Etiket: Sağlık

  • JAPONLARI DEPRESYONA SOKMAYALIM

    JAPONLARI DEPRESYONA SOKMAYALIM

    Yıllar önce Japonya’dan gelen toplum bilimcisi bir profesör, Van’ın bir köyünde 15 çocuklu bir aile ile tanıştığında şok geçirmiş ve “beni yalnız bırakın, kısa süreli depresyon geçiriyorum” dedikten sonra, bir odaya 15 dakika kendini kapatmıştı. Biliyorum ki aynı profesör, birkaç köyü daha gezse, ömür boyu içinden çıkamayacağı bir depresyonun içine girecekti.

    Aile planlaması ve nüfus politikaları, toplumun sosyokültürel, ekonomik ve eğitim seviyesi ile direkt ilintilidir. Günümüzde ekonomik olarak gelişmiş birçok ülke, yaşlı nüfus oranını azaltmak ve nüfus azalmasının önüne geçmek için, politikalar geliştirmeye çalışmaktadır. Türkiye önünde bu örnekler olduğu için çok akılcı nüfus politikalarına sahip olmalıdır. Ne çok sıkı nüfus politikaları uygulanmalı, ne de Japon profesörler depresyona sokulmalıdır.

    Ülkemizde sosyokültürel, eğitim ve ekonomik açıdan uçurumlar olduğundan,aile planlaması anlayışı bakımından da yine uçurumlar bulunmaktadır. Ayrıca kırsal bölgelerde halen “çok çocuk” sahibi olmak, sosyal ve ekonomik bir güç olarak kabul edilmektedir. Bu durumda ailelerin beklentide oldukları çocuk sayısı yükselmekte, doğurganlık hızı artmakta, iki gebelik arası süre kısalmakta ve 35 yaş üzeri gebelikler artmaktadır. Ancak plansız ve aşırı doğurganlık sağlıksız toplumun ana sebeplerindendir. Kısa aralıklarla yapılan doğumlar, genç ve ileri yaş gebelikleri, ciddi sağlık problemlerini beraberinde getirmektedir.

    Yüksek oranda çocuk nüfusu, eğitimsizlik ve yoksulluk kıskacındadır. Eğitimsizlik ise sağlıklı yaşam bilincinin önündeki en temel engeldir. Eğitimsizlik aşırı doğurganlığı, aşırı doğurganlık ise eğitimsizliği kamçılamaktadır. Bu kısır döngünün eğitim ayağında kırılması gerekmektedir. Bayanların eğitim seviyesi arttıkça “Aile Planlaması” bilincinin arttığı görülmüştür. Ülkemizde üniversite mezunu bayanların sahip olduğu çocuk sayısı 1–2 iken okur-yazar olmayanlarda bu rakam 5-6’dır.

    Öte yandan her ailenin istediği zaman ve bakabileceği sayıda çocuk sahibi olması en doğal hakkıdır. Aile planlaması “Ailelerin istedikleri zaman, istedikleri sayıda ve bakabilecekleri kadar çocuk sahibi olmaları” şeklinde tanımlanır. Aile planlamasında amaç anne ve doğacak bebeğin sağlıklı olması, sağlıklı çocuklar yetiştirilmesidir. Çünkü kontrolsüz, birbirini takip eden doğumlar, düşükler, anne ve çocuk sağlığını ciddi boyutlarda tehdit etmektedir. Aile planlaması hizmetleri, ailedeki kişi sayısını sınırlama, çocuk yapmama veya nüfusu azaltma anlamına gelmez. Hatta bir amacı da çocuk sahibi olmayan ailelere yardım ve yol göstermektir.

    Aile planlamasının aile ve toplumsal açıdan yararları;

    1.Aşırı Doğurganlığı Engellemek
    Doğum sayısının fazla olması anne-bebek sağlığını bozar. Özellikle 4. doğumdan sonra istenmeyen durum gelişme olasılığı ile anne ve bebeğin ölüm riski artar. Bir evde olabilecek en büyük felaketlerden biridir annenin ölümü. Bu tüm aile fertlerini derinden sarsar.

    2.Doğum Aralığını Ayarlamak
    Sık doğum annenin sağlığını bozar. En sağlıklı anne de bile iki doğum arasında en az 2–3 yıllık bir süre olmalıdır. Aile planlaması iki doğum arasındaki süreyi ayarlamak için en iyi yöntemdir.

    3.Sağlıklı Çocuklar Yetiştirmek
    Bir ailenin en büyük sorumluluğu çocuklarını sağlıklı büyütmek, onların geleceklerini güvenceye almaktır. Ailenin bakabileceği kadar çocuğu olursa onların maddi-manevi ihtiyaçlarını daha iyi bir şekilde karşılar. Yani aile planlaması yöntemi ile topluma bedenen ve ruhen sağlıklı çocuklar yetişir.

    4.Sağlıklı Toplum Oluşturmak
    Hızlı nüfus artışının ekonomik gelişim üzerine olumsuz etkisi çok büyüktür. Aile Planlaması ile hızlı nüfus artışını yavaşlatarak toplumun eğitim, beslenme, konut ve çevre koşullarının iyileştirilmesi sağlanır. Bütün bunların sonucunda nüfusun niteliğini iyileştirerek sağlıklı bir toplum oluşturulur.

    5.Riskli Gebelikleri Azaltmak
    20 yaşından önce ve 35 yaşından sonra yapılan doğumlar anne ve bebek açısından risklidir. Özellikle 35 yaşından sonra yapılan doğumlarda sakat ve hastalıklı bebek doğurma şansı artmakta, erken doğum ve düşük kilolu bebek doğumları artmaktadır. Aile planlaması bu riskli gebelikleri önleyerek ana-çocuk sağlığını korumayı amaçlar ve bebek ölüm hızı azaltılır.

    6.Çocuk Sahibi Olmayan Ailelere Yardımcı Olmak
    Aile planlaması çalışmalarının bir diğer yararı da çocuk sahibi olmayan ailelere yardım etmek, yol göstermek ve tıbbi olanaklardan yararlanmalarını sağlamaktır.

    7.İstenmeyen Gebelikleri Önlemek
    İstenmeyen gebelikler çoğunlukla kürtajla veya düşükle sonlandırılır. Anne sağlığını tehlikeye sokan düşükler, özellikle sağlıksız koşullarda yapıldığında anne ölümlerine bile yol açmaktadır. Aile planlaması istenmeyen gebelikleri önleyerek eşlerin ne zaman çocuk yapacaklarına karar vermelerini sağlar ve kürtaj oranını azaltır.

