Etiket: Risk

  • Grip aşısı hikayesi

    OLMAK YADA OLMAMAK(BİR GRİP AŞISI HİKAYESİ)

    Grip aşısı yıllardır yapılsın yapılmasın tartışmlarıyla her yıl eylül ekim aylarında gündeme gelmektedir .Aşının yapılması gerekliliğinde fikir beyan edenler ki büyük çoğunluğu bunlar oluşturur.gribe bağlı ölümleri ve gribe karşı gelişen komplikasyonları önlemeyi hedeflemektedirler .Yani hedef grip olunmamasından çok gribin tetiklediği hastalıklar ve ölümlerin önlenmesidir .Aşı özellikle risk grubundakiler için önerilmektedir. Kimdir bu risk grupları diye sorarsak astım ,diyabet, böbrek hastalığı ve kronik hastalığı olan çocuklar ve erişkinler ile bu kişilerle aynı evde yaşayan diğer kişiler

    risk grubunda olmasalar bile mutlaka aşılanmalıdır.Örneğin;evde astımlı , bronşitli bir çocuk var ise evdeki herkesin aşılanması önerilmektedir.Bunun dışında sağlık çalışanları 6 ay- 5 yaş arası çocuklar,hamilelerin(ilk 3 ay dışı),emziren annelerin ve 65 yaş üzerindeki kişilerin grip aşısı yaptırılması önerilmektedir.Risk gruplarından birinde değilseniz bile grip aşısının yapılması yıl içinde grip olma riskinizi azaltır.aşının koruyucu etkisi 2-3 hafta sonra ortaya çıkar. Aşının piyasaya çıktığı ilk tarihte uygulanması önerilir. Eylül ekim aylarında aşının yapılması iyi olur.kişi grip geçirmiş olsa dahi aşı olabilir. Grip aşısı tekli aşı olduğu için civa veya thimerosal içermez.aşı iyi tolere edilmektedir.İnaktif yani canlı olmayan virüslerden oluşmaktadır bu nedenle aşının hastalık yapma riski yoktur. En sık görülen yan etkisi aşı yerinde ağrı ve hassasiyettir. Bu yıl grip aşısının hem 3 hemde 4 suş içeren iki ayrı formu ülkemizde kullanıma sunulmuştur.Aşı yumurta alerjisi olanlar dışında ve 6 aydan büyük herkese uygulanabilir.

    Gripsiz günler dilerim.

  • Down senromu

    Tarihçe: İlk olarak 1866 yılında Dr. Langdon Down tarafından “idyot -idyosi” olarak tanımlanmış, sonraları “mongolism” olarak adlandırılmış, kromozom yapısı ancak 1959 yılında belirlenebilmiş , 1960’lı yıllarda Dr. Down’ın adı verilerek, DOWN SENDROMU olarak tanımlanmıştır.

    Down Sendromu tipleri:

    1-Trisomy 21 tipi : Olguların %90-%95’ini oluşturan standart tiptir. İnsan vücudunu oluşturan kromozomların 23 tanesi anneden , 23 tanesi ise babadan gelmektedir. Down Sendromunda 21. kromozom 2 değil 3 adet olmaktadır ve Trisomy 21 olarak adlandırılmaktadır. Bu tipte fazladan bir adet 21.kromozom yumurta veya sperm hücresinden gelmekte veya döllenmenin daha ilk aşamalarındaki bir noktada yanlış bölünme nedeniyle yeni hücreler 3’er adet kromozom ile toplam 47 kromozom olarak oluşurlar.

    2- Translokasyon tipi: Olguların %3-%5’ini oluşturan tiptir. Bu tipte 21.kromozomun bir parçası koparak başka bir kromozoma yapışmaktadır. Birey adet olarak 46 kromozoma sahiptir ama genetik bilgi olarak 47 kromozom bilgisi vardır. Burada da 21.kromozom 3 adet olduğundan birey standart tipteki aynı özellikleri gösterir. Down Sendromunun diğer tipleri kalıtımsal değildir. Yalnız translokasyon tipte ebeveynlerden bir tanesinin taşıyıcı olması durumunda Down Sendromu kalıtımsal olmaktadır. Bu oran %33’dür. Eğer taşıyıcı anne ise translokasyon DOWN SENDROM lu çocuk doğurma olasılığı %20, taşıyıcı baba ise %5-%2 arasındadır.

    Translokasyon tipte ileriki doğumlardaki risklerin bilinmesi açısından genetik danışmanlık daha önemli olmaktadır.

    3- Mozaik tip: Olguların %2-%5’ini oluşturan tiptir. Bu tipte bazı hücreler 46 kromozom taşırken bazıları 47 kromozom taşımaktadır. Yanlış bölünme döllenmenin ileri aşamalarında gerçekleştiğinde bir hat 46 kromozom diğer hat ise 47 kromozom olarak devam eder ve mozaik bir yapı oluşturur.

    Down Sendromu görülme sıklığı: Anne yaşı arttıkça bu sendromun görülme sıklığı da artar.

    -20 yaşındaki her 1250 gebeden biri

    -30 yaşındaki her 750 gebeden biri

    -35 yaşındaki her 250 gebeden biri

    -40 yaşındaki her 100 gebeden biri Down Sendromlu bebek doğurma riski taşır.

    Down sendromunun fiziksel belirtileri nelerdir?

    Kendine özel tipik yüz görünüm,

    Epikantik katlanma nedeniyle badem şeklinde göz yapısı,

    Basık kemerli burun yapısı

    Sarkık dil yapısı,

    Karın yapısı gevşek ve bombeli,

    Düşük kas tonusu olması nedeniyle, bebeklerin başlarını tutamaması, yürüme zorlukları çekilmesi,

    Boy kısalığı

    Elin beşinci parmağında esneklik,

    Elde tek çizgi ,

    Ayak baş parmağı ve yanındaki parmak arasında büyük boşluk olması,

    Bu belirtilerin hepsi bir arada olması gerekmemektedir.

    Önemli Bulguların hastalarda görülme oranları:

    Mental retardasyon %100 hastada

    Kalp anomalisi % 40 hastada

    Mide Bağırsak anomalisi % 10 hastada

    Hipotiroidİsm gelişme riski 30 kat artar.

    Lösemi gelişme riski 20 kat artar.

    Down Sendromunun tanısı: Klinik bulguları gelen bebekten alınan kan örneğinde yapılan kromozom incelemesi ile konulur.

    Down Sendromlu bebek doğmadan önce gebelikte tanı konması:

    1.Girişimsel yöntemler:

    Gebeliğin 2.5 – 3. ayında yapılan koryon villus biyopsisi

    Gebeliğin 4-5 aylarında uygulanan amniyon sıvısı alınması (amniyosentez)

    Gebeliğin 5 ayından sonra doğrudan bebekten kan alınması (kordosentez)

    Bu testlerin %0.5-%1 oranında düşük yaptırma riski vardır.

