Etiket: Rüya

  • Rüyalar

    Rüyalar

    Rüyaların çoğu hatırlanamaz ve küçük parçaların dışında unutulur. Ancak rüyadan uyandığımız andaki ruh hali bütün gün sürebilir. Tarihe baktığımızda ise imparatorlar, savaşçılar gibi bazı kişilerin rüyalara dayanarak büyük işlere kalkıştıkları söylenebilir. Bunların temelinde rüyanın gelecekten haber içeren bir mesaj olduğunu düşüncesi yatar. Psikoloji bilimine göre ise rüyalar geçmiş ve şimdinin izlerini taşır.

    Rüyayı genellikle görsel imaj olarak yaşarız; düşüncelerle iç içe geçmiş duygular da olabilir, diğer duyular da bir şeyler algılayabilir. Ama çoğunlukla görsellik ön planda yer alır. Rüyaları açıklamanın zorluğu kısmen de olsa bu görsel imajları kelimelerle ifade etme gereğinden kaynaklanır. Bu yüzden rüyayı gören genelde resmini çizmenin anlatmaktan daha kolay olduğunu düşünebilir.

    Rüyaların bazıları çok kısadır ve sadece bir veya birkaç görüntüden, tek bir düşünceden, hatta tek bir kelimeden oluşurken diğerleri içerik açısından oldukça zengin ve bir roman gibi uzun olabilir. Bazı rüyalar uyanık yaşamdaki kadar açık ve netken bazıları ise bulanıktır. Rüyalar tamamen anlamlı, tutarlı hatta fantastik ölçüde güzel olabileceği gibi karışık ve çılgınca olabilir. Ayrıca ağlatacak kadar acı verici, uyandıracak kadar kaygılı, şaşırtıcı ya da neşeli gibi duyguların açık olduğu rüyalar olabileceği gibi hiçbir duygu yaratmayanları da vardır.

    Peki neden rüya görürüz? Bilinçdışımızda, daha çok kullanılan adıyla bilinçaltımızda, farkında olmadığımız duygu ve düşünceler vardır. Bu milyonlarca duygu ve düşünce hiçbir zaman tam olarak uyum içinde değildir. Her zaman ortaya çıkmanın bir yolunu ararlar. Bilincimiz de zihnimizi rahatlatmak ve bu duygu ve düşüncelerin kısmen de olsa ortaya çıkıp uzlaşı sağlaması için rüyaları yaratır. Ancak direnç mekanizması bu duygu ve düşüncelerin rüyalarda apaçık bir şekilde ortaya çıkmasına izin vermez. Çünkü bunlar, kişinin uyanı yaşamda kabul etmeyeceği duygu ve düşünceler olabilir. Bu durumda kişide kaygı oluşturabilir; bu nedenle zihin sansür uygular. Bu sansür sonucu temeldeki duygu ve düşünceler rüyada çarpıtmaya uğrar, değişir ve olduğundan farklı bir şekilde ortaya çıkar. Ya da rüya tamamen anlamsız hâle getirilir ve biz uyanınca hiçbir anlam veremeyiz.

    Her rüya, gören kişiye özgüdür. Bu durumda rüyalar, gören kişinin ürünü ve sözleridir. Ancak bu sözler doğrudan anlaşılır değildir. Bu sözleri anlaşılır kılmak, altında yatan duygu ve düşünceleri açığa çıkarmak için rüya yorumu yapılır. Rüyayı gören, rüyasının ne anlama geldiğini bilir; ancak sadece bildiğini bilmez ve bu nedenle bilmediğini sanır. Bu noktada psikoterapist, kişinin rüyasını keşfetmesine yardım eder. Uygulanan sansür nedeniyle sembolik anlam taşıyan rüyalar, psikoterapist ve rüyayı gören kişinin birlikte çalışması ile yorumlanabilir. Peki buna neden ihtiyaç duyarız?

    Bunun sebebi rüyalarda ortaya çıkan bazı düşünce ve duygular diğerlerine göre daha yoğundur. Bunlar kişiye rüyalar aracılığı ile baskı kurar. Kişi bunları keşfettiğinde onları bilinçdışından bilinç seviyesine taşımış olur ve artık ne ile mücadele edeceğinin farkındadır. Psikoterapi ile bu duygu ve düşünceler üzerinde seanslarda çalışılır. Amaç bu baskı kuran, rahatsızlık yaratan duygular ve düşüncelerin etkisinin azaltılması ya da yok edilmesidir. Bu sayede kişinin, farkında olmadan kendisine uyguladığı baskı azalır ve daha iyi bir yaşam sürmesinin yolu açılır. Ancak kişiye baskı yaratan bu duygu ve düşünceler keşfedildiğinde kişi onları konuşmaktan kaçınabilir; bu gayet doğaldır. Psikoterapist, bu konuda anlayış göstererek kişinin konuşmak istemediği bir konu hakkında baskı yapmaz. Hepsi sürece yayılır ve kişi bu konuları konuşmak istediğinde psikoterapist her zamanki gibi üstüne düşeni yapar.

    Psikoterapi ile kendi rüyalarını yorumlamayı öğrenen kişi zamanla, belli bir noktadan sonra rüyalarını tek başına da yorumlayabilir. Bu durumda kendisini keşfetmesi ve daha iyi tanıması için oldukça önemli bir yetenek kazanmış olur. Sonuç olarak da yaşamını daha iyi bir hâle getirebilir.

  • Psikanalitik Teknik Hakkında: Freud’un Makalelerine Bir Bakış

    Psikanalitik Teknik Hakkında: Freud’un Makalelerine Bir Bakış

    Freud’un 1904 ve 1919 yılları arasında ele aldığı makaleler, Freud’un teknik üzerine makaleleri olarak geçer. Teknik, psikanalitik çalışmanın temellerini oluşturan tekniktir. Teknik üzerine makaleler genel olarak psikanalistin rolü, aktarım, aktarım aşkı, iyileşmenin dinamikleri, tekrarların hatırlama yönünden anlamı ve derinlemesine çalışma hakkındadır. Bunların dışında Freud’un 1937 yılında yazdığı Biten Analiz, Bitmeyen Analiz makalesi de teknik ile ilgilidir. Bu makalelerden Freud’un psikanalitik çalışmaya nasıl baktığını anlayabiliriz. Freud’un Dora, Fare Adam, Kurt Adam, Küçük Hans ve Scheber vakası gibi vaka sunumlarından da kendi psikanaliz pratiğine dair bilgi edinmemiz mümkündür. Freud’un psikanalistlere önerileri ve pratiğindeki uygulamanın her zaman birebir tutmadığına şahit olabiliriz, ancak inkar edilemez olan psikanalizin hala Freud’un ortaya koyduğu temel prensipler üzerinden ilerlemesidir. Bu nedenle temel psikanalitik kavramlar hakkında bilgi edinmek isteyen birinin Freud sonrası metinler ya da Freud üzerine yazılmış metinlerin dışında Freud’un orijinal metinleri üzerine çalışma çabası anlamlıdır.

