Erkek ve kadında en en sık görülen kanser türleri içerisinde her zaman üst sıralarda yer alan kolorektal kanser (KRK), sadece sıklığı ile değil, aynı zamanda çok kolay ve güvenli yöntemlerle erken teşhis edilebilmesi ile de toplum sağlığını ilgilendiren önemli bir hastalıktır.
KRK riskini artıran ve koruyucu faktörler var mıdır?
Günümüzde gelişmiş toplumların beslenme alışkanlıkları ve diğer risk faktörleri ile doğrudan ilişkisi de göz önüne alındığında, KRK ülkemizin gelişen hayat şartları ve beslenme alışkanlıklarındaki değişim nedeni ile ileride çok daha önemli bir sağlık sorunu olmaya adaydır. Özellikle yağ ve kırmızı etten zengin ama liften fakir diyet en önemli risk faktörü olarak görülmektedir. Alkol, sigara, şeker hastalığı, diyette selenyum azlığı (Doğu anadolu bölgesi) gibi etkenler de ikinci sıradaki risk faktörleri olarak sıralanabilir. Koruyucu faktörler arasında; diyet ile birlikte bol kalsiyum (süt ve süt ürünleri) almak, D-vitamini takviyesi veya bol güneş ışığı görmek, fiziksel aktivite-egzersiz yapmak, C-vitamini ve aspirin kullanmak sayılabilir.
Kolorektal kanser nasıl anlaşılabilir?
Eğer KRK varsa bu durum hiç şikayet vermeyebilir. Genelde iki tür şikayet ile karşılaşılmaktadır. Birincisi kanserin kitle etkisinden ötürü tıkanma bulguları olarak sayılan karın ağrısı, karında şişkinlik ve uzun süre kabızlık sonrası olan şiddetli ishal atakları iken, ikinci sırada da kitlenin kanaması neticesinde aşikar kanama olması (dışkıda kan görmek) veya gizli kanama ile ortaya çıkan kansızlık şeklinde özetlenebilir.
Erken teşhis mümkün müdür?
Erken teşhis için hemen herkesin 40-50 yaşlarında bir kez dışkıda gizli kan testi yaptırarak sonuca göre takip edilmesi ve 50 yaşından sonra da bir kez tarama kolonoskopisi ile tarama yaptırması önerilmektedir. Dışkı testi için hastanede taze dışkı örneği yeterli olurken, toplum sağlığı tarama merkezlerinde ve aile hekimliklerinde de evde uygulanmaya uygun gizli kan testi kitleri mevcuttur.
Kolonoskopi zor bir işlem mi?
Toplumda yaygın bilinen kanının aksine kolonoskopi kolay bir işlemdir. Eğer gizli kan testi pozitif veya 50 yaş üzerindeyseniz tarama kolonoskopisi tetkikini mutlaka yaptırmanız gereklidir. Kolonoskopi işlemi öncesi 3 gün liften fakir diyet verilerek barsak temizliğe hazırlanılmakta ve 3.gün akşam içilen temizleme solüsyonu ile bağırsaklar tamamen temizlenerek işleme hazırlık yapılmaktadır. İşlem esnasında hastanelerimizde anestezi ve sedasyon uygulanmakta ve bu şekilde hastanın işlem ile ilgili bir ağrı veya sıkıntı çekmesi engellenmektedir. Bu şekilde doktor da çok rahat bir muayene ve inceleme yapabilmektedir. Kolonoskopide saptanan polip (mantar şeklindeki et benleri, kanser öncesi evre kabul edilirler) veya diğer kanser riski doğuracak hastalıklar da erken teşhis edilerek kanser önlenmesine de yardımcı olunmaktadır. Bu özelliklerinden ötürü kolonoskopi bu konuda altın standart tanı ve tedavi yöntemidir.
Gestasyonel diyabet ilk kez gebelikte ortaya çıkan ya da gebelik sırasında tanı konulan glukoz tolerans bozukluğudur. Farklı toplumlarda %1-14 oranlarında bildirilmektedir. Sıklığı giderek artmaktadır. Bunun nedeni artmış obezite sıklığıdır. Amerikan Diyabet Derneği gebe kadınların %4’de yani yılda yaklaşık 135.000 kadında gestasyonel diyabet tespit edildiğini bildirmiştir. Tarama testleri genellikle 24-28. haftalarında yapılmaktadır.
GESTASYONEL DİYABET İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ
1. 25 yaş üstü
2. beden kitle endeksi 25-27kg/m2 üzerinde olması
3. gestasyonel diyabetin sık görüldüğü etnik köken
4. birinci derece yakınlarında gestasyonel diyabet veya tip2 diyabet varlığı
5. önceki gebeliklerde gestasyonel diyabet öyküsü
6. polikistik over sendromu
7. hipertansiyon varlığı
GESTASYONEL DİYABETİN ANNE VE ÇOCUK İÇİN OLUŞTURDUĞU RİSKLER
1. Makrozomi: Makrozominin genel kabul görmüş tanımı bebeğin doğum ağırlığının 4000gr’ın üzerinde olmasıdır. Çalışmalarda gestasyonel diyabette makrozomi insidansı %16-29 olarak bildirilmekteyken, diyabeti olmayanlarda bu oran %10’dur.
2. Gestasyonel diyabeti olan anne bebeklerinde neonatal dönemde hipoglisemi, hipokalsemi, hiperbilirubinemi ve polisitemi oranlarında artış saptanmaktadır.
3. Gestasyonel diyabeti olanlarda bir diğer sık karşılaşılan sorun HİPERTANSİYON‘dur.
4. Gestasyonel diyabeti olan hastalarda ilerleyen dönemlerde tip2 diyabet görülme ihtimali artmıştır. Gebeliği sırasında insülin tedavisi almak zorunda kalanlarda tip2 diyabet gelişme riski daha yüksektir.
BİR GEBE TİP 1 VEYA TİP 2 DİYABETLİ İSE ONUN DİYABETİ ÇOCUĞUNA GEÇER Mİ?
Tip 1 diyabetli gebenin, çocuğunun tip 1 diyabetli olma riski %2 kadardır. Oysa babasının tip 1 diyabetli olması durumunda çocuğun tip diyabet riski %6 civarındadır. Hem anne hem baba tip 1 diyabetli ise bu risk %30 kadar yükselir.
Buna karşılık gebede tip 2 diyabet varsa, çocuğun tip 2 diyabet olma riski %25 kadardır. Babanın tip 2 diyabetli olması durumunda da çocuğun riski aynıdır. Hem anne hem de baba tip 2 diyabetli ise bu risk %50 kadar yükselir.
