek ve akademik başarılarını arttırabilmek için yoğun çaba sarfedebilirler. Anne ve babaların da psikolojik olarak sağlıklı bireyler olabilmesi, çocuklara oldukça yardımcı olacaktır.  Günümüzde anksiyete (kaygı) seviyesi oldukça yüksektir, depresif belirtilerin varlığı da fazladır. Bunun sebebi pek çok stresöre yani strese sebep olan olaya maruz kalmaktır.

    Depresyon ve anksiyeteden önce, en basit haliyle stresle başa çıkmak için çeşitli mekanizmalar geliştirmek oldukça önem taşır. Çocuklara yardımcı olmak isterken kendimizi ihmal etmememiz gerekir. Sosyal destek (aile, arkadaşlar, yakın ilişki kurulan diğer kişilerin varlığı), egzersiz ve sağlıklı yaşamı benimsemek stresle başa çıkmaya fayda sağlar. Psikolojik destek almak da sağlıklı bir yaşam sağlar. Çocuklara sorunlarında yardım edebilmek için bizlerin de fiziksel ve ruhsal açıdan sağlıklı bireyler olmamız gerekir.  Unutmayın, uçaklarda bile bir kaza esnasında hayatta kalabilmek için oksijen maskesini önce yetişkin kendine takar, sonra çocuğuna takar. Aileler sağlıklı olursa çocuk daha da sağlıklı bir birey olur.

  • Çocuklarda beslenme beyin gelişimini sağlar

    Çocuklarda beslenme beyin gelişimini sağlar

    Sağlıklı bir hayat tüm insanların isteği. Özellikle küçük çocukların sağlıklı, aktif başarılı bir hayat devam etmesi için beslenme çok önemlidir.beslenme dengeli ve yeterli gıda tüketimidir. Bedenin kendisine yetecek kadar enerji ve bununla birlikte fiziksel, zihinsel gelişimini tamamlaması için gerek duyduğu besin ögeleri vitaminler, mineraller, su ve yağlar… özelliklede omega 3 çocukların beyin ve kalp gelişimi için olmazsa olmazlardan.

    Özellikle deniz balıklarında bulunan omega 3′ de bebek ve çocukların büyümesinde kadın sağlığında beyin gelişiminde kalp damar sağlığında eklem sağlığında önemli roller üstlenir. Temel yağ asidi olarak bilinen omega3 vücut tarafından üretilmediği için dışarıdan besin yoluyla alınması gerekir . Omega3 sinir yollarını sağlıklı oluşturmak için gereklidir. Eksikliğinde nörolojik ve pisikolojik rahatsızlıklar meydana gelebilir.Eğer vücut yeterli omega3 e sahip değilse beyinde vücudun diğer bölgelerine iletişim kuran sinir hücreleri başka bir yağ asidinden oluşturabilir. Bunun sonucu da beyin sinyalleri karışık algılayabilir. Bu da depresyon ve bazı pisikolojik rahatsızlıklara neden olabilir. Omega 3′ ün çocuklarda zihin gelişimini olumlu etkilediğini ve öğrenme kapasitesini arttırdığını yapılan çalışmalar göstermiştir.Dikkat eksikliği görülen çocuklarda omega 3 takviyesi problemi giderilmesinde olumlu sonuçlar gösterdiği bilinmektedir.Düşük kilolu doğan bebeklerde temel yağ asidi eksik olabileceği ve bununda bebeklerde zeka seviyesini olumsuz etkileyebileceğine dair araştırmalar bulunmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda balık yağı veya omega3 şeker, kalp hastalığı, depresyon, sedef obezite, yeme bozuklukları, şizofren, osteoproz, iltihaplı bağırsak hastalıkları, bazı göz hastalıkları, kolon meme ve prostat, astım hastalıklarına karşı koruyucu etkisi olduğu söylenmektedir. Yapılan başka çalışmalarda omega3 ün akıl sağlığı üzerinde katkısının olduğu ve beynin yaşlanma sürecini yavaşlattığını söylemektedir.

    Hayatın ilk dönemlerinde beynin sağlıklı gelişebilmesi beslenme ile doğrudan ilişkilidir. Ve bu dönemde temel yağların rolü önemlidir. Bebekler ve çocuklar sağlıklı büyüyebilmeleri için yağ asitlerine ihtiyaç duyabilirler. Yağlar enerji veren besin maddesi olmasının yanında A, B, E, C vitaminleri için vücutta depolanmasında rol oynarlar. Aynı zamanda hücre zarının temel yapıtaşıdır. Deri altı yağ tabakası vücut ısısını önler, organları çevreleyerek dış etkenlere karşı korur.

