Etiket: Sağlık

  • Aşı nedir?

    Aşı nedir?

    Aşı hastalık yapma yeteneği yok edilmiş bakteri veya virüslerin yada bakterilerin zehirli toksinlerinin etkilerinin yok edilmesiyle elde edilmiş biyololojik maddelerdir.hayvanlara ve ya insanlara uygulandığında hastalığın ortaya çıkmasını ve hastalıkların kötü etkilerinin oluşumunu engeller. Aşıdan sonra oluşan antikorlar vücutta uzun süre kalırlar.Mikropla karşılaşma anında mikrobun vücuda girmesine engel olarak hastalık oluşmasını engellerler.

    AŞI YAPILIRKEN NELERE DİKKAT EDİLİR?
    1.Aşı belli aralıklarla yapılamalıdır.aşı aralarındaki süreye dikkat edilmelidir.Aşılar 1-2 ay aralarla yapılmalıdır. 2.Aşı bu konuda eğitim görmüş yetkili bir sağlık personeli yada hekim tarafından yapılmalıdır.Eczaneden aşı alarak herhangi bir yerde aşı yapılması kesinlikle doğru değildir. 3.Aşıdan evvel bebekler ve çocuklar mutlaka sağlık kontrolünden geçirilmelidir.ateşli durumlarda yada enfeksiyon hallerinde aşı ertelenir.Hafif ateş aşıya engel değildir. 4.Aşının yan etkileri hekiminiz tarafından belrtilmelidir.Aşıdan sonra karşılalaşılacak problemlere karşı bilinçli olmalısınız 5.Bir yada birkaç aşı aynı anda uygulanabilr,hiçbir sakıncası yoktur.

    AŞI TAKVİMİ aşılar bebeğin doğumu ile başlar.
    1.HEPATİT B AŞISI Hepatit B aşısı bebek doğar doğmaz yapılmalıdır. Eğer annede hepatit B taşıyıcılığı varsa aşı ile birlikte hiperimmun gammaglobülün uygulanır. Aşının 2. dozu 1 ay sonra 3 dozu 6 ay sonra yapılır. Aşının yan etkisi yoktur. Kas içine uygulanır. Aşı sağlık bakanlığının ulusal aşı takvimi programına alınmışır. Sağlık kuruluşlarında ücretsiz yaptırılabilir.

    2.BCG AŞISI 2. Ayda uygulanır tek doz yapılır. 5 yaşında ppd kontrolü ile tekrarlanır. Aşıdan 3-4 hafta sonra aşı yerinde kızarıklık ve kabuklanma görülür. Bu aşının tuttuğunu gösterir. Bazen aşıdan sonra koltuk altında bcg adeniti dediğimiz bir şişlik görülebilir. Böyle durumlarda hekiminize başvurmak gerekir.

    3.DİFTERİ-BOĞMACA-TETANOS-ÇOCUKFELCİ-HİB AŞISI 5 li karma aşı dediğimiz aşıdır. İlk dozu 2 ayda BCG aşısı ile beraber uygulanır. 1-2 ay aralıklarla 3 kez yapılır. 18 ayda ve 5 yaşta tekrarlanır. Ulusal aşı takviminde hib aşısı bulunmaz.. Aşı bazen ateşe neden olabilir. Ateş düşürücü ile kontrol altına alınabilir. İthal aşılarda yan etki son derece azdır..

    4.PNÖMOKOK AŞISI Zatürye aşısı olarak da bilinir. Gelişmiş ülkelerde 2-3 yıldan beri her bebeğe uygulanmaktadır. Ülkemizde bir yıldan beri yapılmaktadır. 1-2 ay ara ile 3 defa yapılır 1 yıl sonra rapel dozu tekrarlanır. Pnomokoklar bebeklerde ve çocuklarda zatüryeye sinüzite orta kulak iltihabına kana geçerek ağır ciddi enfeksiyonlara neden olabilir. Dünyada her yıl 5 yaşın altında bir milyonun üzerinde bebek pnömokok enfeksiyonları ile yaşamlarını kaybetmektedir. Bu da aşının ne kadar gerekli olduğunun bir kanıtıdır. Sağlık bakanlığının ulusal aşı takviminde yoktur.

    5.KIZAMIK-KIZAMIKÇIK-KABAKULAK AŞISI Üçlü karma denilen aşıdır. 1 yaşında ilk dozu uygulanır. 5 yaşta rapeli yapılır. Eğer kızamık salgını varsa 9 aydan itibaren tek olarak kızamık aşısı yapılır 15.ayda üçlü aşı tekrar edilir. Kola kas içine uygulanır. Ulusal aşı takvimine girmiştir. Sağlık kuruluşlarında yaptırılabilir. Yan etkisi yoktur denecek kadar azdır. Bazen kızamığa benzer döküntüler 3-4 gün sonra hafif bir ateşle görülebilir.

    6.SU ÇİÇEĞİ AŞISI Tek doz olarak cilt altına uygulanır. 12 aydan sonra yapılır. Ulusal aşı takvimine henüz girmemiştir.

    7.HEPATİT A AŞISI Ülkemizde 2 yaşından sonra 6 ay ara ile uygulanır. Kas içine yapılır. Yan etkisi yoktur. Gelişmiş ülkelerde 1 yaşından sonra uygulanabilmektedir.

    8.GRİP AŞISI Son yıllarda bebeklik döneminde de uygulanmaya başlanmıştır. 3 yaşın altında 2 doz halinde yarımşar olarak bir ay ara ile uygulanır. 3 yaşın üzerinde tek doz uygulaması yeterlidir. Rutin bir aşı değildir.

  • Az nefes, az can, az yaşam, az sağlık demektir !

    YETERLİ NEFES ALIYOR MUSUNUZ ?

    Derin nefesin faydaları konusunda hepimiz üç aşağı beş yukarı bilgi sahibiyiz. Sinirlenince, üzülünce, içimiz sıkılınca farkında olmadan veya bilinçli rahatlamak için derin nefes alırız. Ancak gerçekten istediğimiz faydayı görebileceğimiz şekilde doğru şekilde nefes alıyor muyuz? İş güç, yaşama daldığımız, farkında olmadığımız zamanlarda ne kadar nefes aldığımızın farkında mıyız? Doğduğumuz andan itibaren varlığını kanıksadığımız, yaşamla eşdeğer olan nefes bize hediye edildiğinden bu yana hiç doğru nefes alıyor muyum diye düşündük mü? Çoğumuz için cevap maalesef; Hayır !

    Peki doğru nefes nedir? Bir bebek ilk doğduğu anda ona hediye edilen doğal nefes, karından başlayarak, önce karnın sonra göğsün bir dalga gibi inip kalkması ile seyreden sakin ve akışkan bir nefestir. Çocuğun 3-4 yaşlarına gelmesi, kendini ve çevresini tanıyıp, korktuğu anlarda nefesini tutmaya başlaması ile birlikte, bu doğal nefes alışkanlığı giderek bozulur ve erişkin bir birey olduğunda, karın nefesi kaybolur. Kişi artık sadece göğüs kafesi ile nefes alır hale gelmiştir. Yani nefes aldıkça yalnızca göğsü inip kalkar. Derin nefes alması söylendiğinde, karnını içeri çeker, omuzlarını kaldırır, göğsünü dışarı çıkarır. Bu çaba ile bile, göğüs nefesi ile sınırlı kaldığı için yüzeysel bir nefes alış söz konusu olur ve kişi akciğer potansiyelinin çok azını kullanabilir. Solunum fonksiyon testleri, normal sakin bir soluk alışta çoğu sağlıklı insanın nefes kapasitesinin yaklaşık yüzde 30’u kadar nefes alabildiğini göstermektedir. Astım gibi nefes almanın iyice zorlaştığı hastalıklarda bu kapasite iyice azalır. Farkında olmadığımız gerçek, az nefes, az can, az yaşam, az sağlık demektir.

    Karın nefesi aynı zamanda diyafram nefesi olarak da bilinir. Üflemeli çalgı çalanlar, opera veya şan gibi yoğun nefes gereken işlerle uğraşanlar nefeslerini bilinçli bir şekilde yeniden diyafram/karın nefesine döndürür. Şu bir gerçektir ki; göğüs nefesi yüzeysel nefes almayı sağlarken, diyafram-karın nefesi çok yoğun ve derin nefes almayı sağlar.

    Derin ve etkili nefes almadığımızda tüm vücutta farkında olmadan oksijen eksikliği belirtileri baş gösterir. Halsizlik, kas ağrısı, mide asidi artışı, depresyon, huzursuzluk, akciğer problemleri, bağışıklık sisteminin zayıflaması ve sağlıksız bakterilerin artışı ile beraber, alerji ve kanser başta olmak üzere birçok kronik hastalık ve enfeksiyona zemin oluşur.

    İyi haber; 3 yaşlarından sonra bozulan nefes alışkanlığı, özel nefes eğitim çalışmaları ile geri döndürülebiliyor. Bu çalışmalarda diyaframın rahatlatılması, yeniden esneklik kazandırılması, nefesin akciğerlerin en alt noktalarına kadar inmesinin sağlanması, bu nefes alışkanlığının kalıcı olması sağlanarak, normal hayatta da maksimum düzeyde oksijenin vücuda gitmesi sağlanır.

    Bu nefes eğitimleri sonunda nefes yeniden doğal ve diyafram katılımı ile alınmaya başlandığında tüm vücutta bol oksijen ve oksijenin getirdiği hücre yenilenmesi, bağışıklık sistemi güçlenmesi, enfeksiyonlara direnç kazanılması, midede yanma, reflü ve astım yakınmalarının kendiliğinden azalması söz konusu olur.

    Oksijen beynimizin ana fonksiyon kaynağıdır. Yetersiz nefes alma sonucu, oksijen eksikliğine bağlı gelişen depresyon, gerginlik, endişe hali de azalır. Psikolojik durumun bedene yansıdığı psikosomatik hastalıklar, mide reflüsü, alerji ve astım özellikle bu çalışmalardan olumlu etkilenir.

    Bir insan anne karnından çıktığında ilk nefesle hayata başlar ve son nefesini verdiğinde yaşamı son bulur. Nefesin yaşamdaki bu temel rolü göz önüne alınarak, ne kadar nefes o kadar sağlık adına, hasta bireyler kadar, sağlıklı bireylerin de hasta olmamak için başvuracağı ilk çalışma, nefes alışkanlığının gözden geçirilmesi ve maksimum seviyede nefes alabilmek için nefes açma çalışmalarına katılmak olmalıdır.

    Prof. Dr. Yonca Tabak

    Çocuk Sağlığı Hastalıkları ve Alerji Uzmanı

  • Çocukluk çağı obezitesi!

    Çocukluk çağı obezitesinde önlenemeyen artış
    Kilo fazlalığı ve obezite sağlık için risk oluşturan vücutta aşırı yağ depolanmasıdır. Çocukluk çağı obezitesi 21. yüzyılın en önemli halk sağlığı sorunlarından birisidir. Obezite sıklığı son 30 yılda tüm dünyada ciddi bir artış göstermiştir. Dünya genelinde 18 yaş altı yaklaşık 170 milyon çocuğun fazla kilolu olduğu tahmin edilmektedir. Yapılan çalışmalar, obezite sıklığındaki ciddi artışın çok küçük yaşlara kadar indiğini göstermektedir. Dünya sağlık örgütü, 144 ülkeden 450 ulusal çalışmanın analizi sonrası, 5 yaş altı çocuklarda obezite sıklığını 1990 yılında tesbit edilmiş olan 4.2%’ den 2010 yılında 6.7%’ ye yükseldiğini ve 2020 yılında ise bu oranın 9.1% olarak tahmin edildiğini belirtmektedir. Amerika Birleşik Devletlerinde yapılmış olan geniş kapsamlı çalışmada; 2-19 yaş arası çocuk ve ergenlerin 33,6%’ sı fazla tartılı, 17,1%’i ise obez olarak tesbit edilmiştir. Ülkemizde yapılmış olan çalışmalarda ise erişkinlerin yaklaşık % 40’ ının, çocuk ve gençlerin ise % 10 ila 25’ inin fazla kilolu veya obez olduğu ifade edilmektedir.

    Obezitenin çocuklarda objektif değerlendirilmesi
    Kilo fazlalığı ve obezitenin en yaygın kullanılan ölçümü vücut ağırlığının boyun karesine bölümü ile hesaplanan Vücut Kitle İndeksi (VKİ)’ dir.
    VKİ= [Vücut ağırlığı (kg)] / [Boy (m)]2
    Hesaplanan bu değer erişkinlerde belirlenmiş sabitlere göre değerlendirilirken (VKİ ≥ 25 → kilo fazlalığı; VKİ ≥ 30 → obezite), çocuklar da ise, kilo fazlalığı ve obeziteyi tanımlayacak eşik değerleri vermek, mümkün değildir. Çocukların yaşa göre boyları değiştiğinden çocuklarda şişmanlığı tanımlarken yaş ve cinse göre belirlenmiş VKİ değerleri kullanılır. VKİ 95. persentil ve üzeri obezite, 85- 95. persentil ise kilo fazlalığı olarak tanımlanmaktadır.

