Etiket: Sağ

  • Beynin yarıküreleri bir şehir efsanesi mi?

    Beynin Yarıküreleri Bir Şehir Efsanesi mi?

    Bu konudaki bir önceki yazımızı okumanızı diliyorum (bu yazıyı daha net anlamanız için ..)

    Sağ/sol beyin ve serebral korteks / limbik sistem arası fark ve benzerliklere yeniden bir göz atarsak ;

    Sol beyin: Matematik, Dil, Mantık, İrdeleme, Yazma

    Sağ beyin: Hayal gücü, Renk, Müzik, Ahenk, Hayal kurma ile ilintili görünmektedir.

    Beynin üzerini kırış kırış bir elbise gibi örten serebral korteks rasyonel, entelektüel faaliyetleri üstlenirken eski beyin, sürüngen beyni, bilinç dışı beyin diye adlandırılan limbik sistemi içeren kısım beklendiği üzere daha çok ısı kontrolü, tansiyon, kimyasal değer vb. faaliyetleri kontrol eder . (Bu normaldir zira zeka ve akıl evrimsel süreçte beyne daha sonra, uzun bir süreç yaşayarak eklenmiştir).

    Genel hatları ile bir şehir efsanesi beynin sağ yarısının vücudunun sol yanını, sol yarısının da vücudunun sağ yarısını kontrol ettiğini, kadınlarda sağ yarının erkeklerde sol yarının güçlü olduğunu iddaa eder. Bunda bazı gerçekle olsa da yanlış bir iddaadır(buna ilerde bakacağız).

    Bununla ilgili bir iki deneme yapabilme şansımız var. Cep telefonunuzla karşınızdakinin konuşmasını sol kulağınızla dinleyin . O kişi size sürekli “sersem“ desin. Ses tonuna yoğunlaşacak, kendinizi kötü hissedeceksiniz. Şimdi sağ kulağınızla dinleyin yine “sersem“ deniyor. Ancak ses tonu dışında mantıklı sebep ve sonuç ilişkisi kuracaksınız. “Bu adam(kadın) neden bana ‘sersem sersem,sersem…“ diyor?

    Aynı şeyi bir arkadaşınızla şu şekilde deneyin :

    Karşınızdaki ile konuşurken gözlerinizi sola kaydırın; karşınızdaki size “Sevgilim, dün akşam Boğaziçi Bar’da seni düşündüm !“ desin. Yorumunuz şöyle olacak : ‘Canııım, beni seviyor ya, bu kız(oğlan)! ‘ Tersini yapın şimdi; bu kez tavrınız birden değişecek ‘ ulen bu kız (oğlan) bara kimle gitmiş, aboov beni aldatıyor yahu!’

    Ancak Daniel COLEMAN, Fred SCHİFFERS, Gared MORGON, Trevor BONTLEY gibi nörolog ve psikiyatristlerce geliştirilen ve naçizane ben, Nörolog Hugo CHOİ, Nörolog Luigi BİANCA tarafından geliştirilen ‘holistik sistem’ söz konusu bölünmüş beyin anlayışını kabul etmemektedir.

    Aslında evet, yukarıda anlatılan türde bir kompartımanlaşma mevcuttur ancak bu bir fabrikadaki üretim hattına benzer ; bölümlerin hepsinin birbirine hiç benzemeyen, örtüşmeyen yöntem, tarz, süreçleri mevcuttur( ve hatta bir üretim hattında çalışan işçinin öteki hat hakkında hiç bilgisi olmaması gibi birbirinden kopuktur) ama nihai ürün bu hatların toplamının sonucudur.

    Yine aslında, iki yarıküreyi ameliyatla ayırmış olsak aynı kafada iki beyin yaratmış oluruz!

    Holistik Sistemin iddaası şudur; iki yarıkürenin tüm özelliklerinin korunup birleştirilmesi sonucu Voltran’ı oluşturmak mümkündür.

    Ord. Prof. Reha Oğuz Türkken bir çalışmasında şunu saptar;

    Batı insanı soldan sağa yazı ile belki analitik düşünce, mantık konusunu tetiklemiş, düşünüş şekli buna göre şekillenmiştir ama bu “aşırı mantıklı“ düşünme şekli duyguları öldürmüştür. Sözel kültürü, hafıza ve anımsama gücünü yok etmiştir. Doğal olarak da sağdan sola yazma duygu-sezgi ağırlıklı düşünceye güç vererek Doğu Kültürünü farklılaştırmıştır.(ülkemizde sadece dini açıdan ve çok bilinmeden kullanılan Arapça aslında bu hali ile şiirsel bir dildir. Zira üretildiği coğrafya zaten buna uygundur; uçsuz bucaksız biz çöl; üzerinde hiçbir şey olmayan bir mekan. Bu mekan doğal olarak hiçbir şeyi her şeye dönüştürür ama hayalinizde, bilincinizde, ruhunuzda. Serap görme beynin bir tepkisidir).

    Beynimizde toplam 100 milyar hücre vardır. Bunun %15’i (15 milyar) nörondan oluşur. Bunlar 100 trilyon dendrit ve aksan terminali oluşturur, sonuçta da 50 trilyon bağlantı yeri (sinops) oluşur. Bu bağlantıları ip yumağı gibi çözmeye kalksak 500 bin km yol alırlar(ve bunu 1.5 kg’lık bir et parçası yapar!) yaklaşık 70 yıl yaşasak 15 trilyon birim/bit bilgi üretiriz. Dakikada 4.999, saatte 2.000.000 ,günde 50.000.000 bitlik bilgi!!!

    Diyelim ki bilgisayarcımıza buna benzer bilgisayar toplatacağız; adamcağıza 500 trilyar dolar vermemiz gerekir. Zavallı bu parayı harcayamaz zira 1 trilyon watt enerjiye gerek duyduğu için parayı TEK’e ödemek zorunda kalır. Şunu söylemek gerek ; beyin yaşlanmaz ve gençleşmez. Doğumda var olan nöronların her 10 yıl % 10 unu yitiririz. Yitirilenin yerine yenisini de üretemeyiz. Vücudunun toplam enerjisinin %20 sini beyin tüketir. Bu nedenle de uykuda bile asla dinlenme moduna geçmez. Bu 3 durumun temel nedeni: Beyindeki bağlantıların SERİ ve PARALEL yol izlemesidir.(Neurofeedback= Nöroterapi buna bağlıdır).

    Beynin bu enerji tüketimindeki çılgın hızın temel sebebi son yıllarda anlaşıldı. Alexander ALEKHİNE, Moxwell MALTZ, Bernie ZİLBERGELD, Arnold LAZARUS vb araştırmacılar gerçek deneyim ile zihinde canlandırma/hayal etme deneyimi arasında benzer enerjinin kullanıldığını ve merkezi sinir sisteminin aynı ölçüde etkilendiğini gösterdiler.

    Arizona basketbol takımındaki çalışmada 5 kişi serbest atış yaparken 5 sporcu sadece bunu düşünmüş.Bu 10 kişinin hemen hemen aynı oranda enerji ürettiği saptanmıştır.

    Beynin bu plastisitesine bir başka yazıda bakacağız.

    Nörofiz. Duru Hakan Karabacak

    15.07.2019

  • Beyin nasıl çalışır

    Beynimiz 1 Kg’dan biraz daha ağır (Einstein gibi bir dehaysanız belki 1-2 Gr fazlanız olabilir), küflenmiş lor peyniri gibi kötü kokulu(gençseniz koku biraz daha dayanılır haldedir, ruhunuz öldüyse dayanılmazdır),pelte kıvam ve tadında( Kuzuların Sessizliği filmindeki gibi tatmanızı tavsiye etmeyiz) bir maddeden oluşur dediğimiz zaman yüzünüzü buruşturmayınız lütfen; zira yapacak bir şey yok, işte tüm malzeme bu;ancak beyniniz olmasaydı siz siz olamazdınız, yüzünüzü bile buruşturamazdınız;akıllı olun!

    Beyniniz Tokat cevizine benzer,kafatasınız da ceviz kabuğu gibi onu korur. Ceviz gibi de 2 bölümden oluşur. Cevizin bölümleri birbirinden farksızdır ama beyniniz biraz farklıdır; beynin sol yanı vücudun sağ, sağ yanı ise sol yanının kontrolünü sağlar. Yani sağı solu belli olmaz. Sol kısım genel olarak konuşma, matematik, belirli düzende yapılan işler(ayakkabınızı bağlamak gibi),sağ yan ise resim, görsel hafızadan sorumludur. İkisi arasındaki cevizin arasındaki zara benzeyen nasırsı madde(corpus callosum) ise iki yarı küre arasındaki ilişkiyi sağlar.

    Yani oda arkadaşınızın masanızın yanına fırlattığı korkunç görünüm ve kokulu çorabı sol yarı küre algılar,sağ yarı küre ile gözünüzde canlandırırsınız,koku mesajı yerine ulaştığı zaman burnunuzu direği sızlar;ama köprü bir süre sonra mesaj yollamayı kesince kokuya alışırsınız.(Size tavsiyemiz beyninizi değil oda arkadaşınızı değiştirin)

    Şimdi biraz daha derinlemesine bakalım: varsayımsal cevizimizi sağ/sol diye değil de yukardan aşağı doğru dilimlersek ne görürüz;en üstte beyin kabuğu(CORTEX) vardır. Beynin doğal olarak gelişimini en son tamamlamış bölgesi,VÜCUDUN KONTROL MERKEZİ işte burasıdır. Bu bölgeyi ise gözlerimizin az üzerinden başlayarak ensemizin dibine dek uzanan yine varsayımsal bir çizgi ile bölümlersek şu bölgeleri görürüz;
    Frontal Bölge; Gözün üstünden başlayarak tepede genelde erkeklerde saçın dökülmeye başladığı kısma dek uzanır.

    Bunun alnımıza denk düşen kısmına biz BEYİN ÖN BÖLGESİ deriz.Tepedeki kısım ise vücudun istemli hareketlerini kontrol eden Motor Cortex’dir.

    Paryetal Bölge; Tepe noktasında başlar ve yine erkeklerde ensenin katmerlendiği kısımda biter. Bunun ucunda ise duyuların işlendiği Sensoriel Cotex bulunur.

    Temporal Bölge;Şakaklarımız arasında görünmez bir kulaklık hayal edin…

    Oxipital Bölge:Paryetal bölgenin dibi,beynin dibi,yakışıklı,güzel bir abimizdir.Genelde görme işine bakar.

    Tüm bu bölgelerin toplamı BİLİNÇ dediğimiz şeyi oluşturur.

    Ceviz sert olduğu için örneğimizi portakala dönüştürüp devam edersek cortexi yani kabuğu soyarsak ulaşacağımız kısma Orta Beyin deriz.Bu ise 6 bölümden oluşur:

    Talamus;Vücuttan gelen bilgilerin beyne dağıldığı trafo merkezi gibidir. Milivolt düzeydeki elektrik akımı burada doğar.

    Hipotalamus;Beynin bölümlerinden topladığı emirleri uygulayarak vücudun normal ve uyumlu çalışmasını sağlayan komutana benzer.

    Hipofiz; Hipotalamusun emireri gibidir.

    Amigdala;Duygusal tepkilerin bellek deposudur.’’..sen evlendiğimizde sene 1917 ayağıma basıp nasırımı sızlattıydın..’’dedirten kısımdır.

    Hipokampus;Uzun süreli bellek bilgisi deposudur.’’..ben o gün aslında dejavu yaşıyordum senin değil Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın ayağına basıyordum..’’ dedirterek mahfımıza sebep olan kısımdır.

    Bazal Ganglion; Vücut hareketleri, uyanıklık, öğrenme gibi konularda yardımcı görevlidir.

    Bu altı sistemin toplamına LİMBİK SİSTEM denir. Limbik sistem BİLİNÇALTI denen şeyi şekillendirir. Portakalın merkezi ise beyin sapıdır. Burası en ilkel beyin bölümüdür. Nefes alma,kalp atışı gibi metabolik istem dışı özellikleri düzenler.

    Sınav sırasında bir gün önce derse çalışmamışsak genellikle cortex devreden çıkar beyin sapı devreye girer,nefesimiz kesilir, kalbimiz deli gibi atmaya başlar ve cevapları limbik sistemden sallamaya başlarız’’..ya şundadır ya bunda!’’

    Beynin yapılarını az çok inceledik ama hala temele inemedik; biraz daha derinlemesine bakalım; beyin NÖRON denen sinir hücrelerinden oluşur. (Beynin 1 cm3 lük bir bölgesinde bir trilyon bağlantıya sahip, 100 milyar sinir hücresi bulunmaktadır. Bu 100 milyar sinir hücresi arasında saniyede 10 milyon x milyar kere uyarı iletimi olmaktadır. Sadece bu kadar bilgiden bile anlaşılacağı gibi, insan beyni hiç bir bilgisayarla karşılaştırılamayacak kadar karmaşık ve üstün bir sisteme sahiptir.) Bunlar ise akson, dendrit ve aralarındaki sinaps denen baglantı noktalarından.

    Beynin çalışması hücrelerin kendi içindeki elektriksel ve kendi aralarındaki kimyasal iletimle olur. Hücrelerin iç kısmı negatif, dışı pozitif, hücre zarı ise tarafsızdır. Bilgi akson üzerinden elektrik sinyali halinde ilerler, hücreler arası boşlukta kimyasal sinyallere dönüşerek haber kaynağı halini alır. Bu dönüşümü ise NÖROTRANSMİTTER denen maddeler sağlar. İki hücre arasındaki bu maddeler yolu ile bir yüklenme olunca nötr hücre zarında bir değişim olur; hücre pasif halden aktif hale geçer; yani bir aksiyon potansiyeli olur. Terimler gözünüzü korkutmasın; adı üstünde EKŞİN! Aksiyon potansiyeli olmaksızın sinir sistemi harekete geçemez. Uyarım gücü olarak bu ekşin şiddeti değişmez ama kimyasal yolda belirli bir birikim ve eşik değeri aşılınca(amino asit depolarizasyonu EPSP)bilgi aktarımı gerçekleşir. Stadlardaki Meksika dalgası gibi ya da kulaktan kulağa oyunu gibi yani…

    Orta beyindeki Talamusun yaydığı mikrovolt düzeyindeki elektrik akımı böylece bilgilerin dağıtımını sağlar. EEG işte bu saniyedeki ortaya çıkan dalgaların sıklıklarını saptayan bir yöntemdir. Bu dalgaların her birinin sıklıkları ve etki mekanizmaları birbirinden farklıdır;

    GAMMA 30 Hz’den büyük, BETA (13-30 Hz) , ALPHA (8-12 Hz), THETA (4-8 Hz) VE DELTA (4 Hz’DEN küçük)

    Bu dalgaların tamamı vücudumuzda farklı fonksiyonel işlevlere yol açar Örneğin : Beynimiz “etkin” zeka için 13 Hz (yüksek alpha ve düşük beta ) kullanır. Sıklıkla, öğrenme güçlüğü ve dikkat problemleri gösteren bireylerde beynin belli bölgelerinde, birbirini izleyen işleri ve matematik hesaplarını yapmaktaki beceriyi etkileyen 13 Hz aktivitede eksiklik görülür

    Delta (0.1 –3 Hz)

    En düşük frekanslar deltadır. 4 Hz’den düşüktür ve derin uykuda görülür ve bazı anormal süreçlerde aynı zamanda “empati hali” hissedildiğinde delta dalgaları bilinçaltı düşünceyi yansıtır. 1 yaşa kadar olan bebeklerde dominant ritimdir ve uykunun 3. ve 4. evresinde bulunur.Amplitude’i en yüksek ve en yavaş dalgadır. Fiziksel dünyadaki farkındalığımızı azaltmak için delta dalgalarını arttırırız. Aynı zamanda bilinçaltı düşüncelerimize delta dalgaları vasıtasıyla ulaşırız.

    Performans arttırmak isteyenler delta dalgalarını azaltır ve yüksek odaklanma ve peak performans (yüksek performans)elde edilir.
    Ancak, Dikkat Eksikliği teşhisi konmuş bireyler odaklanmaya çalıştıklarında delta dalgalarını düşüreceklerine arttırırlar. Uygun olmayan delta dalgaları odaklanmayı ve dikkati ciddi bir şekilde kısıtlar..

    Delta (0.1-3 Hz) : Dağılım : Genellikle geniş ya da bilateral yayılmış olabilir, yaygın.

    Subjektif duygu durumları : derin, rüyasız uyku, non-rem uyku, trans hali, bilinçsiz.

    İlişkili iş ve davranışlar : uyuşukluk, hareketsizlik, dikkatsiz Fizyolojik ilişki : hareketsiz, hemen harekete geçememe. Arttırılırsa uykuya, trans haline, derin gevşeme durumuna neden olur.
    Theta (4-8 Hz)

    Theta 3.5 – 7.5 Hz arasında faaliyet gösterir ve “yavaş” aktivite olarak sınıflanır. Yaratıcılık, sezgi, hayal kurma, fantezi kurma ve hatıralar, duygular, heyecan uyandıran olaylar için bir çeşit mahzen gibidir.
    Theta dalgaları içe dönük odaklanma, meditasyon, dua ve ruhani farkındalık sırasında kuvvetlidir. Uyanık olma ve uyku arasındaki durumu yansıtır. Bilinçaltıyla ilgilidir.

    Uyanık haldeki yetişkinler için anormal ama uyku sırasında olması normaldir. Theta hippocampal ve limbik sistem bölgesindeki aktiviteyi yansıtır. Theta endişe, kuruntu, huzursuzluk ve çekingenlik sırasında gözlemlenir.

    Theta dalgası normal fonksiyon ediyor göründüğü zaman, öğrenme ve hafıza gibi kompleks davranışları ilerletir. Olağandışı duygusal durumlarda, stres veya hastalık gibi, üç büyük vericide (transmitter) dengesizlik olabilir ve bu da normal dışı davranışlara neden olur.
    Dağılım : genellikle bölgesel, birçok lobu içerebilir, yanal ya da yayılmış olabilir.

    Alpha (8-12 Hz)

    Alpha dalgaları 7.5 ve 13 Hz arasındadır. Alpha dalgalarının can alıcı noktası 10 Hz civarındadır. Sağlıklı alpha üretimi, zihinsel beceriyi arttırır, zihinsel ahenge yardımcı olur, rahatlama duygusunu arttırır. Gevşemiş, rahatlamış normal insanlarda görülen başlıca ritimdir. Hayatımızın büyük bir kısmında, özellikle 13 yaştan sonra mevcuttur.

    Occipital bölgede (kafanın arka tarafı) ve frontal kortekste yoğunluktadır. Alpha dışadönüklük (içe dönüklerde daha az), yaratıcılık ( yaratıcı kişilerde dinlerken ve yaratıcı bir problemin sonucuna ulaşırken alpha gözlemlenir) ve zihinsel aktivite sağlar.

    Beta (12 Hz üstünde)

    Beta aktivitesi hızlı bir aktivitedir. 14 ve üstü frekanstadır. Eş zamanlı olmayan aktif beyin dokusunu yansıtır. Simetrik dağılımda genellikle her iki tarafta görülür, önde daha fazladır. (frontal) Kortikal hasarda kaybolabilir ya da azalabilir.

    Gözlerimiz açıkken, dinlerken, düşünürken, analitik bir problem çözerken, karar verme veya yargıya varma durumunda, etrafımızda olan biten bilgiyi işleme sırasında aktiftir.

    Düşük beta (12-15 Hz), “SMR”

    Dağılım : yan tarafta ve lobda lokalizedir ( frontal, occipital vb)Subjektif duygu durumları : odaklanmış ama rahat, entegre düşük smr “Dikkat Eksikliği Hastalığına” yol açabilir, odaklanmış dikkatte eksiklik.

    Eğitimin Etkileri : SMR’yi arttırmak rahat odaklanma sağlar, dikkat gerektiren yetenekler düzeltilebilir.

    İşte bu temel dalga tipleri beynin özellikle cortex bölümünde ve buradaki bölgelerde farklı duyarlılıklara yol açar. Frontal bölge duyarlılıkları; bu bölge dikkat, sabır, moral motivasyon, zaman yönetimi, yargılama, planlama, dürtü kontrolü, düzenli olma, empati, hatalardan ders çıkarma, self kontrol, kısa süreli hafıza kontrolü, limbik sistemin baskılanarak duygusal değil mantıksal kararlar verilmesinin sağlanması, vücudun düzenli çalışmasını hormonal ve sinirsel yollarla sağlayan HPA(Hipotalamus,Pitutier-hipofiz,Adrenal) yolunun kontrolü gibi temel özellikleri kontrol eder.

    Genetik rahatsızlıklar, annenin kortizol yüksekliği, alkol-uyuşturucu alışkanlığı, zor doğum,1 yaşına dek anne sütü alamama, ensefalit, menenjit gibi hastalıklar, ateşli havale, besin zehirlenmeleri, kötü yaşam tarzı, stres ve kafa darbeleri bu bölgede duyarlılıklara yol açar.

    Temporal bölge duyarlılıkları; Bellek, duygusal denge ve sosyalleşme, deneyimlerin ortak merkezidir. Konuşma, görsel bellek bu bölgede yer alır. Unutkanlık, nedensiz panik, okumada öğrenme zorluğu, kuşkulu düşünce, saygısızlık, duygusal dengesizlik, metafizige aşırı ilgi, nedensiz baş, mide ağrıları, görmede anormallikler, disleksi, dispraxi, diskakuli gibi bozukluklara yol açar.

    Paryetal bölge duyarlılıkları; bu bölge duyusal bilgileri işler, dokunma, ağrı, basınç, sıcaklık duyularını şekillendirir, uzaysal konumu, el ve ayakların pozisyonunu, hareket yönlendirilmesini, sağ-sol ayrımını, 3 boyutlu kavramayı sağlar. Bozulması halinde pozisyon kaybı, yazma, okuma, sağ-sol ayrımı zorlukları, sayı sayma, problem çözme sıkıntıları baş gösterir. Oksipital bölge duyarlılıkları;renk tanıma,disgrafi gibi rahatsızlıklar baş gösterir.