DİYABETİK GEBEDE HANGİ HASTALIKLAR GÖRÜLEBİLİR
Gestasyonel diyabette “periferik insülin direnci” ve bunun neden olduğu “hiperinsülinemi” ve “hipoglisemi” önemli bulgulardır. Diyabetik gebede;
1.spontan abortuslar artar,
2.ölüdoğumlar sıktır,
3.polihidramnios gelişir,
4.preeklempsi sıklığı fazladır,
5.plasenta anomalileri sıktır,
6.idrar yolu enfeksiyonlarına meyil artar.
DİYABETİK GEBEDE ÖNEMLE ÜZERİNDE DURULMASI GEREKEN HUSUSLAR
A) Gebelik sırasında oral hipoglisemik ilaçların kullanımı ile ilgili yeterli bilgi olmadığından kullanılmamalı.
B) Tüm gestasyonel diyabetlilerde laktasyon (emzirme) özendirilmelidir.
C) Gebelik egzersizleri önerilmelidir.
D) Gestasyonel diyabet tek başına sezaryan endikasyonu değildir. 38. hafta dolaylarında doğum yaptırılmalıdır. (bundan sonra makrozomi artar)
E) Doğumdan sonra olguların çoğunun kan şekeri normale döner. Gestasyonel diyabetli olguların yaklaşık %25-30’nun 20 yıl içinde diyabet geliştirdiği gözönünde bulundurulmalıdır.
F) Gestasyonel diyabet olgularında daha sonraki gebeliklerinde gestasyonel diyabetin tekrarlama riski yüksektir.
G) Gestasyonel diyabetli olguların çocuklarında daha sonraki yaşam yıllarında diyabet riski yüksektir.
Osteoporoz, hem kadın hem de erkekte özellikle yaşlanmayla artan, kemiklerde zayıflık ve buna bağlı kırığa yatkınlık durumudur. Oldukça yaygın görülür. Yaşlanmakla sıklığı artar; ancak risk faktörleri taşıyan genç-erişkin yaş grubunda da osteoporoz gelişebilir. Kemik dokusu devamlı kendisini yenileyen bir dokudur; yıkıp yok ettiği dokunun yerine yenisi yapılır. Ancak 30’lu yaşların ortasında kemik yıkımı, yapımı biraz geçer özellikle 50’li yaşlarda kemik yıkımı daha fazla olmaya başlar. Bu da kemik yapıda incelme ve dayanıksızlığa neden olur.
Osteoporoz, sessiz gelişir, herhangi bir yakınmaya neden olmaz. Fakat kişide düşme gibi ufak yaralanmalarla kırık oluşur. En fazla omurga, el bileği ve kalçada oluşur. Özellikle kalça ve omurgada oluşan kırıklar, kronik ağrılara ve sakatlığa, hatta ölüme neden olabilir. Osteoporoz tedavisinin de esas amacı kırık gelişimini önlemektir.
Osteoporozun nedenleri nelerdir?
Osteoporoz, kemik kitlesinin azalması (kemik yoğunluğu olarak ölçülür) ve kemik yapısında değişim sonucunda oluşur. Osteoporoz gelişmesinde etkili bir çok risk faktörleri vardır.
-Yaşlanma (Kadınlarda menopozdan sonra hormon replasman tedavisi almıyorsa ortalama 5 yıl, alıyorsa 10 yıl sonra, erkeklerde 70 yaşından sonra gelişir)
-Beyaz ırkta daha fazladır
-Küçük kemik yapısı
-Zayıf olmak: Vücut kitle indeksi (VKİ) 19’un altındaysa (VKİ=Ağırlık (kg)/uzunluk (boy2)m2. Yani boyunuzu metre cinsinden birbiriyle çarpıp, bulduğunuz sonucu ağırlığınıza böleceksiniz. Örneğin 160 cm boy ve 54 kg kişi için VKİ= 54/1,6×1,6=54/2,56=21,09)
-Ailede birinci derecede akrabalarda; osteoporoz veya onunla ilgili kırık öyküsü)
-Daha önce özellikle hafif dereceli yaralanma ile kırık gelişmesi
-Erken menopoz veya cerrahi menopoz (ameliyat sonrası aniden menopoza girilmesi)
-Yeme bozukluğu; anoreksiya nervosa, bulimia gibi
-Sigara
-Alkol alışkanlığı
-Diyette yetersiz kalsiyum ve D vitamini alınması veya bağırsaklarda emilim bozukluğu
-Sedanter hayat tarzı veya hareketsizlik
İlaçlara bağlı: kortizon, tiroit hormon tedavisi, heparin, seks hormonlarını baskılayan tedaviler, uzun süreli mide koruyucu olarak kullanılan proton pompa inhibitörleri gibi,
-Kemikleri etkileyen bazı hastalıklar; endokrin (hormon) hastalıkları (hipertroidizm, hiperparatiroidizm, Cushing hastalığı gibi), iltihabi bağırsak hastalıkları gibi.
Osteoporoz kimleri etkiler?
Osteoporoz, her yaşta kadın ve erkekleri ve tüm etnik grupları etkilese de en fazla beyaz ırkta ve Asyalı yaşlı kadınlarda daha fazladır. 50 yaşından büyüklerde osteoporoz ve buna bağlı kırık daha fazladır. Yukarıda belirtilen risk faktörleri yok ise, kadınlarda özellikle menopozdan 5 yıl sonra; hormon replasman tedavisi almışsa 10 yıl sonra, erkeklerde ise daha geç 70 yaşında ortaya çıkar. Çok fazla yapılan bir hata; menopoza girerken bayanlar, kemik yoğunluğunu ölçtürüyorlar belki sonraki bir kaç yıl daha ölçtürüp normal olduğunu görünce de bu işin peşini bırakıyor. Oysa menopozun 5. yılından sonra, kemik yoğunluğuna baktırmak önemle gereklidir.
Osteoporoz nasıl teşhis edilir?
Kemik yoğunluğu DEXA yöntemiyle, kalça (femur kemiği ve boynu) ve bel (lomber) omurgadan ölçülür. Direkt film çekimi gibidir fakat ondan daha az radyasyon verir, ağrısız ve hızlı bir ölçümdür. Gebelikte yapılmaz. Ölçülen kemik yoğunluğunuz, olması gereken genç – erişkin yaş grubuyla karşılaştırılarak T-skoru elde edilir.
