Etiket: Riski

  • AİLE PLANLAMASI ( DOĞUM KONTROLÜ)

    AİLE PLANLAMASI ( DOĞUM KONTROLÜ)

    Çeşitli doğum kontrol yöntemleri vardır. Doğum kontrolü “Aile Planlaması” anlamını da taşır. Çiftlerin istedikleri zamanda istedikleri sayıda çocuk sahibi olabilmeleri için kullanılır. Aynı zamanda istenilmeyen olumsuzlukları da giderir. Örn. kadınlardaki kansızlık; gebelik ve doğuma bağlı ölüm riski; kadınlarda iltihabi pelvik hastalıklar ve buna bağlı kısırlık; erken yaş gebelikleri ve buna bağlı risk; sağlıksız zayıf bebek doğurma riski; bebek ölümleri azalır. Ayrıca; eğitim ve bunun beraberinde çiftlerde mutlu ve güvenli ilişki artar.

    Doğum kontrol yöntemleri; kişilerin yaşına, daha önce doğum yapıp yapmadığına, adet düzenine, cinsel yaşantılara göre seçilerek çiftler tarafından karar verilmelidir. Bilinçsiz doğum kontrollerinin olumsuz tarafları olduğu gibi başarısız sonuçları da olabilir.

    Değişik doğum kontrollerinden kısaca şu şekilde bahsedilebilir:
     

    Doğal Yöntemler

    1. Takvim Yöntemi : Amerikan Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü’nün araştırmalarına göre, kadınların adet sikluslarının 10-17 gün arasında gebe kalma riskinin çok yüksek olduğu ortaya çıkmıştır. 25-35 yaş arasındaki kadınlar için geçerli olan bu araştırma, ergenlik ve menapozdaki kadınlarda adetten bir gün öncesinde bile gebe kalma riski oldugu görülmüştür. Buna rağmen; adeti düzenli olsa da takvim yöntemi gebelikten korunmak için riskli bir yöntem olup etkisizdir.
    2. Emzirme : Süt salgılanması yani laktasyon, belirlenemeyen bir süre ile yumurtalık fonksiyonlarını durdurur. Emzirmenin sıklığı ve kalitesi yumurtlamanın süresini etkiler. Doğum yapmadığı halde göğüslerinden süt gelen kadınların bazılarında da yumurtlama olmamakta ve hatta adet görmemektedirler. Bazen süt veren kadınlar 2 yıla kadar adet görmeyip, yumurtlama yapmamalarına rağmen genelde doğumdan sonraki 1-2 ay içinde yumurtlama başlar ve gebelik riski artar. Ek gıdalara başlandığı zaman emzirme sıklığı azalacağından gebelik riski hemen başlar. Emzirmeyen kadınlar ise hemen gebe kalabilirler. Bu dönemde doğum kontrol yöntemlerine başlamak gerekir. Ancak; doğum kontrol hapları sütün kalitesini ve miktarını olumsuz yönde etkileyeceğinden bunlardan uzak durulmalı ve diğer yöntemlere başvurulmalıdır.
    3. Geri Çekme : En yaygın kullanılan bir yöntemdir. Ancak; çoğu zaman başarısızdır. Kesinlikle çocuk istenmeyen durumlarda bu yönteme başvurmak son derece risklidir.

    Doğum Kontrol Hapları

    Güvenliği yüksek olan bir yöntemdir. Kullanılacak hapın çeşidi kişi ile jinekoloğu arasında verilecek bir karardır. Düzenli kullanıldığında %97.96 başarılıdır. Pratik koruyuculuk oranı %97 dir. Riski %01 den azdır. Bu oranlara bakıldığında tercih edilecek güvenli bir yöntem olduğu ortaya çıkar. Çocuk yapmaya karar verene kadar ara vermeden kullanılabilecek bir yöntemdir. Ancak; hap yutmayı sevmeyenler ve dalgın olup bu ilacı almayı unutanlar için pek uygun bir yöntem değildir. Hap alması unutulduğu zamanlarda telafisi olmakla beraber, korunmak gerekebilir. Detaylar jinekolog ile görüşülmelidir.

    Doğum kontrol hapları şu durumlarda kesinlikle kullanılmamalıdır :
     

    • Bilinen ya da şüphe edilen gebelik olduğunda;
    • Damar iltihabi olan trambofilebit görüldüğünde ya da daha önce bu tür hastalık geçirmiş kişilerde;
    • Tramboembolik bozukluk ya da serebrovasküler hastalık varlığı ya da daha önceden geçirilmiş olma riski taşıdığında;
    • Koroner arter hastalığı ya da iskemik kalp hastalığı öyküsü olduğunda;
    • Belirgin karaciğer bozukluğu (hepatit problemi olanlar da bu gruba dahildir.) olduğunda;
    • Bilinen ya da şüphe edilen meme kanseri;
    • Tanısı konmamış anormal kanamalar;
    • 35 yaş üzeri sigara içenler;

    Aşağıdaki durumlarda ise, klinik değerlendirme sonrasında hastanın onayı ile dikkatli şekilde kullanılmalıdır :
     

    • Migren;
    • Yüksek tansiyon;
    • Miyomlar;
    • Gebeliğe bağlı şeker hastalığı;
    • Şeker hastalığı;
    • Epilepsi (Sara);
    • Gebelikte görülen tıkanma sarılığı;
    • Orak hücreli anemi;
    • Safra kesesi hastalığı ya da sarılık ile birlikte seyreden hastalıklar;
    • Kan lipide değerlerinin yüksekliği;
    • Büyük cerrahi girişim geçirecek olanlarda veya ameliyat sonrası damar tıkanıklığı geçirme riski olanlarda her türlü doğum kontrol hapı kullanılmamalıdır. Genelde, doğum kontrol hapları kanın pıhtılaşma mekanizmasını etkilediğinden ameliyattan 4 hafta önce bırakılması uygun olur.

    Emzirmeyen ya da düzensiz emziren anneler doğumdan sonra 6. haftadan itibaren düşük doz hap kullanabilirler. Haplar sütün miktarını ve kalitesini düşürdüğünden emziren annelerde 3. aydan önce kullanılması tavsiye edilmez.

    Aşağıdaki durumlarda doğum kontrol hapları kesilmelidir :
     

    • Uzun süren başağrısı;
    • Başağrısı ile birlikte görülen bas dönmesi, bulantı, kusma;
    • Bulanık görme;
    • Ani görme kayıpları, geçici körlük;
    • Tek taraflı ve kesilmeyen başağrısı;
    • Tedaviye yanıt vermeyen başağrisi;
    • Bacaklarda kızarıklık ve ağrı;
    • İnme ya da felç;
    • Şiddetli karın ağrısı;
    • Şiddetli göğüs ağrısı ve nefes almada güçlük;
    • Kan basıncında yükseklik;

    Burada konu edilmeyen diğer durumlar jinekolog ile görüşülmelidir.

