Etiket: Risk

  • Barsak kanseri

    Barsak kanseri denildiğinde öncelikle aklımıza gelen kolon kanseri yani kalın barsak kanseridir. Barsakların iç tabasındaki hüclerin kontrolsüz çoğalması barsak tümörünün gelişmesine neden olur. Barsağın iyi huylu tümörlerine polipkolonoskopidenilmektedir. Kötü huylu hale döndüğünde ise kanserden bahsedilir. Polipler çevre dokulara yayılmaz ve ile polipektomidenilen yöntem ile kolaylıkla çıkarılır. Barsak kanserleri genelde poliplerden gelişir. Bu nedenle polipler erkenden çıkarılmaz ise zamanla kansere dönüşme olasılıkları yüksektir. Kanser erken dönemde tedavi edilmez ise o zamanda kanser hücrelerinin karaciğer, akciğer ve kemik gibi başka organlara yayılması olağandır. Kanser hücrelerinin başka organlara yayılmasına metastaz diyoruz. Barsak kanseri tüm toplumlarda sık görülmektedir. Kanserler içinde görülme sıklığı erkeklerde üçüncü, kadınlarda ise dördüncü sıradadır.Batı ülkelerindeki sıklığı Asya ve Afrika ülkelerine oranla daha fazladır. Toplumların batı tarzı beslenmeye geçmeleri barsak kanseri sıklığını arttırmaktadır.

    Barsak kanserinin sebepleri nelerdir ?
    Her hasta için kesin bilinmemektedir. Ancak barsak kanserini kolaylaştırıcı bazı faktörlerin varlığı bilinmektedir. Şişmanlık, fazla yağlı beslenme, ailede barsak kanseri veya polip olması, hastanın barsaklarında polip veya ülseratif kolit denilen müzmin ülserli bir barsak hastalığının bulunması barsak kanseri gelişmesi için risk faktörleridir.

    Barsak kanseri ile diyet arasındaki ilişki nedir ? Batı tipi beslenme barsak kanseri riski arttırmaktadır. Burada en önemli faktör fazla yağlı beslenme ile ilişkilidir. Buna karşın taze sebze ve meyve ile beslenme kepeği ayrılmamış hububatlar ile yapılmış ekmekler ve kalsiyum ise riski azaltmaktadır.

    Ülseratif koliti olan her hasta barsak kanseri olur mu ?
    Hayır. Ülseratif kolit yada buna benzeyen Crohn hastalığının kalın barsakları tuttuğu durumda barsak kanseri gelişme riski normal kişilere göre artmaktadır. Bu risk hastalık süresi uzadıkça, barsakta tutulan alan arttıkça, hasta tedavisiz kalır ise ve sklerozan kolanjit denilen bir hastalığın birlikte olduğu durumlarda daha çok artmaktadır. Bu durumun bilinmesi ile hastalar belli bir program dahilinde takip edilir ise risk azaltılabilir ve kanser gelişecek olsa bile çok erken dönemde tespit edilebilir.

    Barsak kanserinin belirtileri nelerdir ? Birçok belirti olabilir ancak bunların hiçbiri barsak kanserine özgün değildir. Başka hastalıklarda da görülebilirler. Bunlar kansızlık belirtileri (halsizlik, çabuk yorulma), tuvalet alışkanlığında değişme (yeni ortaya çıkan inatçı ishal veya kabızlık), dışkının şeklinde değişme, dışkıda kırmızı ya da koyu renkli kan varlığı, kilo kaybı, karın ağrısı ve şişkinlik olabilir.

    Teşhis için hangi testler kullanılabilir ?
    İlaçlı barsak filmi ve kolonoskopi başlıca teşhis yöntemleridir. İlaçlı barsak filmi duyarlılığının düşük olması, biyopsi alma ve polip çıkarma imkanı vermemesi nedeni ile günümüzde fazla kullanılmamaktadır. Son yıllarda tomografi ile yapılan ve sanal denilen kolonoskopi de teşhiste kullanılmaktadır. Bu yöntemin duyarlılığı yüksektir. Ayrıca kanser var ise bunun çevre dokulara yayılımı olup olmadığını gösterme açısından da yararlı olabilir. Ancak biyopsi alma veya polip çıkarmak için tekrar klasik kolonoskopiye ihtiyaç olabilir.

    Kolon kanseri gelişimi engellenebilir mi ?
    Maalesef günümüzde barsak kanseri gelişimi yatkınlığı olan kişide bu yatkınlık ortadan kaldırılamaz. Ancak kanser için risk faktörleri bilinir ve bunlara göre hastalar takip edilir ise kanserin gelişimi engellenebilir. Barsak kanserlerinin çoğu poliplerden geliştiği için polipler tespit edildiğinde bunların çıkarılması kanser gelişimini engeller. Ayrıca ailede barsak kanseri varlığı, hastanın daha önce barsak kanseri ya da polip tedavisi görmüş olması, ülseratif kolitinin varlığı bilinir ise bu hastalar belli aralıklar ile kolonoskopi ile kontrol edilerek barsak kanseri gelişimi kontrol altına alınabilir.

    Kontrol için kolonoskopi ne zaman hangi sıklıkla yapılmalı ? Barsak şikayeti olmayan bir kişinin birinci derecede akrabasında kolon kanseri yada polibi yok ise 50 yaşında kontrol kolonoskopisi yaptırması tavsiye edilir. Bu kolonoskopide barsaklar normal bulunur ise 10 yıl ara ile kolonoskopi yaptırmak yeterlidir. 50 yaş civarında yapılan ilk kolonoskopide polip tespit edilir ise bir sonraki kolonoskopi zamanı polip sayısına ve poliplerin büyüklüğüne göre değişiklik gösterir. Bu süre 1, 3 veya 5 yıl olabilir.

    Altmış yaşından büyük birinci derecede bir akrabasında kolon kanseri olan kişi ilk kolonoskopisini 40 yaşında yaptırmalı sonra normal riskli hastalar gibi takip edilmelidir. Kolon kanseri olan birinci derecede akraba 60 yaşından genç veya birden fazla akrabada kolon kanseri var ise kolonoskopi yaşı kanser görülen en geç akrabanın yaşından 10 yaş önce veya 40 yaşında (hangisi önce ise) yapılmalı sonra kolonoskopi 5 yıl ara ile tekrarlanmalıdır.

    Elli yaşından önce jinekolojik kanseri olan kişilerde de kolon kanseri riski artmıştır. Bu hastalar 5 yılda bir kolonoskopi yaptırmalıdır.

    Kolon kanseri nasıl tedavi edilir ? Kanser teşhisi konulduktan sonra istisnai durumlar dışında tedavi cerrahidir ? Ameliyatta tümörlü bölge kenarlarındaki belli bir orandaki sağlan bölge ile birlikte çıkarılır ve açıkta kalan iki barsak kısmı ucuca dikilir. Hastalığın barsağı tuttuğu bölge ve hastalığın yaygınlığına göre tedaviye kemoterapi ve bazen de radyoterapi (ışın tedavisi) ilave etmek gerekir. Erken dönemdeki bir kanserde cerrahi tedavi tek başına yeterli olur.

  • Yaşam tarzını değiştiren , kolesterol riskini azaltır

    Yüksek kolesterolün vücuda verdiği zararlar nelerdir?

    Kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol yıllar içinde damar duvarında birikir. Bu birikim sonucu o damarda daralma, tıkanma meydana gelir. Kolesterol hangi damarda birikmişse o damarla ilişkili sorunlar ve hastalıklar ortaya çıkar. Kolesterol yüksekliğinde belirti ve bulgular çoğu zaman ani kolesterol yükselmesine bağlı değildir, uzun süreli kolesterol yüksekliğinin damar duvarında kolesterol birikmesine yol açmasının sonucudur. Kalbi besleyen damarlarda (koroner arter) kolesterol birikimi bu damarlarda tıkanma ve daralmanın sonucu göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi sorunlara neden olur. Bunların sonucu hasta koroner by-pass ameliyatı (cerrahi olarak darlığın ortadan kaldırılması) veya anjiyoplasti (balonla daralmış koroner arterin genişletilmesi) işlemine ihtiyaç duyabilir. Beyini besleyen boyun damarlarında kolesterol birikimi olması felçlere, konuşma bozukluklarına, dengesiz yürümeye, bilinç kaybına yol açar. Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.