    Eğer beynimizin kontrol bölgesi olan cortex işini doğru yapıyorsa vücudumuz HOMEOSTAZ=DENGE halindedir. Sorun varsa ALLOSTAZ halindeyizdir. Sorun sürüyorsa OVERLOAD aşırı yüklenme durumu sözkonusudur, önlem alınmazsa sistem çöker, hapı yuttuğunuzun resmidir bile diyemeyiz, zira artık hapı yutsanız da fayda etmez. Alostaz halini yolu hastaneye düşmüş herkes az çok bilir;’’kan basıncı-tansiyon artmışsa, kalp hızı artmışsa, solunum hızı, kan şekeri, LDL kolesterol, kortizol, adrenalin, noradrenalin artmışsa, DHEA sülfat azalmışsa, HDL kolesterol azalmışsa, barsak hareketleri azalmışsa….’’HASTASINIZ ,beyniniz HPA yolunu kontrol edemiyor demektir.

    DEHB’de özellikle frontal bölge üzerinde şekillenen bir allostaz halidir.Ancak kimilerince özellikle de ilaç şirketlerince tanımlandığı üzere bir HASTALIK durumu değildir. 3-21 yaş aralığında yani beynin temel gelişim döneminde ortaya çıkar ama sağaltımı yoluna gidilmezse yakanızı ömür boyu bırakmaz. Bazen de şekil değiştirir yani biraz ALIEN&PREDETOR ’filmi tadında bir durum sözkonusudur. Tıpkı kafa darbeleri, inme, epilepsi, fibromiyalji, kronik yorgunluk gibi sendromlarda olduğu gibi DEHB vakalarının çoğunda TETA ve YAVAŞ ALFA etkinliğinde belirgin artış vardır.

    Güncel ve geleneksel sagaltım metodları ağırlıklı olarak ilaç şirketlerinin manipülasyonu sonucu beynin kimyasal yani transmitter maddeler üzerinden çalışmasına etki etmek üzerine inşa edilmişlerdir. Örneğin depresyon tedavisinde bir nörotransmitter olan SEROTONİN azalması nedeni ile hücrelerarası elektriksel iletim de azalıyor. Serotoninin yeğane kaynağı beynin destek hücreleridir.; besinlerle serotonin alamayız.

    Proteinli yiyecekler beyin kontrolünde serotonine dönüştürülür. Depresyon tedavisinde(!)kullanılan ilaçlar serotoninin zayıf bölgelerde daha fazla kalmasını(salınımının gecikmesini)sağlayarak etkinliğini artırmayı amaçlar. İYİ FİKİR! Yani amaç vücuttaki serotoninin miktarına dokunmadan,az olan serotoninin daha etkili olmasını sağlamak; BALLI BÖREK! Ama işte burada o pis kokulu beyin, beyinliğini ortaya koyuyor;normal ve doğal proteinXserotonin üretimini durdurarak az bir serotoninle normal olduğunu fark ediyor ve serotonin yapımını durduruyor. Peki ilaç şirketi bu durumda ne öneriyor? DOZU ARTIRMAK! Çünkü işi yanlış bir noktadan ele almış durumdalar; hücre içi iletimi önceleyerek bunun ardından hücrelerarası iletimi düzenlemek gerekirken temeli çürük bırakarak 4-5.katı inşaya çalışmak…ASIL SAGALTIM YÖNTEMİ ŞU OLMALIDIR;

    HÜCRE İÇİ ELEKTRİK AKIMININ DÜZENLENMESİ;NEUROFEEDBACK
    BEYİN HÜCRELERİNİN DAHA ÇOK NÖROTRANSMİTTER ÜRETMESİNİ SAĞLAYACAK DOĞAL BESLENME –YAŞAM TARZI-DESTEK BİTKİSEL TAKVİYELER

    Peki de neurofeedback nasıl işlemektedir;

    İnsanlar makinalarla iletişim kurmak için çeşitli araçlardan faydalanır: Klavyeler, fareler, “joystick”ler, kameralar, mikrofonlar. vs. Tüm bu komut verme araçları kullanıcın beyninin kas sistemini kontrol etmesi sayesinde işlev kazanırlar.Ancak bazı hallerde bu iletişim mümkün olmamaktadır. Örneğin motor nöron hastalıklarından biri olan amiyotrofik lateral sklerozis (ALS) , beyin kökü travması, beyin ya da omurilik yaralanması, serebral palsi, kas distrofileri ve çoklu skleroz gibi nöron hastalıkları insanların istemli hareketlerini engellemektedir .Sadece ALS’den ABD ‘de 30.000 dünyada 2.000.000’a yakın hasta etkilen- mektedir. Her yıl ise 5.000 civarı hasta kayda alınmaktadır.(STEPHAN HAWKING,KOÇ HOLDING YÖN.KR.BŞK.VEKİLİ SUNA KIRAÇ, FENERBEHÇELİ FUTBOLCU SEDAT BALKANLI ÜNLÜ HASTALARDANDIR)

    ALS hastalığı sadece motor nöronları etkiler; hastanın bilişsel işlevlerine bir zarar vermez. Hafıza, zekâ ve kişilik korunur. Hastalar görebilir, duyabilir, koklayabilir ve dokunsal uyaranları yorumlayabilirler . Eğer hastanın beynindeki sinirsel etkinliği doğrudan yorumlayabilecek bir teknoloji geliştirilebilirse hastanın çevresindeki araçlarla ve insanlarla iletişim kurması mümkün olabilir. Yani burada asıl amaç doğrudan düşünceleri kullanarak başka bir ara katmana (kas sistemi gibi) gerek kalmaksızın bilgisayarları kontrol edebilmektir.BEYİN BİLGİSAYAR ARAYÜZÜ (BBA)denen bu kontrol mekanizması temelde makine X insan etkileşiminde güçlendirici bir teknoloji olarak düşünülebilir. Normalde insanlar uyanıkken ve belli bir şey yapmıyorken de beyinleri α EEG sinyalleri yayar. Bu dalgalar 8-12 Hz frekans aralığındadır. μ ritmleri aynı aralıkta olup α dalgalarındaki ufak tefek değişiklikler şeklinde kendilerini gösterirler. Buradaki önemli nokta şudur: μ ritmleri, kişi hafifçe somatosensöryel veya motor korteksini hareketlendirecek şekilde bir şeye konsantre olduğunda ortaya çıkan “α dalgalarıdır”. β ritmleri ise 18-25 Hz aralığındadır ve bunlar da istemli hareket ve etkin odaklanma ile bağlantılıdır. Yapılan çalışmalarda insanların 8-12 Hz aralığındaki μ ritmlerini ve 18-25 Hz aralığındaki β ritmlerini kontrol edebildikleri ve böylece ekrandaki bir imleci istedikleri gibi hareket ettirebildikleri görülmüştür .Gerçek ve hayal edilen hareketleri kıyaslayarak ve temel bileşen çözümlemesi (PCA – Principle Component Analysis) kullanarak bu ritmler çözümlenmiş ve hem gerçek hareketlerin hem de hayal edilen hareketlerin μ ve β ritm desenkronizasyonları ile bağlantılı olduğu tespit edilmiştir .

    BBA’yı mümkün kılan, beynin ürettiği sinyalleri kaydedip bunları örüntü çözümleme ve sınıflandırmasına tabi tutabilme yeteneğimizdir.

    ALS araştırmacılarını yönlendiren düşüncelerden biri doğrudan düşünceleri kullanarak başka bir ara katmana (kas sistemi gibi) gerek kalmaksızın bilgisayarları kontrol edebilmekse bunu izleyen yeni bir düşünce de yine bu ara katmanları ortadan kaldırarak beyne bilgisayarlar üzerinden güçlendirilerek verilen FEEDBACK uyarı yolu ile beynin SİNİR AGI MODELLERİNİN GÜNCELLENMESİ yani beynin çalışmasının regüle edilmesidir. Buna NEURO-BİO FEEDBACK denir.

    İnsan ve diğer canlılar çevreye uyum için biyolojik olarak bazı temel mekanizmalara sahiptir. Otomatik olarak nefes alıp verir. Kan şekeri düştüğünde otomatik olarak kana şeker salgılanır. Bu otomatik uyum sürecine yukarda da dediğimiz gibi homeostatik mekanizma adı verilir. Bu mekanizmanın işlevi insanda fizyolojik dengeyi sürdürmektedir. Ayrıca insanın doğuştan getirdiği refleksler yaşamı sürdürmeyi yani kalımı sağlamaktadır. Ancak hemostatik mekanizma ve refleksler tüm gereksinimleri karşılamada ve her koşulda çevreye uyum sağlamada yetersiz kalmaktadır.
    Öğrenme insan yeteneklerinde büyüme sürecinin bir sonucu olmayan sürekli bir değişmedir. Öğrenme, bir ürün (öğrenilen şey) ortaya koyan süreçtir. İnsanlar hayatlarının başlangıcından itibaren sürekli olarak bir şeyler öğrenir. Bilişsel bilgi dünyası zamanla daha karmaşık hale gelir ve daha dinamik bir görünüm kazanır.

    Organizma yaşamını devam ettirebilmek için çevreye uyum sağlamada etkin olmak ve değişken çevrelerde gereksinimlerini gidermek durumundadır. Çevresindeki hangi öğelerin kalımı için olumlu, hangilerinin yaşamını engelleyici, hangi öğelerin de nötr olduğunu öğrenmek zorundadır. Bu bilişsel öğrenmelerde fizyolojik dengenin korunmasına yardımcı olarak bütüncül bir gelişim için gerekli ortamı sağlar. Bu şekilde öğrenmenin hem fizyolojik hem de sosyal yönlerinin birlikte bütüncül olarak kullanılmasının, öğrenmenin insanın hayatta kalmasında oynadığı gerekli rolü ortaya koyması bakımından önemlidir. Benzer bir durum insanın bilişsel gelişimi içinde geçerlidir. “Bilgiyi İşleme Teorisi”ne göre bireyin belleğinde bir bilginin depolanabilmesi için dikkat, algı ve kodlama gibi bir takım süreçlerden geçmesi gerekmektedir.

    Bu kurama göre insanda üç tür bellek bulunmaktadır. Bunlar (1) Duyusal Kayıt, (2) Kısa Süreli Bellek ve (3) Uzun Süreli Bellektir. Bir bilgisayarın işlem süreci incelendiğinde de RAM (Random Access Memory / Rasgele Erişilebilir Bellek), CPU (Central Processing Unit / Merkezi İşlem Birimi), ve Harddisk (Sabit Disk) gibi donanımların insan bilişsel sitemine benzer bir yapıda organize edildikleri görülmektedir.
    Biyologlar zekayı çevreye uyum kabiliyeti olarak görürken, eğitimciler öğrenme, psikologlar ilişkileri anlama, bilgisayarcılar bilgiyi işleme kabiliyeti şeklinde değerlendirmişlerdir. Zekayla ilgili bu farklı tanımlar nedeni ile zeka tıpkı ruh, bilinçaltı, akıl, düşünme gibi soyut ve açık uçlu bir kavram olduğundan evrensel bir tanıma sığdırılamamaktadır.

    Zeka araştırmalarının ana amacı insan bilgi işleme prensiplerinin anlaşılması ve biyolojik sinir sistemlerinin çalışma mekanizmalarının çözülmesidir. Bu mekanizmaların gerek araştırılması gerekse geliştirilmesinde bilgisayarlar önemli bir yer tutmaktadır.
    Beyin iki şekilde düşünür ;

    1. Hızlı,otomatik, bilinç dışı 2.Yavaş,analitik,irdeleyici,sağduyulu…
    Beynin bu iki kompartımanı arasındaki olmazsa olmaz ilintiyi ise ‘’tahmin nöronları’’ üstlenmiştir. Wolfram Schultz’un Dopamin Deneyleri sonucu bulduğu’’Tahmin Nöronları’’ ödüle göre beyindeki dopamin miktarında artışa yol açmaktadır. Dopamin nöronları devamlı deneyime dayalı örüntüler üretirler.Beyin, tahminleri gerçeklikle karşılaştırır;beklenti ve tahmin karşılanırsa dopamin miktarı artar ve sonuçta insan mutlu olur.Hatalı tahminlerde ise Anterior Singulat’dan beyine güçlü bir uyarı yayılır. Anterior Singulat hem bilinci uyarır , tetikte tutar hem de bedensel işlevlerin hayati yönlerini düzenleyen Hipototalamus’ a uyarı gönderir. Anterior Singulat’da ki dopamin nöronları yeni gelişen olaylara ait verileri kullanarak eski tahminleri ve beklentileri düzenler,hayat derslerini içselleştirir ve BEYNİN SİNİR AĞI MODELLERİNİ günceller. Bu bölge bir nedenle işlevini yerine getiremez hale gelirse birey öğrenmede olumsuz pekiştirmeyi kullanamaz hatalarından ders almakta zorluk çektiği için aynı hataları sürekli tekrarlar .

    BİO-NEUROFEEDBACK yeni tahmin nöronları üretimi yolu ile eski ve yeni beyin kompartımanları arasındaki organizasyonu güçlendirir.
    Neurofeedback sistemleri μ ve β ritmleri üzerinden işler. 1961’de deneysel bir psikolog olan Neal Miller otonom sinir sistemi tepkilerinin (örneğin kalp atışı, tansiyon, gastrointestinal faaliyetler, bölgesel kan akışı) istemli olarak kontrol altında tutulabileceğini öne sürmüştür.Miller’ın çalışması diğer araştırmacılar tarafından genişletilmiştir. Bu dönemden sonra, 1970’lerde UCLA’dan bir araştırmacı Dr. Barry Sterman tarafından yapılan bir araştırma deney hayvanlarının beyin dalgalarını kontrol etmek üzere eğitilebildiklerini ortaya koymuştu. Sterman sonraları araştırma tekniklerini epilepsi hastaları üzerinde uygulamış ve biofeedback tekniklerini kullanarak hastaların nöbetlerini yüzde 60 oranında azaltmıştı.

    Sterman’dan roketlerde,uzay mekiklerinde kullanılan hydrazin denen yakıtın epilepsi nöbetlerini neden tetiklediğini araştırması NASA tarafından istendi, o da kediler üzerindeki denemelerinde SMR dalgaları artırılan kedilerde nöbetlerin kesildiğini saptadı…Epilepsi hastalığı olan insanlara bu dalgalarını arttırmaları öğretildi ve bunlarda da nöbetlerin azaldığı görüldü.Yapılan deneylerde şöyle bir gözlem daha elde edildi: Epilepsiyle birlikte aynı zamanda hiperaktivite ve huzursuzluk gösteren vakalarda da , SMR dalgası arttırıldığı takdirde bu semptomlar da azalmaktaydı.

    Bu konuda ilk bilimsel makale 1972 yılında basıldı.Bu makale, 23 yaşında,7 senedir genel tonik-klonik epilepsi nöbeti bir bayana aitti. Ailede epilepsi vakası yoktu ,EEG de ise hiperventilasyona bağlı olarak 5-7 hz yavaşlığında dalga aktivitesi saptadı .Şimdiye kadar hiçbir ilaca cevap vermemesine rağmen , günde 200 mg Dilantin ve 200 mg Mebarol kullanıyordu. Hastanın gündüz nöbetlerinde ,gözlerin sol lateral deviyasyonu ile birlikte alın kırışıyor,sağ kolunu sol dizine doğru indirip sol tarafa doğru bilincini kaybetmiş bir şekilde düşüyordu ve tonik klonik hareketler mevcuttu.Bu hadiseler çoğunlukla sabahın çok erken saatlerinde oluyordu.Yıllarca yapılan kayıtlar ayrıca bu hastanın her ay adet dönemine bağlı olmayan iki büyük nöbet geçirdiğini tespit etti.

    Üç ay boyunca haftada iki kere neurofeedback eğitimiyle ,SMR dalgasını arttırarak nöbetlerinin kesildiği görüldü.Yavaş dalgasında azalma (5-7)ve SMR dalgasında (11-15) artma tespit edildi.Bu hasta tedavisinin sonunda artık ilaç kullanmıyordu ve nöbetleri kesilmişti.Daha sonra sürekli yapılan çalışmalar gösterdi ki ilaca bağlı olan epilepsi hastaları SMR arttırarak bu beyin eğitiminin çok büyük faydasını görmüşlerdir.

    Neurofeedback dünyada beyinde yaşanan birçok problemde modern tıp ve sagaltım metodları ile çelişmeden kullanılınabilinir.. Bunlar :
    Stres
    Her yaştaki Dikkat ve Hafıza sorunları
    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu
    Genel Öğrenme Bozukluğu ,Okul Başarısızlığı
    Tik Hastalığı
    Çocuklarda Diş Gıcırdatması
    Epilepsi(Sar’a) özellikle de Tıbbi tedavi ile kontrol edilemeyen epilepside
    Migren/ Stres Baş Ağrıları
    Kronik yorgunluk hastalığı
    Depresyon/Manik Depresyon
    Anksiyete (Sıkıntı Hastalığı) ,Panik Atak
    Obsesyon (Takıntı)

  • Biorezonans + bilinçaltı telkin +  bach flowers  = ince beden

    Biorezonans + bilinçaltı telkin + bach flowers = ince beden

    Bu uygulamalar, sadece kilo vermek için değil daha pek çok sorunun dengelenmesinde kullanılan destekleyici güçlü bir sistemdir.

    Doğduğumuz günden bugüne kadar yaşadığımız tüm anılar ve bu anılara bağlı düşünce kalıpları ve duygusal blokajlar bilinçaltımızda kayıtlıdır. Bugün yaşadığımız her şey bu kayıtların ve blokajların hayatımıza yansımasıdır. Bedeninizde ki her fazla kiloyu bedeninize yerleştiren sizlersiniz.

    Kilolar nasıl olumsuz duygu ve düşünceler sonucu bedene yerleştiyse olumlu duygu ve düşüncelerle de hayatınızdan çekilecektir.

    Kilo Vermede Karşılaşılan Genel İnançlar, Duygu Durumları;

    İncelmek istiyor ama bir türlü başaramıyorum, veriyorum ama fazlasıyla tekrar alıyorum…

    Diyetler yapıyorum ama her seferinde tekrar başa dönüyorum.

    Sıkıntı hissedince, sinirlenince, heyecanlanınca üzüldüğümüz, yalnız kaldığımız anlarda, tatminsiz, yetersiz, mutsuz hissettiğimizde hemen yemek yemeğe başlıyorum

    Hayatımda ki en büyük zevklerden biri yemek yemek ve ben güzel yemeklerden vazgeçemiyorum.

    Spor yapmaya her karar verdiğimde ya yorgunum ya da meşgul…

    Sıkı diyet ve yoğun egzersiz programlarıyla verdiğiniz kiloları bir süre sonra tekrar geri alıyorum…

    BilinçaltıTelkin Uygulaması Size Ne Kazandırır?

    İdeal kilonuzla yaşamanıza engel olan bilinçaltı sorunlarınızı fark edip değiştirirsiniz.

    Sağlıklı beslenir ve düzenli spor yapma alışkanlığı kazanabilirsiniz.

    Hızlı yemek düzensiz yemek alışkanlığından bilinçli olarak uzaklaşabilirsiniz.

    Sağlıklı bir beslenme alışkanlığı kazanarak, verdiğiniz kiloları yeniden alma ihtimalini ortadan kaldırabilirsiniz.

    Yeme alışkanlıklarınızı kalıcı olarak olumlu yönde değiştirebilirsiniz.

    Sonuç olarak, sağlıklı, zinde, dinamik bir bedene ve iç huzura kavuşursunuz.

    En önemli özelliği kalıcı değişiklik sağlaması ve yan etkisi ile riski bulunmamasıdır

    KİLO VERME’de BİOREZONANS uygulamaları Size Ne Kazandırır?

    Kilo almanıza neden olan gıdaların manyetik bilgisi bedenden temizlenir

    Sağ beyin sol beyin enerji dengesi sağlanır.

    Aşırı yeme ihtiyacı duymanıza neden olan duygusal ihtiyaç kaybolur

    Bireyin hedeflenen kiloya ulaşma arzusu canlı kalır

    Depresif, keyifsiz, tembel ruh hali değişir. Stres azalarak sakinlik hissedilir.

    Çakralar, Meridyenler, Akupunktur noktalarındaki enerji akışı dengelenir,

    Yaşam Enerjisi artar

    Uykular düzene girer

    Protein, Karbonhidrat, Yağ Metabolizması aktifleşir ve çok daha kolay kilo kaybı gerçekleşir

    Beden de detoks yaparak ve asidik beslenmenin yarattığı kilo vermedeki sorunlar kalkar

    BİOREZONANS fazla kilo almanın fiziksel ve duygusal nedenlerine etki ederek kolay ve kalıcı kilo verilmesini sağlar

    KİLO vermede BACH FLOWERS uygulamaları size ne kazandırır?

    Bach Flowers, Dr Bach’ın bulduğu bireyin negatif özelliklerini azaltıp pozitif özelliklerini arttırdığı 38 adet çiçek özünün kullanıldığı bir yöntemdir. Kilo almamıza neden olabilecek duygusal sorunlar, bazı korkular yapılan bir testle tespit edilir ve size en uygun çiçek özleri bulunur.

    Bu çiçeklerin öz enerjisinin uygulanması ile kilo almaya neden olan düşünsel ve duygusal kayıtlar dönüşüme uğrar.

    Bu sorunlar; Korku, kaygı, yalnızlık, Suçlu hissetme, Tükenmişlik hissi, Aşırı Utanma, Umutsuzluk, Haksızlığa uğramaktan korkma, Stres, Affedememe, Aşk Yarası ve benzeri sorunlardır.

  • Beyin tümörlerinin belirtileri ve tedavisi

    Beyin tümörlerinin belirtileri ve tedavisi

    Beyin ve sinir dokusunun temel yapı taşı canlı hücrelerdir. Bu hücrelerin çok büyük bir kısmı hayatımız boyunca büyür, çoğalır, yenilenir ve ölürler. Ölen hücrelerin yerine diğer hücrelerin bölünmesi ile yenileri gelir ve bu normal döngü yaşam boyunca devam eder. Bu şekilde vücudun sağlıklı kalması ve görevlerini doğru şekilde yapması sağlanmış olur. Hücrelerin yenilenirken bölünmeleri milyonlarca yıllık evrim sonucunda çok sıkı kurallara bağlanmıştır ve çoğu zaman bir insanın hayatı boyunca sorunsuzca işlemektedir.