  • Sigarada yaklaşık 7 bin kimyasal madde var

    SİGARADA YAKLAŞIK 7 BİN KİMYASAL MADDE VAR

    Bazı kanserler solunum sistemi, ağız içi gibi dumanın direkt temas ettiği organlarda oluyor. Bazı kanserlerin ise direkt temasla değil tütün dumanındaki kanserojen maddelerin kan dolaşımıyla vücuda yayılması sonucu geliştiği bilinmekte. Akciğer, ağız boşluğu, dudak kanserinde direkt temas etkili olurken, böbrek, pankreas, meme, mesane, serviks, karaciğer, over kanseri veya lösemilerde tütündeki kanserojen maddelerin sistemik yayılımı etkili olmaktadır.

    Bu kanserojen maddelere örnek olarak arsenik, aromatik aminler söylenebilir. Elektronik sigarayla ilgili yapılan araştırmalarda da maalesef akciğer kanseri riski tespit edilmiştir. Elektronik sigara da akciğerde DNA defektlerine yol açarak kanser riskini artırıyor. Son dönemlerde yaygınlaşan nargile de akciğer kanseri riskinin yanında hepatit ve tüberküloz gibi başka hastalıklar açısından risk oluşturuyor. Ana maddesi tütün olan nargilede, tütün ile kömürün birleşmesiyle tehlike daha fazla oluyor.”

    ANCAK 30 YIL SONRA DÜZELİYOR

    Sigara içimi bırakıldıktan sonra akciğer kanseri riski gelişimi, ancak 30 yıl sonra hiç sigara içmeyenlerle aynı düzeye geliyor. Sigaraya bağlı kanser gelişen hastaların sigaraya devam etmesi durumunda bu hastaların yaşam süresi daha kısa oluyor. Sigaraya devam edilmesi durumunda ayrıca ikincil kanser gelişme riski de çok daha fazla oluyor. Bazı kanser türlerinde sigaranın bırakılması ölüm riskini yüzde 30-40 azaltıyor.

  • Mide kanseri öncüsü intestinal metaplazi

    İntestinal metaplazi mide mukoza epitelinin kronik hasar sonucunda intestinal tip epitelle yer değişmesine denir. İntestinal metaplazi mide kanserleri açısından prekanseröz lezyon olarak kabul edilir ve mide kanseri riskini 6 kat arttırır. İntestinal metaplazi, Helicobacter pylori enfeksiyonu olan kişilerde, 1. derece yakınlarında gastrik kanser olan kişilerde, sigara içenlerde ve yaşla birlikte artar. İntestinal metaplazi, Helicobacter pylori pozitif olanlarda daha fazla görülürken, negatif olanlarda daha az görülür. Helicobacter pylori pozitif olanlarda intestinal metaplazi daha genç yaşlarda görülme sıklığı artar. Kırk yaşın altında görülme oranı %5 civarında iken 80 yaşın üzerinde bu oran %46’ ya kadar yükselir. İntestinal metaplazi, non-ülser dispepsisi olan vakalarda %30 civarında iken, gastrik ülseri olan hastalarda %55, intestinal tip gastrik kanser olanlarda ise %100 oranında görülür. İntestinal metaplazi kronik inflamatuvar gastrik mukoza hasarının bir sonucu olarak oluştuğu düşünülmektedir. Helicobacter pylori enfeksiyonları da bu açıdan ana etiyolojik faktör olarak görünmektedir. Helicobacter pylori, intestinal metaplazi riskini 4.5- 9 kat artırmaktadır. Hem ailede mide kanseri öyküsü varsa, hem de Helicobacter pylori enfeksiyonu mevcutsa intestinal metaplazi olma olasılığı daha da artar. İntestinal metaplazi, gastrik karsinogenezde önemli bir kırılma noktasıdır.

    İntestinal metaplazinin helikobakter pylori eradikasyonundan sonra geri dönüşü genellikle yoktur. Bu arada yapılan çalışmalarda intestinal metaplazi ve helikobakter pylori pozitif olan hastalarda eradikasyondan sonra altı ay süreyle askorbik asit ek katkı tedavisi olarak verilmiş. Bu hastalarda intestinal metaplazinin azaldığı izlenmiş. Öte yandan mukozal atrofi helikobakter pylori eradikasyonundan sonra geri dönebilir. Diğer yandan helikobacter pylori eradikasyon tedavisi regresyon sağlamasa da progresyonu yavaşlattığını bildiren çalışmalar vardır. Helikobakter pylori eradikasyonu ile geri döndüğü söylenemez ancak enfeksiyon kontrolü ile mukozal hasarın ilerleyişi, displaziye dönüşmesi yavaşlayabilir. İntestinal metaplazi, komplet ve inkomplet tip diye 2’ye ayrılır. Komplet tip ince barsaklardaki bez yapısından oluşurken, inkomplet tipte kolonik bez yapıları hakimdir. Her yıl, kronik atrofik gastritislilerin %7’sinde intestinal metaplazi, intestinal metaplazililerin ise %3’ ünde displazi gelişmektedir.Gastrik kanser riski inkomplet intestinal metaplazide daha da yüksektir. Hem antrum, hem de korpusu tutan durumlarda gastrik kanser riski daha yüksektir. Ayrıca intestinal metaplazi gastrik mukozanın %20 sinden fazlasını tuttuğunda gastrik kanser riski daha da artar.

    Düzenli aralıklarla endoskopik kontrol yapılması intestinal metaplazi olan hastalarda önemlidir. İntestinal metaplazi, endoskopik olarak normal mukozaya göre hiperemik, düzensiz alanlar şeklinde görülür. Bu görünümü gastritin endoskopik görünümünden ayırt edebilmek çok güçtür. O nedenle şüpheli bölgelerden biyopsi alınması gereklidir. Ayrıca helikobacter pilorinin tanısını koyma açısından mide biyopsisi önem arz eder. Helikobacter pylori infeksiyonunun, atrofi ve metaplazi ile sonuçlanan kronik gastritiN önemli bir nedeni olduğu bilinmektedir. İntestinal metaplazi sıklıkla kronik atrofik gastritisle birliktedir. Mide biyopsisinde atrofik gastrit açısından da böyle hastaları takip etmek önem arz eder. Dolayısıyla CLO test ile alınan biyopsiler yerine patolojiye gönderilen biyopsiler daha değerlidir.

    1-İntestinal metaplazi %20 den fazla yüzeyi kapladıysa

    2-İnkomplet tip intestinal metaplazi olanlarda

    3-Birinci derecede yakınlarında gastrik kanserli vaka olan intestinal metaplazi hastalarında

    4-Sigara içen ve intestinal metaplazisi olanlarda mide Ca riski daha artar ve böyle hastaların endoskopik kontrollere tabii tutulması gereklidir.

    Bu konuda gastroenterolog bir doktora başvurmanız, size yardımcı olacaktır.

