Benler nedir? Benler genellikle deriniz zararsız değişikliklerindendir. Tıp dilinde melanositik nevüs olarak bilinirler ve melanosit denen pigment hücrelerin (derinin rengini veren hücreler) çoğalması sonucu gelişirler.
Benler ne şekilde görülebilirler?
Benler düz veya kabarık olabilirler. Renkleri pembeden kahverengi siyaha kadar değişebilir. Benlerin sayısı genetik olarak ve güneşe maruz kalmanın derecesine bağlı olarak değişir.
Benler ne zaman oluşurlar ve nasıl gelişirler?
Benler doğumda mevcut olabildikleri gibi genellikle çocukluk yaşında gelişirler. Erken evrede nevüs hücreleri derinin üst tabakası (epidermis) ile derinin orta kısmı (dermis) arasındadır. Bu nevüslere Junctional nevüs denir. Bu benler düz ve renklidirler. Benler geliştikçe nevüs hücreleri dermise de yayılır(compound nevüs) veya sadece dermiste bulunurlar (dermal nevüs). Bu benler kalınlaşmıştırlar ve sıklıkla deri yüzeyinden kabarıktırlar.Renkli olmayan dermal nevüsler sellüler nevüs olarak adlandırılırlar. Bazı nevüsler ise oldukça koyu mavi renktedirler ve mavi nevüs adını alırlar. Benler güneşe maruz kalındıktan sonra ve gebelikte koyulaşırlar. Erişkin çağda renklerini kaybeder ve yaşlılık döneminde tamamen ortadan kalkabilirler.
Ben tipleri nelerdir?
Doğumsal pigmente nevüs
Doğuşta mevcut olan bir ben konjenital pigmente nevüs olarak adlandırılır. % 1 bebekte bu benler görülür. Boyutları birkaç milimetreden vücudun çok geniş alanlarını kaplayacak kadar olabilir. Özellikle çok geniş olanlarının melanom denen bir cilt kanserine dönüşme olasılığı vardır.
Halo nevüs
Bazı benlerin etrafı beyaz bir halka ile kaplıdır. Bu tip benler çocuklukta ve ergenlik döneminde görülür. Herhangi bir zararları yoktur ve zamanla ortadaki ben ve beyaz halka ortadan kalkar. Bazen renk değişikliği melanom denen cilt kanserinde de görülebilir, eğer şüphe duyulursa biopsi almak gerekebilir.
Çiller
Çiller küçük açık kahve renkli düz deri lekeleridir ve genellikle açık renkli kimselerde görülürler. Genellikle güneşe maruz kalınan alanlarda bulunurlar ve yaz aylarında renkleri koyulaşır.
Sıradışı benler
Sıra dışı benler Clark Nevüs (Atipik nevüs) olarak bilinirler. Bu benler normal olmayan görüntüdedirler. Kenarları düzensiz, büyük boyutta, sıklıkla melanom denen cilt kanserine benzer şekildedirler, fakat çoğunlukla selimdiler. Kaygı uyandıran görünümlerinden dolayı gerekli olmadığı halde cerrahi olarak çıkarılabilirler. Sıradışı benleri olan kişiler özellikle ailelerinde melanom denen cilt kanseri var ise melanona yakalanma açısında risk taşırlar.
Benlerdeki değişiklikler neyin belirtisi olabilirler?
Melanoma derinin pigment (boya) hücrelerinden kaynaklanan kanseridir. Eğer bir ben büyüklüğünü, şeklini veya rengini değiştirirse ve ya erişkin dönemde yeni bir ben çıkarsa muhakkak birdermatoloji uzmanı tarafından incelenmelidir. Dermatologlar dermatoskopi denen bir yöntemle benlerin görüntüsünü büyüterek inceleyebilirler ve eğer gerekirse biyopsi de alabilirler.
Benler nasıl tedavi edilir?
Birçok ben zararsız olması ve çıkarılmasına gerek olmamasına rağmen aşağıdaki durumlarda tedavi edilmelidir.
Kanser olasılığı var ise: Bir benin yapısı düzensizse, çevreye doğru yayılıyor ve rengini değiştiriyorsa tedavi edilmelidir. Eğer bir ben kıyafetlerin, tarağın ve tıraş bıçağının bene zarar verebileceği yerlerde ise çıkartılmalıdır. Kozmetik nedenler Benler hangi yöntemlerle tedavi edilir?
1.Traşlama şeklinde biyopsi
Deriden kabarık bir ben bu yöntem ile kolaylıkla tedavi edilebilir. Deri lokal anestezi ile uyuşturulduktan sonra bir cerrahi bıçak veya koter ile çıkartılır. Yara düz beyaz bir leke bırakarak iyileşir.
2.Benin cerrahi olarak çıkartılması
Bu yöntem ben düzse veya melanom dediğimiz cilt kanseri şüphesi var ise kullanılır. Deri deki ben tam kalınlığı ile çıkarılır ve sonrada dikiş atılır. Çıkarılan ben patolojik incelemeye gönderilir. Cerrahi yapılan yerde ince bir çizgi şeklinde iz kalabilir.
Benlerin üzerinde çıkan kıllar traş edilebilir. Cımbızla alınması benin altında inflamasyona yol açarak ağrılı şişliğe neden olabilir.
Deri nasıl muayene edilmelidir?
-Ayda bir kişisel cilt muayenenizi yapınız: Benlerinizde bir değişiklik görürseniz veya yeni bir benin çıktığını fark ederseniz bir Dermatoloğa başvurunuz. -Çok sayıda beniniz, atipik beniniz, daha önceden olan deri kanseriniz var ise veya doktorunuz önerdiyse düzenli olarak muayene olunuz. -Çok sayıda ben ve sıra dışı ben var ise fotoğraf ile kayıt almak faydalı olabilir. Dermatoskopi denen bir yöntem ile benlerin fotoğrafları alınarak, benlerdeki melanom habercisi olabilecek değişiklikler kolaylıkla saptanabilir. -Cilt kanserinden nasıl korunulur? -Güneşten korunma oldukça önemlidir. -Uzun kollu gömlek, uzun pantolon ve etekler, şapka giyilmelidir. Güneşten koruyucu kullanın. Koruma faktörü 30 ve üzerinde olan güneşten koruyucuları sık olarak güneşe maruz kalan alanlara uygulayın.
Günümüze kadar çatlak tedavisine yaklaşım hep cilde mikro hasar verilmesi ve cildin kendini toparlaması üzerine olmuştur. Bu tip yöntemler halen mevcut olup çatlağın görüntüsünü sadece %15-25 gibi bir seviyede tedavi edebilmektedir. Oysaki Çatlaklar sadece dış yüzeyde olan sorunlar değildir. Cildi bir bütün olarak ele almalıyız. Çatlakların oluşumunun en önemli sebebi hormonal değişikliklere dayanmaktadır. Tabii ki mekanik etkiler ( yer çekimi, kilo alıp verme vs.) zaten halihazırda hormonal değişiklikler sonucunda oluşan çatlakların biraz daha derinleşmesine ve büyümesine vesile olur. Güncel çalışmalar çatlakların aslında atrofi olduğunu kanıtlamıştır. Atrofi nedir? Atrofi hücrelerin beslenememesi durumunda küçülmesidir, yani doku kaybıdır. Dikkat ederseniz çatlağa dokunduğunuzda parmağınız hafif içeri girer. Sonuçta hücre bazında bir sıkıntı varsa, fraksiyonel lazer, dermabrazyon gibi sistemlerle cildi soymak ya da mikro iğneleme sistemleriyle enerji vermenin yeterli olmadığı ifade edilmektedir. Şimdiye kadar alınan yetersiz sonuçlar bunu zaten kanıtlamaktadır. Bir başka önemli nokta ise ciltte oluşan çatlakların renklenememesi, bronzlaşamamasıdır. Bu tarz cilde zarar vererek yapılan uygulamalarda çatlağın yeterince tedavi edilememesi dışında birde cildin renklenmesine ve bronzlaşmasına hiçbir katkı sağlanamamasıdır. Bu da ayna karşısında ve günlük hayatında çatlaklarından psikolojik olarak rahatsız olan hastalara pekte yardımcı değildir.
Toplamda 14 senelik çalışma ve araştırmalar sonunda ilk defa cilde zarar vermeden çatlağı tedavi eden bir sistem geliştirilmiştir. İtalya’da üretilen bu sistemle çatlağı ortalama %85 oranında iyileştirmenin artık mümkün olduğu belirtilmektedir. %85 derken bu rakamın yanlış anlaşılmamasının gerektiği, %15 gibi bir başarısızlık kesinlikle söz konusu olmadığı ve bu rakamın çatlağın doldurulması ile alakalı olduğu, yani her çatlakta iyileşmenin kesin olduğu, hiçbir yan etkisinin olmadığı ifade edilmektedir. Tamamen Bio-uyumlu manyetik alan ile birlikte bazı spesifik amino asit bazlı serumlar cilde yedirilmesi suretiyle hiçbir acı hissetmeden, hayat standartlarına hiçbir kısıtlama getirmeden çatlaklarınızdan kurtulmak artık mümkün gibi gözükmektedir. Yani tedavi sırasında güneşe çıkabilir, solaryuma gidebilir, çatlaklarınızı bronzlaştırıp sağlıklı derinizle aynı renk ve bronzluk seviyesine getirebilirsiniz.