    2. Girişimsel olmayan tanı yöntemleri:

    Gebeliğin 10. Haftasından itibaren anneden alınan kan örnekleri bebekte hastalık olup olmadığı tanısı konabilir. Girişimsel Olmayan Doğum Öncesi Tanı Testi (NIPT), başta sık görülen ve DOWN Sendromu olarak bilinen TRİZOMİ 21 olmak üzere, Trizomi 18, Trizomi 13, X ve Y kromozom anormallikleri için tarama testi olarak kullanılmaktadır.

    Gebelikte ikili, üçlü ve dörtlü taramalar ile en fazla % 80 oranında risk tayini yapılır iken, NIPT testi, ile yüzde doksan dokuz düzeyinde sonuç alınmaktadır.

    Girişimsel Olmayan Doğum Öncesi Tanı Testi ülkemizde henüz yapılamamaktadır. Bu bir genetik DNA testi olduğu için ancak DNA testi ruhsatı almış Genetik Hastalıkları Tanı Merkezleri ile aracılığı ile yurt dışına gönderilmektedir.

    Sonuçların değerlendirilmesi ve yorumlanması bir Genetik Uzmanı tarafından yapılmalı ve aileye ayrıntılı genetik danışmanlık verilmelidir.

  • OKUL ÖNCESİ DÖNEMDEKİ ÇOCUKLARDA MEDYA BAĞIMLILIĞI

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDEKİ ÇOCUKLARDA MEDYA BAĞIMLILIĞI

    Çocukluk dönemine ilişkin olarak bağımlılık ve özellikle medya bağımlılığı konusu, günümüz şartlarında ve yaşantısında büyük önem taşımaktadır. Otoriter ve çocuğu adına her şeyi kendisi yapan ebeveynlerin çocuklarını kendilerine bağımlı yetiştirdikleri bir gerçektir. Çocuğun özgürleşmesine, kendi seçimlerinin kendisinin yapabilmesine izin verilmediği durumlarda, çocuğun ileriki yaşlarda da öz bakımının yapılmasında dahi ebeveyninden yardım istemesi olasıdır. Çocuklarda medya bağımlılığı ise genellikle ailelerin eliyle oluşmaktadır. Küçük yaşlarda ebeveynine muhtaç bir çocuğun ebeveynleri tarafından çeşitli nedenlerle medya araçlarına yönlendirilmesi, çocuğun bu yöndeki bağımlılığı hususunda en büyük risk etmenlerinden biridir. Yemeğini yemesi, uyuması, oyalanması için medya araçlarını kullanan anne babalar bilerek ya da bilmeyerek çocuklarına büyük zarar vermektedirler. Böyle bir rutine alışan çocuğun ileriki dönemlerde bunu hayatına genellemesi ve medya araçlarını yoğun şekilde kullanmak istemesi, bir bağımlı haline gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

    Çocukların medya içeriklerine ve medya araçlarının kullanımına yönelik bağımlılıkları, gerçek ile hayal arasındaki ayrımı yapabildikleri döneme geçiş sürecinde söz konusu olduğunda, bu bağımlılığın pek çok açıdan risk taşıdığı ve ciddi bir bedeli olduğu bir gerçektir. Henüz gerçeklik ayrımını yapabilme kapasitesine sahip olmayan bir çocuğun, medya araçlarında gördüğü kurmaca etkinlik, nesne, eylem ve kişileri gerçek sanarak tehlikeli eylemlere kalkışması muhtemeldir.

    Buna örnek olarak, ülkemizde “Pokemon” adlı çizgi filmi izleyen çocuğun kendisini oradaki karakterlerden biri sanarak uçabileceğini iddia etmesi ve bu algısı sonucu balkondan aşağı atlaması gösterilebilir. Bunun yanı sıra çocuğun kendilik algısı, nesne algısı, kişiler arası ilişkilere yönelik algıları da izlediği kurmaca dünyanın bir parçası olarak yapılanma riski taşır.

    Çocuklarda medya içerikleri ve dijital medya araçlarına yönelik bağımlılığın en açık belirtileri; çocuğun hediye olarak sürekli elektronik araçlar talep etmesi, dışarıda ve insanlarla yapılacak aktiviteler yerine sürekli olarak medya araçlarını kullanmayı tercih etmesi, medya araçlarının kullanımı esnasında ebeveynin bırakması yönündeki talebine şiddetli bir biçimde karşı gelmesi, sabah ilk kalktığında ya da uyumadan evvel medya araçlarını kullanmak istemesi şeklinde sıralanabilir. Bu noktada ebeveynlerin medya araçlarının kullanımı konusuna bir sınır getirmesi, eğer durumla baş edilemiyorsa bir gelişim psikologundan (pedagog) yardım alınması gereklidir.

    Medya araçlarını yoğun biçimde kullanan çocuklar ile bu araçları ebeveyn denetiminde kontrollü olarak kullanan çocuklar arasında kişisel gelişim açısından pek çok fark bulunmaktadır. Aradaki en göze çarpan fark, yoğun bir biçimde medya araçlarını kullanan çocukların, hem psikososyal hem de bilişsel açıdan, ebeveyn denetiminde medya araçlarını kontrollü kullanan çocuklara kıyasla geri kalmasıdır. Ebeveyn denetiminde medya araçlarını kontrollü kullanan çocukların gerçek bir dünyada gerçek kişi ve nesnelerle daha sık iletişime geçmesi gelişim seyirlerinin yolunda gitmesini sağlayacaktır. Medya bağımlılığına sahip çocuklar ise psikososyal ve bilişsel açıdan geri kalma riskinin yanı sıra hareketsizlik nedeniyle fiziksel gelişimde gerilik, çeşitli sağlık sorunları açısından risk altındadır.

    Günümüzde medya içeriklerine ve medya araçlarının kullanımına yönelik çocukların bağımlılık oranlarındaki artışta ebeveynlerin bir takım etkileri bulunmaktadır. Ebeveynlerin medya araçlarını çocuk bakımında kendilerine yardımcı, bir nevi elektronik bakıcı olarak görmeleri bu artıştaki en büyük etkendir. Günümüzde ebeveynlerin kendi işlerini yapmak için çocuklarını oyalaması adına sıklıkla medya araçlarını kullandıkları görülmektedir. Bunun yanı sıra çocuklarının yapmasını istedikleri aktivitelerde (yemek yemek, uyumak gibi) sıklıkla medya araçlarını ödül olarak kullanmaktadırlar. Aynı zamanda kendileri de yoğun olarak medya araçları kullanan anne babalar çocukları için kötü bir örnek oluşturmaktadır. Çocuklar içinde bulundukları dönem gereğince özellikle kendisiyle özdeşleştirdiği aynı cinsiyetteki ebeveynin davranışlarını, söylemlerini birebir kopya eder. Bu nedenle ebeveynin yoğun olarak medya araçlarını kullanması, çocuğun da aynı şekilde davranmaya yönlenmesine neden olacaktır.