T-skoru; -1 ve üzerinde ise normal,
T-skoru;-1 ile -2,5 arasında ise osteopeni (kemik yoğunluğunda hafif azalma)
T skoru; -2,5 veya daha altında ise osteoporoz vardır.
Osteoporoz nasıl tedavi edilir?
Yalnızca osteopeniniz varsa (kemik yoğunluğunuz T skoru=-1 ila -2,5 arası) ve kırık öykünüz yoksa, sadece kalsiyum ve D vitamini almanız ve önerilen egzersizleri yapmanız yeterlidir. 50 yaş üzerinde, menapoz sonrası bayanlar ve 70 yaş üzeri erkekler, 1200 mg kalsiyum ve 800-1000 IU D vitamini almalıdır. 50 yaşından genç yetişkinler ise 1000 mg kalsiyum, 400-800 IU D vitamini almaları önerilir.
Fiziksel aktivite olarak, ağırlık binen egzersiz (yürüme gibi) önerilir.
Osteoporozunuz varsa veya osteopeniniz olup kırık öykünüz varsa; o zaman günlük alacağınız kalsiyum ve D vitaminine ilaveten osteoporoz ilaçları kullanmanız önerilir. Bunlar:
–Bifosfonatlar: Osteoporozu önlemek ve tedavi etmek amacıyla en fazla tercih edilen ve en etkin ilaçlardır. Bu ilaçlar kemik kaybını çok azaltarak, kırık riskini azaltırlar. Türkiye’de alendronat (günlük veya haftalık kullanımlı tabletler), risendronat (günlük veya haftalık veya ayda bir ardışık iki gün kullanılan tabletler), ibandronat (ayda bir kullanılan tablet veya üç ayda bir kullanılan IV infüzyon) ve zolendronic acid (yılda bir kez uygulanan IV infüzyon) adı altında farklı çeşitleri bulunmaktadır.
Bu ilaçların hepsiyle mutlaka günlük önerilen dozda kalsiyum ve D vitamini de alınmalıdır. Günlük yeterince kalsiyum ve D vitamini alınmadığında; hem osteoporoz tedavisi etkisini göstermez, hem de kişide kalsiyum düşüklüğüne bağlı krampların gelişmesine neden olurlar. Ağız yoluyla kullanılan tüm bu bifosfonatların en önemli yan etkisi, yemek borusunda tahrişe neden olmalarıdır. İlacın daha iyi emilmesi için aç olarak bol su ile alınmalı ve 45-60 dakika sonra kahvaltı edilmeli; bu arada yatmadan dik veya oturarak durulmalıdır. Reflü ve mide yakınması olanlarda, damar yoluyla kullanılan ilaç formları tercih edilmelidir. Bifosfonatların; çenede osteonekroz ve atipik (anormal) femur kırığı gibi bildirilmiş vaka takdimi halinde çok nadir yan etkileri de vardır.
–Kalsitonin: Eskiden osteoporoz tedavisinde kullanılan bu ilacın etkisi çok azdır; omurgada kırık riskini azaltabilir. Son zamanlarda ciddi yan etkileri nedeniyle uzun süreli kullanımları sakıncalı bulunarak artık kullanılmamaya başlanmıştır. Osteoporoza bağlı omurga kırığında ağrıyı azaltmak amacıyla kullanılabilir. Burundan sprey şeklinde veya enjeksiyon formunda çok kısa süreli kullanılabilir.
–Östrojen veya hormon replasman tedavisi: Östrojen hormonu tek başına veya progesteron ile kombine olarak kullanılabilir. Ancak östrojen ve progesteron kombinasyon tedavisi; meme kanseri, inme ve kan pıhtılaşmasını artırarak damar tıkanık riskinde artışa neden olur. Tek östrojen kullanımı ise, inme riskini artırabilir ve adet benzeri kanamalara neden olabilir. Bu nedenle genellikle, menopoza bağlı şikayetleri azaltmak amacıyla kullanılır. Fakat bu arada menopoz sonrası kemik dansitesindeki azalmayı da geciktirir.
–Selektif östrojen reseptör düzenleyicileri (modülatörleri)-Raloksifen: Bu tedavilerin kemik üzerine olumlu etkileri vardır ve meme kanseri riskini artırmaz ancak hala damarda pıhtılaşma ve inme riski vardır.
–Teriparatide: Paratiroid hormonunun bir formu olup, kemiğin uyarılmasını sağlar. Osteoporotik kırık riski yüksek erkekler ve menapoz sonrası kadınlarda kullanımı ve steroide bağlı osteoporoz tedavisinde onaylanmıştır. Günlük cilt altı enjeksiyonlar halinde, en fazla iki yıla kadar uygulanabilir. Daha önce radyasyon tedavisi görmüş olanlarda veya paratiroid hormon seviyesi yüksek kişilerde kullanılmaz.
–Strontium renalate: Bu ilaç menapoz sonrası osteoporoz tedavisinde Amerika Birleşik Devletleri dışındaki bazı ülkelerde (Türkiye de dahil) kullanılmaktadır. Günlük kullanılır ve suda eriyen poşetler halindedir. Kanın pıhtılaşma riskini artırarak damar tıkanıklığına neden olabilir. Çok nadir-vaka bildirimleri halinde ancak ciddi ölümcül yan etki de bildirilmiştir.
Denosumab: İnsan kaynaklı bir monoklonal antikor tedavisidir. Kemik yıkımında sorumlu hücreler üzerine etki eder. Oldukça etkin fakat pahalı bir tedavidir. Yüksek kırık riski bulunan menapoz sonrası kadınlarda onaylanmıştır. Ayrıca, meme kanseri veya prostat kanseri nedeniyle, hormon azaltıcı tedavi görmüş kişilerdeki, osteoporoz ve kırıklarda onaylanmıştır. Her 6 ayda bir cilt altına uygulanmaktadır. Bu tedavi başlanacak kişilerde kalsiyum ve D vitamini düşük olmamalıdır. Türkiye’de ‘Prolia’ adı altında satılmaktadır.
Osteoporoz için kullanılan ilaçların hiç biri gebelik ve süt verme döneminde güvenli değildir, önerilmez.
Osteoporozdan korunma:
Yaşam tarzınızda değişiklik yaparak osteoporozun önlenmesi mümkündür.
Beslenmeyle veya dışardan destekle yeterince kalsiyum aldığınızdan emin olun (kabaca 1000-1200mg/gün; yaşa bağlı değişir; menapoz sonrası ve 70 yaş üstü erkeklerde 1200-1500m/gün).