    Kırsal bölgelerde eğitim seviyesinin yetersiz olması ve okur-yazarlık oranın düşük olması, sağlıklı yaşam bilincinin yetersiz olmasına yol açmaktadır. Kadınların insan sağlığı ve özellikle koruyucu sağlık hizmetleri hakkında yeterli bilgisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu hizmetlerden yararlanmak isteyen kadın sayısı da az olmaktadır. Bu eksik, özellikle Aile Planlaması ve gebelikten korunma yöntemlerinin kullanımı konusunda belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çocuk istemeyen kadınların oranı modern bir doğum kontrol yöntemi kullanan kadınların oranından çok daha fazladır. Ayrıca modern korunma yöntemleri hakkındaki yanlış inanışlar (kanser yapar; kısırlık yapar, kilo aldırır, baş ağrısı yapar vb.) bu yöntemlerin yaygınlaşmasını engellemektedir. Ülkemiz genelinde Aile planlaması amacıyla modern korunma yöntemi kullanan bayanların oranı oldukça düşüktür.

    TNSA’nın (Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması) verilerine göre kadınların yaklaşık %71’i gebelik düşünmezken bunların sadece %43’ü modern korunma yöntemi kullanmaktadır. Ülkemiz bu oranla Mısır, Zimbabwe, Tunus ve Bangladeş gibi ülkelerin gerisindedir. Zimbawe’de okuryazar olmayan bayan sayısı %15 iken ülkemizde bu oran %21’dir. Bu veriler eğitimin ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir.

    Sonuç olarak sağlıklı toplum, ruhen, bedenen ve sosyal olarak sağlam olan bireylerden oluşur. Bu unsurların sağlanması belli ekonomik imkanlara ve eğitime bağlıdır. Bakılabilecek çocuktan fazlasına sahip aileler ne yazık ki bu imkanları çocuklarına sağlayamamaktadır. Bu nedenle “Aile Planlaması” bilincinin oluşturulabilmesi için Devlet başta olmak üzere özellikle sivil toplum örgütlerine, kadın kuruluşlarına ve toplumun her kesimine görev düşmektedir.
    Gelin, ne Zimbawe’den geri kalalım, ne de Japonları depresyona sokalım.

  • Tırnaklar

    TIRNAKLAR:

    Tırnaklarımız el ve ayak uçlarının koruyucu örtüleridir. Keratin denilen sert dayanıklı proteinden oluşur.

    El tırnakları ayda 3,5mm, ayak tırnakları ayda 1,6 mm uzar. Tırnak uzaması yaşa, aylara ve yapıya bağlıdır. Tırnaklar yaz aylarında daha hızlı uzar.

    Kadınlarda gebelik haricinde tırnak uzaması erkeklerden daha yavaştır.

    Tırnak uzaması hastalık, beslenme, ilaçlar, travma, kronik hastalıklar, ateş ve yaştan etkilenir.

    Tırnak problemleri:

    Dermatolojik hastalıkların yaklaşık yüzde 10’u tırnak hastalıklarıdır.

    Tırnaklar genel sağlık durumunuzu belli eder. Tırnaklardaki renk değişikliği veya kalınlaşma sağlık problemlerini gösterir. Karaciğer hastalıkları, böbrek hastalıkları, kalp ve akciğer problemleri, anemi ve şeker hastalığı bunlardandır. Tırnaklarda renk değişikliği, şekilde bozulma, kalınlık, tırnak kenarlarında kanama, ağrı, renk değişikliği tırnak hastalıklarının belirtileridir.

    Mantar enfeksiyonları tırnak hastalıklarının yüzde 50’sini oluşturur. Ayak tırnakları çevre şartlarından daha çok etkilendiği için ayakta daha belirgindir. Ayrıca melanom dediğimiz cilt kanserleri nadiren tırnak yatağından gelişebilir ve travmatik kanamayla karıştırılır. Tırnak yatağında koyu renkli değişiklikler ve çizgilenme gördüğünüzde bir dermatoloğa başvurmalısınız.

    Tırnak zedelenmesi sonrası beyaz lekeler oluşabilir.

    Tırnak altında kırmızı çizgilenmeler travma, ilaçlar ve hastalıklara bağlı oluşabilir.

    Bakteriyel enfeksiyonlar zedelenme, düşük hijyen, tırnak ısırmak, sürekli su maruziyeti ile oluşabilir.

    Uzayamayan tırnaklar tırnak travmasına yol açan tikler, dar ayakkabılar, sindirim problemlerinden kaynaklanır.

    Tırnakların sağlıklı olması için:

    Tırnakların temiz bakımı öncelikli şarttır. Tırnaklarınızın kısa ve temiz olmasını sağlayın. Tırnaklarınızın merkeze düz paralel şekilde kesilmesi sağlıklı uzamasını sağlar. Ayak tırnakları kalın ve kesilmesi zorlaşmışsa ayağı ılık tuzlu suda 10 dak bekletin, üreli ve salisilik asitli kremler uygulayın. Bu işlemler tırnakları yumuşatır ve kolay kesilmesini sağlar.

    Tırnaklarınızın ince ve kırılmaya yatkın olmasını önlemek için onları nemlendirin.

    Uygun ayakkabılar giymek gerekir, dar ayakkabı uzamayan tırnağa yol açar.

    Tırnaklarınızı ısırmayın. Tırnak ısırmak ağızdaki bakterilerle eldeki bakterilerin taşınmasını sağlar. Ayrıca doku zedelenmesi yoluyla enfeksiyon oluşumuna zemin hazırlar.

    Şeker hastalığı ve kalp-damar hastalığı olanlarda tırnak problemleri sık görülebilir. Böyle hastaların dermatoloji uzmanına kontrol olmaları gerekir.

    Birçok güzellik salonunda hijyen kurallarına dikkat edilmektedir fakat manikür-pedikür yaptırırken yine de steril olup olmadığına özellikle dikkat etmelisiniz. Kendi manikür-pedikür setinizi kullanmalısınız çünkü ortak kullanımda enfeksiyon bulaşı çok sık olmaktadır.

    Aseton, tırnakları kurutur bu sebepten az kullanmak gereklidir.

    Tırnak kozmetiklerine karşı alerjik reaksiyon gösteriyorsanız, kaşıntı ve yanma oluyorsa dermatoloğunuza başvurunuz.

    Takma tırnaklar, mantar enfeksiyonuna ya da altta yatan tırnağın bozulmasına neden olabilir.

    Tırnaklarınızın parlak ve sağlıklı olması için beslenmenize dikkat etmelisiniz. Çinko ve kalsiyum tırnaklar için faydalıdır. Protein, meyve, sebze, kabuklu yemişler, balık ve yumurta tüketimi tırnaklar için faydalıdır. Elma, kuşkonmaz, esmer pirinç, salatalık, sarımsak, üzüm, ciğer, kabuklu yemişler, soğan, somon, çekirdek, soya, ton balığı ve tam tahıllar da tırnaklarınız için faydalıdır.

  • Solaryum.. Kim girmeli, kim girmemeli?