    Sonuç olarak çocuğun gerçek bir sosyal yaşama uyumlandırılması, geleneksel çocuk ve oyun kültürünün benimsetilebilmesi, otokontrol sağlayabilen, sağlıklı bir kişilik yapısının geliştirilebilmesi ve iletişimin kuvvetlendirilebilmesi için, ailelerin çocukları ile daha fazla vakit geçirmesi, birlikte oyunlar oynaması, kısacası olabildiğince fazla etkileşim içinde olması bu hususta en önemli gerekliliklerden biridir. Tablet, telefon, televizyon gibi medya araçları ebeveyn denetiminde ve kontrollü kullandırılmalı, bu kullanıma belirli bir kısıtlama getirilmelidir. Aynı zamanda çocuğa karşı demokratik bir tutum içinde olunmalıdır. Yani ne aşırı kısıtlayıcı ne de aşırı izin verici olunmamalıdır. Küçük yaşlardan itibaren çocuğa sınır konulmalıdır. Çocuğun yemek yeme, uyku saati gibi durumlarda bir rutin geliştirilmelidir. En önemlilerinden biri de anne-babanın kararlar, cezalar ve ödüller konusunda fikir ve ağız birliği içinde olmasıdır.

  • Ailesinde alerji olan bebeklerde risk var mı?

    En son yapılan araştırmalar bütün dünyada alerji sıklığının arttığını, insanların %30-40’ının yaşamlarının bir evresinde alerjiden etkilendiğini göstermektedir, ailesinde alerji olan bebeklerde alerji riski %70’e kadar çıkmaktadır. Son çalışmalar özellikle çocuklar arasında besin alerjileri sıklığında önemli bir artış olduğunu göstermiştir. Ailede alerji olması çocuklardaki riskin artmasına neden olmaktadır. Ailesinde alerji olmayanlarda risk %20-30 kadarken, anne, baba veya kardeşlerden birinde alerji olması alerji riskinin %40-50’ye çıkmasına, ikisinde alerji olması ise riskin %60-70’e yükselmesine neden olmaktadır.

    Alerji Tanısı Nasıl Konulur?

    Alerji tanısı çeşitli kan tetkikleri ve alerjik deri testleri ile konulur. Kliniğimizde hem deri testleri hem de kan tetkikleri yapılabilmektedir. Deri testleri kliniğimizde kolayca yapılabilen testlerdir. Her yaş grubuna yapılabilir, bir günlük bebeğe bile uygulanabilir. Halk arasında küçük çocuklara test yapılmaz gibi bir kanı vardır. Bu tamamen yanlış bir şeydir.

    Çocuklarda alerji testleri ile ilgili en önemli şey testin mutlaka Çocuk Alerji Uzmanı tarafından yapılması ve değerlendirilmesi gerekliliğidir. Çocuk Alerji uzmanı tarafından yapılmayan testler güvenilir değildir. Deri testleri acı vermez, cilt üstüne genelde sırt ve/veya kollara yapılır. Yaş gruplarına ve şikayetlere göre hangi deri testinin yapılacağına Çocuk Alerji Uzmanı karar verir. Test hemen yarım saat içinde sonuç verir bu da doğru tedavinin hemen başlayabilmesi için çok önemlidir.

  • Kimler grip aşısı yaptırmalı?

    Grip aşısı inaktive (ölü) bir aşıdır ve her yıl tek doz olarak kas içine uygulanması önerilmektedir.

    Aşılama ne zaman ve ne dozda yapılmalıdır ?

    Aşılama, Eylül ayının başından itibaren kasım ayı ortasına kadar olan zaman diliminde yapılmalıdır.

    Grip (İnfluenza) aşısı, herhangi bir rutin aşı ile birlikte yapılabilir.

    Grip (İnfluenza) virüsünden korunma, genellikle sadece bir yıl sürer. Ertesi yıl koruyuculuk için aşının tekrarı gereklidir. Bunun nedeni grip virüsünün hemen her yıl genetik yapısını değiştirmesi ve farklı bir virüs olarak ortaya çıkması ve dolayısıyla grip aşılarının da aynı şekilde hemen her sene içeriğinin değişmesidir.

    6 ay ile 8 yaş arasındaki çocuklar, eğer ilk defa grip aşısı oluyorlarsa, bir ay ara ile iki kez aşı yapılması önerilmektedir.

    6 ay ile 3 yaş arasındaki çocuklara yarım doz aşı uygulanmalıdır.Grip aşısından sonra kesin koruyuculuğun başlaması için en az 10-14 günlük bir süre gerekmektedir.

    Gribin yaşamsal risk oluşturduğu ve tıbbi açıdan mutlaka aşılanması önerilenler:

    65 yaşından büyük kişiler

    6-23 aylık sağlıklı çocuklar

    Hamile kadınlar

    Şeker hastaları (diyabet)

    Astım hastaları

    Kronik akciğer hastaları (KOAH, Sarkoidoz vb.)

    Kronik kalp ve damar sistemi hastaları (koroner arter hastaları)

    Bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler (Kronik kan hastalığı -hemoglobinopati- olanlar, kanser, bağışıklık sistemini baskılayan ilaç kullananlar)

    Huzurevi, bakımevi vb ortamlarda yaşayanlar

    İkincil risk grupları: Yukarıdaki risk grubunda yer alanlarla yakın temasta olanlar ve

    50-64 yaş arası kişiler

    Kronik tıbbi rahatsızlıkları bulunan huzur evi ve diğer kronik bakım kuruluşlarının tüm yaşlardaki sakinleri;

    Bir önceki yılda (şeker hastalığı dahil) kronik metabolik hastalıklar, böbrek yetersizliği, kan hastalıkları, veya (ilaçların veya (HIV) virusunun neden oldukları dahil bağışıklık sistemi baskılanması nedeniyle düzenli tıbbi takip veya hastaneye yatmayı gerektirmiş olan erişkinler ve çocuklar;

    Sağlık Personeli

    Yukarıda belirtilen risk grupları ile aynı ortamda yaşayanlar

    Huzurevi, bakımevi ve benzeri yerlerde çalışan personel

    Kimlere grip aşısı yapılmamalıdır ?