    Çocukluk çağı obezite bozukluklarının sınıflandırılması
    Çocukluk çağı obezitesinin aslında farklı birçok patolojinin bir göstergesi olabileceği, obeziteye yol açan nedenlerin incelenmesi ile ortaya konmuştur. Bu bozuklukların bir kısmı nöral mekanizmaları, bir kısmı klasik hormonal mekanizmaları içerirken geri kalanları ise enerji alımında, tüketiminde ve/veya yağ dokusundaki artmış enerji depolanmasından kaynaklanmaktadır.
    Obezite neden önemli bir sağlık problemi
    Obezite beraberinde ciddi sağlık problemlerini de getirmektedir. Çocukluk çağı obezitesinin, erişkin obezitesine ve ilişkili hastalıklara yol açtığına dair kuvvetli kanıtlar mevcuttur. Hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde çocukluk çağı obezitesinin artan sıklığı, obezite ile birlikte görülen kronik hastalıkların sıklığını da arttırarak, obezitenin büyük bir halk sağlığı sorununa dönüşmesine yol açmıştır.

    Çocukluk döneminde obez çocuklar;
    – Yüksek kan basıncı, hiperlipidemi (kan yağlarının yükselmesi)(kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörleri)
    – İnsülin direnci, bozulmuş glukoz toleransı ve tip 2 diyabet
    – Uyku apnesi, horlama ve astım gibi solunum problemleri
    – Kas-eklem rahatsızlıkları
    – Yağlı karaciğer hastalığı, safra taşları ve gastroösefageal reflü (göğüste yanma hissi)
    – Kızlarda erken ergenlik, erkeklerde meme büyümesi
    – Erişkin dönemine de uzanım gösterebilen psikolojik ve sosyal problemler (azalmış benlik saygısı, depresyon, fişlenme, alay) gibi sağlık sorunlarıyla daha sık karşı karşıya kalmaktadırlar.

    Obez çocuklar, erişkin dönemde de genellikle obez olarak kalmaya devam ederler. Obez çocuk ve ergenlerın farklı çalışmalara göre 62% ila 98%’ i erişkin dönemde de hala obez olarak kalmaya devam etmektedir. Bir başka çalışmada ise bu risk; 13 yaş ve üzeri erkeklerde 50 % iken kızlarda 66%’ olarak tesbit edilmiştir. Bu nedenle obez çocuklar;
    – Kas-iskelet sistemi bozuklukları (osteoartrit)
    -Artmış insülin direnci ve diyabet, kardiyovasküler hastalıklar (damar sertliği, kalp yetmezliği, tikayıcı koroner arter hastalığı ve kalp krizi)
    -Bazı kanserler (endometrium, kolon, meme) gibi birtakım önemli hastalıkları daha erken yaşlarda daha yüksek oranda geliştirirler. Amerika’ da yapılmış olan bir çalışmada ergen dönemde fazla tartılı olmanın, 27-31 yaş arasında; hipertansiyonda 8,5 kat, kolesterol yüksekliğinde 2,4 kat artışa yol açtığı belirtilmiştir. Obez çocukların erken ve uzamış risklerinin yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde obez olmayanlara göre daha yüksek olması nedeniyle çocukluk çağı obezitesinin önlenmesi yüksek önceliği olan en önemli global sağlık hedeflerinden biridir.
    Çocuklarda ve ergenlerde artan obezite sıklığının sebepleri
    Çocukluk çağı obezitesinin en önemli sebebi, çocuğun kalori alımı ile kalori tüketimi arasındaki eşitsizlikten ortaya çıkan enerji dengesizliğidir. Gıdaya erişimin kolaylaşması, gıda pazarlama çeşitliliğinin ve fast-food tarzı restaurantların kullanımının artması, özellikle yağ ve şekerden zengin fakat vitamin ve minerallerden fakir, enerji içeriği yüksek besinlerin tüketilmesi gibi sebeplerden ötürü artmış kalori alımına global kayış; diğer yandan özellikle son 30 yılın getirdiği sedentar yaşam ve çalışma hayatı, şehirleşme ve daha az fiziksel aktiviteye bağlı azalmış kalori tüketim trendi çocuklarda artan obezite sıklığının altta yatan temel sebepleri olarak sayılabilir.

    Çocukluk çağı obezitesi ile mücadele
    Obezite ve/veya ilişkili olduğu hastalıklar büyük ölçüde önlenebilirdir. Çocukluk çağı obezite epidemisini önlemede ‘koruma’ en uygun seçenek olarak kabul edilmektedir. Çünkü mevcut tedavi uygulamaları, kürden ziyade sorunu kontrol altına almaya yöneliktir. Çocukluk çağı obezite epidemisi ile mücadelede amaç, bireyin ömür boyu sürdürebileceği enerji dengesini sağlamaktır. Bu amaçta bireye, ebeveynlere, okul yönetimi ve öğretmenlere, medyaya önemli görevler düşmektedir (tablo).

    Ebeveynlere düşen görevler
    – Bebeklik döneminden itibaren aileler sağlıklı beslenmeyi öğrenmeli
    – Anne sütü ile beslenmenin önemi bilinmeli ve teşvik edilmeli
    -Okulda, evde veya çocuk bakımı sırasında çocukların, TV ve/veya bilgisayar karşısında geçirdiği süre 1-2 saat ile sınırlandırılmalı
    – Çocukların gittikleri kreşler, sağlıklı gıda ve içecek verilip verilmediğini görmek açısından ziyaret edilmeli
    – Okulda verilen öğle yemeği dışında satın alınabilir şeker, yağ ve tuz ilaveli gıda ve meşrubatları en aza indirmek için okullarla ortaklaşa çalışılmalı
    – Aile sofralarında sebze ve meyveden zengin, yağ ve şekerden fakir daha sağlıklı gıdalar sunulmalı
    – Çocukların hergün fiziksel aktivite yapıp yapmadıkları denetlenmeli
    Okul yönetiminin görevleri
    – Okullarda şeker ilaveli meşrubatlara ve daha az sağlıklı gıdalara ulaşım azaltılmalı
    -İlkokul ve liseler ulusal beslenme programına dahil edilmeli, denetlenmeli ve sertifikalandırmalı
    – Fiziksel aktivite için güvenli yaşam alanları sağlanmalı
    – Okullarda beden eğitimi dersleri ve kreşlerde günlük fiziksel aktivite desteklenmeli

    Toplumda özellikle küçük yaşlardaki şişman çocuğun, sağlıklı çocuk olduğu konusundaki yaygın ve yanlış inanışın ortadan kaldırılması obezite ile mücadelede en önemli hedeflerden biri olmalıdır. Çünkü erişkin dönemdeki obezitenin temelleri daha bebeklik yıllarında atılmaktadır. Bu nedenle, çocukluk çağı obezitesini ve dolayısıyla ileride yol açacağı kronik hastalıkları önlemede anne ve babaların bilinçlendirilmesi ve sağlıklı beslenme konusunda eğitilmesi önemlidir.
    Çocukluk çağı obezitesi toplumsal bir sorundur. Toplum tabanlı, sistematik ve kültürel unsurları da içeren yaklaşım gerektirir. Birçok erişkinin aksine, çocuklar, içinde yaşadıkları çevreyi ve tükettikleri gıdaları seçme hakkına sahip değildirler. Dahası, yemek yeme ile ilgili geliştirdikleri davranış modellerinin ileride ne tür sonuçlara yol açabileceğini anlama yetisine sahip değildirler. Bu nedenle obezite epidemisi ile savaşırken çocuklar daha fazla ve daha farklı bir ilgiye ihtiyaç gösterirler.
    Tablo: Obezitede pozitif davranış değişikliği için öneriler

    Obezitede pozitif davranış değişikliği için öneriler
    Yemekler aile sofrasında yenilmeli
    Yemek yavaş olarak, doygunluk hissi oluşana kadar en az 20 dakikada yenilmeli
    Şeker ilaveli meşrubatlar yerine sofrada su servis edilmeli
    Yemek çocuklar için bir ceza veya ödül aracı olmamalı
    TV seyrederken veya bilgisayar oynarken yemek yenilmemeli
    Sedanter aktiviteler gün içinde 2 saatten az yer tutmalı
    Günde en az 20-30 dakika yürüyüş yapılmalı
    Mümkünse okula yürüyerek gidilmeli
    Asansör yerine merdiven kullanılmalı

    Prof. Dr. Peyami Cinaz

  • Çocuklarda kilo problemi ve obezite

    Anne-Baba Obez Çocuğunu Genellikle Sağlıklı Görüyor

    Obez çocukların anne-babaları çocuklarını sağlıksız olarak değerlendirmiyor ve aşırı kilonun ya da hareketsizliğin sağlık açısından getireceği sonuçları fark etmiyor. Bu yeni araştırma çerçevesinde, Providence, R.I.’de bulunan Hasbro Çocuk Hastanesi’ndeki obezite kliniğine devam eden çocukların anne-babaları ankete tabi tutuldu.

    Anketler “Anne-babaların üçte birinin çocuklarının sağlığını mükemmel veya çok iyi” olarak değerlendirdiğini ifade ediyor. Rhee anne-babaların çocuklarının kilo vermesine yardımcı olmaya hazır olma durumunu değerlendirmek amacıyla 200’ü aşkın aileye anket uyguladı. Sonuç olarak, anne-babaların yüzde 28’inin çocuklarının kilosunu sağlık açısından endişe verici bulmadığını ortaya koydu. Ancak, çocuklukta yaşanan obezite kalp hastalıkları ve tip 2 diyabet riskleri dâhil olmak üzere, sağlık açısından hem orta hem de uzun vadede ciddi sonuçlar doğuruyor.

    Rhee’nin bulgularına göre, anne-babalar egzersizi arttırmak yerine, çocuklarının yeme alışkanlıklarını iyileştirmeye yöneliyor. Anne-babaların yüzde 61’i yeme alışkanlıklarını değiştirmeye çalıştığını belirtirken, yalnızca yüzde 41’i çocuklarının hareket düzeyini arttırdığını ifade etti.

    Obez olan anne-babaların ise çocuklarının alışkanlıklarını değiştirmesine yardım etme olasılığının daha düşük olduğu tespit edildi. Çocukların büyük çoğunluğu – yüzde 94’ü – obezdi ve çocuk doktorları, bu çocukları kilo vermeleri için kliniğe sevk etmişti. Geri kalan yüzde 6 ise fazla kiloluydu.

    Ebeveynlerin kendi kilo durumunun, çocuklarının yeme alışkanlıklarında değişiklik yapmaya olan isteklerini etkilediği görüldü. Rhee şu ifadeleri kullandı:

    Ankette buna özel bir soru bulunmadığından, araştırmacı bu bulgunun nedenini belirtemiyor. Ancak, Rhee ebeveynlerin cesaretlerinin diyet konusundaki kendi başarısız girişimlerinden dolayı kırıldığından şüpheleniyor.
    Çalışmada yer alan çocukların ortalama yaşı 14, yaş aralığı ise 5 ila 20 olarak belirlendi.

    Gelir, ırk veya etnik köken anne-babaların çocuklarının beslenme düzenini değiştirme çabalarını etkilemezken, gelir etkeninin ebeveynlerin çocuklarını egzersize yönlendirme durumunda bir rol oynadığı tespit edildi. Yıllık gelirleri düşük olan anne-babaların çocuğu egzersize teşvik etme olasılığı daha düşük bulundu. Ankette, bunun nedenleri sorulmadı.

    Anne-babalarsık sık çocuklarının kilo sorununu “büyüdükçe aşacağını” söyler, bizde onlara bu düşüncenin çok tehlikeli olduğu konusunda uyarıda bulunuruz. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezine göre, obez olan çocukların yetişkinlikteki obezite olasılığıda yüksektir.

    Muinos, fazla kilolu çocukların anne-babalarına iyi beslenme alışkanlıklarının ve düzenli fiziksel aktivitenin erken safhada başlatılmasının çok önemli olduğunu söylüyor. Kendi ifadesiyle,

  • Şişman çocuk, sağlıklı çocuk değildir !

    Geçen yüzyılın sonu itibarı ile bu “milenyumun” başından beri son 30-40 yıldır gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde şişmanlık topumun her kademesinde hem sayısal hem de derece olarak artmaktadır. Çocukluk ve ergenlik döneminde de bu artışın daha hızlı bir şekilde olması çeşitli tedbirler alınmasını zorunlu hale getirmiştir. Çocukluk dönemindeki şişmanlık sorunları erişkin hayata yansımakta, getirdiği birçok sağlık sorunları ile hayatın en verimli olabilecek döneminde karşılaşmak hayat kalitesini kötü etkilemektedir. Hem kendisine hem de topluma zararlı olmaktadır. Bu yüzden “Şişmanlık sigaradan daha tehlikeli olduğu ileri sürülmüş, aids'ten daha tehlikeli bulunmuş ve zaman zaman “çağın vebası” olarak nitelendirilmiştir. Maalesef bir tarafta yetersiz beslenme hatta açlıkla mücadele eden milyonlarca aç çocuk, diğer yanda modern hayat tarzının yansıması olarak bilinçsizce, dengesiz ve sağlıksız beslenme sonucu salgın bir hastalık halini alan şişmanlık sorunu giderek artmaktadır.