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de solaryum hızlı bronzlaşmanın en ekonomik yolu olarak son yıllarda giderek artan ölçüde talep görmektedir.Dünyada bronzluğun hala modasının geçmediği, solaryuma gençler arasında çok fazla talep olduğu gözönünde bulundurulursa ,ileri yaşlarda kanser gelişme riski düşünüldüğünde bu konuda bir sağlık politikası oluşturulması gündeme gelmiştir.

    Solaryumlarda kullanılan yapay UV lambaları % 95 oranında UVA ,% 5 kadar da UVB ışını yayarlar . UVA ışını deri yaşlanmasında daha etkili olurken UVB ışını deri kanserleri ve melanom oluşumundan sorumlu tutulmaktadır. UV radyasyon ile deri kanseri arasındaki ilişki çok basittir. UV radyasyona maruz kalınan süre arttıkça deri kanseri gelişme riski de artmakta, ayrıca deri daha hızlı yaşlanmaktadır. Özellikle hızlı veya 10 dakikada bronzlaştıran cihazlar olarak tanıtılan cihazlar oldukça yüksek dozda UV ışığı yaydıklarından oldukça sağlıksızdırlar ve uzak durulması gerekmektedir. 2012 yılında yayımlanan bir derlemede de solaryumun 35 yaş altında kullanımının melanom gelişme riskini yüzde 87 artırdığı ve yıllık kullanım sayısı yükseldikçe melanom riskinde de artış meydana geldiği, kanserojenik etkinin ortaya çıkmasının 10-15 yıllık bir süreç gerektirdiğinden gelişmesi beklenen melanom sayılarının artacağının tahmin edildiği kaydedilmiştir.

    Dünya Sağlık Örgütü, ultraviyole solaryum cihazlarının birçok kişide kansere neden olduğunu belirtmiş ve Uluslararası Kanser Araştırma Merkezi de, 2009 yılında solaryumu Sınıf 1 kanserojen olarak belirlemiştir.

    Bütün bu bilgileri ışığında solaryumların tamamen sağlıklı bronzlaşma sağladığından bahsetmek mümkün değildir. Özellikle filtreleri ve ampulleri zamanında değiştirilmeyen hatta filtreleri sökülüp kullanılan nispeten piyasaya göre ucuz seans fiyatlarına sahip salonlarda risk daha da fazla olmaktadır. Ayrıca deri kanseri oluşma riski kişinin deri tipine, yaşına, aldığı toplam doza ve seans sayısına, vücudunda bulunan benler gibi birçok etkene de bağlıdır.

    Solaryuma dünyada ilk yasak Brezilyada uygulanmaya başlamış sonra Belçika, Avusturya, Almanya, İspanya, Kanada gibi birçok ülkede ve Avustralya ‘nın birçok eyaletinde 18 yaş altındakilerin solaryum kullanımı yasaklanmıştır. Amerikada Illinois eyaletinde ocak 2014 ten beri 18 yaşın altındakiler ebeveynlerinin izni olsa dahi solaryuma girememektedirler.

    Türkiyede bu konuda sağlık Bakanlığı 2010 yılından beri benzer bir çalışma yürütmektedir. Ocak 2015 ten itibaren yürürlüğe girmesi beklenen yönetmelikte 18 yaş altında solaryum kullanılması yasaklanarak 18 yaş üstü kullanıcıların onam formu imzalayarak bilinçli şekilde solaryum kullanmalarına izin verilecek ve solaryum merkezlerinin standardizasyonuda yeniden düzenlenecek.

    Burada dikkat edilmesi gereken nokta insanlarda şu bilinci oturtmak olmalıdır; tabii ki de birkaç kez solaryum kullanarak kanser olunmaz ama solaryumun sağlık etkilerini, risklerini bilerek, solaryum kullanılmalıdır. Solaryumu kullananların her türlü olası sağlık ve yan etkilerinden kanser gelişiminden mutlaka bilgilendirilmiş olmaları gereklidir.

    Solaryum kimlere uygulanmamalıdır;

    Tip1, yani hassas cildi olanlar, 18 yaşından küçükler, çok sayıda beni bulunanlar, çocukluk çağında sık güneş yanığı öyküsü olanların, premalign veya malign cilt lezyonları bulunanların, güneşe bağlı ciltlerinde leke ve iz oluşmuş kişiler, kozmetik ürün kullananlar, ilaç kullananlar.

  • Mezoterapi- sağlığın özü; mezoterapinin ucunda

    Mezoterapi

    Sağlığın Özü; Mezoterapinin Ucunda

    İlaçların bütün vücuda dağılması yerine, doğrudan istenen yere ve istenen ilacı çok daha az miktarlarda, ince iğnelerle cilt altına verme yöntemidir.

    Mezoterapide; Sağlık Bakanlığı tarafından izinli ve dokunun ihtiyacına göre hazırlanan özel ilaç kokteylleri kullanılmaktadır. Bu uygulamayla kan dolaşımı düzeltilir, ödem çözülür, dokuyu uyandırıp, hücreler içindeki yağların kolay çözülmelerini ve dolaşıma atılmaları sağlanır. Tedavi hastanın ihtiyacına göre 5 ya da 10 seans olarak planlanır.

    Bu uygulamada alerjik reaksiyon çok nadir görülür. Kişilere ve doktorun tekniğine göre ince iğneler ve mezoterapi tabancası ile yapılan uygulamalar çok az acıtır. 5 – 6 günde iyileşebilecek morluklar nadiren olabilmektedir.

    Saç Mezoterapisi

    Saç sağlığı herkes için çok önemlidir. Herkesin bildiği gibi saç dökülmesinin hem bayanların hem erkeklerin ne kadar can sıkıcı olduğu aşikardır. Saçlarınızın sağlıklı görünmesi güzel bir görünüm için en önemli ayrıntıdır. Sağlıklı saç kökleri için, saç sağlığı için yararlı vitaminlerin ve minerallerin karışımıyla elde edilen, saç mezoterapi formülü en etkili tedavidir. Uygulanan kozmetik ürünler asla saç köklerini beslemez ve güçlü çıkmasına neden olmaz bu yüzden mutlaka sağlık için yararlı Hekimlerin uygulayacak olması mezoterapinin doğru bir tedavi 0lduğunu açıkca ortaya koyar.

    Saçlarınızın sağlıklı olması ve güçlü köklere sahip olması için mutlaka mezoterapi uygulamasından yararlanılmalıdır.

  • Obezite ilaçla tedavi edilebilir mi?

    Yıllar içinde değişen ve gelişen ekonomik ve toplumsal şartlar, gelişmiş ve pek çok gelişmekte olan ülkede aşırı kiloya bağlı sağlık problemlerini ciddi şekilde arttırmıştır. Ülkemizde de obsezite oldukça önemli sağlık problemlerinden biri olmaya başlamıştır. Ülkemizde obezite sıklığı ile ilgili yapılan çalışmalarda kadınlarda %44,2, erkeklerde ise %25 düzeyini bulan sonuçlar vardır. Özellikle çocuk ve adelosan (genç erişkin) dönemi obezite sıklığı dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızlı bir şekilde artmaktadır.