  • Minopoz ve bioidentical hormon tedavisi

    Bayanların yumurtalık rezervlerinin tükenmesi sonucunda adet kanamalarının kesilmesine menopoz denilmektedir. Yaşlanma sürecine bağlı olarak ortalama 50-55 yaşlarında menopoz başlamaktadır. Doğal menopoz dışında Prematür Over yetmezliği ve Overlere yönelik cerrahi işlemlerden sonrada bayanlar daha erken yaşta menopoza girebilmektedirler. Menopoza giren bayanlarda yumurtalıklardan üretilen Estrojen ve Progesteron ismindeki kadınlık hormonlarının üretimi azaldığından bir çok klinik semptom ortaya çıkmaktadır. Çoğu bayanda bu semptomlar menopoza girmeden 3-4 yıl önce başlayıp menopoz ile birlikte zirve yapmaktadır. Menopoz semptomlarının hissedilmesi kişiler arasında farklılıklar arzetmektedir. Bazı bayanlar bu semptomlardan çok rahatsızlık duymazken , bazılarının hayatını çekilmez hale getirebilmektedir.

    Menopoz Semptomları :

    Sıcak Basmaları : Tipik olarak göğüs kafesinden başlayıp yüze doğru yayılan sıcak basması , terleme ve daha nadir olarak çarpıntı atakları ile kendini gösterir.

    Uykusuzluk

    Gece Terlemeleri

    Kilo Artışı : Metabolizmanın yavaşlamasına bağlı olarak

    İnsülin Direnci

    Duygu Durum Değişiklikleri : Anksiyete , iritabilite, depresyon, Konsantrasyon eksikliği

    Hafıza azalması

    Vajinal Kuruluk

    Cinsel İsteksizlik

    Halsizlik ve Enerji düşüklüğü

    Osteoporoz (Kemik Erimesi)

    Özelllikle menopoz semptomları günlük hayatlarını etkileyen bayanlarda ve erken yaşta menopoza giren bayanlarda tedavi endikasyonu vardır. Menopoz semptomlarının tedavisinde dünyada uzun yıllar yaygın olarak sentetik hormon replasman (tek başına estrojen veya estrojen+ Progesteron içeren haplar) tedavisi kullanılmıştır. Amerikada yapılan Women’s Health İnitiative ve İngilterede yapılan The One Million Women Study çalışmalarının 2002 ve 2003 yıllarında peşpeşe yayınlanmasından sonra tüm dünyada Sentetik hormon replasman tedavisi kullanımında ciddi bir azalma olmuştur. Çünkü her iki çalışmada da sentetik hormon replasman tedavisinin faydaları yanında yan etki olarak Koroner Kalp Hastalığı riskini, İnme riskini, Emboli riskini ve Meme Kanseri riskini artırdığı gösterilmiştir.

    Bu süreç içinde menopoz semptomlarını tedavi edebilmek için sentetik hormon replasman tedavisi yerine Bioidentical hormon replasman tedavisi (BHRT) gündeme gelmiştir. BHRT tedavisinde kullanılan hormonlar sentetik hormonların aksine moleküler yapı olarak insan vücudunda üretilen hormonlar ile nerede ise eşdeğer özelliktedirler. Ayrıca BHRT tedavisinde hormonlar sentetik hormon tedavisinden farklı olarak oral yoldan vierlmeyip dil altı veya cilt üzerine sürülen kremler şeklinde kullanılmaktadır. Bu sayede BHRT tedavisinde hormonlar karaciğerde ilk geçiş etkisi denilen metabolik etkiye uğramadıklarından Estrojen hormonunun istenmeyen metaboliti olan Xenoestrojen molekülerinin oluşumu engellenmiş olmaktadır.

    Normalde insan vücudun da üretilen Estrojenin %80’i E3 (Estron), %10’u E2 (Estradiol) ve %10’u ise E1 (Estron) şeklindedir. Bu Estrojen formlarından özellikle E1 meme ca riski ile yakından ilişkili iken E3 ise meme ca ya karşı koruyucu etki göstermektedir. BHRT tedavisinin klasik hormon replasman tedavisinden bir diğer farkı ise burada çıkmaktadır. Çünkü BHRT tedavisinde hastalara tek başına E2 verilmemekte değişen oranlarda E2 ve E3 kombinasyonları kullanılmaktadır.

    BHRT tedavisinde Klasik hormon replasman tedavisinin aksine her hastaya uygulanan standart bir doz yoktur , Uygulanacak hormon dozu kişiye özeldir. BHRT tedavisi öncesi klasik hormon replasman tedavisi alanlarda vücutta oluşmuş olabilecek Xenoestrojen moleküllerini temizlemek için Detox tedavisi uygulanabilir.BHRT tedavisi başlanan hastalarda uygun aralıklarla mutlaka PAP smear ve mamografi kontrolleri yapılmalıdır.

  • Mangalda et pişirmenin kanser ile ilişkisi

    Pek çok uzmanın ortak görüşü, mangalda pişen etin kansere yol açma riski taşıdığı yönünde. Bunun sebebi pişme esnasında etin kanser riskini arttırmaya sebep olacak, Heterosiklik Amin ve Polisiklik Aromatik Hidrokarbon denilen kimyasalları açığa çıkartmasıdır.

    Heterosiklik Aminler (HCA) ve Polisiklik Aromatik Hidrokarbonlar(PAH), kırmızı et, beyaz et ve balık etlerinin; yüksek ısılara ve ateşe doğrudan maruz kaldığı, mangalda pişirme gibi yöntemlerle pişirilmesi sonucu ortaya çıkan kimyasallardır. Laboratuvar ortamında yapılan deneyler sonucunda HCA’ların ve PAH’ların mutajenik yani hücrelerin mutasyona uğramasına sebep olan ve DNA’da değişime yol açan, bu sebeple de doğrudan kanser riskini arttıran kimyasallar olduğu kanıtlanmıştır.

    HCA’lar, ette bulunan amino asitler, şekerler ve kreatinin yüksek ısıya tepki vermesi ile oluşurken, PAH’lar ise et mangal ateşi üstündeyken etin yağı ve suyu kömüre damladığında ortaya çıkan dumanın etin üzerine sinmesi ile oluşmaktadır. Bu sebeple tütsülenmiş etlerin de PAH taşıdığı gözlemlenmiştir.

    HCA’lar çoğunlukla et ve türevlerinde görülürken, PAH’lar diğer tütsülemeye maruz kalan yiyecekler ve arabaların egzoz borularından çıkan gazlarda da bulunmaktadır.

    Ette HCA meydana gelmesi için, etin nasıl piştiği, hangi ısıda piştiği ve ne kadar süre piştiği dikkate alınması gereken faktörlerdir. 100 derecenin üstündeki ısılarda HCA oluşumu başlamakta ve 300 derece üzerinde HCA’lar en tehlikeli hallerini almaktadır.