Bu cihaz bunu nasıl yapıyor? Diğer sistemlerden farkı nedir?
Bilim adamlarının ifadelerine göre, cilde herhangi bir zarar verilmemekte, hücrenin istediği besin olan Sodyum ve Potasyum bio-uyumlu manyetik alan terapisiyle, pozitif ve negatif enerjiyle hücreye sodyum ve potasyum pompalanmakta. Pozitif akımla hücre içine pompalanan sodyum ve potasyum hücrenin ihtiyacı olan besini sağlamakta. Daha sonra negatif akım ile hücre içindeki toksinleri dışarı çıkararak detoksifiye (toksinlerden arınma) gerçekleşmekte ve böylelikle hücre gerekli besini alarak normal seviyesine dönmekte. Seanslar ilerledikçe çatlaklar renklenme özelliğini kazanmaya başlıyor.
İtalyan innovasyon ödülü alan bu sistem artık Pisa üniversitesinde, Barcelona üniversitesinde medikal estetik alanındaki master programlarında ders olarak verilmeye başlanmıştır.
Etkinliği bağımsız araştırmalar, akademik çalışmalar ve bilimsel yayınlar tarafından belgelendirilmiş olan çatlak tedavi yöntemi Biodermogenesi® kalıcı ve ciddi sonuçlar elde etmeyi garantileyen ve çok sayıda biyopsi ve ultrason taraması aracılığıyla belgelendirilmiş olan tek çözüm olarak lanse edilmekte. Biodermogenesi® çatlak tedavisi yöntemi Bi-One® adı verilen sistem ile uygulanmaktadır.
Pisa Üniversitesi Dermatoloji Fakültesi’nin sürdürdüğü bir araştırma çatlakların, Biodermogenesi®’den önce önerilen diğer uygulamalardan tamamen üstün olarak %80 üzeri gibi benzersiz bir oranda kaybolduğunu kanıtlamıştır. Binlerce kullanıcı üzerinde ayrıntılı olarak yürütülen vaka çalışması aynı zamanda sonuçların hiçbir yan etki ve hastalar üzerinde özel kısıtlamalar olmaksızın elde edildiğini de ortaya koymuştur. Dolayısıyla tedaviden sonra güneşlenilebilir, streç giysiler giyilebilir ve sporun yanı sıra dilenilen her şey yapılabilir.
Araştırma ayrıca Biodermogenesi®’yle elde edilen sonuçların, uygulamadan dört-beş yıl sonra bile aynen sürdüğünü ortaya koymuş ve bu metodun yalnızca estetik bir sonuç elde etmekle kalmayıp, çatlakları gerçek anlamda yok ettiğini de doğrulamıştır.
Biodermogenesi Yöntemi
Biodermogenesi® yöntemini diğer tedavilerden ayıran önemli özelliği, dokuların biyolojik olarak tekrar canlanmasını sağlayarak kendi kendini yenilediği, derideki anormal olan metabolik faaliyetleri normalleştirdiği, destek dokusu ve üst deride hücresel faaliyetleri arttırarak normalleşmeyi tetiklediği ifade edilmektedir.
Biodermogenesi® yönteminin yara oluşturmadan normalleşmeyi tetiklemesi ile deri destek dokusunda normalde diğer tedaviler ile elde edilemeyen doğal kollajen ( yara iyileşme kollajeni normal kollajen dokudan farklıdır) ve elastik doku artışı sağlandığı gibi üst deride renk üreten hücrelerin normal renk üretme yeteneğini yeniden kazanması sayesinde derinin renklenmesi sağlanabilmektedir. Biodermogenesi® yönteminin ağrısız ve günlük hayatı etkilemeyen bir tedavi olması ve elde edilen düzelmenin % 80’lerin üzerinde olması nedeniyle diğer tedavi seçeneklerine göre çok üstün olduğu belirtilmektedir.
Yöntemin en önemli aşamasında hücreler ve fibroblastlar içine Na+ ve K+ pompalanır. Biodermogenesi® yöntemi cilt içine enerji geçişine izin vermeyen, yüksek oranda değişken olan pozitif ve negatif valens frekanslı elektromanyetik dalgaları özel prob yardımıyla kullanır. Na+ ve K+ bu sayede besleyici faktörleri hücre zarı içerisinden transfer edebildiklerinden hücreleri besler, normal deri metabolizmasının ürettiği toksinlerin hücre içinden atılmasına yardımcı olur. Bu sayede hücrelerde ve fibroblastlarda mitöz % 400 oranında artış gösterir. İyileşme süreci tetiklenir, çatlaklarda doku atrofisine bağlı oluşan derinlik dolmaya başlar. Seanslar ilerledikçe üst derimizde renk üreten melanosit hücrelerinin normal renk üretme yeteneğini yeniden kazanmasıyla çatlakların renklenmesi sağlanır.
Etkinliği klinik çalışmalarla ve biopsi örnekleri, ultrasonografik sonuçlarla destekli olan Biodermogenesi® yöntemi ile deri çatlaklarının tedavisi ağrısız, deride olumsuz değişikliklere sebep olmayan, günlük hayatı etkilemeyen ve renklenmenin de sağlanabildiği deri çatlak tedavisinde çığır açan bir tedavi tekniği olarak gözükmektedir.
Seans Sayısı ve Aralığı
Çatlak tedavisine başlamadan evvel hasta ve doktor tarafından seans sayısını belirlemek için özel bir form dolduruluyor ve bunun neticesinde ortaya çıkan puanlamaya göre, tedavinin kaç seanstan oluşacağı belirleniyor.
Genel olarak, 10 yıla kadar olan çatlaklarda 15-20 seans, 10 yıl ve üzeri olan çatlaklarda 20 seans ve üzeri bir tedavi programı uygulanıyor.
Seanslar haftada en az 2, en fazla 3 defa yapılıyor. Buradaki önemli kıstasın 48 saatte bir seans uygulanabilir olması ve daha sık yapmanın ekstra hiçbir fayda getirmediği belirtiliyor.
Hafifte olsa günlük makyaj uygulanması cildin daha sağlıklı görünmesini sağlar. Yüzdeki yaşlılık ve güneş lekelerinin üzerine açık renk kapatıcı uygulayabilirsiniz. Bunların tedavisine gelince peeling uygulamaları ciltteki pek çok renk sorununu çözümlemek için geliştirilmiş uygulamadır.
Kaşları kalınlaştırın Uzun zaman yoğun olarak kaş almışsanız bazı bölgelerde kaşların çıkmadığını fark edersiniz. Bunu için özel kaş ve kirpik ürünleri kullanabilirsiniz. Ayrıca doğal bir görünüm için saç renginize yakın bir kalemle kaşları yoğunlaştırabilir, kaş fırçasıyla şekillendirebilirsiniz. Rujlar Dudak şekli yaşlanma sürecinde incelir, dudak konturu belirginliğini kaybeder ve etrafında ince çizgiler oluşur. Bu bölgeye yapılacak dolgu uygulamaları ile dudak etrafındaki çizgiler düzeltilebilir ve dudak eski şekline getirilebilir. Ruj seçiminde koyu renk rujdan uzak durun. Dolgunlaştırıcı etkili rujlar kullanabilirsiniz. Dudak çevresini açık renk bir kalemle belirginleştirdikten sonra açık renk ruj kullanmak dudağı daha güzel gösterir. Allık Yaşlanma sürecinde elmacık kemikler bir miktar aşağı doğru yer değiştirir. Bu bölgeleri radyofrekans, dolgu gibi bazı uygulamalarla daha iyi hale getirmek mümkündür. Allık sürerken eski elmacık kemik bölgesine uygulamak yüzdeki sarkmayı vurgular. Bu nedenle elmacık kemiklerin o anki yerini tespit edip buralara allık uygulamak ve bunu şakaklara doğru yaymak daha güzel bir görünüm sağlar. Göz altı torbaları Göz altı torbaları göz çevresi peeling uygulaması veya cerrahi tedavilerle azaltılabilir. Bunun dışında makyajla kapatmak isterseniz, bu bölgelere fondötenden daha koyu renkte bir kapatıcı uygulamak daha iyi sonuç verir. Göz altı morlukları Bu bölgede morluk problemi sık görülen bir sorundur. Göz çevresine peeling, mezoterapi uygulamaları ile azaltılabilir. Bunun dışında makyajla kapatmak isterseniz fondötenden daha açık renkte bir kapatıcı uygulayınız. Bronz pudra kullanın Ciltteki soluk görünümünü azaltmak, daha canlı bir görünüm vermek için kullanabilirsiniz. Bronz allığı elmacık kemiğinden saç çizgisine doğru hafifçe sürün. Daha ışıltılı daha canlı bir görünüm oluşacaktır. Yüz Çizgileri Yüz çizgileri botoks ve dolgu maddesi tedavisi ile azaltılabilir. Ciltteki çizgileri kalın fondöten ya da kapatıcı ile kapatamazsınız. Kalın ürünler çizgilerin arasına girerek daha dikkat çekici bir hal almasına sebep olur. Amaç bunları kapatmaktan çok, dikkati başka yöne çekmek olmalıdır. Önce makyaj altı baz kullanıp üzerine mineral fondöten kullanmak daha iyi bir seçim olur.
