Etiket: Risk

  • Benler ve benlerde değişimler

    Benler, cilde rengini veren melanosit pigmentini üreten hücrelerden oluşur. Bunlar doğuştan itibaren var olabileceği gibi, sonradan da ortaya çıkabilir. Bazı benler estetik yönden rahatsız edici olabilir. Ancak, cilt kanseri için risk taşıyabilen benler hayati bir önem taşıyabilir.

    Benler kahverengi, siyah ya da derinin kendi renginde olabilir. Yüzeyi düz olduğu gibi, kabarık da olabilir, üzerinde kıl bulunabilir. Bazen vücudun büyük bir kısmını kaplayacak kadar büyük olduğu görülür. Ortalama olarak bir erişkinde 10-20 adet kahverengi ben olması normaldir. Sonradan oluşan benler, herhangi bir risk oluşturmaksızın yıllar içinde şekil ve renk değiştirebilir.

    En sık görülen kanserlerden olan melanom ise, melanositlerin normal dışı şekilde çoğalması ile oluşur. Yani melanom, benlerle ilişkili bir cilt kanseri türüdür. Bu tür aynı zamanda en ciddi ve hızlı seyreden kanser tipini oluşturur. Ultraviyole ışınları olarak tanımlanan güneş ışınlarının bu tür kanserlerin oluşumunda rolü vardır. Bu bakımdan güneşin dik olduğu saatlerde güneşe çıkılmaması ve diğer zamanlarda da bu ışınların zararlı etkilerine karşı uygun bir koruma sağlanması önem taşır. Güneş yanıkları, özellikle de çocukluk çağından kalma yanıklar bu açıdan risklidir.

    Ultraviyole dışında benlerin yer itibariyle darbelere açık olması ve sürekli tahriş de kansere zemin hazırlayabilir. Bu açıdan diz, dirsek gibi yerlerde bulunan benler daha dikkatle takip edilmelidir. Risk ortadan kaldırılamadığında ise ben tedbir olarak çıkartılabilir.

    Benlerde değişim
    Benlerde özellikle hızlı bir şekilde renk, şekil değişikliği veya kızarıklık, kaşıntı, kepeklenme, şişme olması halinde hemen cildiye uzmanına görünmek gerekir.

    Düzensiz görünümlü ve büyük benleri olan kişilerde melanom riski daha yüksektir. Bu nedenle bu tür benler takip edilmeli ve gerekli görülürse çıkarılmalıdır. Melanom önceden mevcut bir benin üzerinde ortaya çıkabileceği gibi, başlangıçtan itibaren bene benzer şekilde kendini ortaya koyabilir.

    Ben incelenmesinde muayenenin yanı sıra, birkaç kat büyütülerek içindeki yapıların görünmesini sağlayan dermatoskop adlı aletten de yararlanılır. Benlerdeki bazı anormallikler çıplak gözle görülmezden önce bu aletle erken dönemde saptanabilir. Çıplak göz ve dermatoskopla yapılan muayenede, melanom şüphesi uyandıran bir ben varsa kesin teşhis için çıkartılıp patolojik incelemeye gönderilir. Dijital dermatoskopik inceleme ile benler kayıt edilip sonraki kontrolde karşılaştırma için kullanılabilir. Bu yöntem özellikle takibin zor olduğu çok sayıda beni olan kişilerde tercih edilebilir.

    Çıkarılması değil, izlenmesi gereken benler bir dermatoloji uzmanı tarafından takip edilmelidir. Kliniğimizde bilgisayarlı dermatoskopi cihazı ile ben takibi yapılmaktadır.

  • Doğum

    Doğum

    Dogum bir kadinin hayatindaki en önemli deneyimdir ve dogum anilari sonsuza dek hafizalarda yer eder. Bu nedenle dogumu aci çekilen bir iskenceden ziyade keyif ve huzur duygusuyla hatirlanacak bir deneyime çevirmek çok önemlidir. Bu ancak doguma yeterince hazir olmakla mümkün olabilir.

    Artik dogumda agrinin yeri ve tedavisi, anne adayinin dogum süresince duygusal ve fiziksel olarak desteklenmesinin önemi ve anneyi rahatlatma yollari hakkinda oldukça fazla bilgilere sahibiz. Ayrica doguma hazirlik kurslarinda bebegi dogru itme, kasilmalari sanci yerine dalga olarak algilama, rahatlatici hareketler gibi bilgileri edinebiliyoruz. Sevindirici biçimde, anneler de dogumu öncekinden çok daha donanimli ve hazirlikli bekliyorlar.

    Dogum egitiminin ve doguma hazirligin temel hedefleri, annenin kendi gücüne güvenmesi ve “dogurabilecegine” inanmasi, dogum ilerledikçe kendini rahat ve konforlu hissetmesi ve aileri, arkadaslari ve profesyoneller tarafindan desteklenmesidir.

    Dogum yapacak bir anne adayinin doguma hazirlik kurslarinda;

    Dogumun normal, dogal fizyolojik basamaklari
    Normal fizyolojik bir dogumu kolaylastiran ve güçlestiren seylerin neler oldugunu
    Dogumun belirtilerini, gerçek olmayan belirtilerin aktif dogumdan ayirtedilmesini
    Kadin dogum uzmanina / ebeye ne zaman ulasmasi gerektigi
    Hastaneden, ekipten neler bekleyebilecegini
    Kendini daha rahat ve güvende hissetmek için neler yapabilecegini ve dogum desteginin önemini
    Agrinin dogumdaki rolünü, endojen (dogal) ve eksojen (suni) oksitosinin (sancinin) dogumdaki rolünü
    Dogumun olasi komplikasyonlarini (uzamis dogum, bebegin kalp atimlarinin bozulmasi), bunlarin önlenmesi ve gerekirse tedavisi için neler yapilabilecegini
    Rutin girisimlerin ve komplikasyonlarin dogum sürecini nasil etkileyebilecegini
    Yenidoganla iliskili konulari (çocuk doktoru seçimi, yeni dogan bebegin bakimi, temizligi vs)
    Emzirmenin ve anne sütünün önemini, anne sütünü artirmanin yollarini ögrenmesi hedeflenmektedir.
    Dogum agrisi gebe kadinlarin çogunun en büyük endisesidir. Doguma hazirlik egitimi, kasilmalarin / sancilarin oynadigi rolün tam olarak anlasilmasini saglar ve bunlarin agri olarak degil de bebegi itici bir güç, bir dalga olarak algilanmasini destekler. Kadinlar kontraksiyonlari ile birlikte aktif olarak hareket etmeyi ve dogumun ikinci evresinde kasilmalarla birlikte ikinma hissi geldikçe bebegi itmeyi (fizyolojik itme) ögrenirler.

    Dogum agrisi ile basedemeyen kadinlar için epidural anestezi ya da ilaç disi agriyla basetme yöntemleri de ögrenilebilir ve uygulanabilir.

    Dogum agrisinin (sancinin) tedavisi önerilir mi? : Dogum sancisinin algilanisi, bireyin duygusal, motivasyonel, bilissel, sosyal ve kültürel durumlarinin sentezinin bir yanismasidir. Dogum sancisindan bir kadinin hayati boyunca deneyimleyecegi en siddetli agri olarak tarif edilir. Ancak dogum sancisinin hissedilen siddeti kadindan kadina degisebildigi gibi, bir kadinin farkli dogumlarinda da agri hissi farkli olabilir.

    Dogum sancisinin ilaçlarla kesilip kesilmemesi gerektigi hakkinda farkli fikirler vardir. Amerikan Obstetrik ve Jinekologlar Birligi (ACOG – American College of Obstetricians and Gynecologists) hekim gözetiminde dogum sancisini giderici tedaviyi tesvik etmektedir ve tek basina annenin talebinin bunun için yeterli bir gerekçe oldugunu belirtmektedir.

    Kadinlarin deneyimleri ile ilgili yapilan bilimsel arastirmalar, kadinlarin beklentileri ile algilanan agri arasinda fark oldugunu, bunun da kadinlarin dogum agrisi kavramina yeterince hazirlanmadiklari ve yeterince bilgilendirilmedikleri için ortaya çiktigini göstermistir.

    Sancinin giderilmesi için ilaç disi yaklasimlarin hedefi, dogrudan “agri yakinmasi”dir.