    Freud’un teknik ile ilgili yazılarına baktığımızda, her geçen yıl tekniğinin nasıl geliştiğine tanıklık ederiz. Freud, bir psikanaliz hastasıyla başlangıcın ve bitirişin sürece göre çok daha belirli olduğunu ancak sürecin nasıl ilerleyeceğini psikanalistin hastanın özel durumuna ilişkin biricik yaklaşımının belirleyeceğini ifade etmiştir. Freud bu durumu satranç oynamaya benzetir. Satrançta açılışın nasıl yapılacağına dair taktikler ve şah-mat yapmanın taktikleri öğrenilebilir; ancak satranç oyuncusu süreç içinde hangi hamleleri yapması gerektiğini o oyuna özel olarak belirlemek durumundadır. Psikanalitik bir çalışma da benzer şekilde süreç içinde ayrışır. Psikanalist ve hastası bu iki kişilik yolculukta görece yalnız ve tekniksizdir.

    Her psikanalist-hasta ilişkisi özel ve diğerlerinden ayrıdır. Her bir çalışmada bütün kuramsal altyapı, vaka örnekleri, süpervizyon çalışması ve bireysel deneyim yeniden süzgeçten geçirilmelidir. Her bir çalışma, yeni bir çerçeve gerektirir. Bu yeni çerçeve de süreç içinde değişip dönüşecektir. Freud, yazılarında ‘çerçeve’, ‘analitik çerçeve’ ya da buna benzer başka kavramları kullanmamış olsa da Freud’un psikanalitik çalışmasının çerçevesini-psikanalitik çalışmanın nasıl yapılacağına dair anlayışını, kural ve sınırlarını-teknik üzerinden yazılarından anlamamız mümkündür.

    Freud’un Psikanalitik Tekniği (1904)

    Breur’in Katartik Metot olarak tanımladığı yönteme Freud ‘psikanaliz’ adını vermiştir. İlk olarak tedavi edilen hastalar ‘histerik nevrozlu’ olarak tanımlanan hastalardı. Breur’in Katartik Metodu, hastanın patolojisinin oluştuğu ilk ana hipnoz yardımıyla ulaşmayı hedefler. Bastırılmış ve unutulmuş olan bu anıların ortaya çıkması, anıların neden olduğu yoğun duyguların yaşanması iyileşmeyi sağlayacaktır. Bastırılmış olanın boşaltımının tekrar tekrar çalışılmasıyla tedavi mümkün olacaktır.

    Freud, teknikte değişiklik yapmış ve Katartik Metot ile hipnozdan vazgeçmiştir. Bunun yerine başka bir teknik önermiştir. Bu düzenleme, günümüzde halen kullanılmaktadır: Psikanalist hastanın göremeyeceği bir açıda koltuğunda oturur, hasta ise psikanalistin yanında bir divanda uzanmaktadır. Hastanın gözlerinin kapalı olması gerekmemektedir. Dokunma yasaklanmıştır. Tedavinin başlangıcında Freud hastalardan akıllarına ne gelirse anlatmalarını istemektedir. Rahatsız edici ya da utandırıcı malzemeler de diğerleri gibi paylaşılmalıdır. Akla gelenlerin alakasız ya da mantıksız bulunması gözetilmemelidir. Freud’un bu ifadelerle ortaya koyduğu metot ‘Serbest Çağrışım Metodu’dur.

    Freud, tedavinin kısa sürmeyeceğini, en az altı ay ile üç yıl arası süreceğini belirtmiştir. Günümüzde, analitik bir çalışmanın tamamlanabilmesi için minimum dört yıl sürmesi gerektiği öngörülmektedir.

    Psikoterapi Üzerine (1905)

    Freud, bu makalesinde analitik terapinin yavaş bir değişim sağlayacağını yeniden vurgular ve acele etmemenin öneminden bahseder. 

    Analitik çalışmada hastanın aklına gelenleri tam bir açıklık ve dürüstlük ile anlatması gerekmesine karşın, bilinçdışı materyali tedaviye getirmenin her zaman için hoşnutsuzluk yaratacağını vurgular. Bilinçdışı materyalin tedaviye gelmesi her aşamada dirençle karşılaşır. Terapist ve hasta; bu hoşnutsuzluk, rahatsızlık duygularının ve dirençlerin üzerine tekrar tekrar çalışarak analitik çalışmayı mümkün kılarlar.

    Psikanalitik Tekniğe Dair Yeni Yaklaşımlar (1910)

    Analitik çalışma dirençlerin çalışılması, aktarımın çalışılması ve rüyalardaki ve bilinçdışındaki sembollerin çalışılması ile sağlanır.

    Bu makalesinde Freud, bir psikoloğun rüyalardaki cinsel anlamdaki sembolik önemin abartıldığını ifade ettiği bir olayı anlatır. Bu kişi, örnek olarak kendi rüyasını anlatmıştır. En sık gördüğü rüyada merdiven çıkmaktadır. Bu rüyada cinsel bir anlam olamayacağını belirtir. Freud, rüyada merdivenleri ve basamakları çıkma eylemini incelediğimizde burada ritmik bir hareketin olduğunu, kişinin giderek nefessiz kaldığını ve cinsellikte meydana gelen ritmik döngünün merdiven çıkmada temsil edildiğini belirtir.

    Bu makalede, ayrıca, teknikle ilgili değişikliklere odaklanılır. Freud, karşı-aktarımın artık farkında olunduğunu, hastanın analistinin bilinçdışı düşüncelerine etki edebildiğini belirtir. Analitik çalışan kişi karşı-aktarımının farkına varmalıdır, bunu fark edebilmenin yolu ise kişinin kendi psikanalizinden geçmesidir.