    Ancak hastalıklar, kalıtımsal etkenler, vücudun çevreden maruz kaldığı dış etkenler, beslenme değişiklikleri, sigara, çeşitli kimyasal maddeler hormon vb. sonucunda sağlıklı hücrelerin yapısı ve fonksiyonları bozulabilir; bu sağlıksız hücreler normal büyüme-çoğalma kontrolünü kaybederek, hızlı ve olması gerekenden fazla sayıda bölünmeye başlarlar. Normal hücre döngüsünden sapan sağlıksız, anormal hücreler de tümör hücrelerine dönüşürler.

    Hangi Durumlarda Beyin Tümöründen Şüphe Edilebilir?

    Beyin tümörleri, kafatası içerisinde büyüyerek beyin üzerine baskı yaparlar. Tümör düzensiz bir şekilde büyümeye devam eder ve genişleme, büyüme imkânı olmayan kafatası içerisinde beyin üzerine baskı yapmaya başlayınca kafa içi basıncın artmasına bağlı belirtiler ortaya çıkar. Bu belirtiler tümörün bulunduğu bölgeye ve baskı altında tuttukları beyin alanına göre değişir. Genellikle baş ağrısı, bir fonksiyonun kaybolması, kısmi felç gibi durumlarla veya sara nöbetleriyle ortaya çıkabilir.

    Örneğin, insan beyninde dil işlevleri için özel alanlar mevcuttur. Bu alanlar; sağ elini kullanan kişilerin hemen tamamında sol beyin yarısında, sol elini kullananlarda ise en az %75 oranında yine soldadır. Konuşma merkezi sol beynin ön lobunda, anlama merkezi yan lobunda bulunur. Yazma ve okumayla ilgili merkez ise yan-üst lobdadır. Bazen kişilik değişimi bile, beyin tümörü konusunda ön belirti sayılabilir. Kişi durgunlaşabilir, kısa süre içinde bir psikoz tablosuna girebilir, kendini bir çeşit depresyonda hissedebilir, karakter değişimi yaşayabilir, idrar kaçırma olabilir. Beyin tümörü varlığı bazen görme bozukluğuna da neden olabilir. Görme bozukluğu nedeniyle yapılan göz dibi muayenesinde bile bazen beyin tümörünün varlığından kuşkulanılabilir.

    Beyin Tümörlerinin Çeşitleri Nelerdir?

    Beyin tümörleri çocukluk çağında kan kanserleri ve kötü huylu lenfomalardan sonra en sık görülen tümör grubunu oluşturur; bu yaşlarda rastlanan kötü huylu tümörlerin yüzde 20-25′i beyin tümörleridir. Beyin tümörleri vücudun diğer bölgelerindeki tümörler gibi ‘iyi huylu’ ve ‘kötü huylu’ tümörler olarak ayrılabilirler.

    İyi Huylu Tümörler; Yavaş üreme hızına sahiptirler. Ayrıca beyin dokusundan kolaylıkla ayrılabilirler ve tümü veya tümüne yakın kısmı çıkarılabilir. Bu nedenle ameliyat sonrası sonuçları çok iyidir. Bazen iyi huylu tümörlerin hepsi çıkarılamadığı takdirde bölgesel ışın tedavisi uygulanabilir.

    Kötü Huylu Tümörler; Çok hızlı büyürler ve belirgin sınırları yoktur. Bu nedenle ameliyatla tamamen çıkarılamazlar. Kötü huylu tümörler ne yazık ki tüm beyin tümörlerin %40’ını oluştururlar. 40-60 yaşlarında ve erkeklerde daha sık görülmektedir. Glioblastoma Multiforme en hızlı ilerleme gösteren kötü huylu tümördür. En sık 55-60 yaşlarında görülür. Kötü huylu tümörlerin bir bölümü de zaten vücudun bir başka yerinde var olan kanserin beyne sıçramasıyla teşhis edilirler. Bu tümörler uygun tedavi görseler dahi, belli bir süre sonra nüks ederek beyine baskı yapmaya devam edebilirler. Kötü huylu tümörler tamamen çıkarılamadığı için ameliyat sonrasında ışın tedavisi veya kemoterapi uygulandığında sonuçlar daha iyidir.

    Beyin Tümörleri Nasıl Teşhis Edilir?

    Manyetik Rezonans (MR) ve Bilgisayarlı Beyin Tomografi (BBT) gibi görüntüleme yöntemleri ile beyin tümörünün varlığı ve büyük ölçüde cinsi belirlenebilir. Kuşkulu durumlarda biyopsi yapılabilir.

    Beyin Tümörleri Nasıl Tedavi Edilir?

    Tedavi seçimini etkileyen birçok faktör vardır. Bunlar tümörün tipi, yerleşim yeri, büyüklüğü ve hastanın genel durumudur. Çocuklar ve erişkinlerdeki seçenekler birbirinden farklıdır. Her hasta için hastaya özgü bir tedavi planı seçilir.

    Beyin tümörlerinin tedavisi cerrahidir. İster iyi huylu, ister kötü huylu olsun, bazı tümör tipleri dışında tüm tümörler öncelikle cerrahi olarak tedavi edilirler.

    Ancak bazı durumlarda cerrahi uygulamak mümkün olmayabilir. Şayet tümör beynin çok hassas olan bazı hayati bölgelerine yerleşmişse bu bölgelere dokunmak hayati tehlike yarattığından sadece biopsi alınarak patolojik inceleme sonucuna göre bir tedavi planlanır. Stereotaksi denilen bir teknikle; hastanın başına özel bir çerçeve takılarak bilgisayarlı tomografi ile tümör dokusunun kafa içindeki kesin yerleşim yeri belirlenir. Böylece kafa tasına küçük bir delik açılarak biyopsi iğnesi doğrudan tümöre hedeflenir ve biyopsi alınır.

    Vücudun diğer bölümlerinde oluşan daha sonra beyine sıçrayan tümörlere, metastaz denilmektedir. Akciğer kanseri, meme kanseri bazı tümörler beyine yayılabilir ve kötü huylu tümörlerdendir. Cerrahi müdahale yapılsa bile sonuçlar çoğu zaman yüz güldürücü değildir. Bu hastalara ameliyat sonrasında ışın tedavisi (radyoterapi) ve/veya ilaç tedavisi (kemoterapi) uygulanarak tümörün büyüme hızı yavaşlatılabilir.

  • Bel egzersizleri

    Egzersizler; bel ve omurganın zayıf kaslarını güçlendirir.

    · Mekanik yüklenmeyi azaltarak, hareket kabiliyetini arttırır.

    · Yanlış postürü ve duruşu düzeltir.

    · Ağrıyı azaltır.

    GENEL İLKELER

    · Egzersizler düzenli olarak her gün yapılmalıdır. Devamlılık olmadıkça sonuç alınamaz.

    · Başlangıç için sabah 15 dakika, akşam 15 dakika idealdir. Süreler daha sonra uzatılabilir.

    · En az iki ay devam ettikten sonra günde bir kez on dakika yeterlidir.

    · Her bir hareketi sabah akşam 5 kez yaparak başlayın ve giderek arttırır. On gün sonunda sizin için ideal sayıya ulaşın.

    · Egzersizin sayısına değil, iyi yapılmasına önem verin.

    · Egzersiz halsizlik, kas ağrısı ve sertlik yapabilir. Bu normaldir. Bu durum birkaç gün sonra devam ediyorsa, egzersizleri çok ve hızlı yapıp yapmadığınıza dikkat edip, yavaşlayın.

    · Bu sertlik ve ağrılar üç hafta sonunda hala sürüyorsa doktorunuza müracaat edin.

    · Yatarken ve yataktan kalkarken kurallara uygun davranın.

    · Egzersiz esnasında en az 2 defa gevşeme pozisyonuna geçin.

    Gevşeme pozisyonu
    Düz bir zeminde sırt üstü uzanın, dizlerinizi bükün, baldırlarınızın altına 2 yastık koyun (yaklaşık 30 cm.) ve gevşeyin.
    15 dakikalık egzersiz programında 2 kez toplam 5 dakika gevşeyin.

    Yatarken Yataktan Kalkarken
    Önce yatağın kenarına yanaşıp yan dönün, bacaklarınızı karnınıza doğru çekip kıvırın, bacaklarınızı aşağıya doğru sallandırırken dirseğinizden kuvvet alarak oyalanmadan doğrulun ve oturun.

    Yatarken de önce oturun aynı; işlemin tam tersini uygulayın.

    Boyun- Sırt Gerdirme
    Gevşeme egzersizinden sonra egzersizlere ayakta yapılan hareketlerle devam edilmelidir. Baş öne ve arkaya doğru
    yavaşça eğilir.
    Daha sonra baş sağa ve sola doğru eğilir.
    Bu süre içinde başın
    dönmemesine özen gösterilmelidir.

    Yarı Eğilme Pozisyonu

    Eller açılır ve sağ ve solda uyluk bölgesine konurken vücut öne doğru eğilir.
    Bu hareket sırasında sırt kaslarınızı mümkün olduğunca germeye özen gösterin.

    Yan Gerdirme Egzersizi
    Sol el havaya doğru kaldırılır . Sağ el uyluk bölgesine yakın tutulur ve sağ tarafa doğru yavaşça vücut eğilir. Hareketin devamında gerdirme yavaş yavaş arttırılır. Daha sonra sağ el kaldırılarak sola doğru gerdirme sağlanır.

    Sırtın Yere Teması
    Ayakta yapılan ısınma hareketlerinden sonra hareketlere yerde devam edilir. Başlangıç için idealdir.

    Düz bir zeminde sırt üstü uzanın dizlerinizi bükün, ayak tabanı yere gelecek şekilde bel bölgenizi yere değdirip kaldırın. En az 10 defa yapın.

    Omuz Bel Egzersizi
    Sırt üstü sert bir zeminde uzanın. Sırtınızı yere temas ettirin, sonra kalçanızı
    ve sırtınızı yerden hafifçe kaldırın. 10 kez tekrarlayıp, gevşemeye geçin.

    Diz Göğüs Egzersizi
    Yatar pozisyonda bir bacağınızı kavrayarak, göğsünüze doğru yavaşça çekin. Sonra ayağınızı uzatın ve bu hareketi diğer bacağınızla tekrarlayın.

    Emekleme Pozisyonu
    Emekleme pozisyonunu alın, belinizi aşağı yukarı hafifçe hareket ettirin. Aynı zamanda başınızı da aşağıya yukarıya hareket ettirerek bel kaslarınızı çalıştırın.

    Yüz Üstü Gerdirme
    Yüz üstü pozisyonda baş kaldırılıp belli bir
    süre bu pozisyonda durulur daha sonra gevşenir.Yüz üstü konumdayken ilk önce sol bacakdüz biçimde yukarıya doğru kaldırılır belli bir süre sonra gevşemeye geçilir. daha sonra bu hareket sağ bacak için de kullanılır.

    Yüz Üstü Destekli Gerdirme

    Bu kez ellerden destek alınarak vucut kaldırılır. Bu pozisyonda en az 5 saniye beklenir. daha sonra gevşenir.

    Yatarken Yana Dönme
    Yatar pozisyonda eller başın arkasında kenetlenir, ayak ayak üstüne atılır ve sağ tarafa vücudun belden aşağısı döndürülür. 5 saniye bu pozisyonda kaldıktan sonra gevşenir ve hareket sol tarafa doğru olmak üzere tekrarlanır.

    Kısmi Doğrulma
    Düz zeminde yatarak dizleriniz kıvrık ve ayak tabanlarınız zemine dayalı olarak çenenizi göğsünüze değdirmeye
    çalışın ve ellerinizi mümkün oldukça
    dizlerinize uzatın 10 kez tekrarladıktan
    sonra gevşeme pozisyonunuzu alın.

    Bacak Kaslarını Germe
    Sırt üstü uzanın bir bacak bükülü olarak diğer bacağınızı elinin yardımıyla kaldırıp, indirin. Aynı işlemi her iki bacağınızla da tekrarlayın.

  • Boyun fıtığı ve önemli anatomik yapılar

    Boyun fıtığı günlük beyin cerrahisi yaşantımız içinde çok sık karşılaştığımız bir sorun. Beyin ve sinir cerrahisi uzmanı olarak biz de, hastayı muayene ederek ve sonrasında görüntüleme yöntemlerini kullanarak (magnetik rezonans (MR), bilgisayarlı tomografi (BT), direk grafi) tanı koymaya çalışırız. Cerrahi tedavi kararını hastayı belirli kriterlere göre değerlendirdikten sonra karar veririz. Eğer olası ise her zaman cerrahi dışı tedavi yöntemlerini seçmeye özen gösteririz. Burada söz etmek istediğim cerrahi tedavi kararı verdiğimde hastalarımın bana çok sık sordukları, ‘Boyun fıtığı ameliyatı gerçekten çok tehlikeli mi?’ sorusuna yanıt vermek.

    Boyun fıtığında ameliyatın önden veya arkadan mı yaklaşımla yapılması kararında, boyun fıtığının yeri, cerrahın deneyimi gibi faktörler önemli etkendir. Önden yapılan yaklaşım için genellikle boynun sağ tarafı kullanılır. 4 cm’lik yatay kesi yapılması ardından ciltaltı dokusu, onun hemen altındaki yüzeyel kas tabakası geçilir ve boyun kasları arasından şah damarıgörülene kadar ilerlenir. Omurgaya ulaşmak için özel ekartörlerle şah damarı dış tarafa,yemek ve soluk borusu iç tarafa alınarak boyun omurgası ön kısmına ulaşılır. Yine bu aşamada sağ ses telinin hareketini sağlayan sinir ve göz bebeği büyüklüğü ile göz kapağı hareketini ayarlayan sinirkavşağına yakın olarak çalışılır. Tüm bu önemli anatomik yapılar, her aşamada özenle koruma altına alınır. Ameliyat uzun sürecekse her yarım saatte bir ameliyat sahasının görmemizi sağlayan ekartör dediğimiz ayraçları gevşetmek; dokuların uzun süreli bası altında kalmasını önler ve normal kanlanmasını sağlamış olur. Ameliyat yapılacak omurlar arasını saptamak için ameliyat sırasında röntgen çekilir ve ameliyat yeri teyit edilir. Ardından ekartörler yerleştirilir. Ameliyatın bu aşamadan sonrası mikroskop altında yapılan mikrodiskektomi işlemidir. Bu yaklaşımda boşaltılan disk materyali yerine komşu iki omuru sabitlemek amaçlı protezler veya kemik konulur. Sonrasında son 1 kez röntgen ile ameliyat mesafesi kontrol edilir ve kanama kontrolü ardından kesi yeri dikiş alınmasına gerek kalmayacak şekilde kapatılarak operasyon sonlandırılır. Boyun fıtığında arkadan yapılan ameliyat daha sınırlı sayıdadır. Eğer fıtık orta hatta değil ve omurilikten çıkan sinir kökünün omurilik kanalını terketmek üzere girdiği kanalın ağzındaysa o zaman arkadan yaklaşım önerilebilir.

    Sonuç olarak, önden girişimle yapılan boyun fıtığı ameliyatında çok önemli anatomik yapıların arasından ameliyat yapılacak yere ulaşılması gerekiyorsa da, bu yapıların özenle korunması sonucu komplikasyon oranları çok düşüktür. Cerrahi karar verildiğinde beyin ve sinir cerrahisi uzmanı olan hekiminiz size her türlü olasılığı daha detaylı anlatacaktır. Yıllar içinde edindiğimiz deneyim, hekim-hasta işbirliği ile hastanın hekimine olan inancının cerrahi süreci her zaman çok olumlu etkilediği yolundadır. HEKİMİNİZE GÜVENİN.

    Sağlıkla kalın…

  • Atipik yerleşimli herpes zoster enfeksiyonu tedavisinde girişimsel blokla ilgili olgu

    Olgu: 65 yaşında bayan hasta sağ kol ve sağ skapula üstünde önceden tariflenen kronik ağrının son iki üç gün ağrının şiddetinin artması ve karıncalanma olması üzerine kliniğimize başvurdu.

    Hastanın VAS 9-10’du ve bunda döküntü ve kızarıklık yoktu. Servikal MR’da C3- 4, C4-5, C5-6 minimal protrüzyon vardı. Sinir kökleri serbestti. Bu hastamızda sağ supraskapular blok ve sağ paraservikal blok yapıldı. Bunun sonunda VAS 3 – 4’dü. Hastamıza gabapentin 300 mg. 3×1 ve uyku sorunundan dolayı trisiklik anti deprisan başlandığı ve 15 gün sonra kontrole geldiğine bloklar yapıldıktan 2 gün sonra döküntülerin oluştuğu ve 3 – 4 gün sonra ağrılarının tekrar arttığını ve VAS’ının 7- 8’di. Bu hastamızda C 6 – 7’ye uyan herpes zoster enfeksiyonu oluştuğu öğrenildi.

    Hastamıza sağ supraskapular blok ve paraservikal blok yapıldı ve 15 gün sonra kontrolde döküntülerinin iyileştiği görüldü ve VAS 3–4’dü.

    Hastamıza tekrar aynı bloklar yapıldı ve 15 gün sonra kontrolde VAS 0 dı ve döküntüler kaybolmuştu.

    Sonuç: Akut herpes zoster atipik yerleşim olduğunda ve lezyonlar çok belirgin olmadığında yanlış tedavi uygulanabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Olgumuzda akut döneminde uyguladığımız supraskapular blok ve paraservikal bloğun hem ayrıcı tanı ve akut ağrı tedavisi ve gelişecek post herpetik nevraljinin önlediğini düşünmekteyiz.

  • Diyabetik ayak nöropatik ağrı ve yarasının tedavisinde girişimsel blokların yeri

    Olgu: 60 yaşında erkek hasta. Hastamızın ayaklarında yanma, karıncalanma, kramp girme şikayetleri ile bize başvurdu. VAS8-9’du. Bu hastamızın sağ ayak baş parmağının ampütasyona bağlı iyileşmeyen diyabetik yarasıda vardı. Bunun için hastamıza pregabalin 150mg/gün başlandı. Bu hastamızın şikayetleri azalmıştı. VAS6-7’ye geriledi. Bu ilacın etkisinin azalması ile tekrar şikayetleri artıyor ve VAS8-9’a tekrar yükseliyor. Burada pregabalin dozu 300mg/gün ‘e çıkarıldı ve girişimsel bloklar planlandı. İlk önce hastamıza kaudal epidural blok yapıldı. 15 gün sonra kontrolde VAS6-7’idi. Bu arada hastamızın sağ ayak baş parmak ampütasyonunda iyileşmeyen yaranın iyileşmeye başladığı görüldü. Bunun üzerine hastamıza tekrar kaudal epidural blok yerine ek olarak sağ popliteal blok da uygulandı. 15 gün sonra kontrolde VAS’ın 3-4’ e gerilediği ve yara iyileşmesinin arttığı görüldü. Tekrar hastamıza kaudal epidural blok + sağ popliteal blok uygulandı. 15 gün sonra kontrole geldiğinde VAS0-1’di. Bu arada ayak yaralanmasının iyileşmesinin devam ettiği görüldü. Bunun üzerine hastamıza medikal tedavi ayarlanarak birer ay arayla kontrole çağrıldı.

    Bu kontrollere geldiğinde şikayetlerinin olmadığı ve VAS’ın 0-1 olduğu görüldü. Bu kontrollerde sağ ayak yarasının iyileşmeye devam ettiği görüldü.

    Sonuç: Burada diyabetik nöropatik ağrıda medikal tedavi yanında girişimsel blokların yerinin olduğu görüldü. Yine bu girişimsel blokların iyileşmeyen diyabetik ayak yaralarının iyileşmesinin hızlandırıldığı görüldü. Bu nedenle girişimsel blokların iyileşmeyen diyabetik ayak yarasında ve diyabetik nörapatik ağrıda kullanılabileceği görüşündeyiz.

  • Genel systema cardıovasculare – genel kalp damar sistemi

    İnsanda yaşam için gerekli olan oksijenin, besin maddelerinin ve iç salgı bezleri tarafından salgılanan hormonların hücrelere taşınması, hücrelerde oluşan metabolizma artıklarının ve karbondioksitin atılması Dolaşım sistemi (Systema vasorum) ile olmaktadır. Dolaşım sistemi (Systema vasorum, Angiologia) emme basma tulumba tarzında çalışan Kalp (Cor), Kalpten organlara, organlardan kalbe kan taşıyan damarlar ile bu damarlar tarafından taşınan kandan oluşur. Bu oluşumlardan kan, yapısı ile birlikte daha kapsamlı olarak Histoloji ve Fizyoloji derslerinde incelenmektedir. Şimdi önce kalbi, sonra da damarları görelim

    COR (KALP – YÜREK)

    Cor (Kalp), dolaşım sisteminin merkezidir. İçi boş, kassel bir organdır. Şekil bakımından, Tepesi aşağıda, tabanı yukarıda, hafif basılmış bir koni şeklinde olan kalp oblik olarak durur. Kalp, göğüs boşluğu içinde Aorta ile Columna vertebralis’e, Truncus pulmonalis ile Akciğerlere, V. cava cranialis ile Göğüs boşluğu girişine (Apertura thoracis cranialis), V. cava caudalis ile Diaphragma’ya, bağlanır.

    Dolaşım sisteminin merkezi organı olan Kalp (Cor), içi boşluklu, musculer bir yapıda olup, bir emme – basma tulumba gibi çalışarak damarlardaki kanın hareketini sağlar. Kalp, göğüs boşluğu içinde, Alt Mediastinum’un orta bölümünde, iki akciğer arasında Pericardium adı verilen torbanın içinde yer alır. Göğüs boşluğunun tam ortasında değil, biraz solunda yer alır.

    Kitlesinin 2/3’ü orta hattın solunda, 1/3’ü orta hattın sağında yer alır. Kalbin, erişkin bir erkekteki uzunluğu 12 cm genişliği 9 cm kalınlığı (ön-arka çapı) 6 cm. ağırlığı 300 gr kadardır. Erişkin bir kadında, boyutlar yarımşar cm kadar daha küçük, ağırlık ise 250 gr.dır.