    Yapılan birçok çalışmanın sonuçlarına göre yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, biyolojik faktörler, beslenme alışkanlıkları ve özellikle fiziksel aktivite azlığı şişmanlıktan sorumlu gösterilmiştir. Günümüz çocuklarının enerji yoğunluğu yüksek (yağ, şeker içeriği yüksek, lif içeriği düşük) besinleri ve şekerli içecekleri daha fazla tükettikleri ve daha az hareket ettikleri, dolayısıyla şişmanladıkları ortadadır. Damar hastalıkları, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kas-iskelet sistemi hastalıkları, uyku ve solunum bozuklukları oluşturarak yaşam kalitesini olumsuz etkileyen şişmanlık sadece kişiye özgü bir rahatsızlık olarak kalmayıp, ülke ekonomisine de olumsuz yönde etki eden bir problemdir.

    Biz ilkokul sıralarında iken koca okulda parmakla gösterilecek kadar az sayıda,bir iki “şişko” arkadaşımız bulunurdu ve okul idaresi, ya da ailelerimiz bize o arkadaşlarımızla “şişko” diyerek alay etmememizi tembihlerlerdi.Bundan 30-40 yıl önce şişmanlıkiyi beslenme, güç, refah, sağlık ve itibar göstergesi sayılırdı ve alay etmek bir tür zenginlikle alay etmek sayılırdı. Yıllar sonra bu tabiri kullanmak serbest ve teşvik edilir oldu. Çünkü Şişmanlık, yani şişkoluk artık itibarlı bir durum olmaktan çıktı ve tehlikeli bir sağlık sorunu olmaya başladı. Şişman çocukların sınıf arkadaşlarının eğlence konusu oldukları, oyun arkadaşı olarak tercih edilmedikleri, yarışmalara katılamadıkları bu nedenle sosyal yaşamlarının olumsuz etkilendiği, öz güvenlerinin az olduğu ve özellikle şişman kızlar arasında depresyonun yaygın olduğu bildirilmiştir.

    Hastanede pediatri polikliniklerinde boy-kilo standart çizelgelerine göre dikkat edilse % 30'a yakını ya aşırı kilo ya da “obez” olduğu tespit edilebilmektedir. Bu sorun özellikle ekonomik gelişme basamaklarında yukarı doğru tırmanan ülkelerde, eğitime yeteri kadar zaman ayırmayan toplumlarda bilinçsizce yeme ve içme alışkanlıklarının gelenekselden uzaklaşması ve abur cubur tabir edilen beslenme şekline kayması ile okul çocuklarında oran daha da artmaktadır. Ailelerde “biz zamanında bulup yiyemedik çocuklarımız yesin!” anlayışının üstesinden gelinmedikçe bu sorun artarak devam edecektir.Bunun üstesinden gelebilmek için “Dumansız Hava Sahası” kampanyalarında olduğu gibi toplu bir şekilde eğitim ve kanuni düzenlemelerle kampanyaları başlatıp sürdürmek gerekir. Bir zamanlar sigara içmek gençler arasında itibarlı, kendine güven göstergesi iken bu gün sigara içen toplum dışına itilmektedir. Bu da gösteriyor ki kampanyalar iyi yürütülürse sonuç almak mümkün olabilmektedir. Son yıllarda, geç kalmak pahasına da olsa, Dünya Sağlık Örgütü'nün öncülüğünde birçok ülkede sağlıklı beslenme ve fiziksel akitivite alışkanlığı ile aktif bir yaşam biçimini benimsemeyi ve bu yolla şişmanlıktan korunmayı amaçlayan önlemler başlatılmıştır.

    Dünya Sağlık Örgütü şişmanlığı “sağlığı bozacak şekilde yağ dokularında anormal veya aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlamıştır. Erkeklerde yağ dokusu oranın %25, kadınlarda ise %30'un üzerine çıkması durumunda şişmanlık gelişmektedir. Vücutta aşırı yağ depolanması ile ortaya çıkan şişmanlık, çocuklarda fiziksel ve ruhsal sorunlara sebep olan bir enerji metabolizması bozukluğudur.

    Şişmanlığı belirlemek için birçok yöntem olmasına rağmen çocuklarda Beden Kitle İndeksi (BKİ) kullanılmaktadır. BKİ, bireyin vücut ağırlığının (kg), boy uzunluğunun (m) karesine (BKI= kg/m2) bölünmesiyle elde edilen bir değerdir. Oluşturulan persentil çizelgelerinde BKİ'nin yaşa ve cinsiyete göre 95.persentilin üstünde olması Şişmanlık, 85.persentilin üstünde olması ise aşırı kilolu olarak değerlendirilmektedir.

    ŞİŞMANLIK NASIL OLUŞUR?

    Çocukluk ve ergenlik dönemindeki şişmanlık nadiren bir hastalığa bağlı olarak gelişmektedir. Hemen akla gelenin aksine hormon bozukluğu ya da genetik hastalıklara bağlı şişmanlık vakaların %10'unu geçmemektedir. Tüm dünyada özellikle çocukluk çağı şişmanlığındaki artışın sadece genetik yapıdaki değişikliklerle açıklanamayacak derecede hızlı olması nedeniyle, şişmanlığın oluşumunda çevresel faktörlerin rolünün ön planda olduğu kabul edilmektedir. Aşırı kilolu olma bir enerji dengesizliğidir. Alınan enerji ile harcanan enerji arasında bir dengesizlik olduğunda şişmanlık görülüyor. Genellikle aşırı yemek yeme, sebze tüketmeme, fiziksel aktivite yapmama ve fastfood beslenmeyi bir alışkanlık haline getirme ile ortaya çıkmaktadır. Okul öncesi dönemde çocukların beslenmelerinde başkasına bağımlı olması şişmanlığın sorumlusunun anne, baba, aile yakınları özellikle anneanne-babaanneler ya da bakıcılarıdır. Beslenmeleri incelendiğinde şişman çocukların şekerleme, çikolata, cips, bisküvi, hazır meyve suları gibi besleyici değeri düşük enerji değeri yüksek besinleri sık tükettiği saptanmıştır. Şişmanlık probleminin çocukların çok fazla televizyon izlemeleri(günde 3-5 saat) sonucunda hareketsiz kalmalarına ve televizyonda gördükleri besin değeri düşük ama yağ oranı fazla olan besinlere özenmeleri ve bunları sık sık tüketmelerine de bağlanıyor.

    HANGİ YAŞLAR RİSKLİ DÖNEMLERDİR?

    Çocuk doğduktan sonraki ilk yıl içerisinde yağ hücrelerinin büyüklükleri yaklaşık iki kat artmaktadır. Ancak bu dönemdeki yağlanmada artış ileriki dönemde oluşabilecek şişmanlık için iyi bir gösterge değildir. Çocukluk yaş grubunun şişmanlığın ileriki yıllarda görülmesi açısından en önemli dönemi 4–11 yaşlarıdır. Buna ek olarak ergenlik dönemi dediğimiz 13–18 yaş arası da erişkin döneme geçişte yağlanmanın hızlandığı dönemdir. Çocukluk dönemindeki şişmanlığın her zaman mutlak şekilde erişkin dönemde de şişmanlıkla sonuçlanacağı beklenmez.

    Şişmanlığın Tedavisi

    Şişmanlığın tedavisi, bireyin kararlılığı ve etkin olarak katılımını gerektiren, tedavisi zorunlu, uzun ve süreklilik arz eden bir süreçtir. Oluşumunda pek çok faktörün etkili olması, bu hastalığın önlenmesi ve tedavisini son derece güç ve karmaşık hale getirmektedir.

    Şişmanlık tedavisinde amaç, gerçekçi bir kilo kaybı hedeflenerek, şişmanlığın hastalık oluşturma ve hasta bırakma risklerini azaltmak ve yaşam kalitesini yükseltmektir. Vücut ağırlığının 6 aylık dönemde %10 azalması, şişmanlığın yol açtığı sağlık sorunlarının önlenmesinde önemli yarar sağlamaktadır.

    Şişmanlık tedavisinde anne-babaların da dahil edildiği daha çok kişisel ya da grup tedavileri ile tıbbi beslenme, fiziksel aktivite ve davranış değişikliğine yönelik ayrı ayrı ya da birlikte programlar uygulanmakta, psikolojik tedaviler yapılmakta, sayıları az da olsa kamplar düzenlenmektedir. Daha ötesi erişkinlere olduğu gibi, çocuklara da sıkı diyet ve egzersiz programları, hatta ilaç reçeteleri uygulanmakta, akupunktur yapılmakta, cerrahi yöntemlere bile başvurulmaktadır.

    Kronik bir hastalık olarak tanımlanan şişmanlığın tedavisi, diğer kronik hastalıklarda olduğu gibi zor ve zaman alıcıdır. Buna karşın büyüyen-gelişen çocukların tedavisi, erişkinlerden daha kolaydır. Tedavi, yaşa uygun beslenme, fiziksel aktivite ve davranış değişikliği programlarını içeren multidisipliner bir yaklaşımı gerektirir. Böyle bir yaklaşımla, sağlıklı ve kalıcı bir yaşam biçiminin benimsenmesi hedeflenir.

    İki yaşın altındaki çocuklara, büyüme ve gelişmenin erken yaşlarda olumsuz etkilenmemesi için, hiçbir şekilde zayıflatıcı tedavi (diyet) önerilmez. Zaman içinde, yeterli ve dengeli bir beslenme alışkanlığına sahip olması sağlanır. Bebeklik döneminde;0-6 ay tek başına anne sütü ile beslenmeye özen gösterilmelidir. Anne sütü alan bir bebeğin aşırı kilo alıyor olması ilerde şişman olacağını göstermez. Anne sütünün yokluğunda, uygun bir hazır mama seçilmeli ve normal konsantrasyonda hazırlanmalıdır. Uygun hazırlamak için su ve mama ölçeğine dikkat edilmelidir. Susuzluğu gidermek için meyve suyu, süt, vb. içecekler yerine su tercih edilmeli, Süt, yoğurt, meyve suyu gibi besinlere şeker, reçel, pekmez, bal ve/veya bisküvi ilave edilmemeli, Ek besinlere 6. aydan sonra başlanmalı, Uzun süreli biberon kullanımından kaçınılmalı, biberon yerine 6-8. aydan itibaren kaşık, bardak benzeri gereçler kullanılmalıdır.

    İki-yedi yaş arası çocuklarda, yaşa uygun sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite esas alınarak, ağırlık artışı durdurulur. Yedi yaşın üstündeki tüm şişman çocuklara (Beden Kitle İndeksi 95. persentilin üstü), dikkatli bir izlemle zayıflama diyetleri/programları da önerilmektedir. Ancak, DSÖ, zayıflama diyetlerinin ciddi/ağır şişmanlara ya da hipertansiyon, hiperlipidemi, hiperinsülinemi gibi komplikasyonları olanlara uygulanmasını önermektedir. Ağırlık kaybı şişmanlığın derecesine göre 1-3 kg/ay şeklinde belirtilmektedir.

    Şişmanlığın önlenmesi açısından okullar çok önemlidir. Çünkü çocuklar, özellikle de özel okullarda okuyan çocuklar, günün önemli bir kısmını okulda geçirirler. Bu nedenle okullar, sağlıklı bir yaşam için yalnızca eğitimin geliştirilmesi değil, beslenme ve fiziksel aktivite konularında da olumlu değişikliklerin yapılabileceği, geliştirilebileceği ortamlardır.

    Günümüz koşullarında, özellikle büyük şehirlerde, yeşil alanların azalması, yeterli oyun alanlarının bulunmaması, sokakların güvenli olmaması, annelerin çalışıyor olması gibi nedenlerle çocuklar kapalı alanlara hapsedilmekte, televizyon ya da bilgisayara mecbur edilmektedir. Bir sokak ötede bile olsa okullara servis araçları ile gidilmesi, anadolu liseleri-kolejler ve üniversite giriş sınavları için dersanelerde ya da özel derslerde oturarak hızla zaman geçirilmesi, beden eğitimi derslerinin test çözümlerine ayrılması, ailenin egzersiz yapma alışkanlığının olmaması, merdiven yerine asansör kullanılması, çocuklarda hareketsizliğe, dolayısıyla şişmanlığa neden olmaktadır. Bunların önlenmesi ile aşırı kilo alımı tedavi aşamasına gelmeden önlenecektir.

    Bütün bu çabalara karşın, çocuklarda şişmanlığın tedavisi yüz güldürücü değildir. Kısa vadeli çalışmalarda, iyimser sonuçlar alınıyor gibi gözükse de genellikle başarısızdır. Tedavinin uzun süreli yararlarına ilişkin çalışmalar çok azdır. Bu nedenle şişman çocuklar yaşamlarına, çoğunlukla şişman ergenler ve erişkinler olarak devam etmektedirler. Bu durum ise, bir yandan ekonomik giderlere yansırken, diğer yandan çocuğun ve ailenin ümitsizliğe düşmesine ve psikolojik yükünün artmasına neden olmaktadır.