Vitiligo latince vitelius kelimesinden gelmiştir. Vitelius Türkçe dana anlamına gelmektedir. Hastalık bu hayvanın sırtındaki lekelere benzetilmiştir. Derimizde pigment üreten, dolayısıyla derimize rengini veren melanosit hücreleri vardır. Bu melanositlerin hasar görmesi sonucu, pigment üretilemez. Pigment yetersizliği sonucu deride, dağınık ve yama şeklinde sınırları belli olan beyaz leke ve lekeler oluşmaktadır. Lekeler süt kadar belirgin bir beyazlıktır. Bu lekelerin büyüklükleri değişebilmektedir; nokta kadar olandan tüm yüzü kaplayacak kadar büyüklüklerde olabilmektedir. Bazen melanin pigmenti kaybı kısmidir ve tam beyaz leke olmayabilir. Her beyaz leke vitiligo anlamına gelmemektedir. Nadir olarak kıllarda da renk kaybı olabilmektedir.Halk arasında sedef ala, baras, ebreş olarakta bilinmektedir. Toplumumuzda vitiligo, deride beyaz kepekli kırmızı yaraların seyreden psoraisis hastalığıyla karıştırılmaktadır. Ancak bu iki hastalık birbirinden tamamen farklıdır.
Vitiligo Hastalığının Seyri Nasıldır ?
Vitiligo hastalığı uzun süreli, tekrarlayıcı çoğu zaman yaşam boyu sürebilen zaman zaman alevlenme ve yatışma dönemleriyle seyreden bir hastalıktır. Hastalık, her hastada farklı ve kişiye özgü bir seyir göstermektedir. Bir başka deyişle her hastanın vitiligosu farklıdır. Bazı hastalarda az sayıda plak oluşur ve hiçbir zaman artmaz. Bazı kişilerde hastalık o kadar yaygın olabilir ki nerde ise hastanın normal deri renkli alanı kalmamıştır.
Vitiligo görülme sıklığı ve özellikleri nerelerdir?
Toplumda vitiligo göreceli olarak değişmekle birlikte % 1-2 oranında görülmektedir. Görülme sıklığında cinsiyete bağlı bir fark yoktur. Yaklaşık hastaların %30 oranında ailesinde vitiligo vakaları vardır. Hastalığın kendisi kalıtsal değildir ancak genetik yatkınlık söz konusudur. Siyahlarda, Fas ve Yemen yahudilerinde sıktır. Vitiligo doğumdan yaşlılığa kadar ortaya çıkabilirse de başlama yaşı en sık olarak 10 ila 30 yaşları arasındadır. İleri yaşlarda ve bebeklerde çok nadirdir. Kadınlarda derinin görünümüne artmış olan ilgi, vitiligonun erkeklere göre daha erken fark edilmesini sağlar.
Vitiligoda şikayetlerin başlangıç belirtileri ve özellikleri nelerdir?
Erken dönem vitiligoda, beyaz renkli alanlar belirgin değildir ve kaşıntılı olabilir. Başlangıçta vitiligo semptomsuz olarak ilerler. Vitiligo özellikle deri güneşte yandığında daha da belirginleşen keskin sınırlı ve kozmetik olarak rahatsız edici beyaz lekeler olarak belirir. Lezyonun daha da belirginleşmesi güneşten korunmayla önlenebilir.
Vitiligonun klinik tipleri var mıdır? Bunlar nelerdir?
İlk olarak yalnızca birkaç ufak küçük keskin sınırlı çevresi sıklıkla daha koyu renkli bölgeler vardır. Sınırlarda kırmızı veya koyu renkli bir halka olabilir. Lezyonların sayısı arttıkça birleşerek biçimsiz şekiller oluşturabilir. Vitiligo lezyonları tek bir bölgede veya yaygın olabilir, yaygın formu vücutta simetrik yerleşmektedir. En sık tutulan bölgeler yüz boyun ve saçlı deridir. Deri kıvrımları da sık olarak tutulur. En sık tutulan yerler tekrarlayan travmaya maruz kalan kemik çıkıntılar , önkol dışyüzü, bilek iç yüz, el sırtı, el parmağı gibi bölgelerdir Vitiligo oldukça sık olarak dudak, genital bölge, diş etleri, areola ve meme başı gibi bölgelerin çevresinde ortaya çıkar. Vitiligolularda çevresinde beyaz halka bulunan halo nevus denen benler sıktır. Saçlı deri vitiligosu genellikle beyaz veya gri saçın bölgesel yamaları şeklinde ortaya çıkar, fakat tüm saçlı derinin total beyazlaşması da görülebilir. Saçlı deri tutulumu görülmektedir. Bunu sırasıyla kaş ,kasık bölgesi ve koltuk altı tutulumu izler. Kıllarda beyazlaşma tedavi edilebilirlik için kötü bir işaret olabilmektedir. (Vitiligoda tedavi ile yada kendiliğinden renklenme kıl köklerinde bulunan melasitlerden olmaktadır.) Vitiligo küçük bir alanda sınırlı ise buna lokal vitiligo, belli bir anatomik alanda ise örneğin bir kolun tamamı gibi buna segmental vitiligo, tüm vücutta yaygın ve simetrik ise vitiligo vulgaris ve tüm vücudu kaplayacak şekilde yaygın ise universal vitiligo tanımlamaları kullanılmaktadır.
Vitiligonun nedenleri nelerdir?
Vitiligonun nedeni bilinmemektedir. Bununla birlikte aşağıda sıralanan hipotezler geliştirilmiştir. İmmun sistem yanlış çalışması hipotezi; Vitiligonun nedenleri tamamen anlaşılmamıştır ama tıbbı araştırmalar bunun immun sistemle(Vücudumuzun savunma sistemi) ilgili olduğunu düşündürmektedir. Hepimizin kanında bulunan beyaz kan hücrelerinden T lenfosit hücreleri savunma sistemi denetimdeki sapma sonucu kendi renk hücrelerine saldırmaktadır. Sinirsel hipotez: Sinirlerden salınan aracı bir madde renk hücresi melanositleri veya renk maddesi melanin üretimini yok eder. Kendi kendine yıkım hipotezi Renk maddesi melanin sentezi renk hücresi olan melanositlerce yok edilebilir.
Genetik hipotez; Melanositlerin kalıtsal bir anormalliği, onların büyüme ve gelişimini engeller.
Mikrokimerizm Hipotezi: Yapılan bazı çalışmalarda gebelikte (anne ile bebek arasında), organ nakli veya kan transfüzyonunda kişiler arasında hücre transferi olduğu gösterilmiştir. Bu hücre veya DNA lar alıcıda on yıllarca kalarak mikrokimerizm durumu oluşturur. Vitiligonun da böyle bir yol ile oluşmuş olabileceği düşünülmektedir. Viral nedenler: Özellikle CMV(citomegalovirus) e bağlı vitiligo ve para şeklinde saç dökülmeleri öne sürülmüş ve bu amaçla antiviral tedaviler uygulanmıştır.
B12 ve Folik asit eksikliği : B12 , B6 ve folik asit eksikliğine bağlı homosistein yüksekliğinin vitiligoya neden olabileceği düşünülmektedir. Bu aminoasidin yüksekliği kardiyovasküler hastalıklar ve sık kemik kırıklarına da sebep olduğu için önemlidir. Bu teorilerin hiçbirisi tek başına yeterince tatmin edici olmadığından bir kaçını birden içeren teoriler de bazı uzmanlarca desteklenmektedir.
Vitiligo da kan tahlili gereklimidir ve tanı yöntemleri nelerdir?
Vitiligo tanısı genellikle klinik olarak konsa da diğer hastalıklardan ayırt etmede nadir olarak biopsi yardımcı olabilir.Vitiligo özellikle tiroid hastalıkları ve diabetes mellitus gibi diğer otoimmun hastalıklarla birliktelik gösterebilir. %30 unda tiroid hastalığı vardır. Diğer birlikte olduğu otoimmun hastalıklar grubunda şunlar vardır: Pernisioz anemia, Addison's hastalığı, Alopesi areata ,insuline bağımlı Diabet, Uveitis, Kronik mukokutanoz Kandidiazis, Poliglandular otoimmun sendromlar. Hastaların hipotiroidi, Graves(tiroid hastalığı), diabet ve diğer otoimmun hastalıkların başlangıç işaret ve bulgularına karşı uyanık olmalıdır.
Tanı Wood ışığında muayene ile yapılabilir. Bu ışık renk kaybını daha da belirginleştirir. Özellikle Koltuk altı ,anüs, ve genital bölgeler Wood ışığı olmadan pek belirgin değildir.
Vitiligo Hastalığı Bulaşıcı mıdır ?
Vitiligo hastalığı kesinlikle bulaşıcı ve mikrobik bir hastalık değildir. Vücudun bir yerinden diğer bölgeye de bulaşma olmaz.
Vitiligo yayılır mı?