    PERICARDIUM – PERICARD

    Pericardium, kalbin şekline uyan ve onu dıştan çepeçevre saran torba şeklinde bir örtüdür. Kalbe giren ve kalpten çıkan damarların kalbe yakın kısımlarını da örter. İki yapraktan oluşmuştur. Bu yapraklardan birincisi Pericardium fibrosum’dur ve dışta bulunur. İkincisi ise Pericardium serosum’dur ve içte yeralır. Pericardium fibrosum fibroz bağ dokudan yapılmıştır. Kalbi tümüyle örttükten sonra Kalbin Apex cordis kesiminde bir ligament oluşturur. Bu ligament ile Diaphragma’ya bağlanır.

    Pericardium serosum seröz iki yapraktır. Biri Pericardium fibrosum’un iç yüzünü örten diğeri kalbin dış yüzünü örten iki katman gösterir. Bu katmanlar Lamina parietalis ve Lamina visceralis’tir. Lamina parietalis, Pericardium fibrosum’un kalbe dönük yüzünü örter ve ona sıkıca yapışır. Basis cordis bölgesinde Truncus pulmonalis ve Aorta’nın köklerini Vagina serosum arteriosum oluşturarak sarar kalbin üzerine devrilir bu kez onu sıkıca sarar. Bu katmanda Lamina visceralis veya Epicardium’dur. Pericardium serosum’un Lamina parietalis’i ile Lamina visceralis’i arasında bir boşluk kalır. Bu boşluğa Cavum pericardii denir. Bu boşluk içinde bir sıvı bulunur. Bu sıvıya Liquor pericardii denir. Bu sıvı, Cavum pericardii içinde kalp duvarlarını kaygan tutar dolayısıyla hareketleri sırasında sürtünme ve aşınmadan zarar görmesi söz konusu olmaz. Bu sıvının miktarı genellikle ölümden sonra ya da Pericardium hastalıklarda artış gösterir. Pericardium serosum’un Lamina parietalis’i Lamina visceralis halinde kalbin üzerine devrilirken, büyük damarların kökünde iki çıkmaz oluşturur. Bunlardan biri Lamina parietalis ile Lamina visceralis’in birbirine geçiş yerindedir. Buna Sinus obliquus pericardii denir. İkincisi Aorta ile Truncus pulmonalis’i saran yaprak arasındadır. Bu da Sinus transversus pericardii’dir

    KALBİN DIŞ YÜZÜ

    Koni şeklindeki kalbin tepesine Apex, tabanına Basis denir. Apex serbest olduğu halde, Basis’e kalbe girip çıkan büyük damarlar tutunur. Öne, sola ve aşağıya bakan kalp tepesi 5.- 6. kaburgalar arası aralıkta ve orta hattın yaklaşık 9 cm solunda yer alır. Kalbin sistolü (kasılması) sırasında bu noktada Kalp Tepe Vurumu (Ictus cordis) gözlenir ve hissedilir.

    Kalbin 4 yüzü ve 4 kenarı ayırt edilir. Konveks olan ön yüze Sternokostal yüz, Diafragma üzerine oturan düz alt yüze Diafragmatik yüz, Akciğerlerin Mediastinal yüzlerine bakan sağ-sol yüzlere de Pulmoner yüzler denir. Sterno – costal ve Diafragmatik yüzlerde uzunlamasına seyreden içinde Coroner damarların dallarının uzandığı Interventriküler oluklar (Sulcus interventricularis) bulunur. Ön ve alt yüzlerin birleştiği Alt kenar Keskin bir kenar (Margo acutus – Sağ ventrikül oluşturur) şeklinde olduğu halde Ön ve Alt yüzlerin solda birleştikleri ve Sol ventrikülün oluşturduğu Sol kenar (Margo obtusus) Künttür. Sağ kenar Sağ atrium, Üst kenar Sol atrium tarafından oluşturulur.

    Sternocostal yüzün üst Sağ tarafında Sağ kulakçık (Auricula dextra) Sol tarafında Sol kulakçık (Auricula sinistra) ikisi arasında Aorta ve Truncus pulmonalis görülür.

    Kalbin dış yüzü parlak ve kaygandır. Bu parlaklık kalbin dış yüzünü örten Epicardium veya Lamina visceralis’ten ileri gelir. Kalbin geniş olan ve yukarıda yer alan tabanına Basis cordis, altta bulunan tepe, uç kesimine de Apex cordis denir. Apex cordis’te, Sulcus interventricularis paraconalis ile Sulcus interventricularis subsinuosus’un birleştiği yerde Incisura apicis cordis denilen bir çentik bulunur.

    Kalbin dış yüzünde az veya çok miktarda yağ ile dolu başlıca üç oluk görülür. Bu oluklar Sulcus coronarius, Sulcus interventricularis paraconalis (Sulcus longitudinalis sinister) ve Sulcus interventricolaris subsinuosus (Sulcus longitudinalis dexter)’tur.

    Sulcus coronarius: Atrium’larla Ventriculus’lar arasındaki sınırı dıştan belirleyen bir oluktur. Kalbin etrafını çepeçevre dolaşır. Sadece Facies auricularis’te Truncus pulmonalis ile kesintiye uğrar. Aynı zamanda Ventriculus’lar ın basis’ini oluşturur. Bu oluk içinde A. coronaria sinistra’nın Ramus circumflexus sinister’i, A. coronaria dextra’nın ince bir dalı ve V. cordis magna bulunur.

    Sulcus interventricularis paraconalis: Kalbin sol yüzü veya Auricular yüzü üzerinde bulunan bir oluktur. İki Ventriculus arasındaki sınırı belirler. Sulcus coronariustan başlar. Apex cordis’e kadar uzanır. Bu oluğun içinde A. coronaria sinistra’nın Ramus interventricularis paraconalis ismindeki dalı ile V. cordis magna’nın aynı isimli dalı bulunur.

    Sulcus interventricularis subsinuosus: Sulcus interventricularis paraconalis’e oranla daha sığ bir oluktur. Sulcus coronarius’tan başlar. Bu oluk içinde A. coronaria dextra’nın Ramus interventricularis subsinuosus adındaki dalı ile V. cordis media seyreder.

    Yukarıda bildirilen oluklardan başka bir de Sulcus intermedius vardır. Sadece sığırda bazen de köpeklerde bulunur. Margo ventricularis sinister üzerinde yer alır. Sulcus coronarius’tan başlar, Apex cordis’e varmadan sonlanır. Diğer oluklara oranla siliktir. İçinde Ramus circumflexus sinister’in bir dalı Ramus intermedius (Marginis ventricularis sinistri) seyreder.

    KALBİN İÇ YÜZÜ

    Dıştan bakıldığı zaman kalbin bir bütün organ olduğu görülür. Oysa içten dikey bir bölme ile iki kalp yarımına ayrılır. Kalp yarımlarından biri önde ve sağ tarafta bulunur. Sağ atrium ve Sağ ventriculus tarafından oluşturulur. Sağ atrium ve Sağ ventriculus’u kapsayan kalp yarımı venöz kan içerir. Diğer kalp yarımı arkada ve sol tarafta yeralır. Sol atrium ve Sol ventriculus tarafından oluşturulur. Sol atrium ve sol ventriculus’u kapsayan kalp yarımı arteriyel kan içerir.

    Kalbi içten iki yan yarıma ayıran dikey (vertikal) bölmenin iki Atrium arasındaki kesimine Septum interatriale, iki Ventriculus arasındaki kesimine Septum interventriculare denir. İki Atrium’dan sağdakine Atrium dextrum, soldakine Atrium sinistrum adı verilir. İki Atrium (Atrium cordis) kalbin taban kesiminde bulunur. Aynı şekilde iki ventriculus’tan sağdakine Ventriculus dexter, soldakine Ventriculus sinister denir. İki Ventriculus (Ventriculus cordis) kalbin uç, tepe kesiminde yer alır.

    Atrium’ların temel görevleri Venalar ile kalbe getirilen kanı toplamaktır. Sağ atrium, içinde toplanan kanı, üzerinde kapaklar bulunan ve Ostium atrioventriculare dextrum denilen bir delik aracılığı ile Sağ ventriculus’a; Sol atrium ise yine üzerinde kapaklar bulunan ve ostium atrioventriculare sinistrum denilen bir delik aracılığı ile Sol ventricus’a boşaltır. Atriumlar içerdikleri kanı hemen alt kesimlerinde yer alan ventriculus’lara ilettikleri için çok zayıf bir kas katmanına sahiptir. Oysa Ventriculus’lar kapsadıkları kanı daha uzaklara pompaladıkları için atrium’lara oranla çok daha kuvvetli bir kas katmanına sahiptir. Hiç şüphesiz yapı itibariyle Ventriculus’lar arasında da belirgin farklar vardır. Çünkü Sağ ventriculus, içindeki kanı hemen yakınındaki Akciğerlere pompalar. Yolun yakınlığı nedeniyle fazla bir kuvvete ihtiyaç göstermez. Sol ventriculus ise içindeki kanı vücudun her tarafına, en uzak bölgelere pompalamakla görevli olduğu için son derece kuvvetli bir kas katmanına ihtiyaç gösterir.

    İki atrium, Septum interatriale ile birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Yani bir kommunikasyon söz konusu değildir. Ancak fötusta her iki Atrium Foramen ovale denilen bir delik ile iştirak halindedir. Bu delik doğumdan 2-3 hafta sonra kapanır ve yerinde Fossa ovalis adı verilen belli belirsiz bir çukur kalır. Açık renkli, yuvarlak bir alan durumundaki bu çukurcuk Septum interatriale’nin Atrium dextrum’a bakan yüzünde yer alır.

    İki ventriculus, Septum interventriculare denilen bir bölme ile birbirinden ayrılır. Bu bölmenin büyük bölümü kalın bir kas katmanından yapılmıştır. Bu nedenle bu bölüme Pars muscularis denir. Septum interventriculare’nin en üst kısmındaki ince fibröz yapıdaki bölümüne ise Pars membranacea’dır. Pars membranacea, Valva aortae’nin hemen altında bulunur.

    ATRIUM SINISTRUM – SOL KULAKÇIK

    Atrium sinistrum (Sol kulakcık), kalbin sol ve arka kesiminde, Ventriculus sinister’in üstünde yer alır. Tavanına Akciğerlerden kalbe temiz kan taşıyan Vena pulmonalis’ler açılır. değişik çaptaki bu damarların sayısı 4-5 arasındadır. Deliklerine Ostium venorum pulmonalium adı verilir. Bu deliklerde kapak bunmaz. Atrium sinistrum öne ve sola dönük bir Auricula sinistra’ya sahiptir. Auricula sinistra’nın serbest kenarı çentiklidir. Sağ auricula’ya oranla daha dar ve daha uzundur. İç yüzünde Mm. pectinati mevcuttur.
    Atrium sinistrum’un iç duvarını Septum interatriale yapar. Bu septumun üzerinde Valvula foraminis ovalis denilen bir kabartı bulunur.

    Atrium sinistrum ile Ventriculus sinister arasında, Ostium atrioventriculare sinistrum denilen bir delik bulunur. Yaklaşık iki parmak genişliğindeki bu delik fibröz bir doku ile çevrelenmiştir. Anulus fibrosus denilen bu sert dokuya iki kuspisli bir kapak yapışır. Bu kapağa Valva atrioventricularis sinistra (Valva bicuspidalis veya Valva mitralis) denir. Kuspisler kalın ve dayanıklıdır. Cuspis septalis ve Cuspis parietalis olmak üzere iki tanedir. Cuspis septalis (Cuspis anterior) daha kuvvetlidir, Deliğin (Ostium atrioventriculare sinistrum’un) ön ve iç tarafında yer alır. Cuspis parietalis (Cuspis posterior) ise aynı deliğin arka ve yan tarafında bulunur.

    VENTRICULUS SINISTER – SOL KARINCIK

    Ventriculus sinister (Sol karıncık), kalbin solunda ve arka kesiminde yer alır. Aynı zamanda Atrium sinistum’un altında bulunur. Sağ ventriculus’a oranla daha uzundur. Dış yüzü dışbükeydir. Boşluğu dardır. Boşluk kalbin ucuna (Apex cordis’e) kadar uzanır. Bu nedenle Apex cordis sadece Sol ventriculus’un duvarları tarafından oluşturulur.

    Ventriculus sinister’in duvarı kalındır. Bu kalınlık fonksiyonel bir zorunluluğun sonucudur. Duvarının iç yüzünde iki tane M. papillaris bulunur. Bunlar M. papillaris subauricularis (M. papillaris anterior) ve M. papillaris subatrialis’tir. (M. papillaris posterior). Her bir M. papillaris’ten çıkan ve sayıları 6-10 arasında değişen Chorda tendinea’lar Ostium atrioventriculare sinistrum’un iki kuspisine tutunur.

    Ventriculus sinister ile Atrium sinistrum arasındaki iştiraki sağlayan delik Ostium atrioventriculare sinistrum’dur. Bu delikte iki kuspisli, Valva atrioventricularis sinistra (Valva bicuspidalis veya Valva mitralis) denilen bir kapak bulunur.

    Ventriculus sinister. Aorta’nın başlangıç deliği olan Ostium aortae’yi de kapsar. Bu delik (Ostium aortae), Ostium atrioventriculare sinistrum ile aynı doğrultuda, ancak onun sağında yer alır. Deliğin ağzında Valva aortae denilen bir kapak bulunur. Aorta’ya gönderilen kanın Ventriculus sinister’e geri dönmesini önleyen bu kapak, üç semilunar kapakcıktan oluşur. Bu semilunar kapakçıklardan biri Valvula semilunaris septalis’tir, Ostium aortae’nin arkasında yer alır. İkincisi Valvula semilunaris dextra’dır, aynı deliğin sağında yer alır. Üçüncüsü ise Valvula semilunaris sinistra’dır. Ostium aortae’nın solunda bulunur. Semilunar kapakcıkların serbest kenarlarında, Noduli valvulorum semilunarium denilen kabartılar ya da kalınlaşmalar ile, Lunulae valvulorum semilunarium adı verilen yarımay şeklinde dar bölgeler bulunur. Noduli valvulorum semilunarum, üzerinde bulunduğu kapakçığın damar duvarına yapışmasına engel olur.

    ATRIUM DEXTRUM – SAĞ KULAKÇIK

    Atrium dextrum (Sağ kulakçık), kalbin sağ ve ön kesiminde Ventriculus dexter’in üstünde yer alır. Gelişimini tamamlamış bir kalpte Atrium dextrum, Asıl Atrium boşluğu ve Sinus venorum cavarum diye iki kısım gösterir. Bu iki kısım Crista terminalis denilen belirgin bir kabartı ile birbirinden ayrılır. Bu crista’ya dıştan Sulcus terminalis adı verilen bir oluk uyar. Sinus venorum cavarum ise iki Vena cava’nın delikleri arasındaki düz alandır. Yada V. cava superior, V. cava inferior ve Sinus coronarius’un açıldığı yerdir. Bu duruma göre Atrium dextrum, Ostium venae cavae superioris’i, Ostium venae cavae inferior’u ve Ostium sinus coronarii’i kapsar. Atrium dextrum ayrıca Ventriculus dexter ile iştirakini sağlayan Ostium atrioventriculare dextrum’u da kapsar. İki Vena cava’nın açıldığı yerin arasında bir tümseklik vardır. Kas ipliklerinin oluşturduğu bu tümseğe Tuberculum intervenosum denir. Tuberculum intervenosum hem Vena cava’lar ile zıt yönde gelen kan akışının birbirine engel olmamasını sağlar, hem de kanın Venalara geri dönmesine engel olur. Ostium sinus coronarii, Ostium venae cavae cranialis’in tabanında ya da Atrium’un alt duvarı ile Septum interatriale’nin birleşim yeri yakınında bulunur. Deliğin ağzında Valvula sinus coronarii denilen bir kapak bulunur. Kapak deliğin sağ tarafında yer alır ve pek belirgin değildir. Sinus coronarius’a V. cordis magna, V. cordis media, V. cordis parva, adındaki venalar açılır.

    Septum interatriale’nin Atrium dextrum’a dönük yüzünde, açık renkli, yuvarlak, çukur bir alan görülür. Fossa ovalis adı verilen bu çukur alan intrauterin hayattaki Foramen ovale’nin kapanmasından oluşur. Bazı durumlarda bu delik açık kalabilir.
    Atrium dextrum, sol tarafa dönük, üçgen şeklinde bir Auricula dextra’ya sahiptir. İç yüzünde Mm. pectinati bulunur.

    Atrium dextrum’un tabanında kanın Ventriculus dexter’e geçmesini sağlayan bir delik, Ostium atrioventriculare dextrum bulunur. Bu delik, Valva atrioventricularis dextra (Valva tricuspidalis) denilen bir kapak kapsar. Kapak, muntazam olmayan üçgen şeklinde, uçları içe dönük üç adet kuspise sahiptir. Kuspisler tutundukları yere göre Cuspis angularis (Cuspis anterior), Cuspis parietalis (Cuspis posterior) ve Cuspis septalis diye isimlendirilir. Cuspis angularis, Ostium atrioventriculare dextrum’un önünde ve sol tarafında bulunur. Cuspis parietalis aynı deliğin arkasında ve solunda, Cuspis septalis ise Septum interventriculare üzerinde bulunur. Bu kuspisler Ventriculus dexter’in diyastolu sırasında Ventrikulus boşluğuna sarkmış olarak bulunurlar. Her iki yüzü de Endokard ile örtülüdür. Özellikle Atrium dextrum’a bakan yüzleri parlak ve düzgündür. Serbest kenarlarından Chorda tendinea denilen kirişçikler çıkar, Ventriculus dexter’in yan duvarı ile Septum interventriculare üzerindeki meme başı biçimindeki M. papillaris’lere yapışırlar.

    VENTRICULUS DEXTER – SAĞ KARINCIK

    Ventriculus dexter (Sağ karıncık), kalbin önünde ve sağ tarafında yer alır. Aynı zamanda Atrium dextrum’un alt tarafında bulunur. İçindeki kanı yakınındaki Akciğerlere pompaladığı için fazla bir kuvvete ihtiyaç göstermez. Bunun için duvar kalınlığı Sol ventriculus’unkinden daha incedir. Kapsadığı M. papillaris’ler ve Chorda tendinea’lar yönünden de dikkate değer derecede zayıflık gösterir.

    Ventriculus dexter biri Atrium dextrum ile iştirakini sağlayan Ostium atrioventriculare dextrum, diğeri Truncus pulmonalis’in başlangıç deliği olan Ostium trunci pulmonalis olmak üzere iki delik kapsar. Bu iki delik arasında Crista supraventricularis denilen bir çıkıntı bulunur. Ostium atrioventriculare dextrum, Atrium dextrum konusunda anlatıldığından burada tekrar edilmeyecektir. Ostium trunci pulmonalis, Truncus pulmonalis’in başlangıç deliğidir. Anulus fibrosus trunci pulmonalis denilen bir Anatomik yapı ile sınırlandırılmıştır. Deliğin ağzında Valva trunci pulmonalis denilen bir kapak bulunur. Bu kapak üç kapakçıklıdır. Kapakçıklardan biri Valvula semilunaris intermedia’dır (Valvula semilunaris anterior) ve deliğin önünde yer alır. İkincisi Valvula semilunaris dextra’dır, deliğin sağında ve arkasında bulunur. Üçüncüsü ise Valvula semilunaris sinistra’dır. Bu da deliğin solunda ve arkasında yer alır. Ventriculus dexter’in sistol devresinde bu kapaklar Truncus pulmonalis’in yan duvarlarına itilir, böylece deliğin açık kalması dolayısıyla kanın Ventriculus dexter’den Truncus pulmonalis’e geçmesi sağlanır. Diyostol evresinde ise kapakçıkların serbest kenarları karşı karşıya gelir, Ostium trunci pulmonalis’i kapatır. Deliğin kapanmasıyla Truncus pulmonalis’e atılan kanın tekrar Venticulus’a dönmesi engellenmiş olur.

    Ostium trunci pulmonalis’teki kapakçıklar yarımay şeklindedir. Damar ve kas dokusundan yoksundur. Serbest kenarlarının orta kesiminde düğümcükler ya da kabartılar görülür. Fibröz dokunun kalınlaşmasından oluşan bu düğümcüklere Noduli valvulorum semilunarium adı verilir. Her bir kapak üzerinde yarımay biçiminde, dar bir bölge görülür ki buna da Lunulae valvulorum semilunarium denir.
    Ventriculus dexter’de üç tane M. papillares bulunur. Bunlardan biri, Papillar kasların en büyüğü ve Ventrikulusun yan duvarında bulunan M. papillaris magnus’tur (M. papillaris anterior). Diğer ikisi ise M. papillares parvi (M. papillaris posterior) ve M. papillaris subarteriosus’tur (M. papillaris septalis).

    KALP HAKKINDA KLİNİK BİLGİLER

    Patent foramen ovale : Eğer başka bir konjenital anamoli nedeni ile Sağ vertikül veya Sağ atriumda basınç yükselmesi olursa Foramen ovale kapanamaz. Bu olguya Patent foramen ovale denir. Açıklık geniş kalırsa sistematik dolaşıma ileri derecede venöz kan karışacağı için bebek derisinin rengi siyanoz nedeniyle maviye dönüşür (Mavi hastalık). Olgu ameliyatla düzeltilmelidir.

    KALBİN YAPISI

    Kalbin duvarları üç katmandan oluşur. Üst üste sıralanan bu katmanlar dıştan içe doğru Epicardium, Myocardium ve Endocardium’dur.

    Epicardium : Kalbin en dış katmanıdır. Pericardium serosum’un Lamina visceralis’i tarafından oluşturulur. Kalbin kas katmanını, Kalbe giren ve Kalpten çıkan büyük damar köklerini sıkıca sarar. Etraflı bilgi Pericardium konusunda anlatıldığında burada tekrar anlatılmayacaktır..

    Myocardium : Epicardium’dan sonra gelen ikinci katmanıdır. Kalp duvarının kas katmanıdır. Özellikleri bakımından iskelet kaslarına da düz kaslara da benzer. Ancak kalp kası iplikleri yanal uzantılarla birbirine bağlanmışlardır. Atrium duvarındaki kas katmanı ile Ventriculus duvarındaki kas katmanı Anulus fibrosus’lar ile birbirlerinden ayrılmıştır. Bunun sonucu olarak Atrium’lar ile Ventriculus’lar ayrı ayrı çalışabilmektedir. Kas sistemleri birbirlerinden ayrı olmalarına rağmen bu iki sistem arasında fonksiyonel bir ilişki vardır. Bu ilişki özel bir yapıya sahip olan His demetleri tarafından sağlanır. Atrium’ların kas katmanı Ventriculus’ların kas katmanından çok daha incedir. Atrium’ların kas katmanı ipliklerinin yönlerine göre biri yüzeysel, diğeri derin olmak üzere iki katman halindedir. Yüzeysel olan katman sirküler seyirli kas ipliklerinden oluşur. Bu iplikler her iki Atrium’u birlikte sarar, dolayısıyla Atrium’ları birbirine bağlar. Derin kas katmanının iplikleri her bir Atrium’un tavanında önden arkaya doğru seyrederek yer yer kalınlıklar oluşturur ve Anulus fibrosus’larda son bulurlar.

