Etiket: Psikoterapi

  • Bir psikoterapist ne yapar, ne yapmaz?

    Bir psikoterapist ne yapar, ne yapmaz?

    Psikoterapi kişinin hayatında yaşadığı rahatsızlık verici davranış, inanç, duygu ve ilişki problemlerini uzman psikoterapistlerle çözmeye çalışma sürecidir. Psikoterapiye başlama kararı bile bu tarz sorunları çözmek için büyük bir ilk adımdır. Hangi tarz terapi uygulanırsa uygulansın danışan ve terapist arasında güvenli bir ilişki kurulması çok önemlidir.

    Psikoterapi hizmeti almak günümüzde gittikçe yaygınlaşsa da psikoterapiye dair yanlış inanışlar hala devam etmektedir.

    Bir psikoterapist ne yapar?

    • Farklı teknikler kullanarak danışanın yaşadığı duygusal ve ruhsal sorunları çözmesinde yardımcı olur.

    • Danışanı yargılamadan mümkün olduğunca tarafsız bir bakış açısıyla çalışır.

    • Danışan için güvenilir ve istikrarlı bir ortam yaratır.

    • Danışanın sorunlarını çözmez, bu sorunların çözümü için yol arkadaşlığı yapar.

    • Terapi odasında danışanın aklındaki her şeyi mümkün olduğunca konuşulabilir kılar.

    Bir psikoterapist ne yapmaz?

    • Danışanına direkt olarak tavsiye vermez. Psikoterapinin asıl amacı danışanların kendi kararlarını verebilmeleri için yardımcı olmaya çalışmaktır.

    • Danışanlarıyla özel hayatında romantik/cinsel ilişkiye girmez, iş/arkadaş ilişkisi kurmaz.

    • Özel hayatında ilişki içinde olduğu yakın arkadaşları ve aile üyelerine terapi hizmeti vermez.

    • Danışanlar kendi iç dünyalarını açmadıkça zihin oku(ya)maz.

    • Psikiyatri eğitimi almamışsa (uzman psikolog, uzman klinik psikolog ise) ilaç yazmaz. Farmakolojik konsültasyon tıp eğitimi alıp psikiyatri alanında uzmanlaşmış psikiyatristlerin alanıdır.

    Sorunları çözmek adına geçmişle ve kişinin kendisiyle yüzleşmesini gerektiren psikoterapiye başlama kararını vermek sürecin en zorlayıcı anlarından biridir. Etik çalışan, sınırlarını bilen bir psikoterapist bu sürecin çerçevesini oluşturur ve danışanıyla beraber çalışır. Danışanına öncülük etmez, onun yol arkadaşı olur ve danışanın hayatındaki tekrarlayan sorunların kaynağını onunla beraber anlamaya çalışır. Bu çerçevede ilerleyen psikoterapi süreçleri pek çok psikolojik, psikosomatik ve günlük problemlerin çözümünde oldukça etkilidir.

  • Bayley ııı gelişimsel tarama ölçeği

    Bayley ııı gelişimsel tarama ölçeği

    1-42 ay arası bebek ve küçük çocukların gelişimini takip amacıyla kullanılan bir ölçektir. Bir zeka testi değildir. Zihinsel,alıcı dil, ifade edici dil, ince motor ve kaba motor olarak beş gelişim alanını içermektedir. Sosyal gelişimi takip amaçlı kullanılan sosyal adaptif ölçeği de bulunmaktadır. Ölçeğin her bölümü tek başına kullanılabileceği gibi, bütün olarak değerlendirme yapılıp her bir gelişim alanının karşılaştırılmasına da fırsat vermektedir. Bebeklerin ve küçük çocukların yaşına göre değerlendirilmesi, takibinde, doğru yönlendirilmesinde ve koordineli çalışmada uzmanlara kolaylık sağlamaktadır.

    Bireysel Psikoterapi ve Aile Terapisi

    Gelişimsel geriliği olan ya da risk faktörleri nedeniyle takip edilen bebeklerin ve çocukların ailelerine psikoterapi desteği sağlanmaktadır. Birkaç nedenle psikoterapi desteği alınması gerekmektedir:

    * Aile bir sistemdir ve bu sisteme her bir birey eklendiğinde ailedeki ilişkisellik değişmektedir. iki kişinin ilişkisi üçken (sen,ben ve ilişkimiz), bebek doğunca ilişki sayısı iki katına çıkmaktadır. Bu yeni bir durumdur.

    * Sistemin parçalarından birinde sorun olursa (örneğin yoğun bakım süreci, gelişimsel risk faktörleri, vb..)sistem etkilenmektedir. Sistemde kaygı düzeyi yüksekse bunun düşürülmesi gerekir. Ailenin bireylerine bir bütün olarak ya da tek tek bakılmasında yarar vardır.