    Dogum yapilan ortamin hissedilen agriya etkisi: Anne adayinin kendini rahat ve “evinde” hissedecegi bir ortamda dogum yaptiginda, rahatlik ve mahremiyet hissi, dogum agrisinin algilanisini azaltabilmektedir. Eve benzer tasarlanmis dogumhanelerde dogum yapan kadinlar daha az analjezi / anestezi talep etmekte, dogumlarindan daha çok tatmin olmakta ve tekrar benzer bir ortamda dogum yapmak istediklerini belirtmektedirler.
    Sicak suyun (suda dogum) hissedilen agriya etkisi: Anne adayinin karnini örtecek kadar derinlikte sicak suyun içerisinde durmanin gevseme saglayacagi ve dogum agrisini azaltabilecegi düsünülmektedir. Suyun sicakligi vücut isisini geçmemeli, böylelikle zarar verici etkilerden kaçinilmali, annenin atesi de ölçülerek vücut isisi takip edilmelidir. Yapilan çalismalarda, dogumun birinci evresinde sicak suda bekleyen kadinlarda epidural, spinal, paraservikal anestezi gereksiniminin daha az oldugu bulunmustur. Kadinlar genelde ilik dusun verdigi histen hoslanirlar ve bu güvenli bir yaklasim oldugundan desteklenmelidir. Dogumun da suda gerçeklestirilip gerçeklestirilmeyecegi, ayri bir yazinin konusudur.
    Annenin hareketlerinin ve pozisyonunun agri algisi üzerinde etkisi var mi?: Dogum sancisi çeken kadinlar genellikle yürür, hareket eder ve farkinda olmadan pozisyon degistirerek kendilerini en rahat hissedecekleri pozisyona geçerler. Kalça kemiginin çaplari hareketten etkilenebileceginden hareket etmek agriyi gerçekten de azaltabilir. Kadinlarin çogunlugu, dogumun ilk evresinde yatmaktan ziyade dikey pozisyonda daha rahat etmektedir. Dogumun ikinci evresinde de oturur pozisyonlarda agri algisinin daha yüksek oldugu, rahatsizlik hissinin daha fazla oldugu bulunmustur. Özetle, bu çalismalar dogumun erken evrelerinde dikey pozisyonlarin gebeler için daha rahat oldugunu göstermistir.
    Dokunma ve masajin agriya etkisi: Dokunulma, güvende oldugu, sevildigi ve endiselerden uzaklasmasi hissini verir. Masaj, gevseme saglama ve agriyi azaltma amaciyla dogum esnasinda yaygin olarak kullanilmaktadir. Dokunma ve masajin agri azaltici etkilerinin arastirilmasi için büyük ölçekli çalismalar yapilmis ve bu çalismalarda dokunma ve masajin hiçbir olumsuz etkisi olmadigi, bunlarin agriyi azalttigi, iyi hissetme duygusunu ise artirdigi gösterilmistir.
    Akupunktur ve akupressure: Geleneksel Çin tibbinda önemli bir agri giderici tedavi biçimi olan akupunktur (belirli noktalara igne batirilmasi seklinde uygulanir) veakupressure’un (belirli noktalara baski yapilmasi seklinde uygulanir) incelendigi çalismalarda, dogum agrisinin azaltilmasinda çok belirgin bir yararlari oldugu bulunmamistir. Özellikle bilinçli ellerde steril ignelerle uygulanan akupunkturun zararli etkileri de bulunmadigindan, dogum agrisinda kullanilmasi denenebilir.
    Hipnoz: Dogumda kullanilan hipnoz genellikle kendi kendine uygulanir; hipnoterapist gebelik süresince yapilan çalismalarda anne adayina hipnoz durumunu baslatmasini ögretir. Hipnoz yapildiginda, ilaç seklindeki analjeziklerin kullanilma orani belirgin olarak azalmaktadir. Hipnoz, psikoz hikayesi olan kadinlarda uygulanamaz, kontrendikedir.
     TENS (Transkütanöz elektriksel sinir stimülasyonu): TENS, düsük voltajli elektrik akimlarinin cilde yapistirilan elektrodlar araciligiyla agri azaltici olarak kullanilmasidir. TENS, kontraksiyon agrisinin algilanmasini azaltacak bir karincalanma ya da vizildama hissi olusturur. Dogum esnasinda TENS kullanan kadinlarin birçogu, çok memnun kaldiklarini ve bir dahaki dogumlarinda da kullanacaklarini belirtmislerdir.
     Sicak ve soguk uygulamasi: Farkli formlarda yüzeyel sicak ve soguk uygulamasi sik yapilan bir uygulamadir. Kullanimi kolaydir, ucuzdur, önceden alistirma gerektirmez ve uygun kullanildiginda yan etkileri çok azdir. Ancak dogum esnasinda sicak ya da soguk uygulamasini arastiran büyük bir bilimsel arastirma yapilmamistir, bu nedenle uygulanmasi gereken sicakligin kaç derece oldugu tam olarak bilinmemektedir. Sicak siklikla dogum yapan kadinin sirt, alt karin, kalça ve perine bölgelerine uygulanir. Bu amaçla sicak su torbasi, ilik kompresler benzeri araçlar kullanilabilir. Ancak isi hasari ve yaniklar olusmamasi için maksimum dikkat gösterilmelidir. Soguk uygulamasi ise, agriyi azaltmasinin yanisira, kas spazmini da azaltabilir ve inflamasyon ve ödemi de azaltabilir. Sicak mi soguk mu uygulanacagi, gebenin kendini hangisiyle daha rahat hissedegiyle alakalidir.  Her iki yöntemde de cilt ve sicak / soguk paket arasina bir ya da iki kat havlu vb koymak gerekir.
     Doguma hazirlanma dogum agrilarini azaltir mi? Doguma hazirlik kurslarina katilmak, okumak ve arastirmak, neyle karsilasilacagini bilmeyi sagladigindan, anne adayinin kasilmalari agri olarak algilamasini azaltir ve kendi kendine uygulanan agri azaltici yöntemlerin etkin kullanilabilmesini saglar.
     Gevseme ve nefes teknikleri: Ritmik nefes paternleri ve gevseme egzersizleri, doguma hazirlik kurslarinin birçogunda önemle ögretilmektedir.  Bu tekniklerin ne kadar önemle ögretilir ve basariyla çalisilirsa, o kadar çok ise yaradigi gösterilmistir. Gevseme ve nefes egzersizleri, dogumda hissedilen agriyi azaltmaktan ziyade, agri ile basa çikmayi kolaylastirmaktadir.
    SSVD (sezaryen sonrasi vaginal dogum) nedir?

    Gittikçe artan sezaryen oranlari, birçok kadinin sonraki dogumlarinda da sezaryen olmasina neden olmaktadir. Ancak bir kez sezaryen olan bir kadinin tekrar sezaryen olmasi aslinda bir kural degildir.

    Sezaryen sonrasi tüm dogumlarin gene sezaryen mi olmasi gerektigi konusu ilk kez 1980 yilinda, Amerika’da sorgulanmaya baslamistir. Bu dönemde birçok Kadin Dogum Dernegi (National Institutes of Health – NIH, American College of Obstetricians and Gynecologists – ACOG), sezaryen sonrasi vaginal dogumun tesvik edilmesi gerektigini savunmaya baslamistir. Bu girisimler oldukça basarili olmus ve sezaryen sonrasi vaginal dogum (SSVD) oranlari 1980’de %3,4’ten, 1996’da %28,3’e kadar yükselmistir.

    Ancak SSVD oranlari arttikça beraberinde olumsuz bir durumu da getirmistir, dogum sancisi çekilmesine bagli olarak eski sezaryen dikis yerinden rahim yirtilmasi ve anne – bebek ölüm oranlari da artmistir. Bu olumsuz gelismeler nedeniyle, SSVD’nin sadece acil obstetrik müdahalenin olasi oldugu ortamlarda denenmesi önerilmistir. Uzun vadede SSVD oranlarinda tekrar bir düsme görülmüs, 2007’de %8’e kadar azalmistir.

    Bu bilgilerin isiginda, önceden sezaryen geçiren bir hastada dogum seklini planlarken, tibbi sartlar ve durumlar çok titizlikle incelenmeli ve hastanin SSVD denemesinde risk altinda oldugunu unutmadan, dikkatle davranilmalidir. Uygun adaylar hassasiyetle belirlenmeli ve acil tibbi yardimin oldugu bir ortamda dogum planlanmalidir. Bir hasta sezaryen sonrasi vaginal dogum yapmak istediginde istegi mutlaka saygiyla karsilanmali ve bunun birçok faktöre bagli olarak mümkün olabilecegi, annenin ve bebegin tasidigi riskler, basari oranlari ve uygun adaylarin seçimi anneye detaylica anlatilmalidir. SSVD denemesi yapacak olan tüm annelerin %75’inin bu denemesinin basarili sekilde sonuçlanacagi, bilimsel arastirmalar sonucunda belirlenmistir.

    Kimlerin basarili bir sekilde SSVD yapma sansi en yüksektir?

    Sezaryen öncesinde ya da sonrasinda en az bir vaginal dogumu olanlar, aktif dogum eylemiyle basvuran hastalar ve önceki sezaryen endikasyonunun bebekte durus bozuklugu oldugu hastalarda SSVD basari sansi en yüksektir. Tersine, hiç vaginal dogum yapmamis hastalarda, dogum indüksiyonu gereksinimi olan hastalarda (özellikle serviks olgunlasmasi tam olmayanlar) ve önceki sezaryen endikasyonu bebegin kalp atislarinda bozulma, iri bebek, gününün geçmesi gibi tekrarlanabilecek bir neden olan hastalarda basari sansi daha düsüktür.

    SSVD’nin olasi sonuçlari ve faydalari nelerdir?

    Önceden sezaryen olmus bir hastada SSVD denemesi üç sekilde sonuçlanabilir, ya basariyla vaginal dogum yapar, ya tekrar sezaryen olmasini gerektiren basarisiz bir deneme olur ya da acil sezaryen uygulanmasi gerekebilir. En büyük faydasi ise vaginal dogum yapabilme sansidir!

    Sezaryen sonrasi normal dogum gerçeklestiginde, anne tekrarlanan sezaryenin tüm risklerinden korunmus olur. Bunlar arasinda hastanede yatma süresinin daha kisa olmasi, daha az logusalik komplikasyonu, normal aktivitelere dönme süresinin daha kisa olmasi bulunmaktadir.

    SSVD’nin en büyük riski: Rahim yirtilmasi

    Rahim yirtilmasi (uterin rüptür) hayati tehdit eden bir komplikasyondur ve en korkulan risk budur. Bir hastada rahim yirtilmasi görüldüyse, bu siklikla sezaryen sonrasi normal dogum için sanci çekilmesine baglidir. Tam bir yirtilma durumu annenin çok miktarda kan kaybina neden olabilir ve anne ve bebegin hayatini tehlikeye sokar. Geçirilmis bir sezaryeni olan bir hastada uterin rüptür riski yüzde 0,3’tür (SSVD yapan her 1000 kadindan 3’ünde görülür). Yirtilma riski, önceki kesinin yerine ve türüne göre degisir. Alt transvers insizyon adindaki, günümüzde sezaryen ameliyatlarinda en sik kullanilan yatay kesi türüyle daha nadir görülmektedir. Dogum esnasinda rahim agzi olgunlasmasinin gerçeklesmemis oldugu ya da dogumu baslatmak için suni sancinin kullanildigi durumlarda ise rahim yirtilmasi riski daha yüksektir. Bunlarin disinda, anne yasinin ileri olmasi, gebelik haftasinin ileri olmasi, bebegin kilosunun 4000 gramin üzerinde olmasi gibi bazi faktörler de rüptür riskinin artmasina katkida bulunabilir.

    Uterin rüptür (rahim yirtilmasi) riski ultrasonla önceden tahmin edilebilir mi?

    Rüptür riskinin belirlenebilmesi için görüntüleme yöntemleri kullanilmis ancak çok güvenilir sonuçlar vermemistir. En sik kullanilan yöntem, ultrasonla gebeligin basinda rahim duvarinin alt kisminin kalinligini ölçmektir, ancak yapilan çalismalarda bunun için ideal bir esik deger belirlenememistir. Alt segment kalinligi az oldugunda rüptür riskinin fazla oldugu söylenebilse de, bilimsel olarak kanitlanmis bir yöntem degildir.

    SSVD’nin baska olasi riskleriyle ilgili hekiminizden detayli bilgi alabilirsiniz.

    SSVD için ideal adaylar kimlerdir?