    Omega3 açısından dengeli beslenen çocuklar beyin sinir ve görme yetenekleri sağlıklı gelişir.Ayrıca omega yağları çocuğun matematik zekasını, okuma telafffuz ve yazma becerisini arttırır eksikliği halinde çocuklarda davranış bozuklukları ve dikkat eksikliği gibi hastalıklara yol açabilir. Çocukluk dönemindeki doğru beslenme ileri yaşlarda gelişebilecek kalp, damar, şeker hastalıkları açısından koruma sağlayabildiği için önemlidir.

  • Okul öncesi beslenme

    Okul öncesi beslenme

    Ömür boyu sağlıklı yaşayabilmenin yolu da çocukluk çağında yeterli ve dengeli beslenmekten geçer. Çünkü kas-iskelet sistemi, kemik yoğunluğu, yağ dokuları ve zeka gelişimi gibi hayati önem taşıyan fonksiyonlarımızın temelleri bu dönemde atılır. Okul öncesi dönemde karbonhidrat, enerji, yağ ve proteinin her üç öğün ve iki ara öğün olarak düzenli bir şekilde tüketilmesi sağlıklı ve dengeli beslenmeyi sağlar.

    Okul öncesi çocuklarının besin gereksinimleri, yetişkinlerden üç yönden farklıdır:
    * Enerji harcaması, vücut ölçüsünün birimi başına yetişkinlerden oldukça yüksektir. Çünkü büyüme süreci önemli miktarda enerji harcamasını gerektirir.
    * Yeni dokuların yapımı, protein, mineral ve vitaminlere olan gereksinimi artırmaktadır.
    * Sindirim sistemi özellikleri ve kendi kendilerine yiyebilme yeteneklerinin sınırlı oluşu, çocukların diyetinde belirli besinlerin bulunmasının ve bunların belirli şekilde hazırlanmasını gerektirir.

    Bu yaş grubundaki çocukların çoğu için yemek yemek, hayatın koşmak, zıplamak, oynamak gibi zevkleri yanında sanki bir tür zaman kaybıdır. Yemek zamanı geldiğinde, onları sofraya oturtmak bile başlı başına sorun olabilmekte. Sağlıklı bir yemek alışkanlığı/disiplini kazandırabilmek, çocuğun tüm hayatını olumlu yönde etkileyecektir, ve biraz ciddiye alınmalıdır. Çocuğun sağlıklı yemek alışkanlığı kazanabilmesi için, ailenin sağlıklı yemek alışkanlığı olmalıdır. Yemekler, tüm ailenin- en azından o anda evde olanların biraraya geldiği, bir seremoni, sohbet havası içinde olmalıdır, ki, çocuk da o ortamın içinde olmak istesin. 2 yaşından itibaren, çocuğunuz, sofradaki yerini almalıdır. 3 öğün uygun yemek ve 2 ara öğün, sağlıklı beslenmeiçin yeterlidir.

    Yine bu yaştan itibaren, çocuk kendi yemeğini kendi yemesi yönünde cesaretlendirilmelidir. Bu yaşta çocuğa, yemek yedirmek değil, yemek konusunda öneriler gereklidir; “yemek yerken konuşma”, ” küçük lokmalar al” gibi. Gıda allerjisi olmayan 2 yaşında bir çocuk, sofraya oturup, herkesle birlikte yemeğini yemelidir. Bu durumda, çocuk, çevresinde gördüğünü uygulayacak, siz ne yapıyorsanız onu yapacaktır. Siz su içiyorsanız o da içecek, siz çorbayı bırakıp, kimi sebzeleri yemiyorsanız, o da benzer tercihlerde bulunacaktır. Çocuğa yemek alışkanlığı kazandırmak, aynı zamanda siz anne-babaların da yemek alışkanlıklarını gözden geçirmesini gerektirmektedir. Çocuğun günlük menüsünde temel besin grupları özellikle bulunmalıdır. Temel besin gruplarından, enerji, protein, yağ, karbonhidrat ve vitamin gereksinimlerinin tümünü karşılamalıdır. Besinler içerdikleri besin öğeleri açısından birbirini tamamlamalıdır. Organların düzenli çalışması, büyüme ve gelişmenin sağlanması açısından önemlidir.

