Etiket: Ruh

  • Ruh Sağlığımızın Önemi

    Ruh Sağlığımızın Önemi

    Ruh sağlığımız bensel sağlığımız kadar önemlidir ve bir o kadar da günlük yaşantımızı etkileyen özellikler taşıyan bir durumdur.

    Genel açıklamasıyla sağlık, bedensel, ruhsal ve toplumsal iyilik hali olarak tanımlanır. Her iyi olmayan belirti bir hastalık değildir. Olumsuz her belirtiyi hastalık olarak düşünmek hiç kimsenin sağlıklı olmadığı anlamına gelir. İhtiyaçların karşılanmaması, bir enfeksiyon, uykusuzluk, enerji azalması gibi rahatsızlıklar da bazan iyi hissetmemize engel olan durumlardır.

    Ruh sağlığının tanımını yapmak genel sağlık tanımını yapmaktan daha güçtür. Ruh sağlığı, çocukluktan ölüme kadar devam eden ve düşünce, iletişim becerileri, öğrenme, duygusal gelişim, kendine güven gibi bir dizi süreci ifade eden kavramlar zincirinden oluşmaktadır.

    Ruh sağlığı, kişinin kendisi ve diğer insanlarla ve yaşam olaylarıyla ilişkilerinde uyum göstermesi ve denge içinde olmasını içinde barındırır.

    Genel olarak bakıldığında birey yaşamını, geçmekte olan bir zaman diliminin içinde ve değişen mekanlarda; kendisiyle, ailesiyle, yakın çevresiyle, içinde yaşadığı toplumla ve yaptığı iş ya da üstlendiği kişisel rolleri gereği yoğun ilişkiler ağı içinde sürdürmektedir. Eğer bu ilişkiler ağında denge uyum ve doyum mevcut ise birey ruhsal açıdan sağlıklıdır. Bu uyum katı kurallara bağli olmayip degişkenlik ve belli ölçülerde kişisel esneklik taşır.

  • YAZIN RUHUNUZU ve BEDENİNİZİ DİNLENDİRMEK İÇİN 10 ÖNERİ

    YAZIN RUHUNUZU ve BEDENİNİZİ DİNLENDİRMEK İÇİN 10 ÖNERİ

    Yaz aylarının gelmesiyle birlikte sadece doğa hareketlenmeye başlamaz, ısınan hava, uzayan günler, güneşin varlığı insan ruhunu da olumlu yönde etkileyerek enerjide artma, etkinliklere daha kolay motivasyon sağlayabilme, daha pozitif duygular hissetme gibi bir çok etkisi olmaktadır. Tüm bu psikolojik ve davranışsal canlanmanın altında biyokimyasal etmenler olmasının yanında bu etkiler tek başına kuvvetli değildir. Bireysel olarak biraz çabayla yaz aylarını her zamankinden daha verimli, daha keyifli ve daha enerjik geçirebilmek ise elimizde… Teknolojiden uzak, sevdiklerimizle vakit geçirerek, bol bol kitap okuyup, sevdiğimiz aktiviteleri yaparak bir nevi ruh detoksu yapabiliriz.

    İnsan yaşadığı çevreyle, iklim koşullarıyla ve birçok çevresel etkenle birlikte değerlendirilmesi gereken bir varlıktır. Yaşanılan olaylarla birlikte mevsim değişiklikleri de ruh hali üzerinde belirli etkilere sebep olmaktadır. Bahar ve yaz aylarında neşeli ve enerjik olunmasına neden olan hormonların salgılanmasında artışlar meydana gelmektedir. Örneğin mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin salgılanması yaz aylarıyla birlikte artar. Yani bir bakıma doğa kendini yenilerken insan ruhunu da yenilemektedir. Tabii bu yenilenme süreci adaptasyonu da gerektirdiği için özellikle bazı insanlar mevsimsel değişiklikle birlikte biyokimyasında yaşanan değişimlere uyum sağlarken zorlanmalarda yaşamaktadır. Özellikle biyolojik olarak depresyona yatkın bireylerde, duygu durum bozukluğu (bipolar bozukluk) olanlarda bu süreç geçici bahar yorgunluğundan daha sancılı geçebilmektedir. Yaz aylarına girdiğimiz bu günlerde gerek uzayan bahar yorgunluğu yaşamamak adına gerekse ruhumuzdaki canlanmayı en iyi şekilde lehimize çevirebilmek için bizimde yapmamız gereken şeyler var.