    SSVD için ideal adaylarin belirlenmesi için birçok tarama araci, öngörme modelleri vs arastirilmistir ancak bunlarin hiçbirinin klinik olarak tam anlamiyla faydali oldugu söylenemez. Yine de, anne hikayesi ile birlestirildiginde bazi durumlardaki hastalarin SSVD için daha az risk tasidigi ya da uygun aday olabilecegi söylenebilir. Bunlarin basinda, önceki sezaryen insizyonunun alt segment transvers insizyon denilen, günümüzde sezaryen ameliyatlarinda en sik kullanilan yatay kesi ile sezaryen olan hastalar gelir. Gebeligi 40 haftayi geçmis olan hastalarin SSVD yapabilme basarisi daha düsüktür, yapilan çalismalara göre bu gruptaki kadinlarin tekrarlayan dogumlari da büyük oranda sezaryenle sonuçlanmistir. Bebegi 4000 gramin üzerinde olan ve önceden normal dogumu olmayan annelere genelde SSVD önerilmemektedir. Anne karninda ölmüs olan bebeklerde de normal dogum denenebilir.

    SSVD için kesinlikle uygun aday olmayan anneler ise, önceki kesi türü yüksek riskli kesi türlerinden biri olanlar (T kesi, J kesi gibi), önceden rahim yirtilmasi hikayesi olanlar, sezaryen için tibbi endikasyonu olanlar (bebegin esinin asagida yerlesmesi, ayakla birlikte ters gelis.. gibi) ve acil müdahale olanaginin bulunmadigi yerlerde bulunanlardir, bu grup hastalara tekrar sezaryen olmalari önerilir.

    SSVD denemesinde suni sanci verilebilir mi?

    Her ne kadar önceden sezaryen olmus hastalarda suni sanci verilmesinin rahim yirtilmasi riskini artirdigini gösteren veriler ve kanitlar oldukça kisitliysa da, klinik gözlemler bunu düsündürmektedir. Ancak ACOG (Amerikan Obstetrisyen ve Jinekologlar Cemiyeti) bunu destekleyen yüksek kaliteli veriler yetersiz oldugundan suni sanci kullanilmasini sakincali bulmadigini açiklamistir. Bununla birlikte, SSVD deneyecek hastalarda suni sanci ya da dogumun baslatilmasi amaciyla rahim agzini yumusatacak ilaçlarin kullanilmasi genellikle önerilmemektedir.

    Anne istegiyle sezaryen

    Normali normal dogum… Sezaryenin de hayat kurtarma operasyonu oldugunu hatirdan çikarmamak gerekli… Peki ya tibbi bir endikasyonu yani gerekçesi olmadan, sadece annenin istegiyle sezaryen olanlar? Bu konu sayfalarca tartisilabilecek bir konu.. Tartisiliyor da.. Bir de bu isin tibbi boyutu var.. Sonuçta, sezaryen de bir ameliyat ve avantajlari oldugu kadar dezavantajlari da var.

    Ben bu yazida, anne istegiyle sezaryeni tibbi açidan ele alacagim.

    Anne istegiyle sezaryen ne demektir?

    Anne istegiyle sezaryen, annenin, vaginal dogum yapmamasini gerektiren tibbi ya da obstetrik endikasyonlarin yoklugunda, ilk dogumunu sezaryenle yapmasina verilen isimdir. Hastanin tibbi kararlarin verilmesine aktif olarak katilma hakkindan dolayi, son zamanlarda oldukça yayginlasmis bir uygulamadir.

    Dogum yöntemi seçilirken dikkate alinmasi gereken pek çok husus vardir. Bunlardan bazilari, eslik eden tibbi durumlar, annenin beden kitle indeksi, önceki dogum deneyimleri, gelecekte kaç dogum yapmayi planladigi, önceki cerrahi islemlerin sonuçlari ve anne adayinin fizyolojisinin ve anatomisinin dogum yapmaya izin verip vermemesidir. Ayrica, annenin motivasyonu da dogum sekli üzerinde önemli etkiye sahiptir. Ailesi müdahale edip karar sürecine etki ediyor mu? (Toplumumuzda, özellikle kirsal kesimlerde, annenin anatomisinin ya da bebegin sagliginin vaginal doguma müsaade etmemesine ragmen, sezaryene engel olmasi ve kadini vaginal dogum yapmasi için zorlamasi hala rastlanan bir durumdur.) Hastanin obstetri ve dogumla ilgili endiselerinin, hekimi tarafindan bilgilendirilerek giderilmesi gerekli ve önemlidir. Önceki dogum deneyiminden kaynaklanan anksiyete ve korku açiklanmaya çalisilmalidir.

    Planlanmis sezaryenin olasi dezavantajlari

    Hastanede yatma ve dogum sonrasi iyilesme süreçleri, sezaryenle dogumda vaginal doguma göre tipik olarak daha uzundur. Normal dogum yapan bir anne dogumdan sonra ayaga kalkip bebegiyle ilgilenebilecekken, sezaryen olan bir annenin bebegiyle birlikte kendisinin de birkaç gün bakima ihtiyaci olacaktir. Maternal morbidite de sezaryen dogumla daha yüksektir. Çalismalarda, postpartum kardiyak arrest, yara yeri hematomu, histerektomi, majör puerperal enfeksiyon, anestezi komplikasyonu gibi durumlarin riskleri sezaryen grubunda daha yüksek bulunmustur. Yenidoganin solunum sikintilari (respiratuvar distres sendromu, yenidoganin geçici tasipnesi) gibi durumlarin elektif sezaryen sonrasi vaginal doguma göre daha sik görüldügü bulunmustur, bu durumlar bebegin hastanede yatis süresini uzatabilir.

    Anne istegiyle sezaryen olmayi planlayan hastalarin, ilerideki gebeliklerinde bebegin esinin asagida yerlesmesi (plasenta previa), bebegin esinin rashim duvarina gömülmesi (plasenta akreata), artmis rahim yirtilmasi riski, birden fazla karin ameliyati geçirmis olmaya bagli riskler (bagirsak hasari) gibi olumsuz durumlarin risklerinin artmis oldugunu göz önünde bulundurmasi gerekir.

    Planlanmis sezaryenin olasi yararlari

    Planlanmis sezaryenin tarihi siklikla önceden belirlenmistir. Bu, isle, evdeki diger çocugun bakimiyla ve annenin ihtiyaç duyabilecegi yardimla ilgili ayarlamalari yapabilmesine olanak verir. Planlanmis sezaryenler siklikla 39 – 40 haftalar arasinda gerçeklestirildiginden bebek günasiminin bebekle ilgili risklerinden korunmus olur. (Ancak hedef günasiminin risklerinden bebegi korumak ise, dogum indüksiyonunun da mantikli bir seçenek oldugu unutulmamalidir).

    Planlanmis sezaryen durumunda dogum sonu kanamalar planlanmamis (acil) sezaryenlere ve vaginal dogumlara göre daha az görülür. Dogum sonu kanamalarin en sik nedeni uterin atoni (rahimin kendi kendini toplayip kanamayi durduramamasi) ve plasentanin parçalarinin rahim içinde kalmasidir ve planlanmis sezaryenle bu risk faktörleri en aza indirilebilir.

    Planlanmis sezaryen, acil sezaryene göre birçok bakimdan daha az risk tasir. Bu risklerin arasinda, enfeksiyon, iç organlarda yaralanma, histerotomi esnasinda fetusun zarar görmesi, kanama ve anestezi komplikasyonlari sayilabilir.

    Dogum sancilari baslamadan önce gerçeklestirilen sezaryen dogum, vaginal dogum sürecine bagli morbidite ve mortaliteyi (sakatlik ve ölüm), örnegin omuz takilmasi, sinir hasarlari, kemik travmalar, bebegin dogumda oksijensiz kalmasi gibi, azaltabilmektedir.

    Perineal hasar ve üriner – fekal inkontinans gelisecegi korkusu, annelerin vaginal dogum yapmak yerine sezaryeni tercih etmesinin en önemli nedenlerindendir. Ancak bu endiseler bilimsel kanitlara ve çalismalara dayanmaz. Planlanmis sezaryen dogum sonrasi ilk aylarda idrar kaçirma orani daha düsük olsa da, bu oran iki – bes yil içinde vaginal dogum yapan hastalarda benzer olmaktadir. Ayrica, anne istegine bagli sezaryen dogum, uzun vadede üriner ve fekal inkontinanstan (idrar ve gayta kaçirma) koruyor gibi görünmemektedir.

    Planlanmis sezaryen ve vaginal dogumlarda benzer oranda görülen riskler

    Annenin dogumda hayatini kaybetme riski, bu iki dogum seklinde benzer görünmektedir. Ayrica, dogum sonrasi cinsel fonksiyonlar da dogum yönteminden bagimsiz olarak benzer görünmektedir.

    Sezaryen dogumda anestezi seçimi
    Sezaryende genel anestezi ya da rejyonel anestezi (sadece belden asagisinin kullanilmasi) kullanilabilir. En sik kullanilan rejyonel anestezi yöntemleri spinal ve kombine spinal + epidural anestezidir. Ancak son yillarda, genel anestezinin dogumda kullanim orani gittikçe azalmistir.

    Sezaryen dogum için anestezi yöntemi seçilirken, annenin ve bebegin iyilik hali göz önünde bulundurulmalidir. Annenin uyanik olmasina izin verdigi ve bebegiyle hemen iletisim kurabilmesini sagladigi için, rejyonel anesezi en sik kullanilan yöntemdir. Ayrica, bu yöntem anne için genel anesteziden daha güvenlidir. Maternal mortalite (ölüm) oranlari rejyonel anestezi ile çok daha düsüktür. Genel anestezi ile iliskili en korkulan iki maternal komplikasyon entübasyon basarisizligi ve mide içeriginin aspire edilmesidir. Üst hava yolu reflekslerinin inhibisyonu ve gastrointestinal fonksiyonlarin baskilanmasi pulmoner aspirasyon riskini artirir.

    Rejyonel ya da genel anestezi seçimi yaparken, islemin aciliyeti, annenin hemodinamik durumu, hekimin ve hastanin tercihi de önemlidir.

    Acil vakalarda: Önceden planlanmis sezaryenlerde, anestezinin çabuk verilmesi daha az önem tasir, bu nedenle bütün anestezi yöntemleri tercih edilebilir. Ancak sezaryen acil ise (örnegin bebegin kalp atislari düsmekte ise), çok hizli uygulanabilecek bir anestezi türü seçilmelidir. Birçok durumda, birçok hekim acil sartlarda en güvenli olarak uygulanacak olanin genel anestezi oldugunu düsünür. Ancak gerçekte spinal anestesi de acil durumlarin çogunda, gittikçe artan oranda, hizli bir sekilde güvenle uygulanabilmektedir. Hastanin hazirda epidural kateteri mevcutsa, epidural anestezi ile hizlica ameliyata baslanabilir.