    * Yapılan çalışmalar özellikle annelerin depresyon düzeylerinin/puanlarının erkeklere göre daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu sonuç neden annelerin bireysel olarak psikoterapiye başvurduklarını da açıklamaktadır.

    * Özel gereksinimli bireylerin takipleri uzun dönemli olmalıdır. Genellikle psikolojik problemler es geçilmekte bu da uyum sorunlarına, mutsuzluğa,depresyona yol açmaktadır. Özel gereksinimli bireyler; gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde daha çok psikolojik desteğe ihtiyaç duymaktadır.

    * Uykuda düzensizlik (çok az ya da çok uyuma, dinlenmemiş olarak uyanma), iştah bozulmaları (ani kilo alma, kilo verme), cinsel problemler bedensel uyumun bozulduğunu haber vermektedir. Her birey bu durumların biri ya da bir kaçında problem olduğunda psikoterapi desteği almayı düşünmelidir.

  • PSİKOLOGA NE ZAMAN GİTMELİ?

    PSİKOLOGA NE ZAMAN GİTMELİ?

    PSİKOTERAPİ NEDİR?

    Psikoterapi, terapist ve hasta arasındaki ilişkiyi temel alan bir iyileştirme yöntemidir. Psikoterapi, çeşitli psikolojik rahatsızlıklar ve duygusal zorlukları tedavi etmek için kullanılır. Psikoterapinin amacı rahatsızlık veren belirtileri kontrol etmek veya ortadan kaldırmaktır. Böylelikle hastanın daha işlevsel olması amaçlanır. Bununla birlikte psikoterapi dengeli, sağlıklı hissetmek ve anlamlı bir yaşam sürmek maksadı ile de başvurulan bir yoldur.

    Psikoterapi, günlük yaşam zorlukları, tıbbi hastalık, sevilen bir yakının kaybı, depresyon veya yeme bozuklukları gibi belli psikiyatrik rahatsızlıklar, travma gibi problemlere yardımcı olmaya çalışır. Kişinin genel hayatını eskisi gibi işlevsel olarak sürdürmesine engel olabilecek herhangi bir durum psikoterapiye başvurmak için geçerli bir nedendir. Psikiyatristler ve psikologlar psikoterapi alanında yetkili meslek gruplarıdır.

    PSİKOTERAPİYE NE ZAMAN GİDİLMELİDİR?

    Stres ve problemler herkesin hayatında etkilidir. Ayırıcı kriter, kişinin stresin üstesinden gelip gelemediğidir. Halledemediğini bildiği halde, ‘kendim hallederim / kendim halletmeliyim’ düşüncesi genellikle kişiyi psikoterapiye başvurmaktan alıkoyar. Problem devam ettiğinde, ciddiyetini, etki alanlarını koruduğunda ve kişi sorunların üstesinden gelemediğinde beklenen sonuçlar ortaya çıkar: Hayat kalitesinde bozulmalar, aile ve sosyal ilişkilerde zedelenmeler, iş performansında kötü yönde etkilenmeler başlayabilir. Kişi yaşadığı sorunla başa çıkabilmek için madde ve / veya alkol kullanımına yönelebilir.

    Hastalığı olan ya da duygusal bazı zorluklar yaşayan kişiler etiketlenme korkusuyla da çoğu zaman profesyonel yardıma başvurmazlar. Hastalığı nedeniyle toplum tarafından küçümseneceğini, dışlanacağını düşünürler. Psikoterapi veya ilaç tedavisine başlasalar bile önerilen tedaviyi uygulamazlar. Bu da sorunların zamanla kronikleşip daha da ağır hale gelmesine sebep olur.

    Genellikle kronik problemler duygusal rahatsızlıklara yol açmaktadır. Böyle durumlarda kişi hem devam eden problemlerde hem de rahatsızlığın getirdiği sıkıntılarla ve yol açtığı kısıtlılıklarla uğraşmak zorunda kalır. Hiçbir çıkış yolu olmadığının düşünüldüğü ve psikiyatrik rahatsızlıkların eşlik ettiği durumlarda ise ciddi kayıplar yaşanabilmektedir. Dolayısıyla kişinin kendinin tanıması ve ne zaman kendini aşan bir problemle karşılaştığını ve yardım alması gerektiğini bilmesi gerekir.

  • DEPRESYON MU KEDER Mİ?

    DEPRESYON MU KEDER Mİ?