    Beslenmede değişiklikler yaparak çocuklarda şişmanlığı tedavi etmek, kolay gibi gözükmektedir. Oysa pratikte oldukça güç bir iştir. Çocuklar arkadaşlarından ya da ailenin diğer üyelerinden kendilerini ayrı tutan bir beslenme/diyet programına uymayı zor ve itici bulurlar. Uysalar hile aile çevresinden güçlü desteğe gereksinim duyarlar. Daha ötesi anne ve babası yemek alışkanlıklarını değiştirmekte isteksiz olan çocuğun kendisinin, yemek alışkanlıklarını değiştirmesini beklemek anlamsızdır.

    Çocukların pek çoğu beslenme konusunda kendi tercihlerini yapabilir. Anne-babalar bu durumu negatif etkiledikleri, özellikle de zayıflama programları boyunca aşırı kontrollü davrandıkları bildirilmektedir. Örneğin, beslenme konusunda, çocuklarına sağlıklı besinler yerine tatsız-tuzsuz seçenekler sunmak, hatta biraz daha ileri giderek yasakçı davranmak, mutfak kapısını kilitlemek, bazen de sebze yemeğini bitirmeleri halinde, çocuklarını sevdikleri bir başka besinle ödüllendirmek gibi hatalı davranış sergiledikleri belirtilmektedir.

    Sonuç olarak, tüm dünyada bulaşıcı hastalık şeklinde artan çocuklarda şişmanlığın önlenebilmesi için bebeklikten itibaren yaşa uygun sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin benimsendiği bir yaşam biçimine sahip olunmalıdır. Ne yazık ki, çocuklar ve anne-babaların ortaklığıyla aile içinde alınan tedbirlerle ya da yalnızca okulda alınan önlemlerle, bu hedefe ulaşmak mümkün değildir. Hedefe ulaşmak, ancak çocuklar, anne-babalar, aile çevresi, okullar, yerel yönetimler. hükümetler, sivil toplum örgütleri, özel sektör, medya, uluslararası kuruluşlar arasında bir ortaklıktan oluşan, kapsamlı bir ortaklık ya da eylem planı ile olasıdır.

  • Domuz gribi aşısı yapılmalı mı yapılmamalı mı ?

    Domuz gribi aşısı yapılmalı mı yapılmamalı mı ?

    Merhaba sevgili anne ve babalar,

    Okullardan evlere, siz velilere, imzalanıp geri gönderilecek “Uygun buluyorum, çocuğuma aşı yapılsın / Uygun bulmuyorum, çocuğuma aşı yapılmasın” yazılı kağıtlar geldi ve halk deyişiyle zurnanın zırt dediği yere geldik. Acaba ne yapmalı, nasıl karar vermeli?

    Dilerseniz 15 gündür sizlerden aldığım telefonlardaki sorularla bir oto-röportaj şeklinde yazayım bu konudaki görüşlerimi de.

    – Bir gazete “Aşı doktorları da ikiye böldü” diye manşet atmış. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    O gazeteyi özellikle satın aldım ve orta sayfadaki haberi dikkatle okudum: Dokuz kişiye sormuşlar, altısı profesör ikisi uzman olan sekiz doktor aşının yapılmasının doğru olduğunu bilimsel gerekçelerle belirtmişler. Bir, evet bir tek kişi (ne tesadüf ki hasta tedavi eden bir doktor değil, bir farmakoloji profesörü) ise kendisinin de aşılanmayacağını (zaten risk grubunda değil çünkü hasta muayene etmiyor) çocuklarını da aşılatmayacağını söylüyor. Gerekçesi ise bilimsel olmadığı gibi trajikomik bence: “Başbakan aşılanmıyorsa bir bildiği vardır herhalde”. Düşünebiliyor musunuz, bir bilim insanının referansı, dayanağı – başbakan da olsa – konuyla ilgili bilimsel farkındalığı olması gerekmeyen bir politikacı!..

    Bence bu habere ancak “Aşı hakkında farklı düşünen profesör de var” başlığı yakışırdı. Çünkü gazetenin kullandığı “…ikiye böldü” başlığı, bu konuda derin bilgi sahibi, ya da uzman olan doktorların yarısı değilse de önemli bir kısmının (örneğin hiç değilse % 20’sinin) aşıya karşı olduğu izlenimini uyandırmıyor mu sizce de?

    – Peki, sade vatandaş, milyonlarca anne baba ne yapsın, kime inansın?

    Konunun uzmanlarına elbette. Yani tüm meslek yaşamları boyunca aşılar yapmış, aşıların kimi yan etkilerini (dolayısı ile sıklıklarını veya enderliklerini de) birebir gözlemiş, bu konuda birçok kongre ve sempozyuma katılmış olan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanları ile konunun bilimini yapan Enfeksiyon Hastalıkları, Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları, Halk Sağlığı, Mikrobiyoloji, İmmünoloji ve Viroloji Profesörlerine kulak vermek gerekir (söylediklerini mantık süzgecimizden geçirerek elbette). Bu uzmanlardan bir tek öğretim üyesi aşının aleyhinde bir görüş belirtmemiştir medyada veya benim izleyebildiğim kadarı ile internette.

    Peki, kimlerdir aşı karşıtı kıvılcımı çakanlar? İki kişi, bir Göğüs Hastalıkları (A.R.K.), bir de Kadın Hastalıkları ve Doğum (E.O.) Profesörü. Kimlerdir önemli destekçileri? İki kişi, bir Farmakoloji Profesörü (C.T.), bir de Üroloji Uzmanı Sağlık Eski Bakanı (O.D.). Sorarım size prostat sorunu olan bir kişi, bir ürologa mı danışır bir çocuk hastalıkları uzmanına mı? Adet düzensizliği olan bir hanım, bir kadın hastalıkları ve doğum profesörünün fikrini mi alır bir immünoloji ve viroloji profesörünün mü?

    Bu konuda gerçek anlamda otorite olan, hemen hemen hepsi Pandemi Bilim Kurulu üyesi kişilerin isimleri aşağıdadır. Onur ve gurur duyarak belirtmeliyim ki 2-8. sıradakiler, birebir bilgi ve görüşlerine ulaşabildiğim Hacettepe Tıp Fakültesinden sınıf arkadaşlarımdır:

    1- Prof. Dr. Selim Badur: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Bilim Dalı
    2- Prof. Dr. Mehmet Ceyhan: Hacettepe Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    3- Prof. Dr. Serhat Ünal: Hacettepe Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    4- Prof. Dr. Levent Akın: Hacettepe Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Bilim Dalı
    5- Prof. Dr. Gaye Usluer: Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği Başkanı, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı http://www.gazetevan.com/haber_detayi.asp?id=3081
    6- Prof. Dr. Volkan Korten: Marmara Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bilim Dalı
    7- Prof. Dr. Mustafa Hacımustafaoğlu: Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı http://bianet.org/bianet/saglik/117919-domuz-gribi-asisi-guvenli-mi
    8- Doç. Dr. Ümit Kartoğlu: Halk Sağlığı Uzmanı,Bilimsel Danışman – Dünya Sağlık Örgütü Aşı ve Biyolojik Ürünler Departmanı, AşıGϋvenliği ve Standartları Birimi, Cenevre. http://www.taraf.com.tr/haber/43087.htm Kalitesi,
    9- Prof. Dr. Mustafa Bakır: Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    Bu bilim insanlarının isimlerini belirtmekteki amacım okuyucuların internet aracılığıyla onların görüşlerine de ulaşabilmelerini kolaylaştırmaktır (örneğin Google’a “Selim Badur, domuz gribi aşısı” yazıp aramak yeterli olur).

    – Aşı hakkında kamuoyunda çok çeşitli spekülasyonlar var. Aşıların çok hızlı hazırlandığı, dördüncü faz çalışmaları yapılmadan piyasaya sürülüp uygulamaya geçildiği söyleniyor. Ne dersiniz bu konuda?

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) grip aşısı üreticilerine dedi ki, “Siz mevsimsel grip aşısı üretiminizi 15 temmuza kadar bitirin, bütün tesislerinizi domuz gribi aşısı için hazırlayın.” 15 temmuzda başlayan bu süreç ağustos sonunda bitti ve hazırlanan aşılara süratle onay verildi. Şu anda hızla yayılan bir salgın var, “Niye hızlı onay verildi?” diyemez kimse. “Bekleyelim bakalım hastalık yükü ve ölümler çok artarsa aşılamaya başlarız” deme lüksü olamaz kimsenin. Çünkü o zaman iş işten geçmiş olabilir.

    Yeni ilaç ve aşı gibi ürünlerin kullanımı ile ilgili yapılan klinik çalışmalar dört evrede yapılır, bu doğru. Ama dördüncü yani son evre, aşı ya da ilacın piyasaya çıktıktan sonra, yani kullanıma girmesiyle başlayan bir izleme araştırmasıdır. Bu evrede ürünün güvenirliği (kısa ve uzun dönemde oluşabilecek istenmeyen etkiler) ile ilgili bilgi toplanır. Dördüncü evrede ürün zaten aktif olarak toplumda yaygın olarak kullanıldığından, I-III. evre klinik çalışmalarda karşılaşılan zaman ve denek sayısı gibi kısıntılar olmaksızın yapılır. Bu nedenle toplumun tüm kesimleri hakkında önemli bilgiler toplanabilir. Sonuçlara göre ürün ya güvenli bir kimliğe bürünür, ya da kimi durumlarda yasal düzenleyici kurum tarafından yasaklanır. Bu nedenlerle, “Pandemik İnfluenza A aşısının 4. faz çalışması yapılmadı, onun için aşı güvensiz, yapılmasında sakıncalar var” tartışması klinik çalışmalar hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan kişilerin yapacağı tartışmalardır. Aşının piyasaya çıkıp, yaygın olarak uygulanmaya başlanması 4. evre klinik çalışmanın ta kendisidir başka bir deyişle.

    – Bizim aşılarımızdaki adjuvan maddesi ile ilgili şeyler de söylendi. ABD’de adjuvansız aşı kullanılıyormuş. Nedir adjuvan? Bir zararı var mı?

    ABD’deki ilaçlar, ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) onayından geçtikten sonra kullanılabiliyor. Avrupa’da ise ilaçları Avrupa İlaç Ajansı (EMEA) onaylıyor. Bunların dışında her ülke, kendi ilaç ruhsatını kendisi veriyor. FDA, insanlar aşı yaptırmaktan çekinmesin, psikolojik etkisi olmasın diye yıllardır adjuvan, yani Türkiye’de de yan etkileri tartışılan alüminyum veya skualen içeren aşıları onaylamıyor. EMEA ise onaylıyor. Aynı durum, domuz gribi aşısında da geçerli; adjuvan içeren aşıları FDA onaylamazken, EMEA onayladı.

    Antijen dediğimiz şey virüsün insanda bağışıklık uyandıran bir parçası. Virüs ilk görüldüğünde ABD mevsimsel grip aşısı gibi 15 mikrogram antijen içeren aşılar istedi. Ancak virüs hızla yayılınca DSÖ, aşı firmalarından bağışıklık arttırıcı adjuvanlı aşı üretmelerini istedi. Çünkü antijen ihtiyacı da arttı. Oysa tüm dünya için 4 milyar doz aşı üretmeye yetecek virüs antijeni yoktu. Bunun üzerine 7 ve 3.5 mikrogramlık antijen içeren, adjuvanla güçlendirilmiş aşılar üretildi. Halen dünyadaki virüs antijeninin % 40’ına sahip olan ABD ve Avustralya dışında dünyanın bütün ülkeleri adjuvanlı aşı kullanıyor.

    Adjuvan maddesi, aşılara koruyuculuğun artırılması için katılıyor. Bu maddenin olmadığı bir aşının koruyuculuğu daha az. Ayrıca koruma süresi de az. Oysa bir salgında aşının etkisinin daha yüksek olması istenir. ABD’deki aşılar tüm yaş gruplarına 3 hafta ara ile 2 doz yapıldığı halde yüzde 70-80 koruyor. Halbuki bizim kullandığımız adjuvanlı aşı tek dozla (10 yaş altına iki doz yapılacak) yüzde 95 ile 98 arasında etkinliği olan bir aşıdır. Virüs mutasyona uğrayabilir deniyor ya, bizim kullandığımız aşı bunların bir kısmında da etkili. Virüs mutasyona uğrarsa ABD’deki aşının etkisi daha az olacak. Dünya Sağlık Örgütü de Avrupa’nın şu an kullandığı, bizde de uygulanmakta ulan skualen adjuvanlı aşının içeriğini onayladı. Öte yandan Avrupa’da Novartis firmasının ürettiği bir mevsimsel grip aşısı içinde aynı adjuvan var. Bu aşı(Chiron, FLUAD) 12 yıldır Avrupa ülkelerinde 40 milyon doz kullanıldı. Bununla ilgili hiç bir ciddi bir yan etki olmadı. Yalnızca adjuvansız aşıya oranla biraz daha sıkça hafif yerel yan etkilere yol açabiliyor. Yani kolda hafif ağrı,kızarıklık, şişlik yapabiliyor. ABD’nin kullandığı aşı ise hem pahalı, hem her yaşa iki doz uygulanıyor, hem de biraz daha az koruyor.