    Vahşi Psikanaliz (1910)

    Freud, bu makaleye bir kadın hastanın kendisine başvurmasından bahsederek başlamaktadır. Kadın hasta, kırklı yaşlarının sonlarındadır ve boşanmasının ardından anksiyete problemi yaşamaktadır. Freud’dan önce gittiği hekim kendisine çeşitli önerilerde bulunmuştur. Hatta sadece şu üç yoldan birini seçmenin iyileştirici olacağını iddia etmiştir: 1. Boşandığı eşine geri dönmek 2. Yeni bir sevgili bulmak 3. Kendini tatmin etmek. Söylediklerini doğrulatmak üzere hastayı Freud’a psikanalize yönlendirir. Freud şöyle sorar: “Yapılacaklar bu kadar belirgin ise, psikanalitik çalışma bu üç seçeneğin neresinde yer almaktadır? Eğer benim rolüm sadece hekimin dediğini onaylamak ise benim psikanalitik bir çalışma yürütmemin işlevi nedir, o zaman hasta neden psikanaliz için bana yönlendirilmiştir? ” Freud, bu hastanın hekimin ona önerdiği bu seçenekleri düşünebilecek durumda olduğunu, dolayısıyla hekimin ona kendisinin düşünemeyeceği bir şey önermediğini, demek ki tedavinin başka bir yöntem gerektirdiğini vurgular. Psikanalizin sunacağı derinlemesine çalışma ise bu üç seçenekten ötesini vadetmektir.

    Freud, bu tip hekimleri ve psikanalizin gerektirdiği koşulları takip etmeyen diğer analiz uygulayıcılarını, ‘vahşi analistler’ olarak tanımlar. Vahşi analistlerin sorumluluğunu almamanın yolu, koşulların gerektirdiğini takip eden uygulayıcıları bir çatı altında toplamaktır. Bu çatı, Freud’un 1910’da kurduğu IPA (Uluslararası Psikanaliz Derneği)’dir. O dönemde IPA’nın çerçevesini takip ettiğini beyan eden analistlerin adları yayınlanır. Günümüzde ise IPA analisti olmanın gerektirdiği uzun bir süreç bulunmaktadır;kendi analizinden geçme, yıllar süren eğitimden geçme, süpervizyon altında analizan görme vb. Freud, psikanaliz bilmenin psikanalizle ilgili birkaç bulguyu bilmek olmadığının altını çizer. Psikanalizin salt kitaplardan öğrenilecek bir şey olmadığını vurgular. Psikanalizin bu alanda uzmanlığı olan kişilerden öğrenilebileceğini belirtir.

    Psikanalitik yaklaşım, psikanalist ve hastasının görece uzun bir kontağını gerektirir. Hastayı daha baştan acele ettirmek, ona vahşice hekimin bilebileceği sözde sırları vermek teknik olarak kabul edilemez. Vahşi analistler, hastalarına verdikleri zarardan daha fazlasını psikanalize vermektedirler.

    Psikanalizde Rüya Yorumunun Ele Alınması (1911)

    Freud, bu makalesinde psikanalizde rüyaların ve rüyaların yorumlanmasının öneminden ve tekniğinden bahseder. Rüyaların psikanaliz çalışması için önemli olduğunu, ancak rüyalar olmadan da psikanalitik çalışma yapılabileceğini belirtir. Psikanalitik çalışmada rüyalar olduğunda ise rüyaların çalışılmasına özel bir önem atfedilmesi gerektiğini vurgular. Yine de rüya çalışması ayrı bir çalışma olarak düşünülmemeli, analitik çalışma bir bütün olarak ele alınmalıdır. Rüyaların büyük çoğunluğu, analitik çalışmaya bağlı olarak oluşur.

    Rüya çalışması, analistin ve hastanın işbirliği ile yapılır. Analistin tüm rüyayı kendi yorumlama çabası analitik çalışmaya aykırıdır, hasta kendi rüyası üzerinde çalışmalıdır. Anlamlandırılamayan rüyalardaki semboller, yeni rüyalar ve yeni semboller ile tekrar tekrar gündeme gelecektir, bu nedenle yeni rüyalar geldiğinde eskilere yönelmemekle ilgili rahatsızlık hissedilmemelidir.

    Freud, bir gecede oluşmuş farklı rüyaların aynı anlamın farklı görünümleri olduğunu belirtir. Ayrıca bir rüyanın bütün anlamının tek bir seansta yorumlanamayacağını, ilerleyen seanslarda yorumlamaya devam edilmesini tavsiye etmektedir. Yorumlamaya devam etmenin yeni rüyalar getireceğini ifade eder. Bazı rüyalar aylar sonra anlaşılabilmektedir. Hatta bazı rüyaların tam bir yorumlaması için analizin bitmesini beklemek gerekebilir.

    Psikanaliz Uygulayıcılarına Öneriler (1912)

    Bu makalede Freud, serbest ve dalgalanan dikkatle dinleme tekniğini ele alır. Bu teknik, dikkati özel bir şeye yöneltmeden dinlemeye işaret eder. Dikkatli ve belli bir şeye odaklanarak dinleme, hastanın getirdiği malzemeden seçim yapmaya neden olabilir ki bu analitik çalışma için istenmeyen bir durumdur. Eğer hasta aklına gelenleri olduğu gibi anlatıyorsa, bu tekniğin zorunlu karşılığı, psikanalistin bilinçli bir seçim yapmadan dinlemesi ve anlatılan her şeye eşit ölçüde dikkat etmesidir. Bilinçli bir seçim yapmanın tehlikesi, dinleyicinin kendi beklentilerine ve eğilimlerine yönelecek olmasıdır. Dinlemede iş bilinçdışına bırakılmalıdır. Dalgalanan dikkatle dinlenme yapıldığında, dinlenenlerin bir kısmı çağrışımlara yol açacak şekilde bilinçli kullanıma açık iken bir kısmı ise daha sonra anlatılacak olanlarla örtüştüğünde bilinçdışından çıkarılmak üzere dibe çöker.

    Freud’a göre psikanalitik bir çalışmada başarıya ulaşılabilmesi için psikanalistin hastasının karşısına amaçsız, hazırlıksız ve varsayımsız çıkması gerekmektedir.