    Mutsuzum…
    Çok yorgunum…
    İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor…
    En sevdiklerim bile umurumda değil…
    Hayattan hiçbir beklentim yok…
    Kolumu kaldıracak halim yok…
    Sabahları dayak yemiş gibi kalkıyorum…
    Hiçbir şey hissetmiyorum…

    Diyen birinin depresyonda olma ihtimali oldukça yüksektir. Kelime anlamı çökkünlük olan depresyon; ruhsal olarak bireyin çökkünlük yaşaması, yani üzüntü, keder, mutsuzluk, karamsarlık, isteksizlik, durgunluk gibi belirtiler göstermesi anlamına gelir.

    Bazen depresyon kelimesi, hüzün veya kayıp duygusunu tarif etmek için kullanılır. Bu duygular her insanda zaman zaman görülebilir ve çoğunda birkaç saatte veya birkaç günde geçer. Böyle zamanlarda insanlar normal faaliyetlerini de yürütebilirler. Depresyon adıyla tanımlanan klinik rahatsızlık ise keder duygusundan farklıdır. Depresyondaki keder duyguları çok daha yoğun ve uzun sürelidir. Daha önceden hoşlanılan faaliyetlere karşı ilgi kaybolması sıktır. Günlük işleri bile yürütmek son derece zorlaşır. Yaşamın önemli alanlarında; iş, aile, sosyal yaşam başta olmak üzere bozulmalara yol açar.

    Depresyon ruhsal bir rahatsızlıktır; kişinin ahlakı, zekâsı veya iyi ya da kötü birisi olmasıyla ilgisi yoktur. Çevresel, kalıtsal, biyolojik, duygusal, fizyolojik ve bilişsel etkenlerin hepsi veya birkaçı depresyonun ortaya çıkmasında rol oynarlar. Yaşanan olaylar, kişilik yapısı ve bunlara eşlik eden beyindeki değişiklikler beraberce depresyona neden olduğuna inanılan üç ana etkeni oluşturur. Birçok kişi beyindeki bu değişiklikleri sıkıntı verici olaylar, olumsuz düşünme biçimi alkol, çeşitli ilaçlar ve kimi bedensel vb. gibi durumlar tetikleyebilir. Genel olarak yaşam boyu yaygınlığı kadınlarda %10-25, erkeklerde %5-12 oranında olduğu bildirilmektedir.

    Hepimizin hayatında bazı zorlayıcı olaylar, kayıplar, sorunlar vardır. Bu sorunlarla baş etme gücümüz bazen yeterlidir bazen ise belki de uzun süreli ve üst üste gelen zorlayıcı yaşam olaylarının ardından depresyon yaşanması söz konusu olabilir. Depresyon üzüntü duygusundan çok daha yoğun ve uzun sürelidir. Kişinin kendisine, çevresine ve geleceğine yönelik olumsuz algılayışı ve yorumlaması söz konusudur. Kişi, daha önceden keyif alarak yaptığı, kendini mutlu eden faaliyetlerden artık hoşlanmaz, zevk almaz ve bunlara karşı ilgisi kaybolmuştur. Kişinin hiçbir şeyi umursamaması, hayatındaki en değerli insanları dahi görmek istememesi ile kendini gösterir. Kişi için yıkanma, giyinme, ev işleri gibi basit faaliyetleri bile yürütmek son derece zorlaşır. Depresyon iş, aile, sosyal yaşam olmak üzere yaşamın önemli alanlarında bozulmalara yol açar. Giderek o kadar kötü bir hal alabilir ki kişi gelecekle ilgili umutsuzluğa kapılarak ölümün tek çözüm olduğunu düşünebilir. Bu nedenle, tehlikeli bir hastalıktır.

    Depresyon tanısı konurken belirtilerin şiddetli, uzun süreli veya sık görülmesi koşulu aranır.

    Anlattığımız belirtilerin yanı sıra depresyondaki diğer önemli belirtiler şunlardır:
    • Çabuk yorulma, enerjinin azalması
    • İlgi kaybı, zevk almama
    • Durgunluk, az konuşma, karamsarlık
    • Kendine güvende azalma, kararsızlık
    • Pişmanlık, suçluluk duyguları
    • Dikkat ve konsantrasyon sorunları
    • Sinirlilik, huzursuzluk
    • Uyku problemleri (aşırı uyuma ya da uykusuzluk)
    • Beslenme değişiklikleri
    • Bedensel şikayetler
    • Cinsel istekte azalma

    Depresyon tanısının konması için; bu belirtilerden en az beş tanesinin, hemen her gün 2 hafta boyunca yaşanıyor olması gerekir. En önemli belirleyici faktör; kişinin normal yaşantısını sürdüremiyor olması yani uzun süreli işlev kaybıdır.

    Peki depresyonda olan kişi ne yapabilir?