Bu çelişkili bir konudur. Başlangıcı genellikle yavaş olup, bazen o şekilde kalabilmektedir. Ancak aylar sonrasında lekelerde hızlı bir artış da olabileceğinden hasta mutlaka yakın takip altında olmalıdır.
Vitiligo kendiliğinden geçer mi?
Genellikle tek olan lezyonlar üzerlerinde çillenme göstererek kendiliğinden gerileyebilmektedir.
Vitiligo Hastalığında Önerilen Bir Beslenme Şekli Var mı ?
Vitiligo hastalığı allerjik bir hastalık değildir ve belirli bir besin nedeniyle oluşmaz. Antioksidanlar yani A, E ve B vitaminlerinin kullanımı vitiligolu hastayı güneşin zararlı etkilerine karşı korumaktadır.
Vitiligonun iç organlardaki bir hastalıkla ilişkisi var mıdır?
İç organlarla ilgili bir hastalık değildir. Ancak vitiligoyla beraber bazı hastalıklar görülebilmektedir: Tiroid bezi hastalıkları, saç kaybı, şeker hastalığı, böbrek üstü bezi hastalıkları gibi. Ancak tüm bu hastalıklar yönünden mutlak tetkik yapılması gerekmektedir
Vitiligo Hastalığı Deri Kanserine Dönüşür mü ?
Hayır ! Ancak vitiligo hastalığında derinin doğal korunma sistemi olan melanositler olmadığı için güneş kökenli cilt kanserleri daha sık gözlenmektedir. Ayrıca kontrolsüz kullanılan bazı tedavi yöntemleri deri kanseri riskini arttırabilir. Bu nedenle tedavinin uzman gözetiminde sürdürülmesi önemlidir.
Vitiligonun stres, sıkıntı ile bir ilişkisi var mıdır?
Kesin kanıtlanmamış olmakla beraber, ağır stres vücudun savunma sistemini etkilediğinden lekeler artabilmektedir. Bu nedenle gereğinde mutlaka psikolojik değerlendirme yapılması gerekmektedir.
Vitiligonun tedavisi nedir?
Vitiligo tedavisinde birçok tedavi yöntemi mevcut olmasına rağmen tüm hastalarda iyi sonuç veren tek bir tedavi yöntemi yoktur. Bu nedenle tedavi hastaya göre bireyselleştirilmelidir. Hastalar, tedavinin süresi ve riskleri konusunda da uyarılmalıdır. Tedaviye yanıt beyaz lekeler içerisinde küçük çillenme renk adacıklarının oluşması ve bunların daha sonra birleşerek alanı kapatması şeklinde olmaktadır.
Vitiligo tedavisi;
A. Topikal ve sistemik ilaçlardan oluşan medikal tedaviler
B. Cerrahi uygulamalar
C. Ek tedavi yaklaşımları başlıklarında değerlendirilebilir.
Medikal Tedaviler
A. Topikal Tedaviler
1. Kortikosteroidler(Kortizonlu ilaçlar); En sık kullanılan vitiligo ilaçlarıdır. Sistemik ve kullanıldıkları yerde yan etkileri fazla olduğu için yaygın hastalarda fazla tercih edilmemektedir. Daha çok çocuklarda, lokalize alanlarda ve yeni başlayan vitiligolarda
etkilidir. Özellikle yüzdeki lezyonlarda en hızlı ve iyi yanıtı vermektedir ancak gözde katarakt ve göz basıncını arttırma gibi yan etkiler yönünde dikkatli olunmalıdır. Koyu tenlilerde cevap daha iyidir. Ucuz oluşu ve uygulama kolaylığı avantajları, yan etkiler ve tedavi sonrası nüksler dezavantajlarıdır.
2. Fototedaviler;
PUVA tedavisi 8-methoxypsoralen, 5-methoxypsoralen, trimethylpsoralen gibi ışığa duyarlandırıcı maddelerin verilmesi ve sonrasında UVA uygulanması şeklinde özetlenebilecek bir tedavidir. Özellikle yaygın ve deri tipi IV-VI olan hastalarda tercih edilmektedir. Ancak 12 yaş üzerinde kullanılabilmesi, tedaviden sonraki 1-2 yıl içerisinde hastalığın tekrarlaması, açık tenlilerde kullanılamaması, uzun takiplerinde gözde katarakt ve cilt kanseri gelişme riskleri nedeni ile artık fazla kullanılmamaktadır.
Ultraviyole B Tedavisi: UVB tedavisi PUVA ya alternatif olarak uygulanmıştır. Uygulama kolaylığı ve kimyasal bir maddeye ihtiyaç olmaması dışında PUVA ya göre istatiksel olarak anlamlı bir fark görülememiştir. Ancak her ne kadar dar bant sonuçları tatminkar gözükse de hastaya tedavi sırasında UVB veya PUVA normal deriye de uygulandığı için lezyon ve normal deri arasındaki kontrast artar, normal deride cilt yaşlanması telenjektaziler ve cilt kanserlerinin görülme riski artar. Değişik bölgelere farklı dozlar uygulanma şansı yoktur.
Excimer Lazer: PUVA ve UVB tedavilerindeki sorunları aşmak için mikrofototerapi adı altında Excimer lazer denen özel cihazlar geliştirilmiştir. Bu cihazlar beyaz renkli deriyi saptayarak UV ışınlarını buraya yönlendirir. Farklı bölgelere farklı dozlar verme şansımız olur. Verilen total doz azalır. Minimal eritem dozuna göre sorunlu bölgelere daha yüksek dozlar uygulanabilir.
3. İmmunomodulatörler; bu amaçla son yıllarda takrolimus ve pimekrolimus ile başarılı sonuçlar alınmaktadır. Yan etkileri topikal steroidlerden azdır, irritan etkiler olabilir ve çocuklarda topikal steroidlerden daha güvenlidir. Bu nedenle özellikle yüz ve boyundaki sınırlı tutulumda ve çocuklarda tercih edilmektedir. Excimer lazer/ışık sistemler ve UVB ile kombinasyonu daha iyi sonuç vermiştir. UVA tedavilerinde kanser riski artışı nedeni ile birlikte kullanılmaz.
4. Kalsipotriol; Vitiligolu deride kalsiyum geri alımı bozulmuştur. Kalsipotriol melanositlerde D vit 3 reseptörlerini uyararak kalsiyum hemostazını düzenlemektedir. Dahaçok dar band UVB ile kombinasyonu kullanılmaktadır.
5. PGE2(prostoglandin E 2); özellikle UV ile birlikte vitiligoda başarılı bulunmuştur.
6. Psödokatalaz; Katalaz normalde deride bulunan ve serbest oksijen radikalllerinin hasarını azaltan antioksidan bir enzimdir. Vitiligolu hastalarda UV ile birlikte kullanımı ile iyi sonuçlar alınmaktadır.
7. Fenil alanin; tek başına ve UV tedavileri ile birlikte kullanılmaktadır.
8. Plasenta; plasenta ekstresidir. Deride melanin yapımını uyarmaktadır. Gel formu bulunmaktadır.
9. Depigmentasyon; %50'den fazla tutulumu olan ve özellikle yüz ve boyundaki repigmentasyon girişimlerinin yanıt vermediği hastalarda düşünülebilir. Depigmentasyon sonrası deri tipinden bağımsız şekilde tam bir renk bütünlüğü sağlanmaktadır. Hastalara uygulama ve sonuçları konusunda yeterli bilgi verilmeli ve hastalar asla güneşlenmeyeceklerini kabul etmelidirler. Hidrokinonun monobenzil eteri (monobenzen) ABD ve Avrupa'da bulunmakta olan tek ajandır. Serbest oksijen radikallerinin açığa çıkışını arttırarak epidermal melanositleri kalıcı olarak yok etmektedir.
10. Kamuflaj uygulamaları; Mikropigmentasyon İlk kez 1989da demir oksid pigmentleri kullanılmıştır. Bugün benzer teknik kalıcı eyeliner için kullanılmaktadır. Tatuaj, depigmente alanın repigmentasyonu amacı ile yalnızca koyu derili kişilerde kullanılabilir. Renk uyumu zordur, ve renk silinmeye eğilimlidir.
Deri dihidroksiaseton prepratları (güneşsiz yanma)ile boyanabilirsede renk uyumu sıklıkla başarılı değildir.
B.Sistemik tedaviler;
1. Steroidler; Aktif ilerleyici lezyonlarda, melanosit antikorlarına karşı sitotoksik etkiler hızlı iyileşme sağlamaktadırlar. Ancak yan etkileri nedeniyle kullanımları kısıtlıdır ve yarar-zarar dengesi gözetilerek tedavi başlanmalıdır.
2. Levamisol ile tedavi: Vitiligo tedavisinde güvenli ve etkili bulunmuştur.
3. Vitaminler: B 12, Askorbik asid, Folik asid tedavide önerilmiştir.
4. Suplatast tosilat :Diğer ilaçlarla birlikte kullanımı önerilmektedir. Tcell, IL-4 mRNA transkripsiyonunu engelleyen anti allerjik bir ajandır
* Cerrahi Yaklaşım: Ufak alanlarda ve stabil (4-6 aydır ilerleme yok) vitiligosu olan hastalar cerrahi transplantasyonlar için adaydır. Uygulama zaman alıcıdır, sadece segmental yada lokalize vitiligo hastaları için sınırlıdır. Parmakların dorsal yüzleri, el bilekleri, alın ve saç çizgisinde diğer tedavilerin başarısı zordur. Buralarda cerrahi uygulamalar yapılabilir.