    Peki ana atardamarda kolesterol birikimi olursa?

    Ana atardamarda kolesterol birikimi de tehlikelidir. Buradan kopan kolesterol birikintileri daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabilir. Bağırsağı besleyen damarları tıkayarak bağırsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak kangrene yol açabilirler. Kolesterol yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman hasta geç kalmış olabilir; bu nedenle kolesterol yüksekliğini önlemek, yükselmişse düşürmek çok önemlidir.

    Kötü kolesterolün yükselmesi önlenebilir mi?
    Evet, yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaç kullanımıyla kötü kolesterolün yükselmesi önlenebilir.

    Yaşam tarzı değişikleri derken neler yapılmalı?
    Egzersiz ve uygun diyet yapmak gerekiyor. Özellikle trigliserit spor yapmakla ve diyetle büyük oranda düşürülebilir. Ancak kötü kolesterol veya total kolesterolü diyet ve sporlar ile yüzde 10-15 oranında düşürebiliyoruz.

    Yüksek kolesterolün kalp-damar hastalıkları üzerine etkisi nedir?
    Kolesterolü yüksek hastalarda, kalp-damar risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve mümkünse değiştirilmesi, tedavinin temel noktalarından biridir. Kolesterolü yüksek hastalarda, kolesterol yüksekliği dışındaki kalp-damar risk faktörlerine de sık rastlanır. Bu kalp-damar risk faktörlerinin düzeltilmesi ile kalp damarlarındaki kalıcı hasar ve ölüm riski kesin olarak azaltılır.

    Sigara ile kolesterol arasında ilişki var mı?
    Evet, sigara içen kişilerde özellikle iyi kolesterol düşüyor, kötü kolesterol yükselmeye başlıyor. Ama sigara ile kolesterol arasında direkt bir bağlantı söz konusu değil. Sigara kendi başına damar hastalıkları için bir risk faktörüdür. Kolesterolün de damar sertliği için risk faktörü olduğu düşünülürse, iki risk faktörü bir araya geldiğinde risk çok daha fazla oluyor.

    Hareketsiz bir yaşam tarzı kolesterolü etkiler mi?
    Evet etkiliyor.

    Kolesterolü düşürmek için spor yapmak şart mı?
    Şart diyebiliriz. Unutmamak lazım ki spor sadece kolesterolü düşürmek için etkili değil, aynı zamanda bütün vücudun dinç olması için önemli.

    Hangi sporlar yapılmalı?
    Günlük 30-45 dakikalık yürüyüşler yanında aerobik egzersizlere kadar sporun her türü yapılabilir.

    Şişmanlık kolesterolü etkiler mi?
    Evet, obezite kolesterolün ve trigliseridlerin yükselmesinde etkili.

    Stresle kolesterol arasında bir bağlantı var mı?
    Stresle kolesterol arasında tabii ki bağlantı var. Stres sırasında adrenalin ve noradrenalin gibi stres hormonlarında artış görülüyor. Bu maddelerin kanda yükselmesi kolesterolün yükselmesine neden olduğu gibi, şişman veya diyabet hastalığı olan kişilerde kan şekerinin artmasına sebep olmaktadır. Dolayısıyla stres endirekte de olsa damar sertliğine ve kolesterolün yükselmesine neden olabilir. Ama “Büyük bir üzüntü yaşadım, kolesterolüm yükseldi” doğru bir cümle değil.

  • Kanser gelişimini önlemede, beslenme ve diyet

    Kanser, yüzyıllar öncesinden günümüze varlığını sürdürmüş ve insanlığı geçmişte olduğundan daha fazla tehdit eder konuma gelmiştir.Bazı kişiler kanser olurken diğerleri olmuyor. Bilim adamları kanser tanısı alan insanların genel özellikleri bir araya getirerek kanser olma ihtimalini arttıran sebeplerin neler olduğu araştırmışlardır. Bilindiği gibi herhangi bir hastalığa yakalanma ihtimalini arttıran faktörlere risk faktörleri, bu olasılığı azaltan faktörlere de koruyucu faktörler denilmektedir.

    Bazı risk faktörlerinden uzak durulabilirken (sigara içmeyi bırakmak, düzenli beslenmek gibi), bazı risk faktörlerini değiştiremeyiz (doğuştan genlerimizle ailemizden getirdiğimiz özellikler, vb). Kanserden korunma bazı risk faktörlerinden kaçınma ve kanser olma ihtimalini azaltan koruyucu faktörleri arttırma ile yapılabilir.

    İlaç ve vitamin gibi maddeler kullanılarak bu maddelerin çevresel risk faktörlerinin hücrelerde meydana getirdikleri değişiklikleri ve dolayısıyla kanseri önlemelerine de kimyasal önleme (kemoprevensiyon) denmektedir. Kimyasal önleme temel amacı doğal ya da sentetik maddeler kullanarak kanseri oluşturan biyolojik süreçleri geri çevirmektir. Bu nedenle kanser öncülü ya da başlangıç aşamasındaki hastalığın geri çevrilmesi, yüksek risk altındaki kişilerde hastalığın önlenmesi ve belli tümörlerin sıklığının azaltılması hedeflenir. Böylelikle riskin büyük olduğu toplumlarda bir halk sağlığı girişimi olarak da kabul edilir.

    Kanser oluşturan nedenler içinde, çevresel nedenler ve genetik nedenler sayılabilir. Çevresel nedenlerin arasında en önemli faktörler sigara, yenilen yiyecekler, şişmanlık, hormonlar, viruslar, fiziksel ve kimyasal ajanlar gösterilebilir. Ayrıca kanser, kronik iltihabi olaylar ve iyi huylu tümörlerin zemininde de sık olarak gözlenmektedir. Kanser oluşturan nedenlerin içinde en başta yer alan sigara kullanımı, toplumumuz için en önemli sağlık problemlerinin başında gelmektedir.

    Günümüzde yenilen gıdalar, gıdalara konulan katkı maddeleri, tatlandırıcılar, yiyecekleri renklendiren kimyasal maddeler, yiyeceklerin pişirilme şekilleri dahil birçok faktör, kanseri oluşturan nedenler arasında sayılmaktadır. Biyoteknolojinin ve kimya sanayinin gıda sektörüne girmesinin sayılamayacak kadar fazla katkısı yanında, bu tür korkulabilecek etkileri olacağı da gözden uzak tutulmamalıdır. Günümüzde zararlı etkileri gösterilmese de, genleri ile oynanmış mısırların hayvancılık sektöründe yem olarak kullanılması, kamuoyunda tartışma başlatabilmektedir.

    Günümüzde artık kanserle savaşta, hastalığa yakalanmamak için alınan tedbirler daha ön planda düşünülmektedir. Bu da, kanser oluşturan etmenlerden elden geldiğince uzak durmak, ailesel kanser olma riski varsa bununla ilgili risklerin araştırılması ve erken tanı için düzenli kontrol yaptırılmasından geçmektedir. Toplumdaki her bireyin kanserden uzak ve sağlıklı olarak yaşaması, en önemli amaçtır.
    Kanserden korunmada ilk adım beslenme biçiminin düzenlenmesidir.