    Daha önce grip aşısına karşı alerjik reaksiyon geliştiren kişilere,

    Yumurtaya karşı alerjisi olanlara,

    Grip aşısından sonraki altı hafta içinde, Guillain Barre sendromu (kaslarda kısmi veya tam geçici kuvvet kaybı) hikayesi olan kişilere aşı yapılmadan önce mutlaka doktora danışmalıdır.

    Grip aşısının riskleri nelerdir ?

    Enjeksiyon yapılan bölgede, birkaç gün süren hafif ağrı olabilir.

    www.AstimAlerji.com

    www.astimalerji.org

  • Çocuklarda allerji

    Çocuklarda allerji

    ÇOCUKLARDA ALLERJİ

    Allerji ; Vücudumuzun bağışıklık sistemini çevremizdeki (allerjen dediğimiz ) zararlı olmayan maddelere karşı verdiği aşırı reaksiyondur. Normalde bağışıklık sistemi yabancı ve zararlı maddelere karşı vücudu korumak için çalışır.Allerjide ise verilen tepki vücuda zararlıdır. Genellikle kronik bazen de acil durumlara yol açabilir.

    Alerjide başlıca hedef organlar; solunum sistemi (burun, sinüs, yutak, nefes borusu ve bronşlar), göz, mide-bağırsak sistemi ve deridir.

    Belirtiler:

    Kronik ve tekrarlayıcı özellik gösterir.

    Mevsimlerle ilişki söz konusudur (baharda rinit, yazın ekzema sıklığı artar)

    Gün içinde de değişiklik olabilir (astımda gece atakları ön plandadır)

    Allerjen ile temas sonrası aynı belirtiler ortaya çıkar.

    Ailede benzer hastalık hikayesi vardır.

    Bazı durumlarda tetiklenir. (Enfeksiyon,egzersiz,besinler, kimyasallar ve çevre kirliliği)

    Allerji tablosunun ortaya çıkması için genetik yatkınlık ve çevresel etkenlerin bir arada bulunması gerekir. Bir çocuğun ebeveynlerinden biri allerjik ise kendisi için risk %45-50 iken, hem anne hem babası alerjik ise risk %75-80’e kadar çıkar.

    Çocuklardaki duyarlılık bebeklik döneminden itibaren hatta anne karnında iken başlar.

    Yapılan çalışmalarda tesbit edilen ilginç sonuçlar şunlardır:

    Kardeş sayısı arttıkça, allerjik hastalık sıklığı azalmaktadır.

    Gebelikler arası süre az ise (sık doğumlarda) risk azalır, süre uzadıkça risk artar.

    Gebeliğin ikinci yarısında annenin ev tozundan aşırı derecede kaçınması, çocukta 3 yaşında akar alerjisi riskini artırır.

    Gebeliğin son üç ayında, süt ve yumurtanın tamamen diyetten çıkarılması , çocukta 5 yaşında artmış yumurta alerjisi ile sonuçlanır.

    Gebeliğin son üç ayında balık yağından zengin beslenme, bebek egzeması riskinde belirgin azalma sağlar.

    Gebelikte taze sebze-meyve alımında azalma durumunda çocukta alerjik astım riski artar.

    Gebelikte sonulum yolu enfeksiyonu geçirmek, antibiyotik ve parasetamol türü ağrı kesici kullanmak ve sigara içimi çocuklarda astım ve egzemayı artırır.

    Allerjik duyarlılığın oluşmasında 4 çevresel etken vardır:

    Aşırı hijyen; çocuğun doğumdan itibaren bağışıklık sisteminin asıl uğraşacağı mikrobik etkenlerle buluşmasını engeller. Sistem zararlı olmayan maddelere karşı aşırı tepki vermeye neden olacak şekilde gelişir.

    Beslenme özellikleri; alerjik tabloların ortaya çıkışında önemlidir: Çikolata, cips, gazlı içecekler, kola, boyalı şekerlemeler, hazır bisküviler, dondurulmuş gıdalar gibi hemen hemen bütün paketlenmiş endüstriyel ürünler, içerdikleri yoğun katkı maddelerinden dolayı sindirim sisteminde ve deride alerjiyi tetiklerler.

    İlaçlar; özellikle gereksiz antibiyotik kullanımı bağışıklık sisteminin mikrobik etkenlerle karşılaşmasını ve onlara karşı savaşmasını engeller. Aynı zamanda birçok alerjik hastalık bulgusu, enfeksiyonu taklit eder (astımlı çocuklar sürekli bronşit teşhisi alırken, alerjik nezlesi olanlar ise üst solunum yolu enfeksiyonu tanısı ile sürekli antibiyotik alırlar.

    Çevresel irritanlar; sigara, egzoz dumanı, temzilik malzemeleri, deodorantlar, oda spreyleri vs.

    Çocuklarda görülen alerjik hastalıklar 10 başlık altında toplanabilir.

    Allerjik bronşial astım:Kriz halinde öksürük, hışıltı ve solunum sıkıntısı ile seyreder. Çocuk yaş grubunda görülme sıklığı %3-8 arasındadır.

    Allerjik rinit ( alerjik mevsimsel nezle): Çocuklarda en sık görülen alerjik hastalıktır. Ot, ağaç ve çiçek polenlerine bağlı olarak ortaya çıkar. İlkbaharda göz ve burunda sulanma, kaşıntı, hapşırık, geniz akıntısı şeklinde bulgu verir.

    Atopik dermatit (bebek egzeması): Çocuklarda en erken dönemde ortaya çıkan allrjik hastalıktır.bebeklerin ilk aylarında genellikle yüzde bazen boyunda ve kollarda kaşıntılı ve kuru lezyonlar şeklindedir. İnek sütü gibi besinlere karşı alerji bu çocuklarda sıktır.

    Gıda allerjisi: Yine erken yaşlarda görülebilen allrjik tablolardandır. En sık inek sütü, yumurta, tahıl, fındık-fıstık gibi gıdalardan kaynaklanır.

    İlaç allerjisi: Çocuklarda nadir görülür . Çoğu zaman antibiyotikler sonrasında ortaya çıkar.

    Hayvan alerjisi: Kedi, köpek, kuş allerjileri gibi.

    Böcek allerjisi: Arı, sivrisineki hamam böceği gibi.

    Ürtiker: Acil durum arzeden , vücudun genelinde deride farlı büyüklükte, sıcak, pembe renkli büyük döküntüler şeklindedir.

    Anaflaksi: ölüme neden olabilecek en ciddi alerjik tablodur. Sebeb genellikle ilaç, böcek veya besindir.