    Aktarımın Dinamiği (1912)

    Freud bu makalesinde analitik ilişkideki aktarım kavramını ele alır. Freud, psikanalitik çalışmada hastanın libidosunu psikanaliste yönelttiğini ifade eder. Sevgi gereksinimi gerçeklik tarafından yeterince doyurulmamış hasta, libidinal beklenti tasarımlarını yeni bir kişi olarak psikanalistine yöneltir. Bu yönelim, libidonun hem bilinçli hem de bilinçdışı kısımlarını içerir. Psikanalist, hastasının ruhsal düzeneklerinden birine eklemlenecektir. Libido, kısmen ya da bütünüyle gerilemeye yönelir ve çocuksu imgeler yeniden canlanır. Analitik çalışmanın amacı bilincin libidoya ulaşmasını sağlamak ve libidoyu gerçeklik ilkesine uygun hale getirmektir. Bu çalışma, libido her bulunduğunda çatışma yaratır. Libidonun gerilemiş durumunu korumak için çalışmaya karşı direnç oluşur. Libidoyu serbest bırakmak için bilinçdışı karmaşa aşılmalı, bilinçdışı itkilerin bastırılması çözülmelidir.

    Bilinçdışı karmaşanın psikanaliste aktarmaya uygun olan kısımları psikanaliste aktarılır. Çağrışımlar, aktarım doğrultusunda oluşur. Ayıp sayılan arzuların ve heyecanların, bu heyecanın neden olduğu kişi önünde açıklanması oldukça güçtür. Freud, özverili bir bağımlılık ilişkisinin bu zorluğu aşmada gerekli olduğunu belirtir.

    Aktarım, sevecen duyguların aktarıldığı pozitif bir aktarım ya da düşmanca duyguların aktarıldığı negatif bir aktarım olabilir. Pozitif aktarım, sevecen ve dostane duygular ya da saygı duyma yoluyla ortaya çıkabilir. Negatif aktarım, çoğunlukla aynı kişiye yöneltilmiş pozitif aktarıma eşlik eder. Bleuler (1910), pozitif ve negatif aktarımın bir arada bulunması, yani aynı kişiye yönelik hem olumlu hem olumsuz duyguların bir arada bulunması durumu için ‘çift değerlilik (ambilavans)’ terimini kullanmıştır.

    Bilinçdışı heyecanlar, tedavide bir anı gibi anımsanmaktan ziyade yeniden üretilirler. Bilinçdışı tutkular, gerçeklik göz önünde bulundurulmadan gerçekmiş gibi oynanmak istenir. Psikanalitik çalışmanın işlevi, bu heyecanları tedavinin bağlamına yerleştirmek, yaşam öyküsü bağlamında anlamlandırmak ve üzerine düşünmeye davet etmektir.

    Tedaviye Başlamak Üzerine (1913)

    Bu makalede psikanalitik çalışmayı yürütmede gerekli olan fiziksel düzenlemelerden, seansların sıklığı ve süresinden, ücret konusundan, analizanın yakın çevresine karşı nasıl bir tutum benimsenmesi gerektiğinden, teknikteki gelişmelerden, gelişmelerin farklı tanılardaki hastalarla çalışmayı nasıl imkanlı kıldığından bahsetmektedir.

    Hatırlama, Tekrarlama ve Derinlemesine Çalışma (1914)

    Psikanalitik çalışma geçmişin olduğu gibi hatırlanmasından ziyade geçmişin güncelde tekrarlanmasından oluşur. Geçmişin güncelde tekrarlanması, canlandırarak hatırlamaktır. Geçmiş, analistle kurulan ilişkide canlandırılarak tekrarlanır. Örneğin hasta ebeveyninin otoritesine eleştirel davrandığını hatırlamaz, analistin otoritesine eleştirel davranarak bu durumu canlandırılır, tekrarlar ve bu yolla hatırlar. Yahut birebir hatırlamak ya da canlandırmak yerine karmaşık rüyalar görür.

    Aktarım Aşkı Üzerine Gözlemler (1915)

    Aktarım aşkı gerçekleştiğinde eskiden bunun tek çözümünün tedaviyi bırakmak olduğu düşünülürdü, halbuki bugün bunun oldukça normal ve yaygın bir durum olduğunu biliyoruz ve zor görüneni yani profesyonel standartları sürdürerek tedaviye devam etmeyi seçiyoruz. Aktarım aşkı, tedaviyi bırakmak için bir neden değildir, aksine psikanalitik çalışmada ele alınması gereken önemli bir malzeme sunar. Aktarım aşkı analitik sürecin doğası gereği oluşmaktadır, analistin çekici kişiliğinden dolayı değil. Dolayısıyla analist, bu durum analiz dışında olsa hissedebileceği gururu hissetmemelidir. Aktarım aşkı, süreç sırasında ifade edilip analiz edildiğinde iyileşmeye katkı sağlayan önemli bir unsurdur. Freud, aşk için güçlü bir talebin kırılmasını bir direnç çalışması olarak yorumlar. Tutkulu aşkın ortaya çıkardığı uyumluluk, analitik yorumları kabul etmedeki uysallık, inanılmaz ölçüdeki anlayışlılık hali ve analistin zekasının idealize edilişi tedavinin devamına karşı bir dirence işaret eder. Bütün çağrışımlar tutkulu aşka yöneliktir, geçmişe yönelik çağrışım yapmanın yolları kapanmış gibidir. Aktarımda aşkı yaşayan kişinin ulaşmayı hedeflediği, muhtemelen, analiz edeni aşık seviyesine indirip onun otoritesini ve gücünü yıkmak, kendi karşı konulmazlığını ispatlamak ve aşkın tatminiyle ilgili akla gelebilecek diğer avantajları elde etmektir. Analistin aktarım aşkına karşılık vermeyen tutumu, hastanın aşkına dair bütün detayları anlatabilmesini kolaylaştıracaktır. Bu anlatılar doğrultusunda elde edilen bilgiler, hastanın sevgisinin çocuksu kökenlerine ışık tutar. Çocuksu nesne seçimi ve bu nesne seçiminin etrafında örülü fantezileri çalışmak mümkün olur.