Yeterince D vitamini (400-880 IU/gün) alın; bu yaşınıza ve kan D vitamini ölçümünüze bağlıdır. Menapoz sonrası ve erkeklerde 70 yaş sonrası ihtiyaç 880-1000 IU/gün arasındadır.
Sigara kullanmayınız
Aşırı alkol almayınız; günde 1-2 kadehten fazla değil.
Ağırlık binen egzersiz yapın (her gün yarım saat veya haftada üç kez 50 dakika). Dengeyi geliştiren Tai Chi veya yoga gibi egzersizler, düşmeyi önlediği için önerilir.
Unutmayın bu öneriler osteoporoz tedaviniz kadar önemli.
Yürüme cihazı kullanın. Eğer denge bozukluğunuz varsa baston veya yürüteç kullanın.
Evdeki tehlikeleri uzaklaştırın. Halı ve kilimleri çıkartın. Ortalıkta kablo veya takılıp düşebileceğiniz bir şey olmasın. Gece lambası kullanın; gece banyoya giderken yardımcı olacaktır. Banyoda düşmeyi engellemek için tutunma kolları, küvet ve lavabonun yanına kaymaz paspaslar yerleştirin.
Ağır eşyaları kaldırırken veya taşırken yardım alın. Dikkat etmezseniz düşebilir veya düşme olmadan da omurganızda kırık olabilir.
Sağlam ayakkabılar giyin. Özelikle kış aylarında ve yağmurlu havalarda kaymayan, yeri kavrayan ve denge problemi yaratmayan (yüksek topuklu olmayan, ayak tabanınızı destekleyen, yumuşak) ayakkabılar giyin.
Kişinin hastalıklar ve risk faktörleri açısından sorgulanması (hastalık ve ilaç öyküsü, sigara, beslenme alışkanlığı, alkol kullanımı, menapoz yaşı ve menapoza doğal olarak mı yoksa cerrahi olarak mı girmiş? gibi sorularla), osteoporoz için erken tarama yapıp yapmamız gerektiği konusunda bize bilgi verir. Kemik mineral dansitesi (KMD) DEXA yöntemiyle ölçülür. Bu ölçüm açık alanda çekilir (MR gibi kapalı değil) ve ölçüm sırasında bir röntgen filminden bile çok daha düşük radyasyon alırsınız; maksimum 15 dakika sürmektedir. Ağrısızdır ve vücudunuza, derinize iğne dahil herhangi birşey yerleştirmeden ölçüm yapılır. KMD ölçümü, 1-2 yılda bir tekrarlanır.
Ölçüm standart olarak bel ve kalçadan yapılır; buna göre T ve Z skoru belirlenir. T skoru; genç erişkin yaş grubuna göre kemik yoğunluğundaki standart sapma, Z skoru ise kendi yaş grubunuzdakilerin kemik yoğunluğuna göre sapmadır. Elli yaş üzerindekilerin KMD, sağlıklı genç erişkinlerin kemik yoğunluğuyla karşılaştırılır; yani T skoruna bakılır. Buna göre; genç erişkinlerinkinden daha az ise, kemik yoğunluğu düşük demektir. Bunun derecesi: T skoru: -1’den büyükse normal (osteoporoz yok), T skoru: -1 ile -2,5 arasında ise osteopeni (kemik yoğunluğunda hafif azalma) ve T skoru: -2,5’dan daha da düşük ise osteoporoz (kemik yoğunluğu azalma) var demektir. Ayrıca gelecekteki kırık riskini belirlemek için, bazı risk faktörlerinin sorgulanmasıyla (FRAX) da gelecekteki kırık riskiniz ve buna bağlı ilaç ihtiyacınız yine doktorunuz tarafından belirlenecektir. Doktorunuz ayrıca osteoporoz riskini belirlemek için bazı kan testleri (tiroid fonksiyon testleri, paratiroid hormon seviyesi, erkekte testesteron seviyesi, vitamin D seviyesi gibi) ve omurga kırığı olup olmadığını değerlendirmek için röntgen filmi isteyebilir.
Kemik yoğunluğu testi kimlere yapılmalı?
Yaygın olarak yapılan bir hata; menapoza yeni giren bir bayan, panik halde kemik yoğunluğunu ölçtürüyor; belki sonraki birkaç yıl daha yaptırıyor normal olduğunu görünce artık bu konudaki heyecan ve endişesinin yerini bir rahatlama alıyor ve sonraki seneler ölçtürmemeye başlıyor. Alması gereken artmış kalsiyum ve D vitaminini ihtiyacını da karşılamıyor. Emeklilik dönemiyle birlikte egzersizden uzak, daha sedanter hayata geçiyor. İşte tam da bu dönemde osteoporoz kolayca gelişiyor. Bu nedenle kemik yoğunluğu testini:
-65 yaş ve üzerindeki tüm kadınlara
-70 yaş ve üzerindeki tüm erkeklere
-50 yaşından sonra kırığı olanlara
-65 yaşın altında postmenapozal ve risk faktorü varsa
– Risk faktörü olan 50-69 yaş arasındaki erkeklerde
-Yüksek riskli ilaçları uzun süre kullananlarda KMD yapılması önerilir.
Peki kimlere osteoporoz tedavisi verelim?
Eğer kemik yoğunluğu ölçümünüzde, T skoru ≤ -2.5 ve altında ise veya T skoru -1 ila -2.5 fakat kırık riski yüksek olanlara veya daha önce vertebral veya kalça kırığı olanlara osteoporoz ilacına ilaveten kalsiyum ve D vitamini verilir.
Kadınlarda 50 yaş altında kalsiyum ihtiyacı 1000mg/gün iken 50 yaş üzerinde 1200mg/gün iken erkeklerde 70 yaş öncesinde günlük gereksinim 1000mg iken 70 yaşindan sonra 1200mg kadardır.
240 mL süt = 300mg
180mL yoğurt = 300mg
30mL 1 kibrit kutusu peynir = 200mg
240 mL sıkma portakal suyu = 300mg
Vitamin D ihtiyacı da 50 yaş altındaki kadın ve erkeklerde 400-800 IU iken 50 yaş üstünde 800-1000 IU’dir.
Kanserin neden olduğu ve nasıl bulaştığı, en çok merak edilen konuların başında gelmektedir. Özellikle bizim toplumumuzda kanserin üzüntü verici deneyimlerle yakın bir ilişkisi olduğunu hemen herkes düşünmektedir… Ayrıca yeme-içme gibi temel ihtiyaçlardan biri olan cinsel yaşama, kanser durumunda nasıl bir bakış açısına sahip olunması gerektiği yine en çok merak edilen fakat en az konuşulan konuların başında gelmektedir.