    Annenin durumu: Anne ile iliskili tibbi faktörler de en uygun anestetik maddenin seçimini etkiler. Genelde akut kanama ya da hemodinamik durum bozuklugu varsa, rejyonel anestezi kullanimi pek tercih edilmez. Ciddi kanama pihtilasma bozukluklari da rejyonel anestezi için kontrendikasyon yaratir.  Diger yandan, entübasyonun zor olacagi düsünülen bir anatomik yapiya sahip annelerde rejyonel anestezinin seçilmesi daha dogrudur.

    Dogum agrisinin ilaçla tedavisi (epidural normal dogum) (prenses dogumu)

    Dogum agrisinin ilaçla tedavi edilmesi kavrami, ondokuzuncu yüzyilin ortalarindan bu yana arastirilmakta ve uygulanmaktadir. Birçok kadin ve kadin dogum uzmani dogum agrilarinin dogumun olmasi gereken bir parçasi ve mutlak bir gereklilik oldugunu düsündügünden, bu tedavilerin kullanimi çeliskili görülmüstür.

    Dogum sancisi, dogumun birinci evresinde (açikligin tamamlanmasi) ve ikinci evresinde (bebegin dogumu) farkli mekanizmalarla olusmaktadir. Ilk evredeki agri kasilmalara baglidir, kramp benzeri hissedilir ve rahim ve rahim agzindan kaynaklanir. Ikinci evredeki yani bebegin dogumu esnasindaki agri vagina, pelvik taban ve perinenin gerilmesine ve pelvik baglarin esnemesine bagli olarak ortaya çikar. Bu iki agri farkli yolaklarla ortaya çikar ve ikinci evrede yani bebegin dogumu esnasinda hissedilen agri birinci evredekinden çok daha siddetlidir. Ayrica bu esnada rektuma  dogru olan basi hissi de güçlü bir ikinma duygusu olusturur.

    Dogumun birinci evresinde (açikligin tamamlanmasi esnasinda) hissedilen agrinin tedavisi: Dogum agrisinin tedavisi için kullanilan ilaçlar sistemik ya da bölgesel olarak uygulanabilir. Sistemik uygulanan ilaçlar intravenöz, intramusküler ve inhalasyon yoluyla verilebilirken, bölgesel uygulama epidural, spinal ya da her ikisinin birlesimi seklindedir. Günümüzde dogum agrisinin giderilmesinde en popüler yöntem, halk arasinda “prenses dogum” olarak da anilan epidural anestezidir.

    Epidural anestezi: Çok düsük dozlarda ilacin dogrudan annenin sinir liflerinin üzerine uygulanmasi seklinde tanimlanabilecek olan epidural anestezi, günümüzde dogum agrisi için en çok kullanilan yöntemdir. Anne adayinin beline bir igne yardimiyla, ucu sinir liflerine dek uzanan bir kateter yerlestirilir. Bu kateterden, düsük dozda ve sadece belden asagisinin uyusmasini saglayan ilaçlar verilir. Kateter islem sirasinda yerinde birakildigi için gerektikçe ek doz yapilir. Dogum sonrasinda da kateter bir süre yerinde birakilir ve gerekirse epidural kanala agri kesiciler verilebilir.

    Spinal anestezi:  Spinal anestezi ya da kombine spinal – epidural anestesi de dogum agrisinin azaltilmasinda kullanilan yöntemlerdendir. Epiduralden farkli olarak, spinal anestezide etki baslangici daha hizlidir, hastanin agrisi bes dakika içinde geçer. Ancak agri daha kisa süre için geçer, etki süresi ortalama 90 dakikadir. Bu, kateterin yerinde birakilmamasindan dolayi ek agri kesici dozlarinin uygulanmamasina baglidir. Bu nedenle, eger acil bir durum degilse, siklikla kombine spinal – epidural teknik tercih edilir. Bu yöntemin avantaji, dogum spinal dozun etkisi geçinceye kadar gerçeklesmemisse, spinal ilaç yeterli analjezi uygulamazsa ya da operatif doguma geçilmesi gerekirse epidural kateter kullanilarak ek doz verilebilmesidir.

    Lokal anestezik ilaçlarin spinal yolla uygulanmasinin annede hipotansiyona neden olabilecegi akilda tutulmalidir.

    Dogumun ikinci evresinde (bebegin dogumu esnasinda) hissedilen agrinin tedavisi:

    Dogumun ikinci evresinde agrinin giderilmesi epidural kateterden ilaç verilmesi ile saglanabilir. Ancak bebegin dogumu esnasinda annenin aktif olarak ikinmasi ve bebegi itmesi gerekir. Yüksek dozlarda epidural anestezi ilaçlari annenin motor gücünü bloke ederek ikinmasini zorlastirabileceginden, bazen dogumun son döneminde hekim epidural ilacin kesilmesini ya da dozunun düsürülmesini isteyebilir.

    Obezite durumunda sezaryen

    Obez hastalarda sezaryen dogum bazi özellikler tasir. Beden kütle indeksi 40 kg/m2 ya da daha fazla olan hastalara, sezaryen dogum siklikla ilave ortam düzenlemeleri ya da ekstra ekipmanlar, anestezi ve analjezi uygulamalarinda düzenlemeler ve bazen farkli cerrahi teknikler gerektirir. Sezaryen uygulanan tüm kadinlarda oldugu gibi bu hastalarda da preoperatif profilaktik antibiyotik kullanimi önerilir.

    Sezaryene alinacak tüm obez kadinlarda, venöz tromboembolizm görülmesinin önlenmesi için profilaksi yapilmalidir. Ilaçla ya da mekanik tromboprofilaksi uygulanabilir. Mekanik tromboproflaksi için, aralikli pnömatik kompresyon uygulanabilir. Ekstra risk faktörü de olan hastalar için buna ek olarak kan sulandirici ilaç da kullanilmalidir.

    Obez hastalar mutlaka dogumdan bir ay önce anestezi uzmani tarafindan konsülte edilmeli, olasi anestezi yöntemine karar verilmeli, hastada zor entübasyon olup olmayacagi degerlendirilmelidir.

    Cilt kesisi de bu hastalarimizda önem tasir, anatomik yapilara ve çizgilenmelere uygun kesi yapmak önemlidir. Asiri obez hastalarda, yara yeri iyilesmesinin normal olabilmesi ve skar dokusunun güzel olusabilmesi için yatay degil de dikey kesi yapilmasi düsünülebilir.

    Cilt kesisinin dikis yerine zimba ile kapatilmasi daha yararli olabilir, bunu ameliyat öncesi hekiminizle görüsmenizi öneririz.

    Dogum sonrasi mutsuzluk ya da depresyon: Hiç böyle hayal etmemistik!

    Dogum yaptiniz ama kendinizi hayal ettiginiz kadar mutlu hissedemiyor musunuz? Oysa dogum yapip aylardir belki yillardir beklediginiz bebeginize kavustuktan sonra artik bulutlarin üzerinde yürümeyi, ayaklarinizin yerden kesilmesini hayal etmistiniz.. Öyleyse bu sebepsiz mutsuzluk niye?

    Siz “postpartum blues” denilen dogum sonu mutsuzlugu ya da belki de dogum sonu depresyonu yasiyor olabilirsiniz. Postpartum mutsuzluk, mutsuzluk, gerginlik, konsantrasyon azalmasi, uyku hali, aglamaya egilim ve ara ara aglama nöbetleri seklinde hafif, siklikla hizli ruh hali degisiklikleri seklinde tanimlanir (ki bunlar, genelde hafif olarak gebelikte siklikla yasadigimiz duygulardir).

    Dogum yapan kadinlarin yaklasik %40 – %80’i, hafif duygudurum degisiklikleri yasarlar. Semptomlar tipik olarak dogum sonrasi onbesinci günde en siddetli haline ulasir ve iki hafta içerisinde de geriler. Depresyon tanisi konabilmesi içinse, en az iki hafta süren depresif ruh hali veya ilgi / mutluluk kaybi ile birlikte baska belirtilerin de olmasi gerekir. Bu duruma neden olan faktörler arasinda, dogum sonrasi ani hormonal denge degisiklikleri majör rol oynar. Yüksek risk tasiyan kadinlar, daha önceden depresyon geçirmis olanlar, gebelik süresince depresif semptomlar yasayanlar, ailesinde depresyon hikayesi olanlar, daha önceden adet dönemlerinde ya da dogum kontrol hapi kullanimi ile duygudurum degisikligi yasamis olanlar ve is, aile ya da günlük yasaminda stresli ortamlarda bulunanlardir.

    Dogum sonu mutsuzluk yasayan hastalarin destek almasi ve istirahat etmesinin desteklenmesi, bu durumdan kolaylikla kurtulabilmesine yardim eder. Hasta bakim ve destekle ve kendi kendine toparlanamazsa, depresyon asamasina geçerse ilaç tedavisi de almasi önerilebilir.

    Postpartum depresyon

    Postpartum depresyon ise, dogumdan sonraki 12 ay içerisinde ortaya çikan depresyon tablosuna verilen isimdir. Yaklasik olarak kadinlarin %10’unu etkileyen, “postpartum blues”tan daha siddetli bir tablodur. Hastanin önceden bir depresyon hikayesinin olmasi (daha önceden geçirmis olmasi) majör risk faktörüdür. Bu tablonun ortaya çikmasinda belirli bir hormonun rolü oldugu ispatlanamamistir.

    Postpartum depresyonun klinik bulgulari, uyku, enerji seviyesi, istah, kilo ve libido degisiklikleri seklinde ortaya çikabilir. Ancak bütün bunlar bir dereceye kadar dogum sonrasi dönemde normalde de görebildigimiz degisikliklerdir. Örnegin uykusuzluk dogum sonrasi sik görülürken, bebegi uyudugu halde annenin uyuyamamasi depresyonun bulgusu olabilir. Ayrica bunlara ek olarak, belirgin anksiyete, bazen panik ataklar, öfke, suçluluk duygusu, bebegin bakiminda yetersizlik hissi, bebege baglanma sorunlari da yasanabilir.

    Hayli olumsuz bir tablo olarak gördügümüz dogum sonu depresyonu, maalesef anne bebek iliskisini, bebegin gelisimini, hatta annenin esiyle olan iliskisini oldukça olumsuz olarak etkileyebilir. Hatta annenin daha ileride majör depresyon geçirmesi için bir risk faktörü de olusturur.

    Bir yeni anne dogum sonrasi kadin dogum doktoruna kontrole gittiginde mutlaka duygu durumu ile ilgili de konusmali, hekimine bilgi vermelidir ki bu tablolardan biri varsa açiga çikabilsin.