    YAZIN RUHUNUZU ve BEDENİNİZİ DİNLENDİRMEK İÇİN

    1-Teknolojiyle Aranıza Mesafe Koyun
    Uzayan günler, sıcak havalar, serin akşamlar insanlarla iç içe olmak için gereken motivasyonu vermeye yeter. Yaz aylarında doğayla temasınızı artırmak kadar insanlarla da temasınızı artırmak ruhunuza iyi gelecektir. İnsanlarla sadece telefonla, internetle ve sosyal medya ile iletişimde olmayı kısıtlayıp; sevdiğiniz, özlediğiniz kişilerle daha çok vakit geçirmeye çaba gösterin. Yaşadığımız çağın bizde yarattığı güncel kalma baskısının kurbanı olmayın. Size keyif ve mutluluk veren insanlarla, sosyal medya aracılığıyla değil; elinizi uzattığınızda temas edebileceğiniz yakınlıkta iletişiminizi sürdürün. Sabah kalkar kalmaz ilk yaptığınız şey telefona ya da sosyal medya hesaplarınıza bakmak olmasın. Beyin davranışları ciddiye alır. İstikrarlı ve kararlı bir şekilde teknolojik araçlarla aranıza mesafe koyduktan bir süre sonra, sosyal medya hesabınıza eskisi kadar bakma ihtiyacı duymadığınızı fark ettiğinizde şaşıracaksınız.

    2-Hayatınızda Harekete Yer Açın
    Gündelik hayatın içine karışmadan önce mümkünse dışarda hafif tempolu yürüyüş ya da yüzme gibi güneşle ve temiz havayla temasınızı artıran düzenli spor etkinliklerinde bulunun. Spor için ayıracak vakit bulamıyorsanız, mümkünse sıcaklığın en yoğun olduğu öğle saatleri haricindeki vakitlerde ulaşımınızı yürüyerek sağlamaya çalışın. Gideceğimiz yere yürüyerek gitmek ya da toplu taşıma araçlarını kullanıyorsanız bir kaç durak önce inerek yürümeye vakit ayırmak gibi basit çabalarla hayatınıza hareket katın.

    3-Yavaşlayın
    Az zamana çok iş yetiştirme, hızlı hızlı yemek yeme, hızlı hızlı yürüme, konuşurken bile hızlı konuşma çağındayız. Hızınızı fark ettiğinizde yavaşlayın; daha sakin konuşmaya, daha yavaş yemek yemeye, daha yavaş yürümeye ve daha yavaş araba kullanmaya çalışın. Gündelik hayatın içindeyken mümkün olduğu kadar o anda kalmaya çalışın. Beş duyunuzu harekete geçirecek şekilde etrafınızdaki nesnelere, konuştuğunuz kişinin yüzüne, soluduğunuz havaya ve etraftan yayılan kokulara odaklanmaya çalışın. Makul Beyin sürekli düşünür, gerekli gereksiz her şeyi düşünür, beynin çalışma sistemi budur. Düşüncelerinizin içinde kaybolmayın ve etrafınıza odaklanın.

    4-Ertelediğiniz Şeylerin Listesini Yapın
    Liste yaparken temel ve basit şeylerden başlayın. Ertelediğiniz ev temizliğiniz, ödemediğiniz faturanız, ayırıp da dağıtamadığınız kıyafetleriniz, bir türlü alamadığınız minderiniz gibi öncelikle bizzat yaşamınızın içinde var olan, elinizin altında olan ama sürekli ertelediğiniz şeyleri belirleyin ve en kısa sürede sırayla yapmayı hedefleyin. Unutmayın, hayatınızdan memnuniyet bir gün sahip olacaklarınızla ilgili değildir; sahip olduklarınızın tadını çıkarmakla ve hayatınızın kontrolünün siz de olmasıyla ilgilidir. Kendinizi onunla, bununla, şununla kıyaslamayı bırakın. Herkesin hayatını takip etmeyi de bir tarafa bırakın. Sahip olduklarınızın tadını nasıl çıkarabilirsiniz ona bakın.