    Bu anlatacaklarım hafif depresyondaki hastaların daha rahatlıkla uygulayabilecekleri bilgiler. Bazı hastalarımız, “Sadece uyumak istiyorum. Yataktan çıkmak istemiyorum. Dünya umurumda değil.” diyerek eskiden keyif aldığı aktivitelerden iyice uzaklaşmakta ve hayattan kopmaktadırlar. Öncelikle hareketsizlikten uzak kalınmalıdır. Hiçbir depresyon hastası yatarak dinlenemez. Sürekli yatakta olmak, sadece depresyonu artırır. Böylelikle kişi, sağlıksız yani kendisini mutsuz eden davranışlardan uzaklaşarak, sağlıklı olanlara hayatında yer vermeye başlamalıdır. Kendisine aktivite günlüğü hazırlayıp, mutlu olduğu ve kendini iyi hissettiği aktivite, kişi ve ortamları seçmek en iyisi olacaktır. Hani denir ya “Seni mutsuz eden kişilerden uzak dur” aynen öyle.

    Böylece;
    • Hayatın tamamına yayılmış, genel bir çaresizlik durumu olmadığını görmeye başlar.
    • Kalıcı ve sürekli bir çaresizlik değil, geçici bir çaresizlik içinde olduğunu fark eder.
    • Sadece kendi başına gelen bir kötülük durumu değil, herkesin başına gelebilecek genel bir durum olduğunu görmeye başlar.

    Depresyonda Tedavi Yöntemleri

    Depresyon tedavisi farklı şekillerde uygulanabilmektedir. En sık kullanılan yöntemler ilaç ve psikoterapidir. Depresyon tedavisinde dünya genelinde en çok kullanılan terapi yöntemi Bilişsel Davranışçı Psikoterapi (BDT)’dir.

    Her hastalıkta olduğu gibi depresyon tedavisinin ardından da yineleme ihtimali vardır. Ancak bu, kişiye göre değişiklik gösterir. Psikoterapi daima faydalıdır ama bazı tip depresyonlar için tek başına yeterli olmayabilir. İlaç tedavisinin sonucunda da, yineleme oranı %80’lere ulaşabilmektedir. BDT alan depresyon hastalarında yineleme oranı %25 olarak tespit edilmiştir. Gerek Bilişsel Davranışçı Psikoterapi, gerekse ilaç tedavilerinde yaklaşık %60-70 civarında hasta, verilen ilk tedaviye cevap vermektedirler. Bu oran, daha sonra tedaviye cevap vermeyen hastalarda başka yöntemlerin de eklenmesiyle %90’lara ulaşır. Hafif ve orta şiddetli depresyonda bu konuda yetkin kişilerce uygulanan Bilişsel Davranışçı Psikoterapiyle, ilaç etkisine yakın oranda başarı elde edilmektedir. Ancak tek başına terapi uygulandığında, ilk haftalarda haftada iki ya da üç kez terapistle görüşme yapmak gerekir. Bu sürecin kesintiye uğramaması, düzenli bir şekilde olması çok önemlidir.

    ***İlaç tedavisinin Bilişsel Davranışçı Psikoterapi kadar etkili olabilmesi için ömür boyu kullanılması gerekir.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozuklukları, yeme davranışının belirgin şekilde normal sınırlar dışına çıktığı bir grup hastalıktır.
    En bilinen yeme bozukluğu türleri anoreksiyanervoza ve bulimianervozadır.

    AnoreksiyaNervoza:

    Anoreksiyanervozadaki temel sorun hastanın beden algısındaki bozukluktur. Yani hasta, aslında öyle
    olmadığı halde kilolu olduğunu, zayıflaması gerektiğini düşünür. Ancak bu sıradan bir zayıflama isteği
    değildir, sağlıklılık sınırlarının belirgin olarak altında bir kiloda olma arzulanır. Hatta bu sağlıksız kiloya
    ulaşıldığında hastalar durumlarından çok memnundur, iyi, güzel göründüklerini, sağlıklı olduklarını
    düşünürler. Görünümleriyle ilgili algıları bozuktur. Örneğin ortalama boya (160-165 cm) ve 45-50 kg a
    sahip erişkin bir kadın, 35-40 kg a, hatta daha altına düşmek ister, bu kiloya düştüğünde de tekrar kilo
    almayı istemez ve bu kiloda kalmak için çabalar. Yakınlarının ve özellikle de hekimlerin aksi yöndeki
    telkinlerine rağmen durumundan ve görünümünden memnundur. Bu hastalar tedavi çabalarına genellikle
    pek sıcak bakmazlar.