    Sağlık için yapılan harcamalara ilişkin veriler obezite tedavisinin pahalı bir tedavi olduğunu göstermektedir. Obesite ile sıklıkla birlikte görülen ; diyabet , hipertansiyon, iskemik kalp hastalığı, bazı kanser türleri , kas iskelet sistemi hastalıkları maliyeti daha da arttırmaktadır. Obesite, ömür boyu devam etme potansiyeli olan kronik bir hastalıktır. Tedavisi de aynı şekilde ömür boyu sürmektedir. Tedavi teorik olarak basit görünse de pratikte oldukça güçtür.

    Obezite tanısı Dünya Sağlık Örgütü (WHO ) ‘ ne göre, vücut kitle indeksi ( BMI ) düzeyine göre yapılmaktadır;

    BMI 25 – 29,9 arasına grade I obesite

    BMI 30-39,9 arasına grade II obesite

    BMI 40 ın üzerine grade III obesite denmektedir.

    Obezite tedavisi için kilo kaybı gereklidir, ancak bu hekim ve hastanın tek hedefi olmamalıdır. Asıl amaç kiloyu ne pahasına olursa olsun düşürmek değil, sistemleri koruyarak hastanın uzun vadede sağlıklı kalmasını sağlamaktır.

    Tedavinin ana başlangıç noktası, gıda alım miktarının, gıda içeriğinin. Hastanın fiziksel aktivitesinin ayarlanmasıdır. Bu yaklaşım , tüm tedavi seçeneklerine eşlik edecek olmazsa olmaz olan yaşam şekli değişikliğini içermektedir. Obezite tedavisinde cerrahi yaklaşım da dahil olmak üzere kalıcı yaşam şekli değişikliği yapılmazsa uzun süreli tedavi başarısı sağlanamaz ve hastalık tekrar eder.

    BMI’ i yüksek olan her hastada obezite tedavisi yapılma zorunluluğu yoktur. Örneğin, orta derecede bestesi olan ancak eşlik eden hastalığı olmayan hastalarda özellikle tıbbı yardım istemedikleri sürece tedavi gerekli değildir. Bu hastalarda gereksiz ve yanlış yaklaşımlar anoreksia yada bulimia gibi yeme bozukluklarını tetikleyebilmektedir. Psikiyatrik nedenlerle gelişen yeme bozukluklarında öncelikle bu problemin çözümü gereklidir.

    Tedaviye yönelik yöntemler sırası ile ; diyet, egzersiz, davranış terapisi, ilaç tedavisi ve en son cerrahi tedavidir.

    İlaç tedavisi yeni gelişmelerle birlikte tedavide başarı oranını arttırmaktadır. İlaçlardan beklentimiz, enerji alımının azaltılması, besinlerin emiliminin engellenmesi, enerji harcanmasının arttırılması, sağlıklı kiloya inince o düzeyin korunmasıdır. Tedavide ilaçların kullanılması uygun vakalarda cerrahiye gidişi azaltmaktadır.

  • Sağlıklı “sindirim sistemi mikrobiyotası” için kefir için

    Sağlıklı bir sindirim sistemi ve sağlıklı bir vücut için, bağırsaklarda “sindirim sistemi mikrobiyotası “olarak adlandırılan yararlı (iyi) bakterilerin bulunması gereklidir. İnsan sindirim kanalında 400’den fazla çeşidi olan 100 trilyon civarında canlı bakteri yaşamaktadır. Çoğu iyi huylu bakteridir. Bu iyi huylu bakteriler az miktarda olan kötü huylu bakterileri kontrol altında tutar, bunlardan açığa çıkan toksinleri salgıladığı birtakım kimyasal maddeler ile parçalar ve zararsız hale getirir, kötü huylu bakteriler ile savaşmada bağışıklık sistemine yardım eder. İyi ve kötü huylu bakteriler arasındaki denge bozulduğunda sindirim sisteminde rahatsızlıklar ve hastalıklar görülür. Gerekli gereksiz antibiyotik kullanımı; mikrobik bağırsak enfeksiyonları sonrası bazen de reflü veya gastritli hastalarda olduğu gibi çok uzun süreli asit bloke eden ilaçların kullanılması, yer değişikliği, beklemiş ve bozuk gıdaların tüketilmesi, hazır ve dondurulmuş gıdaların fazla tüketilmesi iyi huylu bakterilerin azalmasına kötü huylu olanların çoğalmasına yol açar. En sık görülen şikayet gaz ve şişkinliktir. Bunun yanında bazen spasm tarzında olan karın ağrısı, kabızlık, ishal, bulantı, kusma aşırı geğirme ve veya yellenme de sık görülür. Şikâyetler çoğu kez ataklar halinde alevlenme gösterir, günlük aktivite ve yaşam kalitesini düşürür, iş, okul ve sosyal aktiviteler kronik hastalıklardan daha fazla bozulur. Amerika birleşik devletlerinde her yıl 60-70 milyon hasta bu şikâyetler ile hastaneye başvurmakta, tanı ve tedavi giderleri için 125 milyon dolar sağlık harcaması yapılmaktadır. Ülkemizde bu konuda sağlıklı bir veri olmasa da gastroenteroloji polikliniklerine başvuran her 3-4 hastadan biri gaz şişkinlik şikayeti ile başvurmakta ve kanser endişesi ile hastalar doktor doktor dolaşarak problemine çözüm aramaktadır. Çoğu kez her gittiği doktor mide ve bağırsağa endoskopi ile bakmakta ve elinde 8-10 adet gastroskopi ve kolonoskopi raporu bulunmaktadır. Sonuçta bir yandan hastanın iş, okul, sosyal aktiviteleri ve yaşam kalitesi bozulmakta, diğer yandan ciddi iş gücü kaybı yaşanmakta ve sağlık giderleri artmaktadır. Sindirim sistemi mikrobiyotasının bozulması en sık irritabl bağırsak sendromu (İBS), antibiyotikle ilişkili diyare, inflamatuvar bağırsak hastalıkları (İBH: Ülseratif kolit, Crohn hastalığı), laktoz intoleransında görülür.