    Sizi kansere karşı koruyan tek bir gıda yada gıda bileşeni yoktur. Ancak bitkisel temelli pek çok besin maddesinin birlikte (kombine olarak) günlük beslenmede yer almasının kanser gelişimine karşı koruyucu olduğu kabul edilmektedir. Bitkisel besinlerde yer alan minerallerin, vitaminlerin, fitokimyasalların birbirleriyle etkileşime geçerek birbirlerinin kansere karşı koruyucu etkilerini artırmaktadırlar. Ayrıca, sebze, meyve, tam tahılların kalori yoğunluğu düşüktür ve kilo alımına karşı vücudumuzu korur. Vücut yağ oranının artması kanser gelişimi açısından risk faktörüdür. Bitkisel ağırlıklı beslenme aşırı kilo alımını engelleyerek vücut yağ oranının artmasıyla ilişkili olan kolorektal kanserler, meme, özofagus, endometrium, pankreas ve böbrek kanseri gelişiminden bireyi koruyucu etkide bulunur. Yemek porsiyonunun en az üçte ikisi meyve, sebze ve tahıl içermelidir. Yapılan pek çok araştırmada meyve, sebze, tahıl ve baklagillerden zengin beslenmenin kansere karşı koruyucu olduğunu göstermektedir. Bu koruyucu etkinin hangi mekanizmalarla olduğu, hangi besin bileşenlerinin temel rol oynadığı yoğun olarak araştırılmaktadır.

    Beslenme şeklinin kötü olmasıda kanser gelişimi açısından risk oluşturmaktadır. Genel olarak dikkat edilmesi gereken noktalar şunlardır:

    1- Tuz aşırı tüketilmemeli ve çok tuzlu besinler alınmamalı,
    2- Diyet, posa ve vitamin içermelidir,
    3-Yağların azaltılması, kısıtlanması,
    4- Nitrat ve nitrit ilave edilmiş gıdaların tüketimi azaltılmalıdır,
    5- Tütsülenmiş gıdalardan sakınılmalıdır,
    6- Aşırı saflaştırılmış yiyeceklerden kaçınılmalıdır,
    7- Lipidlerde doymuş, doymamış yağ oranlarının ayarlanması,
    8- Aşırı kilodan kaçınılmalıdır.

    Kanserden Koruyucu Gıdalar:

    Bakliyat
    Fasulye , mercimek ve bezelye birçok çeşidi ile birlikte bu grupta yer alıyor. Soya fasülyesi bu kategoriye dahildir, kansere karşı yararları soya bölümünde açıklanmıştır.

    Bakliyat içeriğinde yer alan aktif maddeler olan saponinler, proteaz inhibitörleri ve phytic asit kansere karşı koruyucu etkisi olan bileşenlerdir. Doğal olarak bitkilerde bulunan bu bileşiklere fitokimyasallar ismi verilmektedir. Bunlar kansere neden olan hücresel hasarlara karşı hücrelerimizi korurlar. Laboratuvar çalışmalarında bakliyatlarda yer alan saponin isimli bileşiklerin kanser hücrelerinin ortaya çıkmasını engellediği ve farklı dokularda tümör büyümesini yavaşlattığı gösterilmiştir. Proteaz inhibitörleri kanser hücrelerinin çoğalmasına engel olmaktadır. Kanser hücrelerindan salgılanan proteaz isimli maddenin çevre hücrelere hasar vermesine engel olmaktadır. Fitik asid tümör dokusunun büyümesini belirgin bir şekilde engellemektedir. Bakliyatlar aynı zamanda fiber açısından zengindir. Kolorektal kanserler için koruyucu etkiye sahiptir.

    Çilekgiller
    Çilek, yabanmersini, böğürtlen, acai, goji gibi meyveler bu grupta yeralır. C vitamini ve fiberden zenginlerdir. C vitamininden ve fiberden zengin gıdalar olarak özafagus ve kolorektal kanserden koruyucu etkiye sahiplerdir. Tüm çilekgiller özellikle çilek ve ahududu ellagik asit bakımından zengindir. Laboratuvar çalışmalarında bu fitokimyasalın deri, mesane, akciğer, özafagus, ve meme kanserini önlediği gösterilmiştir. Bu etkileri antioksidan özelliği sayesinde olmaktadır. Vücudun bazı kanser yapıcı maddeleri deaktive etmesine ve kanserleşme sürecinin durdurulmasına yardımcı olmaktadır. Çilek aynı zamanda flavonoid olarak isimlendirilen çok çeşitli fitokimyasallar açısındanda zengin bir meyvedir. Bu flavonoidler özellikle kansere karşı korunmada en etkili kimyasallar olarak değerlendirilmektedir. Yaban mersini fenolik bileşikler grubunda yeralan antosiyanosid (anthocyanoside) açısından zengindir. Bu bileşik fitokimyasallar arasında bilinen en güçlü antioksidan maddedir.

    Turpgiller
    Lahana, karnabahar, brokoli, brüksel lahanası, beyaz ya da kırmızı turp gibi sebzeler bu grupta yer alır. Ağız içi, farinks, larinks, özofagus, ve mide kanserine karşı koruyucu etkiye sahiptirler. Turpgillerin kanser önleyici etkisi içerdikleri izotiyosiyanat adı verilen fitokimyasaldan kaynaklanmaktadır. İzotiyosiyanatlar açısından en zengin turpgiller; lahana, kıvırcık, marul, brokoli ve özellikle kara lahanadır. Bu maddenin bozulmaması için turpgillerin mümkün olduğunca çiğ ve taze yenilmesi gerekir. Izotiyosiyanat , sebzeler doğrandığında, çiğnendiğinde ve sindirildiğinde ortaya çıkar.

    Ayrıca glükosinolat, kramben, indol-3-karbinol maddeleride turpgillerde bulunmaktadır. Kansere karşı korunma mekanizmalarında yer alan enzim komplekslerinin düzenlenmesinde önemli işlevlere sahiptir.

    Yeşil Yapraklı Sebzeler
    Ispanak, lahana, marul, hardal yeşilliği, hindiba ve pazı mükemmel lif ve folat kaynaklarıdır. Ayrıca lutein, zeaksantin, karotenoidler, geniş bir yelpazede saponinler ve flavonoidleri içerirler. Bu bileşenler hücresel düzeyde serbest radikal oluşumunu nötralize ederek kanser gelişimini önlerler. İçeriklerinde bulunan folat, pankreas kanseri gelişimine, lifler de, kolorektal kanser gelişimine karşı önleyici etkide bulunur.

    Keten Tohumu
    Keten tohumu keten tohumu unu, keten tohumu küspesi keten tohumu yağı şeklinde bulunmaktadır. Keten tohumu lignanlar denilen maddeler için en iyi besin kaynağıdır. Lignanlar vücutta östrojen benzeri etki gösterir çünkü lignanlar bitkisel östrojen sınıflandırılır. Ayrıca omega-3 yağ asiti, alfa-linolenik asit (ALA) den zengin bitkidir. Bazı çalışmalarda, kalp hastalığı ve bazı kanser türleri için potansiyel koruma sağladığı gösterilmiştir. Meme kanseri üzerine etkileri tartışmalıdır.

    Sarımsak
    Sarımsak, soğan, pırasa gibi sebzelerinde yer aldığı allium bitki ailesinin bir üyesidir.Bu grupta yer alan gıdalar özellikle mide kanseri açısından koruyucu etkiye sahiptir. Ayrıca sarımsak kolorektal kanser gelişme riskini azaltır. Sarımsağın koruyucu etkisi doz ile ilişkilidir. Bir başka deyimle tüketim miktarı arttıkça koruyucu etkisi de artar. Sarımsak gibi allium ailesine üye sebzeler kansere karşı koruyucu etkisi olan quercetin, allixin , allicin, alliin ve allil gibi organosulfur bileşiklerinden zengindir. Laboratuvar araştırmaların da bir sarımsak bileşeni olan, diallyl disülfürün deri kanserleri, kolon ve akciğer kanserine karşı koruyucu etkileri gösterilmiştir .