    Dogum sonu depresyonu hafif ya da orta siddette olan hastalar için ilk yaklasim olarak psikososyal tedavi önerilir. Daha siddetli hastalik durumunda, gerekirse ilaç tedavisi de bu yaklasima ek olarak uygulanabilir. Tedavi seçiminde temel nokta, annenin bebegini emzirip emzirmemesidir. Emzirmeyen annelerde, dogum yapmamis depresyon hastalari ile ayni tedavi uygulanir. Emziren annelerde, süre geçme riskinden dolayi ilaç kullanimi titizlikle degerlendirilmelidir.

    Dogal dogum, anne adayinin zaten dogum için hazir ve hazirlikli oldugunu kabul eden ve dogum için ve dogum esnasinda rutin tibbi müdahaleleri reddeden bir yaklasimdir. Dogal dogumun çikis noktasi, günümüz modern toplumlarinda dogum sürecinin mekaniklesmis olmasi, geregi disinda tibbi müdahaleler yapilmasi, gerekli olmadigi halde anestezi, epizyotomi, ilaçlar, serumlar, igneler uygulanmasidir. Annenin gereksiz yere korkulara sevkedilmesi, dogumun keyifli olmaktan ziyade korkunç bir seymis gibi algilatilmasi, cerrahi dogum oranlarinin son derece artmasi, günümüzde anne adaylarini eski zamanlarda rutin olan dogal dogumdan uzaklastirmistir.

    Dogum yaptiktan ve aylar boyu beklediginiz meleginize kavultuktan sonra, 4 – 6 hafta sonra ya da daha anlasilir bir tabirle bebegin kirki çiktiginda bir hekim kontrolüne gitmeniz gerekir.

    Dogum sonu kanamanin asama asama azalip rengi açildiktan sonra, kirk gün içinde kesilmesi beklenir. Yumurtlama geri dönebilir ya da emziren annelerde dönmeyebilir. Bazen adet kanamasi emzirme süresince olmayabilir. Ancak yumurtlamanin gerçeklesip gerçeklesmedigini bilemedigimiz için istenmeyen gebeliklerden korunmak amaciyla bir dogum kontrol yöntemi planlanmalidir. Emziren anneler için spiral takmak son derece uygun bir yöntemdir, hekiminiz sizi en uygun yöntemin seçilmesi ve uygulanmasi ile ilgili yönlendirecektir.

    Plasenta previasi olan yani bebegin esinin önde oldugu gebeliklerde yaklasim klinik duruma baglidir. Plasenta previa tehlikeli bir durumdur ve gerçek obstetrik acil olusturabilir. Annenin asemptomatik olmasi, kaniyor olmasi ya da kanamasinin artik olmamasina göre tedavi seçenekleri degisiklik gösterir.

    Semptom vermeyen plasenta previa durumu:
    20. gebelik haftasindan sonra semptom vermeyen esin asagi yerlesimli olmasi durumunda, seri ultrasonlarla esin yeri tekrar tekrar belirlenmeye çalisilir. Siklikla dogum yaklastikça plasenta yukari çekilecektir.

  • Gebelik  & Jinekoloji

    Gebelik & Jinekoloji

    Genel olarak toplumumuzda yapılan en büyük hatalardan birisi, gebelik izleminin gebelik belli bir aşamaya geldikten sonra başlamasıdır. Ancak ideal gebelik takibi, çiftin gebe kalmayı planlaması ile başlamalıdır. Gebelik öncesi ilk değerlendirmede birinci amacımız yüksek riskli grup olarak adlandıracağımız ve gebelik takipleri standart dışı olacak aday hasta grubunu saptayabilmektir. Bu yüksek riskli grubun bazı özellikleri ise; ileri yaş, obesite, tansiyon ve kalp gibi ek kardiovasküler hastalıklar olması, özellikle tiroid başta olmak üzere ek endokrinolojik rahatsızlıkların olması, geçmiş kötü gebelik öyküsünün olması (erken doğum, gebelik zehirlenmesi diye adlandırılan gebelikte yüksek tansiyon, gebelik ile ilişkili diyabet varlığı…..) gibi sıralanabilir.

    Ancak bu ilk muayene ile diğer önemli amaçlarımız ise;oluşacak olan bebeğin hem nörolojik hem de yapısal gelişimini destekleyecek ek ilaçlara başlanması (folic asit ve gerektiğinde demir takviyesi),gebelik esnasında aktif hastalık oluştuğunda bebeğe oldukça zarar verebilecek olan enfeksiyonların daha önce geçirilip geçirilmediğinin saptanması (rubella, hepatit gibi),
    gerektiğinde aşılamanın yapılması ve çiftin psikolojik olarak gebeliğe hazır olup olmadığının tespitidir.

    Gebelik bir rahatsızlık olmayıp hayatın oldukça güzel bir aşaması ve bölümüdür. Dolayısı ile hem anneyi hem de gebeliği sıkıntıya sokmamak için, olması gerektiği kadar inceleme ve tetkikler ile takip yapılması gerektiğini düşünüyoruz.

    Yüksek riskli olmayan bir gebelikte de ideal takip şemamız ise şu şekildedir;

    1. Gebelik öncesi rutin değerlendirme
    2. Gebelik tesbiti sonrası ilk 12 hf içerisinde gebelik yaşını teyit için ultrasonografi
    3. 12-14. Haftalar arası kromozomal anormallik riski hesaplaması için tarama testi
    4. Bu test sonrası gerekli ise anne kanından kromozomal risk hesaplaması
    5. 20. Haftada detaylı ultrasonografi
    6. 24-28. Haftada gerekli görülen grupta gebelik diyabeti için test
    7. 32. Hf civarında gelişim geriliği açısından Doppler ultrasonografi
    8. 34-36. Haftadan itibaren doğuma dek kalp atışları ve kasılmaların takip edildiği fetal monitorizasyon dediğimiz izlem
    9. 40 hf civarında ise doğum

    Bu özet takip şemasının her aşamasında gebelik yüksek riskli gruba kayabilir mi sorusu hep akılda tutulmaktadır. Gerektiğinde ise amniosentez, kordosentez, 2-3 günde bir dopler ultrasografi ile takip, hastanede yatırılarak takibe dönülmelidir.

    Ancak unutulmaması gereken ve bizimde hep akılda tuttuğumuz en önemli nokta her gebe kendine özeldir ve her gebe sadece sahip olabileceği stressten bile kendine özel takip şemasına gerek duyabilir.

    Jinekoloji

    Jinekolojik hastalıklar genel olarak jinekolojik organlar ve ayrıca hormonal olarak bu organları etkileyebilen diğer endokrin organlardaki bozukluklara ikincil olarak gelişmektedir.

    Çok geniş bir şikayet yelpazesi olan bu hastalık grubu bazen yenidoğan bir bebekte şikayete sebep olmakta iken bazende menopoz sonrası dönemde ortaya çıkar. 

    Altta kabaca şemalar ile sadece bir kısmı gösterilebilen bu hastalıklar ve bunlara yaklaşımlarımız ile ilgili bilgi için bize başvurunuz.

  • Riskli Gebelik

    Riskli Gebelik

    Riskli olan gebeliklerde anne ve bebeğin sağlığı olumsuz etkilenerek ölümle sonuçlanan durumlara neden olurken sosyal ve psikolojik yönden de olumsuzluklara yol açabilir. Şeker hastalığı, nefes darlığı ya da daha başka hastalıklar bebeğin erken doğmasına ve gebelik ile alakalı komplikasyonlar gebelikte yüksek risklere yol açmaktadır. Gebeliğin risklerini en aza indirmek için gebeye yatak istirahatı önerilen en iyi tedavi yöntemlerindendir. Gebelikte gebenin yatağa bağlı kalmasının süresi gebeliğin riskine göre değişmektedir. Bazı gebelerin doğum yapana kadar yatmaları önerilmektedir. Uzun süre yatması gereken gebelerin seçtikleri hasta yatağının rahatlığı da çok önemlidir. Hasta yatakları çok yumuşak ve çukur olmamalıdır. Gebe kadın hasta yatağında rahat hareket edebilmelidir. Yatak istirahatının gerekli görüldüğü risk taşıyan gebelikler Rahim ağzı yetmezliği Erken doğum riski Çoğul gebelik riski Fetal büyüme geriliğ Gebelikte hipertansiyon riski Gebelik başlangıcında kanama ya da düşük tehlikesinin olması Üterin irritabilite Erken membran rüptürü Gebelikte yatak istirahatı neden önemlidir? Yatak istirahatı ile rahim içi kan akımı artar ve rahim ağzı üzerine olan baskılama azalır. Ayrıca ruhsal ve fiziksel stres azalarak gebenin dinlenmesi sağlanır. Yüksek risk faktörü taşıyan gebelerde muhakkak yatak istirahatı önerilmektedir. Fiziksel olarak etkileri Yetişkin kişilerde yatma süresinin uzun tutulması vücudu olumsuz etkileyebilir. Vücutta oluşabilecek sorunlar; Güç kaybı Kalp ritminde azalma Sırt ağrısı Kilo kaybı Kabızlık İştahta azalma Baş dönmesi Mide yanması ve hazımsızlık Kan pıhtılaşması Glikoz intoleransı Kalbin kan pompalamasında azalma Bu tür etkileri en aza indirmek için hastanın yattığı hasta karyolası bilinçli seçilmelidir. Duygusal yönden oluşan etkiler Yalnızlık hissine kapılma Suçluluk Can sıkıntısı Stres Kontrol kaybı Uyku bozukluğu Depresyon Duygusal şok Bebeğin sağlığı ve kendi sağlığı açısından korku yaşanması Ailesel yan etkiler Ailede bir kişinin hasta olarak sürekli yatması ailenin diğer fertlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Hastanede yatılması gereken durumlar Hastanede yatması gereken gebeler evde yatan gebelere oranla daha çok etkilenmektedir. Hastanede yatan hastalarda bazı korkular oluşmaktadır. Bu korkular; Evinden ve ailesinden ayrılma korkusu Hastanede istediği konforun sağlanamayacağı korkusu Çoklu odalarda odada kalan diğer kişiler ile anlaşamama korkusu Hastanede yatması gereken hastalarda yalnızlık, stres, depresyon ve mahrumiyet duygusu daha fazla yaşanmaktadır. Hastanede yatmanın eksileri olduğu gibi artıları da vardır. Örneğin, hastanede yatan hasta riskli durumlar karşısında daha erken tedavi edilebilir ve risklerden korunabilir. Hastada herhangi bir sağlık problemi oluştuğunda daha erken müdahale edilebilir. Hastanede yatan hasta evde yatan hastadan risklere karşı daha iyi korunabilir.