    Et Grubu:
    Bu gruptaki besinler, iyi kalite protein ve minerallerden zengin olup vücudun sağlıklı büyümesi ve sağlıklı bir yaşam için gereklidir. Et, tavuk, balık, yumurta, peynir gibi besinler bu grupta yer alır. Bu besinlerden 3-4 porsiyon günlük yeterlidir.
    Bu besinler kemik ve dişlerin gelişimi, sinir ve kasların düzenli çalışması için gerekli kalsiyum, A-B vitaminleri ve iyi kalite protein sağlar. Bu grup besinlerden olan süt, yoğurt veya ayrandan günde 500 ml. tüketmek yeterlidir.

    Tahıl Grubu:
    Bu gruptaki besinlerde bitkisel proteinler ve B grubu vitaminleri bulunur. Bu besinler yemek halinde, çorbalar içinde sütle veya yoğurtla zenginleştirilerek günde 4 porsiyon verilmesi yeterlidir.

    Sebze-Meyve Grubu:
    Özellikle yeşil yapraklı sebzeler, A, C ve B grubu vitaminlerinden zengindir. Bu grup vitaminler çocuğun korunması için önemlidir. Günde 4 porsiyon tüketilmesi önerilmektedir. Sebzeler yemek şeklinde, meyveler çiğ olarak tüketilmelidir.

    Şeker ve Yağ Grubu:
    Bu grup besinler vücuda enerji sağlarlar. Bu besinler şeker ve şekerden yapılmış, bal, reçel, pekmez, zeytinyağı ve diğer bitkisel sıvı yağlardır.

  • Aile İçi Şiddet

    Aile İçi Şiddet

    Aile içi şiddet günümüzde oldukça sık rastlanılan ve üzerinde fazlasıyla durulan bir sorun haline dönüşmüştür. Şiddeti uygulayan kişilerin şiddet uygulama nedenleri merak uyandırmış, konu üzerinde araştırma yapan kişilerce şiddet; ekonomik, psikolojik ve sosyolojik nedenlere dayandırılmış; çözümü için pek çok öneri ortaya atılmıştır. Konu üzerinde araştırma yapanların buluştukları ortak payda ise, çocuğun içinde yetiştiği aile ortamında, söz konusu çocuğun ana babasının davranış ve tutumlarının çocuğuna model olduğudur.

    Çocuğun sosyalleşmesinde, kişilik özelliklerini oluşturmasında, tutum ve davranış geliştirmesinde toplumun en önemli yapı taşı olan aile kurumunun payı oldukça büyüktür. Peki bu ailenin içinde yaşadığı toplumun sosyo-psikolojik ve ekonomik durumunun, çocuğu yetiştiren ailenin tutum ve davranışları üzerindeki etkisi nedir? İşte bu sorulması ve üzerinde durulması gereken önemli bir sorudur. Çünkü aile kurumunun içinde yaşadığı toplum dolayısıyla o toplumun bireylerinin oluşturduğu ülke, sağlıklı ve ideal bir yapıda değilse, sonucunda o toplumun en küçük yapı taşı olan aile de sağlıklı ve ideal bir yapıda olamaz. Bu durumda da söz konusu ailenin sağlıklı ve ideal nesiller yetiştirmesi beklenemez.

    Bireyin sosyalizasyon sürecini gerçekleştiren en önemli birim olan aile başta olmak üzere, okul, iş yeri, kamuya açık kurum ve kuruluşlarda sıkça karşılaştığımız şiddet, günümüzde insanların iletişim kurarken kullandıkları önemli bir araç haline dönüştü.

    Şiddetin temelini aslında saldırganlık oluşturuyor. Şiddet sadece saldırganlığın uygulamaya dökülmüş halini yansıtıyor. Şöyle de söylendiğinde yanlış olmaz aslında; şiddet; davranışı ya da sergilenen tavrı anlatırken, saldırganlık daha çok ruh halini anlatır diyebiliriz.

    Yaşadığımız ülkeyi ailemiz, aileleri de ülkenin bireyleri olarak düşünürsek; o ülkedeki yönetim anlayışının, sevgi, barış ve güven ortamında yürütülmesinin ne kadar gerekli ve önemli olduğunu anlarız. Bir çocuğun sağlıklı davranışlar sergilemesi için, içinde yetiştiği aile ortamı ne kadar önemliyse, ailenin de sağlıklı davranışlar sergilemesi için, içinde yaşadığı ülkenin ortamı o kadar önemlidir.