    5-Uyku Biyoritminizi Düzenleyin
    Güneş ışınlarından en iyi şekilde faydalanmak ve kendinizi canlı hissedebilmeniz için en önemli şeyin uyuma zamanlarınızı düzenlemek olduğunu unutmayın. Uykuya ihtiyaç süresi kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte ortalama 7-9 saatlik kesintisiz uyku idealdir. Yaz aylarında gece erken yatıp, sabah erken saatler de kalkacak şekilde uyku düzeninizi oluşturun.

    6-Gündüz Uykusu Uyumayın
    Gece uykusunu kesintisiz uyuyabilmek ve ihtiyacımız olan kaliteli uykuyu alabilmek için gündüz yapılan şekerleme uykularından özellikle ileri yaş dönemlerinde ya da bazı rahatsızlıklardan dolayı tıbbi olarak önerilmedikçe uzak durun.

    7- Olumlu Mimikleri Artırın
    Yüz ifadeleriniz ve duygularınız birbirine bağlıdır. Sadece mimiklerini yaparak bir duyguyu ortaya koyabilirsiniz. O yüzden mimiklerinize dikkat edin. Beyniniz sırf mimikleriniz öyle söylüyor diye kızgın, üzgün veya mutlu olduğunuzu düşünebilir. Yani kısacası; daha çok gülümseyin ve sert mimiklerinizi fark ettiğinizde yumuşatın.

    8- Sihirli Kelimeleri Daha Çok Kullanın
    Kendimizle veya durumlarla ilgili ifadelerin ya yapıcı ya da yıkıcı olmak üzere iki yönü vardır. Neyi sık tekrarlarsak bu kendimizle ilgili bilinçaltı inançlarımızı etkiler. Kendi kendinize “ben bunu yapamam”, “ben tembelim”, “bunu başaramam” demek yerine; “deneyebilirim”, “başarmaya çalışabilirim”, “yapabilirim” gibi olumlu ve yapıcı ifadeler kullanmaya çalışın. Ayrıca insanlarla etkileşiminizde de mümkün olduğu kadar “lütfen, rica edebilir miyim? günaydın, iyi akşamlar” gibi gündelik hayatın telaşından ya da içsel / dışsal negatif duygulanımdan dolayı kullanmayı unuttuğumuz “sihirli kelimeleri” daha çok kullanmaya çalışın.

    9- İçsel Farkındalığınızı Artırmaya Çalışın
    İnsanların çoğu duygulara dair bir sürü –meli –malı fikirleriyle doludur. Üzgün hissetmemeliyim, mutlu olmalıyım, öfkemi bastırmalıyım gibi… Ayrıca duyguları negatif ve pozitif duygular olarak görme eğilimi neredeyse herkeste mevcuttur. Dolayısıyla herkes pozitif duyguların peşindedir. Üzüntü, kaygı, öfke ve kıskançlık gibi duygularını bastırmak ya da reaktif bir biçimde birilerine ya da bir şeylere boşaltmakla meşguldür. Oysaki içsel farkındalık yolculuğunun en önemli adımı; duygularımızı başka şeylere yönlendirmeye çalışmadan, bastırmadan, başka bir şeye dönüştürmeden bizzat duygunun içinde kalarak ve mevcut duygumuzun bize iletmek istediği mesajları anlamaya çalışarak gerçekleştirebiliriz.

    10- Kendinize Makul Hedefler Koyun
    Sağlıklı bir ruh halinin ve insanın kendinden memnuniyetinin en önemli belirleyicilerinden biri, hayatta anlamlı yaşamanızı sağlayacak amaçlarınızın olmasıdır. İyi haber kalıcı mutluluğun ve kendinden memnuniyetin dev başarılarla, çok paralarla, sınırları aşan ünle alakası tahmininizden çok daha az düzeydedir. Tek yapmanız gereken kendinize makul, ulaşılabilir ve gerçekçi hedefler belirleyip; o yolda çaba sarf etmektir.