  • Gebelikte ilaç kullanımı

    Gebelikte ilaç kullanımı

    Kadınların hayatlarının pek çok döneminde farklı ilaçlar kullanmaktadır. Ancak hamilelik sürecinde gebelikte ilaç kullanımı, çok özen gösterilmesi gereken, kadın hastalıkları ve doğum uzman hekimin sadece önerdiği ilaçların ve takviye edici gıdaların kullanılması şeklinde gerçekleştirilmelidir. Gebelikte ilaç kullanımı, gebelerin kendi kararlarına göre ilaç kullanmamaları gereken yoksa bebeğe ciddi zarar veren sonuçlar ortaya çıkabilecek bir süreçtir.

    Gebelikte ilaç kullanımı çok dikkat edilmesi gereken bir konudur.

    Gebelikte ilaç kullanımı ilk paragrafta da bahsedildiği üzere üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur. Amerika’da hastalık kontrol merkezinin 2007’de New York’ta 493 gebe kadında yaptıkları bir araştırma kadınların %72’sinin gebelikleri sırasında 48 farklı sınıftan ilaç kullandıklarını ve ortalama 3.8 reçete yazıldığını ortaya koymuştur. Benzer örnekler ingiltere ve hindistan’da farklı örneklemleri ile yaşanmıştır. Burada durum Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı hekiminin ve diğer uzmanlık dalları ile ilgili yönlendirdiği hekimlerin önerdiği ve reçete ettiği ilaçlar dışında hiçbir ilacın kullanılmaması gerekliliğidir.

    Gebelikte ilaç gruplarının sınıflandırılması

    Gebelikte ilaç gruplarının sınıflandırılması konusunda FDA (Amerika Gıda ve Sağlık Departmanı) bebekte gözlemlenen fetal yan etkilere göre ilaçları 5 ayrı sınıfta incelemektedir.

    • Kategori A (A sınıfı): Gebelerde kontrollü çalışmalarda ilk 3 ay ( ilk trimester) ve diğer dönemlerde fetuse etki edecek herhangi bir risk bulunmayan ilaçlardır. Prenatal vitamin ve mineraller bu gruptadır.
    • Kategori B (B Sınıfı ilaçlar): Deney hayvanları ile yapılan çalışmalarda fetal risk yoktur ancak gebelerde yapılmış kontrollü çalışmalar yoktur ya da hayvanlardaki etkiler gebelerde gösterilememiştir. Penisilinler ve Sefalosporinler bu gruplarda incelenmektedir.
    • Kategori C (C Sınıfı ilaçlar): Deney hayvanlarından fetusa zararlı olan fakat gebelerde yapılmış kontrollü çalışmalar olmayan ilaçlar. Gebelikte alınan ilaçların çoğu bu gruptadır.
    • Kategori D: İnsanlarda fetal risk olduğuna dair kanıtlar vardır. Fakat beklenen yarara göre risk göz alınabilir.
    • Kategori X: İnsan ve hayvanlarda fetal riskleri belirlenmiş ve gebelikte kesinlikle kullanılmaması gereken ilaçlardır.

    Gebelikte bitki çayları ve gıda takviyeleri de ancakt doktor uygun görürse ve tavsiye ederse kullanılmalıdır.

    Tıbbi bitkiler ve takviye edici gıdalarda sistemik etki yaratıp fetüste ciddi yan etki oluşturabilecek etkilere sahip olabilirler. Bu sebeple yalnızca Kadın hastalıkları ve Doğum uzmanı hekiminizin önerisi ve tavsiyesi olan ürünleri kullanmalısınız.

  • GEBELİK ÖNCESİ DEĞERLENDİRME

    GEBELİK ÖNCESİ DEĞERLENDİRME

    Gebelik teşhisi konulduğu andan doğuma kadar geçen süre, kadın yaşamındaki en büyük psikolojik ve fiziksel değişimlerin yaşandığı dönemdir. Bu dönemde kadın doğum hekimi anne ve bebeğin sağlığını değerlendirir, annenin sağlığının devamı için önerilerde bulunur. Yani, gebelik takibinin iki ana unsuru vardır; birincisi fetusun büyüme ve gelişiminin değerlendirilmesi, ikincisi annede gebeliğe adaptasyona bağlı oluşan fiziksel ve psikolojik değişikliklerin etkilerinin değerlendirilmesidir.
    Gebelik her biri 3’er aylık bölümlerden oluşan 3 döneme (trimester) ayrılır. Her dönem ayrı bir öneme sahiptir. Örneğin, bebekle ilgili anomalilerin taramaları ilk iki dönemde yapılır. Gebeliğe bağlı tansiyon yüksekliği ve şeker hastalıkları ise son üç ayda ortaya çıkar. Gebe kadınların ultrasonografik muayenesi de bir seromoniye dönüşebilir. Bu muayeneye anne-kayınvalide, kardeş ve yakın arkadaşlar da katılarak, bebeği görme meraklarını gidermek isteyeceklerdir. Bu nedenle bir kadın yıllık smear kontrollerini atlayabilir, fakat gebelik muayenesini çok nadir olarak unutur. 

    Gebelik öncesi (Prekonsepsiyonel) muayene: Aslında ideal olan, çiftin gebeliğe karar verdiğinde kadının gebelik öncesi muayenesinin yapılmasıdır. Bu muayenede ayrıntılı bir öykü alınır ve sistemik muayene yapılır, yakın zamanda yapılmadıysa smear testi alınır. Tiroid bezi (Guatr) ve meme muayenesi bu dönemde önemlidir. Çünkü tiroid bezi (guatr) bozuklukları gebelikte ciddi sorunlara yol açar. Ayrıca gebelikte memelerde büyüme ve ödem nedeniyle değerlendirme yapmak ve mamografi çekmek zorlaşır. Ailesinde menopoz öncesi meme kanseri olan kadınlarda, 40 yaşın altında olsa dahi mamografi çekilmelidir. Kadının aşılanma durumu belirlenir, eksikse, kızamıkçık (rubella), hepatit-B, tetanos aşılar yapılır. Riskli bölgelerde yaşayan kadınlarda tüberküloz taraması yapılmalıdır. 
    Gebelik öncesi muayenenin en önemli aşamalarından birisi hastanın risklerinin değerlendirilmesidir. Bu risklerin bazıları değiştirilemez, bazıları da çeşitli önlemlerle değiştirilebilir. Hastanın boy, yaş, ırk, eğitim düzeyi, genetik yapısı, sosyoekonomik seviyesi değiştirilemeyecek risk faktörlerindendir. Buna karşın, tansiyon yüksekliği (hipertansiyonu ), şeker hastalığı, tiroid bezi bozuklukları (guatr hastalığı), astım, epilepsi (sara), aşırı zayıflık ve şişmanlık değiştirilebilen risk faktörlerine girer. Bu kadınların gebelik öncesi mevcut hastalıkları tedavi edilmeli veya kontrol altına alınmalıdır. Fetusta anomalilere yol açan teratojen dediğimiz A vitamini (accutane), pıhtılaşma önleyici kumadin (coumadin), bazı sara (epilepsi) ilaçları gebelik öncesi bırakılmalıdır. İş ortamında ağır metallere (cıva, kurşun) veya uçucu toksik maddelere maruz kalan kadınlar uyarılmalı, aile içi şiddetin mevcudiyeti araştırılmalıdır. Bu konularda iyileştirici önlemler alınmalıdır. Alkolün fetus üzerine zararlı etkileri kesin olarak kanıtlanmıştır. Bu zararlı etki kullanılan alkol miktarıyla orantılı olarak artmaktadır. Bu nedenle gebelik planlayan kadınların alkol alımını bırakması önerilir. Sigaranın da gebelik üzerine olumsuz etkileri bilinmektedir. Bebekte düşük doğum ağırlığına yol açması, erken doğum ve bebek ölümü bilinen yan etkileridir. Sadece gebe kadınların değil, aynı evdeki diğer aile üyelerinin de sigarayı bırakması önerilmelidir. Kadındaki dişeti iltihapları da önemlidir. Çünkü bunlar erken doğum riski oluşturur. Bu nedenle gebelik öncesi dönemde tedavisi yapılmalıdır. Gebelik öncesi dönemde kadınlara folik asit kullanımı önerilmelidir. Çünkü folik asit, bebeklerdeki doğumsal beyin ve omurilik anomalilerini önemli oranda azaltmaktadır. Bu etki özellikle önceki gebeliklerinde beyin ve omurilik anomalili bebek doğurmuş kadınlarda çok önemlidir. Bu kadınlarda, gebelikten 1 ay önce başlamak üzere gebeliğin ilk üç ayı boyunca, günde 4 mg. folik asit kullanmaları önerilmelidir. Risk kategorisi yüksek olmayan kadınlar ise 400 mcg-1mg arası folik asit kullanabilirler.

    Normal doğumu engelleyebilecek iskelet sistemine ait (ortopedik) bir problemin varlığı araştırılmalıdır. Eğer mevcutsa, doğumun sezaryenle gerçekleştirilmesi planlanır. Yaşla birlikte gebeliğe ait bazı riskler de artmaktadır. Örneğin 40 yaşının üzerindeki kadınlarda düşük yapma, düşük doğum ağırlıklı bebek doğurma, erken doğum, ve bebek ölümü riskleri artmıştır. Bu bilgiler de kadınlarla paylaşılmalıdır.
    İdeal olarak gebelik öncesi konuşulması gereken konulardan birisi de genetik hastalıklardır. Türkiye gibi akraba evliliklerinin sık olduğu ülkelerde maalesef genetik hastalık riski de artmaktadır. Ayrıca yaşadığımız coğrafyadan dolayı toplumda sıklığı artmış genetik hastalıklar da vardır (Akdeniz anemisi gibi). Son olarak, kadınların eğitim ve iş planlamaları nedeniyle, çocuk sahibi olma yaşının ötelenmeye başlanması da, ileri anne yaşına bağlı gelişen Down sendromu (Mongolizm) gibi genetik hastalıkların oranında artışa neden olur. Dolayısı ile çiftin ailelerini de kapsayacak şekilde ayrıntılı bir öykü alınması gereklidir.

  • HPV Enfeksiyonları ..

    HPV Enfeksiyonları ..

    1-HPV enfeksiyonları niçin önemlidir?