    Bozulan bağırsak mikrobiyotasını düzeltmek iyi huylu canlı bakterileri içeren yiyecek ve içeceklerin tüketilmesi ile mümkün olur. İyi huylu canlı mikroorganizmaları içeren bu yiyecek ve içecekler “PROBİYOTİK” olarak adlandırılır. Bilinen en eski probiyotik geleneksel mayalama yöntemi ile yapılan ev yoğurdudur. Pastorizasyon yöntemi ile yapılan ticari yoğurtlarda iyi huylu canlı bakteriler pastörizasyon ile öldüğü için probiyotik etkileri yoktur. Yoğurtta 100 milyon canlı bakteri vardır, ancak iyi huylu bakteri çeşidi bir tane ile sınırlıdır. Atalarımızın geleneksel içeceği olan “KEFİR” ise 10 dan fazla iyi huylu canlı bakteri türü içerir ve 1 mililitresinde 7-10 milyon canlı bakteri vardır. Bir su bardağı kefir içildiğinde 1.5 trilyon iyi huylu canlı bakteri sindirim sistemine girmiş olur. Her gün içilecek 1 bardak kefir ile sindirim sistemi mikrobiyotasının düzeltilmesi; İBS de şikayetleri büyük oranda azaltır, İBH da esas tedaviye yardımcı ve destek olur, laktoz intoleransı laktozsuz diyete daha iyi cevap verir; midede gastrit ve ülsere yol açan Hekilobakter pylorinin tedavisine ek olarak kulanıldığında bakterinini temizlenme oranı artar. Canlı bakterilerin tüketilmesi birtakım özel durumlar dışında oldukça güvenlidir. Kanser nedeni ile kemoterapi alan hastalarda, bağışıklık sistemi ciddi baskı altında olanlarda, ciddi kronik yandaş hastalığı olanlarda nadiren sepsis(mikrobun kana karışması), endokardit(kalp kapak iltihabı), karaciğer apsesi ve mantar enfeksiyonlarına yol açabilir. Bu yönden dikkatli olmak gerekir.

  • Egzersiz ile kanser ilişkisi

    Günümüzde bireyler yaşamın karmaşası ve güçlüğü altında artan bir tempoda çalışmakta ve kendine ve sağlığına ayırdığı vakit her geçen gün azalmaktadır. Oysa fiziksel aktivite sağlıklı yaşamın vazgeçilmezlerinden birisidir. Gün içinde yoğun bir iş yaşamında bile pasif bedensel hareketler sergilemekteyiz. Belli bir ritme uymayan ve temposuz bu hareketler bizleri yorsa da sağlığımız için gerekli olan fiziksel aktivitenin yerini almamaktadır. Bu durum zaman içinde beslenme saatlerinin düzensizliğine, tuvalet alışkanlığımızda bozulmaya, sağlıksız gıda alımına ve dolayısıyla sağlıksız yaşama neden olmaktadır. Günümüze değin yapılan çok sayıda bilimsel araştırma düzenli egzersiz yapmanın kanser riskinde azalmaya neden olduğunu kanıtlamıştır. Düzenli egzersiz vücudumuzda birçok olumsuzluğa yol açan insülin ve insülin ilişkili proteinlerin düzeyini azaltmakta, bayanlarda östrojen düzeyini kontrol altına almakta ve özellikle barsak kanseri riskini azaltan barsak pasaj süresinin uzamasını engellemektedir. Vücudumuzda insülin ve insülin ilişkili proteinlerin artışı hücreleri uyarmakta ve kontrolsüz hücre çoğalmasını tetikleyerek kanser oluşumuna zemin hazırlamaktadır. Öte yandan kanser tanısı aldıktan sonra düzenli egzersiz yapmanın da birçok faydası kanıtlanmış durumdadır.

    Fiziksel aktivitenin azalması bireylerde barsak hareketlerini azaltmakta ve dışkıda oluşan çok sayıda istenmeyen kanserojen maddelerin barsak yüzeyine temas ederek kanserleşme sürecini başlatmasına neden olmaktadır. Bayanlarda özellikle ileri yaşlarda (menapoz sonrası) östrojen hormonunun en önemli kaynağı yağ dokudur. Yağ dokunun orantısız artışı hormon düzeylerinde artışa neden olmakta ve bu durumda bayanlarda meme, rahim kanseri, erkeklerde ise prostat kanseri riskini artırmaktadır.

    Tüm bu gerekçeler göz önüne alındığında her gün sağlığınızın elverdiği ölçüde egzersiz yaparak başta prostat ve kolon kanseri olmak üzeri birçok kanser türünden korunabilirsiniz. Vücudunuzun hareketsiz kalmak için programlanmadığını bilmeniz önemlidir. Bu nedenle, yapacağınız her türlü aktivite size fayda sağlayacak, sağlıklı kiloda kalmanıza yardımcı olacaktır. Doktorunuzdan yardım alarak yaşınıza ve sağlık durumunuza uygun egzersizleri ne süreyle ve ne sıklıkta yapacağınız konusunda karar verebilirsiniz.

    Genel olarak yetişkinler, her hafta en az 150 dakika hafif egzersiz veya 75 dakika ağır bir egzersiz yapmalıdır. Ya da eşdeğer bir programı hafta boyunca belirli günlere dağıtılabilir. Çocuklar ve yetişkinler, her gün en az 1 saat hafif veya ağır egzersiz yapmalıdır. Ağır bir egzersizi tercih edenler, haftada en az 3 gün bu fiziksel aktiviteyi sürdürmelidir. Oturma, uzanma, televizyon seyretme, bilgisayar kullanma gibi hareket gerektirmeyen aktiviteleri yaşamınızda sınırlamalısınız. Az bile olsa yapılan fiziksel aktivite, sağlığınız için fayda sağlayacaktır. Çocuklarınızın TV ve bilgisayar başında geçirdikleri zamanı kısıtlayın. Onlara düzenli egzersiz yapmalarını öğütleyin. Böylece çocuğunuz sağlıklı ve dinç kalacak, aşırı kilo alması önlenmiş olacaktır.

  • Bu hatalar oruç tutanları hasta edebiliyor

    Ramazan ayında yaklaşık 17 saat oruç tutulurken beslenme ve yaşam tarzı ile ilgili önerilere uyulmaması, sağlık sorunları olan kişiler kadar sağlıklı kişileri de olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle iftar ve sahurda yapılan hatalar önemli sağlık sorunlarına neden olabiliyor.

    Sağlık kontrollerinizi ihmal etmeyin

    Özellikle tansiyon, şeker, böbrek ve kalp hastalarının Ramazan ayı boyunca tahlillerini yaptırması gerekmektedir. Doktor kontrolünde oruç tutması gereken bu kişilerin haftalık üre, şeker kontrolü ve günlük tansiyon ölçümü yapılması unutulmamalıdır. Bunun yanında belli bir yaş grubunun da olanların da Ramazan ayı boyunca sağlık kontrolünden geçmeleri önemlidir. Diyabeti olanların 3 ana ve 3 ara öğün olarak beslenmesi gerekmektedir. Bu hastalar oruçluyken şeker düzeyleri düşer iftarda ise tersine yükselir. Ramazan ayında vücudun değişen beslenme düzenine uyum sağlaması, bazen 3 haftayı bulabilmektedir. Bu durum özellikle kalp hastalarının tedavisinde bazı zorluklara yol açarak, ilaç alım saatlerinin yeniden düzenlenmesini gerektirmektedir.