    Özetle günümüzde, bilimsel veriler, adjuvanli ve adjuvansız aşılar arasında “güvenlik” açışından bir fark olmadığını ortaya koymaktadır, her iki tip aşının da çok iyi güvenlik kaydı vardır.

    – ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) neden skualen adjuvanlı aşıya onay vermiyor?

    Skualen bitkiler, hayvanlar ve insanlarda bulanan ve doğal yolla oluşan bir maddedir. Her insanın karaciğerinde üretilir ve kan dolaşımında bulunur.

    Skualen ayrıca çeşitli besinlerde, kozmetik ürünlerde, reçetesiz satılan çeşitli ilaçlarda, ve sağlık ürünlerinde bulunur.
    Skualen ticari amaçla balık yağından (özellikle de köpekbalığı karaciğeri yağından) üretilir. Ecza ürünlerinde ve aşılarda bulunan skualen bu kaynaktan saflaştırılarak edilir.

    Birkaç kişi, 1. Körfez Savaşına katılan askerlerin yaşadığı bazı sağlık sorunları ile bu askerlere uygulanmış olan aşılarda skualen bulunma ihtimali arasında bir bağlantı kurmaya çalışmıştır.

    Yayınlanan bir bildiride şarbon aşısı uygulanan bazı eski askerlerde anti-skualen antikorları geliştiği ve bu antikorların özürlülüklere neden olduğu ileri sürülmüştür.

    Bu gün, bu askerlere uygulanmış olan aşılara skualen eklenmediği bilinmektedir ve söz konusu bağlantıyı ileri süren raporun teknik yetersizlikleri çeşitli yayınlarda açıklanmıştır. Askerlerin sağlık sorunlarının ise kum böceği öldürücü haşere ilaçları ve benzeri kimyasallara maruz kalmaktan kaynaklandığı düşünülmüştür. Bu tür yanlış iddiaların toplumdaki olumsuz etkisini çok iyi bilen FDA kurumu da aşılanan insan sayısı olabildiğince fazla olsun diye adjuvanlı aşıya onay vermemiştir.

    – Bir de aşılardaki cıva içeriğinden söz ediliyor. Neden cıva var ve zararlı mı?

    Yine zamanla yarış nedeniyle 4 milyar tek dozluk enjektörde hazır aşı üretilemeyeceği için 10’ar dozluk şişecikler içinde üretim yapıldı. Bu nedenle aşıyı bakteri ve mantar bulaşmasından korumak için cıva ekleniyor (yıllardır çoklu doz tüm aşılara eklendiği gibi). Birileri kalkıp “Bu aşıyı çocuklarınıza yaptırırsanız cıva zehirlenmesi olur” diyor. İki tür cıva var, biri etil biri metil. Zehirlenme yapan metil cıva. Aşıda kullanılan etil cıva. Kimyasal formülleri ayrı. Oysa Boğaz’dan veya İzmir Körfezinden tutup yediğiniz balıkta daha çok vardır etil cıva ve en geç 1 haftada vücuttan tamamen atılır.

    Aşıların içerisinde bulunan etil cıva miktarı Dünya Sağlık Örgütü’nün izin verdiği sınır içerisinde. Etil cıva 1930’lu yıllardan bu yana aşılarda güvenle kullanılıyor. Komplo teoricilerini üzecek bir bilgi de vereyim ABD’de hem cıvasız tek dozluk enjektör içinde aşı var ve kullanılıyor, hem de çok dozluk cıva içeren aşı. Çünkü ABD bile tüm nüfusuna yetecek tek dozluk üretimi bu kısa sürede sağlayamadı.

    – Aşının neden olabileceği söylenilen Guillain-Barré Sendromu nedir? Bu söylem gerçek mi?

    Bu sendrom, el ve ayak parmak uçlarından başlayan kuvvet, his kaybı ile gelişen, gittikçe ilerleyen bir tablo. Hastaların bir kısmı geri dönebiliyor, tamamen iyileşebiliyor ama az bir kısmı ölebiliyor da. Eğer aşı olmaz da grip geçirirseniz Guillain-Barré Sendromu olma riskiniz var. Sendromun tek nedeni grip değil, pekçok farklı enfeksiyon bunu tetikleyebiliyor. Aşıda böyle bir riskten bahsediliyor ama aşınınki teorik olarak bahsedilen bir risk. Bunun var olduğunu gösteren hiçbir bilimsel çalışma yok. Kaldı ki tüm çalışmalar da olmadığını söylüyor. Ama şunu biliyoruz; tersi doğru olsaydı bile, grip geçirirseniz ister mevsimsel ister domuz gribi, Guillain-Barré Sendromu olma riskiniz çok daha yüksek. Sırf bunu önlemek için bile aşının olunması gerek.

    – Bir Sağlık Eski Bakanı “Aşının prospektüsünde gebelere yapmayın yazıyor” diyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

    Yanlış bilgi. Doğrusu ise şu:

    “4.6 Pregnancy and lactation
    There are currently no data available on the use of Focetria in pregnancy. Data from pregnant women vaccinated with different inactivated non-adjuvanted seasonal vaccines do not suggest malformations or fetal or neonatal toxicity.
    An animal study with H5N1 mock-up vaccine did not indicate reproductive toxicity (see section 5.3).
    The use of Focetria may be considered during pregnancy if this is thought to be necessary, taking into account official recommendations.
    Focetria may be used in lactating women”
    http://www.emea.europa.eu/humandocs/PDFs/EPAR/focetria/spc/emea-spc-h385en.pdf

    Doğru özet tercümesini ise şöyle yapabiliriz:

    “ Yeni aşının gebelerde kullanımı ile ilgili henüz yeterli veri yoktur (Nasıl olsun ki? Gebelerde hiçbir aşı ve ilaç için klinik çalışma yapılamamaktadır – SP).

    Çeşitli adjuvansız mevsimsel grip aşıları gebelerde güvenle kullanılmaktadır.
    Bir H5N1 (kuş gribi virüsü) aşısıyla yapılan hayvan çalışmasında üreme toksisitesi (cenine verilen bir zarar) saptanmamıştır.
    Gerekli olduğu düşünülürse, resmi öneriler göz önünde bulundurularak adjuvanlı yeni aşının gebelerde kullanımı düşünülebilir.”
    DSÖ Stratejik Bağışıklama Uzmanları Grubu (SAGE – Strategic Advisory Group of Experts on Immunization) gebelerle ilgili şöyle diyor:
    “Pregnant women (2% of the world’s population).

    This group appears to be at increased risk for severe disease, potentially resulting in spontaneous abortion and/or death, especially during the second and third trimesters of pregnancy. Inactivated nonadjuvanted vaccines similar to most seasonal influenza vaccines are considered the preferred option given the extensive safety data on their use in pregnant women. However, if such a product is not available, pregnant women should be vaccinated with another pandemic infl uenza vaccine available at that time, for example, an adjuvanted inactivated infl uenza vaccine or a live attenuated infl uenza vaccine.”
    24 JULY 2009, 84th YEAR / 24 JUILLET 2009, 84e ANNÉE
    No. 30, 2009, 84, 301–308
    http://www.who.int/wer

    Yine özetlersek:
    “ Gebelerin hastalığı ağır geçirme düşük yapma ve ölüm riski yüksektir.
    Tercihen adjuvansız aşı ile aşılanmalıdırlar.
    Ancak, adjuvansız aşı bulunamıyorsa var olan başka bir aşı ile, örneğin adjuvanlı inaktive aşı veya – hatta – zayıflatılmış canlı grip virüsü aşısı ile aşılanmalıdırlar.

    Allah aşkına bir insan tüm bunları okuyup da nasıl “Ben demiyorum, aşıyı üreten firma diyor bu aşıyı gebelere yapmayın diye” sonucuna varabilir ben anlayamıyorum doğrusu (özellikle en çok ölenler çocuklar ve gebelerken).
    Aslında üzülerek anlıyorum, insan yaşamı hiçe sayılarak politika yapılıyor. Sonra da hiç sıkılmadan “Aşı olmasınlar. Salgından korunmak için düzgün beslensinler, zeytinyağlı yesinler. Haa kırmızı et de yesinler. Islak saçla sokağa çıkmasınlar, banyolarını akşamdan yapsınlar” deniliyor. TV muhabiri el yıkamayı anımsatınca da “Çok hasta, gripli biriyle tokalaşılırsa eller de yıkanır tabii” diye bitiriliyor.

    – Sağlık bakanlığımız gebelere şu an için ne öneriyor?

    Sağlık Bakanlığımız şunu söylüyor:

    Dünya Sağlık Örgütü’nün aşı uzmanlar komitesi (SAGE) tarafından halen dünyadaki ruhsatlı pandemik H1N1 aşılarının gebelerde uygulanabileceğine ilişkin bir karar alınmıştır. Adjuvanlı aşının gebelerde kullanılması mümkündür. 20 haftalık gebelik süresini tamamlamış gebeler, adjuvanlı aşı ile aşılanabilirler. Ülkemizde adjuvansız aşı uygulamasına Aralık 2009 başında başlanacaktır.
    Bebeği 20 haftalıktan küçük gebelere de istekli olmaları ve onam formu imzalamaları durumunda adjuvanlı aşının yapılabileceğini de belirtiyor.

    – Aynı politikacı “Aşının prospektüsünde 4 yaşın altına yapılmaz yazıyor” diyor…

    İşte Focetria (şu anda uygulanmakta olan aşı) prospektüsünün ilgili bölümü ve kaynağımız (yoruma gerek var mı?):
    “Children and adolescents 6 months to 8 years of age: (6 aydan 8 yaşa çocuklarda: …)
    One dose of 0.5 ml at an elected date.
    A second dose of vaccine should be given after an interval of at least three weeks.”
    http://www.emea.europa.eu/humandocs/PDFs/EPAR/focetria/spc/emea-spc-h385en.pdf

    – Aşı konusunda görüş bildiren dernek veya kuruluşlar var mı?

    Elbette var.

    Aşı risk gruplarına mutlaka yapılmalı diyenler:
    – Dünya sağlık Örgütü (WHO)
    – Amerika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC)
    – Amerika Aşı Uygulamaları Danışma Kurulu (ACIP)
    – Türk Tabipleri Birliği (TTB)
    – Enfeksiyon Hastalıkları Derneği
    – Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanları Derneği (EKMUD)
    – Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK)
    – Halk Sağlığı Uzmanları Derneği
    – Türk Toraks derneği

    Aşı yapılmamalı diyenler:
    Ben olumsuz bir tek dernek veya kuruluş görüşü duymadım, okumadım.

    – Risk gurupları kimlerden oluşuyor?

    SAGE listesi şöyle:
    1. Sağlık personeli (temel sağlık altyapısının korunması için; onlara bir şey olursa hastalara kim bakacak?)
    2. Gebe kadınlar
    3. 6 ay üzeri süregen (kronik) hastalığı olanlar (astım, şeker, böbrek, kalp hastalıkları – hipertansiyon hariç – ve aşırı obezite gibi diğer süregen durumlar
    4. Sağlıklı genç yetişkinler (15-49 yaş arası)
    5. Sağlıklı çocuklar
    6. 49 yaş üzeri ve 65 yaş altı sağlıklı nüfus
    7. 65 yaş üzeri sağlıklı yetişkinler

    Türkiye’de önce sağlık çalışanları aşılandı. Aşısı eksik olanlar sağlık ocaklarına giderek hala aşılanabilirler.
    Halen 6 ay – 5 yaş grubu sağlıklı çocuklar ile 6 ay üzeri her yaşta kronik (süregen) hastalığı olanlar aşılanıyorlar. Herhangi bir belgeye, rapora gerek yok. Aile veya toplum sağlığı merkezine, ya da sağlık ocağına gidip ne hastalığı olduğunu söylemek yeterli.
    Sırada ilköğretim öğrencileri var. Umarım olabildiğince erken başlanır aşılanmalarına, çünkü salgının hızı giderek artıyor.
    Sonra da sıra diğer gruplara gelecek.

    – Aşının kontrendikasyonları (yapılmaması gereken durumlar) nelerdir?

    Anaflaktik reaksiyon şiddetlinde yumurta alerjisi olanlar, lateks (kauçuk) veya aşı bileşenlerine alerjisi olanlar, daha önce mevsimsel grip aşısı ile şiddetli alerjik reaksiyon geçirenler ve önceden Guillain-Barré Sendromu geçirmiş kimselere pandemi aşısı yapılmamalıdır.

    – Bu virüsün özelliği nedir?
    Çok hızlı yayılan, hafif hastalık yapan bir virüs söz konusu. Ama influenza virüslerinde yapı değiştirme özelliği olduğu için, çok süratle bu virüs ölümcül ve ağır hastalık yapan bir virüse dönüşebilir. Kuş gribi ağır hastalık yapıyordu ama insanlara kolay kolay bulaşmıyordu. Bu virüs ağır hastalık yapmıyor ama çabuk bulaşıyor. Bu virüsün çabuk bulaşma, kuş gribinin ağır hastalık yapma özelliği biraraya gelirse, bu tehlikeli olur. Influenza virüsleri bu tarz evlilikleri aralarında çok kolay yapıyorlar. Korkulan senaryo da o aslında. Bakanın “Üç bin kişi ölecek” gibi açıklamaları, kafadan uydurma, sayısal değerler değil. Matematik modeller var. Bu virüsün yayılma hızı bilinip öyle hesaplanıyor.