    Seliyha Dolaşır
    Uzman Psikolog
    Us Psikiyatri Enstitüsü

  • GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    Psikoloji insan davranışlarını, zihinsel süreçleri ve bunların altında yatan

    nedenleri kapsar. İnsanların olayları anlamlandırma ve yorumlama biçimlerini, şimdi ve

    daha sonrasında olaylara verdikleri tepkileri, insan ilişkilerini, yaşam biçimlerini ve

    tarzlarını etkiler.

    Her sabah aynada gördüğümüz insanın bu sabah bize biraz sevimsiz ya da pırıl

    pırıl bir gülümsemeyle bakmasını, kahvemizin tadının daha iyi ya da kötü olmasını,

    komşumuzla kapıda karşılaştığımızda kocaman bir gülümsemeyle günaydın dememizi

    ya da bakışlarında farklı anlamlar arayıp itici bulmamızı belirleyen şey nedir? Ruh

    halimiz günlük hayatımızdan profesyonel yaşamımıza, ilişkilerimizden tavırlarımıza

    kadar her şeyle yakından ilgilidir. “İş arkadaşıma neden surat astım aslında yetiştirmem

    gereken proje yüzünden gerginim.” şeklinde kendimizi sorgularken ruh halimizin

    davranışlarımıza yansıdığı anları bazen yakalayabiliyoruz. Bazense bu süreçler

    davranışlarımızda o kadar otomatikleşiyor ki dikkatimizi yöneltmeden fark edilmesi

    imkansız bir hal alıyor. Bu süreçlerin en sık gözlendiği alanların başında beslenme

    geliyor.

    Hiçbirimiz yaşamımızın günlük akışında yemek yemeden önce kendimizi

    sorgulamayız. Yemek yemek hayati ve haz veren bir eylemdir. Bu nedenle

    birçoğumuzun mottosu “Canımız istediğinde o yemek yenmeli”dir. Bunu ilke edinir son

    raddeye gelene kadar asla sorgulamayız. Burada ifade ettiğim son radde kimilerimiz

    için yaz aylarında bikiniden taşacak bir göbek kimilerimiz içinse nefes almamızı

    zorlaştıracak kadar yağlanmış bir vücut olabilir. Tepe noktamız ne olursa olsun tam bu

    anda yeme davranışlarımızı sorgulamaya başlamamız gerekir. Masaya otururken

    gerçekten fizyolojik bir açlıkla mı oturuyoruz yoksa kendimizi daha iyi hissetmek,

    rahatlamak için mi yiyoruz?

    Ruh hallerimiz yeme davranışımızda, aldığımız kilolarda oldukça etkilidir.

    Farkında olmadan üzüldüğümüzde, kızdığımızda, stresliyken ya da kendimizi mutlu

    hissetmek istediğimizde yeme davranışına yönelebiliyoruz. Bu süreç o kadar

    otomatikleşmiş ki fizyolojik açlığımızla duygusal açlığımızı ayıramıyoruz. Sonuç mu?

    Aslında tok olan vücudunuza ihtiyacımız olamayan besinleri doyurulması gereken

    duygularımız için yük olarak kabul ediyoruz. Bu süreçte bizi kaçınılmaz sona

    götürüyor. Artan kilolarımıza çare olarak diyet yapmaya başladığımızda da duygusal

    yememiz ruh hali değişimlerimizde “Beni ye, yemelisin, yemezsen mutlu olamazsın.”

    şeklinde koşuşturan abur cubur figürleriyle bizi zorlamaya başlıyor. Karşı konulması

    zor bir mekanizmayla çalışan bu sistem motivasyon problemlerine sebep oluyor,

    başarısızlık hissini tetikliyor, diyet sürecimizi ve benlik algımızı olumsuz etkiliyor.

    Psikolojimizin tüm hayatımızı dolayısıyla beslenme alışkanlıklarımızı da

    derinden etkilediğinin bilincine varabilirsek duygu dalgalanmalarımızda karşımıza

    çıkacak açlık ataklarımızın önüne daha kolay geçebiliriz. Biz duygularımızla,

    davranışlarımızla, bedenimizle bir bütünüz. Bu bütünden biri zarar gördüğünde diğer

    parçalarımız da otomatik olarak süreçten etkileneceğini bilmeliyiz. Unutmayın,

    bedeninizi doyururken ruhunuzu aç bırakmayın.