    PAH oluşumunda ise, yine etin hangi ısıda piştiği ve ne kadar süre piştiğinin yanında, et mangalda pişerken nasıl bir kömür ya da odun kullanıldığı, etin ateşe olan uzaklığı ve de etin ne kadar yağlı olduğu faktörleri de göz önünde bulundurulmalıdır.

    Eti mangalda pişirip yemek kanser riski taşısa da, pişirme işlemini en sağlıklı hale getirerek mangal keyfinden uzak kalmamak mümkündür. Etinizi mangalda pişirirken uygulayabileceğiniz birkaç yöntemle bunu kolaylıkla başarabilirsiniz.

    Etinizi Doğru Seçin

    İşlenmiş ve fabrikasyon et ürünleri en yüksek derecede kanser riski taşıyan etlerdir. Kasaptan alabileceğiniz taze kırmızı ve beyaz etleri tercih etmek sizin için doğru olacaktır. Hazır köfte almak yerine kasaptan aldığınız taze kıymayla kendi köftenizi yapmanız sizin için daha sağlıklı olacaktır. Mangal için et alırken ise üzerinde daha az yağ olan etleri seçin.

    Aromatik Otlar Ve Baharatları Kullanmaktan Çekinmeyin

    Aromatik otlar ve baharatlar etinize lezzet katmanın yanında sağlığınızı korumak gibi daha önemli bir görevi var. Nane ve biberiye gibi otların HCA oluşumunu %90’a kadar düşürdüğü gözlemlenmiştir. Bunun yanında soğan ve sarımsak da HCA oluşumunu %70 ve %90 arası düşürmektedir. Etlerinizi marine ederken zerdeçal kullanarak da HCA oluşumunu %40’a kadar düşürebilirsiniz.

    Etlerinizi Marine Edin

    Etleri marine etmek de sadece bir lezzet faktörü değil HCA oluşumunu %99’a kadar düşürebilecek bir yöntemdir. Sirke ve limon içeren asidik marineler büyük ölçüde HCA oranını düşürmektedir. Barbekü sosunu etiniz piştikten sonra kullanın. Bal ve tatlı barbekü sosları ile marine edilmiş etler, 1.9 ile 2.9 kat arası daha fazla HCA oluşumuna sebep olmaktadır.

    Etleriniz ile Birlikte Daha Fazla Yeşillik ve Meyve Tüketin

    HCA oluşumu engelleyen yeşillik ve meyveler:

    • Kırmızı Üzüm
    • Yaban Mersini
    • Kivi
    • Karpuz
    • Kuru Erik
    • Kiraz
    • Ispanak
    • Maydanoz

    Etlerinizi Doğru Pişirin

    • Etlerinizi pişirmeden önce küçük parçalara ayırın.

    • Etleri alüminyum folyo üstünde mangala yerleştirerek kömürlere yağ ve su damlamasına engel olarak PAH oluşumunun önüne geçin.

    • Etlerinizi orta ve yüksek arası bir ısıda pişirin.

    • Etlerinizi mangala koymadan önce mikrodalga fırında bir ön pişirme işleminden geçirebilirsiniz, bu işlemin ardından mangalda pişen etlerin çok daha az HCA ürettiği ortaya çıkmıştır.

    • Etlerinizi sürekli çevirerek ateş ve dumana daha az maruz kalmasını sağlayın.

    • Etlerinizi orta pişmiş olacak kadar pişirin, iyi pişmiş etler orta pişmiş etlere göre 3.5 kat daha fazla HCA oluşumu riski taşımaktadır.

    • Etin fazla pişmekten kararan yerlerini mutlaka kesip atın, en fazla PAH ve HCA’yı etlerin yanık tarafları taşımaktadır.

  • Karşılanmamış enerji fazlalığı: obezite kansere neden olur mu?

    Karşılanmamış enerji fazlalığı: obezite kansere neden olur mu?

    Günümüzde kansere neden olma kapasitesine en çok sahip çevresel faktör sigaradır, sonra ise obezite gelmektedir. Fakat 2020 yılına gelindiğinde obezitenin tüm dünyada birincil kanser etkeni olacağı tahmin edilmektedir.

    Uzun yıllardır yapılan çalışmalar bireylerde aşırı kilo alımı ile birlikte vücudumuzda bazı istenmeyen ve kanseri tetikleyen maddelerin düzeyinde artış olduğunu kanıtlamıştır. Bu maddeler bazı hormonlar olabileceği gibi sitokin olarak adlandırılan hücre uyarıcılar da olabilmektedir. İnsülin benzeri büyüme faktörü, estrojen, testosteron bunlara örnek olarak verilebilir. Bu maddelerin uzun süreli artışı vücutta kronik iltihabi durumu tetiklemekte ve kanser oluşum sürecini başlatmaktadır. Karın bölgesinde yağlanma, bir başka deyişle bel kalça oranının artması kanser süreci ile ilişkilendirilebilir. Bu nedenle bu oranın ideal düzeyde olması sağlıklı bireyler için bir hedef olmalıdır.

    Aşırı kilolu yani obez olmak kansere bağlı yaşam kaybına yaklaşık % 20 oranında katkı sağlamaktadır. Aşırı kilolu olmanın erkelerde kolon ve rektum (kalın barsak), böbrek ve özofagus (yemek borusu) kanseri ve pankreas kanseri dahil birçok kanser gelişiminde riski arttırdığı gözlenmiştir. Ayrıca safra kesesi ve karaciğerde kanser gelişme riskini arttırabilir ve hodgkin dışı lenfoma, multipl miyelom, ve prostat kanseri riskinde etkin rol oynayabilir.

    Son yapılan çalışmalara göre obez olan bayanlarda kanser görülme ihtimali normal kilolu olanlara göre %40 daha fazladır. Bayanlarda obezite ilişkili kanserler bağırsak, mesane, rahim, böbrek, pankreas, yemek borusu ve özellikle menapoz sonrası görülen meme kanserleridir.

    Çok sayıda klinik araştırma kanser ve dengesiz beslenme üzerine odaklanmıştır. Kilolu olan bireylerin düzenli beslenme ve egzersiz sonucu zayıflaması ile kanser risklerinde azalma olduğu gösterilmiştir. Kilo artışı ile kanser ilişkisinde suçlanan en önemli mekanizma insülin direnci ve insülin benzeri maddenin aşırı salınmasıdır. Kilo veren ve sağlıklı yaşama adım atan bireylerde bu mekanizma tersine dönmektedir. Yaşamsal risk taşıyan birçok hastalığı tetiklediği bilinen aşırı kilo veya obezitenin önüne geçmek için kişilerin kilo vermesi için cesaretlendirilmesi ve desteklenmesi gerekmektedir.