    Yapılan araştırmalardan elde edilen veriler, sivil yönetim ve politik partilerin kabulündeki uyumun, toplumdaki dolayısıyla ailedeki çatışmaları ve şiddeti önleyeceğini düşündürmektedir.
    Hoşgörü ve güvenin olmadığı, kişilerin düşüncelerine değer verilmediği, bireylerin seçimlerinin sorgulandığı ve yargılandığı, sorunların şiddet ve baskıyla çözümlenmeye çalışıldığı ortamda sağlıklı ilişkilerin yaşanması mümkün değildir. Sorunların nedenleri hep tabanda yani ailede aranmış, çözümler de hep bu yönde üretilmiştir. Oysaki nedenler bütünde aranırsa üretilecek çözümler bizi sonuca daha çok yaklaştıracak ve daha başarılı olacaktır.

    Baskıyla büyüdüyseniz, duygularınızı engellemeyi; engellendikçe de öfkelenmeyi öğrenirsiniz; öfkelendikçe cezalandırıldıysanız, ceza verecek biri olmadığında vicdanınızı unutur, öfkenizi en yakınızdakine kusarsınız. Vicdanınızı unutarak büyüdüyseniz, çevrenizdekileri engelleyerek onların duygularını bastırır; yetersiz geldiğinizde şiddete başvurursunuz. Şiddetle büyüdüyseniz, bastırılmış duygularınızı karşınızdakine saldırarak yansıtır, geçmişin intikamını alırsınız.

    Toplumda soluduğumuz duygunun bileşenleri neyse onu teneffüs ederiz. Çünkü yaşamak için o havaya uyum sağlamamız ve nefes almamız gerekir. Unutmayalım ki aldığımız her nefesle ciğerlerimize pompaladığımız oksijen kanımızı yeniler. Her doğan çocuk yeni bir umuttur toplumdaki kirli kanı temizleyecek. Yapılması gereken tek şey ise çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirmek.

    Ülkemizde tanık olduğumuz sıra dışı olaylar; özellikle kadın cinayetleri, aile içi katliamlar, suç olgusundaki artış tesadüf değildir. Bu ortamı hazırlayan çok çeşitli faktörler bulunmaktadır. Ancak tüm bunların temelinde bilinmesi gereken bir gerçek vardır ki o da şiddetin şiddeti doğurduğudur. Şiddet, saldırganlık ve suç eğiliminin artmasının bütün toplumun geleceğini, ekonomiyi, eğitimi, siyaseti, sosyal barışı, hukuk düzenini, can güvenliğini tehdit ettiği dolayısıyla gelecekte de ülkeyi çok büyük risklerin beklediği yadsınamaz bir gerçektir. Ebeveynler olarak, yeni nesillere iyi bir dünya yaratmanın yolu çocuklarımızı sevgi, güven ve huzur ortamında yetiştirmekten geçmektedir.

  • Sağlıklı yaşamın kuralları

    SAĞLIKLI YAŞAMIN KURALLARI

    Akraba olmayan, doğuştan özrü bulunmayan (kongenital) sağlıklı ana ve babanın bebekleri genel olarak sağlıklı olarak dünyaya gelmektedir. Fakat modern eğitimden, dengeli beslenmeden yoksun beslenen ve spor yapmayan bireyler, yaşlandıkça sağlıklı özelliklerini zamanla kaybetmektedirler. İşte bu yüzdendir ki çok değerli insanlarımızı genç yaşta kaybetmenin üzüntüsüne sık sık katlanmak zorunda kalmaktayız. Oysa gelişmiş ülkelerde yaş ortalaması artık 90 lı yaşlara tırmanmaktadır. Oysa ülkemizde maalesef her 3 dakikada bir insanımız kalp krizinden hayatını kaybetmektedir.

    Bizi Sağlıklı Yaşama götüren iki yol vardır:
    1- Dengeli beslenmek , sigara ve alkollü içecelerden uzak durmak ,
    2- Açık havada düzenli spor yapmak ,

    Bu yazımda sizlere her zaman ve her yerde kolaylıkla uygulayabileceğiniz bir spor olan yürüme‘ den ve sağlıklı beslenmenin temel kuralları ile Huzurlu ve Mutlu bir Yaşam için Pratik değeri olan konuları anlatmaya çalışacağım.