Ruhsal duygudurumum kanser riskimi veya iyileşmemi belirler mi?
Stres, üzüntü, kaygı gibi ruh hallerinin kanser gelişimi riskini artırdığına dair ikna edici bilimsel kanıtlara ulaşılmamıştır. Bununla birlikte pozitif bir ruh haline sahip olmak, kanserle veya kanser tedavisinin bazı yan etkileri ile daha kolay baş etmenize yardımcı olur. Kanser iseniz üzgün, kızgın veya endişeli olabilirsiniz, bazen de pozitif veya neşeli… Pozitif davranışlar sergilemek daha sosyal olmayı ve aktif kalmayı sağlar. Fiziksel aktivite ve duygusal destek kanserle baş etmenize yardımcı olabilir.
Kanser cinsel yolla bulaşır mı? Kanser cinsel yaşamınızı nasıl etkiler?
Kanser cinsel yolla bulaşabilen bir hastalık değildir.
Kanser tanısı alan herkesin cinsel yaşamı veya cinselliğe bakış açısı değişmek zorunda değildir. Hiç bir değişiklik hissetmeyebilirsiniz. Bununla birlikte kanser, vücut imajınızda değişikliğe ve buna bağlı olarak cinsel istekte azalmaya yol açabilir. Öte yandan kanser gibi zorlu bir deneyim, bazen çiftleri birbirine çok daha yakın hale getirip ilişkilerini güçlendirebilmektedir.
Kanserli hastalar tedavileri sürecinde ruh halindeki değişimler veya ilaçların yan etkilerine bağlı olarak cinsel isteksizlikler yaşayabilirler. Ancak hasta kendisini iyi hissediyorsa ve herhangi bir engel yoksa cinsel ilişkiden uzaklaşmak doğru değildir. Hastanın kendine olan güvenini kaybetmemesi ve eşinden uzaklaşmaması tedaviye olumlu etki sağlar.
Kanser tedavisi devam ederken doğum kontrolü yapılmalıdır!
Kanser tedavisi görürken doğum kontrol metodları kullanılması, hamilelik riskini önlemeye yardımcı olur. Kanser tedavisi sırasında hamile kalmak; engelli bir çocuk, düşük ve doğal olarak kürtaj riski taşır. Uygun doğum kontrol yöntemlerini kullanmak, tedavi döneminde cinsel hayatınızdaki risk faktörlerini minimize edecektir.
Tedavi süresince doğum kontrolü ile ilgili doktorunuzla görüşünüz. Kanser tedaviniz bittikten sonra sağlıklı bir hamilelik geçirerek çocuk sahibi olmanız mümkündür.
AYRINTILI İÇ HASTALIKLARI (Dahiliye) MUAYENESİNE EK OLARAK her checkup yaptırırken genellikle yapılan tanı testlerinin amaçlarını tek tek irdelemek istedim… Tam kan sayımı22 panel ve Periferik yayma raporu(Kansızlık, lösemi -lenfoma gibi kan hastalıklarının ön taraması , vitamin eksikliklerinin ve bağışıklığın öntaramaları için yapılan en önemli testtir )
CRP (highsensitif) (vücuttaki iltihap düzeyini en hızlı ve en hassas göstergesi olan akut dönemde hızla yükselen ve iyileşince hızla düşen bulgu aynı zamanda romatizma ve kalp hastalığı göstergesi )
Sedimentasyon hızı (Vücutta iltihabın göstergelerinden, kırmızı kan hücrelerinin saatlik çökme hızı da denir. Kötü huylu hastalıklarda , romatizmada ve iltihabi durumlarda yükselir ama iyileşsek de geç düşer. )
ASO (Streptokok bakterilerince oluşturulan vücut en çok boğaz iltihaplarında artış gösterir ve altı ay boyunca yüksek kalır)
RF Romatoidfaktör (Romatoid Artrit hastalığında çoğunlukla pozitif olabilen bir romatizmal işaret)
Böbrek ve Karaciğer Fonksiyon testleri, safra kanalları göstergeleri BUN (kan ürenitrojeni) Böbrek fonksiyonları ve prostat hakkında bilgi verir . Kreatinin Böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir . Ürik asit Gut hastalığının taranması ve böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir Serum Sodyum potasyum klor Kronik,uzun süren yorgunluk ve halsizliğin sebeplerini sorgulayan testlerdir , Kramp,kabızlık günlük tuz alımı hakkında bilgi verir. TİT=tam idrar tetkiki Böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir . ALT, ALT Karaciğer hasar testleridir . GGT =gama gt : Safra kanalı fonksiyonları karaciğer yağlanma , alkol tüketimi safra tembelliği konusunda fikir verir.
Totalbillirubin ,Direkt billuribin:Gillbert Sendromu taramasında kullanılır, karaciğer pankreas safra yolları fonksiyonlarını gösterir Albumin: En önemli kan tampon maddesidir. Beslenme böbrek karaciğer fonksiyonları ve kan hastalıklarından etkilenir.
Kolesterol ve genetik kalp hastalığı tarama paneli Total Kolesterol : Kandaki toplam kolesterol miktarımızdır. LDL Koroner kalp hastalığı riskinin değerlendirilmesinde kullanılır. Kalbe zararlı kolesterol ölçülür. 4ana dalı vardır ve gizli şekerden etkilenir. HDL Koroner kalp hastalığı riskinin değerlendirilmesinde kullanılır. Kalbe yararlı kolesterol ölçülür. Trigliserid Şekerle ilgili kolesterol de denir. Gizli şeker,insülin direnci, tip4 hiperlipidemi gibi genetik hiperlipidemilerde düzeyi çok artar. LpA tarama testi (lipoprotein A)Yüksekliği genetik kalp krizi riskinin artması ile eşanlamlıdır. her bireye yaşamı boyunca en az bir kez mutlaka bakılmalıdır ..