Uygulanan cerrahi teknikler şunlardır;
1-Epidermal ve melanosit süspansiyonları: Hastanın normal derisindenhazırlananmelanosit ve deri süspansiyonları dermabrazyon veya lazer ile kaldırılan vitiligolu alana konur. Eğer alınan melanositler kültüre edilerek çoğaltılır ise daha geniş alanarda kullanılabilir. Ancak uzun,zahmetli ve daha pahalı uygulamadır.
2-İnce dermoepidermal greftler: dermatomla alınan normal deri, yine dermatomla alınan vitiligolu deri alanına yerleştirilir.
3-Emme bülü greftleri: Greftler vakumla belli basınç ile normal pigmentli deriden elde edilir. Vitiligolu alandan donma ya da emme ile alınan bülün tavanı kaldırılır ve yerine bu normal donor konulur.
4- Punch minigreft: 0.7 yada 1 mm çaplı punch denilen özel aletler ile normal pigmente deri alınır bunlar vitiligolu deriye yine buradan aynı çaplı punchlar ile alınan yerlere yerleştirilir.
C. Yardımcı Tedaviler;
1. Psikolojik Destek: Bilimsel araştırmalar, vitiligo hastalarında psikolojik destek sağlanmasının yaşam kalitesini arttırdığını ve hastalığın iyileşmesine katkıda bulunduğunu göstermiştir. Bu nedenle, gerekli durumlarda uygun ilaçlar ya da ilaç olmaksızın çeşitli psikoterapi yöntemleri kullanılabilir.
2. Bitkisel İlaçlar;Benzer şekilde bitkisel tedaviler, doğal ilaçlar da uzun süreli iyilik sağlayamamaktadır. Ağızdan alınan bitkisel ve doğal ilaçların ağır iç organ (ör:karaciğer) toksisiteleri, önemli yan etkileri ve ilaç etkileşimleri olabilmektedir. Bu nedenle bir deri hastalığı olan vitiligo hastalığının tedavisi , dermatoloji uzmanınca, etkinliğinin yanı sıra emniyetliliği de kanıtlanmış onaylanmış ilaçlarla yapılmalıdır. Hekiminiz yeni geliştirilen ilaçlar ya da diğer tedavi yöntemleri konusunda en sağlıklı ve doğru bilgilere ulaşacağınız kaynaktır.
Vitiligo hastalığı olan bir kişi nelere dikkat etmelidir?
Deriye renk veren madde aynı zamanda cildi güneş ışınlarından da korur. Vitiligo lekelerinde bu madde yok olduğu için bu lekeler güneşe karşı korumasız hale gelmiştir. Kolaylıkla güneş yanığı oluşabilir. Aynı sebeple bu lekelerde bazı deri kanserlerine de yatkınlık arttığından mutlaka deri hastalıkları uzmanı bir hekimin önerisinde güneş koruyucu krem kullanılmalı ve mümkünse beyaz lekeler güneş ışınlarından korunmalı. Darbe, çizik ve sürtünme yerlerinde yeni lekeler çıkabilmektedir. Bu nedenle cildin zararlı etkilerden korunması gerekmektedir.
Benler melanosit ismi verilen ve deriye renk veren hücrelerin oluşturduğu deri değişiklikleridir. İnsan vücudunda çok sayıda ben görülebilir. Bu benlerin bazıları doğuştan vardırlar, bazıları ise güneşe maruz kalınması sonucu sonradan oluşurlar. Benler kahverengi, siyah ya da nadiren koyu mavi renkte olabilirler. Her koyu renk değişikliği ya da kabarıklık ben değildir. Deride var olan değişikliğin ben olup olmadığının tespiti konusunda size dermatoloğunuz yardımcı olacaktır. Doğuştan gelen benlerde daha fazla risk olmakla birlikte benlerin bazıları kanser riski taşıyabilirler. Bu nedenle tehlikeli benlerin takibi son derece önemlidir.
Benlerin Çıkarılması Zararlı mıdır?
Halk arasında benlere bıçak değdiği zaman kötüye dönüşecekleri ile ilgili yanlış bir inanış vardır. Oysa tam tersi tehlike taşıyan benler cerrahi olarak çıkarılmazlarsa yaşamı tehtid eden melanom isimli bir deri kanserine dönüşüm riski taşırlar. Melanom tüm dünyada hızla artmakta olan kötü seyirli ve ölümcül olabilen bir deri kanseri tipidir. Bu nedenle tehlikeli benlerin tespiti ve cerrrahi olarak çıkarılması kişinin hayatını kurtarabilir.
Benlerde Kansere Dönüşüm Belirtileri Nelerdir?
Simetrik olmayan ve düzensiz sınırlı benler ani değişiklikler gösterirse hastanın vakit geçirmeden bir dermatoloğa başvurması gerekir. Ani değişiklikler hızlı büyüme, şekil değiştirme ve kanama olarak kendini gösterebilir.
Kimler Risk Altındadır?
Çok sayıda beni olan ( 50’den fazla), çocukluk döneminde ağır güneş yanıkları geçiren, ailesinde melanom olanlar ile açık ten renkli ve renkli gözlü kişilerde benlerin kansere dönüşüm riski daha fazladır. Bu özelliklere sahip kişilerin belirli aralıklarla dermatoskopik muayeneden geçmeleri gerekir.
Tehlikeli Benler Nasıl Tespit Edilir?
Dermatoskopik muayene benin iç yapısındaki detayların büyütülerek görülmesini sağlayan dermatoskop isimli bir el cihazı ile yapılır. Bu muayeneden sonra dermaoloğun şüpheli bulduğu benler cerrahi olarak çıkarılır ve patolojik inelemeye gönderilir. Diğer benler ise düzenli aralıklarla dermatoskop ile kontrol edilmeye devam edilir.
Malign melanom (MM) epidermis, dermis veya mukoza epitelinde lokalize olan cilde renk veren melanosit denen hücrelerin veya doğuştan yada displastik benler gibi bazı öncül lezyonlardaki hücrelerin kötü huylu değişimiyle meydana gelen en kötü deri tümörüdür.
Günümüzde insidansı hızla artmaktadır. Genellikle erişkinlerde görülen bu tümör, %2 oranda 20 yaştan küçüklerde, %0.3-0.4 oranda da prepubertal dönemde ortaya çıkmaktadır.
RİSK FAKTÖRLERİ:
Ultraviyole (UV): Aralıklı yoğun güneş ışını, çocukluk çağında ciddi güneş yanıkları kuvvetli risk faktörleridir. Yine solaryum gibi yapay UV kaynakları da tehlikelidir. Uzun süreli tekrarlayan UV ise lentigo malign melanoma gelişiminde etkilidir.
Fenotip: Açık tenli kişiler, kızıl veya açık renkli saç ve çiller risk olarak sıralanmaktadır. Deri fototip I, II yani hemen yanıp ama bronzlaşamayanlar bu sıralamada yer almaktadır.
Melanom veya multipl nevüs anamnezi: Kişisel veya ailevi melanom öyküsü olanlar, çok sayıda nevüsü (beni) yada displastik nevüsü yada büyük doğuştan melanositik nevüsü (beni) olanlar riskli kişilerdir.
Diğerleri: 10 yıl veya daha uzun süreli oral kontraseptif (doğum kontrol ilacı) kullanımının melanom ile kısmi bir ilişkisi bildirilmiştir. Kseroderma pigmentosum gibi genetik hastalıklar, immunsupresif tedaviler de risk faktörü olarak sıralanmaktadır.
KLİNİK ÖZELLİKLER:
Melanomun, yüzeyel yayılan melanom (SSM), nodüler melanom (NM), lentigo malign melanom (LMM) ve akral lentijinöz melanom (ALM) şeklinde kliniko-patolojik subtipleri tanımlanmıştır. Ayrıca histopatolojik bir antite olmayan amelanotik melanom özellikle vurgulanmalıdır, çünkü klinik özelliklerini tanımlamak güçtür.
Yüzeyel yayılan melanom (SSM): Melanomların %70’in oluşturan bu form en sıklıkla 30-50 yaşların hastalığıdır. Erkeklerde sıklıkla gövdede, kadınlarda ise daha çok alt ekstremitelerde, bacakta yerleşir. Kahve-siyah, pembe, viyole gibi çeşitli renk varyasyonları gösteren düzensiz şekilli bir makül yada plak olarak kendini gösterir
Nodüler melanom (NM): Melanomların %15 ‘ini oluşturan bu form en sıklıkla 40-60 yaş arası ve erkeklerde 2 misli daha sık gözlenir. En çok baş, boyun ve gövde lokalizasyonludur. Radyal gelişim fazı olmadığından kötü prognozludur. Hızla gelişen, mavi-siyah, kubbe şekilli, sıklıkla ülsere bir nodüldür.