    İnsan Papilloma Virüs (HPV) enfeksiyonları günümüzde en yaygın cinsel yolla bulaşan enfeksiyon grubunu oluşturur. Kadınların % 70 kadarının hayatında 1 kez HPV enfeksiyonu geçireceği tahmin edilmektedir.
    Günümüzde HPV’nin 200’ün üzerinde alt tipi tanımlanmıştır. Bunlardan 40 kadarı kadın genital sisteminde enfeksiyon oluşturmaktadır. Genital sistemde enfeksiyon yapan tiplerden 15 kadarı (Tip 16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 56, 58, 59, 68, 73, 82) yüksek kanserojen riskli tipler olarak kabul edilir. Yani bu tiplerle enfeksiyon geçiren kişilerde bazı genital kanserlerin gelişme riski artmaktadır. Bu tiplerden de özellikle tip 16 ve 18 rahim ağzı kanseri oluşumunda en önemli risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.
    Genital siğile yol açanlar ise 6, 11, 42, 44, 54 tipleridir. Özellikle 6 ve 11 tipleri en sık genital siğil nedenleridir.

    2- Virüsün bulaşma yolları nelerdir?

    Bu virüsler direkt ve indirekt olarak iki şekilde bulaşabilir.
    A-Direkt yol: Cinsel yönden aktif ve güvenli seks kriterlerine uymayan kişilere, genital bölgedeki mukoza çatlaklarından girerek bulaşır. Ayrıca enfekte cilde temas ve enfekte doğum kanalından bebeğin doğumu da direkt bulaşma yöntemlerindendir. Genellikle 3 ay içerisinde enfekte kişide lezyonlar görülür.
    B- İndirekt yol: Virüsle temas etmiş iç çamaşırı, havlu ve tuvaletlerle de bulaşma söz konusu olabilir. Bu virüsler hayatta kalabilmek için canlı hücreye ihtiyaç duyduklarından, canlı olmayan ortamlarda uzun süre varlıklarını sürdüremezler.

    3-Bu enfeksiyonu geçiren kişi nasıl farkedebilir?

    Siğile yol açan tiplerle enfeksiyon geçirenlerde genital bölgede karnıbahar şeklinde küçük kabarık lezyonlar belirir. Siğile yol açmayan tiplerle geçirilen enfeksiyonlarda ise genelikle herhangi bir yakınma yoktur.
    Enfeksiyonu geçiren kadınların % 70 kadarında 1 yıl içerisinde, % 90 kadarında da 2 yıl içerisinde, virüs vücuttan elimine edilir, yani atılır. Kalan %10 kadar kişide virus yaşamaya devam eder ve bunların bazılarında genital hücrelerde değişiklikler başlar. Söz konusu dğişiklikler Pap smear testiyle ortaya çıkarılabilir.

    4- HPV virüsünün kanserojen etkisi kimlerde daha sık görülür?

    Öncelikle erken yaşta cinsel yaşamı başlamış ve birden fazla partneri olan, başka cinsel yolla bulaşan hastalık geçirenlerde risk artmıştır. Ayrıca bağışıklık sisteminde bozukluk olanlar ve sigara içenler de risk grubuna girmektedir. Enfeksiyon özellikle 19-24 yaş grubu gençlerde çok yaygındır.

    5-HPV enfeksiyonlarından korunmak mümkün mü? Neler yapılmalı?

    Günümüzdeki en yaygın cinsel yolla bulaşan hastalık olan HPV enfeksiyonlarından tamamen korunmak maalesef mümkün değildir. Cinsel ilişkide bariyer yöntemler (prezervatif) kullanmak bu enfeksiyonları % 100 engellemez. Çünkü cilt teması ile de bulaşabilir. Ortak kullanılan tuvaletlerde çok dikkatli olunmalıdır. Kadın tek eşli ve eşi de tek eşli ise o zaman risk çok azdır.
    Son yıllarda bulunan HPV aşılarının bu konuda önemli bir koruyucuğu söz konusudur. Piyasada iki tip aşı vardır;
    1. aşı iki HPV tipine karşı geliştirilmiştir. HPV tip 16 ve 18 e karşı % 90 ın üzerinde korunma sağlar. 0,1 ve 6. ayda olmak üzere 3 doz şeklinde uygulanır.
    2. aşı dört HPV tipine karşı geliştirilmiştir. Genital siğil yapan tip 6 ve 11 tipleri ve rahim ağzı kanserine neden olan tip 16 ve 18 tiplerine karşı %90 ın üzerinde koruyuculuk sağlamaktadır. Aşı 0, 2 ve 6. aylarda olmak üzere 3 doz halinde uygulanmaktadır.

    Aşıların 9-26 yaşları arası kız çocuklarında, özellikle cinsel yaşam başlamadan önce uygulanması önerilmektedir. Oluşan koruyuculuk 10 lu yaşlar cıvarında daha yüksektir. Bazı ülkelerde erkek çocukların da aşılanması önerilmektedir. Aslında toplumdaki bulaştırıcılığı azaltmak için erkeklerin de aşılanması doğru bir yaklaşım olacaktır.
    HPV kadınlarda rahim ağzı kanseri, vagina ve vulva kanseri, anus kanseri, genital siğil etkeni olabilirken, erkeklerde anal kanser riskini artırır. Ayrıca enfekte doğum kanalında vajinal yolla doğan bebeklerde laringeal papillom gelişebilir. Aşılarla bütün bu hastalıkların önemli oranda azaltılması mümkündür.

    6- HPV enfeksiyonları nasıl kanser oluşumuna yol açabiliyor?

    Yukarıda da bahsettiğimiz gibi her HPV enfeksiyonu geçirende kansere dönüşüm olmadığı gibi, enfeksiyonu her geçiren kişide de kalıcı bir enfeksiyon gelişmez. Riskli grupta daha fazla olmak üzere enfeksiyonu geçiren kişilerin % 10 kadarında enfeksiyonu etkileri 2 yıldan uzun devam eder. Kişi yüksek onkojenik riskli bir HPV tipiyle enfekte olduysa, bu virüsler rahim ağzı epitel hücrelerinin DNA yapısını değiştirmeye başlar. 12-20 yıl kadar süren bir zaman diliminde hücredeki değişikliklerin bir kısmı rahim ağzı kanserine kadar ilerler. Tabii ki her hücresel değişiklikte kansere dönüşmez. Ayrıca riskli grupta her yıl, risksiz grupta 2-3 yılda bir yapılan smear testleri hücresel değişimdeki erken safhaları tespit etmemizi sağlar. Böylece hem tedavi, hem de takip çok kolay bir şekilde gerçekleştirilebilir. Yani smear testi daha rahim ağzı kanseri gelişmeden 10 yıl kadar önceki hücresel değişiklikleri tespit etmemizi sağlar.

  • Tehlikeli benlerin takibi ve dermatoskopi

    Benlerin Takibi Gerekli midir?

    Benler melanosit ismi verilen ve deriye renk veren hücrelerin oluşturduğu deri değişiklikleridir. İnsan vücudunda çok sayıda ben görülebilir. Bu benlerin bazıları doğuştan vardırlar, bazıları ise güneşe maruz kalınması sonucu sonradan oluşurlar. Benler kahverengi, siyah ya da nadiren koyu mavi renkte olabilirler. Her koyu renk değişikliği ya da kabarıklık ben değildir. Deride var olan değişikliğin ben olup olmadığının tespiti konusunda size dermatoloğunuz yardımcı olacaktır. Doğuştan gelen benlerde daha fazla risk olmakla birlikte benlerin bazıları kanser riski taşıyabilirler. Bu nedenle tehlikeli benlerin takibi son derece önemlidir.

    Benlerin Çıkarılması Zararlı mıdır?

    Halk arasında benlere bıçak değdiği zaman kötüye dönüşecekleri ile ilgili yanlış bir inanış vardır. Oysa tam tersi tehlike taşıyan benler cerrahi olarak çıkarılmazlarsa yaşamı tehtid eden melanom isimli bir deri kanserine dönüşüm riski taşırlar. Melanom tüm dünyada hızla artmakta olan kötü seyirli ve ölümcül olabilen bir deri kanseri tipidir. Bu nedenle tehlikeli benlerin tespiti ve cerrrahi olarak çıkarılması kişinin hayatını kurtarabilir.

    Benlerde Kansere Dönüşüm Belirtileri Nelerdir?

    Simetrik olmayan ve düzensiz sınırlı benler ani değişiklikler gösterirse hastanın vakit geçirmeden bir dermatoloğa başvurması gerekir. Ani değişiklikler hızlı büyüme, şekil değiştirme ve kanama olarak kendini gösterebilir.

    Kimler Risk Altındadır?

    Çok sayıda beni olan ( 50’den fazla), çocukluk döneminde ağır güneş yanıkları geçiren, ailesinde melanom olanlar ile açık ten renkli ve renkli gözlü kişilerde benlerin kansere dönüşüm riski daha fazladır. Bu özelliklere sahip kişilerin belirli aralıklarla dermatoskopik muayeneden geçmeleri gerekir.

    Tehlikeli Benler Nasıl Tespit Edilir?

    Dermatoskopik muayene benin iç yapısındaki detayların büyütülerek görülmesini sağlayan dermatoskop isimli bir el cihazı ile yapılır. Bu muayeneden sonra dermaoloğun şüpheli bulduğu benler cerrahi olarak çıkarılır ve patolojik inelemeye gönderilir. Diğer benler ise düzenli aralıklarla dermatoskop ile kontrol edilmeye devam edilir.

  • Amniyosentez

    Amniyosentez

    Gebeliklerin %2 ila %4’ünde bebekler farklı anomaliler ile dünyaya gelebilmekteler. Bu anomalilerin ortaya çıkışındaki en büyük faktörlerin başında, genetik defektler (gen hasarları) bulunmaktadır. Genetik bozukluk ve hasarların tedavisi için ne yazık ki kalıcı bir tedavi yöntemi henüz geliştirilemediğinden, oluşabilecek bu hastalıkların erken tanısı çok büyük bir öneme sahip olmaktadır. Anne ve babanın genlerinde bulunan ya da oluşabilecek kromozomal bozukluklar önceden bilindiği zaman, ya da gebelik sırasında ortaya çıkmasının ardından, gebelik kritik sınırına ulaşmadan sonlandırılması gerekebilmektedir. Gebelik sırasında, erken tanı adına birçok farklı yöntem kullanılmaya devam etse de, bu yöntemler arasında amniyosentez başı çekmektedir.

    Amniyosentez Nedir?