    Yürüme: Gelişmiş ülkelerde bu sporu halkın yarıdan fazlası yaptığı halde ülkemizde maalesef yürümeyi tercih eden çok az kişi vardır.

    Yürümek çok yararlı bir spor dalıdır. Çünkü yürürken tepeden tırnağa bütün vücudumuz antrenman yapmış olur. Sağlıklı yaşama sayılamayacak kadar çok katkısı bulunan bu sporun yalnız bedensel değil, ruhsal yararları da vardır. Spora ve özellikle yürümeye önem veren toplumlarda kalp, kardiyovasküler, akciğer, eklem, spor ve çocuk hastalıkları ile ilgili dernekler halkı aralıksız uyarmakta, yürümenin, dengeli beslenmenin, önemini sürekli vurgulamaktadırlar.

    Yürüyen bir insanın akciğerlerinden bacaklarına, sırtından beynine kadar tüm vücudu hareket etmektedir. Vücutta toplanan fazla statik elektrik enerjisi de yürüme ile topraklama yoluyla vücuttan uzaklaştırılmaktadır. Vücutta toplanan zararlı yağları eritmek için de en geçerli yöntem yürümek ve spor yapmaktır. Belin alt bölgelerinde ağrılarından yakınan kişiler de yürüme sporu yapmaları öğütlenmektedir.

    Sırt ağrılarından sürekli olarak sorunu bulunan 192 kişiden yürümeye başlayanların % 94 ünün ağrılarının azaldığı tespit edilmiş bilimsel bir gerçektir. Bu hastaların büyük bir çoğunluğun bel kaslarının kuvvetlendiği, daha rahat hareket edebildikleri ve vücutlarının daha esnek bir duruma geldikleri saptanmıştır .

    Haftada 4 kez günde 3 km yürüyen insanların sırt ağrıları ve snirsel gerginliklerinin büyük bir ölçüde azaldığı da saptanan bir gerçektir.

    Düzenli bir yürüyüş kalbin kaslarını kuvvetlendirmekte, çalışma yükünü azaltmakta ve dinlenme süresini uzatmaktadır. Bu bakımdan yürümek özellikle kalp ve damar hastalıklarından yakınanlar için çok yararlıdır. Çünkü yürüyenlerin tüm vücut hücreleri havanın oksijeninden daha çok yararlanır.

    Bu sporu yapanların kanlarındaki trombositler (kanın pıhtılaşmasında rol oynayan kan hücreleri) birbirine yapışarak kümeler oluşturamamakta ve böylece damarlar tıkanmamaktadır. Yürüme sporunu alışkanlık haline getiren kişilerde; Kalp krizlerinin azaldığı, Kanın akış hızı kolaylaştığı, Kanlarındaki Kolesterol ve Trigliserid düzeylerinin de (sağlıklı bir diyet ile birlikte) azaldığı bilimsel olarak saptanmış bir gerçektir. Yaşları 30-49 arasında olan kişiler üzerinde araştırmalar yapılmış , haftada beş kez günde 45- 60 dakika yürüyenlerde kalp hastalıklarının çok daha seyrek görüldüğü de saptanmıştır.
    Yürümek, Hipertansiyonu (yüksek tansiyon) aşağı çekerek onu kontrol altında bulundurur. Hafif yada orta derecede hipertansiyonu olanların kan basınçları , yürümeye başladıktan birkaç hafta sonra normale düşmektedir. Yürüme sporunu yapan hipertansiyonlu hastalarda % 20 – 25 oranında bir iyileşme olmakta, bu iyileştirme yönteminin tansiyonu düşüren, dinlendirici, antihipertansif ilaçlarla (ACE İnhibitörleri ve Kalsiyum Kanal Blokerleri ) daha yararlı olduğu saptanmıştır. Aslında alınan tüm sentetik ilaçların yan etkileri ve vücutta uyuşmazlıklara yol açtığını da göz önünde bulundurmak gerekir.

    Yürüme sporuna başlayanların kemikleri ve iskelet sistemi, omurgaları ve eklemleri kuvvetlenmeye başlar. Bu özellikle Menapoz sonrasındaki bayanlar ve Andropozdaki erkekler için de çok yararlıdır. Bu dönemde görülen Osteoporozun (kemiğin süngerimsi biçim alması) tedavisinde ilaçlarla birlikte yürüme sporu iyileştirmeyi hızlandırmaktadır.