    İftarda hızlı yemeyin

    Uzun süreli açlık sonrasında iftar sofrasında fazla ve hızlı yemek yenmesi sindirim sisteminde sıkıntılara neden olabilmektedir. Reflü şikayetlerinin artmasına neden olan hızlı ve fazla yemek yerine, bir dilim ekmek ve çorba ile orucu açmak daha sağlıklıdır. Bir süre ara verdikten sonra ana yemeğe geçilebilir. Normal günlerde tüketilen miktardan daha fazlasını tüketmemeye özen gösterilmelidir. İftarda aşırıya kaçıp sahura kadar yapılması gereken ara öğünlerin atlanması, vücudun dengesini bozarak hem sindirim sistemi sorunlarına hem de kan şekerinin aniden yükselmesine neden olabilmektedir. Vücudun dengesini bozmamak ve kan şekerinin aniden yükselmesini engellemek için iftarla sahur arası küçük öğünlerle geçilmelidir. Kan şekerini hızlı yükselten hamur ve şerbetli tatlılar yerine, sütlü tatlılar seçilmelidir. Et ve tavuk ızgara tercih edilmeli, ağırlık zeytinyağlı yiyeceklere verilmelidir. Günlük vitamin ihtiyacını karşılamak için mutlaka bol yeşil yapraklı sebzeler tüketilmelidir.

    Orucu sigarayla açmayın

    Orucu sigarayla açmak önemli sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Uzun saatler süren açlığın ardından sigara içmek damarlarda ani daralmalara neden olabilmektedir. Kalp krizi riskini artıran bu durumun haricinde ciddi nabız ve tansiyon düzensizliklerine de yol açmaktadır. Sigarayla oruç açmak mideyi de olumsuz yönde etkileyerek gastrit ve ülser riskini artırmaktadır. Bunun yanı sıra orucu soğuk su ile açmak da mideyi zorlayıp hazımsızlık, kusma ve bulantı gibi sorunların oluşmasına neden olabilmektedir.

    Asitli ve gazlı içecekler yerine su tüketin

    İftarda yemekle beraber gazlı ya da asitli içecekler tüketilmemelidir. Yaz aylarında oruç tutmak ciddi su kayıplarına neden olabilmektedir. Gazlı ve asitli içecekler sanıldığının aksine içerdikleri yüksek tuz-şeker ve katkı maddeleri ile vücudun yeterli suyu alamamasına, aksine susuz kalmasına neden olmaktadır. Özellikle mide ve sindirim sisteminde ciddi sorunlara neden olabilmektedir. Bunun yanı sıra gazlı içecekler diyaframın kalbe bası yapmasına ve ritim bozukluğu ile nefes darlığına yol açmaktadır. İçerdikleri şeker oranıyla kan şekerinde ani oynamalara neden olup metabolizmanın bozulmasına yol açabilmektedir. En sağlıklı içeceğin su olduğu unutulmamalıdır. İftarda yemeğe başlamadan önce 1 veya 2 bardak su içmek kaybedilen sıvının yerine konulması ve doygunluk hissinin oluşması bakımından önemlidir. Günlük 2-3 litre olan su tüketimi ihmal edilmemelidir. Suyu bir anda tüketmek yerine, iftarla sahur arasına yayılmalıdır.

    Doktorunuza danışmadan ilaç almayın

    Ramazan ayında da doktora danışılmadan ilaç alınmamalıdır. Özellikle ülser ve gastrit hastalarının, ağrı keseci ve aspirin kullanımına dikkat etmesi gerekmektedir. Mide için zararlı olabilecek bu tür ilaçların doktor önerisi olmadan kullanılması mide kanaması ve delinmesine neden olabilmektedir.

    Sahuru atlamayın

    Sahura kalkarak oruç tutmak gün içinde kan şekeri düzeyinin korunması bakımından önemlidir. Sahura kalkmadan tutulan oruçta açlık dönemi uzayacağı için kan şekerinin düşmesinin yanında konsantrasyon eksikliği, baş ağrısı ve yoğunluk hissi oluşmaktadır. Ağır yemekler yerine sahurda hafif kahvaltılar tercih edilmelidir. Protein içeriği nedeniyle süt ve yumurta tüketmek açlık hissini azaltacaktır. Kan şekerini hızlı yükseltip daha çabuk azlık hissi yaratan beyaz ekmek yerine kepek ya da çavdar ekmeği tüketmek besleyicilik ve tokluk hissi bakımından faydalıdır.

    Yemekten sonra hemen uyumayın

    Sahurdan sonra hemen uyumak özellikle reflü şikayetlerinde artışa neden olmaktadır. Yatar pozisyonda yiyeceklerin yemek borusundan geri gelmesi daha kolay olmaktadır. Özellikle sahurda yemekle yatma saati arasında süre bırakmak şikayetlerin azalmasını sağlayacaktır.

    Sofrada sohbete dalmayın

    İftar sofralarında yapılan uzun sohbetler alınan besin miktarını artırmaktadır. Kişinin Ramazan ayında kilo almasına neden olacak bu sohbetler gereksiz tuz ve kalori alımına da neden olmaktadır. Kalp damar sağlığını olumsuz etkilenmesiyle uzun vadede ritim bozuklukları yaşanabilmektedir.

    Ağır egzersizlerden kaçının

    Oruçluyken ve iftardan sonra ağır sporlar yapmak ciddi su kayıplarına neden olabilmektedir. Bayılmalar ve ciddi sağlık sorunlarına neden olabilecek ağır sporlar yerine Ramazan ayı boyunca daha hafif sporlara yönelmek gerekmektedir. Özellikle iftardan sonra hafif yürüyüşler hem hazmı kolaylaştırmak hem de metabolizmayı düzenlemek bakımından yararladır.