    Ventriculus’ların kas katmanı çok kalındır. Bu kalınlık fonksiyonel bir zorunluluğun sonucudur. İki ventriculus’un kas katmanı kalınlığı da aynı değildir. Ventriculus’lar konusunda da belirtildiği gibi, Ventriculus sinister’in kas katmanının kalınlığı Ventriculus dexter’ inkinden 2 – 2,5 kat daha fazladır

    Ventriculus’ların kas katmanı, ipliklerinin seyrine göre sınırları pek belirgin olmayan dış, orta ve iç olmak üzere üç katman halindedir. Kas ipliklerinin seyirleri dış ve iç katmanlarda uzunlamasına (longitudinal) olduğu halde orta katmanda dairesel (circuler) seyirlidir. İki ventrikulus için ortak olan dış katman Basis cordis’ten Apex cordis’e doğru seyreder ve bu bölgede diğer katmanın iplikleri ile birleşmek suretiyle Vortex cordis’i oluştururlar. Orta katmanın iplikleri özellikle Basis cordis bölgesinde çok daha fazla, Apex cordis kesiminde ise daha az derecede bulunur. Bu bakımdan söz konusu kesimin kalınlığı diğer bölgelere göre daha azdır. Her bir Ventriculus’u ayrı ayrı saran bu iplikler Anulus fibrosus’ta sona ererler. Üç katmana ait kas iplikleri M. papillares’lere giderler.

    ENDOCARDIUM

    Myocardium’dan sonra gelen katmandır. Kalbin iç yüzünü yani boşluklarını, boşluklardaki Anatomik oluşumları tamamen döşeyen parlak ve düz bir zardır ve Myocardium’a sıkıcı yapışmıştır. Kalınlığı tüm yüzeyde aynı değildir. Kalınlık kanın kalp duvarları üzerindeki sürtünmesinin çok olduğu yerlerde fazla, sürtünmenin az olduğu yerlerde ise azdır. Bu bakımdan özellikle Ostium aortae, Ostium trunci pulmonalis ve Ostium atrioventriculare dextrum et sinistrum düzeyinde belirgin bir kalınlık gösterir.

    Endocardium’un kalp boşluklarına bakan yüzü endotel hücrelerden yapılmıştır. Bundan dolayı kalp boşluklarının iç yüzü parlak ve kaygan bir görünümdedir. Myocardium’a dönük yüzü ise bağ dokudan yapılmıştır. Elastik iplikleri, düz kas ipliklerini, kan damarlarını ve bunlara ek olarak kalbin uyarımlarını ileten Purkinje ipliklerini kapsar.

    KALBİN UYARI VE İLETİM SİSTEMİ

    Kalp boşluklarının belirli bir düzen içinde, ritmik olarak daralıp genişlemesi organın innervasyonunu sağlayan Autonom sinir sistemi sayesinde olur. Ancak herhangi bir nedenle bu sistemin etkisinden uzak kalsa da kalbin kendi kendine bir süre daha çalıştığı bilinmektedir. Bu durum kalbin kendine özgü bazı uyarı merkezleri ile bu uyarıları Kalp kasına (Myocardium) ileten bir sisteme sahip olduğunu gösterir. Kalbin ritmik konttaksiyonlarına neden olan uyarı merkezlerine Düğüm, Nodus adı verilir. Kalp başlıca iki uyarı merkezine sahiptir. Düğümler halinde bulunan bu merkezler Nodus sinuatrialis (Keith – Flack düğümü) ve Nodus atrioventricularis’tir (Tawara -Aschof düğümü). Nodus sinuatrialis, V. cava superior’un (cranialis’in) Atrium dextrum’a açıldığı yerde, ya da ostium V. cavae cranialis’in Atrium dextrum duvarına geçidinde bulunur. Nodus artioventricularis ise Septum interventriculare’nin Septum interatriale’ye geçidinde, Ostium aortae’deki Valvula semilunaris septalis’in tabanında yer alır. Nodus sinuatrialis’te meydana gelen uyarı Nodus atrioventricularis’e ulaşır. Buraya ulaşan uyarıların Kalp kasına iletilmesi ise His demetleri adı verilen özelliklere sahip lifler aracılığı ile olur. His demetleri, Nodus atrioventricularis’ten başlangıç aldıktan sonra Septum interventriculare’nin kas kitlesi içerisinde sağ ve sol olmak üzere 2 Dala (Crus dextrum, Crus sinistrum) ayrılır. Sağ dal (Crus dextrum) Septum interventriculare’nin Sağ ventriculus’a dönük yüzünde Apex cordis’e doğru seyreder ve M. papillaris’e gider. Böylece Myocardium’un kas lifleri ile bağlantı sağlanmış olur. His demetlerinin en uç ya da en son iplikleri daha incedir. Bu iplikler Purkinje iplikleridir. Crus dextrum ve Crus sinistrum’un son dalları Purkinje iplikleri adıyla Subendocardial olarak yayılarak son bulurlar.

    KALP KASININ METABOLİZMASI

    İnsan kalbi bir günde 11 gram glukoz ve 10 gram laktat kullanır. Kalbin en önemli yakıtı esterifiye edilmiş ve edilmemiş (serbest) yağ asitleridir. Kalp enerji ihtiyacının %67’sini yağ asitlerinden sağlayabilir. Egzersiz sırasında iskelet kaslarında meydana gelen laktat kana girer; kalp kandan laktatı alarak kullanır.

    Amino asitlerinin enerji kaynağı olarak okside edilebilmeleri için önce alfa amino grubu (Alfa -NH2) ayrılır. Alfa – amino grubu ayrılan amino asitlerinden Alfa – keto asitler, oluşurlar. İnsan metabolizmasında en önemli Alfa – NH2 grubu akseptoru (alıcısı) Alfa – ketoglutarat bileşiğidir.
    Birçok amino ve Aspartat Alfa – amino grubunu Alfa – ketoglutarata transfer edince glutamat oluşur ki, sitrik asit döngüsü substratlarından birisidir. Aspartatin amino grubunu Alfa -ketoglutarata transfer den enzim Aspartat aminotransferaz enzimidir.

    Aminotrasferaz enzimleri hücrede hem mitokondride hem de sitozomda bulunurlar. Dokuda herhangi bir zedelenme, tahribat olursa, hücrelerin Aminotransferaz enzimi dışarı sızarak kana girer. Bu nedenle serumda Aminotransferaz enzimi miktarının artmış olması doku tahribatına işaret eder. Kalpte Enfarktüs olunca Kan serumunda Aspartat aminotransferaz ya da Glutamat, Okzaloasetat Aminotransferaz enzimi miktarı artar.

    Kalp enerji için çok az amino asidi kullanır ise de diğer bütün dokulardan çok Aspartat aminotaraferaz enzimi taşır.

    Kalp vücuttaki diğer dokulardan fazla oksijen kullanır, zira normal olarak kalbin metabolizması Aerobiktir. Kalbin oksijen ihtiyacı artarsa Koroner damarlardan kan akımı hızlanarak Oksijen ihtiyacı karşılanır.

    KORONER DOLAŞIMI

    Aorta kapakçığının (Valvula semilunaris’in) hemen üst tarafından, Aorta’dan ayrılan iki Koroner arteri (A. coronaria dextra ve sinistra) kalp kasını beslerler. Sol koroner arteri Aorta’yı terk edince iki kola ayrılır. Ramus circumflexus ve Ramus descendes. Birincisi Atrium’larla Ventriküller arasındaki çukurlukta (Sulcus coronarius’ta) çevremsi biçimde seyreder. İkincisi ise Ventriküller arası çukurlukta düz olarak Apex cordis’e doğru seyreder. Her iki Koroner arter bu yüzeysel seyirleri sırasında kalp kasına giren kollar verirler.
    Sağ koroner arteri, kalbin sağ kenarını çevreleyerek kalbin arka yüzünde Apex cordis’e doğru iner, Sağ atrium ve her iki ventriküle besleyici kollar verir. Kalp kasını besleyen bu iki arterin kanlarını toplayan iki vena vardır. Sol koroner arter kanının % 80 kadarı Vena cordis magna yoluyla Sinus coronarius’a açılır, bu Sinus da Sağ atrium’a açılır. Sağ koroner arterin kanı ise, Anterio- cardiac Vena yoluyla Sağ atrium’a getirilir. Bir kısım kılcal damarlar ve küçük venalar vardır ki, bunlar kanı doğruca kalp boşluklarına, Atrium ve Ventrikül’lere boşaltırlar. Bunlara Thabesius venaları denir. Ayrıca Koroner arterler ile Venalar arasında ve Koroner arterioller ile kalp dışı arterioller arasında anastomozlar vardır.

    DAMARLAR HAKKINDA GENEL BİLGİLER

    Vasae (damarlar), iki büyük gruba ayrılır. Bunlar kan damarları (Vas sanguinus) ve lenf damarlarıdır (Vas lymphaticum).
    Kan damarları da Atardamarlar (Arteriae) ve Toplardamarlar (Venae) diye ayrılır.

    Kalbin harekete getirdiği kanı vücudun tüm hücrelerine ulaştıran ve bu kanı tekrar kalbe geri getiren borular sistemine Kan damarları adı verilir.

    Yani Dolaşım sistemi (Systema circulatorium), içinde Kan ve Lenfa gibi sıvıların dolaştığı, kanallar (Damarlar, vasa) ile merkezi pompa organı olan kalpten oluşur. Sindirim sistemi ile alınan besin maddeleri, solunum sistemiyle alınan oksijen damar ağı yolu ile vücut hücre ve dokularına ulaşırken, hücrelerin vital aktiviteleri sonucu oluşan artık maddelerin Böbrek, Akciğer ve Deri gibi atılım organlarına iletilmesi de damar sistemi ile sağlanır.

    İnsanlar ve diğer omurgalılarda damar sistemi taşıdığı sıvının karakterine göre iki grupta ele alınır. Bu iki grup dolaşım sisteminin alt sistemleri olarak ayrı ayrı adlandırılır.

    1.İçinde Kan (Haema) taşıyan damarlar ile kanın dolaşımını sağlayan Kalp (Cor) kapalı bir sistem olup Systema cardiovasculare (Kalp – damar sistemi) olarak adlandırılır.

    2.İçinde Lenf (Lympha) taşıyan damarlar ile Lenf düğümleri (Lymphonodus) dolaşım sisteminin ikinci alt sistemi olan Systema lymphoideum (Lenfatik sistem – Lenf sistemi)’u oluştururlar.

    Kanı kalpten hedef organlara ulaştıran kan damarlarına Arter, dokularda madde alış verişini sağlayan damarlara Kapiller ve kanın kalbe geri dönmesini sağlayan damarlara Vena denir.
    Kapillerin Arter ve venalardan önemli yapı farkları vardır. Damarlar bir su borusu tesisatı gibi kanı yalnız belirli yönlere sevk eden pasif oluşumlar değildir. Dolaşım olayında aktif olarak rol oynarlar. Kanın belirli yönde devamlı olarak akmasını sağlayan en önemli neden, basınç farkıdır. Kalp emme-basma bir tulumba gibi çalışarak bu basınç farklarını yaratır. Fakat damarlar da genişleme ve daralma yetenekleri ile kalpden uzak organlarda da basınç farkının sağlanmasında kalbe yardım ederler. Ayrıca çeşitli organlara giden kan miktarının ayarlanmasını sağlarlar. Merkez sinir sistemi, Kalp ve Endokrin benzer dışında vücudun bütün organlarının her zaman belli miktarda kana gereksinimleri yoktur. Bazı durumlarda kan gereksinimleri artar. İhtiyaca göre kan gönderme işini damarlar ayarlar. Bu fonksiyon için gerekli oluşumlar damarların yapısında bulunur ve Otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilirler. Bazı organlar kanı bir miktar depo ederler. Gereksinim karşısında bu kanı vücuda bırakırlar. Bu boşaltma işini de yine organın damarları kontrol ederler. Kalp basınç farkı yaratabilmek için meydana getirdiği kuvvet çok fazladır. Örneğin; 24 saatte meydana gelen kuvvet ile, dolu bir yolcu vagonunu 75 cm. yüksekliğe kaldırmak mümkündür.

    Damarlar vücutta dağıldıkça sayı ve uzunlukları artar. Bu durumda kan basıncı gittikçe azalır. İskelet kaslarının kasılması ve göğüs boşluğu içindeki negatif basınç büyük venalar üzerine emme etkisi yapar ve kalbin işini nispeten kolaylaştırırlar.
    Sol ventrikülün sistolu sırasında kan Aorta’ya atılır. Aorta duvarında elastik lifler çok fazladır. Bunlar kalbin diyastole geçip bu kuvvet ortadan kalkınca gerilmiş olan elastik liflerin tekrar eski durumlarına dönmesi yeniden bir basınç oluşturur. Bu olay kalbe yakın bütün büyük arterlerde olur.

    Sistol ve diyastol sırasında arterlerdeki daralma ve genişlemeleri yüzeyden parmağımızı bastırarak anlayabiliriz. Buna Nabız denir. Nabız kalbin ve arterlerin çalışması hakkında bize önemli bilgiler verir.

    Arterler kalpten uzaklaştıkça daralırlar ve elastik lifler azalır. Bunun yerini sinir sistemi tarafından kontrol edilen Aktif kas dokusu alır.

    DAMAR DUVARININ GENEL YAPISI

    Damarların duvarı Tunica intima, Tunica media, Tunica externa (adventitia) olmak üzere yapı bakımından farklı 3 katman gösterilir. Bu katmanların kalınlığı ve doku miktarları damarın fonksiyonuna göre farklıdır.

    ARTERLER – ATARDAMARLAR

    1. Tunica intima : En içteki endotel katmanıdır. Bu katman kan akıntısının mekanik etkisi ile ençok karşı karşıyadır. Kıvrıntılı seyreden arterlerin konvav kısımlarında intima katmanı daha kalındır. Endotelin dışında Membrana elastica interna denilen ince katman vardır.
    2. Tunica media : Çeşitli arterlerde yapısı farklıdır. Aorta ve kalbe yakın arterlerde media katmanında daha fazla elastik doku vardır. Elastik lifler lameller meydana getirirler. Lameller arasında düz kas lifleri de vardır. Ancak bu kas lifleri damarlarını daraltmaktan çok elastik liflerin durumlarını ayarlamakla görevlidirler.
    Kalpden uzaklaştıkça elastik lifler azalır. Yerini düz kas lifleri alır. Lifler sirküler durumda seyrederek kalın bir katman meydana getiriler. Aralarında az miktarda elastik lifler vardır. Kas katmanının dışında Membrana elastica externa denilen ince bir katman vardır.
    3. Tunica externa (adventitia) : Görevi damarlar ile komşu dokular arasında ilişkiyi sağlamaktır. 3 katmanın en kuvvetli olanıdır. Kollagen ve Elastik liflerden yapılmıştır. Bu katman arter anevrizmalarını önler. Bu katmanda arterin kendisini besleyen Vasa vasorum adlı küçük kan damarları bulunur. Ayrıca arterde dağılan otonom sinir lifleri için yataklık yapar.
    Bazı arterlerde Tunica media ve Tunica intima arasında, uzunlamasına seyreden kas lifleri görülür. Bunlar sirküler liflerle beraber kasılarak arteri tamamen kapatırlar. Watzka’nın boğucu arterler adını verdiği bu arterler, Deri, Osephagus, Mide, Ovaryum ve Bronchus’larda görülür.

    ARTERIOLLER

    Arteriol adı verilen prekapiller küçük damarlarında genişleme ve daralma yetenekleri yüksektir. Düz kasları fazladır. Çapları 100 μ. dan azdır. Arterioller kan basıncına karşı büyük bir direnç oluştururlar ve kanın kapillere girmeden önce basıncının düşmesini sağlarlar. Basınç 50 -60 mm Hg. ya düşer.

    KAPILLERLER

    Kapillerler aralarında anastomoz olan bir ağ yaparlar. Buraya arterioller dökülürler. Kapiller duvarları yarı geçirgen bir zar gibi çalışır. Su, kristalloidleri ve bazı plazma proteinlerinin geçmesine izin verir, büyük moleküllerinin geçmesini ise önlerler.
    Oksijen ve besleyici maddeler kapillerin arterioler ucundan dokuya geçerler. Kapillerin venöz ucundan ise metabolik artıklar ve karbondioksit kana dönerler.
    Aktif dokularda kapiller çok fazladır (Kaslar, Bezler, Karaciğer, Böbrekler ve Akciğerler v.b.). Bu dokuların inaktif olduğu durumlarda kapillerin çoğu kapalıdır. Az aktif dokularda (Tendon ve Ligamentler) kapillerde azdır. Cornea, Lens, Kalp kapakları, Epidermis ve Hyalin kıkırdakta kapillerler yoktur.

    Kapillerlerin duvarı Endotel hücereleri, Membrana basalis ve dışta Elastik liflerden yapılmıştır. Duvarın dış yüzüne yapışmış tek tük pericyte denilen hücreler görülür. Kapiller endotel hücrelerinin kasılma yetenekleri vardır.

    Endotel hücrelerini birbirine bağlayan madde, endotel hücrelerinin ürünüdür. Bu maddede Stigmata ve Stomata denilen küçük delikler görülür. Bunlardan lökositler ve büyük moleküller geçerler. Delikler duruma göre açılıp kapanabilirler.

    Küçük moleküllü madde ve gaz alışverişini endotel hücrelerinin sitoplazması sağlar.

    Venalarda kan akımı yavaşladığı takdirde kapillerler genişlerler ve fazla sıvı geçirirler. Bu durum Dokularda Sıvı Toplanmasına (Ödem) neden olur. İltihap olayı sırasında lökositlerde fazla miktarda kapillerden geçerler.

    SINUZOIDLER

    Kapillerden daha geniş ve daha dolambaçlıdırlar. Bunlar Karaciğer, Dalak, Kemik iliği, Carotis, Adenohipofiz, Suprarenal corteks ve Paratiroid bezlerinde kapillerlerin yerini alırlar bunların duvar hücreleri çoğunlukla fagositik hücrelerdir ve retiküler lifler tarafından desteklenirler.

    CAVERNOZ DOKU
    Sünger şeklinde boşluklardır. Bu boşluklara gerektiğinde kan dolar. Bunlar Penisin Corpus spongiosum ve Corpus cavernosum’u içinde vardır. Boşlukların endoteli kapillerlere benzer. Aradaki bölümler düz kas lifleri içerirler.

    VENÜLLER
    Kanı kapiller Plexus’tan toplarlar ve birleşerek venaları yaparlar.

    VENALAR – TOPLARDAMARLAR

    Canlılarda koyu mavi renkte görülürler. Venalarda nabız yoktur. Venalar arterlerden daha fazla sayıdadır. Duvarları arterlerden daha ince ve çapları daha geniştir.

    Venalar içindeki basınç kalbe yaklaştıkça tedrici olarak azalır. Sağ atriumda basınç sıfıra yakındır.

    Venalarda kanın basınç ve akma oranı aşağıdaki faktörlerle ayarlanır
    1. Sol ventrikülün kontraksiyonu.
    2. Arterioller tarafından Kapiller yatağına ve sonra Venalara bırakılan kan miktarı.
    3. Sağ atrium ve Sağ ventrikülün etkileri.
    4. Thorax’daki negatif basınç.
    5. İskelet kaslarının kasılarak periferik venaları sağması.
    6. Yerçekiminin etkisi.

    Derin venalar genellikle arterlerle yandaş seyrederler. Aynı ismi alırlar. Birçok yerde bu yandaş venalar arterin yanında çift olarak seyrederler. Bunlara Venae commitantes denir. Yüzeysel venalar arterierden ayrı seyrederler.

    Kan kalbe esas olarak Vena cava’lar yoluyla döner. Bunun dışında arterlerle yandaş seyretmeyen 3 değişik vena sistemi vardır.

    1. Azigos sistemi
    2. Vertebral sistem
    3. Portal sistem.

    Bunlar birbirleri ile anastomoz yaparlar ve herhangi biri tıkanırsa kanı diğeri boşaltabilir. Portal sistemde kan önce bir Kapiller sistemden Venalara oradan Karaciğerdeki ikinci bir Kapiller sisteme gelir ve sonra dolaşıma katılır.

    Venaların çoğunda Kapakçıklar (Valvae) bulunur. Bunlar konkav yüzleri yukarı doğru bakan 2 veya 3 cuspis’den oluşurlar. Kapandıkları zaman kanın geri dönmesine engel olurlar. Kapakçılar bir venanın, diğer bir vena’ya açıldığı yerlerde de bulunurlar. Alt ve üst ekstremite venalarında da çok sayıda kapakçık vardır. Gövde venalarında, Portal ve Vertebral vena sistemlerinde kapak yoktur. Bu kapaklar, Abdomen basıncı fazla arttığı Defekasyon ve Thorax negatif basıncı fazla azaldığı kuvvetli Ekspirasyon durumlarında kanın Ekstremite ve baş venalarına geri dönmesini önleyemezler. Bazı organlarda özellikle Endokrin bezlerde venaların intima katmanının dışında, damar boşluğunda kabartılar oluşturan düz kas lifleri bulunur. Bunlar gerektiğinde kasılarak vena’yı boğum boğum tıkayabilirler. Beyin, Retina ve Kalp venalarında kas dokusu çok azdır. Corpus cavernosum venalarında ise kas fazladır.