Akral lentijinöz melanoma (ALM): Beyaz tenlilerdemelanomların %2-8 ‘ini oluşturan bu klinik tip, koyu tenlilerde ve siyahlarda en sık gözlenen formdur (ör: Japonlarda MM olgularının %50 ‘sini oluşturmakta). Genellikle yaşlı kişilerde gözlenir. En sık yerleşim yeri ayak tabanı ve sonra sırasıyla el ayası ve tırnak yatağıdır.
El ayası ve ayak tabanı yerleşimde kahverengi-siyah, kenarları belirsiz bir leke ile kendini gösterir. İlerlediği zaman bu leke üzerinde invaziv komponentin işareti olan elle hissedilen bir tümör gelişir.
Subungualmelanom ise tırnak plağının alt kısmından başlayan kahverengimsi siyah bir renk değişikliği şeklinde kendini gösterir. Kahverengi alanın tırnak çevresine sıçraması (Hutchinson işareti) kıymetli bir klinik tanı kriteridir. Bazen kahverengi uzunlamasına bir bant şeklinde veya tırnakta uzunlamasına bir yarılma ve kırılma ile kendini gösterebilir.
Mukozal melanom mukozal yüzeylerden gelişen bir melanom olup, histopatolojik olaral ALM’ya benzer. Ağız içi, genital ve anal mukozalar en sık tutulan alanlardır. Düzensiz şekilli ve pigmentasyonlu leke şeklinde bir pigmentasyon şeklinde başlayıp, bir süre yayıldıktan sonra yükselebilir.
Lentigo malign melanoma (LMM): Tüm melanomların % 5 ‘ini oluşturan bu form genellikle daha ileri yaşlarda (50-70 yaş) ortaya çıkar. Güneş hasarlı deride gözlenen bu formun %90’ı yüzde yerleşir. Geri kalan olgular el, bacak gibi yüz dışındaki alanlara lokalize olabilir.
Amelanotik melanom:
Melanomun bu subtipi pigmentasyon içermediğinden pek çok antiteyi taklid eder.
Özet olarak melanomun klinik tanısında ABCDE kriterleri (asimetri, kenar düzensizliği, alacalı veya çok koyu pigmentasyon, çapın 5 mm’den büyük olması ve atipik evolusyon yani renk, büyüklük veya topografide ani, hızlı değişim) dikkate alınır.
MELANOM BELİRTİLERİ: A, B, C VE D
1. Asimetri: Benin bir kenarı, diğerinin aynısı (ayna görüntüsü gibi) değildir.
2. Sınırlar: Sınırlar belirgin değildir. Benin nerere başlayıp nerede bittiğini söylemek zordur?
3. Renk: Bir renkten fazla veya siyah, beyaz, kırmızı ve sarı renklerin varlığı
4. Çapı: 0.6 cm’den büyükse?
Güneşten kaçınarak riskini azaltabilseniz bile, melanomu engellemenin yolu yoktur. En iyi şans, hala tedavi edilebilirken tespit etmektir. Şüpheli bir ben fark ederseniz, hemen bir dermatoloğa görünün. Bu, hayatınızı kurtarabilir. Bir gün beklemek bile fark yaratabilir.
Bu yöntemle dahi melanomların %1-25’i tanınamayabilir, belki de çok sayıda benign MN gereksiz yere eksize edilebilr. İşte bu noktada da dermoskopik inceleme (benlerin özel bir cihazla incelenmesi) yardımcıdır.
TEDAVİ:
Etkin tedavide anahtar erken teşhistir. Mümkün olduğunca erken teşhis edilip o kadar çabuk melanom cerrahi olarak çıkarılmalıdır.
Yüzdeki kahverengi lekeler, hamilelik lekeleri ve çiller, akne tedavisi sonrası gelişen lekeler kozmetik olarak sıklıkla şikayet ettiğimiz sorunlardır. İnsanın ruh sağlığını, görünümünü, ilişkilerini ve özgüvenini önemli derecede etkiler. Tedavisi, zaman ve sabır isteyen bir durumdur. Ancak tedavi edilmezlerse, renk koyulaşır; renk koyulaştıkça, tedavinin yararı azalır. Tedavide ilk basamak güneşten korunmak ve lekenin sebebini araştırmaktır.
Yüzdeki kahverengi lekelerin en sık sebebi güneş ışınlarıdır. Ayrıca hamilelik, tiroid hastalıkları, hormon tedavileri, bazı kozmetikler ve ilaçlar (epilepsi ilaçları, doğum kontrol ilaçları vb.) gibi pek çok faktör de renk maddesinin aşırı yapımına veya depolanmasına neden olabilir. Derinin kahverengi rengi, “melanin” olarak adlandırılan renk maddesine bağlıdır. Melanin maddesi, renk hücreleri tarafından yapılır. Derinin üst ya da alt tabakasında depolanır.
Leke tedavisinin temeli güneşten korunmadır. Ayrıca kozmetik ürünler, hormon ve güneşe duyarlandırıcı ilaç kullanımının sınırlandırılması da gerekmektedir. Güneşten korunmayla birlikte, oluşmuş lekeleri soldurmak için, “renk açıcı” kozmetik ürünler de kullanılmalıdır. Günümüzde “renk açıcı kremler” adı altında pek çok ürün geliştirilmiş ve satışa sunulmuştur. Bu ürünlerin, koruma faktörü 30'un üzerinde olan güneşten koruyucular ve kimyasal peeling ile birlikte kullanılması, etkinliklerini arttırmaktadır. Güneşten koruyucular, tedavi sırasında ve tedavi sonlandırıldıktan sonra ömür boyu kullanılmalıdır. Çok az bir güneş ışığı bile renk hücrelerini uyarabilir.
Kişinin tedaviye uyumu/”güneşten korunmak”, leke tedavisinin birinci adımı ve “olmazsa olmaz”ıdır. Güneşten yeterince korunmayanlarda tedavi tamamen başarısızdır. İlave olarak her güneş temasında lekeler koyulaşır ve derinleşir.
Ancak, unutulmamalıdır ki, “güneşten koruyucu kremler” güneşten korunmanın sadece bir komponentidir. Asıl korunma, dışarıda geçirilen zamanı kısıtlamak ve koruyucu giysiler (şapka, gözlük vb.) giymektir. Ayrıca diyet desteği olarak mutlaka antioksidan içeren (özellikle vitamin C, A, üzüm çekirdeği özütü, alfa-lipoik asit vb.) tabletler kullanılmalıdır.
Sebebin belirlenmesi: Mutlaka bir hekim kontrolü altında, hormonal yönden değerlendirilmeli, kullanılan ilaçlar gözden geçirilmelidir.
Lekenin derinliği: Melanin depolanması ne kadar yüzeysel ise ürünlerin başarısı yüksek; melanin depolanması ne kadar derinse tedavi o kadar zordur; bazen tamamen başarısızdır. Dermotologlar, özel geliştirilmiş bir ışıkla, lekenin derinliğini tespit edebilirler. Tedavinin düzenlenmesinde ve takipte doğru adres bir dermotologdur.
Leke tedavisi uzun süreli bir tedavidir; zaman ve sabır ister: “renk açıcı” kozmetik ürünlerin, etkilerinin değerlendirilebilmesi için, en az 3-6 ay kullanılmalıdır. Tedavinin devamı ve kesilmesine, takip eden dermatolog karar verir. Tedavi sonrası tekrar nüks önemli bir sorundur.
Gebe, Loğusa ve doğum kontrol ilacı kullanan bayan hastalarda tedavi önerilmemektedir. Gebelerde oluşan lekeler, genellikle doğumdan sonra 1 yıl içinde kaybolur. Önemli olan, bunlara güneş lekelerinin ilave olmamasıdır.
Günümüzde pek çok “renk açıcı” ürün geliştirilmiş ve kullanıcıya sunulmuştur. Bu ürünlerin bileşimlerinde çoğunlukla: Vitaminler, kojik asit, arbutin, meyan kökü, meyve asitleri, azaleik asit, hidrokinon vb. maddeler ve bu maddelerin bileşimleri yer alır.
Mekanik veya kimyasal peeling ile derinin üst tabakasının ölü hücrelerden arındırılması (profesyonel olarak), renk açıcı ürünlerin etkinliğini ve tedavinin başarısını arttırır.
Son zamanlarda en etkin tedavi yöntemleri arasında; FRAXİONEL LAZER ve PRP (Platelet Rich Plasma-platelet yönünden zenginleştirilmiş plazma uygulaması) tedavileri sayılabilir. Her iki tedavi yönteminde amaç;hasarlı dokunun onarımını başlatmak ve hızlandırmaktır.Aslında derimizin bir yarayı iyileştirirken yaptıkları taklit edilir. Cildimize limitleri belli, hafif bir hasar verilir ve bu hasar derimizi hızla iyileştirmek için tetikleyici bir güç olarak kullanılır. Bu hasar sonrasında büyüme faktörleri salınır ve iyileşme süreci başlamış olur.