    Psikanalitik Psikoterapideki Gelişmenin Ana Hatları (1919)

    Psikanaliz, bastırılmış bilinçdışı materyalin bilince çıkarılmasıdır. Analiz etme; bilinçdışı süreçleri temel parçalarına ayırma, bu içgüdüsel unsurları ayrı ayrı ele alma, bunlardan yeni ve daha iyi bir bütün oluşturulmasıdır.

  • Rüyalar Gerçek Olsa

    Rüyalar Gerçek Olsa

    Rüyalar bilinçdışını (bilinçaltı) en iyi gösteren yollardan biridir. Yapılan EEG çalışma sonuçları gösteriyor ki gündüz beyin uyanıkken nasıl çalışıyorsa rüyalı uykuda da beynimiz aynen öyle çalışmaya devam ediyor. Bu nedenle beynimiz rüyasız uykuda dinleniyor, yani rüya görmediyseniz dinlenmişiniz demektir. Bu nedenle eğer çok rüya görüyorsanız daha yorgun uyanırsınız.

    Problemler arttıkça rüya görme sıklığı artar. Kişi kendi içine döndükçe, çocukluğunu, travmalarını düşündükçe yani regrese (geçmişe gitmek) oldukça rüya görme sıklığı artar. Kişiler bazen bazı rüyaları ve genelde de tehlikeli ve bastırdığı duyguların su yüzüne çıktığı rüyaları uyanınca tam hatırlayamaz. Bu nedenle yatağınızın yanına kağıt kalem koymanız faydalı olabilir. Birkaç kelime de olsa uyanınca akla gelenler yazılabilir.

    Rüyayı etkileyen şeylerden birisi de yediklerimizdir. Uyumadan önce yüksek miktarlarda  yemek yerseniz vücudunuzda insülin salgısı artmaya başlar bu nedenle de uyku öncesi yemek yemek rüya görmeyi engelleyebilir. İnsülin hormonunuz yükseldikçe kendinizi ruhen  iyi hissedersiniz ve bu his rüyayı bastırır. Rüyayı görseniz bile hatırlamak zorlaşır. Fakat aç yatarsanız rüya görmeniz ve hatırlamanız daha da kolaylaşır. Kişi aç uyuduğu zaman beyin glikozsuz kalır ve daha çok rüya senaryosu üretir.

        Bazen kişinin rüyasında yarım kalmış veya flu kalmış yerler, olaylar veya kişiler vardır. Kişinin esas meselesi bu olay ve kişilerdedir. Kişi yüzleşmeye hazır olmadığı için bilinçaltı o kısımları sansürler ve rüyada karşımıza eksik ya da flu olarak çıkartır. Örneğin; rüyanda iki kişi vardır. Birinin yüzünü hatırlıyorsun diğerini hatırlamıyorsundur. Esas mesela o hatırlayamadığın yüzdedir. Böyle rüyaları tekrar tekrar düşünmek gerekir;  o kişi kimdi? Orası neresiydi? Hayal et, imajinasyon yap ve biraz bekle. İlk aklına neler geliyor? Bu kişi erkek mi, kadın mı? Genç mi yaşlı mı? Bir milyon farklı rüya görebilirdin ama beynin bu senaryoyu yazdı, neden? Bunun bir anlamı olmalı ve bu nedenledir ki iç dünyan değiştikçe rüyaların da değişir. . .

  • Rüyalarınızdaki yapımcı yönetmen ses ışıkçı kostümcü başrol oyuncusu kimdir?

    Rüya, uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biri olup, uykunun hızlı göz hareketi (REM) adlı evreleriyle yakından ilişkili bulunan, görsel ve işitsel algı ve duygulardır

    Rüyaların Süresi

    Rüyalarda yaşananlar inanılmayacak kadar hızlı gelişir. Bir kaç dakikalık rüya esnasında bile çok uzun sürdüğü sanılan garip, şaşırtıcı ve çok değişik olaylar birbirlerini izler, bu nedenle rüyada zaman kavramı oluşmaz. Ancak zaman kavramını, uyandıktan sonra beyinin öğretileri ve alışkanlıkları doğrultusunda saptadığımız bir anlar toplamıdır sadece.

    Bilimadamlari rüyanın süresi üzerinde kesin bir sonuca varamamışlardır. Bir kısmı rüyaların sadece birkaç saniye sürdüğünü iddia ederken, diğer bir kısmı da saatlerce devam eden rüyaların olduğu fikrindedir. Bu tartışmalar sırasında Dr. B. Klein bir araştırmaya başlamış ve gönüllü olarak seçtiği kişileri hipnotize ederek uyutmaya başlamıştır ve belli bir süre sonra uyandırıp rüyalarını dinleyerek, bir rüyanın 20 saniyeyi geçmeycek kadar kısa sürdüğünü belirlemiştir. Dr. Klein’ın sürdürdüğü bu araştırmanın sonunda en uzun rüyanın 90 saniyeyi geçirmediği ortaya çıkmıştır.

    Rüya Türleri

    1- Psikofizyolojik Kaynaklı Rüyalar (alelade rüyalar)

    2- Fiziksel kaynaklı rüyalar

    3- Kimyasal kaynaklı rüyalar

    4- Psişik kaynaklı ya da paranormal sayılan rüyalar

    5- Telepatik rüyalar

    6- Durugörü rüyaları

    7- OBE ya da şuur projeksiyonu (astral seyahat) rüyaları

    8- Haberci rüyalar

    9- Uyarıcı rüyalar

    10- Prekognitif rüyalar

    11- Bilgilendirme amaçlı rüyalar

    12- Bedensiz varlıklarla kurulan irtibatlardan kaynaklandığı varsayılan rüyalar

    13- Serbest hafıza rüyaları

    14- Prekognitif rüya

    15- Yaratıcı rüya

    16- Lüsid rüya

    Lucid Rüya nedir?

    Aslında pek çoğumuzun belkide bir çok kez deneyimlediği fakat bunun isminin ve işlevlerinin farkında olmadığı bir durumdur.Rüya gördüğünüz zaman rüyada olduğunuzun farkına varmanız durumuna Lucid Rüya adı verilir.

    Hayvanlar rüya görür mü?