    Sevgiyle,

    Psikolog Melisa Yener

  • Bunu hangi sen yapıyor?

    Bunu hangi sen yapıyor?

    Hiç benliğinizin birden fazla parçadan oluştuğunu düşündünüz mü?
    Noam Shpancer “İyi Psikolog” adlı romanında bir psikoterapistin öyküsünü anlatıyor. Babası tarafından erken yaşta tacize uğramış bir danışan ile yaptığı seansta terapist şöyle bir müdahalede bulunuyor: 
    “-Babanız yanıldı…Size karşı davranışları sizi değil onu yansıtır.
    -Ben ondan geldim.
    -…Ondan geliyorsunuz ama ne osunuz ne de onunsunuz. Babanızın sözleri artık hayatınızda bir etki yaratamaz. Çocukken başka şansınız yoktu. Ona inanmak zorundaydınız. Artık çocuk değilsiniz. Bir şeyler biliyorsunuz. Kötü ve değersiz olmadığınızı biliyorsunuz…Babanız burada değil ve siz de artık çaresiz bir çocuk değilsiniz. Biliyorsunuz ki acınız çocukluk döneminden geliyor ama artık siz çocuk değilsiniz. Yetişkin bir kadınsınız. Olgun,güçlü, bağımsız bir kadın…”
    Terapistin burada yapmaya çalıştığı şey travmaya uğramış tarafın danışanın geçmişteki çocukluğuna dair parçasının olduğu ama içinde bulunduğu yaşta benliğin hepsinin travmatize olmadığı, bir de yetişkin tarafının da olduğunu danışana hatırlatmaya çalışmak; çünkü travmalarda Prof. Dr. Franz Ruppert’in de aşağıda belirttiği gibi ruh yani benlik bölünür:
    ” Travma kavramının özünde ruhun bölünmesi vardır. İnsanoğlunun travmatik deneyimlerle baş etmede kullandığı doğal yol, kişinin duygusal ve ruhsal yapısının bölünmesine dayanır. Bu, travmanın yarattığı koşullar altında, algı, düşünce ve anıların bütünselliğinden oluşan bir sisteme artık ait olmadığımız anlamına gelir…Ruhun bir parçası, olabildiğince travma durumundan korunur. Bu ruhun sağlıklı parçasıdır. Travmaya rağmen sonradan gelişebilmeyi başarır (kendisini kurban olarak görmeyen dayanıklı insan tavrı ile). Travma deneyiminin kaydını tutan diğer parça ise ruhun travmatik parçası olarak kalır. Bir parça daha yaratılır ki bu da travma parçasının ayna imgesidir ve sadece travmatik deneyimin üstesinden gelmekle meşguldür. Bu da hayatta kalma parçasıdır. Hayatta kalma parçası büyürken ruhun travmatize parçası o olayın olduğu zamanın dışında kalır. Çünkü bölünme olayı olduktan sonra travmanın şiddetine göre yeni deneyimler yaşayamaz. Geri kalan yaşamında travmanın oluştuğu dönemdeki gelişim düzeyinde kalır. Sadece travmanın anısını yaşatmakla ilgilenir. Gerçeklikle bağı kopar.”
    Ruppert’in de belirttiği gibi ruhumuz her travmada travmatize taraf, hayatta kalan taraf ve sağlıklı taraf olarak üçe bölünür ve bu taraflardan her birinin yaşamın farklı anlarında aktive olur. Çoğunlukla travmanın oluştuğu gelişim düzeyinde takılı kalan travmatize taraf, travmayı kendisine hatırlatan bir olay yaşadığımızda aşırı tepki vermemize neden olur; çünkü canı o kadar yanar ki gerçeklikle bağı kopar. Bu nedenle siz babası ile çocuklukta çok sorun yaşamış bir kişinin yöneticisine karşı aşırı öfkeli olduğunu görebilirsiniz. “Siz ne var ki bunda bu kadar kızacak?” derken o kişinin öfkesine hakim olamadığını gözlemleyebilirsiniz; çünkü o öfke geçmişte onları yaşamış içindeki o çocuksu tarafın, travmatize olmuş parçasının öfkesidir…gösterilen öfke yöneticiye değil aslında hala babasınadır…
    Ben bu ruhsal bölünmelerle sürdürdüğümüz yaşamımızı bir arabayı sürmeye benzetirim. Herkes kendi ruhundaki farklı parçaları ile kendi arabasını sürdürüyordur yaşamda… Ve danışanım bir olaya aşırı bir tepki verdiğinde ona hep aynı soruyu sorarım “Şimdi hangi sen direksiyonda? Şimdi arabanı hangi parçan kullanıyor?” Bu durum, yukarıdaki terapistin yaptığı gibi benliğin hepsinin travmatize olmuş içimizdeki çocuktan ibaret olmadığını, onu bu zamana kadar getirmiş başka güçlü tarafları da olduğunu hatırlatır danışanıma. Ayrıca bu durum danışanımım yaptığı davranışların benliğinin hangi parçasına ait olduğunu düşünmesini ve ben yanında olmasam da içinde bulunduğu çocuksu üzgün tarafın kontrolünden çıkıp sağlıklı tarafın yardımı ile yetişkince bir tutum sergilemesini sağlar. 