    – Son sözünüz nedir topluma?
    Pandemi aşısı güvenlidir ve koruyuculuğu çok yüksektir. Ailelerin çocuklarını bir an önce aşılatarak korumalarını öneriyorum. Sağlık Bakanlığının velilere ilettiği onam formundaki yan etkilerden çok nadir görülenler gözlerini korkutmasın çünkü gerçekten çok nadir (1/10.000-1.000.00 dozda) görülme sıklıkları.

    Şöyle bir örnekle bitireyim sözlerimi: Diyelim gece ıssız bir sokakta bir cani elinde koca bir bıçakla sizi kovalıyor. Yakalarsa büyük olasılıkla öldürecek. Köşe başına geldiğinizde bir taksiyi müşteri bekler buldunuz. Hemen binip oradan uzaklaşır mısınız, yoksa “Ya şoför çok beceriksizse, bir trafik kazası geçirip ölürsem” diye düşünüp yaya mı devam edersiniz yolunuza? Durum bundan ibarettir bence…

    Az önce NTV’de Prof. Dr. Volkan Korten (canım arkadaşım) aynen şöyle söyledi: “Bu salgın iki durumda kırılır. Ülke nüfusumuzun yarısı aşılanınca ya da yarısı hastalığı geçirince (35 milyon hastanın kaç kayba yol açabileceğini düşünmek içimi üşütüyor – SP). Aşı konusunda doktorlar arasında görüş ayrılığı filan yok. Konudan anlayan herkes net bir biçimde aşının yanında, bir tek istisna bile yok. Konudan anlamayanlar aşıya karşı, bunun da bir önemi yok.

    Sevgi ve sağlıkla kalın…

  • Ülkemizde sünnet ve karşılaşılan sorunlar

    Sünnet, dini inanç ve gelenekler nedeniyle, tüm Müslüman ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de çocukluk çağında en sık uygulanan operasyondur. Aslında temelde cerrahi bir girişim olmakla beraber, tedavi edici amaçla uygulanan bir operasyon olmadığından hekim olmayan kişiler tarafından ve çoğu kez cerrahi işlemlerin gerektirdiği titizlik ve prensiplerden uzak bir şekilde yaygın olarak uygulanabilmektedir.

    Ülkemizde sünnet işlemi çoğunlukla sünnetçiler tarafından gerçekleştirilmektedir. Yapılan bazı anket çalışmaları, toplumda yüksek öğrenim görmüş ebeveynlerin dahi, çocuklarının sünnetini sünnetçilere yaptırmakta bir sakınca görmediğini ortaya koymuştur. Genellikle “erkekliğe adım atmak” olarak değerlendirilen sünnet işleminin sosyal boyutları sağlık boyutunu fazlasıyla aşmaktadır. Sünnet salonları, düğünleri, kıyafet ve aksesuarları, ve geleneksel bazı alışkanlıklar sünnetin bir sektör haline gelmesine yol açmıştır. Aslında çocuk için bir o kadar endişe verici olan bu işlem, aile bireyleri tarafından törensel bir anlam da taşımakta ve sünnetin sağlık yönünden çok sosyal yönüne ağırlık verilmektedir.

    Sünnet, penisteki “preputium” olarak isimlendirilen deri parçasının cerrahi olarak çıkartılmasıdır. Ancak, bu işlemin önemi ne yazık ki aileler tarafından dahi ya göz ardı edilmekte yada ilginç bir şekilde yeterince önemsenmemektedir. Ülkemizde bu işlemin kimler tarafından yapılabileceği 1928 yılında hazırlanmış olan “1219 sayılı Tebabet ve Şuabatı Sanatlarının İcrasına Dair Kanun” hükümleriyle belirlenmiş olup ruhsatsız ve diplomasız kişiler tarafından bu işlemin gerçekleştirilmesine izin verilmemektedir. Ancak 10 yıl süre ile bu işi yapan bir kişiye gereğinde ruhsat verilebilmektedir. Bu yasanın getirdiği sınırlamalar günümüz koşullarında, modern tıp çağında son derece yetersiz kalmaktadır, ve yeni bir takım düzenlemelerin getirilmesi zorunludur.

    Sünnet, ülkemizde çoğu kez evde, sağlık kabininde yada düğün salonlarının bir köşesinde, her türlü tıbbi koşuldan uzak, çoğu kez ehil olmayan kişiler tarafından gerçekleştirilen bir operasyon olduğundan, meydana gelen komplikasyon oranı (%1-38) hiç de azımsanacak bir düzeyde değildir. Ülkemizde bu komplikasyonlara ilişkin gerek yurtiçi gerekse yurtdışı dergilerde yayınlanmış pek çok makale bulunmaktadır. Kliniğimize de her yıl uzman olmayan kişilerce yapılmış çok sayıda sünnet komplikasyonu başvurmaktadır. Bu komplikasyonlar arasında yara yerinde enfeksiyon, kanama, sünnet derisinin eksik veya fazla kesilmesi, idrar yolunun (üretra) yaralanması ve peniste kısmi yada tam kesi (ampütasyon) sayılabilir. Bu komplikasyonların bazıları cerrahi müdahaleler ile kısmen veya tamamen düzeltilebilmektedir. Ancak bazen çok daha ağır düzeltici cerrahi operasyonlar gerektirmekte, kimi zaman ise her türlü cerrahi müdahaleye rağmen kalıcı sakatlıklar ile sonuçlanabilmektedir. Sonuçta çocuğun yaşamını ömür boyu etkileyebilecek ruhsal ve cinsel sorunlar ortaya çıkmakta, topluma sağlıksız bireylerin katılmasına neden olabilmektedir.

    Ülkemizde sünnet konusunda yaşanan en önemli sorunlardan birisi de “toplu sünnetler” dir. Bu tip girişimler bir “hayır” amacıyla yapılıyormuş gibi görünse de, ne yazık ki kişi, kurum yada kuruluşların reklamına hizmet etmektedir. Kısıtlı süre içinde, son derece uygunsuz ve sağlıksız ortamlarda, çoğu kez bir karmaşa içinde gerçekleşen bu “sözde hizmetler” sonrasında komplikasyon oranlarının yüksek olması kaçınılmazdır.

    Batılı ülkelerde, Hıristiyan ve Musevi toplumlarda da sünnet çocukluk çağında en sık uygulanan operasyonlardan biridir. Ancak farklı olarak, bu toplumlarda sünnet son derece sağlıklı olarak ameliyathane koşullarında, modern tıbbın ve cerrahinin tüm gereklilikleri yerine getirilerek uzman kişiler tarafından gerçekleştirilmektedir. Doğal olarak komplikasyon oranı da son derece düşüktür.

    Sünnet cerrahi bir işlemdir. Bu nedenle, ideal olarak cerrahi girişimin gerekliliklerine uyularak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Ameliyathanede ve genel anestezi altında, zaman sıkıntısı olmadan, güvenli ve sağlıklı bir şekilde yapılmalıdır. Kimi zaman aileler genel anesteziye yönelik kaygılar taşımaktadır. Ne yazık ki, çok az sayıdaki şanssız uygulamaların medyada abartılarak defalarca gündeme getirilmesi, ailelerin haklı olarak bu konuda büyük endişeler taşımasına ve genel anestezi düşüncesinden uzaklaşmasına yol açmaktadır. Ancak günümüzde anestezi, uzmanları tarafından son derece güvenli bir şekilde uygulanmaktadır. Tıpta yaşanan gelişmeler anezteziyoloji biliminde de üst düzeye ulaşmıştır. Bugün çok daha ağır ve büyük operasyonlar için bile anestezi sorunsuz bir şekilde güvenle uygulanabilmektedir. Ayrıca, uzman olmayan kişiler tarafından sağlıksız koşullarda yapılan sünnetlerde komplikasyon gelişme oranının istatistiksel olarak genel anesteziye göre çok daha yüksek olduğu unutulmamalıdır. Dolayısı ile, sünnet için uygulanacak yüzeysel bir genel anestezi sorun olmaktan öte hem çocuk hem de cerrah için son derece konforludur.

    Çocuklar belli etsin yada etmesin sünnetten korkmaktadırlar. Ülkemizde sünnet en çok 6-8 yaşları arasında yapılmaktadır. Psikolojik gelişim evrelerini henüz tamamlamamış olan bir çocukta lokal anestezi ne kadar etkin bir şekilde yapılırsa yapılsın, sünnet çocuk için çok büyük bir endişe kaynağı olmaktadır. Ayrıca daha önceden sünnet olanların deneyimleri arkadaşlar arasında paylaşıldıkça, çocuklarda bu endişenin erkenden yerleşmesine ve yaşanan korkuların katlanarak büyümesine neden olabilmektedir. Çünkü, çocuk bakış açısı ile uzvundan bir parça “kesilecektir”. Özellikle “Fallik Dönem” adı verilen psikolojik gelişim evresinde daha ağırlıklı olmakla beraber, lokal anestezi altında uygun olmayan ortamlarda her aşamasını yaşayarak geçireceği, bir telaş içerisinde yapılan, genital bölgeye yönelik bir cerrahi girişim çocukta psikolojik bir travmaya yol açabilir. Genel anestezi, sünnetin en travmatik olan bölümünün çocuk tarafından hissedilmeden gerçekleştirilmesine olanak verdiğinden bu yönden de avantaj sağlamaktadır.

    Ülkemizde ve toplumumuzda sünnet uygulamalarının iyileştirilmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Sünnetin cerrahi bir girişim olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle, ideal olarak hastane ortamında, bir ameliyat ciddiyetinde, uzman ve bu konuda deneyimli hekimler tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Uygun koşullar altında gerçekleştirilen sünnetlerde hem tıbbi hem de psikolojik komplikasyonların gelişme olasılığı son derece azdır.

  • Transsfenodial cerrahi nedir ?

    Bu bilgi, transsfenoidal cerrahiden ne bekleyebileceğiniz konusunda size bir fikir vermek içindir. Her insanın deneyimi farklı olduğu halde, hastanede her hastaya uygun olabilecek bazı genel prosedürler takip edilir.

    Durumunuz veya cerrahinizle ilgili sorularınız varsa, sağlık bakım ekibinizin bir üyesine sorunuz.

    Transsfenoidal cerrahi nedir?

    Transsfenoidal [trans-(bir yerden geçip giden) ve sfenoid-(sfenoid sinüs)] cerrahi, cerrahın burun boşluğundan giderek hipofiz bezine ve üst klivusa ulaşmasını sağlayan bir işlemdir.

    Hipofiz alanında veya kafatası tabanında tümör veya başka bir anormallik, bu yaklaşımla çıkarılıp alınabilir (şekil 1). Bir sinir cerrahı ve bir kulak burun boğaz uzmanı, özel mikrocerrahi araçları kullanarak bu işlemi yaparlar. Hipofiz bezine burundan yaklaşıldığı için, gözle görülür bir kesi yoktur.

    Gerekirse, tümörün kapladığı alanı doldurmak amacıyla yağ elde etmek için karında küçük bir kesi yapılabilir.

    Cerrahiden önce

    Çoğu insan hastaneye cerrahinin olacağı günün sabahı gider. Kaydınızı zamanında yapabilmek için hastaneyi bir gece öncesinde aramanız istenecektir. Halihazırda hastanedeyseniz veya cerrahi sabahı hastaneye gelmişseniz, cerrahiye hazırlanmak için aşağıdaki talimatlara uyunuz:

    Operasyondan önce baştan ayağa duş alın ve saçınızı yıkayın.

    Gece yarısından sonra bir şey yiyip içmeyin.

    Cerrahinin olduğu sabah, size reçete edildiği şekilde ilacınızı almaya devam edin. İlacınızı kolaylıkla yutabilmek için birkaç yudum suyla alın.

    İlaçlarınız veya bu talimatlarla ilgili sorularınız varsa, sağlık ekibinin bir üyesine sorunuz.

    Cerrahi sırasında

    Cerrahideyken bir hemşire size ait olan eşyaları odanıza götürecektir. Cerrahinizin ne zaman başladığı, derlenme odasına ne zaman alındığınız ve odanıza ne zaman döndüğünüz ailenize söylenecektir.

    Cerrahiden sonra

    O günkü cerrahi programa göre, doktorunuz cerrahiden bir süre sonra sizinle ve ailenizle konuşacaktır. Odanıza yerleştikten sonra aileniz sizi ziyarete gelebilir. Transsfenoidal cerrahi sonrası hastanede kalış genel olarak 24 saat kadardır.

    Cerrahiden sonra odanızdayken, damar içi sıvılar alacaksınız. Havanın nemlenmesini isterseniz bir hava nemlendiricisi kullanılabilir.