    Diğer allerjik durumlar: Lateks (plastik oyuncak, balon, eldiven) allerjisi

    DR.GÜLPERİ PINARCIK

  • İnmemiş testis tanı ve tedavi

    İnmemiş testis nedir:Çocuklarda doğum sonrası testislerin torbasında (skrotumda) olmaması durumuna inmemiş testis denir. Testisler doğum öncesinde karın içinde, böbreklerin seviyesinde oluşur ve doğuma kadar kasık kanalından geçerek torba içine yerleşir. Zamanında doğmuş çocuklarda testislerin inişi yaklaşık % 97 oranında tamamlanır. Çeşitli nedenlerle bu süreçte aksama olursa testisin inmesi duraksar ve doğum sonrası skrotumun boş olduğu görülür. İnmemiş testis çoğunlukla tek tarafta görülür, daha az olarak da her iki testisin inmediği görülebilir.

    Risk faktörleri nelerdir:Prematürite (erken doğum), düşük doğum ağırlığı, gelişme geriliği, gebelik sırasında annenin sigara ve alkol kullanımı, ailede inmemiş testis hikayesinin bulunması, karın ön duvarı gelişim hastalıkları (Prune Belly sendromu, omfalosel vs) gibi durumlarda inmemiş testis görülme sıklığını artırır. Özellikle erken doğan çocukların önemli kısmında testislerin torbasında olmadığı görülür, ancak çocuklarda iniş süreci devam ettiğinden ilerleyen aylarda pek çoğunda testisin torbasına indiği görülür.

    İnmemiş testis nerelerde bulunabilir:İnmemiş testis karın içinde, kasık kanalı girişinde, kanal içince veya çıkışında, torba tabanına yerleşmemiş olarak yukarıda asılı olacak şekilde herhangi bir noktada kalabilir.

    Testis bulunmayabilir mi?evet testisler gelişmemiş olabilir. Testislerin gelişimi sırasında çeşitli sebeplerle oluşan dolaşım bozukluğu ile küçülebilir, kaybolabilirler veya hiç gelişmeyebilirler. Bunun sıklığı inmemiş testisler içinde %4 ü ve tek taraflı (çoğu solda), bin de 6 oranında iki taraflı görülebilir.

    Testis başka nerelerde bulunabilir: Bazen testis iniş yolu dışında noktalarda bulunabilir. Buna ektopik testisdenir. Bu yerler penis üst kısmında (pubik), uyluk iç yüzünde (femoral), makatla skrotum arasında (perine), karın duvarında, hatta karşıda yani her iki testis aynı tarafta bulunabilir.

    Utangaç (retraktil testis) nedir:Testisin muayene sırasında kolaylıkla skrotum tabanına indiği ve burada durduğu, ancak sonra skrotum üzerine çıktığı, ailelerin de çocuk uyurken, banyo sırasında testisi torbada gördüğü, ancak gün içinde çoğunlukla yukarıda bulduğu testisler için kullanılan isimdir. Bu normalde sağlıklı çocuklarda olan ve uyarı veya soğuk ortamda testisi yukarı çeken kreamaster refleksinin aşırı aktif olduğu durum olarak ifade edilmektedir. Ancak bu tanımı doğru bulmayan yaklaşımlar da vardır.

    Doğum sonrası testisi torbasında görülmeyen çocuğa yaklaşım nasıl olur:Çocukta önce muayene ile testisin yeri tespit edilmeye çalışılır. Eğer testis kasıkta tespit edilirse çocuk takibe alınır. Bu sırada testiste şişik, kızarıklık ve ağrı gibi anormal durumlarda hemen gelinmesi söylenir. Genellikle de inmemiş testislerde 6 aydan sonra, 1 yaşa kadar ameliyatı planlanır. Bu muayeneler sırasında içene barsakların girebildiği kasık fıtığı da tespit edilirse fıtık ameliyatı beklemeyeceği için hemen ameliyat planlanır ve kasık fıtığı onarımı ile birlikte inmemiş testis ameliyatı yapılır.

    Testis ele gelmiyorsa neler yapılır:Ele gelmeyen testislerde incelemeye ultrason ile başlanır. Ultrasonda testis karın içinde veya kasık kanalı girişinde tespit edilirse yukarıdaki gibi takibi ve 6 aydan sonra ameliyatı planlanır. Ancak bazı hastalarda ultrasonla da testis görülemeyebilir. Bu durumda testisin yerini veya durumunu %100 gösteren yöntem laparoskopidir. Hastaya göbekten girilen 3 mm kamera ile testisin gelişip gelişmediği ve yerleşimi tam olarak tespit edilebilir. Bu işlem genel anestezi altında ve ameliyathanede yapılacağından, hastalarda testisin durumuna göre bir sonraki cerrahi işlemin planı da yapılabilir:

    Testis gelişmemişse kalan artık dokular çıkarılır.

    Testis karın içinde kasık kanalı girişinden uzak yerleşimli ise iki aşamalı ameliyat planlanır.

    Testis kanal girişinde veya yakınsa inmemiş testis ameliyatı laparoskopik yolla, tek aşamada tamamlanabilir.

    İnmemiş testis ameliyatı nasıl yapılır:genel anestezi altında yapılır ve günübirlik yani ameliyat olduğu gün taburcu olacak şekilde yapılır. Testis bulunduğu yerden damar ve sperm kanalına dikkat ederek serbestleştirilir, fıtık kesesi hemen her zaman küçük veya daha büyük bulunur ve kese ayrılarak bağlanır, skrotuma oluşturulan cebe testis yerleştirilerek tespiti yapılır.

    Başka tedavi yöntemleri nelerdir: Hormon tedavisi daha nadir uygulanan yöntemdir. Ancak bu seçilmiş hastalarda yapılsa da başarı oranı daha düşüktür. Ayrıca kullanılan hormonunda yan etkilerinin olabileceği de düşünülmedir.

    Ameliyatın riskleri nelerdir:İnmemiş testis ameliyatı ehil ellerde sorunsuzca sıfıra yakın riskle gerçekleştirilir. İşlem oldukça hassas bir cerrahi teknik gerektir, çünkü çocuklarda boyut küçüldükçe dokulara zarar verme riski de artar. Bu riskler damar ve sperm kanalına zarar verme, yeterince serbestleştirip indirememe, kanama, enfeksiyon, testisin küçülmesi (atrofisi) veya kaybolmasıdır.

    Ameliyat sonrası dönem nasıl geçer:ameliyattan 2 saat kadar sonra çocuk beslenir ve 4 saat kadar sonra da iyi beslenen, kusması olmayan çocuk taburcu edilir. Sadece 1-2 gün ağrı kesici kullanır ve ameliyat bölgesinin korunması anne-babaya söylenir. Torbasındaki yara pansumanı idrarla açılacağından buraya bir hafta kadar antibiyotikli krem uygulanabilir. İki gün sonra yara kontrolü yapılır ve 5 gün sonra da banyo izni verilir, 2-3 ay sonra da geç dönem kontrolü yapılabilir. Ameliyat sonrası genelde sıkıntısız geçer

    Ameliyat olmayan çocukları ne tür riskler bekler:kısırlığın önemli nedenlerinden biri hala tedavi edilmemiş inmemiş testis hastalığıdır. İnmemiş testiste kanser gelişme riski daha yüksek bulunmaktadır. Ayrıca bu hastalarda kasık fıtığı sık görülür, testislerin travmaya maruz kalma ve boğulma (torsiyon) riski daha fazladır.