  • İnsan doğasına bakış

    İNSAN DOĞASINA BAKIŞ

    İnsan doğasına birbirine karşıt (zıt ) iki bakış tarzı vardır. Bunlardan ilki insanın ‘’içerisinden ‘’ gelen güçler , dürtüler ve içgüdülerle davrandığını , ikincisi ise insanı ‘’dışarıdan’’ etkileyen çevresel (ekoloji) , tarihsel ve ekonomik güçlerle biçimlendirdiğini ileri sürer.Felsefe, Psikoloji, Tarih ve Sosyoloji büyük ölçüde bu iç ve dış güçleri tanımlama girişimleridir.

    İÇGÜDÜLER – DÜRTÜLER VE EĞİLİMLER

    İnsanı eyleme iten iç güçleri tanımlamaya girişmiş felsefeciler ve psikologlar iki gruba ayrılabilir. İnsanın içinden gelen dürtüleri – eğilimleri olduğuna inanırlar.Birinci gruptaki
    Platon’cular yada İdealistler, insanın doğuştan idealarla (innata ideas : gerçekleşmesi istenen olay) doğduğunu ve yaşamdaki başlıca amacının bu idealarını gerçekleştirmek olduğunu savunurlar.

    Buna en önemli tarihi örnek Robert SCOTT ‘ un Kuzey Kutbu keşif gezisine (1911 -1912 ) katılan Kaptan Lawrence OATES ‘in ( 1880 – 1912 ) gezisiyle katılan diğer üyelere yük olmamak için , kesin ölüme gitmesi ( tek başına kuzey kutbunun odak noktasına doğru giderek yolda donarak ölmesi ) gösterilebilir. Burada Kaptan OATES’in bu davranışı Horatius’un sözleriyle ‘’ Bir insanın ülkesi , davası ya da yol arkadaşları için ölmesini zevkli ve soylu bir iş ‘’ olarak gören , soylu fedakarlık ülküsünün bir örneğiydi. Arkadaşlarının ana kampa ulaşamadan ölmüş gerçeği OATES ’ in kahramanlığını azaltmaz.
    İkinci gruptaki ARİSTOTOTES’ çiler yani materyalist ve maddeciler insanın etkisizleşmesi ya da doyurulması gereken gereksinme , tutku ve içgüdülerle doğduğunu savunurlar. Birinci gruptakilere göre bir yerde beklide Allah’ın zihnin de bir yetkin bir iyilik , gerçek yada güzellik ideası vardır ve her birey buna erişmek yada böyle olmak için doğuştan bir evrime sahiptir.