Hematüri, idrarda kan hücrelerinden sadece eritrositlerin (alyuvarların) bulunmasına verilen isimdir. Normalde idrar alınan sıvı miktarına bağlı olarak koyu sarı-açık sarı-su rengi arasında değişen bir renk örneği gösterir. İdrarın rengi eritrositlerin varlığı ve miktarına, vücudda üretilen boyar özellikli kimyasallara ve alınan boyar özellikli ilaçlara ve besinlere bağlı olarak değişir. Eğer idrardaki eritrosit miktarı normalin üzerinde olursa idrar rengi et yıkantı suyu, pembe-kırmızı renkten kola rengine kadar varan renk değişikliği gösterir. Normalde basit idrar analizi ile idrarda mevcut eritrosit miktarı hakkında değerlendirme yapılır. Normal bir erişkinde idrar analizi sırasında hazırlanan idrar sedimentinde her ışık mikroskopi alanında 3-5 arasında eritrosit görülmesi normal olarak kabul edilir. Bunun üzerindeki sayım değerleri anormal olarak kabul edilir ve hematüriden söz edilir. Eğer hematüri varlığında idrar rengi değişikliği oluşmuş ise buna makroskopik veya gözle fark edilen anlamında “visible” hematüri, eğer laboratuvar sayımı olarak hematüri olduğu halde idrar renginde gözle farkedilir bir değişiklik olmamışsa buna da mikroskopik (non-visible) hematüri tanımlaması yapılır. İdrar renginin kırmızı renk alması sadece idrarda kan (eritrosit) olması ile açıklanamayabilir. Eritrositlerin içerisindeki hemoglobinin, kas hücrelerindeki myoglobinin idrara aşırı miktarda çıkması ve bazı duyarlı kişilerde kırmızı pancar yenilmesi sonucu da idrar kırmızı renk alabilir. Kırmızı pancar yenilmesi nedenli kırmızı idrar durumu tıp dilinde beetüri olarak tanımlanır.
Erişkinlerde başlıca kanlı idrar (hematüri) nedenleri?
Hematüri şekilde belirtildiği üzere idrarın yapıldığı organ böbreklerden başlayarak idrarın vücuddan çıkış noktası olan üretra ağzına kadar herhangi bir seviyeden ve farklı hastalıklardan kaynaklanabilir. Dolayısıyla tek başına hematüri varlığı hastalığın ön planda böbrek kaynaklı olduğu anlamı taşımaz. Aşağıda başlıca hematüri nedenleri sıralanmıştır:
İdrar torbası (mesane) infeksiyonu (sıklıkla sık idrara çıkma ve işeme sırasında yanma, ağrı hissi ile birliktedir)
Böbrek düzeyinde infeksiyon (sıklıkla ateş ve böğür ağrısı, bulantı ile birliktedir)
Böbrek taşları (ağrılı veya ağrısız olabilir)
Polikistik böbrek hastalığı
Bazı glomerülonefritler
Ciddi ekzersiz
Böbrekleri etkileyen travmalar, kazalar
Prostat büyümesi
Mesane, prostat ve böbrek kanserleri
Hematüri, kanlı idrar veya kırmızı idrar şüphesi olan biri ne yapmalıdır?
Bu durum panik yapmayı gerektirmez ancak derhal bulunduğu lokalizasyonda mevcut bir pratisyen hekime veya aile hekimine veya bir iç hastalıkları uzmanına baş vurmalıdır. İç Hastalıkları uzmanı da olguyu durumuna göre ya kendi yönetmeli veya bir üroloji veya nefroloji uzmanına yönlendirmelidir.
Soğuk havalarda insan vücudu iç sıcaklığını muhafaza etmek için hormonal, nörolojik ve damarsal pek çok karmaşık mekanizmayı devreye sokar. Bu koruyucu etkilerin sonucu gövde sıcaklığımız düşmeden önce el ve ayaklarımızı soğur. Hatta soğuk yeterince fazla ve süre uzunsa parmaklarımızda, dudak ve kulaklarımızda morarma başlar. Buna sebep olan, yukarıda bahsedilen mekanizmalar ile cilde giden küçük damarların büzüşmesi ve bunun sonucunda beslediği alana yeterli kanın ulaştırılamamasıdır. Tekrar normal ısıya dönüldüğünde büzüşmüş olan bu damarlar gevşer ve parmaklar yeniden normal sıcaklık ve rengine dönerler.
Raynaud Fenomeni denen durumda bu normal fizyolojik yanıt abartılı çalışır ve damarlardaki büzüşmenin sonucunda parmaklarda ortaya çıkan renk değişikliği dışarıdan kolaylıkla fark edilecek şekilde belirgin hale gelir. Hatta ağır durumlarda parmak uçlarında iyileşmesi zor olan yaralara bile neden olabilir.
Sizde Raynaud Fenomeni olup olmadığını nasıl anlarsınız? Öncelikle Raynaud’yu ortaya çıkaran faktör SOĞUKtur. Raynaud Fenomeni denebilmesi ortaya çıkan değişikliklerin soğukla veya sıcak bir ortamdan daha serin bir ortama girilmesi gibi ani ısı düşmeleri ile ortaya çıkması gerekir. İkinci olarak el ve ayaklarda çabuk üşüme, soğukluk hissetme tek başına Raynaud olduğunu göstermez, buna mutlaka eşlik eden PARMAKLARDA BELİRGİN RENK DEĞİŞİMLERİnin gözlenmesi gerekir. Klasik bir Raynaud atağında soğuk maruziyeti sonrası parmaklarda genelde 3 aşamalı bir renk değişimi ortaya çıkar:
1. İlk önce küçük damarların büzüşmesi nedeniyle parmak uçlarına kan ulaşamaz ve bazı parmakların uçlarında belirgin beyazlama görülür.
2. Zaman geçtikçe kan akımı bozulan parmaktaki kanın oksijen miktarı azalır ve parmak mor renk alır.
3. Son olarak ortam ısısı normale dönünce parmakta büzüşmüş olan damarlar yeniden gevşer ve o bölgeye aşırı kanın hücum etmesi ile parmak kızarır
Raynaud Fenomenini Bulgularını Bir Kez Daha Özetlersek:
Soğukta olur, ısınınca geçer.
Genelde parmak uçlarında, nadiren kulak kepçesi gibi uç bölgelerde olur.
Parmak uçlarında sınırı çok net olan belirgin beyazlama ve morarma şeklinde renk değişikliği olur
Genelde bir veya birkaç parmakta başlar. Zamanla diğer parmaklarda da ortaya çıkabilir.
Kronik, tekrarlayan, pembe renkli, yüzeyi pütürlü olan kaşıntılı döküntülerdir. Aktif lezyonlar tüm vücütta yaygın veya bir bölgede sınırlı olabilir. Bunlar pembe renkli, sulantılı, kaşıntılı lezyonlar şeklinde olabilir. Aşırı kaşınma sonucu enfekte olabilirler. Lezyonların sürekli olarak nüks ettiği veya iyileşmediği dönemlerde cilt kalınlaşması, çizgilenmesi, soyulmalar ve renk koyulaşması olabilir. Hastalığın başlangıç yaşına göre lezyonların vücüttaki dağılımı farklılık gösterir.
1. İnfantil ( bebeklik dönemi ) Atopik Dermatit:
2 ay-2 yaş arası çocuklarda görülür. Lezyonlar özellikle yüzde ( sıklıkla yanaklarda ), saçlı deride, boyunda, sırtta, diz ve dirsek bölgelerinde oluşur. Bu dönemde başlayan hastalık 3 yaşında iyileşebilir veya ileri çocukluk yaşlarında da devam edebilir.
2. Çocukluk Çağı Atopik Dermatiti:
2-12 yaşlar arasında görülür. Cilt lezyonları sıklıkla dirsek önü, diz arkası, boyun, el bileği ve ayak bileğinde görülür. Lezyoların olduğu cilt bölgelerinde kuruluk, çizgilenme, sulanma ve kaşıntı vardır.
3. Erişkin Dönemi Atopik Dermatiti:
Çocukluk çağı atopik dermatitinin devam etmesi veya ilk kez 12-20 yaşlar arasında başlayan cilt hastalığı şeklinde ortaya çıkabilir. Cilt lezyonları sıklıkla dirsek önü ve diz arkasında bulunur. Bazen ellerde de olabilir. Genellikle ciltte çizgilenme, kalınlaşma ve rengin kahverengileşmesine neden olur. Bazen göz çevresi ve ağız çevresinde kuruluk ve cildin dökülmesi eşlik edebilir. Genellikle kronik seyirlidir.
Atopik Dermatite Eşlik Edebilen Bulgular: · El ve ayak tabanı çizgilerinin belirginleşmesi · Göz altında koyu gölgeler · Yanak, sırt, kol ve bacakta sınırları belirgin soluk renkli bölgeler · Atopik dermatiti olan bebekler ileriki yıllarda astım veya allerjik rinit olabilirler
Atopik Dermatit ( Egzema ) Nasıl Tedavi Edilir?
1.Koruyucu Önlemler:
Bu hastaların ciltleri aşırı kurudur. Cilt kuruluğu belirtilerin alevlenmesine neden olur. Bu nedenle cildin sürekli olarak nemlendirilmesi son derece önemlidir. Ayrıca bu kişiler normal sabun kullanmamalıdır. Kremli sabunların kullanılması önerilir. Terleme şikayetleri arttırdığından, özellikle sıcak havalarda dikkat edilmesi önerilir. Tetkiklerde belirtilere sebep olan herhangi bir allerjen ( inek sütü, yumurta, ev tozu akarı gibi ) saptanırsa, bu allejenden kaçınmak için doktorun önerdiği önlemler mutlaka alınmalıdır.