    Evde hayvan besleyenler çoğu kez kedilerin ya da köpeklerin gözlerinin uykudayken rüya görüyormuşçasına göz kapaklarının altında oynadığını bilirler. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar insan dışındaki memelilerin ve kuşların da rem uykusu uyuduğunu gösteriyor; ancak gerçekten rüya görüp görmedikleri kesin olarak bilinmiyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü´nden araştırmacılar yeni bir yöntemle farelerin gündüz öğrendikleri becerileri gerçekleştirirken etkin olan beyin bölgelerinin uyku sırasında da zaman zaman etkin duruma geldiğini gözlemişler.Yavru kuşların da gündüz öğrendikleri şarkıları geceleri uykularında “tekrarladıkları” daha önceki araştırmalardan biliniyordu.Bu bulgular rüyaların gündüz yaşanan deneyimlerin bellekte depolanmasında rol oynadığı görüşünü de destekliyor. Ancak onlar bize anlatamadıkça hayvanların rüyalarında neler gördüklerini belki de hiç öğrenemeyeceğiz.

    Her ne kadar günlük yaşamda kötü rüyaları kabus olarak betimlesek de öyle görünüyor ki bilimsel arenada bu iki terim farklı anlamlar içeriyor. Uzmanlar kötü bir rüya gördüğümüz herhangi bir gecenin sabahında yalnızca “Akşam kötü bir rüya gördüm” demekle kaldığımıza, oysa kabusların kan ter içinde gecenin bir yarısı bizi uykumuzdan uyandırabilecek denli güçlü olduklarına dikkat çekiyor.

    Çalışmalarını rüya ve kabuslar üzerinde yürüten psikolog Ross Levin kötü rüyaların günlük yaşamdaki stres ve korkularımızla savaşmak gibi işlevsel bir amaç barındırdığına inanıyor. Rüyaları bir çeşit “duygu termostatları” olarak tanımlayan Levin, stres seviyemiz yükseldiğinde kötü rüyalar ve kabuslar görmeye başladığımızı, bizleri bir şekilde stres seviyemizin tehlikeli yükselişi karşısında uyardıklarını söylüyor. Levin’e göre bu kötü rüyalar döngüsel olarak beynin kimyasal işleyişlerini etkileyerek stres seviyesinin azaltılmasını sağlıyor. Bu düşünce çerçevesinde kötü rüyalar oldukça yararlı bir amaca hizmet etmiş oluyor. Oysa kabuslar aşırı stres yüklemesi sonucu meydana çıktıklarından kişiyi paniğe sürüklüyorlar.

    Ross Levin sık sık kabus gören hastalarının pek çoğunun farklı psikolojik rahatsızlıkları da bulunduğuna değiniyor. Kabuslarla beraber görülen bu rahatsızlıkların en yaygın olanlarınınsa travma sonrası stres bozukluğu ve kaygı olduğuna dikkat çekiyor. Levin hastaların kabus görme sıklıkları azaltıldığında bu rahatsızlıkların şiddetinin de azalacağını düşünüyor. Kabuslarla başa çıkmadaysa kabusları tekrar tekrar yazma/ farklı şekillerde hayal etme yöntemini kullanıyor. Özellikle de sürekli olarak aynı kabusu gören hastalar üzerinde etkili olan bu yöntemde hasta gece gördüğü kabusu gündüz zihninde farklı bir son yaratarak tekrarlıyor. Bu işlem uykuya dalmadan önce de tekrarlanıyor. Daha sonraysa tıpkı kabusu görüyormuşçasına bu farklı sonla imgesel düş devam ettiriliyor. Terapiden bir süre sonra kişinin kabus görme sıklığında azalma bekleniyor.

    RÜYALAR VE YARATICILIK

    Sanat tarihine göz attığımızda yaratıcılıklarını rüyalarıyla beslemiş pek çok sanatçıya rastlıyoruz. Örneğin, “Honesty” isimli pop parçasıyla dünyada pek çok dinleyiciye ulaşan Billy Joel bir röportajında yaptığı bestelerin melodisini ilk rüyalarında oluşturduğundan bahsediyor.

    Hepimizin korku romanlarıyla yakından tanıdığı yazar Stephen King’inse “Korku Ağı” adlı romanını çocukluk kabuslarından birinden esinlenerek yazdığını biliyoruz. Salvador Dali’nin rüyaların yaratıcılık üzerindeki etkisine inancıysa şaşırtıcı düzeyde.

    Ressamın, uykuya dalmadan önce eline bir kaşık aldığı böylece uyuyakaldığında kaşığın yere düşerek çıkarttığı sesle uyanıp zihnindeki rüya imgeleri henüz canlıyken gerçek üstü öğelerle bezeli o muhteşem tablolarını ortaya koyduğu anlatılageliyor. Ne var ki konuya bilimsel açıdan yaklaştığımızda, rüyaların gerçekten de yaratıcılığı tetikleyip tetiklemediğine dair bulgular oldukça kısıtlı. Her ne kadar rüya görmeyle ilişkili beyin bölgeleri modern beyin görüntüleme teknikleriyle az çok aydınlatılmış olsa da, beyin, rüya ve yaratıcılığa dair böylesi çalışmalar oldukça az. Bulgular az da olsa bilim insanlarının bu ilgi çekici konu hakkında bugüne kadar yürüttükleri çalışmalara büyüteç uzatalım istedik.

    Tablolarındaki soyut imgelerle dikkat çeken ünlü ressam Salvador Dali de rüyaların yaratıcılığını tetiklediğine inananlardandı.

    Yapılan son araştırmalar öyle gösteriyor ki gördüğümüz rüyalar bizlere Dali’nin tablolarını çizdiremese de günlük hayatta karşılaştığımız problemlere çözüm bulmakta yardımcı olabiliyor. Modern uyku kuramlarının uykunun günlük hayatımızın devamı olduğuna vurgu yapan varsayımlarıyla da uyumlu görünen bu durum özellikle de rüyalarımızdaki semboller doğru yorumlandığında belirgin hale geliyor. Uyanıkken zihnimizde tam olarak kuramadığımız bağlantıları rüyalar yardımıyla kurabileceğimize dikkat çeken bilim insanları çocuk bakımı, bahçe düzenlemesi vs… gibi hayatın içine sinen pek çok alandaki yaratıcılığımızın rüyalarımızla şekillenebileceğini düşünüyor.

    Bilim insanları rüya hatırlama sıklığının yaratıcı kişilik özellikleriyle ilişkili olduğunu düşünüyor.