Glisemik indeks ve obezite risk paneli (şeker ve şişmanlık riski tarama)Osteoporoz(kemik erimesi)ve osteomalazi riski tarama Açlık Kan şekeri Tokluk Kan şekeri 1. saat (şeker yükleme testi yerine uygulanmaktadır) Açlık insülin (HOMA insülin direnci ölçümlenmesi için bakılmalıdır. ) HBA1C (HpCLyöntemi ile) (en sağlıklı 3 ay ortalama kan şekeri ölçümlenmesidir. Pahalı bir yöntem olduğu için bir çok klinikte HPCL yöntemi uygulanamamaktadır. 25 (OH) vitaminD3 (d vitamin düzeyi) Serum Kalsiyum(kalsiyum seviyesi artması ve azalması ile ilgili hastalıkların taranmasında kullanılır) Orijinal TANİTA aleti ile vücut metabolizma yağ kas su ölçümü Pulse oksimetriile Oksijen düzeyi ölçümü :Insülin direncini tetikleyebilecek oksijen kapasite/satürasyon düşüklüğü çok önemlidir
Hepatit marker ELİSA tarama Anti HCV (Tüm sarılık yapan etkenler taranır) Anti HIV HBs Ag Anti Hbs Kanser ve bağışıklık sistem testleri (Gizli guatr dahil) CEA: Bağışıklık sistemini taramada temel işarettir.Bağışıklığın çalışıp çalışmadığını kanser riskini direkt gösterir. Gaitada gizlikan : Üst veya alt sindirim kanalında kanama olup olmadığını gösterir. Gaitada Helikobakter pylori antijen: Mide mikrobunun taranması Türkiye'de % 93 pozitif olabilecek yüksek riskli hastalıkların da ilerlemeden bitirilmesine yardımcı olacaktır. Anti TPO , antiTG: Gizli ve genetik tiroid hastalık taraması (hashimato , sessiz tiroidit vs) TSH, Serbest T3,SerbestT4 :Guatr tiroid fonksiyon testleri PSA total, PsaSerbest : Erkeklerde iyi huylu prostat büyümesi , kötü huylu prostat kanseri taramasının en güzel göstergesidir. 40 yaş üstü tüm erkeklerde yılda birkez bakılmalıdır. Total testosteron, Serbest Testosteron : Erkeklerde erkeklik hormonu olarak bilinir . bazen nadiren doğuştan olmayabilir ama genellikle 40 yaş sonrası giderek azalır.Kadınlardaki menapoz gibi erkeklerde de adrapoz gelişir. Testosteron düzeylerine mutlaka bakıyoruz çünkü kan şekerinin , tansiyonun ayarlanmasında. Kemik erimesinin erkeklerde önlenmesinde çok önemlidir. Yerine koyma tedavisi yapılmalıdır. Tm M2 PK testi: Dışkıda sindirim kanalında polip var mı, kanser var mı tarayan kolonoskopiye gerek kalmadan bunu bize haber veren son yüz yılın en gelişmiş testidir. Test pozitif veya şüpheli gelir ise kolonoskopi istenir.Kolonoskopiden korkanlara müjdeli haber olarak duyurulur.. IGE testi:vücutta allerjik yatkınlık olup olmadığının göstergesidir. Tarama amaçlı kullanılabilinir. 25 ve üzeri olması anlamlıdır.
DİĞER TANITESTLERİ Tiroid DopplerElastolu USG (iç hastalıkları uzmanınız tarafından) Tiroid Bezinin kanlanması yapıları nodül olup olmadığına bakılır Elastosonografi ile özellikle 1 cm altındaki nodüllerin iyi huylu veya kötü huylu olup olmadığı anlaşılır. Tüm batın USG(iç hastalıkları uzmanınız tarafından) :Karaciğer yağlanması, safrakesesinin durumu, pankreasın yapısı,böbreklerde yapı bozukluğu olup olmadığı mesane ve iç yapılar değerlendirilir. EKG :Kalp ritmi ve fonksiyonları 6 kanallı EKG de değerledirilir.
SFT (Solunum FonksiyonTesti): Spirolab MIRIII aleti ile tüm akciğer kapasite ve foksionlarına bakılır. TANİTA metabolizma yağ kas su ölçümü: Vücut metabolizma yaşı , hücre içi dışı ödem miktarı, kas , protein, mineral miktarı ve ihtiyacı belirlenir ve kişiye özel egzersiz ve beslenme programı belirlenir. KISSADAN HİSSE: Bilinmesi gereken en önemli konu tanı testlerinde labaratuarın koymuş olduğu aralığın he rzaman klinik olarak belirlenen aralık olmadığıdır. Örneğin vitamin B12 nin serum düzeyinin 500 'ün altında olmaması gerekmektedir ancak bir çok labaratuarda görüyoruz ki alt limit 180 üst limit 580 veya 680 civarıdır. halbuki bilinen en önemli bilgi kişilerin kemik iliği rezervinin 1500 mg B12 vitamini içermesi gerektiğidir. Biz iç hastalıkları uzmanları olarak 500 ve altına düşmüş olan B12 düzeylerinde mutlaka folik asitle beraber hastalarımıza replasman başlarız. Aynı şey bir çok labaratuar değeri için de geçerlidir. Klinisyen hastayı olduğu gibi bir butun olarak kitabi bilgilerle değil, insan olarak ve ayrı bir birey olarak değerlendirmelidir.
İmmün yetmezliği bir hastada arzu edilen d vitamin düzeyleri bambaşkadır.. Tanı testlerini doğru istemek ve doğru yorumlamak gerekir. Bunun için de çok iyi araştırmak gerekir.
Herkesin fizik muayenesinde de aynı inceliğin en az labaratuar kadar gösterilmesi çok ama çok önemlidir. Tepeden tırnağa tüm sistemlerin fizik muayenesinin yapılması ve Tiroid gibi özel uzmanlı gerektiren alanların klinisyence USG'nin yapılabilmesi de önem arzedebilmektedir. Özellikle takip açısından özellikli hastalarda çok önem arzetmektedir. Hastanın ayrıntılı olarak özgeçmişinin dinlenmesi doğru sorgulanması da çok önemlidir. Hasta kendisini hekiminin yanında çok rahat hissetmeli ve hertür derdini anlatabilmelidir.
Kahve sadece bir tat değil, aynı zamanda sohbet, dostluk, arkadaşlık demek…
Ama ne yazık ki, her keyifli şey gibi sağlığa zararlı olarak algılandı hep.
Hatta kahvenin pankreas kanserine neden olduğu bile ileri sürüldü.
Yapılan bazı çalışmalar, pankreas kanseri sıklığı ile kahve kullanımı arasında paralellik olduğunu istatistiksel olarak gösterdi ve kahve uzun yıllar pankreas kanserine neden olan bir içecek olarak anıldı.