    Amniyosentez çoğunlukla, ikili, üçlü ve dörtlü set incelemelerinde risk saptanması durumunda, anne yaşının 35 in üzerinde olduğu rölatif risk artışı olduğu durumlarda kesin tanı için kullanılır. Anne adayının karnının üzerinden sokulan özel bir iğne aracılığı ile öncelikle rahim içine ulaşılması ve buradan da bebeğin içerisinde 9 ay boyunca yüzeceği ve besleneceği amniyon sıvısına ulaşılarak örnek sıvı alınması işlemine amniyosentez denilmektedir. Bu işlem genel olarak, bebekte bulunabilecek kromozom veya genetik anomali araştırması, nöral tüp defekti araştırması veya bebekteki akciğer olgunlaşması ile alakalı araştırmalar için kullanılmasının yanında, bazı gebeliklerde sadece bebeğin sıvısının olması gerekenden çok daha fazla olması nedeniyle anne adayına sıkıntı yaratması gibi durumlarda, anne adayını rahatlatmak amacı ile kullanılabilmektedir. Yani anne adayının karnından sıvı alınması işlemi illa ki kötü bir sonucun tanısı için gerekmemektedir. Dolayısıyla anne ve babaların bu konuda telaş duymaması, gerek anne adayı, gerekse bebekleri için büyük bir önem taşımaktadır.

    Amniyosentez Özellikle Hangi Durumlarda Uygulanır?

    Uzun zamandır amniyosentez işlemi sıklıkla tanı amacı ile uygulanmaktadır. Yapılacak bu uygulama ile kromozom anomalisi araştırması yapılır ve bebekte olabilecek genetik hastalıkların tanısı, bebekte nöral tüp defektlerin (hasarların) tanısı, oluşabilecek kan grubu uyuşmazlıklarında bebeğin bu durumdan etkilenme derecesinin belirlenmesi, bebeğin akciğer olgunlaşmasının meydana gelip gelmeyeceğinin belirlenmesi gibi pek çok farklı konu ile alakalı tanı yapılabilmektedir. Bunların yanı sıra birçok farklı duruma bağlı olarak anne adaylarına bu işlemi yapmaları önerilebilmektedir. Bu durumların başında, daha öncesinde kromozom anomalisi olan bir bebek doğurmuş olmak gelmektedir.
    Bahsedilenlerin yanında, anne ya da baba adayında yapısal, genetik ve kalıtsal kromozom kusurlarının olması, yakın akrabalardan bir tanesinde dahi down sendromu (mongolluk) gibi bir kromozom anomalisinin bulunması gibi nedenlerden dolayı anne adaylarına amniyosentez yapılmalıdır. Kimi kan ya da metabolizma hastalıklarında var olan kalıtsallık da nesilden nesile geçmektedir. Bu geçişin sonrasında ise bebekte hastalık belirtileri ortaya çıkabilmekte ya da birey ömrü boyunca taşıyıcı olarak kalmaktadır. Eğer ki taşıyıcı birey, yine kendi gibi taşıyıcı olan başka bir kişi ile hayatını birleştirip, çocuk sahibi olmak isterse, o zaman taşıyıcılık durumu devam etmekte ve bunun sonrasında da hastalık sürekli bir şekilde bir sonraki nesle aktarılmaktadır. Bu durum özellikle akraba evliliklerinde sıklıkla rastlanan durumların başında gelmektedir.

    Amniyosentez Uygulaması Ne Zaman ve Nasıl Gerçekleştirilir?

    Amniyosentez, çoğunlukla gebeliğin 16. ile 19. haftası arasında yapılsa da, şüpheli bir durumda ya da doktor tarafından gerekli görüldüğü takdirde, doğuma kadar herhangi bir zamanda yapılabilmektedir.
    Amniyosentez işlemi sırasında, anne adayına anestezi verilmesine gerek olmamaktadır, yalnızca ultrason yardımıyla bebeğin ve plasentanın konumu net şekilde incelenir. Bunun sonrasında anne adayının karın yüzeyi ilk olarak antiseptik madde ile silinir. Ultrason yardımı ile ve anestezide kullanılan özel iğneler aracılığı ile karnın mümkün olan en rahat ve en uygun noktasından rahim içerisine giriş yapılır ve buradan da amniyon sıvısının yer aldığı rahim boşluğuna gelinir. Enjektör aracılığı ile çekilen amniyon sıvısının 0.5 milimetrelik kısmı atılır ve yeterli miktarda sıvı çekilir. İkinci kere ultrason değerlendirmesinin yapılması sonrasında iğne çıkartılır ve alınan amniyon sıvısı genetik laboratuarlarda incelenir. Bu işlem sırasında, annenin rahim içinden alınan amniyon sıvısını bebek 3 saat içinde yerine koymayı başarır.

    Amniyosentezin Riskleri Nelerdir?

    Amniyosentez işlemi de tıp alanındaki her işlem gibi, konusunun uzmanı bir doktor tarafından yapılmalıdır. Ancak kendi içerisinde, anne adaylarının uykularını kaçıran riskler barındırmaktadır. Öncelikle psikolojik risklerinden söz etmek gerekirse; anne adayları işlemin kendisinden ya da iğneden korkmaktadırlar. Bebeğin sağlık durumuyla ilgili olumsuz bir haber bazen gebeliğin sonlandırılması anlamına geldiğinden, çıkacak sonuç ile ilgili belirsizlikler de anne adayını yıpratmaktadır.
    İşlem sonrası oluşabilecek bazı komplikasyonlar ise aşağıdaki gibi sıralanabilir:
    Eğer çiftlerde kan uyuşmazlığı varsa, işlemin ardından 72 saat içinde kan uyuşmazlığı iğnesi yapılması gerekmektedir.
    Amniyosentez esnasında sıvı kaçağı olması
    Bebeğin, amniyosentez işleminde kullanılan iğne ile zarar görmesi
    Bebeğin veya plasentanın enfeksiyon kapması
    Gebeliğin düşükle sonuçlanması
    Erken doğum riski
    Doğum suyunun erkenden gelmesi ile bebeğin kaybedilmesi
    Kan uyuşmazlığı varsa, izoimmunizasyonda artış olması.
    İşlemden önce bu riskleri kabul ettiğine dair çiftten onay için imza alınır.
    Burada dikkate alınması gereken enönemli husus ailenin onayıdır. Çiftler dünya görüşleri nedeniyle genetik olarak zeka özürlü bir çocukda olsa da bu çocuğu dünyaya getirmek isteyebilir. Ya da zeka özürlü olması nedeniyle bir gebeliğin sonlandırılması dünya görüşlerine uygun olmayabilir. Böyle bir durumda bu durumla ilgili kabulbelgesi imzalanıp amniosentez işlemi yaptırılmayabilir.

    Ayrıca bu riskleri almak istemeyen çiftler prenatal test olarak bilinen anne kanından bakılan bir testide isteyebilirler. Bu test hakkındaki tartışma güvenilirliği %99,9 dur ve sonucuna göre sonlandırma işlemi yapılamaz pozitif çıksa bile amniosentez şarttır.

  • İkili, Üçlü, Dörtlü Tarama Testleri Nedir?

    İkili, Üçlü, Dörtlü Tarama Testleri Nedir?

    Bu testler, 1992 yılından itibaren gebe takiplerinde rutin testler arasına girmiş olan TARAMA testleridir. Bunlar neyi tarar? Her birini ayrı ayrı yapmaya gerek var mıdır?

    Bu testler, gebelerde taşıdıkları bebeğin tüm canlı doğumlarda nispeten daha sık görülen Trisomy 18 ve Trisomy 21 olarak bilinen kromozomal hastalıkları taşıma olasılıklarını hesaplayan bir testtir. Kısaca bir tanı testi değil risk belirleme testidir. Anne kanından bakılarak yapılır. Bu testler yoruma açık olmayan rakamsal bir sonuç verir. Örneğin Üçlü test için konuşursak 1/250 nin (yani 250 de bir görülme olasılığı) üzerindeki değerler yüksek riskli (veya tarama pozitif), altındaki değerler düşük riskli (veya tarama negatif) kabul edilir. Çok analitik bir durum yani. Doktorun yorum katması mümkün değil.

    Eğer hastada yapılan bu testlerden hastaya yapılan biri sonuç olarak riskli bölgede çıkarsa TANI TESTLERİ’ne başvurulur. Bunun için yapılması gereken ise gebeliğin yaşına bağlı olarak AMNİOSENTEZ (bebeğin içinde bulunduğu sıvı ortamdan numune almak) KORYON VİLLUS ÖRNEKLEMESİ( bebeğin eşinden numune almak) veya KORDOSENTEZ (bebeğin göbek kordonundan kan örneği almak) dir. Bunlar tanı koydurucu testlerdir. Ayrıca son zamanlarda popüler olan PRENATAL TEST diye anılan %99,9 oranında güvenilirlikte bir diğer tanı testi vardır. Amniosentez,koryon villus örneklemesi, kordosentez ve prenatal testle ilgili ayrıntılı bilgilere diğer yazılarımdan ulaşabilirsiniz.

    Yukarıda yazdıklarımdan anlaşıldığı üzere bir hastada yapılan tarama testinin sonucu riskli bölgede yer almasa da bu konudaki risk olasılığını “0” olarak anlamamak gerekir. Bir örnekle açıklayalım;

    Bir hastada tarama testi sonucunun 1/ 225 olarak çıktığını varsayarsak bunun anlamı aynı gebelik yaşında ve alınan kan örneklerinde bakılan değerler aynı olan 225 hastanın 1 inin çocuğu bu kromozomal hastalığı taşıyor. Bu oran 1/250 den büyük olduğu için Bu hastaya tanı testi yapalım.

    Diğer bir hastada alınan sonucun 1/650 çıktığını varsayarsak bu hasta için aynı risk 650 de 1 demektir. Tıbben bu hasta daha düşük risk grubunda olduğu için bu hastaya tanı testi yapmaya gerek yok demektir. Buna rağmen risk “0” değildir. Benzer şekilde sonucu 1/2375 olarak çıkan bir hasta da da risk oranı “0” değildir. 2375 de 1’dir.
    Kısaca düşük risk “0” olarak anlaşılmamalıdır. Kritik tıbbi oran değişim göstermekle birlikte ortalama 250 de 1 olarak tespit edilmiştir.

    Özet ile doktorunuz size bu testleri yaptı sonuç risksiz bölgede çıktı ama siz maalesef yine de bu kromozom anomalilerini taşıyan bir bebek doğurdunuz. Bu olasılık herzaman vardır. Bu testlerden biri yapıldıysa diğerlerini yapmaya gerek yoktur günümüzde en çok tercih edileni ikili testtir.
    Benzer risk olasılıklarını günlük hayatımızda her an göze almıyormuyuz? Mesela trafikte giderken kazaya karışma olasılığı gibi. Bu oran daha yüksek olsa bile insanlar bu sebep ile trafiğe çıkmaktan geri kalıyor mu? Benzer binlerce örnek sıralamak mümkün.