    Üzüm ve Üzüm Suyu
    Üzümde bulunan Polifenoller antioksidan bileşiklerdir. Antioksidanlar hücreleri serbest radikal olarak isimlendirilen moleküllerin oksidatif hasarından koruyucu özelliğe sahiplerdir. Serbest radikaller proteinler, hücre zarı ve DNA gibi önemli hücresel elemanlarda kalıcı hasarlara yol açar. Oluşturulan bu zararlı etkiler karsinogenezden sorumlu tutulmaktadır. Polifenoller üzüm de dahil olmak üzere pek çok meyve ve sebzede bulunurlar.Polifenollerin aromataz inhibitör etkilerininde olduğu gösterilmiştir. Özellikle meme kanseri gelişiminde ve sürdürülmesinde periferik östrojen sentezinin önemi büyüktür. Bu sentezde rol oynayan en önemli enzim aromatazdır. Hormon duyarlı meme kanserinin adjuvan tedavisinde ve metastatik hastalıkta aromataz inhibitörleri başarı ile kullanılmaktadır. Üzümde yer alan polifenollerin aromataz inhibitör etkilerinin gösterilmesi meme kanseri gelişiminin engellenmesi bağlamında büyük önem taşımaktadır.

    Yeşil çay
    Antik çağlardan bu yana, çay hem içecek ve ilaç olarak kullanılmıştır. Siyah ve yeşil çayın her ikisi de polifenoller ve flavonoidler, güçlü antioksidanlar da dahil olmak üzere çok sayıda aktif maddeler içerir. Çay insan diyetindeki en iyi kateşin kaynağıdır ve yeşil çay siyah çaya göre yaklaşık üç kat daha fazla miktarda kateşin içerir. Laboratuvar çalışmalarında, yeşil çayın kolon, karaciğer, meme ve prostat hücrelerinde tamamen kanser gelişimini önlediği kanıtlanmıştır. Yeşil çayın düzenli kullanımı ile mesane, kolon, mide, pankreas ve özofagus kanseri riski azalır.

    Soya
    Bilim adamları soyada bulunan izoflavon , saponinler, fenolik asitler, phytic asit, fitosteroller ve protein kinaz inhibitörleri gibi çeşitli aktif maddelerin kansere karşı koruyucu olduğunu düşünmektedir. Soya vücudun doğal hormonların çok zayıf formlarına benzer bazı bileşenleri içerir görünüyor. Sonuçta, soyadaki bu maddeler belirli şartlar altında bu hormonların eylemlerini taklit edebilir veya tam aksi yönde etkide de bulunabilir. Bu karmaşık etki nedeniyle soya ürünlerinin hormonla ilişkili meme ve prostat kanseri gelişiminde olumsuz bir etkiye sahip olup olmadığı araştırılmaktadır. Soyanın laboratuvar koşullarında çeşitli prostat kanseri hücrelerinin büyümesini inhibe ettiği gösterilmiştir. Ayrıca bazı laboratuvar deneylerinde meme kanseri hücrelerinin inhibisyonu ile ilişkili olmuştur ancak bu tüm çalışmalarda gösterilememiştir. Genel olarak soyanın diyete dahil edilmesi önerilmektedir.

    Domates
    Domatesin kırmızı rengini başlıca likopen denilen fitokimyasaldan alır. Domatesteki likopenin ve ilgili bileşiklerin prostat dokusunda toplanma eğilimi prostat kanseri araştırmacılarının özel ilgisini çekmiştir.

    Hayvan modellerinde, domates bileşiklerin tüketimi ile prostat kanseri gelişminin azaldığı gösterilmiştir. Likopen güçlü bir antioksidandır, laboratuvar çalışmaları çeşitli kanser karşıtı potansiyelini göstermiştir . Laboratuvar çalışmalarında, domates bileşenleri ile meme, akciğer, ve endometrial dahil olmak üzere birçok kanser hücresinin çoğalmasını durdurduğu gösterilmiştir.

  • Sosyal medya ve çocuk

    Sosyal medya ve çocuk

    ✔️Bu konunun iki boyutu var. Birincisi ailelerin çocuklarını sosyal medyada paylaşması, diğeri çocuk ve ergenlerin kendi hesaplarını oluşturup sosyal medyayı kullanması. Peki risk ? Bence her iki boyutunun da riskli yanları var.

    ✔️Ailelerin sosyal medyada çocuklarını paylaşmalarının bir boyutu onaylanmak, takdir edilmek olsa da bence riskli olan tarafı rekabet-haset duyguları ile başa çıkamayıp çocuklarını aracı olarak kullanmaları.

    Bakın ne kadar akıllı bir çocuğum var, bakın bu da aldığı belgeler diye gözümüze sokmaları. Bunu gören diğer ailelerin de kendilerini kaybedip çocuğuna dönüp ‘bak görüyor musun takdir almış yine ya sen?’ diyebilmeleri, çocuklarını kıyaslamaları, zaten rekabete dayalı olan eğitim sisteminde çocuğuna daha da kendilerini yetersiz hissettirmeleri.

    Tabiki çocuğumuzun başarısını, iyi taraflarını paylaşabiliriz ancak sınırsızca deşifre edilmesi bence hem o çocuk için hem de diğer çocuklar için risk teşkil ediyor.

    ✔️Yine ailelerin paylaşımlarının bir boyutu ‘doğal hallerimizi paylaşıyoruz’ savunmasıyla çocuklarının iç çamaşırlı ya da kabaca mahrem hallerini paylaşmaları, özellikle ergenliğe yakın dönemde fiziksel değişimler yaşayan çocuklarının plaj hallerini sınırsızca paylaşmaları hem çocuğun mahremiyet duygusunu zedeliyor hem de sosyal medyada gezinen riskli kişilerin görmesine neden oluyor.

    Çocuğumuz sokakta yürürken eteğini açsa ‘kızım napıyosun’ derken, eteğini açmış bir halinin fotoğrafını paylaşırken imtina etmiyoruz. Çocuğumuzun da kafasını karıştırmış oluyoruz.

    ✔️Sosyal medyada çocuğunu allayıp pullayıp fotografını çekip paylaşan, aslında ‘bakın bu güzellik benim eserim’ diyen anneler grubu var bir de. Çocuğunun her halini videoya çeken anneler. Hani artık konsere gittiğimizde konseri telefonsuz izleyemiyoruz ya, o an konserde olduğumuzu kanıtlıyoruz ya bunun gibi ‘bu çocuk benim’ i kanıtlarcasına çocuğunun büyüdüğünü ekrandan izliyor bazı anneler. Ne yazık ki az değiller, çoklar. Anı biriktirmenin ötesine geçip anı oluşturamıyorlar. Buradan o annelere sesleniyorum;) ‘Şu telefonu kenara bıraksanız, mesela saklambaç oynasanız ve bunu hiçbirimiz bilmesek.

    ✔️Çocuklarımıza gelelim. Artık onlar tablette oyun oynayarak değil youtube kanallarını izleyerek eğleniyorlar. Kendi yaşında bir çocuğun ailesinin çektiği videoları izleyip dönüp size ‘bana da kanal açsana’ diyebiliyorlar.

    Sonra biz ne diyoruz ‘neyimiz eksik biz de sana açalım, aman içinde kalmasın’ diyoruz, yetinmeyip arkadaşlarımıza haber salıyoruz, kanal açtık bi’ takip etseniz de gönlü kırılmasa ? Şu ‘içinde kalmasın’ konusu beni derinden etkiliyor. İçinde kalsın çocuğumuzun, yoksa nasıl hayal kuracak, nasıl motive olacak??

    ✔️Tıpkı onlar da bizim gibi olmaya çalışıyorlar, kendilerini sosyal medyada var etmeye çalışıyorlar. Ancak durum farklılaşıyor, çocuğumuzun profilini gören sapkın kişiler çocuğumuza ulaşabiliyor, çocuğumuzu riske sokabiliyor.