  • Depresyon hastalığı üzerine

    Major depresyon toplumda oldukça sık görülen ve gitgide yaygınlığı artan bir ruh sağlığı problemidir. Hastalığın kişide yarattığı yaşam zorlukları açısından tüm hastalıklar arasında dördüncü sırada yer almaktadır. Bu hastalığın yaygınlığını saptamak adına yapılmış çalışmalarda major depresyonun toplumdaki yaygınlığı yaklaşık %3-5 olarak bulunmuştur. Türkiye Ruh Sağlığı Profili Çalışması’nda 1 yılda

    major depresyon atağı yaygınlığı kadınlarda % 5.4, erkeklerde % 2.3, tüm nüfusta %

    4.0 olarak verilmektedir. Kadınlarda bu hastalığın görülme riski 2 kat daha fazladır. Major depresyon tekrarlayan özellikle bir hastalık olup, 1 defa major depresyon atağı geçirmiş olan kişilerin %15’inde daha sonraki dönemlerde hastalık tekrarlar.

    Major Depresyonun Ana Belirtileri Nelerdir?

    Günboyu süren çökkün duygudurum

    Etkinliklere karşı ilginin kaybı, yaşamdan keyif alamama

    İştah azalması veya artması/kilo değişikliği

    Uyku düzeninde bozulmalar

    Hareketlerde ve zihinde yavaşlama veya tahammülsüzlük 6 )Neredeyse hergün halsizlik veya çabuk yorulma

    Kendini değersiz hissetme ve/veya suçluluk duyguları

    Dikkati – düşünceleri toparlamakta güçlük, karar vermekte zorlanma

    Tekrarlayan ölüm düşünceleri, intihar girişimi planları yapmak

    Major depresyon hastalığı; bir kişide yukarıdaki belirtilerin en az 5 tanesinin son 2 haftadır hemen hemen hergün, günlerin çoğunda mevcut olması ve bu belirtilerin

    tıbbi bir hastalığa, sevilen birinin ölümüne, alkol-uyuşturucu veya ilaç kullanımına bağlı oluşmuş olmamasıdır. Yukarıda sayılan ana belirtilere ek olarak bu hastalık tablosuna hiçbir nedeni bulunamayan ağrılar, mide barsak yakınmaları gibi çeşitli bedensel yakınmalar eşlik edebilir. Ayrıca DİABET, YÜKSEK TANSİYON, KOLESTEROL YÜKSEKLİĞİ gibi kronik hastalıklara ek olarak kişide major depresyon tablosu da

    görülürse var olan bedensel hastalıkların gidişi kötüleşebilir (Örn: Tansiyon ve şeker düzeyleri bozulabilir, mevcut ağrıların hissedilmesinde bir artış olabilir).

    Kimlerin depresyon geçirme riski vardır?

    Major depresyon hastalığı her insanda hayatının bir döneminde oluşabilir. Ancak bazı durumlarda kişinin depresyona girme riski artmaktadır. Riski arttıran etkenler aşağıda sıralanmıştır.

    Biyolojik etkenler

    Kişinin akrabalarında depresyon veya diğer psikiyatrik hastalıkların varlığı

    Kadın olmak

    Titiz ve alıngan kişilik yapısı

    Çeşitli bedensel hastalıkların varlığı (Özellikle tiroid hormon dengesizlikleri, kansızlık, hormonal diğer hastalıklar vb.)

    Daha önceden depresyon geçirmiş olmak

    Mevcut bedensel hastalığın tedavisi için kullanılması gereken bazı grup ilaçlar

    Çevresel etkenler

    Erken yaşta anne-baba kaybı

    Stresli yaşam koşulları, İşsizlik

    Evlilik problemleri veya boşanmış olma

    Düşük sosyoekonomik düzey

    Alkol veya diğer uyuşturucu maddelerin kullanımı

    Çocukluk döneminde cinsel, fiziksel veya ruhsal istismara uğramış olmak

    Bu risk faktörlerinin varlığının dikkate alınması bu hastalığın erken tanısında ve oluşmasının veya şiddetlenmesinin

    önlenmesinde yardımcıdır.

    Depresyon tedavisi hakkında bunları biliyormusunuz?

    Depresyon tedavi edilebilir bir hastalıktır.

    Orta ve ağır şiddetli depresyonlarda ilaç tedavisi gerekir.

    Karaciğer veya böbrek hastalığınız varsa antidepresan ilaç seçiminde dikkatli olunmalıdır.

    Depresyon mevcut kronik hastalığın seyrini kötüleştirir.

    Antidepresan ilaçlara yanıt en erken 3. haftada başlar. Bu nedenle

    antidepresan ilaçlara ilk günlerde yanıt alınamaması durumunda ilaç hemen kesilmemelidir.

    Antidepresan ilaçlar bağımlılık yapmaz.

    Antidepresan tedavi en az 12 ay süreli olmalıdır.

    Antidepresan ilaçlar hemen kesilmemeli; doz azaltılarak kesilmelidir.

    Depresyon tedavisi mutlaka hekimler tarafından düzenli aralıklı kontrollerle yapılmalıdır.

    Depresyonda Psikoterapinin (Psikolojik tedavinin) Yeri:

    Orta ve ağır şiddetteki depresyonların ilaç tedavisi olmaksızın düzelmesi beklenmemektedir. Bu nedenle hafif depresyon dışındaki depresyonlarda ilaç tedavisi şarttır ancak; hastalar ilaca ek olarak aldıkları psikoterapilerden de yarar görecektir.

    Depresyonun alevli dönemde nedenleri araştırmaktan çok destekleyici psikoterapiler kullanılmaktadır. Bu psikoterapi görüşmelerinde hedef, kriz yaratan sorunun çözümü değil sorunla başa çıkma becerilerinin kazanılmasıdır. Bunların dışında depresyonla ilgili bilgiler verilerek kişinin depresyonunu tanımasına yönelik bilişsel girişimler de uygundur. Günlük işleyiş ve davranışların değişimini hedefleyen davranışçı yöntemler de yararlı olmaktadır. Depresyonun alevli dönemindeki psikoterapilerde dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da hastalığın ağırlığıdır. Psikiyatri uzmanı hastanın durumunun ağırlığına göre görüşmelerin hızını belirleyecektir.