    Beslenme şekliniz ve ne yediğinize dikkat etmeniz hem vücudunuzun gerekli mineral ve vitaminleri almasını sağlayacak hem de aşırı kilo almanızı önleyerek obezitenin önüne geçecektir. Doğal sebze, meyve ve tam tahıllı gıda ağırlıklı beslenmeye özen gösterin. Tükettiğiniz yiyeceklerin dondurulmuş, aşırı yağlı, tuzlu, şekerli ya da katkı maddeli olmaması önemlidir. Öğünlerinizi kaçırmayın ve üç öğün beslenmeye dikkat edin. Günün en önemli öğünü olan kahvaltıyı atlamayarak hem kendinize bir iyilik yapın hem de çocuğunuza iyi bir örnek olun. Kırmızı eti yakmadan pişirerek kanserojen maddelerin sağlığınıza zarar vermesini engelleyin ve haftada bir kez et tüketmeye dikkat edin. Yine haftada 2-3 kere balık yemeniz ve tavuk eti tüketmeniz omega-3 ve vitamin ihtiyacınızı gidermenize katkı sağlayacaktır.

    Düzenli ve sağlıklı beslenen çocuklarınız aşırı kilo almayacaktır. Abur cubur, çikolata, cips, yağ ve şeker içeren yiyecek ve içecekleri tüketirken kısıtlama getirin. Mümkünse organik bolca doğal meyve, sebze ve belli oranlarda et, tavuk ve balık tüketmelerini sağlayın. Aşırı kilo alan çocuklarda hastalıkların gelişme riski daha fazladır. Aşırı kilolu yetişkinlerde de kanser gelişme riskinin yüksek olduğu unutulmaması gereken önemli bir noktadır. Öyleyse, her yaşta sağlıklı kiloda kalmaya dikkat etmek gerekir.

  • Vejeteryan beslenme kalınbağırsak kanseri riskini azaltıyor mu?

    Vejeteryan beslenme kalınbağırsak kanseri riskini azaltıyor mu?

    Kalınbağırsak kanseri (kolorektal kanser), sağlık bakanlığının istatistiklerine göre en sık görülen ve en çok yaşam kaybına yol açan ilk 5 kanser türü arasındadır. Kolorektal kanserlerin gelişiminde genetik faktörlerin de etkili olduğu bilinmekle beraber, en önemli etken yaşam tarzı ve çevresel faktörlerdir. Bunlar içerisinde de en önde gelen hiç şüphesiz beslenmedir. Nitekim kolorektal kanserlerin gelişmiş batı toplumlarında, ülkemizde batı illerinde daha fazla görülüyor olması, yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarına bağlanmaktadır. Sigara, hareketsiz yaşam ve obezitenin; beslenme olarak da alkol ve kırmızı etin kalınbağırsak kanseri riskini artırdığı bilinmektedir. Bundan hareketle kırmızı etin tüketilmediği vejeteryan beslenmede, kalınbağırsak kanseri riskinin daha düşük olduğu düşünülmektedir. Ancak bu konuda yapılmış çalışmalar, bunu doğrulamak için yeterli değildir.

    Vejeteryanlık; çeşitli nedenlerle kırmızı et, balık, kümes hayvanları ve bazı durumlarda yumurta, süt ve süt ürünlerini tüketmemek demektir. Vejeteryan beslenmenin; vegan (Yumurta, süt ürünleri, bal gibi hiçbir hayvansal ürünü tüketmeyen), lakto-ovo vejeteryan (hayvansal gıdalardan sadece süt ürünleri ve yumurta tüketen), pesko vejeteryan (hayvansal gıdalardan süt ürünleri, yumurta ve balık tüketen), yarı vejeteryan (kırmızı et dışındaki tüm hayvansal ürünleri tüketen) gibi türleri de vardır. Bu kişiler tahıl, sebze, meyve gibi bitkisel gıdalarla beslenmeyi tercih eder. Böyle bir beslenme şeklinin tercih edilmesinde dinsel ve ahlaki bir takım inanışlar etkili olabileceği gibi, daha sağlıklı olduğu düşüncesi de etkili olabilmektedir.

    Vejeteryan beslenmede; doymuş yağ ve kolestrol içeriği yüksek olan hayvansal gıdaların tüketilmemesi, kalp-damar hastalıkları riskini azaltır. Bunun yanı sıra, sebze ve meyvelerde yüksek oranda bulunan bazı vitaminler de bu beslenme şeklinde bolca alınmış olur ve buna ilişkin de bir takım faydalar elde edilir. Ayrıca vejeteryan beslenen kişilerde böbrek taşları ve safra taşları oluşumu riski de daha düşüktür. Bu tip beslenme posadan (liften) zengindir. Posa oranı yüksek gıdalarla beslenme, şeker hastalığından korunma ve bağırsak fonksiyonları açısından da fayda sağlar. Tüm bunların yanında geçtiğimiz günlerde, vejeteryan beslenmenin yararlarına bir yenisini daha ekleyecek nitelikte kapsamlı bir çalışma yayınlanmıştır.

    Bu çalışmada; anketlerle beslenme şekilleri belirlenen yaklaşık 75.000 kişi, vejeteryan olanlar ve olmayanlar olarak gruplandırılmıştır. Yine vejeteryan olanlar; vegan, lakto-ovo vejeteryan, pesko vejeteryan, yarı vejeteryan olarak alt gruplara ayrılmış ve gruplar yaklaşık 7,5 yıl takip edilerek kalınbağırsak kanseri gelişme oranları değerlendirilmiştir. Sonuçta; genel olarak vejeteryan olanlarda, olmayanlara göre kalınbağırsak kanseri riski %22 daha düşük olurken; özellikle pesko vejeteryanlarda (hayvansal gıdalardan süt ürünleri, yumurta ve bolca balık tüketenler) vejeteryan olmayanlara göre risk %43 daha düşük bulunmuştur.

    Sonuç olarak; vejeteryan beslenenlerde, vejeteryan olmayanlara göre kalınbağırsak kanseri riski anlamlı derecede daha düşüktür. Ancak, bu kesinlikle kanser riskini azaltmak için vejeteryan olmamız gerektiği anlamına gelmemektedir. Çünkü bu beslenme şeklinin yararlarının yanında birtakım zararları da mevcuttur. Özellikle kırmızı ette bolca bulunan demir, B12 vitamini, aminoasitler gibi bileşenlerin eksikliğine bağlı birçok problem ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden en doğru yaklaşım, beslenmemizde kırmızı etin ağırlığını azaltmak ama genel anlamda bitkisel ve hayvansal gıdalarla dengeli bir şekilde beslenmek olmalıdır. Bu noktada; yapılan çalışmalarla en sağlıklı beslenme şekli olduğu gösterilen Akdeniz diyetine uygun beslenmek en doğrusu olacaktır.

  • Obezite ile kanser ilişkisi

    Günümüzde kansere neden olma kapasitesine en çok sahip çevresel faktör sigaradır, sonra ise obezite gelmektedir. Fakat 2020 yılına gelindiğinde obezitenin tüm dünyada birincil kanser etkeni olacağı tahmin edilmektedir.