    Peki neden; ilişkilerimizdeki sınırsızlığı da sosyal medyadaki sınırsızlığı da çocuğumuz görüyor, alışıyor, normalize ediyor. Mahremiyet kavramının temelleri çocuklukta atılıyor, o nedenle anne baba olarak bizlerin sorumluluğu çok büyük.

    ❌Unutmayalım mahremiyeti bilmeyen çocuk tacize daha da açık hale gelir ? ‼️

  • Çocuk ve ergenlerde bipolar bozukluk

    Bipolar Bozukluklar I ve II olarak 2 alt gruba ayrılır.

    BİPOLAR I BOZUKLUK

    Bipolar I Bozukluk temel özelliği klinik bir yolla bir veya daha fazla Manik Epizodlar veya Karma Epizodlar ile karakterize edilir.

    Çoğu kez bireyler bir veya daha fazla Majör Depresif Epizod da yaşarlar.

    BİPOLAR II BOZUKLUK

    Bipolar II Bozukluğun temel özelliği bir veya daha fazla Majör Depresif Epizodlar ve beraberinde en az bir Hipomanik Epizod tarafından karakterize edilen klinik bir durumdur.

    YAYGINLIK

    BPB çocuk ve ergenlerde nadir görülür. Belirtilerin ortaya çıkışı sıklıkla 15-19 yaşlarında olmaktadır. 14-18 yaş aralığında yaygınlığı %1’dir. Majör depresif bozukluk geçiren ergenlerin %20-40’ında atağı izleyen 5 yıl içinde sadece manik ya da manik-depresif karma epizod görülür.

    ÇOCUK VE ERGENLERDE BPB İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ

    1. Ailede BPB öyküsünün olması (anne/babada BPB var ise çocukta risk 3 kat artar),

    2. Yıkıcı davranım bozuklukları öyküsü (davranım bozukluğu, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu,…) var ise risk 2 kat artar,

    3. Bebeklikte yeme ve uyku problemleri,

    4. Bebeklikte sık ağlama,

    5. Bebek ve çocuklukta uyum zorluğu yaşama,

    6. Abartılı gülme, kendini denetleme güçlüğü öyküsü,

    7. Erken yaşta başlanan alkol ve/veya madde kullanımının,

    8. Öfkeli ve huzursuz bebek ya da çocuk olma,

    9. Çocuklukta görülen distimi….

    Depresyonu olan çocukta;

    -BPB aile öyküsü,

    -Psikomotor yavaşlama,

    -Mizaç dalgalanmaları,

    -Psikotik özellikler var ise manik atak için risk daha yüksektir.

    GİDİŞ

    Erken başlangıçlı BPB kronik gidişlidir. Hızlı döngülü, ciddi huzursuzluk ve agresif mizaç patlamaları görülebilir. Ergenlik öncesinde genellikle kısa hipomani atakları, davranım ve dürtü sorunları ile giden atipik tablo görülebilir. Erişkin döneme göre ergenlikte başlayanlarda karma ve psikotik ataklar daha sıktır.

    BPB olan çocuk ve ergenlerde; okul başarısızlıkları, sosyal ilişki bozukluğu, yasal sorunlar, madde kötüye kullanımı, kilo artımıyla ilgili problemler, intihar girişim riski daha fazladır. Çocuk ve ergenlikte başlayan BPB genellikle;

    -Ataklar daha sıktır.

    -Hızlı döngülü süreç daha yaygındır.

    -Eşlik eden bozukluklar daha fazladır.

    -İleriye dönük depresyon ve mani atakları daha ciddi görülür.

    -İyilik dönemleri seyrektir.

    EŞTANI

    Çocukluk ve ergenlik dönemi BPB en sık DEHB, davranım bozukluğu, karşıt olma-karşıt gelme bozukluğu ile birlikte görülmektedir.

    MANİK EPİZOD için TEMEL TANI ÖLÇÜTLERİ

    A. Ayrık bir anormal ve kuvvetle yükselen, sınırlanmamış veya irritabl duygudurumu, en az 1 hafta sürer.

    B. Duygudurum rahatsızlığı süresince, aşağıdaki semptomların üç (veya daha fazlası) devam eder (duygudurumu irratabl ise sadece 4’ ü) ve önemli bir derecede mevcuttur:

    1.Kendini sevme veya büyük-görmenin kabarması.

    2.Uyku ihtiyacının azalması.

    3.Normalden daha konuşkan veya konuşmaya devam etmede baskı.

    4.Fikirlerin uçuşması veya düşüncelerin artması yarışmasına dair subjektif deneyim.

    5.Dikkat dağınıklığı olması.

    6.Hedefe yönelik aktivitelerde artış (sosyal olarak, işyerinde, okulda veya cinsel olarak) veya psikomotor ajitasyon.
    7.Acı sonuçları olma potansiyeli yüksek zevk veren aktivitelere aşırı katılma,..

    DEPRESİF EPİZOD için TEMEL TANI ÖLÇÜTLERİ

    A. En az 2 hafta süreyle aşağıdaki ölçütlerden 5 ya da daha fazlasının bulunması (1. ya da 2. Tanı ölçütü kesinlikle bulunmalıdır)

    1. Hemen her gün, gün boyu süren depresif duygu durumu (çocuklarda ve ergenlerde irritabl duygu durumu bulunabilir).

    2. Hemen her gün boyu süren, tüm etkinliklere karşı ya da bu etkinliklerin çoğuna karşı ilgide belirgin azalma ya da artık bunlardan eskisi gibi zevk alamıyor olma.

    3.Diyette değilken belirgin kilo kaybı ya da kilo alımı (bazen çocuklarda beklenen kilo alımının olmaması şeklinde görülebilir).

    4.Hemen her gün, uykusuzluk ya da aşırı uyku.

    5.Hemen her gün, psikomotor ajitasyon ya da retardasyonun olması.

    6.Hemen her gün, yorgunluk-bitkinlik ya da enerji kaybının olması.

    7.Hemen her gün, değersizlik, aşırı ya da uygun olmayan suçluluk duygularının olması.

    8.Hemen her gün, düşünme ya da düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırma yetisinde azalma ya da kararsızlık.

    9.Yineleyen ölüm düşünceleri, intihar girişimi ya da intihar etmek üzere özgül bir tasarının olması.

  • Çocuk ve ergen psikiyatrisinde acil durumlar

    Çocuk ve ergen psikiyatrisinde acil durum; çocuğun ya da bir başkasının yaşamının tehlikede olduğu ya da çocuğun çok ağır, çok yıkıcı bir travma ile karşılaşma riskinin yüksek olduğu durumdur. Bunlar;

    1.İntihar düşüncesi ya da girişimi,

    2.Taciz (Cinsel, fiziksel, duygusal),
    3.Okul korkusu,
    4.Anoreksiya Nervosa, Bulumiya Nevroza,
    5.Psikotik bozukluk,
    6.Ebeveynlerin boşanması veya ölümü,
    7.Konversiyon bozukluğu,
    8.Diğer acil durumlar.

    İNTİHAR

    Kişinin kendi isteği ile yaşamına son vermesi eylemi ölümle sonuçlandığında ‘İntihar’, ölümle sonuçlanmadığında ‘intihar girişimi’ adlandırması kullanılır.

    İntihar çocuk psikiyatrisinde karşılaşılan en acil durumdur. Tüm dünyada yaklaşık dakikada bir intihar girişimi olmaktadır. Ölümle sonuçlanan her bir intihar olayına karşılık 30 intihar girişimi gerçekleşmektedir. Her yıl 6000 kişiden biri intihar sonucu ölmektedir. Bu sayı tüm dünyadaki ölümlerin %1-2’ sidir. Batılı ülkelerde intihar, trafik kazalarından daha önde gelen bir ölüm nedenidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre (1995) yıllık intihar hızı 16/100.000. Türkiye’de (1997) intihar oranı: 3,3/100.000
    olarak saptanmıştır. İntihar girişimi kızlarda 4 kat, intihar sonucu ölüm erkeklerde 3 kat daha fazladır.