    Yürüyenlerin beyninde ağrıları ve acıları yok eden ENDORFİN adını verdiğimiz (Morfinden 10 kat daha kuvvetli ağrı kesici özelliği olan ve beynimizin üretip salgıladığı bir molekül) molekül artmakta ve bu sayede insanların yaratıcı yeteneklerinde gelişme olmaktadır. Vücut antranmanları ve yürüyüş ayrıca endişe ve korkuları da gidermektedir

    Sağlıklı bir Yaşam için ,
    1- Gürültüden, gerilimli yerlerden uzak durun ,
    2- Bol bol yürüyüş yapın ,
    3- Mümkünse Deniz kenarında yürüyün, Yüzün Yüzme sporunun Sağlık üzerine çok büyük yararı olduğu saptanmış bir gerçektir.
    4- Sakin, Temiz, Su Kenarlarında Gezi ve Yürüyüş, Piknik yapın ,
    5- Alkol , Sigara ve Uyuşturucudan uzak yaşayın ,
    6- Yaşamı ve İnsanları sevin ,
    7- Olumsuz, Negatif , Karamsar insanları yaşamınızdan çıkartın ,
    8- Mutlaka her gün müzik dinleyin ,
    9- Sürekli Pozitif düşünün, Sakin olun, Acele etmeyin (Unutmayın ki EN KRİTİK AN EN SAKİN OLUNMASI GEREKEN ANDIR )
    10- Yapamam , Başaramam , Mümkün değil , Olmaz bu kelimeleri yaşamınızdan atın.
    11- Asla Umutsuzluğa kapılmayın, çaresizliğe düştüğünüzde bir hekimden mutlaka profesyonel yardım alın .
    12- TV’lerde konuşan ve hekim olmayan insanların söylediklerine inanmayın, kendi kendinize hastalık teşhisi koymayın ve kesinlikle hekim kontrolü dışında İlaç kullanmayın ,
    13- Bol ve Temiz, Kireci az su için ,
    14- Uykunuzu aksatmayın mümkünse günde en az 8 saat uyuyun,( Unutmayın ki en iyi dinlenme şekli uykudur.)
    15- Günlük yaşamınızda ve TV de sizi geren, sıkıntı veren olay ve kişilerden hemen uzaklaşın ,
    16- Her zaman sakin olun, sıkıldığınız zaman derin derin nefes alın rahatladığınızı göreceksiniz.
    17- Olumlu, Yaşam Sevinci veren , Dizleri seyredin – Kitapları okuyun , Karamsar , Kötü , Tehlikeli yerlerden hemen uzaklaşın,
    18- Yapıcı olun, Gülümseyin ve hayatınızı Mutlu, Huzurlu bir biçimde yaşayın. (Unutmayınız ki Mutluluk ve Huzuru Para ile satın alamazsınız. )

    Şimdide biraz da beslenme ile gerçeklerden bahsedeceğim. Bol bol sebze ve meyve yiyin, yumurta iyi bir besin kaynağıdır. Özellikle büyüme çağındaki çocuklar ve gençlerde çok iyi ve ucuz bir besindir. Fakat özellikle 40 lı yaşlardan sonra yumurtayı haftada 1 yada 2 ye düşürün. (Unutmayın ki yumurtanın sarısında yaklaşık 200 mg kolesterol vardır ). Tavuk yiyin, bol bol balık tüketin. Balığı mümkünse ızgara olarak yiyin. Kırmızı eti mümkün olduğunca az tüketin ve özellikle et yağının olduğu kısımları kesinlikle yemeyin. Tereyağını, margarini ve diğer katı yağlar ile (ki bunlar doymuş yağlardır ve kalp için çok çok tehlikelidir ) mümkünse kullanmayın. Kızartmalardan uzak durun. Haşlama ve ızgarayı tercih edin. Fritöz kullanımında kullandığınız bitkisel sıvı yağı mümkünse 3 defadan fazla kullanmayın. Zeytinyağı tüketin (zeytinyağının kandaki HDL : High Density Lipoprotein adını verdiğimiz iyi huylu kolesterolü yükseltip damarlarımızı koruduğu bilimsel olarak tesbit edilmiş bir gerçektir.) Antioksidan özelliği olan Turunçgillerden portakal, mandalina, greyfurt ve limonu bol tüketin. Yeşil bitkileri mutlaka sofranızda bulundurun. Hayvansal yağı kesinlikle kullanmayın mümkünse evinize bile sokmayın.