Bu hastaların en önemli şikayeti kaşıntıdır. Bu şikayetlerin ortadan kalkması için doktorunuzun önerdiği ilacı şikayetlerin alevlendiği dönemlerde kullanmak gerekir.
2.Lokal Kortikosteroidler ( merhem, krem )
Cilt lezyonlarının aktif olduğu dönemlerde lezyon üzerine haricen ince bir tabaka halinde doktorunuzun önerdiği kullanma süresi dikkate alınarak uygulanır. Bu ilaçlar doktorun önerdiği nemlendirici ile cilt nemlendirildikten sonra uygulanmalıdır.
B. ÜRTİKER ( KURDEŞEN ) VE / VEYA ANJİYOÖDEM ( KUŞPALAZI )
Sınırlar belirgin olan pembe renkli, bazen ortası soluk olabilen, yüzeyden kabarık, kaşıntılı, çapı birkaç milimetreden birkaç santimetreye kadar değişebilen cilt döküntülerine ürtiker denir. Bu döküntüler vücudun herhangi bir bölgesinde olabilir. Anjiyoödem ise sıklıkla göz kapakları, dudak ve dil gibi yüzün bazı bölgelerinde deri ve deri altı tabakasının şişmesi durumudur. Anjiyoödemde renk değişikliği olmaz ve kaşıntı yoktur. Nadiren larenks ( soluk borusunun giriş bölgesi ) veya farenks ( yemek dorusunun giriş bölgesi ) bölgesinde olan anjiyoödem ses kısıklığı, soluk almada güçlük gibi ciddi bir tabloya neden olabilir. Ürtiker ve anjiyoödem bazen aynı hastada birlikte görülebilir.
Ürtiker ve Anjiyoödemin Klinik Tipleri Nelerdir ?
1. Akut Ürtiker ve Anjiyoödem: Tarif edilen tipik kaşıntılı döküntülerin aniden ortaya çıkması durumudur. Lezyonlar genellikle 24 saat içinde söner, ancak 6 hafta süre ile aralıklı olarak yeniden çikabilir. Bazen anjiyoödem de ürtikere eşlik edebilir.
2. Kronik Ürtiker: Tekrar eden ürtiker ve anjiyoödem tablosunun 6 haftadan daha uzun sürmesi halinde buna kronik ürtiker denir. İlaçlar, yiyecek katkı maddeleri, allerjenler, parazitler veya diğer bazı enfeksiyonlar sebep olabilir. Hastaların ancak % 10’unda sebep olan etken saptanabilir.
3. Kolinerjik Ürtiker: Merkezi vücut ısısının yükselmesine neden olan durumlardan ( sıcak duş, veya egsersiz gibi ) birkaç dakika sonra döküntülerin ortaya çıkması durumudur.
4. Fiziksel Ürtiker:
1.Demografizm: Sert sivri uçlu bir cisim veya tırnak ile cildin çizilmesini takiben birkaç dakika içinde çizilen bölgede oluşan pembe renkli kabarıklık durumudur. Akut veya kronik ürtikeri olan kişilerde genellikle dermografizm vardir.
2.Basınç Ürtikeri:
1. Erken tipte basınç ürtikeri: Cilde basınç uygulamasını takiben birkaç dakika içinde oluşan kırmızı renkli, yanma hissi veren döküntülerin oluşması durumudur. Genellikle 30 dakika sürer.
2. Geç tipte basınç ürtikeri: Cilde uzun süreli bir basınç uygulamasını takiben ( ağır bir çantanın omuza uzun süreli asılan askısı, elde bavul taşınması, uzun süreli oturma gibi ) 30 dakika ile 9 saat içinde basınca maruz kalan bölgede döküntülerin oluşması durumudur. Bazen ateş, titreme, baş ağrısı eşlik edebilir.
1. Solar Ürtiker: Kuvvetli ışık veya ultrviyole ( güneş ışınları ) ışınlarına maruz kaldıktan sonra birkaç dakika veya birkaç saat içinde ürtikeryal lezyonların oluşması durumudur.
2. Soğuk Ürtiker: Soğuk hava veya soğuk su ile temas sonrası, dakikalar içinde ciltte yanma hissi veren ürtikeryal döküntülerin olması durumudur. Bazen bayılma, baş ağrısı, solunum sıkıntısı, baş dönmesi ve nabzın hızlanması eşlik edebilir. Soğuk ile temastan birkaç saat sonra ortaya çıkabilen klinik formları da vardır. Bu hastaların tanı konduktan sonra soğuk denize girmesi mutlaka önlenmelidir.
3. Adrenerjik Ürtiker: Kişide psikolojik stress yaratan durumların ardından birkaç milimetre büyüklüğünde pembe döküntülerin gruplar halinde ortaya çıkması durumudur.
1. Kontakt Ürtiker: Kişinin duyarlı olduğu bir madde ile cildinin temas etmesi sonucu ortaya çıkan rtikeryal bir döküntüdür. Son yıllarda en çok suçlanan madde latex’dir. Latex cerrahi eldivenlerde ve birçok tıbbi malzemede kullanılan bir üründür. Latex allerjisi olan kişilerde, latex içeren malzemelerle tıbbi müdahale sonrası ürtikerden anafilaksi ismi verilen ciddi allerjik durumlara kadar çeşitli reaksiyonlar oluşabilir. Böyle bir allerjisi olduğu saptanan kişilere mutlaka uygun testler ile tanı konmalı ve tıbbi müdahale öncesi gerekli önlemler alınmalıdır.
2. Egsersiz ile Tetiklenen Ürtiker: Kişinin egsersiz yapmasını takiben ciltte allerjik döküntü olması halidir. Bazen eşlik eden anjiyoödem, bronş spazmı ( nefes darlığı, hırıltı ), hipotansiyon ve bayılma olabilir.
Ürtiker ve Anjioödem Nasıl Tanınır ?
1.Öykü Alma ve Yaklaşım:
Uzman kişi tarafından ürtikeryal döküntülerin ve eşlik eden reaksiyonların oluş zamanı, şekli, süresi ve tetikleyici faktörler hakkında alınan ayrıntılı öykü tanının en önemli kısmıdır. Ayrıca hastanın bu döküntülerine sebep olabilecek diğer tüm olası faktörler ( çevre şartları, kullandığı ilaçlar, geçirdiği hastalıklar gibi ) dikkatle sorgulanmalıdır. Bu öykünün bir allerji uzmanı tarafından alınması gerekir.
2.Spesifik Yaklaşım:
Ayrıntılı öykü alınmasını takiben, dikkatli bir fizik muayene yapılmalıdır. Ürtikerin tipine göre ( akut, kronik veya diğer ürtiker tipleri ) hastadan gerekli labaratuvar tetkikleri istenir.
Ürtiker ve Anjioödem Nasıl Tedavi Edilir?
1.Eliminasyon: Belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olduğu farkedilen veya tetkiklerle saptanan yiyecek, ilaç, diğer maddeler ve faktörlerden uzak durulması önerilir. Bunların yerine kullanılması uygun olanlar hakkında hastaya bilgi verilir. Enfeksiyon varsa tedavi edilir. Ciddi reaksiyon yaşayan hastalarda acil durumda kendi kendilerine uygulayabilecekleri epinefrin içeren preparatlar önerilir.
2. İlaç Tedavisi:
1.H1 reseptör blokerleri ( antihistaminikler ) ( şurup, tablet ): Bu grup ilaçlar tedavide en önemli ilaçlardır. H1 reseptör blokerleri kendi içinde 1 ve 2. kuşak ilaçlar olmak üzere iki gruba ayrılır. Bir grup ilacı tek başına veya bazen gerekli görüldüğünde iki grup ilacın birlikte kullanılması şeklinde tedavi yöntemleri vardır. Bu ilaçları doktorunuzun önerdiği doz ve sürede kullanmak gerekir.
2.H2 reseptör blokerleri ( tablet ): H1 reseptör blokerleri ile tedaviye yeterli yanıt alınmadığı durumlarda allerji uzmanının önerisi ile tedaviye eklenen ilaçlardır.
3.Kortikosteroidler ( tablet, injeksiyon ): Ciddi akut reaksiyonlarda veya diğer tedavilere direnci olan durumlarda tek doz veya belirli bir süre için mutlaka doktor kontrolünde kullanılması gereken ilaçlardır.
Adrenerjik ajanlar ( injeksiyon ): Ürtiker veya anjiyoödeme eşlik eden soluk almada zorluğa neden olabilen larenks ödeminin olduğu durumlarda acilen uygulanan ilaçlardır. Tekrarlayan anjioödem atakları geçiren hastaların bu ilaçı yanında taşıması, ani solunum yolu tıkanması durumunda koluna cıltaltı enjeksiyon şeklinde uygulaması öğretilirç İlaç dozu enjektörde hazırlanmış şekilde ticari sunumdadır (Epipen, Anahelp).