    ANASTOMOZ – DAMAR AĞIZLAŞMASI

    Anastomosis (Damar ağızlaşması), damarların birbirleriyle birleşmeleridir. Damarlar arasındaki birleşmeler İnoskulasyon yolla, Transversal yolla, Konvergent yolla ve Vas aberans yolla olabilir.
    İnoskulasyon yolla birleşmede iki arter aralarında bir kemer oluşturur. Truncus pudendoepigastricus’un dalı A. epigastrica caudalis ile A. thoracica interna’nın dalı A. epigastrica cranialis’in Umbilikal bölgede birbiriyle birleşmeleri gibi.
    Transversal yolla birleşmede, birbirine paralel seyreden iki atardamar Enine (Transversal) seyirli, birleştirici bir dal ile birbirine bağlanır. Bu tip birleşmeye en güzel örnek Willis poligonunda (Circulus arteriosus cerebri) birbirine paralel seyreden iki A. cerebri caudalis’in A. communicans caudalis ile birleşmesidir.
    Konvergent yolla birleşmede, Konvergent seyirli iki atardamar, tek bir atardamar oluşturmak için birbiriyle birleşir. İki A. vertebralis’in birbiriyle birleşerek A. basilaris’i oluşturması bu tip birleşme için bir örnektir.
    Vas aberans yolla birleşme şeklinde bir arterden ayrılan ince bir dalın ya aynı atardamarla ya da bu atardamardan ayrılan yanal dallarından biriyle birleşmesi şeklinde olur.

    ARTERIOVENOZ ANASTOMOZLAR

    Bazı organlarda küçük arterleri, küçük venalara bağlayan direkt anastomozlar saptanmıştır. Bunlarda arter duvarı kalın uzunlamasına ve sirküler lifler içerir. Bunlar kasılınca damarı tamamen kapatabilirler. Anastomozlar açıldığı zaman kan bölgedeki kapillerden çekilir. Böylece o bölgede refleks olarak ısı kaybına engel olur. Örneğin, Deride bir arteriovenöz anastomoz açıldığı zaman kan kapillerden çekilir. O bölgede solar ve refleks olarak ısı kaybına engel olur.

    TERMINAL ARTERLER

    Bazı arterler sadece belirli alanları beslerler ve hiçbir arterlerle anastomoz yapmazlar.
    Bunlara Terminal arterler denir. Bu arterler tıkandığı takdirde beslediği alan Nekroze olur. Bu tip arterler Retina, Beyin kısımları, Böbrekler, Dalak ve Barsaklarda bulunurlar.

    Bazı organlarda iki çeşit damar gelir. Bunlardan biri organın beslenmesini sağlar (Vasa privata) diğeri ise vücudun genel çıkarı için gerekli kan getirir (Vasa publica). Örneğin; Akciğerler, Böbrekler. Akciğere kanın oksijen alıp karbondioksidi atması, Böbreklerde ise su ve Elektrolit dengesinin sağlanması için kan gelir. Bu fonksiyonlar vücudun genel çıkarınadır.

    KLİNİK ÖNEMİ

    Bir dokuya gerektiğinden fazla kan gelmesi ve dokunun kızartı göstermesine Hiperemi denir.

    Bir dokuya yeteri kadar kan gelmemesi durumuna İskemi denir. N2, Pıhtı, Yağ veya Havanın damar lümenine girip damarı tıkamasına Emboli denir. Damar içinde pıhtılaşmış kan kitlesine Trombus adı verilir. Herhangi nedenle bir dokunun kan alamayıp çürümesine ve ölmesine Nekroz denir.

    Damarlarda kan basıncının normalden yüksek olması olgusu için Hipertansiyon, düşük olması olgusu için Hipotansiyon terimleri kullanılır.

    CIRCULUS SANGUINIS – KAN DOLAŞIMI

    Circulus sanguinus’un (Kan dolaşımı) merkez organı kalptir. Kalp normalde ritmik kontraksiyonlu bir organdır. Tipik emme basma tulumba tarzında çalışır. Kalbin bu şekilde çalışması kanın vücutta iki ayrı yönde dolaşımını sağlar. Bu dolaşımdan birincisi Büyük kan dolaşımı, ikincisi ise Küçük kan dolaşımıdır.

    Büyük kan dolaşımı Aorta ile başlar. Aorta vücudun en büyük atardamarıdır. Sol ventriculus’un tabanından üst kısmından çıkar. Başlangıcından itibaren vücudun çeşitli kesimlerini besleyen ana damarlar verir. Bu ana damarlar daha küçük çaptaki atardamarlara, bunlar da en küçük çaptaki damarlara yani kapillar kılcallara ayrılır. Bu şekilde Aorta taşıdığı oksijenle yüklü kanı tüm vücuda dağıtarak sona erer. Bundan sonra Venöz dolaşım devreye girer. Venöz dolaşım dokularda oluşan metabolizma artıklarını ve karbondioksiti alan Venöz kılcal damarlar ile başlar. Bu Venöz kapillarlar kendi aralarında birleşerek Vena’ları, venalar’da birleşerek vücudun en büyük iki Toplardamarı olan V. cava superior ve V. cava inferior’u oluşturur. Baş, Boyun, Üst ekstremiteler ve Göğüsün ön kesiminin toplardamarlarından oluşan V. cava superior, Alt ekstremiteler, Pelvis ve Karın boşluğunun toplardamarlarından oluşan V. cava inferior, Kalbin Atrium dextrer’ine açılarak sona erer. Görülüyor ki kan vücudun en kalın iki Toplardamarı (V. cava superior ve V. cava inferior) ile Kalbin Atrium dexter’ine geri getirilmektedir. Bu şekildeki Kan dolaşımına ya da çevrimine Büyük Kan Dolaşımı veya Vücut Kan Dolaşımı denir.
    İkinci dolaşım ya da çevrim, Küçük kan dolaşımı ya da Akciğer kan dolaşımıdır. Büyük kan dolaşımının bir devamıdır. Yani V. cava’lar tarafından Atrium dextrum’a getirilen Kan, Ostium atrioventriculare dexter aracılığı ile Ventriculus dexter’e geçer. Böylece Ventriculus dexter’e gelen venöz kan, Truncus pulmonalis ile Akciğerlere gönderilir. Kan Akciğerlerde inspirasyon havası ile ilişki kurar, karbondioksiti verir, oksijeni alır, yani kan oksijenlenmiş olur. Oksijenlenen kan V. pulmonalis’ler ile kalbin Atrium sinister’ine döner. Bu kan dolaşımına ya da çevrimine daha Küçük Kan Dolaşımı veya Akciğer Kan Dolaşımı denir.

    FÖTUSTA KAN DOLAŞIMI – FÖTAL DOLAŞIM

    Fötal dönemdeki kan dolaşımı ile Postfötal dönemdeki Kan dolaşımı arasında birçok fark vardır. Fötus, ihtiyacı olan besin maddelerini Plasenta yolu ile Anne kanından sağlar. Bu dönemde henüz Akciğerler görev yapmadığı için Akciğerlerin yapması gereken gaz değişimini yani kanın arteriel kan haline dönüşümü görevini Plasenta üstlenir. Bebek ile Plasenta arasındaki ilişki ise göbek kordonundaki A. umbilicalis ve V. umbilicalis ile sağlanır. Bu damarlar genel prensipten hareket edilerek kalbe gidiş ve kalpten çevreye dönüş yönlerine göre isimlendirilmiştir. A. umbilicalis kalpten çevreye gider, kanı yani metabolizma artıklarını ve karbondioksit ile yüklü kanı Plasenta’ya nakleder. Arteriel kan taşıyan V. umbilicalis, taşıdığı kanın büyük bir kısmını, adeta bu damarın devamı olan Ductus venosus arantii yolu ile V. cava inferior’a döker. Kanın az bir kısmı da bu devrede kan yapımı ile görevlendirildiği için diğer karın organlarına oranla daha büyük bir yer işgal eden Karaciğere gelir. Karaciğere gelen kan, burada görevini tamamladıktan sonra V. hepatica’lar ile V. cava inferior’a dökülür. Böylece Alt ekstremitelerden, Karın organlarından ve Karaciğerden gelen kan V. cava inferior’da toplanmış olur. V. cava inferior taşıdığı kanı kalbin Atrium dexter’e döker. Atrium dexter’deki kan, Ventriculus dexter’e geçmeden kanın akıntısı yönünde Foramen ovale yolu ile Atrium sinister’e, buradan da Ostium atrioventriculare sinister aracılığı ile Ventriculus sinister’e geçer. Ventriculus sinister’deki kan da Aorta’ya pompalanır.
    V. cava superior yolu ile Atrium dexter’e gelen kanın büyük kısmı Ventriculus dexter’e geçer, buradan da Akciğerlere gönderilmek üzere Truncus pulmonalis’e pompalanır. Truncus pulmonalis’in taşıdığı kan normal olarak Akciğerlere gitmesi gerekirken, bu dönemde henüz görev almayan Akciğerlere uğramadan Ductus arteriosus (Botalli) yolu ile Aorta’ya geçer. Böylece her iki Ventrikulus’tan gelen kan Aorta’da bir araya gelir ve buradan da bebeğin tüm vücuduna dağılır. Metabolizma artıkları ve karbondioksit ile yüklenen kan A. umbilicalis yolu ile Plasenta’ya döner. Doğuma yakın dönemde fötusun bazı damarlarında hiç şüphesiz fonksiyonla ilgili olarak bazı tıkanmalar başlar. Hele doğumdan sonra, anne ile olan madde ilişkisini sağlayan göbek kordonunun ortadan kalkması doğal olarak bazı değişikliklerin şekillenmesine neden olur. Öncelikle bebekte solunum sistemi görev üstlendiği için, akciğer kan dolaşımı devreye girer. Böylece fonksiyonu artık sona eren Ductus arteriosus kapanarak (tıkanarak) Truncus pulmonalis ile Aorta arasında yer alan Ligamentum arteriosum (Botalli) denilen bir Ligament haline dönüşür. Yine V. umbilicalis tıkanarak fibröz bir oluşum olan Ligamentum teres hepatis haline; A. umbilicalis ise tıkanarak Ligamentum teres vesicae haline dönüşür. Bu sonki Ligament sidik torbasının yan bandı olan Ligaementum vesicae laterale’yi oluşturur. İki Atrium arasındaki Septum interatriale üzerindeki Foramen ovale de doğumdan sonraki ilk 2-3 hafta içinde tamamen kapanır ve yerinde Fossa ovalis denilen bir çukurcuk kalır. Foramen ovale’nin açık kalması da nadir değildir.

    Sağlıklı günler dileği ile…
    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Systema respıratorıum – solunum sistemi

    Solunum sistemi, kan ile atmosfer havası arasında oksijen ile karbondioksit değişimi oluşturabilecek şekilde özelleşmiş bir sistemdir. . Solunum sistemi gaz değişimine ilaveten organizmada pH ve sıcaklık düzenlenmesine de katkıda bulunur.

    Canlılığın en önemli göstergelerinden biri olan soluk alıp-verme, vücut hücrelerinin ihtiyacı olan oksijenin sağlanması ile artık bir madde olan karbondioksitin uzaklaştırılmasına yöneliktir. Vücut hücrelerinin metabolizmaları için gerekli olan oksijenin sağlanması yanında, zararlı olan karbondioksitin ortamdan uzaklaştırılması, dolaşım sisteminin taşıma fonksiyonu yardımı ile solunum sistemi tarafından gerçekleştirilir.

    Gaz değişimi, organizmada akciğerler ve hücre düzeyi olmak üzere iki bölgede yapılmaktadır. Akciğerlerdeki gaz değişimine eksternal solunum, hücre düzeyindeki ise internal solunum olarak adlandırılmaktadır. Bu iki bölgede oksijen ve karbondioksit kısmı basınç farkları doğrultusunda pasif difüzyon ile değişime uğrarlar.

    Akciğerlerde kana geçen oksijen, hemoglobin molekülüne bağlanarak taşınır ve hücrelere getirilir. Hücre düzeyinde oksijen hücrelere verilir, hücrelerden ise metabolizma sonucu oluşan karbondioksit alınır ve akciğerlere getirilir. Kanda karbondioksit büyük oranda bikarbonat iyonu şeklinde taşınmaktadır. Kanda karbondioksit miktarının artması pH’ ı düşürür.

    Akciğerler ve göğüs kafesi elastik yapılardır. Akciğerleri göğüs kafesine doğru çeken güç pleura yaprakları arasındaki negatif basınçtır. İnspirasyon sırasında bu negatif basınç daha da yükselir.

    Vücut hücrelerine oksijenin iletilmesi, hücrelerin metabolizmaları sonucu oluşan karbondioksitin atmosfer havasına verilmesi ile ilgili olaylar topluca solunum (respiration) olarak adlandırılır. Solunumun üç fazı vardır:

    1. Pulmoner ventilasyon : Akciğerdeki hava kesecikleri (alveoli) ile atmosfer havası arasındaki gaz değişimi, pulmoner ventilasyon (akciğerin havalanması) olarak adlandırılır. Pulmoner ventilasyon inspirasyon (soluk alma) ve ekspirasyon (soluk verme) ile sağlanır.

    2. Difüzyon : Solunum membranı yolu ile akciğer alveollerindeki oksijenin akciğer kapillerleri içindeki kana, kandaki karbondioksitin de yine aynı yolla alveollere geçişi solunumun difüzyon fazını oluşturur. Atmosfer havası ile kan arasındaki gaz değişimini ifade eden bu faz dış solunum olarak ta adlandırılır.

    3. Taşıma (transport) : Akciğer kapillerlerindeki kana geçen oksijenin dolaşım sistemi yolu ile hücrelere, hücrelerde metabolizma sonucu oluşan karbondioksitin kana ve akciğer kapillerlerine iletilmesine solunumun taşıma fazı denir. Bu fazda, kan ve hücreler arasında gerçekleşen gaz değişimi iç solunum olarak adlandırılır.

    Solunum sisteminin alveoller dışındaki bölümü hava iletimi ve dağıtımı ile ilgilidir. Hava iletici bölüm olarak da adlandırılan bu yollar sistemi havanın serbest geçişi için çok elverişli olduğu gibi aynı zamanda temizleme, ısıtma ve nemlendirme fonksiyonlarını yerine getirebilecek yeteneklere de sahiptir. Böylece solunum sistemi oksijenden zengin bir hava sağlamakla kalmaz aynı zamanda atmosfer havasının eksikliklerini tamamlayıp zararlı içeriklerini de yok eder.

    Solunum sisteminin diğer fonksiyonları, burundaki özel epitelle sağlanan koku duyusu (olfaction) ve gırtlak tarafından gerçekleştirilen ses üretimi (fonatio)’dir. Solunum sistemi ayrıca, vücudun pH düzeyinin ayarlanmasına da (homeostasis) yardımcı olur.

    Öğretim kolaylığı amacıyla solunum sistemi iki temel bölüme ayrılır. Bunlardan birincisi oksijenle yüklü havanın dış ortamdan alınarak akciğerlerdeki alveollere (alveollerdeki karbondioksitten zengin havanın dışarıya) iletildiği boru sistemi (Solunum yolları) ikincisi ise gaz alış-verişinin gerçekleştirildiği alveoller ve solunum membranından (alveolo-kapiller kompleks) ibaret olan akciğer parankiminden (Solunum organı-akciğer) oluşur. Alveolo-kapiller kompleks makroskopik anatomiden çok histoloji ve fizyoloji bilim dalları tarafından daha ayrıntılı şekilde ele alınır.

    Solunum (soluk alıp verme), vücudun gereksinmelerine göre düzenlenir. Bu düzenleme, beyin sapında (medulla oblongata ve pons) bulunan solunum merkezi tarafından idare edilir. Solunum merkezi kendi içinde yer alan pnömotoksik alt merkez ile akciğerlerdeki gerilme reseptörleri ve bazı vücut damarlarında bulunan oksijen azlığı ve pH değişimlerine duyarlı reseptörlerin ilettiği uyarıların baskısı altındadır. Bunlar dışında, korku, heyecan, vücut ısısındaki artma ve egzersizler de solunum ritminde değişiklikler yaparlar.

    Solunum Sisteminin Fonksiyonları
    1.Oksijen sağlar.
    2. Karbondioksiti atar.
    3. Kanın hidrojen iyon konsantrasyonunu (pH sını) düzenler.
    4. Konuşmak için gerekli sesleri üretir (fonasyon).
    5. Mikroplara karsı vücudu savunur.
    6. Kan pıhtısını tutar ve eritir.

    SOLUNUM SİSTEMİNİN ORGANİZASYONU

    Solunum sistemi anatomisini hava iletici bölüm ve solunum organı başlıkları altında ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1.İletici Bölüm

    Solunum yolları, göğüs boşluğunda yer alıp almamasına göre üst ve alt solunum yolları olarak ikiye ayrılır. Üst solunum yolları burun (Nasus), yutak (Pharynx) ve gırtlak (Larynx)’tan, alt solunum yolları ise soluk borusu (Trachea), bronşlar (Bronchi) ve respiratuvar bronşioller’ e kadar olan akciğer içi hava iletici bölümden ibarettir.

    1. Nasus, Rhinos (Burun)

    Üst solunum yollarının temel organı olan burun, bir solunum yolu olma yanında, içinde taşıdığı özel mukoza sayesinde koku organı olarak ta fonksiyon görür. Burun hastalıkları klinikte Kulak Burun Boğaz (K.B.B.) Hastalıkları Uzmanları tarafından teşhis ve tedavi edilir. Burun hastalıkları bilimi, Grekçe burun anlamına gelen rhinos teriminden türetilmiş Rhinoloji adlandırması ile belirtilir.

    Burun, anatomik olarak dış burun ve burun boşluğundan ibarettir.

    Dış Burun (nasus externus) : Yüzün orta hattında yerleşmiş, öne-aşağıya doğru uzanan piramidal bir oluşum şeklindedir. Biyolojik gelişimde sadece insana özgü bir yapı olan dış burunun şekil ve büyüklüğü birçok varyasyonlar gösterir. Dış burnun alt yüzündeki delikler (nares, nostrilis), solunan havanın aşağıdan yukarıya doğru yönlenmesini, böylece solunan havanın burun boşluğundaki koku bölgesi ile temasını kolaylaştırır.

    Dış burunun serbest bir ucu (apex), sırtı (dorsum), kanatları (alae) ve alına bağlanan bir kökü (radix) vardır. İskeleti, kemikler ve kıkırdaklardan ibarettir. Kemik iskeleti Os nasale, Maxilla’nın proc. frontalis’ i ve Os frontale’ nin pars nasalis’ i, kıkırdak iskeleti ise burun bölmesi kıkırdağı (Cartilago septi nasi) ile burun kanadı kıkırdaktan (cart. alaris major ve cartt. alares minores) oluşur.

    Dış burunun derisi, çok sayıda büyük yağ bezleri içeren ince, kılsız bir deri olup, alttaki yapılara gevşek olarak tutunmuştur. Dış burun etrafında bulunan iskelet kasları (M. dilatator naris ve M. compressor naris) nares’ lerin açıklıklarını etkilerler.

    Dış burun, facial ve oftalmik atardamarın dalları ile kanlandırılır. Lenfası altçene altı ile boyun derin lenf düğümlerine akar.

    Cavitas nasi (Burun Boşluğu) : Burun boşluğu, bir bölme ile iki eşit boşluğa ayrılmış, irregüler şekilli, solunum yollarının başlangıç bölümüdür. Öndeki nares’ ler aracılığı ile dış ortamla ilişki kuran boşluk, arkadaki choana’ larla yutak boşluğunun burun bölümüne (nasopharyx) bağlanır. Burun boşluğunun her bir yarımının tavan, taban, dış yan duvar, iç yan duvar olmak üzere dört duvarı vardır.

    Tavan, burun bölmesi kıkırdağının proc. lateralis’ leri, Os nasale, Os etmoidale’ nin lamina cribrosa’ sı ve Os sphenoidale’ nin corpus’ u tarafından oluşturulur.

    Taban, önde Maxilla’ nın sert damak çıkıntısı, arkada ise damak kemiğinin horizontal parçası tarafından oluşturulur.

    Dışyan duvar, burun boşluğunun en geniş ve en komplike duvarıdır. Burada üç concha ile bunların arasında uzanan hava yolları (meatus) bulunur. Concha’ lar, concha nasalis süperior, concha nasalis medius ve concha nasalis inferior, yollar ise meatus nasi superior, meatus nasi medius ve meatus nasi inferior olarak adlandırılır.

    İç yan duvar, burun bölmesi (septum nasi) tarafından yapılır. Septum nasi’ nin önden arkaya doğru deri, kıkırdak ve kemik (Cartilago septi nasi, Lamina perpendicularis ossis ethmoidalis ve Vomer) olmak üzere üç bölümü ayırt edilir.

    Burun boşluğu, dış ortam ve yutak dışında nazolakrimal kanal aracılığı ile Orbita, özel açılma delikleri aracılığı ile paranasal sinuslarla bağlantı halindedir.

    Burun Boşluğunun Örtüsü Ve Fonksiyonel Bölgeleri

    Burun boşlukları, modifiye deri ile kaplı vestibulumlar hariç mukoza ile örtülüdür. Mukoza ile örtülü olan bölüm de farklı fonksiyonlar nedeni ile kendi içinde solunum ve koku bölgelerine ayrılmıştır. Bu bölgeleri ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. Deri bölgesi (Regio cutanea) : Burun boşluğunun giriş bölümü Vestibulum naris’ ten içeri giren dış burun derisinin modifiye şekli ile örtülüdür. Modifiye deriden oluşan bu örtüde vibrissae olarak adlandırılan kalın – kısa kıllar bulunur. Vibrissae’ ler solunan havadaki büyük partikülleri filtre ederler.
    2. Solunum bölgesi (Regio respiratoria) : Vestibulum’ dan koku bölgesine kadar uzanan burun boşluğu, solunum epiteli olarak ta adlandırılan cilia’ lı columnar epitel ile örtülüdür. Kanlanması zengin olan ve mukus salgılayan goblet hücreleri de içeren solunum mukozası solunan havanın ısıtılıp, nemlendirilmesi yanında temizlenmesini de sağlar. Solunan hava, solunum bölgesi sayesinde uygun özelliklere kavuşur, bu nedenle sürekli açık kalması gerekir. Burun boşluğunun kapalı olduğu durumlarda ağız boşluğu yolu ile alınan hava uygun sağlıklı koşullara sahip değildir.
    3. Koku bölgesi (Regio olfactoria) : Burun boşluğunun, üst concha düzeyinin üzerinde kalan bölümü (yaklaşık burun boşluğunun 1/3 üst bölümü) koku epiteli (Epithelium olfactorium) olarak adlandırılan özel bir örtü ile kaplıdır. Bu epitel, koklanan hava içinde bulunan kokuları algılıyabilecek olfaktor sinir hücrelerine sahiptir. Olfaktor sinir hücrelerinin merkezi uzantıları beyindeki özel yapılara ulaşır.