  • Metabolik sendroma uygun beslenme modeli: metabolik balans

    Metabolik sendrom;beslenme alışkanlıklarımızın değişmesi ve hareketsizlik ile sıklığı artan, merkezinde insülin direncinin olduğu karIn yağlanması, şeker yüksekliği, kan yağlarında artış, tansiyon yüksekliği ve göbek çevresinin artışı ile seyreden tedavi edilmediğinde önemli sorunlara yol açan ölümcül bir hastalık maalesef. Ülkemizde 2004 yılında yapılan Türkiye Metabolik Sendrom Araştırması sonuçlarına göre 20 yaş ve üzerindeki erişkinlerde metabolik sendrom sıklığı % 35 olarak saptanmıştır.(kadınlarda % 41.1, erkeklerde % 28.8) . 2010 yılında yapılan Metabolik Sendrom Derneği Türkiye Sağlık Çalışması (PURE TÜRKİYE)’nda 4057 birey çalışmaya dahil edilmiş, bel çevresi erkeklerde > 94 cm, kadınlarda ise > 80 cm kriter olarak alınmıştır; kadınlarda metabolik sendrom sıklığı %43.5, erkeklerde ise %41.4 olarak saptanmıştır. Aynı çalışmada, yaş arttıkça metabolik sendrom sıklığının da artmasıyla, 60-64 yaşlarındaki bireylerde metabolik sendrom sıklığı %57.7 olarak saptanmıştır. Bu çalışmada bir başka özellik kadınların %63.6′sının, erkeklerin %34.5′inin obez olduğunun saptanmasıdır. Hastalığın tanısı için çeşitli dernekler farklı kriterler ortaya koysada en sık kullanılanı Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavi Paneli (NCEP-ATP III) 2005 yılında revize ettiği yetişkinlerde, abdominal obezite (erkeklerde >102 cm kadınlarda >88 cm ), hipertrigliseridemi ( >150 mg/dl), düşük HDL (erkeklerde <40 mg/dl, kadınlarda < 50 mg/dl ), hipertansiyon (kan basıncı >130-85 mm-Hg ), hiperglisemi (Açlık kan şekeri >110 mg /dl ) . Çalışmalar metabolik sendrom tanısı için bu beş kriterden üçünün varlığının yeterli olduğunu bildirmiştir

    METABOLİK SENDROMDA TEDAVİ YAKLAŞIMLARI

    Genetik özellikler dışında, çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan bir hastalık olan metabolik sendromda öncelikli yaklaşım, yaşam tarzının düzenlenmesi olmalıdır. Amaç şeker hastalığı ve kalp hastalığından biryei korumaktır. Uygun bir beslenme ve egzersiz programıyla sağlanan kilo kaybı, şeker gelişimini, kalp damarlarının tıkanmasını düzeltici yönde etki sağlar.

    YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Metabolik sendromun tedavisinde, abdominal obezitenin önlenmesi öncelikli bir çözüm gibi görünmektedir. Bunun için 6-12 aylık sürede toplam vücut ağırlığında %7-10’luk bir düşüş sağlayacak ve bunu idame ettirecek bir yaşam tarzı düzenlenmesinin; kalori alımının kısıtlanması, fiziksel aktivitenin artırılması ve kişilerin bu konuda motive edilmesiyle sağlanabileceği bildirilmektedir. Uygun bir egzersiz programıyla enerji tüketimi kademeli olarak artırılarak insülin duyarlılığı artırılır, böylece hem kardiyovasküler olay riski hem de metabolik sendrom gelişimi azaltılabilir . Güncel klinik kanıtlar, haftalık fiziksel aktivitede 150 dakika ve vücut ağırlığında yalnızca %5-7′lik bir azalma sağlayan yaklaşımların bile metabolik sendromu engellemeye yettiğini; kan yağlarını, insülin direncini düzeltiği ve tansiyonu normale getirdiği yönündedir. Metabolik sendromlu kişiler için genel olarak; doymuş yağlardan ve kolesterolden kısıtlı, kompleks karbonhidratlardan zengin, bol meyve ve sebze tüketimini ve hipertansiyonu olanlarda tuz kısıtlamasını içeren diyet modelleri önerilmektedir. Geleneksel Akdeniz diyeti koroner kalp hastalığının ve metabolik sendromun önlenmesinde en önemli tedavi seçeneklerinden birini oluşturmaktadır. Akdeniz diyetinin önemli bir komponenti olan zeytinyağının, kan basıncını düşürmede de etkisi olduğu savunulmaktadır. Yine benzer şekilde Akdeniz diyetinin başka bir önemli komponenti olan omega-3 yağ asidi ve antioksidanlardan zengin balık, sebze ve meyve, kuru baklagil, saflaştırılmamış taneli tahıllar gibi besinlerin tüketiminin artırılmasının koroner hastalıkların riskini ve ölüm riskini azalttığını gösteren epidemiyolojik çalışmalar bulunmaktadır. Yavaş şekilde sindirilen düşük glisemik indeksli diyetler de lipid metabolizması üzerinde yararlı etkilere sahip olabilir. Düşük glisemik indekse sahip gıdalar insülin direncini düşürebilir ve metabolik sendromu iyileştirebilir.DPP çalışmasında yaşam tarzı değişklikleri ile diyabet riski %58 oraninda düşmüştür. Metformin kullananlarda diyabet riski %31oraninda azalmıştır . Tansiyon yüksekliği yine diyet tedavisi ve kilo kaybı ile normale gelebilir. Tüm çalışmalarda

    Metabolik sendromun önlenmesinde ve tedavisinde yaşam tarzının düzenlenmesi en öncelilkli ve etkili yaklaşımdır.

    METABOLİK BALANS METABOLİK SENDROMDA NASIL ETKİ EDİYOR?

    1-Metabolic balans nedir? Metabolic balans Dr Wolf Funfack ve Besin uzmanları tarafından geliştirilmiş, kilo düzenleyici bir metabolizma programıdır. Bu program sayesinde, önceden edindiğiniz beslenme alışkanlıklarınız sağlıklı, tamamen dengeli ve sadece size özgü bir beslenme şekline dönüşecektir. Size özel olan bu beslenme programı kişisel bilgileriniz, güncel laboratuvar tahlilleriniz ve sağlık durumunuz göz önüne alınarak hazırlanmaktadır. Bu program sizi sağlığınızı koruyarak ve kilo problemlerinizi çözerek 4 aşamada başarıya götürecektir.

    2-Metabolic balans nasıl etki ediyor? Kişisel beslenme programınızla, “beden kimyanız” göz önünde bulundurularak ve size

    uygun “gıda maddeleri” seçilerek metabolik dengenizin oluşması sağlanacaktır. Sizin için sağlıklı ve gerekli olan besinleri, vitamin ve mineralleri içeren gıdaları tüketmenizin yanı sıra, metabolizmanızın dengede kalabilmesi için ihtiyaç duyduğu besinleri almanız da sağlanacaktır. Bu nedenle, size özel hazırlanan bu program, sadece sizin metabolizmanıza uygundur ve tamamen sizin kişisel özelliklerinize göre hazırlanmıştır.

    3-Metabolic balans neden başarılı oluyor? Beslenme programınız, metabolizmanızın sağlıklı biçimde çalışmasını sağlar ve kilonuzu

    dengeleyerek sizi ideal kilonuza kavuşturur.

    4-Metabolic balans kilo kaybını nasıl sağlıyor? Kisiye özel hazırlanan beslenme programı sayesinde vücudun ihtiyaç duyduğu tüm sağlıklı

    besinler alınıyor. Programda yer alan besinler sadece içerdikleri kaloriye, yağ, protein ya da karbonhidrat miktarlarına göre seçilmiyor, aynı zamanda sağlık durumu ve hormon düzeyi de dikkate alınıyor. Bu sayede metabolizmanın sağlıklı çalışması sağlanıyor. Beslenmenizi bu yeni ve kolay uygulanabilen kurallara göre düzenlediğiniz için kilonuz kontrol altına alınıyor, aynı zamanda metabolizmanızın hormon dengeleri de düzenleniyor.