    Kadın ve Depresyon

    Depresyon toplumda sık görülen psikiyatrik hastalıklardan biridir. Bu hastalık hakkında fikir sahibi olmak en etkili baş etme yöntemlerinden biridir. Bu bölümde depresyonun kadın cinsiyetinde nasıl seyrettiği ve çeşitli yaş gruplarında nelere dikkat edilmesi gerektiğinden kısaca bahsedilmeye çalışılmıştır.

    Depresyon kadınlarda erkeklere göre iki kat daha sık görülmektedir. Kadınlarda genç yaş grupları depresyon açısından daha risklidir. Bu hastalığa yatkın olan bireyler özellikle 15-45 yaşları arasındaki doğurganlık döneminde ilk ataklarını yaşarlar. İlk atak sonrası yaşamdaki stresli olaylarla ilgili olarak depresyon atakları tekrarlayabilir.

    Kadının çalışma hayatı, aileye bakım verme, eşiyle iyi geçinme, sağlıklı yaşama gibi alanlarda toplum tarafından başarılı olması beklentisi denge kurmasını zorlaştırmıştır. Çocukluk çağı-erişkin cinsel travmalar, ev içi şiddet gibi faktörlerin depresyon sıklığını arttırdığı gözlenmiştir. Bunların yanı sıra gebelik, ergenliğe geçiş, menopoz ve adet dönemlerindeki hormonal değişiklikler kadınlarda depresyona yatkınlığı açıklayan biyolojik etmenlerdir.

    Depresyon, yaşamda anahtar roller üstlenen kadınların önemli alanlarda işlevselliğini bozan bir hastalıktır. Bu hastalıkla kadınlarda sosyal hayattan çekilme, sinirlilik, cinsel isteksizlik, aileye bakım verememe gibi yeti yitimleri görülmektedir. Bunun sonucunda gebelik sonrası depresyonda bebeğe bakım verememe, evlilik sorunları, ailede parçalanma gibi çok önemli kişisel ve toplumsal problemler ortaya çıkmaktadır. Bu nedenlerden dolayı kadınlarda depresyon çabuk tanınması ve etkin tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Kadınların çoğunun depresyonla baş etmede tıbbi yardım yerine alkol, ağrı kesici, esrar, uyku ilaçları gibi olayı daha karmaşıklaştıran ve bağımlılık gibi ek sorunlara neden olan yollar kullandığı bilinmektedir.

    Gebelik ve sonrası çoğu kadın için depresyonu başlatan veya kötüleştirebilen riskli bir dönemdir. Doğumu takip eden günlerde % 80 kadında ‘blues’ denilen çabuk ağlama, sinirlilik, duygusal olarak kırılgan olan 3-5 gün süren ve çoğunlukla kendiliğinden geçen dönem görülmektedir. Sosyal destekle atlatılabilen bu dönem geçmezse ciddi bir hastalık olan gebelik sonrası depresyonun başlangıcı olabilir. Bu durumda tıbbi yardım almak şiddetle tavsiye edilir.

    Gebelik Sonrası Depresyon İçin Risk Faktörleri:

    Önceki gebelik sonrası depresyon öyküsü

    Adet öncesi huzursuzluk (premenstürel disforik bozukluk) öyküsü

    Ailede depresyon görülmesi

    Doğum kontrol haplarına (oks) bağlı depresyon belirtileri görülmesi.

    Stresli yaşam olayları (Ekonomik, aile desteği, eşin işsizliği gibi)

    Kırılgan kişilik yapısı (Endişeli, mükemmeliyetçi yapı)

    Gebelik Sonrası Depresyon Belirtileri:

    Bedensel yakınmalar (baş ağrısı, göğüs ağrısı, çarpıntı gibi)

    Endişelilik, duygusal oynaklık, takıntılı davranışlar (anlamsız korkular, kontrol davranışları, aynı konuyu düşünüp durma), bebeğe zarar verme korkusu

    Kontrolsüz ağlamalar, bebeğe ilgide azalma, toplumdan çekilme, sinirlilik ve aileyle çatışma

    Menopoz Dönemi Depresyon İçin Risk Faktörleri:

    Depresyon, şiddetli adet öncesi huzursuzluk belirtileri, gebelik sonrası depresyon, oks kullanımına bağlı duygudurum değişiklikleri

    Diğer tıbbi hastalıklar (Kalp hastalıkları, inme, diabet gibi)

    Kötü fiziksel sağlık (Kronik ağrı, düşük egzersiz toleransı, obezite)

    Şiddetli menopoz yakınmaları (Sıcak basmaları, terleme)

    Tedavilere bağlı erken menopoz yaşama

    Eş kaybı, boşanma, ayrılık, toplumdan izolasyon, işsizlik, düşük eğitim düzeyi, zorlu bakım verme dönemleri

    Menopoz Dönemi Depresyon Belirtileri:

    Sıcak basmaları, gece terlemeleri, halsizlik, uyku düzensizlikleri, baş ağrıları, duygusal felç, dudaklarda karıncalanma, göğüs ağrısı, çarpıntı

    Endişe, konsantrasyon zorluğu, cinsel istekte azalma

    Kontrolsüz ağlamalar, sinirlilik

    Adet Öncesi Huzursuzluk (Premenstürel Disforik Bozukluk) Riskler:

    Geçirilmiş gebelik sonrası veya herhangi bir dönem depresyon

    Doğum kontrol haplarına (oks) bağlı depresyon belirtileri görülmesi

    Ailede Adet öncesi huzursuzluk (premenstürel disforik bozukluk) öyküsü

    Adet Öncesi Huzursuzluk (Premenstürel Disforik Bozukluk) Belirtiler:

    Şişkinlik hissi, karında gerginlik, halsizlik, iştah değişiklikleri, aşermeler, ağrılar ve göğüste gerginlik

    Endişelilik, gerginlik, duygusal değişkenlik, depresyon, boğulma hissi veya kontrol kaybı

    Çabuk ağlama ve sinirlilik

    Bu belirtiler adetten önceki hafta başlayıp adet görme ile azalması beklenmektedir.

  • Ameliyat riski ve ameliyat komplikasyonu nedir?

    Bir ameliyatın riskli olmaması düşünülemez tabii ki. Ameliyat riski kaynaklarına teker teker bakacak olursak, ilk sırada mikrop kapma riski vardır, yani yaraya mikrop bulaşması; buna doktorlar enfeksiyon riski de diyorlar. Özellikle de “hastane mikrobu” denen çok tehlikeli mikroplar ne yazık ki artık ülkemiz için önemli bir sorun olmuştur. Modern ve depo hastane denemeyecek yani orta boyutlardaki yeni hastanelerdeki ameliyathane koşulları bu riski giderek çok düşük seviyelere indirmiştir. Hastane mikroplarının bulunmadığı butik hastanelerdeki; özel laminar hava akımı donanımı olan, yani havanın bile mikroptan arındırıldığı ameliyathanelerde ameliyat olmaya çalışın.