    Uzun yıllardır yapılan çalışmalar bireylerde aşırı kilo alımı ile birlikte vücudumuzda bazı istenmeyen ve kanseri tetikleyen maddelerin düzeyinde artış olduğunu kanıtlamıştır. Bu maddeler bazı hormonlar olabileceği gibi sitokin olarak adlandırılan hücre uyarıcılar da olabilmektedir. İnsülin büyüme faktörü, estrojen, testosteron bunlara örnek olarak verilebilir. Bu maddelerin uzun süreli artışı vücutta kronik iltihabi durumu tetiklemekte ve kanser oluşum sürecini başlatmaktadır. Karın bölgesinde yağlanma, bir başka deyişle bel kalça oranının artması kanser süreci ile ilişkilendirilebilir. Bu nedenle bu oranın ideal düzeyde olması sağlıklı bireyler için bir hedef olmalıdır.

    Aşırı kilolu yani obez olmak kansere bağlı yaşam kaybına yaklaşık % 20 oranında katkı sağlamaktadır. Aşırı kilolu olmanın erkelerde kolon ve rektum (kalın barsak), böbrek ve özofagus (yemek borusu) kanseri ve pankreas kanseri dahil birçok kanser gelişiminde riski arttırdığı gözlenmiştir. Ayrıca safra kesesi ve karaciğerde kanser gelişme riskini arttırabilir ve hodgkin dışı lenfoma, multipl miyelom, ve prostat kanseri riskinde etkin rol oynayabilir.

    Son yapılan çalışmalara göre obez olan bayanlarda kanser görülme ihtimali normal kilolu olanlara göre %40 daha fazladır. Bayanlarda obezite ilişkili kanserler bağırsak, mesane, rahim, böbrek, pankreas, yemek borusu ve özellikle menapoz sonrası görülen meme kanserleridir.

    Çok sayıda klinik araştırma kanser ve dengesiz beslenme üzerine odaklanmıştır. Kilolu olan bireylerin düzenli beslenme ve egzersiz sonucu zayıflaması ile kanser risklerinde azalma olduğu gösterilmiştir. Kilo artışı ile kanser ilişkisinde suçlanan en önemli mekanizma insülin direnci ve insülin benzeri maddenin aşırı salınmasıdır. Kilo veren ve sağlıklı yaşama adım atan bireylerde bu mekanizma tersine dönmektedir. Yaşamsal risk taşıyan birçok hastalığı tetiklediği bilinen aşırı kilo veya obezitenin önüne geçmek için kişilerin kilo vermesi için cesaretlendirilmesi ve desteklenmesi gerekmektedir.

    Beslenme şekliniz ve ne yediğinize dikkat etmeniz hem vücudunuzun gerekli mineral ve vitaminleri almasını sağlayacak hem de aşırı kilo almanızı önleyerek obezitenin önüne geçecektir. Doğal sebze, meyve ve tam tahıllı gıda ağırlıklı beslenmeye özen gösterin. Tükettiğiniz yiyeceklerin dondurulmuş, aşırı yağlı, tuzlu, şekerli ya da katkı maddeli olmaması önemlidir. Öğünlerinizi kaçırmayın ve üç öğün beslenmeye dikkat edin. Günün en önemli öğünü olan kahvaltıyı atlamayarak hem kendinize bir iyilik yapın hem de çocuğunuza iyi bir örnek olun. Kırmızı eti yakmadan pişirerek kanserojen maddelerin sağlığınıza zarar vermesini engelleyin ve haftada bir kez et tüketmeye dikkat edin. Yine haftada 2-3 kere balık yemeniz ve tavuk eti tüketmeniz omega-3 ve vitamin ihtiyacınızı gidermenize katkı sağlayacaktır.

    Düzenli ve sağlıklı beslenen çocuklarınız aşırı kilo almayacaktır. Abur cubur, çikolata, cips, yağ ve şeker içeren yiyecek ve içecekleri tüketirken kısıtlama getirin. Mümkünse organik bolca doğal meyve, sebze ve belli oranlarda et, tavuk ve balık tüketmelerini sağlayın. Aşırı kilo alan çocuklarda hastalıkların gelişme riski daha fazladır. Aşırı kilolu yetişkinlerde de kanser gelişme riskinin yüksek olduğu unutulmaması gereken önemli bir noktadır. Öyleyse, her yaşta sağlıklı kiloda kalmaya dikkat etmek gerekir.

  • Sigara Bağımlılığı

    Sigara Bağımlılığı

    Günümüzde yoğun olarak görülen bağımlılık tütün ve sigara olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyleki tüketimi artık çok doğal bir ihtiyaç gibi karşılanmakta ve bilinçlendirme çalışmalarına dair algı bile yeterli olmamaktadır. Çünkü kişiler kulaklarını tıkamaktadırlar.

    Tütün dumanında bulunan diğer bazı zararlı maddeler:

    • Boya sökücü ASETON

    • Akü yapımında kullanılan KADMİYUM

    • Roket yakıtında bulunan METANOL

    • Çakmak gazı BÜTAN

    • Temizlik maddesi AMONYAK

    • Fare zehiri ARSENİK

    • Öldürücü zehirler SİYANÜR ve NAFTALİN

        Sigara içilmesinin vücuttaki zararlı etkileri göz ardı edilmemelidir. Akciğerlere zarar vermekte ve etkileri; öksürük, balgam, nefes darlığı, kanser olarak ortaya çıkmaktadır. Kalbe zararı ise; damarlarda tıkanma ve kalp krizi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ağza ve boğaza da zarar vermekte ve etkileri; tat almama, ağız kokusu, dişlerde sararma, boğaz kanseri, boğaz iltihabı olarak karşımıza çıkmaktadır. Burna zararı ise; koku almada azalmadır. Sindirim sistemini de olumsuz yönde etkilemektedir. Mide kanseri ve mide ülseri bunun göstergesidir. Kemiklere zararı ise; kemiklerde erime olarak karşımıza çıkmaktadır. Damarları da olumsuz yönde etkilemektedir. Damarlarda tıkanma sık rastlanılan sonuçlardan biridir. Cilde de zararı vardır. Ciltte kırışıklıklar oluşturmaktadır. Ellerde ise; parmaklarda sararma görülmektedir. Üreme sistemimize olan olumsuz etkisi ise fazlası ile yansımaktadır; kanser, çocuk sahibi olamama, çocuk düşürme, sağlıksız bebek doğurma, cinsel güç kaybı. Beyinde ise; felç, zihinsel-bedensel yorgunluk hissi olarak etki olmaktadır.

    Sigara; akciğer kanseri ölümlerinin % 90’ından, tüm kanser ölümlerinin % 30’undan, bronşit      ölümlerinin % 75’inden, kalp krizi ölümlerinin % 25’inden sorumludur.