Saptamanın yanlışlığı ancak yakın zamanlarda anlaşılabildi. Kahve tiryakilerinin iyi birer sigara içicisi ve sigaranın pankreas kanseri sebeplerinden biri olması kahveyle ilgili bu yanlış inanışın nedeniydi.
Ne demiş Mark Twain?
Üç tür yalan vardır. Pembe yalanlar, kuyruklu yalanlar ve istatistik
Çok hoş ama bu önerme doğru değil tabii, istatistik masumdur hep.
Doğru istatistik model kullandığınızda yanıltan istatistik değil, onun yorumudur. Gerçekte istatistik, bilimin ve aklın en büyük yardımcısıdır.
Geçtiğimiz günlerde dünyanın en saygın tıp dergilerinden biri olan New England Journal of Medicine'da çok önemli bir makale yayımlandı.
Çalışma, yaşları 50-71 arasında değişen 229.119 erkek ve 173.141 kadın denek içeriyordu ve 1995-2008 yılları arasında gerçekleştirilmişti.
Sonuç şaşırtıcıydı.
Günde 2-3 fincan kahve içen erkeklerde, içmeyenlere göre ölüm riski %10, kadınlarda ise %13 azalıyordu.
Bu bulgular, kahvenin üzerindeki kara bulutları dağıtmaya yeter mi, bilinmez.
Nitekim birçok başka klinik veri, kahve kullanımının damar sertliği için risk olan düşük ağırlıklı kan yağlarını (low density lipoprotein) yükselttiğini, kan basıncında geçici de olsa bir artışa neden olduğunu ve kalp hastalığı için risk taşıdığını gösteriyor.
Ancak bu ilişkilerde tıpkı pankreas kanserinde olduğu gibi sigaranın ne kadar parmağı var, net belli değil.
New England Journal of Medicine dergisinde yayımlanan çalışma sonuçları sigara ve kahve ilişkisine de bir yanıt veriyor.
Çalışma, sigara ile beraber kahve içenlerde ölüm oranının yüksek olduğunu ortaya koyuyor.
Yani kahvenin yaşamı uzatması için tütün kullanılmaması kesin gerekiyor.
Bir diğer önemli nokta da günde içilen kahve miktarı
Eğer fincan sayısı artıyorsa denge tersine dönüyor ve risk hiç kahve içmeyenlere göre artıyor.
Çalışma, ölüm riskinin günde 6 fincan ve daha fazla sayıda kahve içen erkeklerde içmeyenlere göre %10, kadınlarda ise %15 daha fazla olduğunu gösteriyor.
Çalışma sonucunda ulaşılan bir diğer önemli sonuç ise kahvenin kanserden ölüm riski üzerine etki etmiyor olması
Yani kahve kanser riskinden korumuyor.
Doğru yorumlar için yeni verilere ve çalışmalara gereksinim olduğu çok açık.
Ama benim kendi hesabıma öğrendiğim; sigara içmeyenler için günde 2-3 fincan kahve iyidir.
Buna çok sevindim, dedim ya, kahve benim için dostluktur, sohbettir, keyiftir.
Hatta biraz daha fazlası, aynı zamanda bir dostun da adıdır.
Prof Dr Hamdi Akan
Gerçek bir bilim insanı, iyi bir dost ve tanıdığım en iyi kahve sever…
Eğer bir kahve tiryakisiyseniz, bir gün benim bayram günü yaptığımı yapın.
Kendinize bir fincan kahve hazırlayın, elinize sevgili Hamdi ağabeyin Kahve ve Sağlık isimli kitabını alın, okumanın ve kahvenin zevkini çıkarın.
MEME VE YUMURTALIK KANSERLERİ GENETİK GEÇİŞLİ OLABİLİR Mİ?
Soru 1. Altı yıl önce annemin sağ memesinde kanser tespit edildi. Tedavi oldu. İki yıl önce diğer memesinde kanser ortaya çıktı. Bu da tam tedavi edilmişken bu sefer sol yumurtalığında kanser görüldü. Ameliyat edildi. Kemoterapi aldı. Doktorlar annemde şu anda tüm kanserlerin temizlenmiş olduğunu söylüyorlar. Ancak biz tedirginiz. Bundan sonra ne yapmalıyız? Annemde ve kızları olarak bizlerde kanser riski nedir? Yanıt 1. Meme kanseri özellikle genç yaşlarda ortaya çıkmışsa, her iki memede görülüyorsa ve yumurtalık kanseriyle birlikte ise bu kanserlerin genetik değişikliklere bağlı olma olasılığı yüksektir. Annenizin yaşını bilmiyoruz, ancak birbiriyle ilintili organlarda kanser görülmesi bunların genetik kökenli olabileceğini akla getiriyor. Ailevi kanserlerin yarısından brca-1 ve brca-2 dediğimiz genetik mutasyonlar sorumludur.
Annenizdeki kanserlerin tedavisinin yapıldığını belirtiyorsunuz. Ancak özellikle ikinci meme kanserinin üzerinden henüz iki yıl geçmiş. Bu memedeki kanserde hormon reseptörleri pozitif ise, yani östrojen hormonuna duyarlı ise tamoksifen ya da aromataz inhibitörü ilaçların beş yıl süreyle kullanımına devam etmek gerekir. Üç ayda bir kontroller sürdürülmeli, memelerin tamamı alınmamışsa yılda bir kez mamografi yapılmalıdır. Yumurtalık kanseri için de belli aralarla kanda tümör belirtecine bakılmalıdır. Yumurtalık kanserinde yükselme eğilimi gösteren belirteç, CA-125 denilen proteindir. Bunun yükseldiği durumlarda ya da herhangi bir kuşkuda karın ultrasonografisi, tomografisi ya da MR'ı çekilebilir.
Annenizdeki meme ve yumurtalık kanserlerinin genetik yönü olabileceğinden sizlerin de yaş durumuna göre mamografi, meme ve yumurtalık muayenesi yaptırmanızda yarar vardır. Normal kadınlara göre sizde riskin arttığını söyleyebiliriz. Mamografilere başlama yaşı normal kadınlar için 40'dır. Ancak brca-1 ve brca-2 mutasyonları var ise mamografilere daha önce başlanabilir. Hatta MR ve mamografi 6 ayda bir dönüşümlü olarak uygulanabilir.
Kızları olarak risk açısından kendinizi streste hissediyorsanız brca-1 ve brca-2 mutasyonlarına baktırabilirsiniz. Böylelikle daha sağlıklı bir risk değerlendirmesi yapılabilir. Brca mutasyonu olan kadınlarda meme kanseri gelişme riski % 45-85, yumurtalık kanseri gelişme riski % 15-30'dur.