    Burun boşluğu mukozası, somatik (N. maxillaris, N. ophthalmicus), özel (N. olfactorius) ve otonom sinirlerle innerve edilir. Maksiller, facial ve oftalmik arterin dalları tarafından kanlandırılır. Lenfası, submandibuler ve boyun derin lenf düğümlerine akar.

    Burun mukozasını kanlandıran damarlar, A. maxillaris’ ten ve üst dudak arteri olan A. facialis’ ten gelir ve burun bölmesinin ön alt bölümündeki mukoza altında çok zengin ve kolay kanayan bir ağızlaşma yaparlar. Burun kanamalarının (Epistaxis) % 80-90 ının gerçekleştiği bu alana Little alanı veya Locus Kiesselbachi denir.

    Paranasal Sinuslar

    Burun boşluğuna birer delikle açılan havalı kemik boşluklarına sinus paranasales, denir. Duvarları kompakt kemikten yapılı olan bu boşluklar, burun boşluğunun büyük bir bölümünü döşeyen solunum epiteli ile örtülüdür. Bu epitelin salgısı, özel delikler aracılığı ile burun boşluğuna akıtılır. Paranasal sinuslardakı solunum epitelinin iltihabına sinuzitis denir. Yetişkinde toplam hacimleri 40-60 ml olan paranasal sinuslar konuşmada rezonatör rol oynama yanında kafatasının ağırlığının azaltılmasını da sağlarlar.

    Sinus frontalis, kaş çıkıntılarının arkasında, Os frontale içinde yer alır. Sağ sol iki frontal sinusun hacmi 7 ml olup salgılarını burun orta meatusuna akıtırlar.

    Sinus maxillaris, paranasal sinusların en büyüğü olup, her biri 14 ml (total 28-30 ml) kadardır. Sinus maxillaris’ in salgısı hiatus maxillaris aracılığı ile burun orta meatusuna akar.

    Sinus sphenoidalis, corpus sfenoidalis içinde yer alan 7 ml hacimli küçük bir sinustur. Üstte fossa hypophysialis ve Nervus opticus et Chiasma opticum ile komşudur. Salgısı üst concha’ nın üst tarafında kalan Recessus sphenoethmoidalis’ e akar.

    Sinus ethmoidales, etmoid kemiğin labirenti içinde yer alan 3,5 ml hacimli havalı boşluklardır. Salgılarının bir kısmı üst meatusa bir kısmı da orta meatusa akar.

    2. Pharynx (Yutak)

    Burun boşlukları, ağız boşluğu ve gırtlağın başlangıç bölümünün arkasında yer alan hem sindirim hem de solunum fonksiyonu olan bir organdır. Kabaca huni şeklinde olan yutağın kafatası tabanına tutunan bölümü geniş olduğu halde, aşağıda 6.boyun omurunun alt kenarı hizasında yemek borusu ile devam eden bölümü dardır.

    Yutağın arka duvarı C 1 – C 6 omurları ile ilişkilidir. Muskulo-membranöz ön yan duvarları, önde bazı oluşumlara sahiptir. Bunlar, yukarıda burun boşluğu ile bağlantı sağlayan Choanae narium’ lar, ortada ağız boşluğu ile bağlantıyı sağlayan Isthmus faucium ile aşağıda gırtlağa açılan giriş deliği – Aditus laryngis’ tir. Yutak aşağıda yemek borusu ile devam eder. Yutak, öğretim kolaylığı açısından tarifsel amaçlar için üç bölüme ayrılarak incelenir.

    1. Burun bölümü (Pars nasalis pharyngis-nasopharynx)
    2. Ağız bölümü (Pars oralis pharyngis-oropharynx)
    3. Gırtlak bölümü (Pars laryngea pharyngis-laryngopharynx)

    3. Larynx (Gırtlak)

    Gırtlak, boyun ön bölümünde C 3 – C 6 omurlar düzeyinde, soluk borusu ve laryngopharynx arasında yer almış özelleşmiş bir organdır. Gırtlak, solunum havasının geçtiği bir iletici yol olma yanında, alt solunum yollarını koruyan bir sifinkter olarak da görev yapar. İnsan gırtlağı, aynı zamanda havalı ve yaylı çalgıların bir kombinasyonu şeklinde ortaya çıkmış, kişinin zeka ve eğitim düzeyi ölçüsünde şaşırtıcı derecede yetenekli canlı bir müzik aletidir.

    Boyunda büyük damarların arasında olarak öne doğru uzanan gırtlak, yüzeyde deri, derialtı dokusu ve infrahyoid kaslarla (strap kasları) örtülmüştür. Yukarda Aditus laryngis ile Laryngopharynx’ e açılan gırtlak boşluğu (Cavitas laryngis), aşağıda soluk borusu ile devam eder. Yetişkin erkeklerde C3 – C6 omurlar düzeyinde bulunan gırtlak, çocuklarda ve yetişkin kadınlarda daha yüksek seviyede yer alır. Larynx aynı zamanda cinsiyet farklılaşması gösteren bir organdır. Cinsiyet farklılaşması esnasında, gırtlak aşağıya doğru kayarken (descensus), tüm gırtlak kıkırdakları da genişler.

    Gırtlağın iskeleti membranlar ve bağlar tarafından birbirlerine bağlanan ve kaslar tarafından hareket ettirilen kıkırdaklardan yapılıdır.

    1. Gırtlak kıkırdakları – Cartilagines laryngis

    Gırtlak kıkırdakları, çoğu hiyalin kıkırdak karakterinde olan 6 adet kıkırdak olup, bunlardan thyroid (kalkan) kıkırdağı, cricoid (halka) kıkırdağı, arytenoid (ibrik) kıkırdakları çift ve epiglottis (yaprak) kıkırdağı tek olup bu kıkırdak larynx fonksiyonlarında ayrı bir öneme sahiptir.

    Cartilago thyroidea (Kalkan kıkırdağı) : Gırtlağın ön bölümünde yer alan, kalkan veya yarı açık bir kitap şeklinde bir kıkırdaktır. Larynx kıkırdaklarının en büyüğü ve en belirgin ve seks farklılaşması gösteren kıkırdağı olan kalkan kıkırdak sağ-sol iki laminadan oluşur. Sağ-sol laminalar önde orta hatta, yetişkin erkeklerde 90° kadınlarda 120° açı ile birleşirler. Bu birleşme, erkeklerde daha belirgin olup, adem elması (Pomum adami – Prominentia laryngea) şeklinde boyun ön bölgesinde görülür.

    Cartilago cricoidea (Halka kıkırdağı) : Kalkan kıkırdağın aşağısında, soluk borusunun ilk kıkırdağı üzerine oturmuş halka – yüzük şeklinde bir kıkırdaktır. Cart. cricoidea, gırtlağın en kalın ve en sağlam kıkırdağıdır. Halka şeklinde olması, gırtlakta hava yolunun sürekli açık tutulmasında önem taşır. Cart. cricoidea direkt ve indirekt olarak gırtlağın diğer kıkırdaklarını destekler. İki ibrik kıkırdağı (aritenoid kıkırdağı), Cart. cricoidea’ nın arka bölümü (lamina) üzerine oturur, Kalkan kıkırdağın alt boynuzcukları cart. cricoidea’ nın ön bölümündeki (arcus) özel eklem yüzleri ile eklemleşir.

    Cartilago arytenoidea (ibrik) kıkırdakları : Cart. cricoidea’nın arka bölümü üzerine oturmuş, trianguler, ibrik ve kepçe şeklinde iki küçük kıkırdaktır. Aritenoid kıkırdaklar, gırtlağın ses çıkarma ve sifinkterik fonksiyonlarında direkt rol oynarlar. Tabanındaki iki çıkıntıdan öndekine, proc.vocalis ses teli yapıları (Lig., M. ve Plica vocalis), arka dış yandakine, Proc. muscularis (Cricoaritenoid kaslar) tutunur. Tepesinden Plica aryepiglottica başlar.

    Cartilago epiglottica (yaprak kıkırdağı) : Dil kemiği ve dil kökünün arkasında, gırtlak boşluğu girişinin önünde yer almış, ince, elastik kıkırdak yapısında, yaprak veya raket şeklinde bir kıkırdaktır. Geniş olan üst bölümü serbest olan epiglottis kıkırdağın, dar bir sap şeklindeki alt ucu kalkan kıkırdağın açısının iç yüzüne tutunur. Epiglottis kıkırdağı, gırtlak ve yemek borusu girişlerinde yönlendirici bir polis gibi fonksiyon görür.

    2. Gırtlağın membranları ve bağları : Gırtlağın kıkırdaklarını, birbirlerine ve komşu yapılara bağlarlar. Membranlar, kalkan kıkırdağını dil kemiğine bağlayan tirohiyoid membranı ile gırtlak kıkırdaklarını birbirine bağlayan fibro-elastik membran’ dan ibarettir. Gırtlak boşluğunu döşeyen mukozarın altında yer alan fibro-elastik membranın üst (quadranguler membran) ve alt (trianguler membran-conus elasticus) olmak üzere iki bölümü vardır.

    Bağları : Vokal, vestibuler, cricotiroid ve krikotrakeal (Lig. vocale, Lig.vestibulare, Lig. cricothyroideum, Lig. cricotracheale) bağlardır. Bunlardan vokal bağ conus elasticus’ un, vestibuler bağ quadranguler membranın oluşumuna katılır.

    3. Gırtlağın kasları :

    Gırtlağın ses çıkarma ve sifinkterik fonksiyonlarını gerçekleştirmesini sağlayan kaslar iskelet kası karakterindedir. Bu kaslar, N. vagusun N. laryngeus recurrens dalı tarafından innerve edilir (M. cricothyroideus’ un N. laryngeus superior’ un dış dalı tarafından innervasyonu istisna oluşturur).

    Ses telini geren kas : M. cricothyroideus (M. anticus-tensor kas)

    Ses yarığını daraltan kaslar : M. cricoarytenoideus lateralis, M.arytenoideus transversus et obliquus ve M. cricothyroideus (adduktor kaslar).

    Ses yarığını genişleten kas : M. cricoarytenoideus posterior (M. posticus-abduktor kas).

    Gırtlağın girişini kontrol eden kas : M. aryepiglotticus (M. arytenoideus obliquus’ un devamı şeklinde uzanan bu kas gırtlak girişini kapatır.)

    4. Gırtlak boşluğu (Cavitas laryngis)

    Gırtlak girişi ile krikoid kıkırdağın alt kenarı arasında kalan boşluk gırtlak boşluğu olarak adlandırılır. Gırtlak girişi, gırtlak boşluğunun yutağa açılan deliği olup önde epiglottis’ in kenarları, yanlarda ariepigottik pilikalar, arkada ise interaritenoid çentik ile sınırlanmıştır. Gırtlak girişinin aşağısında kalan, kabaca kum saatini andıran gırtlak boşluğu üç bölüme ayrılarak incelenir:

    1.Vestibulum laryngis (üst bölüm)
    2.Cavum laryngis intermedius (orta bölüm)
    3.Cavum infraglottica (alt bölüm)

    Cavum larynx’ in üst bölüm (vestibulum), gırtlak girişinden yalancı ses tellerine (Plica vestibularis) kadar uzanan, üst tarafı geniş, alt tarafı dar bir bölümdür. Önde epiglottis’ in arka yüzü, yanlarda membrana quadrangulare ve plica aryepiglottica ile sınırlanır.

    Orta bölüm gırtlak boşluğunun en küçük bölümü olup üst sınırı yalancı ses telleri, alt sınırı kord vokaller (gerçek ses telleri – Plica vocalis) hizasından geçirilen düzlemlerle gösterilir. Her bir tarafta, vestibuler ve vokal plikalar arasında kalan mekik şeklindeki çıkmazlar ventriculus laryngis (sinus laryngis) olarak adlandırılır. Ventriculus laryngis’ in yukarıya doğru uzantısı olan sacculus’ ta ses tellerini ıslatacak salgı yapan bezler bulunur.

    Gerçek ses telleri (Plica vocalis’ ler), yalancı ses tellerinin aşağısında, keskin kenarlı, açık gri renkli, orta hatta doğru daha fazla çıkıntı yapmış mukoza kıvrımlarıdır. Cartilago thyroidea ile proc. vocalis’ ler arasında uzarırlar. İçlerinde M. vocalis ve Lig. vocale’ leri taşıyan Plica vocalis’ ler ses üretimi ile alt solunum yollarını korumak üzere sifinkterik fonksiyona sahiptirler. Sağ-sol gerçek ses telleri arasında kalan açıklığa Rima glottidis, rima glottidis etrafındaki ses oluşumunda etkili yapılar topluluğuna Glottis (Vokal aparat-ses aygıtı) denir.

    Alt bölüm (Cavitas infraglottica), gırtlak boşluğunun, gerçek ses telleri düzeyinin altında kalan bölümüdür. Bu boşluğun duvarları, yukarıda conus elasticus, aşağıda krikoid kıkırdak tarafından oluşturulur.

    Gırtlak boşluğunun mukozası, cilia’ lı columnar epitel karakterindedir. Gerçek ses telleri üzerindeki örtü keratinize olmayan çok katlı yassı epitel şeklindedir. Larynx’ in lenfası (glottik bölge hariç) boyun derin lenf düğümlerine akar.

    4. Trachea (Soluk Borusu)

    Soluk borusu, yaklaşık 11-12 cm uzunluğunda, 2,5 cm çapında bir boru olup, gırtlaktan ana bronşlara kadar uzanır. Trachea, yukarda krikoid kıkırdağın altında C 6 düzeyinden başlar, aşağıda göğüs boşluğunda angulus sterni düzeyinde (T 4 ‘ün corpusu’ nun alt kenarı hizası) sağ-sol iki ana bronşa ayrılır. Sol iki ana bronşa ayrılarak (bronchus principilis) ayrılarak sonlanır. Trachea’ nın ana bronşlara ayrıldığı çatalı Bifurcatio tracheae olarak adlandırılır. Çatalın iç yüzünde, orta hatta gemi omurgası şeklinde bir çıkıntı yer alır. Bu çıkıntıya Carina denir. Trachea’ nın boyun ve göğüs parçası (pars cervicalis, pars thoracica) olarak iki bölümü ayırt edilir. Bu bölümlerin her birinin uzunluğu 5-6 cm kadardır.

    Komşulukları :
    Yukarıda…………….Gırtlağın alt bölümü
    Aşağıda……………..Sağ-sol ana bronşların başlangıç bölümleri
    Önde…………………Üst bölümde: Isthmus gl.thyroideae

    Alt bölümde….… Arcus aortae ve sternum

    Arkada………………Yemek borusu
    Yanlarda……………Trioid lobları, karotis atardamarları
    Aşağıda……………..Akciğer üst lobları.

    Soluk borusu, kıkırdak ve bağ dokusundan yapılı bir çatıya sahiptir. Kıkırdak çatı U şeklindeki 16-20 adet kıkırdaktan yapılıdır. Bu kıkırdaklar, Ligamentum anularia olarak adlandırılan bağ dokusu yapıları ile birbirine bağlanır. Kıkırdakların U şeklinde olması nedeniyle soluk borusunun arka bölümü kıkırdaktan yoksundur. Burası düz kas (M. trachealis) lifleri, mukoza ve bağ dokusu ile kapatıldığından membranöz duvar (Paries membranaceus) olarak adlandırılır.

    Kıkırdak çatı, soluk borusunun sürekli açık kalmasını sağlarken, membranöz duvar yapısındaki otonom sinirlerle idare edilen düz kaslar sayesinde gerektiği zaman lumenin daraltılmasına ayrıca hemen arkasındaki yemek borusu içinde hareket, lokma kitlesine uyuma katkıda bulunur.
    Soluk borusunun iç yüzeyi yalancı çok katlı silindirik cilia’ lı epitel ile kaplanmıştır. Epitel bol miktarda goblet hücreleri içerir. Cilia hareketi gırtlağa doğrudur.

    Trachea Klinik Bilgi

    1. Traketomi : Boynun ve trakeanın ön yüzüne yapılan bir ensizyona Traketomi denir. Traketomi genellikle üst solunum yollarındaki bir tıkanmayı gidermek için acil olarak yapılır. Acil traketomi pratisyen hekimin ayrıntılarıyla bilmek zorunluluğu olduğu bir operasyondur.
    Acil Traketomi çoğunlukla anestezisiz ve cerrahi araç gereç olmaksızın uygulanmasına karşın basit bir operasyon değildir.

    2. Trakea ve bronkus’ lar bir (bronkoskop) ile muayene edilirse trakea’ nın iki esas bronkus’ a ayrıldığı noktanın ortasında Carina adı verilen kabartı görülür. Carina normalde orta hattadır. Eğer trakeabronkial lenf düğümleri herhangi bir nedenle şişerse (Örneğin, bronkojenik kanserin lenf metastazı) Carina yayvan ve tespit edilmiş durumda görülür. Bu ayırıcı tanıya yardım eder.

    Carina’ nın mukoz zarı solunum sisteminin en duyarlı noktalarından birdir. Buraya herhangi bir şeyin dokunması şiddetli öksürük refleksine neden olur.

    Örneğin, çocuk bir fıstık paçası aspire ederse bunun carina’ ya dokunması ile şiddetli öksürük refleksi ortaya çıkar ve fıstık atılır. Ancak fıstık carina’ ya geçerse öksürük durur. Carina refleks savunmasının en son çizgisidir.

    Carina’ yı geçen fıstıktan çıkan kimyasal maddeler kimyasal bronşite neden olur. Bu durumda yabancı cismin distalinde kalan akciğer parçasının büzülmesi (kollaps atelektazis) ile solunum güçlüğü (dispne) ortaya çıkar.

    5. Bronchi (Bronşlar)

    Nares’ lerden giren hava üst ve alt solunum yollarını geçerek akciğer içindeki gaz alışverişinin gerçekleştirildiği ünite olan lobus-acinus’ lara ulaşır. Hava iletiminin soluk borusu ile lobus arasında kalan dallanma bölümü bronşlar olarak adlandırılır.

    Ana bronş, lober bronş ve segmental bronş olarak üç grup bronş vardır. Ana bronşlar için primer bronş, lober bronşlar için sekonder bronş, segmental bronşlar için tersiyer bronş adlandırılması da yapılır. Bunlardan lober ve segmental bronşlar akciğer içinde yer aldığı halde ana bronşlar akciğer dışında kalırlar. Soluk borusundan sonra bronşların kademeli bir şekilde bölünerek dallanması bronş ağacı (Arbor bronchalis) olarak adlandırılır.

    1.Akciğer dışı bronşlar : Bifucatio tracheae’ dan sonraki ilk bronş dallanmaları olan ana broşlar (Bronchus principalis) bu başlık altında incelenir.

    Sağ ve sol olarak iki ana bronş vardır.

    Sağ ana bronş (bronchus principalis dexter) : Sağ ana bronş, sol ana bronşa göre daha geniş, daha kısa ve daha dik seyirlidir. Sağ ana bronş yaklaşık 2,5 cm uzunluğundadır. Hilum pulmonis’ ten akciğer dokusuna giren sağ ana bronş üç lober dala ayrılır.

    Sol ana bronş (bronchus principalis sinister): Sol ana bronş; sağ ana bronşa göre daha dar, daha uzun ve daha horizontal seyirlidir. Sol ana bronş yaklaşık 5 cm uzunluğundadır. Hilum pulmonis’ ten akciğer dokusuna giren sol ana bronş iki lober dala ayrılır.

    2.Akciğer içi bronşlar : Lober ve segmental bronşlar (bronchus lobaris, bronchus segmentalis) akciğer içi bronşlar olarak adlandırılır. Sağ ana bronş 3, sol ana bronş 2 lober bronşa ayrılır. Lober bronşlar da her bir akciğer de 10′ ar adet segmental bronş (sağ akciğerde üç lober bronş 3 + 2 + 5, sol akciğerde 2 lober bronş 5 + 5 şeklinde) bölünür.

    Bronşların yapısı, trachea’ nın yapısına benzer şekildedir: Fakat bronşiol aşamasına doğru kademeli bir şekilde kıkırdak yapılar ve düz kas tabakasında değişimler görülür. Mukoza katmanı solunum epiteli şeklindedir. Submucosa’ da bronşial bezler (Gll. bronchiales) bulunur. Muskulo-cartilaginöz katmandaki kıkırdaklar başlangıçta deforme U şeklinde olduğu halde, bronş çapı küçüldükçe küçük hiyalin parçalar haline gelirler. Düz kas lifleri sirküler seyirli demetler (M. spiralis) halinde uzanır. M. spiralis’ ler otonom sinirlerle innerve edilir.

    2. Pulmones (Akciğerler)

    Akciğerler (Pulmones – Pneumon), göğüs boşluğunda büyük damarlar ve kalbin yan taraflarında yer alan, solunum havası ile kan arasındaki gaz alışverişini gerçekleştiren çift organdır. İki akciğer arasında kalp, yemek borusu, soluk borusu ve büyük damarların yer aldığı mediastinum adı verilen bir orta bölüm bulunur. Her bir akciğer, pleura adı verilen çift katmanlı bir membranın oluşturduğu bir kese dışında yer alır. Bu membranın, akciğerin dış yüzünü saran katmanına visseral pleura, göğüs kafesinin iç yüzünü döşeyen katmanına parietal pleura, iki yaprak arasında kalan, dış ortamla ve akciğer içi hava sistemi ile bağlantısı olmayan, negatif basınca sahip boşluğa da Cavum pleuralis (Pleural boşluk) denir.

    Akciğerler, süngerimsi yapıda hafif organlardır. Bir kere havalanmış bir akciğer/akciğer dokusu suda batmaz (ölü doğan çocuğun akciğeri suda batar). Akciğerler palpe edildiği zaman içindeki hava nedeniyle çıtırtı (krepitasyon) sesi çıkarır. Kapalı ve negatif basınca sahip pleural keselerden çıkarıldıklarında büzüşür, bu duruma akciğer kollapsı denir.