    Akciğer kanseri, kanser ölümlerinin birinci sırasında yer almaktadır. Akciğer kanserinin % 90 nedeni sigaradır. Ülkemizde her yıl 40 bin kişide akciğer kanseri tespit edilmektedir. Sigara, nefes borularını ve akciğerleri çalışamaz hale gelecek şekilde hasara uğratır.

    Yaşamınızı nefes darlığı içinde, oksijen tüpüne bağımlı ve yatağa bağlı olarak tamamlamak ister misiniz? Eminim ki kimsenin cevabı evet olmayacaktır. Ancak içilen her sigaranın, insan yaşamını 5 dakika kısalttığını biliyorken niçin hala devam etmekteyiz? Erken yaşta sigaraya başlayanların ömrü ortalama 20-25 yıl azalmaktadır.

    Sigara içenler bir tek kendilerine değil, aynı zamanda çevreye de zarar vermektedirler. Her şeyden önce; bulundukları çevrenin havasını kirletirler, çevrelerindeki insanların pasif sigara içmelerine neden olurlar, ev ve orman yangınlarına neden olurlar.

    Peki pasif sigara içmek ne demektir? Başkalarının sigara dumanını solumaktır. Bu tanım o kadar da zararlı gelmiyor sanki ancak birçoğumuz bize verdiği zararın farkında değiliz.Aslında pasif sigara içiciler de sigara bağımlıları kadar zarar görürler. Pasif sigara içimi; akciğer kanserine, kalp hastalıklarına, çocuklarda akciğer ve solunum yolu hastalıklarına neden olur.

    Sigara içenlerin çoğunluğu sigaraya 20 yaşından önce başlarlar. Başlama yaşı genellikle 13-14 yaşlarıdır. Sigara firmaları bugünün sağlıklı gençlerini

    yarının sigaraya bağımlı devamlı müşterisi yapmak isterler.

    Özellikle gençlerin sigaraya başlama nedenleri ise; özenti, gösteriş, kendini ispatlama, arkadaş baskısı, arkadaşlar arasında yer edinme, otoriteye (ebeveyn, okul idaresi) karşı gelme olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Sigara içenlerin çoğu sigaraya başladıkları için pişmandır. Sigara içenlerin % 70’i sigarayı bırakmak ister. Ancak bunu çok bir oranı başarabilir. Sigaraya bağlanmak çok kolay, bırakmak ise zordur.

    Gelişmiş batı ülkelerinde sigara içenlerin sayısı azaldıkca, sigara şirketleri az gelişmiş olan ülkelerde reklam ve tanıtım kampanyaları yapmaktadırlar. Gelişmiş ülkelerde sigara salgını azalmaktadır. Buna karşılık gelişmekte olan ülkelerde salgın hızla artmaktadır.

    Dünya Sağlık Örgütü’ne göre; dünyada en büyük sağlık sorunu sigaradır. Önlenebilir en önemli hastalık ve ölüm etkeni sigaradır.

    Sigarayı bırakmak kolay değildir ama mümkündür. Sigarayı bırakmaya karar verirseniz; kalbiniz ve akciğerleriniz daha iyi çalışacak, kanınız vücuda daha iyi oksijen taşıyacak, hastalanma riskiniz azalacak, daha uzun yaşayacaksınız.

    Sigara Bırakmanın Sağlık Üzerine Olan Olumlu Etkileri

    20 dak:    Kan basıncı, nabız ve ateş normale döner.

    8 saat:         Kandaki oksijen düzeyi normale döner.

    24 saat:         Kalp krizi riski azalır.

    48 saat:         Sinir uçlarından rejenerasyon başlar.

    72 saat:         Solunum fonksiyonları düzelmeye başlar.

    2 hafta-3 ay:   Dolaşım düzelir, akciğer fonksiyonları %30 artar.

    1-9 ay:         Akciğerin temizleme kabiliyeti artarak enfeksiyon riski azalır.

    5 yıl:         AC kanserinden olan ölümler %50 azalır, kalp krizi riski hiç içmeyenlerin düzeyine iner.

    10 yıl:     AC kanseri ve diğer organ kanserleri yakalanma riski azalır.

     

    “SİGARAYA HAYIR” demek için sebepler

    Gelişmiş ülkelerde gençler sigara içmiyor, sigara nefesin, saçın, elbiselerin kötü kokmasına neden oluyor, sigara parmakları ve dişleri sarartıyor, çevredeki insanların ve özellikle çocukların sağlığını bozuyor, sigara spor yapmaya engel oluyor, sigara içmek ve hastalıklarını tedavi etmek için çok para harcanıyor, sigara akciğeri, kalbi ve bütün vücudu harap ediyor, sigara kanser yapıyor.

    Sigarayı Bırakmak için; önümüzdeki 2 ile 4 hafta arasındaki bir günü, sigarayı bırakma günü seçin. Bu sizin hayatınızın en önemli günüdür. Sonra; bırakma nedenlerinizi bir kâğıda yazın. Bunun bir kopyasını her gün görebileceğiniz bir yere (örneğin; buzdolabının üzerine) asın. Örneğin; sağlığım için, kötü kokmamak için, tasarruf etmek ve çocuğuma iyi model olmak için sigarayı bıraktım. Sonra; daha önce sigarayı bırakmayı denediğiniz zamanları gözden geçirin. Neyin işe yaradığını ve neyin yaramadığını düşünün. Sonra; kendinizi ödüllendirin. Sigarayı bırakmak zor bir iş olabilir. Sigarayı bırakmayı bir şeyi terk etmek olarak algılamayın. Öncelikle daha sağlıklı olmak için bir adım olarak düşünün. Sonra; harcamadığınız parayla kendiniz, aileniz ve özellikle çocuklarınız için özel bir şeyler alın, evinizdekileri, özelikle çocuklarınızı, size bırakma konusunda yardımcı olmaları için teşvik edin.

    Sigara içmenin yerine geçebilecek ve daha sağlıklı olan şu işleri yapmayı deneyin: Ellerinizi meşgul etmek için; resim çizin, yazı yazın, gazete okuyun, örgü örün, bulmaca çözün, en  önemlisi spora başlayın. Sonra; sabah kalktığınızda; dişlerinizi fırçalayın, ağzınızı yıkayın, kahvaltıdan hemen sonra tekrar dişlerinizi fırçalayın. Yemeklerden sonra; dişlerinizi fırçalayın, sigara içmeyen bir arkadaşınızı arayın. Sonra; alkollü içecekler veya yağlı yiyeceklerden uzak durun. Sakız çiğneyin, bolca su için, akşam yemeklerinden sonra size sigarayı hatırlatan kahve yerine meyve çayı için.

    Psikolojik destek ve teşvik alın. Bu sayede; sigarayı bırakmanızdaki engeller üzerine çalışılabilir ve motive edici çalışmalarla kolaylıkla ilerleyebilirsiniz.