    Rüyalara dair bir diğer ilginç bulguysa hayal gücü yüksek kişilerin rüyalarını hatırlama yüzdelerinin daha yüksek oluşu. Bu bulgu rüya hatırlamanın bir karakter özelliği olup olmadığı sorusunu getiriyor akıllara. Araştırmalar, doğası gereği rüyalarını somut yaratıcı ürünlere dönüştürebilen kişilerin rüyalarını daha sık hatırlayabildiklerini destekler nitelikte.

    Literatürde bu kişilerin karakter özellikleriyse açık fikirlilik, yüksek hayal gücü ve şizotipik yatkınlık olarak sıralanıyor. Kısa bir süre öncesine kadar kaygı ve stres seviyesiyle iliştiriliyorduysa da rüya hatırlamada kişiliğin etkisi daha önemli gibi görünüyor. Ancak yine de gece uykularını bölen kaygı durumlarının da rüyaları hatırlamamıza neden olması yadsınamayacak bir sebep.

    Tüm bu bulgulardansa yaratıcılık üzerinde etkide bulunan etmenin öncelikli olarak yetenek ve kişilik özellikleri olduğunu ve bu kişilik özelliklerine sahip kişilerin de rüyalarını daha sık hatırladıklarını çıkarsamamız yanlış olmayacaktır.

    UYKU VE RÜYALAR

    Uykuya niçin ihtiyaç duyuyoruz, uyku düzensizlikleri hangi hastalıklara işaret, uykunun dönemleri nelerdir, psikologlar rüyalar hakkında ne söylüyor, meditasyonda ne olup bitiyor?

    Evrime göz atacak olursak.
    . Uyku ilk olarak, günümüzden yaklaşık 3 milyon yıl önce bazı organizmalarda görülmeye başlanmış. İnsan türündeki biyolojik saatleri düzenleyen mekanizmaların geçmişiyse 500 milyon yıl öncesine dayanıyor.
    . Her ne kadar bireylerin uykuya duydukları ihtiyaç çeşitlilik gösteriyor olsa da normal bir insanın uykuda geçirdiği süre 6.5 saat ile 8.5 saat arasında bir değer oluyor.

    ANCAK
    . Çocuklar günün 2/3’ünü (16 saat) uykuda geçiriyorken yaşlandıkça bu süre günün 1/4’üne (6 saat) kadar düşebiliyor.
    . Nedeni henüz anlaşılamamış olsa da insanların uyuma süreleri ile ölüm yaşları arasında bir ilişki bulunuyor. Araştırmalar, uykuları anormal seviyelerde uzun ya da kısa olan kişilerin normal olanlara göre erken ölmeye daha yatkın olduklarını gösteriyor.

    Döngüsel Ritimler
    . Gün ışığı ve karanlığın günlük devrimi çerçevesinde evrimleşen döngüsel biyolojik işleyişlere döngüsel ritim deniliyor.

    Nasıl yani???
    Sözünü ettiğimiz bu döngüsel ritimler dikkat ve uyarılmışlık seviyelerimizle ilişkili. Örneğin, kimimiz dikkatini gece daha iyi toplayabiliyorken kimimiz gün ışığında daha etkili çalışabiliyor. Neden dersiniz? Yanıt sizi çok da şaşırtmayacak. Uzmanların yaptığı araştırmalarda, içsel saatlerimizi kontrol eden bir takım sorumlu genler bulunmuş.

    “Melatonin”in rolü ne?

    . Döngüsel ritimlerin beynimizdeki sorumlu merkezi hipotalamus. Görüntünün gözümüze düştüğü bölge olan retinadan beynimize ulaşan ve yalnızca gün ışığı gibi kuvvetli ışıklara yanıt veren özel bir sinir yolu bulunuyor. Karanlıkta ise, beynimizin ortasında bulunan pineal bezi adına melatonin denilen bir hormon salgılıyor. Bu hormon hem uykuyu hem de cinsel uyarılmışlık seviyesini etkiliyor.
    . Gece nöbeti gerektiren işler, döngüsel ritimlerde aksaklığa neden olduğundan kişide sağlık problemlerini tetikleyebiliyor. Her ne kadar kimileri bu aksaklıktan diğerleri kadar etkilenmiyor olsalar da huzursuzluk ya da çalışma veriminde düşüş gösteren kişilerde melatonin tedavisine gidilebiliyor.

    Uykuya niçin ihtiyaç duyuyoruz?

    . Bu sorunun yanıtına dair tartışmalar hala sürüyor. Ancak uykunun öne sürülen işlevlerini şöyle listeleyebiliriz:
    1.) Vücudumuzdaki biyolojik işleyişleri yavaşlatarak enerji korumak.
    2.) Beden ve zihnimizi yenilemek, büyümek.
    3.) Gün içinde öğrenilenlerle belleği güçlendirmek.
    4.) Bilinçaltımızdaki korku ve bastırılmış güdülerle yüzleşmek (Freudyen yaklaşım).
    Yalnızca bir gece uykusuz kalmış olmak bile ertesi gece uykuya hemencecik dalmamıza neden olabiliyor. Bunun nedeninin, uyanık geçen her saat beynimizin thalamus ve serebrum bölgelerinde sayısı artan adenozin isimli nörotransmitter olduğu düşünülüyor. Bu kimyasal beyinde uyarılmışlık yaratan sistemleri bastırıyor ve uzun süre uyanık kalan bedenin uykuya dalmasını tetikliyor.

    Uykunun evreleri

    EEG çalışmaları
    . Uyku birbirini takip eden bir takım evrelerden oluşuyor. Bu evreler sırasında kişinin yaydığı beyin dalgaları EEG sayesinde ölçülebiliyor. Kişi uykuya daldığı andan itibaren uykusu giderek ağırlaştıkça, beyin dalgaları da yavaşlayıp daha ritmik bir durum almaya başlıyor.
    Uyanıkken beynimiz alfa dalgaları yayıyor.
    Uykunun Erken Evreleri:
    Evre 1: Bu evre yalnızca birkaç dakika sürüyor ve bu süre içerisinde teta dalgaları gözlemleniyor. Göz hareketleri yavaşlıyor, kaslar gevşiyor, kan basıncı düşüyor ve kişi uykuya dalıveriyor.
    Evre 2: Bu evrede tetaya göre daha yavaş ve geniş dalgalar olan K kompleksleri gözlemleniyor. Alfa aktivitesi sona eriyor.
    Evre 3: Yavaş, geniş ve ritmik delta dalgaları gözlemleniyor. Delta dalgaları kaydedilen beyin aktivitesinin yarısını geçtiğinde kişi Evre 4’e giriyor. Kaslar gevşiyor, solunum yavaşlıyor, vücut ısısı düşüyor.