    Her iki cinsiyette de intihar girişimi en sık 15-24 yaşlarında olur. Erkekler genellikle ateşli silahlar ve asıyı, kızlar kimyasal maddeler ve ilaçları tercih ederler.

    İNTİHAR RİSK FAKTÖRLERİ

    İntihar çocukluk çağında özellikle de ergenlikte önemli risk faktörü olmadan da aniden dürtüsel olarak gerçekleşebilir. Ancak yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda genel olarak kabul görülen risk faktörleri de mevcuttur:

    -Çocukta depresyon,davranım boz., madde bağ. gibi ruhsal boz. bulunması.
    -Çocukta kanser, şeker hastalığı gibi fiziksel hastalığın bulunması.
    -Çocukta önceden intihar girişiminin olması.
    -Ebeveynlerde depresyon, alkol/madde bağımlılığı gibi ruhsal bozukluğun olması.
    -Ebeveynlerde intihar girişimi öyküsü olması.

    -Şiddetli aile içi çatışmaların bulunması.
    -Ebeveynlerin boşanması (risk 2-3 kez fazla), ebeveyn ölümü.
    -Kalabalık ailede yaşama, düşük sosyoekonomik düzey.
    -Yineleyen cinsel, fiziksel, duygusal ihmal ve/veya istismarlar.
    -Deprem, sel gibi doğal afetler.
    -Okul başarısızlığı, öğretmen ve akranlarla sorunlar yaşama.
    -Ateşli silah kullanmanın yaygınlaşması.

    -Medyada intihar girişim/intihar olaylarının manşet haberler olarak yanlış mesajlarla verilmesi.

    -İntihar girişimler sonucunda ailelerin yanlış tutumlar sergilemeleri,…

    İNTİHAR EĞİLİMİ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜREN İŞARETLER
    -Çocuk veya ergende ölüm üzerine genel konuşmaların olması,
    -Sürekli ölüm düşüncesi veya ölümü arzulandığına dair tekrarlanan konuşmalar,
    -Çözümsüzlük, umutsuzluk, tükenmişlik duygularının varlığı,
    -İntihar isteğine mantıksal ve filozofik yorumlar getirme,
    -Açık şekilde intihar planından söz edilmesi,…

    İNTİHAR NEDENLERİ
    -Çocuğun veya ergenin kendisine ve başkalarına duyduğu öfke ve cezalandırma isteği.
    -Bir isteğin yerine getirilmesi için baskı yapma çabası.
    -Çocuk veya ergenin çaresizliğini ve acılarını bildirme isteği.
    -Çevrenin ilgi ve sevgisini zorla sağlama; gösterilen yakınlığın içtenliğini sınama isteği,…

    MEDYADA İNTİHARI ÖZENDİREBİLEN YANLIŞ HABERLER NELERDİR?

    –İntihar yöntemlerinin ayrıntılı verilmesi.
    –İntiharın anlaşılmazlığının ve inanılmazlığının vurgulanması.
    –Romantik motivasyonlar bildirilmesi.
    –İntiharın basite indirgenmesi.

    İNTİHAR HABERLERİNİN ÖZENDİRİCİLİĞİNİ AZALTAN HABERLER NELER OLABİLİR?

    –İntihar davranışı dışında alternatif yollar gösterilmesi.
    –Okuyucu/izleyici kitlesinin intihar davranışı konusunda doğru ve yeterli bilgilendirilmesi.
    –İntiharla sonuçlanmayan, baş edilebilmiş kriz durumlarına ilişkin bilgi verilmesi…

    İNTİHARIN ÖNLENMESİ İÇİN NELER YAPILABİLİR?

    -İntihar araçlarına ulaşım azaltılabilir.
    -Tüm sağlık çalışanlarına eğitimler düzenlenebilir.
    -İntiharın medyadaki görünümü değiştirilebilir.
    -Halkın ruhsal hastalıklar ve tedavisi konusunda bilgilendirilmesi sağlanabilir.
    -Okullarda eğitim verilebilir.
    -Telefonla yardım hatları yaygınlaştırılabilir.
    -İntihar davranışı ile ilişkili ekonomik etkenlerin düzenlenme planları oluşturulabilir.

  • Anksiyete, Depresyon ve Kronik Sağlık Koşulları

    Anksiyete, Depresyon ve Kronik Sağlık Koşulları

    Anksiyete (kaygı) ve depresyon (çökkünlük), kişinin zihinsel, duygusal ve fiziksel iyi oluşu üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir. Anksiyete ve depresyonun, belirli sağlık durumlarının gelişimi için risk faktörleri oluşturduğu ve bu durumlardan iyileşmeyi zorlaştırdığı ve geciktirdiği gösterilmiştir.

    Diyabet

    Anksiyete (kaygı) ve depresyon (çökkünlük) Tip 1 ve Tip 2 Diyabet gelişimi için risk faktörleri olarak bilinmektedir. Ayrıca anksiyete ve depresyonun, diyabetli hastalarda komplikasyon riskini arttırdığı da gösterilmiştir. Depresyon ve diyabet sıklıkla birlikte bulunur, ancak günümüzde depresif diyabetik hastalarının yaklaşık %25’i klinik pratikte tanımlanmaktadır (Gureje, 2011). Uzun süreli depresyonda ve Diyabet daha zayıf glisemik kontrol, yüksek komplikasyon riski ve düşük yaşam kalitesi ile ilişkilidir. Bu nedenle, anksiyete ve depresyon için tarama ve kanıta dayalı psikolojik desteğin sağlanması diyabet tedavisinde büyük önem taşımaktadır.

    Kalp Hastalıkları ve Kalp Krizi

    Depresyonun şu anda koroner kalp hastalığı ve kalp krizi gelişimi için önemli ve bağımsız bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Ayrıca, 2011 yılında Cavallo tarafından yapılan bir araştırma anksiyete ve depresyonun kardiyak olay sonrası iyileşmeyi zorlaştırabileceğini de göstermiştir.

    Kanser ve Lösemi

    Yaşamı tehdit eden bir hastalığın, semptomların ve tedavinin biyofiziksel etkilerinin teşhisi bireyin bu hastalıkla baş edebilme yeteneğini zayıflatabilir. Kontrol duygusu, beden algısı, çalışabilme yeteneği, mali durum ve kişinin ailesini desteklemek için duygusal elverişlilik kesintiye uğrayabilir. Egzersiz yapmak için motivasyon ve enerjik olmak, arkadaşlarını ziyaret etmek, randevulara katılmak ve geleceği planlamak büyük işler gibi görünebilir. Hastalığın tekrarlanması ile ilgili endişeler bireyleri meşgul edebilir, iyileşmelerini ve uyum sağlamalarını zorlaştırarak engelleyebilir. Araştırmalar, kronik bir hastalığa sahip olmanın bireyleri artan endişe ve depresyon riskine maruz bıraktığını göstermiştir. Anksiyete ve umutsuzluğa düşmek gibi psikolojik sıkıntıların tedavi edilmesinin, bu bireyler için sonuçlarını ve yaşam kalitesinin iyileştirdiği gösterilmiştir. Kanser tanısı almış bireylerin yakınları da hastalar kadar bu süreci yaşamaktadır. Bu sürece uyum sağlamak sadece hasta için değil hasta yakınları için de bir gerekliliktir. Unutulmamalıdır ki hasta yakınlarının kendilerine gereken psiko-sosyal desteği verebilmeleri kanser hastası yakınlarına çok daha iyi bir destek ve bakım verebilmenin önünü açmaktadır.