    Akciğerlerin büyüklüğü, göğüs kafesinin büyüklüğüne bağlıdır. Bu ilke ile değişik kişi ve cinsteki (kadın-erkek) farklılıklar açıklanabilir. Kadınlarda, erkeklere nazaran daha küçüktür. Bir kişinin sağ akciğeri, sola göre % 10 oranında daha büyüktür.

    Her bir akciğer, apexi ve basisi olan irregüler bir koni şeklindedir. Üç yüzü ayırt edilir. Thorax duvarına uyan konveks dış yüzüne facies costalis, diafragmaya oturan alt yüzüne facies diaphragmatica, birbirlerine bakan iç yüzlerine de facies mediastinalis denir. Mediastinal yüzde akciğere girip çıkan yapılar için bir kapı (hilum pulmonis) bulunur. Herbir akciğerde iki keskin kenarı görülür. Costal ve mediastinal yüzlerin birleştiği ön kenara margo anterior, diafragmatik ve kostal yüzlerin birleştiği alt kenara margo inferior denir. Sol akciğerin ön kenarında Incisura cardiaca olarak adlandırılan bir çentik bulunur.

    Her akciğer, bazı yarıklarla (fissura) loblara (lobus) ayrılmıştır. Klasik olarak sağ akciğerde 2. sol akciğerde 1 yarık mevcuttur. Oblik yarık (fissura obliqua) her iki akciğerde de bulunduğu halde, horizontal yarık (fissura horizontalis) sadece sağ akciğerde bulunur. Fissura obliqua ve fissura horizontalis, sağ akciğerde lobus superior, lobus medius, lobus inferior (üst, orta, alt loplar) olarak üç lop, sadece fissura obliqua sol akciğerde lobus superior ve lobus inferior olarak iki lop meydana getirmiştir. Sol akciğerin üst lobunun incisura cardiaca’ ya doğru uzanan dil şeklindeki bölümü Lingula pulmonis sinistri veya Lobus lingularis olarak adlandırılır.

    Her akciğer, yukarda belirtilen lober yapılar dışında 10′ ar adet bronko-pulmoner segmente bölünmüştür. Her segment, tepesi akciğer hilumuna, tabanı akciğer yüzeyine bakan piramidal biçimde olup, ayrı bronşu, damar ve sinirleri nedeniyle bağımsız bir akciğercik şeklindedir.

    Akciğer segmentleri :
    Sağ akciğer (Pulmo dexter) :
    Lobus superior
    Lobus medius
    Lobus inferior

    Sol akciğer (Pulmo sinister) :
    Lobus superior
    Lobus inferior (Sağ akciğer alt lobu ile aynıdır)

    Akciğerler, besleyici ve fonksiyonel atardamarlar olarak iki grup arterden kan alır. Akciğerlerin kendi dokusunu besleyen kan bronşial arterlerden gelir. Truncus pulmonalis A. pulmonalis yolu ile akciğere gelen kan, oksijenden fakir bir kan olup, akciğerlerde oksijenize olduktan sonra kalbin sol atriumuna aktarılır. Bu nedenle A. pulmonalis’ e, akciğerin fonksiyonel atardamarı denir. Nutritif damarıda A. bronchialis’ tir.

    Akciğerin lenfası bronkopulmoner – trakeobronşial lenf düğümlerine akar. Akciğerler otonom sinirler (sempatik ve parasempatik) tarafından innerve edilir. Sempatik uyarı broncodilatasyon (bronş genişlemesi), parasempatik uyarı bronkokonstriksiyon (bronş daralması) yapar.

    Akciğer dokusunun iltihabına Pnömoni, bronşların iltihabına Bronşit, bronşiollerin daralması ve solunum güçlüğü ile karakterize allerjik orijinli hastalığa Astım, pleuranın iltihabına Pleurit denir.

    Akciğerler Klinik Bilgi

    1. Sağ bronchus principalis soldan daha geniş dik ve kısadır. Bu yabancı cisimlerin soldan çok, daha çoğunlukla sağ bronkusa kaçmasının anatomik nedenidir.
    Sağ orta lober bronkus, lober bronkusların en dar olanı olduğu için yabancı cisim aspirasyonunda en çok tıkanan bronkusudur. Sol bronchus principalis truncus pulmonalis, arcus aorta ve aorta descendens’ e çok yakın olduğu için bu bronkus’ a cerrahi girişimler sağdan daha zordur.

    2. Bronkopulmoner segmentlerin klinik önemi büyüktür. Tümör veya abse bu segmentlerden birinde lokalize kalabilir ve akciğerde fazla zarar yapmadan segment çıkarılabilir.

    Her bronkopulmoner segment, visseral pleura ile devam eden bir bağ dokusu bölmesi ile sınırlanmıştır. Bu bağ dokusu bölmeleri komşu segmentlerden hava geçişini önler. O bakımdan bir segmental bronkus’un tıkanması durumunda o segment içindeki hava kan dolaşımına absorbe olur. Sonuçta segmental atelektazis (kollaps) ortaya çıkar.

    3. Malign tümörler ve tüberküloz gibi bazı enfeksiyonlar bağ dokusu bölmelerinden komşu segmentlere geçebilirler. Bu gibi durumlarda bir lobun tamamının (lobektomi) veya bir akciğerin tamamının (pnömektomi) çıkarılması gerekebilir.

    4. Akciğerin enefeksiyonlarında doğal bir boşaltım (drenaj) sağlamak için trakea ve bronchial ağacın dallanmasının çok iyi bilmek gereklidir. Örneğin, bronşiektazis’ li (bronş genişlemesi) bir hasta sol yanına yatırılırsa, sağ akciğer salgıları Carina üstüne akar ve irinli balgam öksürük refleksi ile atılır. Tersine Lingula pulmonis sinistri’ de bronşiektazis’ i olan bir hasta sağ yanına yatırılmalıdır. Bazal bronkuslar’ ınında iltihap olan bir hasta her sabah birkaç dakika başı üstünde amuda kalkmalıdır.

    5. Yüzüstü yatar(prone) durumunda bir hastanın trakea’ sı öne aşağı doğru eğiktir. O bakımdan hastanın yataktaki doğal sırt üstü yatar (supine) ve başı biraz yüksekte durumu akciğerlerin drenajı için uygun bir durum değildir.

    6. Tümörler bir veya birkaç segmental bronkus’un tıkanmasına yol açabilir. Tıkanmanın distalinde havanın absorpsionu ile oluşan kollaps röntgen filmiyle ortaya konulabilir. Bu tekniğe brokografi denir. Bronkus’ lara çeşitli yöntemlerle radyopak madde verilebilir. Ancak öncelikle Larinks, Farinks ve Trakea lokal anesteziklerle uyuşturulmalıdır.
    Radyopak madde dil kökünden Larinks içine akıtılabilir veya bir kateter ile verilebilir. Önceden saptanmış uygun pozisyonlar verilerek az miktarda maddenin, yer çekimi ile bronşların içine akması sağlanır. Bu işlem, bir defada ancak bir tek tarafta yapmalıdır. Çünkü madde geçici olarak solunum yetmezliğine neden olabilir.

    7. Bir brokopulmoner segment tam bir akciğer ünitesidir. Kendi siniri, arteri ve venası tarafından beslenir. Bağ dokusu bölmelerini Vv. Pulmonalis ve Aa. pulmonales ince dalları çaprazlayabilir. A. bronchialis dalları da visseral pleurayı beslemek için interlobuler bölmeler içinde seyrederler.

    8. Sağlıklı akciğer parçası hava içerir. Bu nedenle suya atılınca yüzer, parmakların arasında ezililirse krepitasyon sesi (çıtırtı) verir. İçi sıvı ile dolu hastalıklı, bir akciğer parçası suda batar. Ölü doğmuş bir bebeğin akciğeri hiç nefes alamadığı için suda batar. Canlı doğmuş bebeğin akciğeri yüzer. Bunun Adli Tıp yönünden çok büyük bir önemi vardır.

    9. Akciğerde bazen fazla fissurlar bulunabilir. Böylece sol akciğer üç loblu olabilir. Ender olarak sağ akciğer de iki loptan oluşur.

    10. Lobus venae azygos : İnsanların %1’inin sağ akciğerinde görülür. Eğer apikal bronkus yukarıya doğru Arcus v. azygos’un dış tarafı yerine iç tarafında gelişirse bu lop oluşur. Sonuçta V. azygos’ un üst lobun içindeki derin bir fissurun tabanında yerleşir. Bu fissur ve V. azygos’un alt ucu röntgen filmlerinde akciğerin apikal parçasını üst lobun kalan kısmından ayıran çizgisel bir işaret yapar. Normal göğüs röntgen filmlerinde diğer çizgisel işaretler pulmoner damarlar tarafından oluşturulur.

    11. Akciğer oskültasyonunda apex’ ler Clavikula’ nın 1/3 iç kısımını üstünden bir steteskop ile ayrıca dinlemelidir.

    12. Cupula pleura’nın delici yaralanmalarında akciğer apex’ i de zarar görebilir.

    13. Pulmoner Trombo Embolizm (P.T.E.), genel bir hastalık ve ölüm nedenidir. Emboli bir trombus, yağ parçası veya hava kabarcığı ile oluşabilir ve genellikle uzaktan gelir. Örneğin, alt ekstremite kıkırdaklarından sonra bacak venalarından. Trombus sağ kalbi geçtikten sonra akciğere pulmoner arteri kısmen veya tamamen tıkar. Sonuçta akciğerin bir bölümü hava almasına karşın pulmoner arter kanı gelemediği için fonksiyon görmez.

    Büyük bir emboli Trunkus pulmonalis’ in tamamını veya bir ana dalı tıkayabilir. Bu durumda hasta akut solunum yetmezliğinden birkaç dakika içinde ölebilir. Orta büyüklükte bir emboli bir bronkopulmoner segment arterini tıkayarak enfarktüse yol açabilir.

    Sağlam yapılı kişilerde, terminal bronşioller bölgesinde A. bronchialis dallarıyla çabuk bir kollateral dolaşım gelişir. Akciğerlerinde kronik konjestion olan hasta kişilerde olay akciğerin enfarktüsü ile sonuçlanır. İlgili pleura alanı da iyi kan alamayacağı için pleurit oluşur.

    Akciğer Tümörleri Klinik Bilgi

    1. Akciğer lenfindeki fagositlerde solunum havası ile alveollere girilmiş karbon parçacıkları bulunur. Sigara içen ve / veya kirli şehirde yaşayan yaşlı kişilerde akciğerin yüzeyi siyahımsı bir renk alır. Karbon parçacıları nedeniyle akciğer hilus’ u ve mediastinum’ daki lenf düğümleri de siyah renk alır.

    2. Bronkojenik kanserler erkeklerde çok fazla görülür ve erkeklerdeki malign (kötü huylu) gelişmelerin % 30’ undan sorumludurlar. Ana neden sigara içimi ve sefil hayattır. Lenf damarlarının anatomik yapısı nedeniyle bu tümörler pleura’ yı hilus’l ara, mediastinum’ a ve uzak organlara metastaz yapabilirler. N. phrenicus’ un tutulması ile Diafragma’ nın bir yarısı felce uğrayabilir.

    Pleura’ yı tutan tümör pleura boşluğunda sıvı birikmesine (pleura effüzyonu) neden olur. Bu sıvı kanlıdır ve kanser hücreleri içerir.

    3. N. laryngeus recurrens akciğer tepesine çok yakın komşulukta olduğu için apikal akciğer kanserlerinde ses tellerinin felcine bağlı olarak ses kısıklığı görülebilir. Kanser lefojenik metastazında hilus düğümleri ve mediastinal düğümlerine yayılır. Tüm sağ akciğer lenfi sağ tracheakebronşial düğümlere, tüm sol akciğerin lenfi sol tracheakebronşial düğümlere dökülür. Ancak sol akciğer alt lobundan bir miktar lenf sağ tracheakebronşial düğümlerine dökülür. Bu nedenle sağ tracheakebronşial lenf düğümlerindeki kanser hücreleri lenfojenik yolla sol akciğer alt lobuna metastaz yapabilirler. Her iki akciğerin lenfi venöz dolaşımına sağ ve sol bronchcomediastinal trunkus’ larla karışır. Bu nedenle akciğer lenfi kanser hücrelerinin venöz sistemi yoluyla sağ kalbe taşıyabilir. Kan pulmoner dolaşımdan sonra sol kalbe döner ve bütün vücuda atılır. Bu yolla bronchojenik kanser en fazla beyin, kemikler, akciğerler ve böbreküstü bezlerine yayılır ( hematojenik metastaz).

    4. Çoğunlukla bronchusla veya midedeki primer bir tümörün metastazı ile clavikula’ nın hemen üstünde bulunan supraclavikular lenf düğümleri şişer ve sertleşir. Bu düğümlerin sentinel lenf düğümleri (gözlemci lenf düğümleri) adı verilir.

    Bronkojenik kanserlerin hematojen yolla en çok metastaz yaptığı organ beyindir. Kanser hücreleri akciğerdeki bir sinüzoid veya vena duvarından geçerek Vv. pulmonales, sol kalp, Aorta ve Aa. cerebrales ve Aa. cerebellares yoluyla beyine ulaşırlar.

    5. Apikal bronkojenik karsinom’ lar Apertura throacis superior’ daki oluşumlara baskı yaparlar. Ganglion stellate’ ler üzerine olan baskı nedeniyle Horner Sendromu ortaya çıkabilir. Büyük damarlara da baskı olacağından üst ekstremite de ağrı, felçler ve zayıflama görülebilir. Bu tabloya Pancoast Sendromu denir.

    6. Sağ tarafta hilus bölgesindeki bir bronkojenik karsinom Vena cava superior’ a baskı yaparak kan dönüşümü engelleyebilir. Bu durumda göğüsün üst yarısı, boyun ve yüzde ödem ve kızarıklık görülür. Kollar yukarı kaldırıldığı zaman üst ekstremite venaları boşalmaz. Bu duruma Üst Vena Cava Sendromu adı verilir.

    Mediastinum :

    Göğüs boşluğunun ortasında, göğüs boşluğunu örten zarsal örtünün (pleura) pleura parietalis ve pleura pulmonalis adı verilen iki pleural yaprak arasında kalan bölüme, Latince orta bölme anlamına gelen Mediastinum adı verilir.

    Pleura’ nın klinik önemi vardır. Akciğerler ve Pleura dışındaki tüm göğüs boşluğu yapıları mediastinum içinde yer alırlar.

    Mediastinum, yukarıda Thoraks üst açıklığı (Apertura thoracis superior), aşağıda Diafragma, önde sternum ve kıkırdak kaburgalar, yanlarda mediastinal pleura ile sınırlanmıştır.

    Mediastinum bir bütün olmasına karşın, öğretimini kolaylaştırmak amacıyla alt bölümlere ayrılmıştır. Mediastinum önce, önde angulus sterni (Louis açısı), arkada T4 omurunun alt kenarından geçirilen horizontal düzlem ile üst ve alt mediastinum’ a bölünür. Daha sonra, alt mediastinum, Perikard torbasına göre ön, orta ve arka mediastinum (Mediastinum anterior, Mediastinum medium, Mediastinum posterior) olarak üç alt bölüme ayrılır. Mediastinum alt bölümlerinde yer alan organlar, klinik ve cerrahi öneme sahiptir.

    Mediastinum superior oluşumları

    Retrosternal yapılar Prevertebral yapılar İntermediat yapılar
    M. sternohyoideus Oesophagus Arcus aortae ve dallar
    M. sternothyroideus Trachea N. vagus dex. et sin.
    Thymus . Duc. thoracicus N.phrenicus dex. et sin.
    V. cava superior N. laryg.rec.sin. Nn. cardiaci
    Vv. brachiocephalicae Mm. prevertebrales

    Mediastinum inferius oluşumları

    A. Mediastinum anterior : Temel oluşum Timus’ tur. Bunun yanında gevşek bağ dokusu, yağ, lenf damarları, bazı lenf düğümleri, A. thoracica interna ve birkaç küçük dalı ile Ligg. sternopericardiales’ ler de Mediastinum anterior’ da yer alır.

    B.Mediastinum medium: Mediastinum inferior’ un orta ve en geniş bölümü olup, Perikard, Kalp, Aorta ascendens, Vena cava superior’ un terminal bölümü, Truncus pulmonalis, akciğer kökü oluşumları. N. phrenicus’ lar, Plexus cardiacus profundus ile Tracheobronşial lenf düğümlerini içerir.

    C. Mediastinum posterior : Oluşumlar iki grupta ele alınırlar.

    Longitudinal seyirli oluşumlar Transvers seyirli oluşumlar

    Oesophagus Aa.intercostales posteriores

    Aorta thoracica Vv.intercostales posteriores

    V. azygos Nn. intercostales
    V. hemiazygos, Duc. thoracicus
    Truncus sympathicus.

    Mediastinum Klinik Bilgi

    Mediastinum’un büyükçe bir bölümü mediastinaskop denilen araç ile görülebilir. Üst mediastinum, ön mediastinum ve trakeabronkial lenf düğümlerinden parça almak için mediastinoskopi yapılır. Incisura jugularis’ ten bir orta hat ensizyonu yapıldıktan sonra künt disseksiyonla Bifurcatio trachea’ ya kadar ulaşılır. Bifurcatio ve trakeabronşiyal lenf düğümleri gözlenebilir.

    Pleura Klinik Bilgi

    1. Pleura boşluğu (Cavum pleura), ince bir tabaka kaygan sıvı ile ayrılmış, potansiyel bir boşluktur. Kaygan pleura sıvı (liquor pleuralis) akciğerlerin hareketlerini kolaylaştırır.
    Ancak bu aralığın tıkanması veya cerrahi olarak çıkarılması (pleurektomi) dikkate değer bir fonksiyonel bozukluğu neden olmaz. Hatta tekrarlayıcı spontan pnömokthorax’ a engel olmak amacıyla iki pleura’ nın birbirine bakan yüzleri hafif tahriş edici pudra ile kapanır. Bu işlem iki yaprağı birbirine yapıştırır.

    2. Cupula pleura arkada Truncus symphaticus ve 1.Thorakal sinir ile komşu olduğu için bu bölgedeki akciğer hastalıklarında, elin entrinsik kaslarında paralizi ve Horner Sendromu görülebilir.

    Ganglion stellare, C – 8. ve T-1 sinirlerin baskıya uğradığını düşününüz.

    3. Nefes alıp verme sırasında, normal pleura, oskültasyonunda ses vermez. Pleura’ nın (Pleurit ve pleurezi’ li) yüzeyler engebeli durum alır ve sürtünme sesine neden olur. Bu ses steteskopla duyulur. Pleurit genellikle parietal ve visseral yapraklar arasında yapışmalara (pleura adhezyonları) yol açar.

    4. Çeşitli nedenlerle pleura boşluğunda önemli miktarda sıvı toplanabilir (Hidrothorax). İlerlemiş pleurezi olgularında serum, iltihaplı pleura’ nın damarlarından pleura boşluğuna sızarak pleural eksudat oluşturabilir. Sıvı biriktikçe boşlıuktaki negatif basınç azalacağından akciğer hilus’a doğru çekilir. Akciğer hilus’ ta tam olarak toplandıktan sonra, fazla sıvı kalp ve mediastinum’ un karşı tarafa yer değiştirmesine neden olur. Sıvıda hücre yıkıntıları ve lökositler görülür. Herhangi bir vücut boşluğundaki irin Empiyem olarak adlandırılır. Eğer bu terim bir sınıflandırma olmaksızın, tek başına kullanılırsa Thorax boşluğundaki irini (Pyothorax) belirtir.

    5. Herhangi bir iltihaplanmaya bağlı olmaksızın, konjestif kalp yetmezliğinde (özellikle sol kalp yetmezliğinde) pleura boşluğunda çok miktarda sıvı birikebilir. Hemothorax terimi pleura boşluğunda kan bulunduğunu tanımlar. Boşlukta kan, thorax yaraları ve tümör nedeniyle görülebilir.

    6. Çok ender olgularda kilüs (lenf ve yağ emulsiyonu), pleura boşluğuna ductus thoracicus’tan geçebilir.

    7. Pleura boşluğundaki sıvı bir iğne ile intercostal aralıktan girilerek boşaltılabilir. Genellikle arkadan 7.interkostal aralıktan girilir. Eğer 8. ve 9. intercostal aralıklarından derin olarak girilirse Diafragma’ nın yaralanma tehlikesi vardır. İğne Diafragma’ yı deldikten sonra solda Dalağa, sağda Karaciğere ulaşarak bu organları zedeleyebilir.

    8. Thorax duvarı delici yaralarında veya akciğer yırtıklarında pleura boşluğuna hava girmesi (Açık pnömothorax) akciğerin kısmi kollapsı ile sonuçlanır. Costa kırıkları genellikle pnömothorax yapar. Ancak en çok görülen tipi akciğer yüzeyindeki bulla’ ların (kabarcıkların) yırtılması ile oluşan spontan pnömothorax’ tır.

    Cupulae pleura, clavikulanın üstünü boyuna doğru 2-5 cm aştığı için bu bölgedeki delici yaralanmalarda açık pnömothorax oluşturur.

    Birçok pnömothorax olgusu tehlikeli değildir. Ancak yalnızca visseral pleura da geniş bir yırtık varsa inspirasyonla gelen hava ekspirasyonla atılamayacağı için thorax’ ta birikir ve basıncı pozitif olur. Pozitif basınçlı pnömothorax hızla acil girişimi gerektirir.

    9. Pleura Ganglion stellate bloku veya Pleksus brachialis bloku yaparken Anesteziyoloğun iğnesi ile de zedelenebilir.

    10. Visseral pleura ağrıya karşı duyarsızdır. Parietal pleura (özellikle costal kısmında) ağrıya karşı aşırı duyarlıdır.

    Costal ve periferik diafragmatik alanların tahrişi lokal veya akseden ağrıya neden olur. Bu ağrı thorax duvarında boyun alt kısımlarında ve omuz lar ile C-3-4-5. sinirler tarafından (N. phrenicus çıkış segmentleri), karın duvarı ise thorakoabdominal sinirler (T- 7. – T 12. ) tarafından innerve edilir. Bu nedenle Pleurözi veya Pnömoni ağrıları Apendisit ağrılarıyla karışarak yanlış tanıya yol açabilir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)