    Buna karşın vücut ağırlığı yaş ve boya göre kabul edilebilir sınırların altına düştüğünde beden sağlığı
    bozulmaya başlar. Bu nedenle anoreksiyanervoza tedavi edilemediği takdirde ruhsal hastalıklar
    içerisinde ciddi ölüm riski olan birkaç durumdan biridir. Bu hastalığın başladığı kişiler öncelikle günlük
    yeme miktarlarını çok azaltırlar. Kilo aldırıcı besinlerden özellikle uzak durmaya başlarlar. Yeme tutumları
    değişir, lokmalarını çok küçük parçalara bölerek ve oyalanarak, uzun zamanda yerler. Fiziklerinin nasıl
    göründüğü ile ilgili çok fazla düşünmeye, ilgilenmeye başlarlar. Kilo almamak için az ve seçici
    yemelerinin yanı sıra kilo vermek içinde çaba gösterirler. Aşırı egzersiz yapabilirler, diüretik (idrar
    söktürücü) ve laksatif (ishal yapıcı) ilaçlar kullanabilirler ve kusma davranışı geliştirebilirler. Tüm bunlar
    hastaların beden sağlıklarını ciddi şekilde tehdit edici uygulamalardır.

    Anoreksiya nevroza, eğer vücut ağırlığı çok düşmüşse mutlaka hastanede yatarak tedavi edilmelidir.
    Hastanın öncelikle beden sağlığı ele alınmalı, riskler azaltılmalı ve tedavi edilmelidir. Daha sonra ruhsal
    tedavi planlanmalıdır. Bu bozukluğun asıl tedavisi psikoterapidir. Ancak bu kapsamlı ve komplike bir
    yaklaşımda olmalıdır. Diyetisyen desteği alınmalı, hasta yakınlarından da nitelikli destek alınmalıdır.
    Psikoterapide bireysel psikodinamik yönelimli psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapi kullanılabilir. Aile ile
    ayrıntılı görüşülmeli ve aile hastalık ve hastaya karşı tutum konusunda mutlaka eğitilmelidir. Ek olarak
    ilaç tedavisinden de faydalanılır.

    BulimiaNervoza:

    Bulimianervozadaki temel sorun tekrarlayan aşırı yeme atakları ve kusma davranışıdır. Bu hastalar da
    anoreksiyanervoza hastaları gibi kilo almak istemezler, ama beden algıları onlar kadar bozuk değildir ve
    sıklıkla hafif kilolu ya da normal kilodadırlar. Bulimik bireyler, normal bir insanın bir seferde
    yiyebileceğinden çok daha fazla miktarlarda yemek ya da abur cubur yerler, buna engel olamazlar.
    Yerken sıklıkla bundan keyif alırlar, ama hemen ardından yoğun pişmanlık ve üzüntü duyarlar ve
    kendilerini kustururlar. Kilo alma kaygıları vardır, bu nedenle telafi davranışları (aşırı egzersiz, idrar
    söktürücü ve ishal yapıcı ilaç kullanımı vd.) yaparlar.

    Tedavilerinde psikoterapide esastır ve bireysel psikodinamik yönelimli psikoterapi ve bilişsel davranışçı
    terapi uygulanır. Ayrıca ilaç tedavisinden de faydalanılır.

  • DEPRESYON TEHLİKESİ ARTIYOR!

    DEPRESYON TEHLİKESİ ARTIYOR!

    DEPRESYON TEHLİKESİ ARTIYOR!

    Depresyon; son yıllarda daha sık duyduğumuz, bazen bizi bazen de yakınımızı etkileyen birebir tanıklık ettiğimiz en önemli psikolojik hastalıklardan biridir.

    Depresyon, üzüntü duygusu ile özdeşleşse de üzüntüden farklıdır. Üzüntü hissettiğimiz duygulardan biridir. Depresyon ise duygu, davranış ve düşünce boyutu olan bir hastalıktır. Depresyonun 3 farklı boyutu vardır:

    1. Duygu boyutu: Depresyonda olan kişi genel olarak karamsardır. Geleceğe dair ümitsizlik hissi vardır. Mutsuzluk, çaresizlik, değersizlik, öfke, suçluluk (daha çok kendine yönelik) gibi duygular depresyondaki kişiye eşlik eden diğer duygulardır.

    2. Davranış boyutu: Kişide genel bir hareketsizlik söz konusudur. Sürekli uyuma isteği veya uyuyamama durumu, yemek yemeyi reddetme veya aşırı yemek yeme, madde kullanımı veya kullanımda artış, konuşmak istememe, yorgunluk, halsizlik gibi davranışlar görülür.

    3. Bilişsel boyutu: Kişinin düşünceleri karışık ve dağınıktır. Odaklanma ve konsantrasyon sorunu yaşar. Kişi, kendini değersiz, yaşamı anlamsız gören düşüncelere sahiptir. Kişinin; ‘Hayat anlamsız, yaşanmaya değmez, her şey çok kötü, kimse beni sevmiyor, ben işe yaramaz biriyim vb.’ negatif ve genelleyici düşünceleri yaygındır.