    Stres ve şiddetli sigara içme isteği hissettiğinizde; bulunduğunuz mekândan başka bir mekâna geçin, soğuk sıvı yani su, süt, soda, ayran için. Bu sıkıntının süresi en fazla 5-6 dakikadır; bu süreyi saatinize bakarak veya geri sayarak atlatabilirsiniz.

    İlk gün önlemleri olarak;Evinizdeki bütün sigaralardan kurtulun. Küllük, çakmak ve kibritlerinizden kurtulun. Elbiselerinizin ceplerinde, dolaplarda ya da arabanızda sigara arayın ve onları da çöpe atın. İş yerinizdeki bütün sigaralardan, kül tablalarından ve çakmaklarınızdan kurtulduğunuzdan emin olun.

    Kendinize iyi davranın. Beğendiğiniz bir yemek yiyin. Bir film seyredin. Uzun bir duş alın. Kafanızı sigaradan uzaklaştıracak şeyler yapın. Arkadaşlarınıza, ailenize ve iş arkadaşlarınıza sigarayı bıraktığınızı söyleyin. Sigarayı bırakma nedenlerinizi tekrar düşünün. Sigarayı bırakmanıza kim yardım edecek? Sigarayı bırakmakla kendinizi nasıl ödüllendireceksiniz? Sigara içmek yerine ne yapacaksınız?

    Sigaradaki   nikotin, eroin   ve kokain gibi  bağımlılık yapıcıdır.   Sigarayı bıraktıktan sonraki ilk bir kaç hafta en zor zamanlardır. Vücudunuzda nikotin eksikliği  ortaya çıkar. Bu durumda konsantre olun. Kısa bir süre sonra sigara içmiyor olacaksınız.

    Sigara içmediğiniz için başarınızı kutlayın. Her bir hafta, bir ay veya bir yıllık dönemlerde; başarınız için bir takvim ve tablo tutun. Arada bir bıraktığınız için mutlu olduğunuzu anlatan yeni sebepler yazın. Sigara için harcamadığınız parayı biriktirerek hep almak istediğiniz bir şey alın.

    Sigarayı bıraktığınızda kısa dönemde; artık etrafınızdakileri rahatsız etmeyeceksiniz. Sigarayı  bıraktıktan 2 saat sonra nikotin vücudunuzu terk etmeye başlar. 6 saat sonra kalp atış hızı ve kan basıncı düşmeye başlar. 12 saat sonra sigara dumanından kaynaklanan zehirli karbonmonoksit kan  dolaşımınızdan temizlenir ve ciğerlerinizin daha iyi çalışmasını sağlar.

    Sigarayı bıraktığınızda uzun dönemde ise; 2 gün sonra tat ve koku duyularınız keskinleşir. 2-12  hafta içinde kan dolaşımı iyileşir. Bu da yürüme, koşma gibi fiziksel aktiviteleri kolaylaştırır. 3-9 hafta sonra öksürme, nefes darlığı, hırıltı gibi problemler azalır ve akciğerleriniz güçlenir.

    Sigaranızın    dumanıyla, arkadaşlarınızın,    ailenizin ve özellikle çocuklarınızın   grip, soğuk algınlığı ve astıma yakalanmasına, kalp  ve akciğer hastalıklarına yakalanma riskinin artmasına neden olmayacaksınız. 5 yıl içinde kalp krizi riski yarı yarıya azalır. 10 yıl sonra akciğer kanseri riski yarıya inerken kalp krizi riski, hiç sigara içmemiş bir kişinin riskiyle aynı orana düşer.

    Yoksunluk belirtileri birkaç saatte başlar,  2-3 günde en yüksek düzeye ulaşarak genellikle 3-4 haftada sona erer.

    Sigarasız bir dünya diliyorum. Önce kendini ve sonrasında sevdiklerinizin iyiliği için..

  • Ameliyat riski ve ameliyat komplikasyonu nedir?

    Bir ameliyatın riskli olmaması düşünülemez tabii ki. Ameliyat riski kaynaklarına teker teker bakacak olursak, ilk sırada mikrop kapma riski vardır, yani yaraya mikrop bulaşması; buna doktorlar enfeksiyon riski de diyorlar. Özellikle de “hastane mikrobu” denen çok tehlikeli mikroplar ne yazık ki artık ülkemiz için önemli bir sorun olmuştur. Modern ve depo hastane denemeyecek yani orta boyutlardaki yeni hastanelerdeki ameliyathane koşulları bu riski giderek çok düşük seviyelere indirmiştir. Hastane mikroplarının bulunmadığı butik hastanelerdeki; özel laminar hava akımı donanımı olan, yani havanın bile mikroptan arındırıldığı ameliyathanelerde ameliyat olmaya çalışın.

    İkinci sırada olan narkoz riski ise gelişmiş anestezi ilaçları sayesinde, tecrübeli anestezi hocası elinde ortadan kalkmaya başlamıştır. Pek çok ağır hastalığı olan hasta, artık bölgesel narkoz yani “lokal anestezi” ile uyutulmadan ameliyat edilebilmektedir.

    Üçüncü sıradaki risk olan cerrahinin kendisinden kaynaklanan riskler ise artık 21.yüzyılın sadece mikrop değil tüm virüsleri de yok eden temizleme yöntemleri, tek kullanımlık malzemeler, paslanmaz aletler, cerrahın görme gücünü defalarca yükselten mikroskoplar, köşenin arka tarafını gösteren endoskoplar gibi gelişmiş cerrahi teknolojisi ve tecrübeli cerrahlarımızın dünyaca kabul edilmiş yetenekleri sayesinde artık neredeyse sıfırlanmak üzeredir. Üçü bir arada: Sıfır risk, Yüzde yüz başarı, En kısa sürede işbaşı…

    Ameliyat Komplikasyonu Nedir?

    Komplikasyon basitçe terslik demektir. Yani işlerin ters gitmesi demektir. Aslında sadece bir şanssızlıktır. Yoksa beklenmeyen bir şey değildir. Hiçbir ameliyat komplikasyonsuz değildir. Bunların yıllar içinde hesaplanmış olan, ortaya çıkma ihtimalleri yüzde olarak bilinmektedir. Zaten cerrahınız sizi ameliyattan önce, sizden “bilgilendirilmiş onam” alırken, bu komplikasyonların tümünden bahsetmiştir.

    Komplikasyon cerrahın bir beceriksizliği demek değildir. Dünyanın en tecrübeli cerrahlarının elinde de olabilir. Önemli olan, yani cerrahın tecrübesini konuşturduğu yer; komplikasyon olduğunda ne gibi bir önlem alacağını veya ne gibi bir tedavi uygulayacağını bilmesidir. Çünkü hayatın her alanında olduğu gibi; cerrahide de tehlikeyi erkenden fark edenler, riski düşürecek önlemleri zamanında alabilirler. Hatta risk gerçekleştiğinde gerekecek olan kurtarma planları ve teçhizatları da hazırdır.