    Hemşireler kan basıncınızı, nabzınızı, vücut sıcaklığınızı, kas gücünüzü, görüşünüzü, zaman ve yere uyum sağlamanızı sık sık kontrol edecektir. Hemşireler sıvı alımınızı ve idrar atımınızı da ölçeceklerdir. Size bir kayıt bloknotu verecek ve verilen yemeklerdekiler dışında içtiğiniz herhangi bir sıvını kaydını tutmada yardım etmenizi isteyeceklerdir.

    İdrar atımınızı ölçmek için, idrar yaptığınız her sefer idrarınızı saklamanız (idrar kabına veya tuvalette toplama panına) istenecektir. İdrar yaptıktan sonra miktarı kaydedebilmeleri için hemşirelere haber verin.

    Cerrahiden sonra, gece boyunca küçük bir gazlı bez burun deliklerinizi örtebilir. Zaman zaman burnunuzdan küçük bir miktar pembemsi akıntı gelebilir. Herhangi bir akıntıyı kurulamak için bir iki gün yanınızda kâğıt mendil taşımak isteyebilirsiniz. Herhangi bir zaman burnunuzdan veya boğazınızın arkasından aşağı bariz, temiz bir akıntı fark ederseniz, acilen sağlık uzmanınıza söyleyin.

    Cerrahinin olduğu gün yataktan çıkacaksınız. İlk kalktığınızda hemşire size yardım edecektir. Hemşireler gerekirse banyo yapmak vb. başka aktiviteler için de size yardım edecektir.

    Cerrahiden sonra ağrı veya rahatsızlık

    Burun cerrahisinden sonra çoğu insanda sadece hafif bir baş ağrısı veya rahatsızlık olur. Cerrahi sırasında burun tamponu yerleştirilebilir. Bu, baş ağrısına veya soğuk aldığınızda hissettiğinize benzer şekilde yüzünüzde bir basınca neden olabilir. Yağ elde etmek için karnınızda bir kesi yapılırsa, orta dereceli bir rahatsızlık hissedebilirsiniz.

    Ağrı veya herhangi bir rahatsızlığınızı dindirmek için hemşireden ilaç isteyin.

    Cerrahiden sonra aktivite kısıtlamaları

    Cerrahiden sonraki ilk birkaç gün kolaylıkla yorulabilirsiniz. Bu normaldir ve yavaş yavaş düzelecektir. Farklı insanlar için değişebilen aktivite kısıtlamalarınız ile ilgili olarak sağlık uzmanınızla konuşun.

    Cerrahiden sonra iki hafta boyunca hapşırmayın veya burnunuza vurmayın. Hapşırmanız gerekiyorsa ağzınız açık hapşırın, burnunuzu kapatmayın.

    Cerrahi alanın yakınında basıncın artmasına neden olabilecek herhangi bir aktiviteden kaçının.

    Yük kaldırma ile ilgili bilgileri sağlık uzmanınıza sorun.

    Cerrahiden iki hafta sonra bağırsak hareketleriniz sırasında kendinizi zorlamayın.

    Araba kullanma ve işe dönüş yapma konularını sağlık uzmanınızla görüşün.

    Diğer Talimatlar

    Cerrahiden birkaç gün sonra burnunuzdan kan veya mukus akıntısı gelebilir. Bu normaldir. Bu akıntıyı bir mendille kurulayın, sümkürmeyin.

    Cerrahi sonrası ilaçlar

    Bazı baş ağrıları birkaç hafta sürebilir. Gerekirse baş ağrısı için aspirin olmayan bir ağrı kesici alabilirsiniz.

    Cerrahiden sonra burnunuzda doluluk hissederseniz, dekonjestan alabilirsiniz.

    Ağrı ilaçları ve dekonjestanlara ek olarak, antibiyotikler alabilirsiniz.

    Hipofiz bezinin etkilenme oranı aracılığı ile, cerrahi sonrası hipofiz bezindeki hormonların normal üretimi tespit edilebilir. Cerrahiden sonra, hormon seviyelerini kontrol etmek için kan ve idrar testleri yaptıracaksınız. Cerrahiden sonra hormon ilaçları almaya gereksiniminiz olup olmayacağını saptayacak bir endokrinoloji uzmanını da görebilirsiniz.

    Sağlık uzmanınızla görüşün

    Cerrahi hakkında sorularınız varsa, sağlık ekibinizin bir üyesi ile temas kurun.

    Aşağıdakilerden herhangi biri varsa, hemen sağlık uzmanınızı arayın.

    Ateş

    Boyun sertliği

    Konfüzyon – bilinç bulanıklığı-

    Daha inatçı ve ciddi hale gelen baş ağrıları

    Burnunuzdan temiz, su gibi bir akıntı gelmesi

    Aşırı idrara çıkma

    Hafif sersemlik

    Mide bulantısı-kusma

    Diğer alışılmadık belirtiler

    İş saatleri içinde sağlık uzmanınızı arayın. İş saatleri dışında sağlık ekibinizin bir üyesini arayın veya sizi en yakın acile götürecek birini arayın.

  • Kronik ağrı nedir ?

    Herkes bazen ağrı hisseder – burkulmuş bir ayak bileğinin bıçak sokulmuş gibi keskin ağrısı, bir başağrısının zonklayıcılığı, çok fazla aktivite yüzünden kaslarda hissedilen acı vb. gibi. Bu tip ağrı, akut ağrı olarak adlandırılır ve çoğunlukla bir hastalık, yaralanma veya cerrahinin sonucunda hissedilir. Akut ağrı genellikle uzun sürmez ve siz iyileşirken geçer.

    Kronik ağrı farklıdır. Kronik ağrı, bir hastalık veya yaralanma düzeldikten sonra da devam edebilir. Tedavi edilemeyen veya tedavi edilmesi zor olan tıbbi bir durumdan kaynaklanabilir. Veya bazı olgularda kronik ağrının belli bir sebebi yoktur. Kronik ağrı, bedenin herhangi bir kısmını etkileyebilir ve her tür his ve yoğunluğu kapsar. Ağrı, karıncalanma veya darbe şeklinde, yanıcı tarzda, künt veya keskin olabilir. Yaygın görülen kronik ağrılar içinde, artritler, bel ağrısı ve başağrıları yer alır.

    Kronik ağrı, sinir bozucu ve yorucu olabilir. İşinizi, uykunuzu, duygusal sağlığınızı, cinselliğinizi, aile ve arkadaşlarınızla ilişkilerinizi etkileyebilir. Ancak, ağrının üstesinden gelme ve onu kontrol etmenin yolları vardır. Burada kronik ağrı için birkaç tedavi seçeneği anlatılmaktadır ve aktif ve üretken bir yaşamdan zevk alabilmeniz için kronik ağrınızla nasıl başa çıkıp onu kontrol edeceğinize dair fikirler sunulmaktadır.

    Kronik Ağrının Sebebi Nedir?

    Bazen, kronik ağrı, eklemlerde ağrılı bir enflamasyon yaratan bir artrit veya kaslarda ağrı ve acıya neden olan fibromiyalji gibi kronik bir duruma bağlıdır. Kronik ağrı, sinirleri yaralayan bir kazadan, enfeksiyon veya cerrahiden de kaynaklanabilir.

    Ağrınızın kaynağını bulmak için sağlık uzmanınız şunları yapabilir:

    Tıbbi geçmişinizi inceler

    Fizik muayene yapar

    Durumunuzu daha kapsamlı değerlendirmek için, tıbbi geçmişinize dayanarak tıbbi testler önerir.

    Bu adımlar, daha fazla tedavi gerektirebilecek kanser vb. birtakım durumları elemeye yardımcı olur ve bazı olgularda da, ağrınıza neden olan özel bir durumu sağlık uzmanınızın keşfetmesini sağlar. Ancak, çoğunlukla tıbbi değerlendirmeler ve testler kronik ağrının nedenini kesin olarak belirleyemez veya basit bir tedavi bulamaz.

    Ağrınıza neyin sebep olduğunu bilmemek sinir bozucu olabildiği halde, daha kapsamlı testler ve muayenelerden bir sonuç elde edemeyebilirsiniz. Baştanbaşa yapılan tıbbi bir değerlendirme ile ağrınızın nedeni olabilecek ciddi durumlar seçeneklerden silindiyse, daha fazla test yaptırmaya odaklanmaktan ziyade ağrınızla etkili şekilde baş etme yolları konusunda çalışmayı daha yararlı bulabilirsiniz.

    Ağrımla Nasıl Başedebilirim?

    Kronik ağrı, yaşamınıza ve sağlığınıza büyük ölçüde zarar verebilir. Ağrınız olduğunda, formdan düşebilir, uykusuzluk çekebilir, öfke, kaygı/endişe veya depresyon hissedebilirsiniz, beslenme ve stres yönetimi gibi genel sağlık konularını gözardı edebilirsiniz. Başlangıçta gözünüzü korkutabilirse de, kronik ağrınıza rağmen hayatınızın kontrolünü tekrar elinize almada size yardımcı olacak sağlıklı seçimler yapabilirsiniz.

    Aşağıdaki adımlar, ağrınızı kontrol etmenize ve rahatlamanıza yardım edecektir. Bu adımları izlerken, yol boyunca kendinize hedefler belirleyin. Bunlar sizi organize edecek ve değişime yönlendirecektir. Ayrıca olumlu yönde ilerlemenize yardımcı olacak, amaç duygusu verecek ve elde ettiğiniz başarılarla da, özsaygınızı ve kendinize güveninizi inşa edebileceksiniz. Ağrıyla baş etmede kısa ve uzun dönemli hedefler geliştirirken, hedefleriniz aşağıdaki gibi olsun.

    Özgünlük: Her bir hedefin mümkün olduğunca kendine has olmasını sağlayın.

    Ölçülebilirlik: Özel, ölçülebilen eylemler üzerinde durun.

    Erişilebilirlik: Bu hedefe ulaşıp ulaşamayacağınızı kendinize sorun.

    Gerçekçilik: Her bir hedefin gerçekçi olup olmadığını kendinize sorun.

    Takip edilebilirlik: İlerlemenizi nasıl takip edebileceğinizi kararlaştırın.

    Sorularınız varsa veya hedef belirleme konusunda ya da aşağıda anlatılan konuların herhangi birisiyle ilgili daha çok bilgi edinmek istiyorsanız sağlık uzmanınızla görüşünüz.

    Ağrı döngüsünü bilin

    Kronik ağrının en belirgin etkilerinden biri, günlük aktivitelerinize getirdiği değişikliktir. Her zaman yaptığınız işler daha zor veya imkânsız bir hale geliyor gibi gözükür. Ağrı yüzünden aktivitenizi azaltabilirsiniz. Düzenli fiziksel aktivitenin olmaması, formunuzu kaybetmenize ve kolaylıkla yorgun düşmenize neden olabilir. Kondisyonun bozulması (sağlıksızlık durumu), iyileşme umudunuzu azaltabilir; bu da depresyon, endişe ve strese yol açar. Ağrının artması, fiziksel aktivitelerinizi daha da kısıtlar ve ağrı döngüsü böyle devam eder

    Ağrı döngüsünü kırmak için, artan stres, sağlıklı olmayan alışkanlıklar, depresyon ve endişe gibi, kronik ağrıda çoğunlukla rastlanan problemlere yönelik adımlar atmalısınız.

    Stresi yönetin

    Ağrınız olduğunda, günlük hayatın stresleri ile başetmeniz güçleşir. Basit tartışmalar, büyük problemler gibi gözükebilir. Stres, kaslarınızı germek, dişlerinizi gıcırdatmak ve omuzlarınızı sıkmak gibi ağrınızı daha da şiddetlendiren bir takım şeyleri farkında olmaksızın yapmanıza da neden olabilir. Ayrıca, sadece ağrı hissetmek bile çoğunlukla son derece stresli bir durumdur.

    Sizi neyin strese soktuğunu öğrenin ve sonra da yapabildiğinizde stresi azaltmak için harekete geçin. Örneğin, gününüzü planlamak, programınızı basitleştirmek, düzenli olmak ve gün boyunca molalar vermek, kronik ağrı ile birlikte gelen stresi yenmede size yardımcı olabilir.

    Sağlıklı alışkanlıklara devam edin

    Tıbbi durumunuz ne olursa olsun, elden geldiğince sağlıklı olmak önemlidir. Kronik ağrınızla uğraşırken sağlıklı alışkanlıkları sürdürmek özellikle çok önemlidir. Aşağıda okuyacaklarınız, kronik ağrıya rağmen hayatınızın kontrolünü tekrar ele geçirmenize ve sağlıklı kalmanıza yardım edebilir.

    Egzersiz. Egzersizin ağrıyı kötüleştirdiği yaygın bir inanıştır. Gerçekte, egzersiz ağrıyı azaltabilir, depresyon ve endişeyi hafifletebilir. Aktivite, ruh halinizi ve tüm sağlığınızı da iyileştirebilir. Egzersizden kaçınmak formunuzu kaybetmenize neden olabilir ve bu da ağrınızı arttırabilir. Size uygun bir egzersiz programı hazırlaması konusunda sağlık uzmanınızla konuşun.