    İkinci sırada olan narkoz riski ise gelişmiş anestezi ilaçları sayesinde, tecrübeli anestezi hocası elinde ortadan kalkmaya başlamıştır. Pek çok ağır hastalığı olan hasta, artık bölgesel narkoz yani “lokal anestezi” ile uyutulmadan ameliyat edilebilmektedir.

    Üçüncü sıradaki risk olan cerrahinin kendisinden kaynaklanan riskler ise artık 21.yüzyılın sadece mikrop değil tüm virüsleri de yok eden temizleme yöntemleri, tek kullanımlık malzemeler, paslanmaz aletler, cerrahın görme gücünü defalarca yükselten mikroskoplar, köşenin arka tarafını gösteren endoskoplar gibi gelişmiş cerrahi teknolojisi ve tecrübeli cerrahlarımızın dünyaca kabul edilmiş yetenekleri sayesinde artık neredeyse sıfırlanmak üzeredir. Üçü bir arada: Sıfır risk, Yüzde yüz başarı, En kısa sürede işbaşı…

    Ameliyat Komplikasyonu Nedir?

    Komplikasyon basitçe terslik demektir. Yani işlerin ters gitmesi demektir. Aslında sadece bir şanssızlıktır. Yoksa beklenmeyen bir şey değildir. Hiçbir ameliyat komplikasyonsuz değildir. Bunların yıllar içinde hesaplanmış olan, ortaya çıkma ihtimalleri yüzde olarak bilinmektedir. Zaten cerrahınız sizi ameliyattan önce, sizden “bilgilendirilmiş onam” alırken, bu komplikasyonların tümünden bahsetmiştir.

    Komplikasyon cerrahın bir beceriksizliği demek değildir. Dünyanın en tecrübeli cerrahlarının elinde de olabilir. Önemli olan, yani cerrahın tecrübesini konuşturduğu yer; komplikasyon olduğunda ne gibi bir önlem alacağını veya ne gibi bir tedavi uygulayacağını bilmesidir. Çünkü hayatın her alanında olduğu gibi; cerrahide de tehlikeyi erkenden fark edenler, riski düşürecek önlemleri zamanında alabilirler. Hatta risk gerçekleştiğinde gerekecek olan kurtarma planları ve teçhizatları da hazırdır.

  • Beyin tümörleri kimlerde daha çok görülür?

    Beyin tümörleri kimlerde daha çok görülür?

    Beyin tümörlerinin nasıl oluştuğu kesin olarak bilinemediği gibi neden bazı insanlarda beyin tümörü geliştiği, diğerlerinde gelişmediği henüz kesin olarak cevaplanabilmiş değildir. Ancak araştırmalar, bir takım özellikleri olan kişilerin daha yüksek risk altında olduklarını ortaya koymuştur.

    Risk faktörlerinin varlığı o kişinin hastalığa % 100 yakalanacağı anlamına gelmez. Bilinen herhangi bir risk faktörü olmadan, kanser hastalığına yakalanan birçok insan olduğu bir gerçektir. Bazı risk faktörleri vardır ki, beyin tümörü riskini arttırır:

    Erkek cinsiyet; Genellikle beyin tümörleri erkeklerde daha çok görülmesine rağmen menenjiomlar kadınlarda daha çok görülmektedir.

    Irk; Diğer bütün ırklarla karşılaştırıldığında beyin tümörleri beyaz ırkta daha fazla görülmektedir.

    Yaş; Beyin tümörlerinin çoğu 70 yaşın üstündeki kişilerde görülmekle beraber çocukluk çağında da ikinci en sık rastlanan tümörlerdir. 8 yaşın altındaki çocuklarda daha büyük çocuklara göre daha sık görülür.

    Radyasyona maruz kalmak en çok bilinen risk faktörlerinin başında gelir. Beyin tümörü tedavisi için kafaya uygulanan radyasyon, diğer kanser tedavileri içinde kullanılmakta olup tedavi edici özelliği, risk faktörü oluşundan daha ön planda olduğu için hastalarda uygulama devam etmektedir. Bir hastaya adı ne olursa olsun radyoterapi uygulanacağı zaman tanının doğruluğundan emin olup bulunduğu yerleşim yerini göz önünde bulundurarak tedavi planı yapılmalıdır. Buna uyulmaz ise radyoterapinin faydasından ziyade zararını görebiliriz.

    Bağışıklık sistemi bozuklukları olan kişilerin beyinde lenfoma riski artar. Lenfoma, hastalıklarla savaşan beyaz kan hücreleri lenfositlerde oluşur. Merkezi sinir sistemi, vücudun diğer bölgelerine göre lenfomaya en sık rastlanan bölgedir. Bağışıklık sistemindeki bozukluk doğuştan olabileceği gibi diğer kanser tedavileri nedeniyle uygulanan tedavi sonuçları olarak da görülebilir.

    Beyin kanserinde aile geçmişi nadiren de olsa önemli. Ailelerinde glioma olan kişilerde glioma gelişme olasılığı daha yüksek olduğu için ailesinde beyin tümörü öyküsü olması ailesinde beyin tümörü öyküsü olmayanlara göre daha genç yaştan itibaren beyin tümörlerinde olması muhtemel yakınmalara benzer yakınmalar var ise daha ciddi bir şekilde üzerinde durulmasını ve uygun tetkiklerin yapılmasını gerektirir. Genel olarak, ailesel faktörlere dayalı bir tümör tanısı söz konusu olduğunda, hasta genç yaşta olmaktadır.

    İşyerinde bir takım zararlılara maruz kalmış olmak; Nükleer sanayi çalışanlarında radyasyon nedeniyle beyin tümörü gelişmesi riski daha yüksektir. Patologlar gibi çok yoğun olarak formaldehite maruz kalınan mesleklerde beyin tümörü gelişmesi riski daha yüksektir. Plastik yapımında çalışan kişilerde ise vinil klorid kullanımı nedeniyle beyin tümörü gelişmesi riski artabilir. Benzer şekilde tekstil ve plastik sanayinde çalışan kişilerde akrilonitrile maruz kalabilirler ve buda beyin tümörü gelişmesi riskini arttırabilir.

    Diğer faktörler: Elektromanyetik alanlara, belli virüslerin enfeksiyonlarına maruz kalmak beyin tümörü gelişiminde olası risk faktörünü arttırıcı sebepler arasında yer almaktadır. Ancak araştırmacılar, bu faktörlerin beyin tümörüne yol açtığına dair yeterli delil elde edememişlerdir. Bu nedenle risk faktörleri ile ilgili araştırmalar devam etmektedir.