    Depresyon Nelere Yol Açar?

    Depresyon pek çok olumsuz sonucun ortaya çıkmasına yol açar. Kişinin kendini sosyal hayattan ve iş yaşamından geri çekmesine, psikolojik, bedensel ve sosyal olarak yıpranmasına, bununla birlikte enerji kaybı yaşamasına neden olur.

    Who (Dünya Sağlık Örgütü) : Depresyon 2030’a kadar küresel bir kriz olacak!

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tüm dünyadaki hastalıkların değişen sıklığı ile ilgili periyodik olarak istatistiksel analizler yayınlamaktadır. Ayrıca yeni hastalıkların gelişim sıklığına bakarak ilerleyen yıllarda ne gibi sağlık sorunlarının beklendiğini açıklamaktadır. En son yayınlanan rapora göre en sık görülecek hastalık kalp damar hastalıkları ve ikinci sırada depresyon bulunmaktadır.

    Dünya Sağlık Örgütü, dünya genelinde yaklaşık her 10 kişiden birinin ruh sağlığının bozuk olduğunu, her yıl 900 bin kişinin intihar ettiğini, ruh sağlığı ciddi anlamda bozuk olan her 4 kişiden 3’ünün hiçbir tedavi almadığını ve 2030 yılına kadar depresyonun küresel bir kriz olacağını açıkladı.

    Rapora göre, az ve orta gelirli ülkelerde 100 bin kişiye bir uzman düşerken, zengin ülkelerde 2 bin kişiye bir uzman düşmektedir. Yoksul ülkelerde ruh sağlığı için kişi başı 2 dolar harcanırken, yüksek gelirli ülkelerde 50 dolar harcanmaktadır.

    Depresyon İş Gücü Kaybına yol Açmaktadır

    Depresyon, kişinin kendisini ve yakınlarını etkilediği gibi çalıştığı işyerindeki verimini de etkilemektedir. Depresyonun kişide oluşturduğu isteksizlik, hareketsizlik, karamsarlık, motivasyon eksikliği, enerji kaybı ve iş verimindeki düşüş sonucunda önümüzdeki yıllarda kamuda da özel sektörde de ciddi iş kayıplarının yaşanması öngörülmektedir. Ciddi bir hastalık olan depresyon şu anda iş gücü kaybı sıralamasında 5. Sıradadır.

    Depresyonun sık görülen hastalıklara eklenmesi ile oluşacak fiziksel, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik zararlar, önleyici tedbirlerin alınması gereğini ortaya çıkarmaktadır.

    Depresyon İman Zayıflığı Mıdır?

    Bazı kişiler depresyonun iman zayıflığından kaynaklandığını iddia etmektedirler. Bu iddiaya Mevlana’nın şu tespiti ile cevap vermekte fayda olduğunu düşünüyorum. Mevlana’ya göre; kalp, tecelligah-ı ilahi deryasının sahilidir. O deryadan kalbe devamlı dalgalar gelir. Bunlar ışık dalgaları gibi değişik şekil ve boydadır. Bu dalgaların geldiği yere göre kişide oluşturduğu bir tesir vardır. Bu dalgaların bir kısmı Allah’ın ‘Basıt’ isminden gelir ve kalpte oluşturduğu etki ferahlıktır. Kişi bu dalganın tesiriyle inşirah duyar. Başka bir dalga ise Allah’ın ‘Kabz’ isminden gelir ve kalpte sıkıntı, daralma ve bunalmaya sebep olur.

    Bu dalgaların farklı şekilde tecelli etmelerinin amacı, kişinin tek düze yaşamasını engellemektir. Örneğin kişi hep ‘Basıt’ isminin tecellesiyle ve ihsanlarla karşılaşsa, bunun güzelliğini fark edebilir mi? Ferahlığın oluşturduğu durumu hissedebilmesi için ara sıra sıkıntı halini yaşaması gerekir. Çünkü her şey ancak zıddıyla bilinir.

    Bütün bu açıklamalar ışığında kişinin duygu durumunda değişmeler olması doğaldır, sıkıntı durumunun uzun sürmesi, kişinin uygun müdahaleden yoksun olması ile açıklanabilir, iman zayıflığı ile değil.

    Depresyonla İlgili Ne Yapılmalı?

    Depresyon ortaya çıktıktan sonra iki şekilde tedavi edilmektedir.