    Uykusuz kalmayın. Çoğu insan, dinlenmiş hissetmek için gecede yedi sekiz saatlik uykuya ihtiyaç duyar. Bol bol uyumanız, günü karşılamak için size gereken enerjiyi sağlayacaktır. Uyumaya yardımı olması için birtakım iyi uyku alışkanlıkları geliştirin; örneğin her gün aynı zaman dilimi içinde yatağa gidin ve sabah da aynı saatte kalkın; bir uyku vakti alışkanlığınız olsun, uyumak için hoş rahat bir ortam yaratın ve kafeinden uzak durun. Ayrıca düzenli egzersiz de daha iyi bir uyku uyumanıza yardım edebilir.

    İyi beslenin. Bedeninizin iyi çalışmasını sürdürecek besinlerin doğru karışımını veren bazı yiyeceklerden oluşan bir beslenme tarzı, daha iyi hissetmenize yardımcı olabilir. Herkes için uygun tek bir mükemmel beslenme tarzı olmadığı halde, sağlıklı beslenmenin genel prensipleri şunları içermektedir:

    Daha fazla meyve, sebze ve tam tahıllar yiyin.

    Doymuş yağ ve kolesterolü azaltın.

    Şekeri ve tuzu azaltın.

    Orta büyüklükte porsiyonlar yiyin.

    Alkollü içkiyi azaltın.

    İyi beslenmek, bedeninize ve zihninize çalışmaları için ihtiyaç duydukları yakıtı sağlar. Sağlıklı bir beslenme tarzı izlemek için bir anlaşma yapmanız -ve buna sıkıca uymanız-, fiziksel sağlığınızın ve iyi hissetmenizin kontrolünü ele geçirmeye yardım edebilir.

    Temponuzu ayarlayın. Kronik ağrısı olan birçok kişi için ağrı her zaman aynı değildir. Bazı günler diğer günlerden daha iyi hissedebilirsiniz. İyi günlerde kendinize çok fazla yüklenmemeye dikkat edin. Aşırı yüklenme, sonraki günlerde ağrınızı ve rahatsızlığınızı arttırabilir. Kötü günlerde bile kalkıp aktif olduğunuzdan emin olun. Mümkün olduğunca ılımlı bir tempoya bağlı kalın.

    Gevşemeyi öğrenin

    Gevşemek, huzurlu olmak veya dinlenmekten daha fazlasıdır. Gevşemek, gerginliği bedeniniz ve zihninizden çıkarıp atmaktır. Rahat solunum veya kademeli kas gevşemesi gibi gevşeme tekniklerini çalışmak, kronik ağrınızı kötüleştirebilecek stresi hafifletmeye yardımcı olabilir. Gevşeme, kas spazmlarını önleyebilir ve kas gerilimini azaltabilir.

    Sosyal iletişime devam edin

    Kronik ağrı ile uğraşırken, kabuğunuza çekilebilir, arkadaşlarınız ve ailenizden uzaklaşmaya başlayabilirsiniz. Ancak, sizi seven, önemseyen kişilerle bağlantınızı kesmemeniz önemlidir. Arkadaşlarınız ve aileniz ağrınızın üstesinden gelmenize yardımcı olabilirler ve dikkatinizi kronik ağrıdan uzaklaştırabilirler. Cesaret verici sözler söyleyebilir, destek olabilir ve yardıma ihtiyacınız olduğunda yardım eli uzatabilirler. Yakın olduğunuz bu kişilerden uzaklaşmak yerine, ağrınız konusunda onları bilgilendirin ve ağrınızın onları nasıl etkilediğini size söylemelerine izin verin.

    İlaçları akıllıca kullanın

    Kronik ağrısı olan çoğu kişi için ilaçlar, tedavi planının bir parçasıdır. İlaçlar uygun şekilde kullanıldıklarında:

    Bazı kişiler için sınırlı yan etkilerle beraber ağrıyı azaltır.

    Her zamankinden daha şiddetli olduğunda, ağrıyı kontrol eder.

    Ağrıyı kötüleştirebilen, depresyon, endişe veya uykusuzluk gibi diğer durumları tedavi eder.

    Kronik ağrıda kullanılan ilaçlar şunlardır:

    Analjezikler (Ağrı kesiciler). Bu ilaçlar, ağrı sinyallerinin beyne gidişini engellerler. Ağrı kesiciler reçeteli ve reçetesiz olabilir, asetaminofen, nonsteroid antienflamatuar ilaçlar ve COX inhibitörleri bunlar arasında yer alır.

    Opioidler (Narkotikler-Uyuşturucular). Narkotikler, sadece reçete ile satılan güçlü ağrı kesicilerdir. Ancak, hafif baş dönmesi, uyku hali, düşünce bulanıklığı veya kabızlık gibi birtakım istenmeyen yan etkiler oluşturabilirler. Bu yan etkileri yüzünden, şiddetli ağrıya karşı savaşmak için kısa süreliğine kullanılabilirler. Ciddi artrit veya kanser gibi durumlara bağlı sürekli şiddetli kronik ağrı yaşamadığınız sürece uzun dönemli kullanılan ilaçlar değildirler.

    Topikal ilaçlar. Topikal ilaçlar, bir bölgedeki ağrıyı tedavi etmek için cildinize sürdüğünüz krem veya jellerdir. Sinir ağrısını ve enflamasyonu hafifletmede yardımcı olabilirler.

    Kas gevşeticiler. Ağrınız kas spazmları ile beraberse, spazmları kontrol etmek için kas gevşeticiler kullanılabilir. Genellikle fibromyalji gibi durumların tedavi sürecinde kas gevşeticiler kullanılmaz.

    Nöbet karşıtı ilaçlar. Kronik ağrısı olan birçok insan nöbet geçirmez. Ancak, nöbeti engellemek için kullanılan ilaçlar kronik ağrıyı tedavide yardımcı olabilir, çünkü bu ilaçlar sinir irritasyonu veya yaralanma yüzünden ortaya çıkan bıçaklama tazı keskin veya sancı şeklindeki ağrıyı kontrol edebilirler.

    Antidepresanlar. Depresyon belirtisi veya bulgusu taşımasanız bile, sağlık uzmanınız size antidepresan yazabilir, çünkü bu ilaçlar ağrınızı azaltmaya yardımcı olabilir. Bunlar ayrıca daha iyi uyumanıza da yardım edebilir.

    Hangi ilaçların sizin için uygun olduğunu sağlık uzmanınızla görüşün. İlaç tedavisinin, kronik ağrınız için hazırlanan tedavi planının genellikle sadece bir parçası olduğunu unutmayın.

    Depresyon ve endişe için tedavi isteyin

    Kronik ağrı, depresyonun bir şekli veya bir endişe bozukluğu olmadığı halde, depresyon ve endişe çoğunlukla diğer birçok uzun dönemli tıbbi durumla birlikte oldukları gibi, kronik ağrıyla da beraberdirler. Kronik ağrı ilk defa veya daha sonra kısa dönemler için ortaya çıktığında korkmak ve endişelenmek doğaldır. Ancak, birkaç aydır sürüp giden depresyon veya endişe belirtileriniz varsa veya bunlar günlük yaşamınızı engellemeye başladıysa, sağlık uzmanınızla konuşun.

    Depresyon ve endişe, ağrınızı daha da kötüleştirecek karmaşık durumlardır. Ancak kronik ağrısı olan birçok kişi bu rahatsızlıklar için yardım istemez çünkü bunları hastalık olarak kabul etmez. Bunun yerine, bu sorunları yenebilmeleri gerektiğini düşünürler. Depresyon ve endişe için etkili tedaviler mevcuttur ve çalışmalar, bu rahatsızlıkların tedavi edilmesinin ağrıda azalmaya neden olduğunu veya ağrıyı çözmeyi kolaylaştırdığını göstermiştir.

    Tamamlayıcı tedavileri keşfedin

    Başka tıbbi bakım ile beraber kullanılan tamamlayıcı tedaviler, ağrınızı hafifletebilir. Kronik ağrı için kullanılan tamamlayıcı tedaviler şunlardır:

    Akupunktur

    Aromaterapi

    Biofeedback

    Kayropraktik tıp

    Beslenme ve bitkilerle tedavi

    Masaj

    Sonuç

    Kronik ağrı bazen bunaltıcı olsa da, hayatınızı yönetmesi gerekmez. Kronik ağrınız konusunda bir tedavi planı oluşturmak için sağlık uzmanınızla beraber çalışarak ve işinize yarayacak ağrı yönetimi stratejileri bularak kontrolü ele alabilirsiniz. Ağrı yönetiminde aktif rol almanız kendinize güveninizin artmasına yardım edecek ve sizi daha üretken ve sağlıklı bir yaşama taşıyacaktır.

  • Elektro akupunktur tanı yöntemi e.a.v (electro. Accu. Voll) yöntem nedir?

    Sağlığı koruyucu, Hastalık Tedavisi, Hastalık Sonrası Rehabilitasyon ve Acil durumlarda gelişen tıbbi disiplinler dönemin ve toplumların gereksinimlerini karşılamak doğrultusunda binlerce yıldan beri evrimleşmektedir.

    Modern tıp alanında gelişen tanı metotlarından biyomedikal laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri akut – acil durumlarda ve klinik seviyedeki hastalıkların teşhisinde başarılı olurken, kronik ilerleyici hastalık süreçleri, hastalık öncesi sağlık bozulmaları ve sağlık durumunun devamlılığı konusunda bireye özel önleyici ve destekleyici tıbbi yaklaşımların oluşturulmasında yetersiz kalmaktadır.

    Özellikle Kuantum Fizik alanındaki son gelişmeler Yaşam, Varlık, Sağlık ve Tıp alanlarında yeni tanımlamaları gündeme getirmiştir. Yeni anlayışa göre Yaşam: madde ve enerjinin fonksiyonel işbirliğidir.

    Hücre + Hücre zarı elektriksel potansiyeli + Hücrenin yaşamsal süreçlerini düzenleyen manyetik alanı.

    Hücre zarı elektriksel potansiyeli fizyolojik fonksiyonlar hakkında ölçüm yapıp bilgi alabildiğimiz süreçlerin olduğu kısımdır. EAV teşhis yöntemi EKG. EMG. EEG gibi hücre zarı elektriksel potansiyelindeki değişiklikleri saptayabilen yeni nesil tanı yöntemidir.

    ELEKTRO AKUPUNKTUR TANI YÖNTEMİ E.A.V.

    E.A.V Dr.Voll tarafından geliştirilen ve organizmanın ilgili test verilerine tepkisinin deri üzerindeki akupunktur noktasından sorgulandığı tanı yöntemidir. Akupunktur gibi Bütünsel Tıp alanlarında, çalışan Hekimlerce 1970 li yıllardan bu yana sürekli olarak geliştirilmekte ve kullanılmaktadır. Bu yöntem binlerce yıllık geleneksel ve tamamlayıcı şifa sanatları ile modern Batı teknolojilerinin bir sentezidir.

    E.A.V YÖNTEMİN AMAÇLARI:

    Akupunktur meridyenlerindeki enerji dengesizlikleri sağlık dinamiklerinden uzaklaşma ve hastalığa kadar giden süreçleri başlatır. Binlerce yıldan beri Akupunktur vücudun temel düzenleme mekanizmalarını dengede tutmak amaçlı uygulanmaktadır.

    E.A.V yöntemi

    1-Bireyin sağlık durumunun değerlendirilmesinde

    2-Hastalık seviyesine ulaşmamış, klinik testler ile saptanamayacak seviyedeki sağlık sorunlarının değerlendirmesinde

    3-Klinikolarak saptanmış hastalıkların nedenleri hakkında detaylı analiz imkanı sağlayarak hızlı bir şekilde anlaşılmasında

    4-Etkintedavi kürlerinin planlanmasında,

    5-Hastanın tedaviye uyumunu optimize etmede

    Akupunktur ve Tamamlayıcı Tıp hekimlerinin tercihi olmuştur

    YÖNTEM:

    EAV (Elektro AccuVoll) test; EKG. EEG. EMG gibi elektrodermal testler arasında olup bir elektriksel devre üzerinde hastanın Bağdokusunun iletkenliği (Biyoimpedans)ve akupunktur noktasının elektriksel potansiyelini ölçme esasına dayanır.

    Potansiyeldeki değişimlerin tespiti ile bireyin sağlık durumu ve tedavi engellerin şiddeti hakkında ayrıntılı bilgi elde edilir. Bireyin sağlık dinamiklerine bağlı olarak ölçüm döngüsünde kullanılan test maddeleri ile ilgili uyaranlara deri direnci ve akupunktur nokta potansiyeli net bir “evet” veya “hayır” olarak cevap verir.

    Bu yöntem Bağ dokusunun, organların sağlık durumu,, Biyolojik yaş,Sağlığı bozucu sebepler , Latent asidoz, ,Alerjiler ,Gıda İntoleransları, Ağır metaller, Akut ve kronik enfeksiyon yükleri, doku ve hücresel seviyedeki hormon, enzim ,vitamin, mineral eksiklikleri hakkında bilgi verir..

    Bütünsel sağlık anlamında bireye özel geleneksel ve tamamlayıcı tıp kürlerinin panlanmasına yardımcı olur.