Metabolik sendrom X kalp hastalığı için bir grup risk faktörünün bir araya gelmesidir. Tip 2 diyabet hastası olan kişilerin çoğunda metabolik sendrom X de mevcuttur.
3) Lipid profili bozukluğu ( düşük HDL , yüksek trigliserid seviyeleri )
4) Karın bölgesinde yağlanma ( santral obezite). Erkekler için bel çevresi 100cm’i, kadınlar için 90 cm’i geçiyorsa risk grubudur.
5) Kardiovasküler hastalıklara yatkınlık
Sizde yukarıdaki metabolik bozukluklardan en az üçü varsa metabolik sendrom X hastasısınız demektir. Sayı arttıkça kalp-damar hastalıkları riskiniz artar. Kolesterolünüz normal bile olsa kalp krizi veya inme geçirebilirsiniz.
Metabolik sendrom X çok sık görülmektedir. CDC ( Center for Disease Control) ABD’de erişkinlerin %20’sinde bu tablonun olduğunu tahmin etmektedir.
Metabolik sendrom X’in en önemli faktörlerinden biri olan insulin direnci acanthosis nigricans denilen ciltte kalınlaşma ve siyahlaşma, tüylenme, akne ve adet düzeni bozukluklarına sebep verebilmektedir.
Polikistik over sendromu ( PCOS ) tanısı konulan kadınların büyük bir kısmında insülin direnci mevcuttur. Metformin tedavisi standart hale gelmiş olup, hem insülin direncini, hem de adet düzeni bozukluğu ve tüylenmeyi tedavi etmektedir.
Diyabet / insülin direnci + obezite + hipertansiyon + kan yağları bozukluğu ( dislipdemi ) kardiovasküler hastalıklardaki mortaliteye katkıları yüzünden “ ölümcül dörtlü” olarak adlandırılır. Ölümcül dörtlü kardiovasküler ölüm riskini erkeklerde 2,5 kat, kadınlarda ise 13,4 kat arttırmıştır.
Metabolik sendromun en büyük sebebi fazla kilolardır. Bu da yüksek kalorili ve doymuş yağlardan zengin bir diyet ve fiziki aktivite eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Kalp hastalığı ve diyabet riskinizi yeme alışkanlıklarınızı değiştirerek, fiziki aktivite seviyenizi arttırarak, kilo vererek ve sigara kullanmayı bırakarak ciddi ölçüde düşürmeniz mümkündür.
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Her sekiz kadından biri yaşamı boyunca meme kanseri ile karşılaşma riski altındadır. Bu nedenle meme kanserinin tanınması ve erken tanı yöntemlerinin kullanılması, yüksek riskli kadınlarda meme kanseri gelişimini önleyici tedavilerin başlanılması çok önemlidir. Bu bölümde yüksek riskli kadınlarda önleyici tedavi yöntemleri üzerinde durulacaktır.
Meme kanseri gelişimi açısından risk faktörleri:
1. Cinsiyet, yaş, ırk/etnisite
2. Menarş yaşı (ilk adet yaşı), doğum yapma ve sayısı, ilk tam dönem hamilelik yaşı, menapoz yaşı, laktasyon, infertilite, düşük yapma.
3. Aile öyküsü, bilinen veya şüphe edilen genetik bozukluklar (BRCA1/2, p53, PTEN veya meme kanseri riski ile ilişkili diğer gen mutasyonları)
4. 30 yaşından önce toraks (göğüs ) bölgesine radyoterapi, hormon replasman tedavisi, alkol kullanımı.
5. Diğer faktörler (Kişisel meme kanseri öyküsü, meme biyopsi sayısı, atipik hiperplazi veya lobüler karsinoma in situ, dens meme yapısı, vücut kitle indeksi
Yüksek riskli hastada risk azaltıcı tedaviler
Meme kanseri açısından yüksek risk grubuna giren kadınlar için bazı risk azaltıcı yöntemler tanımlanmıştır ve uygulanmaktadır. Risk azaltıcı tedavilerin genel olarak amacı; i) Kanserden korunma, ii) Sağkalım avantajı ve iii) Hayat kalitesinde artış sağlamaktır.
Bu amaca yönelik olarak tanımlanmış olan yaklaşımlar: 1. Yaşam biçiminde değişiklik yapılması 2. Yakın izlem (Tarama) 3. İlaçla önleme (Kemoprevansiyon) 4. Cerrahi
a. Risk azaltıcı mastektomi (memenin alınması) b. Risk azaltıcı oferektomi (yumurtalığın alınması)
Bazı yaşam tarzı özelliklerinin (obezite, fazla alkol alımı ve bazı tip hormon replasman tedavileri gibi) meme kanseri açısından risk faktörleri veya artmış risk için belirteçler olduğu yönünde kanıtlar vardır. Ancak, yaşam tarzında yapılacak değişiklikler ile meme kanseri riskinde azalma olması arasındaki ilişki kesin olarak gösterilememiştir.
Meme kanseri riskini azaltan ilaçlar sadece 35 yaş ve üzeri kadınlarda önerilir. Öncelikle kadının meme kanseri gelişme riski bu konuda özel olarak hazırlanmış bilgisayar programı veya “Meme Kanseri Gelişme Riski” için oluşturulmuş web sitelerindeki formlar aracılığı ile hesaplanır. Eğer meme kanseri gelişme riski yüksek olarak bulunursa meme kanseri gelişmesini önleyici tedaviler hakkında bireye bilgi verilir ve bu tedavilerden hangisinin daha uygun olacağı, yöntemlerin olumsuz yan etkilerinin neler olabileceği konusunda aydınlatılır.
Meme kanseri gelişme riskini azaltan iki önemli ilaç Tamoksifen ve Raloksifendir. Her iki ilacında meme kanseri gelişme riskini önemli derecede azalttığı bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir. Her iki ilaç önemli tedavi klavuzlarında meme kanseri gelişmesini önlemek için önerilmektedir. Ülkemizde de 2010 da yapılan meme hastalıkları konsensus toplantısında bu ilaçların meme kanserini önlemede tedavi amaçlı kullanımları önerilmiştir.
Özellikle birinci derecede yakını (anne, kız kardeş) meme kanseri olan bireylerin mutlaka risk değerlendirmesi yapılmalı ve yüksek riskli olan 35 yaş üzeri bireylerde meme kanserini önleyici tedaviler konusunda tedbirler alınmalıdır.