    1. İlaç Tedavisi: ilaç tedavisinde depresyonda olan hastaya antidepresan ilaçlar verilmekte, hastanın bu ilaçları en az 6 ay kullanması istenmektedir. İlacın erken kesilmesi ile birlikte depresyonun nüksetme ihtimali artmaktadır. İlaç terapiye göre depresyonun daha hızlı iyileşmesine yardımcı olmaktadır ama bazen tek başına kullanılması yeterli olmamaktadır. Çünkü ilaç ile kişinin hormonlarına müdahale edilmekte, yaşadığı duygu durumu dengelenmeye çalışılmakta ama davranış ve düşünce boyuna müdahale yetersiz kalmaktadır.

    2. Psikoterapi: Psikoterapi ile kişinin depresif duygu durumunu ortaya çıkaran ve sürdüren olumsuz ve işlevsiz otomatik düşüncelerin giderilmesi hedeflenmektedir. Terapist, işlevsiz düşüncelerin etkisinden kurtulan kişiye, işlevsel ve pozitif düşünme becerisi kazandırmaya yardımcı olmaktadır. Ayrıca davranış ve düşünceleri değiştirmeye yönelik öğrenilen becerilerin ev ödevleriyle desteklenmesini sağlamaktadır. Ev ödevleri ve fiziksel aktiviteler terapinin olmazsa olmazıdır.

    İlaç mı? Psikoterapi mi?

    En çok sorulan sorulardan biri de tedavide hangisinin daha etkin olduğudur. Bununla ilgili ülkeden ülkeye, hatta aynı ülkede uzmandan uzmana farklılar görülmektedir. Örneğin Amerika’da depresyon tedavisinde ilaç ve psikoterapi birlikte uygulanmaktadır. İngiltere’de ise farklı bir uygulama söz konusudur. İngiltere’de hafif ve orta düzey depresyonun başlangıç tedavisinde ilaç tedavisi yoktur. Psikoterapi tedavisi uygulanır. Psikoterapi ile depresyonun ilerlemesi engellenemediğinde ilaç ve psikoterapi birlikte uygulanır. Ülkemizde ise bu konu ile ilgili yaklaşım, uzmanların insiyatifine ve hastanın tercihine bırakılmıştır.

    Genel görüş ise, ileri düzey depresyonda intiharı ve ortaya çıkabilecek diğer zararları önleme adına ilaç tedavisinin gerekli olduğudur. Ancak hafif ve orta düzey depresyonda psikoterapinin ilaç tedavisine benzer sonuçlar verdiği, yan etkilerinin olmaması sebebiyle avantajlı olduğu ve hastalığın nüksetme ihtimalinin ilaç tedavisine göre daha seyrek görüldüğü belirtilmiştir. Avrupa’da yapılan bir araştırmaya göre depresyonun nüksetme oranı sadece ilaç tedavisi uygulanan hastalarda %80 gibi yüksek bir oran iken, terapi uygulanan hastalarda %20-30 arasında görülmektedir. Bu sonuç depresyon tedavisinin ilaç kullanılarak sağlansa bile terapi ile de desteklenmesi gereğini ortaya koymuştur.

    Özetlemek gerekirse, bilişsel davranışçı terapi ile kişinin işlevsiz düşüncelerine ve davranışlarına müdahale edilerek sağlıklı düşünce ve davranış edinmesine yönelik beceri kazandırılmakta, böylece hastalığın nüksetme ihtimali azalmaktadır. Kronik depresyon tedavisinde ise ilaç tedavisi ile psikoterapinin birlikte uygulanması önerilmektedir.

  • Psikoterapi

    Psikoterapi

    Psikoterapi; bu konuda gereken eğitimi almış bir psikolog/psikiyatr ile “psikiyatrik hastalık/psikolojik temelli” sorunlarının çözümü için kendisine başvuran danışan, hasta, çift, aile ve gruplar arasında gerçekleşen “tedavi amaçlı işbirliği-iletişim” sürecidir. Psikoterapide “belirli bir teori ya da paradigmaya dayanan, planlanmış bir tedavi yaklaşımı” vardır ve psikoterapist bu yaklaşımın eğitimini almış bir uzmandır. Bu özelliğiyle psikoterapi; diğer “danışmanlık, destek, koçluk, kişisel gelişim vb.” süreçlerden ayrılır.

    Yanlış İnanış; Yakın arkadaşlarla ya da akrabalarla konuşmak gibi bir sohbet şeklidir.

    Psikoterapide Asıl Amaç;

    Psikoterapide asıl amaç rahatlatmak, neşelendirmek, hak vermek değildir.

    Beraberce üzülmek ya da kişinin üretemediği çözümü doğrudan bulup empoze etmek değildir. Psikoterapi ortamı, kişinin kendini tanıması ve çözümlerine ulaşabilmede gerekli psikolojik zeminin oluşturulmaya çalışıldığı bir ortaklıktır.