  • Pasif sigara içiciliğinin çocuk sağlığına etkileri

    Günümüzde sigaranın zararları öğrenildikçe çocuğun yanında sigara içmenin zararları da daha çok fark edilmeye ve araştırılmaya başlandı.

    Sigara dumanı 7.000’den fazla kimyasalın ölümcül bir karışımını içerir.
    Bu kimyasalların yüzlercesi zehirlidir. Yaklaşık 70 tanesi kansere neden olabilir.Sigara dumanı bebekleri ve çocuklara çok ciddi zarar verir. Pasif sigara içicisi olan çocuklar, kendisi sigara içenlerin soludukları tehlikeli kimyasalları solurlar. Küçük çocukların pasif sigara dumanına maruz kaldığı ana yer evleridir.

    Pasif Sigara İçiciliği ve Çocuk Sağlığı

    Evler, çocukların pasif sigara dumanına en çok maruz kaldığı yerdir Sigara içilmesine izin verilen evlerde yaşayan çocuklar, sigara içilmesine izin verilmeyen evlerde yaşayan çocuklardan daha yüksek seviyelerde kotinin (pasif sigara maruziyetinin biyolojik bir belirteci) vardır. Çocukların evlerde pasif sigara dumanı maruziyeti son yıllarda düşmüş olsa da, çocuklar hala yetişkinlerden daha fazla pasif sigaraya maruz kalmaktadır. 3-11 yaşları arasındaki 10 ABD’li çocuktan yaklaşık 4’ü (% 40,6) pasif sigara dumanına maruz kalmaktadır.

    Evinizi ve araçlarınızda sigara içmeye izin vermemeniz ve içmememeniz çocuklar arasında ve sigara içmeyen yetişkinlerin sigara dumanına maruz kalmasını azaltabilir. Bazı araştırmalar, bu tutumun sigara içenlerin sigarayı bırakmalarına yardımcı olabileceğini ve ergenlerin sigara içme riskini azaltabileceğini göstermektedir.

    Çocuğun Yanında Sigara İçmenin Zararları

    Vücutları geliştiği için, bebekler ve küçük çocuklar, pasif sigara dumanındaki zehirlere karşı özellikle savunmasızdır.

    Anneleri gebe iken sigara içen bebeklerin ve doğum sonrası pasif sigara dumanına maruz kalan bebeklerin ani bebek ölümü sendromundan (SIDS)ölme riski sigara dumanına maruz kalmayan bebeklerden daha fazladır.

    Hamile iken pasif sigara dumanına maruz kalan annelerin daha düşük doğum ağırlıklı bebeklere sahip olma olasılığı daha yüksektir, bu da bebekleri zayıf doğmasına sebep olur ve birçok sağlık problemi riskini arttırır.

    Anneleri hamileyken sigara içen veya doğumdan sonra pasif sigara dumanına maruz kalan bebekler diğer bebeklerden daha zayıf akciğerlere sahiptir, bu da birçok sağlık problemi riskini arttırır.

    Pasif sigara dumana maruz kalma, bebeklerde ve küçük çocuklarda bronşit ve zatürre gibi akut alt solunum yolu enfeksiyonlarına neden olur.

    Astım tedavisi alan çocuklar pasif sigara dumanına maruz kalması sigaraya maruz olmayan astımlı çocuklara oranla daha sık ve ciddi atak geçirmesine neden olur.

    Pasif sigara dumanı maruziyeti, okul çağı çocukları arasında öksürük, balgam, hırıltı ve nefes darlığı gibi solunum semptomlarına neden olur.

    Pasif sigara dumanına maruz kalan çocuklar kulak enfeksiyonları içinde risk altındadır ve orta kulakta birikebilecek sıvının azaltılması için kulak tüpü takılma için bir operasyona ihtiyaç duymaları daha olasıdır.

  • Madde Kullanım Problemi Herkeste Ortaya Çıkmaz

    Madde Kullanım Problemi Herkeste Ortaya Çıkmaz

    Madde kullanan insanların yalnızca küçük bir bölümünün madde kullanan insanlara dönüştükleri ortaya çıkmıştır. Bu çok fazla bilinen bir konu değildir. Neden bazı insanlar yalnızca kullanıcı olarak kalırken bazılarının bağımlılık geliştirdiklerini veya kullanıcılıktan bağımlılığa geçiş nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Bu konuyla ilgili bir teori üzerinde durulmaktadır.

    Ortak Sendrom Teorisi(problem davranış teorisi)

    Bu teorinin vurgu yaptığı düşüncede yalnızca bir faktör öne çıkar. O da ilaç kullanma eğiliminin madde bağımlılığı riskini arttırdığıdır. Ancak bu yaklaşım fazla belirleyicidir. Çünkü ilaç kullanmaya meyilli herkeste madde bağımlılığının gelişeceğini ifade eder. Bu biraz keskin bir yaklaşımdır. Daha anlaşılır olması adına araştırmacıların gravyer peyniri adını verdikleri yaklaşımı anlatmak daha açıklayıcı olabilir. Elinizde gravyer peyniri olduğunu düşünün ve bu peynirin üzerinde delikler var. Yeryüzündeki her bireyin benzersiz birer gravyer peyniri olduklarını düşünün. Her bir dilimde bulunan deliklerin yerleri, büyüklükleri ve sayıları kişiden kişiye farklılık gösterir. Peynirin deliksiz kısımları, bizi madde bağımlılığından koruyan şeyleri temsil ediyor. Bu durumda düz kısımlarımız ne kadar fazlaysa madde kullanım olasılığımız o kadar düşük demektir. Deliklerse riskleri temsil eder. Daha çok sayıda ya da daha geniş deliklere sahip olan bireyler daha fazla madde bağımlılığı riski taşır. Madde kullanan arkadaşlara sahip olan veya madde bağımlısı bir akrabası olan bir bireyin madde kullanımına daha açık olduğu düşünülebilir. Aslında madde bağımlılığına yol açan birçok risk faktörü daha vardır. Bu risk faktörlerini her birini ele alacak olursak

    Bunlar;

    Biyolojik risk faktörleri: kalıtım

    Psikolojik risk faktörleri: bağımlılığa neden olabilecek bazı kişilik unsurları

    Toplumsal risk faktörleri: madde kullanan bir tanıdığınızın olması gibi

    Her birey için bu faktörler birbirinden farklıdır. Daha fazla veya daha az olabilir. Fakat herkesin kendine özgü bir risk faktör kombinasyonu vardır. Yukarıda bahsettiğim risk faktörlerinden herhangi
    biri kırılma noktası yaşarsa ya da bir risk faktöründen diğerine geçiş olacak olursa sonunda bağımlılık kazanılmış olacaktır (buradaki kazanım olumlu anlamda değildir.)

    Sonuç olarak her bir insanın benzersiz bir risk faktörü düzeni vardır. Ya da madde kullanımına olan yatkınlıklarını arttıran şeyler söz konusudur. Birçok insan madde kullanıyor olsa da madde bağımlılığı sorunu ancak bu risk faktörleri art arda sıralandığında ortaya çıkar.

  • Neden benim çocuğum atopik dermatit?

    Atopik dermatit birden çok faktörle ortaya çıkan bir hastalıktır. Bilimsel kanıtlara dayalı olarak nedenlerini sizler için sıraladık

    Atopik dermatitte atmosferik partikül maddeler ve trafik ilişkli hava kirliliği neden önemli?