    REM Dönemi: Hızlı göz hareketleriyle tanımlanan bu dönemde kişinin gözleri göz kapağının altından sürekli titriyor. REM dönemi başlı başına farklı bir dönem olduğundan ilk 4 evre REM dışı evreler olarak da anılıyor.

    REM döneminde ne olup bitiyor?
    Otonom sistem faaliyetleri artıyor: Nabız ve kan basıncı yükseliyor, soluk alıp verme hızlanıyor, hem kadın hem erkeklerde birkaç dakika boyunca cinsel uyarılmışlık durumu gözlemleniyor.
    Beyin dalgaları uyanıkken yaydığımız dalgalarla benzerlik gösteriyor: Bu da vücudumuz uykuda olsa bile beynimizin oldukça aktif olduğunu gösteriyor.
    Rüya görüyoruz: Gördüğümüz rüyaların birçoğu REM dönemi rüyaları.

    Rüyalarımız neden bilim kurgu tadında oluyor?

    Çoğumuz rüyalarımızda garip yaratıklar, günlük hayatta rastlamayacağımız türden ilginç hikayeler görürüz. Bunun nedeni, beynimizin mantıksal işleyiş ve kavramadan sorumlu tutulan frontal bölgesinin rüya görüyor olduğumuz sırada aktif olmaması. Rüyalarımızda yine oldukça duygusal hissetmemizin nedeni ise aktivite düzeyi oldukça yüksek olarak saptanan amigdala bölgesiyle bağdaştırılıyor.

    Rüyalar hakkında.

    Psikodinamik Görüş: Freud rüyaların, bilinçaltımızdaki düşünce, his ve isteklerin su yüzüne çıkabildiği bir pencere olduklarını düşünüyor. Çocukluğumuza kadar uzanan ve bilinçaltımıza ittiğimiz, bastırdığımız ve kökeninde cinsel arzularla öfke barındıran bu his ve isteklerle rüyalarımız yoluyla yüzleşebiliyoruz. Freud rüyaları ikiye ayırıyor:
    1.) Gizil anlamlı rüyalar: Bu rüyalar sembolik anlamlar taşıyor ki Freud’a göre psikolojik yorumların bu rüyalar üzerinden yapılması gerekiyor.
    2.) Görünür içerikli rüyalar: Bu rüyalarsa günlük hayatımızda duyduğumuz, yaşadığımız olaylarla bağlantılı olarak gördüğümüz rüyaları oluşturuyor.

    Psikodinamik görüşe göre, uyandığımız zaman rüyalarımızı unutuyor olmamızın nedeni bu rüyaların bizde kaygı uyandıran niteliklere sahip olması, haliyle uyanıkken onları bastırma eğiliminde oluyoruz.

    Bilişsel Görüş: Bilişsel görüş, rüyaların uyanıkken aklımızı kurcalayan kaygı ve düşünceleri içeren zihinsel işleyişlerin bir sonucu olduğunu düşünüyor.Diğer bir deyişle, rüyaların yalnızca bir düşünce biçimi olduğunu savunuyor. Öyle ki, rüyaların bazen gün içinde çözümünü bulamadığımız kimi soru ve sorunlara çözümler üretebileceğimiz dönemler olduğunu öne sürüyor.

    Bilişsel görüşe göre rüyalar zihinsel gelişimle ilişki içerisinde. Yetişkinlerin rüyaları, çocuklarınkilere oranla daha karmaşık oluyor.

    Biyolojik Görüş: Biyolojik görüşe göre uyku, belleğin güçlendirilmesinde çok önemli. Öğrenilen yeni bilgiler uyku sırasında yeniden işlenip yorumlanıyor. Bu görüşe göre, REM dışı uyku sırasında bu yeni bilgiler yeniden gözden geçirilirken, REM sırasında da eski bellek silinerek yeniden yapılandırılıyor.

    Şimdi rüyaların belki de en az değinilmiş bir yönüne bakalım; tipi ne olursa olsun,süresi yukarda değinildiği üzere dk veya saatle ölçülsün aslında bir rüya en çok neye benzer; tabii ki bir SİNEMA FİLMİ’ne! Benzerliği uzun uzun açıklamanın gereği olmadığı açıktır. Peki de bir sinema filmi nasıl ortaya çıkar, bu filmde jenerikte yazılan(yapımda emeği geçenler…) kişileri bir düşünün; yapımcı, yönetmen, yönetmen yardımcıları, cast ajansı, kameramanlar, oyuncular, oyuncu koçları, kostümcüler, ses, ışık, plato yani yüzlerce kişinin yer aldığı komplex bir iş. Ciddi bir yapıttan bahsediyorsak bir filmin tamamlanması kimi kez 4-5 ayı ve fazlasını bulur. Çoğu kez de milyar lira maliyetler sözkonusudur.

    1.5 kğ lık bir et parçasının tüm bu kişilerin işlevlerini bir çırpıda ve bir filmi asla bir daha tekrar etmeden, TV’de ilk kez yalanına sapmadan yapabilmesi sizce de çok korkunç bir olgu değil mi? İlginç, üzerinde düşünmenizi istediğimiz şeylerden biri de şudur; ortaya çıkan filmde yönetmen asla her zaman siz olmuyorsunuz (özellikle korkunç rüyalarda) başrolde kimi kez olsanız da replikleriniz size ait değil, filmler her zaman mutlu sonla bitmiyor, bilim kurgu tadındaki rüyalarda kostümler harika, tarihi filmde asla gerçekliği sorgulatacak kol saatine rastlanmıyor…

    Rüyaların bu yönü acilen elektrofizyolojik araştırmaların eğilmesi gereken bir konu olarak ortada durmaktadır. Beyin çalışmalarında henüz emekleme evresinde olduğumuzun en önemli göstergesi işte bu basit karşılaştırmadır.