    Sağlıklı günler dileği ile….

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Egzersiz ve beslenme

    Tüm canlıların doğal ömürleri kendi genetik yapı ve maruz kaldıkları dış etkenlerle belirlenmektedir.

    İnsan da, en gelişmiş canlı olmasına rağmen bu kuralın kapsamı dışında değildir. Hatta bütün canlıların hayat ve çevre şartlarını olumlu-olumsuz en çok etkileyen varlık olduğu gibi, aynı zamanda insanlık olarak da pek çok yönden bundan etkilenmekte, bu da insanın hayat süresine ve kalitesine direkt etki etmekte.

    Yaşam kalitesinin genel ifadesi olarak “sağlıklı yaşam” kavramını kullanmaktayız. Sağlıklı yaşamın ana etkenlerinden biri sağlıklı beslenme, diğeri de hayatın vazgeçilmezi olan egzersizdir. İnsan vücudu hareket için yaratılmıştır. Monoton, hareketsiz bir hayat tarzı, insanı yıpranma ve yaşlanmaya götüren bir süreçtir.

    Zaman denilen bu akıntıya karşı durulamasa da, en azından sürüklenmeden doğal seyrinde akıp gitmek dengeli bir beslenmenin yanında, dengeli egzersizle mümkündür.

    Egzersizde maksat; en azından günlük yaşam aktivitelerini kimseye muhtaç olmadan ömrünün sonuna kadar sürdürebilmek için gerekli vücut hareketliliğini sağlamaktır. Bundan fazlası, mesleki-sosyal faaliyetleri, her yaşa ve zevke uygun zevkleri, hobileri, hareketliliği sürdürebilirlik olmalıdır.

    Bütün bunlar için en azından

    Range Of Motion (Eklem Hareket Açıklığı)nı koruyacak egzersiz faaliyetleri,

    Vücut ağırlığını taşıyacak kemik ve kas yapısını koruyucu, güçlendirici, esnekliği ve hareketliliği sağlayacak egzersiz faaliyetleri,

    olarak da, varsa bel fıtığı, boyun fıtığı veya dejeneratif osteoartrit gibi rahatsızlıklar için tedavi egzersizleri sağlıklı yaşamın olmazsa olmazlarıdır…

    Kişisel zevk ve ilgi alanlarına göre sportif faaliyetler hayata çeşni katan güzelliklerdir. Sedanter hayat dediğimiz günümüz insanının doğal hayat seyri, bırakın bunları sağlayacak faaliyetleri, günlük hayat fonksiyonlarını kısıtlayacak bel-boyun fıtıkları, eklem-bağ zedelenmelerine sebep olacak hareket ve çalışma şekillerinden ibarettir ki, nezle-grip gibi geçici rahatsızlıklardan sonra dünyada en çok iş gücü kaybına sebep olan rahatsızlık bel ağrılarıdır.

    Bu yüzden eklem hareket açıklığımızı, omurga esnekliğimizi, kemik ve kas gücümüzü korumak için düzenli egzersiz yapmalıyız. Hayatımıza hareket katmalıyız.

    Bunu da pratik bir şekilde, haftada bir kaç gün özel olarak yürüyüş yüzme vb. aerobik spor yapmanın yanı sıra, arabamızı uzak otoparklara park edip yürümek, toplu taşımada varacağımız yerden 1-2 durak erken inmek, 1-2 durak sonra binmek, asansör kullanmamak gibi değişikliklerle, spora ekstra zaman ayırmadan da sağlayabiliriz.

    Spor; şekerden tansiyona, stresten depresyona kadar pek çok rahatsızlıktan koruyucu, tedaviye destek olduğu için sağlıklı yaşamın olmazsa olmazı, vazgeçilmezidir.

    Ama insan bedeni spor esnasında kurtulmak istediğimiz yağları değil, büyük oranda karbonhidratları yakarak enerjisini karşıladığı için kilo vermede, yeterli ve doğru bir çözüm değildir.

    Sağlıklı yaşam; ancak sağlıklı beslenme, sağlık için egzersizle sağlanır ve sürdürülebilir!.

  • Gıda duyarlılık testi

    Gıda duyarlılık testi

    Beslenme, açlık duygusunu bastırmak, karın doyurmak ya da canın çektiği şeyleri yemek içmek değildir. Yaşam kalitemizi arttırmak ve daha sağlıklı olmak için doğru beslenmeliyiz. Böylece; büyüme, gelişme, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşamak için gerekli olan öğeleri alıp vücudunda kullanılabiliriz.