    Hava kirliliğinin alerjik hastalıkların gelişmesinde önemli bir çevresel risk faktörü olduğu düşünülmektedir. Atmosferik partikül maddeler (PM) gittikçe artan sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Atmosferik maddeler havada asılı kalan katı ya da sıvı çok küçük parçacıklardır ve genellikle kara taşımacılığında fosil yakıt kullanılması, metal, çimento, kireç ve kimyasalların üretimi, inşaat işleri, sigara içilmesi ve odun sobası yakılması sırasında ortaya çıkarlar. Partikül maddeler asid, organik kimyasallar, hidrokarbonlar metaller ve biyolojik maddeler(ör. alerjenleri polen) içerir. PM’ler büyüklüğüne göre sınıflandırılır:

    PM10 (çapı 10µm’den küçük)

    İri taneli PM(2.5 -10 arasında µm)

    PM2.5(çapı 2.5µm’den küçük)

    Aşırı ince PM (0.1 µm’den küçük)

    Hamileliğinizin ilk 3 ayında maruz kaldığınız PM10 miktarı bebeğinizin 6. Ayında egzama olma olasılığını arttırır

    Hamileliğinizin ilk 3 ayında trafik ilişkili hava kirliliğine maruz kaldıysanız bebeğinizde egzama riski artar. Buna ek olarak yaşadığınız yerde yeşil alan da az ise bu etki daha da artar

    PM10 miktarında her 1µg/m3’deki artış ertesi gün 5 yaş altı çocuklardaki egzama şikayetlerinde %0.44 artış yaparken, 10 µg/m3’de 5 yaş altı çocuklarda egzama şikayetlerinde %3.2 artışa neden olur

    Egzamalı çocuklardaki kaşıntının şiddetinin çok ince partikül miktarı ile ilişkili olduğu saptanmış.

    0-17 yaş arası çocuklarda yıllık maruz kaldıkları ortalama PM2.5 miktarı arttıkça egzamanın miktarı artar

    Çocukların yaşadıkları evlerin etrafındaki yeşil alan miktarı arttıkça egzama olma olasılıkları artar

    Atopik dermatite neden olan ev içi kimyasallar nelerdir?

    Çocuklar vücut ağırlıklarının her kilogramı başına erişkinlere göre daha fazla hava solurlar ve iç ortamlarda (ev, kreş, anaokulu) daha fazla vakit geçirirler ve bu nedenlerle de ev içi alerjenlerden ve kimyasallardan daha çok etkilenirler.

    Fitalatlar en çok PVC(polivinil klorid) içerisinde kullanlırlar. Genel olarak vinilin yapısını yumuşatmak ve dayanıklı hale getirmek için eklenirler. En sık kullandıkları alanlar ev içinde çatı kaplama, ev tabanlarının kaplanması, duvar kaplamaları, elektrikli kablo yalıtımları, arabaların içinin kaplanmasıdır. BBzP ve DiBP ise ev içindeki tozun içerisinde bulunan fitalatlar. Bisfenol A(BPA) besinlerin saklandığı kutular, su şişeleri, bebek biberonları, diş macunlarında bulunur.

    Hayatın erken dönemindeki fitalat maruziyeti 10 yaşına kadar olan dönemde egzama riskini arttırır

    3-7 yaş arası çocukların idrarında bu maddelerin artması ile mevcut AD bulgularını arttırır

    Çocuk egzaması ile ev içindeki tozların içinde bulunan fitilat(BBzP VE DiBP) düzeyi belirgin ilişkili ve çocukların idrarlarında erişkine göre daha yüksek düzeyler saptanmıştır

    Diğer ev içi kimyasallar genellikle duvar kağıtları, yer kaplama ve boyama sırasında ortaya çıkan formaldehit, volatil organik bileşenler(VOCs) ve aromatik bileşenlerdir. Bunların yüksek konsantrasyonları ‘Hasta Bina Sendromuna’neden olur ve özellikle yeni inşa edilmiş binalarda alerjik hastalıklar tetiklenir. Çocuklarda ev içi tadilatın alerjik hastalık riskini arttırdığı gösterilmiştir.

    Son 12 ayda ev içi tadilat yapılması egzama riskini arttırken, besin alerjisi olanlarda yapılan ev içi tadilatın egzamanın ağır seyretmesine yol açtığı gösterilmiştir.

    Atopik dermatite neden olan genetik faktörler nelerdir?

    Atopik dermatit(egzama)’da derinin bariyer oluşturma özelliği bozulmuştur.

    Sağlıklı deride doğal nemlendirici faktörler derideki su kaybını engeller ve düşük asidli ortam sağlayarak derinin en dış tabakasının bütünlüğünü sağlarlar. Atopik dermatiti olan bebek ve çocuklarda bazı genlere (en önemlisi filagrin) bağlı olarak derinin bariyer yapısı bozuktur. Filagrin genindeki kalıtımsal bozukluklar en önemli risk faktörüdür. Atopik dermatiti olan bebek ve çocuklarda derinin yağlı tabakasını oluşturan seramidler, derideki mikroplardan korunmayı sağlayan maddeler de yapısal (kalıtsal) eksiklikler görülmektedir. Bu değişiklikler atopik dermatitte vücut içinden atmosfere giden sıvı kaybının sağlıklı deriye göre fazla olmasına neden olur ve Staphylococcus aureus olarak adlandırılan bakterinin de atopik egzamalı ciltte daha fazla yerleşmesine neden olur. Derinin bariyer fonksiyonundaki bozukluklar alerjenlerin deri yoluyla kolaylıkla vücuda girmesine ve besin alerjii ve astım gibi diğer alerjik hastalıkların gelişmesine neden olur.

    Ailede atopi olması olması diğer önemli risk faktörüdür. Atopi bir kişinin taşıdığı genetik özellikler nedeniyle alerji gelişimine eğilimli olmasıdır. Ailede atopik hastalık (alerjik astım, alerjik rinit, egzama gibi) öyküsü atopik dermatiti olan hastaların yaklaşık %70’inde görülür. Eğer sadece anne ya da babadan birinde atopik hastalık varsa risk 2-4 kat artarken, her ikisin de varsa bu oran 4-5 katına çıkar. Özellikle anne de olması daha belirleyici bir rol oynar.

    Atopik dermatiti olan hastalarda genetik olarak rastlanan bir diğer risk faktörü bağışıklık yanıtı ile ilgilidir. Bu çocuklarda alerjik hastalıkların ortaya çıkmasını sağlayan maddeler vücutta çok daha fazla yapılır. Sağlıklı bireylerde alerjik hastalığa neden olmayan alerjenlere bağışıklık sistemi alerjik hastalığa neden olacak şekilde yanıt vermeyi seçer

    Atopik dermatit neden olabilen besin alerjenleri nelerdir?

    Alerjik hastalıklar bebeklikte besin alerjisi ve egzama ile başlayarak okul döneminde alerjik rinit ve astım ile devam eder. En sık görülen besin alerjenleri süt, yumurta, yer fıstığı, fındık, balık, kabuklu deniz ürünleri, buğday ve soyadır. Besin alerjisi alerjenin barsaktan emilimi sonrasında ortaya çıkarken egzamalı hastalarda deri bariyerinin bozulması ile deriden besin teması yoluyla da meydana gelebilir. Egzamalı bebeklerde yemekten bağımsız ev içindeki yer fıstığı miktarı arttıkça yer fıstığı alerjisi artar. Özellikle bir besini yedikten sonra vücutta hızla ortaya çıkan kızarıklık oluyorsa ya da egzama lezyonları tam olarak geçmiyorsa mutlaka besin alerjisi açısından değerlendirme yapılmalıdır.

    Doğum öncesi dönemde annenin bu alerjen gıdalardan kaçınması riski azaltmaz ve hatta anne alerjik değilse yer fıstığı, fındık ve inek sütünü az tüketmesi besin alerjisi riskini arttırır

    Annenin gebelikte antibiyotik kullanması ve diyet alışkanlıkları (Batı tarzı beslenme ve az sebze tüketimi) besin alerjisi riskini artırır.

    Sezeryan doğum ve yenidoğan döenminde antibiyotik kullanımı alerjik hastalıklar ve besin alerjisini arttırır. Bebeğin barsak bakteri florasında değişikliklere neden olurlar. Kentsel bölgede yaşayanlarda kırsal bölgede yaşayanlara göre egzama ve besin alerjileri daha sık görülür.