    İkinci gruptakilere göre ise, insanın fiziksel doğası, onu, yaşamını ve türünü sağlayacak biçimde davranmaya iter. Bu itici güce ‘‘İçgüdü’’ adı verilir. İdealistlere göre insanın başlıca çabası ahlaksal ya da dinsel bir yetkinliğe erişmeye yöneliktir. Materyalistlere göre ise; insan , yaşamak ve türünü sürdürmek için tüm yaşamı boyunca çabalar. İnsan doğasına bu iki bakış tarzı, uyuşamaz zıt görüşler olarak tanımlansa da düalist-ruhsal kesimini ideanın gerçekleştirilmesi eğiliminde, fiziksel kesiminin ise haz duyma eğilimi ve içgüdülere yöneltilmekte olduğunu söyleyerek ikisini uzlaştırmaya çalışırlar.
    Rönesans’tan ve özellikle Charles DARWİN (1809-1882 ) ve Sigmunt FREUD’dan (1856-1939) sonra insan doğası konusundaki bu düalist görüş insan doğasının ruhsal yönlerinin bile iç güdülerinden evrimleştiğini ve son çözümde ilahi amaç ve erdemin sonucu değil, haz (sevinç) duymaya yönelik olduklarını savunan akılcı rasyonalist görüş yararına terk edilmiştir. Üst zihinsel eylemlerin tümünün çocuksu, cinsel ve yıkıcı dürtülerin türev ve yüceltilmeleri olduğunu savunan Freud’cu Ruhbilimi insanın son çözümleme de haz duymaya yönelik bir canlı olduğunu varsayan bir kuramın önde gelen çağdaş örneğidir.
    İnsan doğası konusundaki idealist görüş Carl JUNG ‘un (1875-1961) çalışmaları tarafından temsil edilmektedir.

    SEVGİ VE NEFRET

    Biyolog’lar ve birçok Psikolog, iki içgüdü ya da içgüdü grubu varsayanlar; kendini koruma ( açlık, saldırganlık ve korku ) ve üremeye yönelik (cinsel ve analık) itkiler, içlerinde Freud’ un da bulunduğu bazı ruh bilimciler bu doğrudan sınırlandırılmadan iki temel iç güdünün sevgi ya da saldırganlık olduğu gerekçesiyle vazgeçtiler.

    Konrad LORENZ (1903-1991 ) ve Nicholas TINBERGEN ( 1907-1990 ) gibi hayvan ruhbilimcileri ya da diğer bir adıyla Etolog’lar , insanın doğuştan ideaları olduğu görüşüne ilginç bir ışık tutmuşlardır. Bunlar, hayvanlarda en azından bir tek içgüdünün ( insanlardaki çok daha incelmiş duygularla ilişkili olan grubu yada türü koruma içgüdüsünün ) bulunduğu yolunda ipuçları ortaya çıkarmışlardır. Bu bazı toplumsal türlerde, bir hayvanın üyesi olduğu topluluğu, çoğu kez kendi yaşamı pahasına saldıran koruma içgüdüsüdür.
    Freud’un psikoanalatik kuramında ise ; yeni doğan bebek kendisiyle dünya arasında nasıl ayrım yapamadığını ortaya koymaktadır. Bebek daha sonra bebeklikten çocukluğa geçiş döneminde ana ve babasından ve öteki önemli insanlardan ayırt etmeyi öğrenir. Cinsel haz bölgelerinin (Erkeklerde Testisler Kızlarda Ovaryumlar ) gelişmesi ile ; çocuk ağızcıl (Oral), dışkıl (Anal) ve ürethral ( genital-cinsel) aşamalardan geçtikten sonra ergenlik öncesi gizlilik dönemine girer daha sonra ergenlik bunu da yetişkinlik dönemi izler. Zihin (Akıl), Üç kısımdan oluşmuştur. İlkel benlikte ( id ), benliğin (ego) dünyanın düşmanlığını üzerine çekmeden doyurmaya çalıştığı cinsellik ve açlık gibi ilkel dürtüler bulunur. Üstbenlik (superego) ise vicdanın temsilcisidir.

    Kişiliğin oluşmasında sınıf ve gelir farklılıkları önemli rol oynar. Zengin ve yoksul sınıflar çocuğa farklı kişilikler aşılamaktadırlar.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.