    Beslenme amacımız yaş, cinsiyeti, fiziksel aktivite ve içinde bulunduğumuz fizyolojik duruma göre gereksinimimiz olan enerji ve besin öğelerini yeterli ve dengeli miktarlarda alması olmalıdır. Bugüne değin yapılan bilimsel araştırmalar insanın 50’ye yakın türde besin öğesine gereksinimi olduğunu ortaya koymuştur. Bu öğelerin herhangi biri alınmadığında, gereğinden az ya da çok alındığında, büyüme ve gelişmenin engellendiği ve sağlığın bozulduğu bilimsel olarak ortaya konmuştur. Vücudun yenilenmesi ve çalışması için gerekli olan besin öğelerinin her birinin yeterli miktarda alınması ve vücutta uygun şekilde kullanılması durumu “yeterli ve dengeli beslenme” deyimi ile açıklanır.

    Peki, sürekli olarak dengeli beslenmeden ve çeşitlilikten bahsediyorken acaba sağlıklı diye bildiğimiz birtakım besinler bizim hasta olmamıza sebep olabilir mi? Sıkça tükettiğimiz besinler birer şeytan mı, melek mi? Diyet bireye özgü olarak hazırlanmalıdır. O halde daha özgün bir diyet programı hazırlarken, kişiye sağlıklı diye bulgur mu önermeli, yoksa kişideki duyarlılık (intolerans) durumuna göre pirinç mi tavsiye etmeli? Ya da inek sütü, yumurta, domates, mercimek, fındık, portakal gibi besleyici özelliği bulunan besinleri verirken kişideki duyarlılık faktörünü göz ardı mı etmeli?

    Stres, bağırsak florasının dengesizliği, enfeksiyon ajanları veya bazı medikal ilaçlara bağlı mukoza hasarı vb. dışında sağlıksız beslenme durumu, diyette çeşitliliğin olmaması (çok fazla miktarda beyaz un ,şeker) gibi nedenlere bağlı olarak gelişen Besin duyarlılığı yaşam kalitesini düşüren bir durumdur.

    Vücudumuz bir besinin içindeki bir maddeye genellikle bir proteine karşı savunma sistemini harekete geçirerek antikorlar oluşturabilir. Bu antikorlar “istilacı” besine karşı savaşa giriştiklerinde alerji belirtileri ortaya çıkar.

    Gıda duyarlılık testi nedir?

    kronik inflamatuar reaksiyonlara yol açma kabiliyeti olan gıda maddelerinin ortaya çıkarılmasında kullanılan bir tanı testidir. beslenmenizde önemli yer tutan ana gruplar içindeki yüzlerce gıda bileşeni ve mikroorganizmalar test edilebilir.

    Bu test sonucunda ortaya çıkan sonuçlar kilo vermeye nasıl etki eder?

    Bu yöntem bir zayıflama şekli değildir, vücudun sindirim sisteminin besinlere karşı olan tepkisini ölçen bir yöntemdir.

    Bu testten sonra nasıl bir diyet programı uygulanmalıdır?

    Bu test ile sindirim sisteminin duyarlılık gösterdiği besinler gruplara ayrılarak ya tamamen ya da kısmen beslenmeden çıkartılarak bu esnada gereken tedaviler yapılarak vücut bu maddelere duyarsız hale getirilir.

    Her kilo vermek isteyen kişinin bu testi uygulaması gerekir mi?

    Testlerin sonucunda diyet uygularken mutlaka beslenme alışkanlığının, sağlıklı beslenme kurallarına ne kadar uyduğu göz ardı edilmemelidir, bu bir zayıflama yöntemi değildir, duyarlılık gelişen her besinin tepkisi her zaman kilo alımı şeklinde olmayabilir, gaz, ishal, baş ağrısı, hormon bozukluğu, romatizma, kolit, fibromiyalji, astım, alerjik şikayetler, sinüzit gibi şikayetleri de geliştirebilir.

    Çocuklar için de bu test uygulanır mı?

    Çocuklarda özellikle sık rastlanana besin alerjileri için ise besin eliminasyon diyetleri uygulanır, alerji yaptığı düşünülen besinler diyetten çıkartılır ve daha sonra bunların tedavisi aynı büyüklerdeki gibi yapılır.