    5-Metabolic balans ile sağlığım nasıl düzeliyor? Düzenli ve dengeli beslenme sayesinde (özellikle uygun egzersizleri de uygulayarak)

    kalıcı bir sağlığa kavuşabilir; kendinizi çağın önemli hastalıklarından koruyabilirsiniz. Doğal ve dengeli beslenme sayesinde vücudunuz olması gereken doğal kilosuna kavuşur. Bu beslenme programı sayesinde, günlük veriminizde ve konsantrasyonunuzda da gözle görülür bir düzelme, enerji düzeyinizde de artış görülür. Daha iyi uyuyabilir, fiziksel anlamda kendinizi daha güçlü hissedebilirsiniz. Sonuç olarak; daha sağlıklı, daha aktif, daha zinde olup bu özellikleri çevrenize de yansıtırsınız. Programı uygularken vücuttaki yağlar azalır, bu arada kas ve bağ dokusu metabolic balance® sayesinde dengelenir. Böylece cildiniz de daha gergin ve pürüzsüz bir hale gelir.

    6-Metabolic balans programına ne zaman katılmam gerekir? Programa katılmanız ancak aşağıdaki durumlarda başarılı ve yararlı olacaktır:

    – Kendi isteğinizle kilo vermek veya almak için kesin bir çözüme ihtiyaç duyuyor ve özellikle de bunu sağlıklı bir şekilde başarmak istiyorsanız

    – Fazla kilo ya da beslenme bozukluğu nedeniyle bazı sağlık sorunlarınız varsa (örneğin şeker hastalığı, romatizma, kronik migren, metabolizma bozukluğu, yüksek tansiyon vs.)

    – Hangi yaşta olursanız olun, enerji dolu, canlı ve formda olmak istiyorsanız

    Yard.Doç.Dr.Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Aile İçi İletişimin Çocukluktan Yetişkinliğe Yansıması

    Aile İçi İletişimin Çocukluktan Yetişkinliğe Yansıması

    Aile, bireylerin temel davranışlarını öğrendiği ve kişilerin birbirleriyle iletişim kurmayı öğrendiği yerdir. İlk sosyal deneyimimizi aile içinde yaşarız. İlk iletişim bebeğin anne rahmine düştüğü anda başlar. Bireye bakım veren kişi tarafından sevilme, okşanma, temas, beslenme ve barınma ihtiyaçları tam karşılandığında “temel güven duygusu” oluşur. Tam tersi bir durum sergilendiğinde bakım veren kişi tarafından sevgi aşılanmadıysa, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını yerinde ve zamanında almadıysa. Gerektiğinde oyun oynanmadıysa, ağladığında olumsuz bir tepki ya da tepkisiz kalındıysa, “temel güvensizlik duygusu” oluşur ve bireyin ileriki yaşantısında ikili ilişkilerinde de sorunlara sebep olabilir.

    Çocuklar oldukça duygularını açma ve ifade etme konusunda şeffaftırlar.  Ancak ebeveynleri tarafından bastırılan söyledikleri ifadelerden dolayı susturulan çocuklarda duygularını açmakta ve gerçekleri söylemenin onlar için zararlı olacağı bir algısı oluşur ve gizlemeye başlarlar. Çocuklarını davranışlarından dolayı azarlayan, eleştiren, onların duygu ve düşüncelerini önemsemeyen, kendi istedikleri düşünce ve davranışlarında olmalarını isteyen ve baskılayan ebeveynlerin çocuklarının kendine güvenmeyen, değersiz, tedirgin birey olarak yetişirler. Ebeveynleri tarafından desteklenen, duygu ve düşüncelerine önem verilen ve ifade etmesi için ortam sağlanan çocuklarda kendine güvenen, girişken ve insan ilişkilerinde başarılı bireyler olarak yetişir.

    Kişilik yaşamın bütünüyle şekillenir ve oluşur. Kişiliğimizle de insan ilişkilerimizde kurduğumuz iletişim şekillenir. Davranışlar insanın kurduğu iletişim sonucunda gelişir. Davranışlar iki yönlüdür; olumlu ve yapıcı yönde “sevgiye” dayalı ya da olumsuz yıkıcı “öfke” ve “nefrete” dayalı tutum olarak biçimlenir.

    Çocukluk ve ergenlik döneminde yaşanılan olumsuz deneyimler, sevilmeyen değer görmeyen mesajı iletir.  Sevilen bir insan kendini olumlu değerlerle algılayacağı için, olumlu bir benlik geliştirecektir. Kendini seven, kendinden hoşnut insan başkalarını da sevecek, kendine ve başkalarına hoşgörü gösterebilecek, yıkıcı ve zarar verici eylemleri onaylamayacak ve benimsemeyecektir. Gerçek sevgi kişilerin davranışlarında ölçülü ve sorumlu olmayı beraberinde getireceği için, aşırılık ve uygunsuzluk görülmeyecektir.

    Sağlıklı bir aile iletişim, üyelerinin birbirlerini anlamalarından oluşur ve aralarında kuvvetli bir bağ oluşturur. Ayrıca çocuklara doğru bir iletişim öğretilmiş olur. Aile içinde sağlıklı iletişimin varlığı ailenin diğer kişilerle iletişimi de olumlu yönde etkiler. Bireycilik, bencillik, paylaşamama, öfke, yargılama, kötümserlik, yalnızlık duygusu azalır. Böyle bir ailede karşısındakini anlamaya çalışma, birlikte karar verme, hatalara karşı tolerans ve sevgi hakimdir. Sağlıklı iletişimin var olduğu ilişkilerde tek bir otoriter güç olmaz. Bu güç uygun yer ve zamanda üyelerce paylaşılır. Sağlıklı iletişim kurabilen ailelerde kriz ve stres ile baş etmede kolaylaşır.

    Aile üyelerinin birbirinin hakkına saygı göstermediği baskı uyguladığı, tehlikeye maruz bıraktığı ihmal ettiği sevgi göstermediği durumlarda istismar ve şiddet ortaya çıkmaktadır. Bu durum aile içi  etkileşimi olumsuz yönde etkiler. Aile içinde olumlu etkileşim sağlanmazsa aile dağılır, varlığını sürdüremez. Anne ve baba yaşı, evlilik ve ebeveynliğe hazır oluşluk, anne ve babanın sağlık düzeyleri, birbirlerine olan saygı ve güvenleri, yetiştirilme biçimleri, ekonomik ve sosyal güvenceleri, çocuğun istenip ya da istenmemesi, sağlık düzeyi, cinsiyeti, aile üyelerinin beraber geçirdiği zaman, kullandığı mekan, aileyi örseleyen ölüm, iflas gibi stres yaratan olaylar, aile içi etkileşimi etkileyen başlıca etkileyen faktörlerdir.