    Psikoterapi sorunun niteliğine göre bireysel, çift/evlilik terapisi, aile terapisi, ya da grup terapisi şeklinde uygulanabilir. Çoğu psikoterapi teknikleri yöntem olarak “karşılıklı konuşarak” iletişimi kullanır. Bazı psikoterapi türlerinde de İletişimde araç olarak yazmak, çizim, sanat terapisi, drama (rol yaparak, kurgulanan belli kişiyi/nesneyi canlandırma) yada müzik kullanılabilir.
    Çocuk psikiyatrisi alanında örneğin; oyun terapisi, çizim, drama sıklıkla kullanılan tekniklerdir, Tüm psikoterapi tekniklerinin ortak yönü; bir teoriye dayalı ve amaca yönelik olarak yapılandırılmış olmalarıdır. Ve hepsinde amaç; bireyin kendini gözlemleme kapasitesini ve kendine ilişkin farkındalığını artırmak, sorunlarının kaynağında ya da devamında kendi rolünü görmesini ve çözüm için gerekli zihinsel ve davranış değişikliklerini gerçekleştirebilmesini sağlamaktır.

    Psikoterapistin Vazifesi:

    Psikoterapi ortamı biraz da denizciliğe benzer. Hayat denize, kişinin hayatta kapladığını varsaydığı yer gemiye, kişi kaptana, terapist ise kılavuz kaptana benzetilebilir. Kişi kendi hayat gemisini kullanmakla yükümlüdür çünkü kaptan odur ve sorumluluk ona aittir. Ancak gemisini kullandığı alanda başka gemiler ve hayat denizinde fırtınalar, girdaplar ve su altında göremeyeceği çıkıntılar olabilir. Burada devreye kılavuz kaptan yardımı yani terapist girer. Kişinin hayat denizinde gemisini minimum risklerle güvenli denizlere ulaştırmasında kılavuzluk yapar. Özellikle bu yönüyle hayat dümenine yeni geçmiş olan çocuk ve gençlerde uygulanan terapiler tedavide büyük öneme haizdir.

    İLK ADIM: Psikoterapiye gitmenin utanılacak bir şey olmadığı artık tüm dünyada, gelişmiş toplumlarca bilinmektedir. Pek çok başarılı kişinin ardında psikolojik danışmanlar vardır. Kişinin kendindeki eksiklikleri ya da kendisini zorlayan süreçleri bilip hareket etmeyi istemesi son derece akıllıca bir seçimdir. Kendini çözümlemek, çözümlemeyi istemek ve bu kararı alıp, kararın arkasında durmak ilk adımdır.

    Psikoterapist Ne İster?

    Gelen danışanın terapi süreci bittiğinde; ilaç tedavisi de sonlandıysa, yeniden bir psikiyatrik tedaviye gereksinim duymaması için gerekli psikolojik zemine ulaşmış olmasını, doktora, ilaca ya da psikoloğa bağımlı kalmamasını ister.

    ” PSİKOTERAPİ BİREYSEL ÖZGÜRLÜĞE GİDİŞ İÇİN SAĞLIKLI BİR SEÇİMDİR.

    YENİDEN RAHATSIZLANMAMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLERİN ÖĞRENİLDİĞİ BİR SÜREÇTİR.

  • Bireysel Psikoterapi

    Bireysel Psikoterapi

    Semptomu, bilinçdışında oluşan çatışmanın örtük ifadesi olarak tanımlayabiliriz. Bireysel psikoterapi talebiyle başvuran danışanla yürütülen çalışma ise, bu örtük ifade içerisinde gizleneni arama yoluyla gerçekleşir. Danışan, yaşadıklarıyla ilgili bağlantılar kurarak aklına gelenleri ifade ederken, psikolog da bu yolu onunla birlikte alır ve bağlantıları danışan ile birlikte anlamlandırmaya yönelik bir çalışma yürütür.
    Ergen ve yetişkin danışanlarla uygulanan ve sözel ifadeyi esas alan bireysel psikoterapiye yön veren, çerçevedir. Çerçevenin uygun bir şekilde ilk görüşme esnasında oturtulmasıyla birlikte başlar psikoterapi. Çerçevenin oturtulması ise, zaman ve mekânın tanımlanmasıyla gerçekleşir.
    Psikoterapi sürecinde devamlılık önemli bir unsurdur. Bu nedenle, psikolog ve danışan uygun bir gün ve saat belirlerler. Zamanlılıkla ilgili olan bu unsur, düşünce akışının devamlılığına da gönderme yapmaktadır. Mekânın veya başka bir deyişle, görüşmelerin gerçekleştiği odanın sabit oluşu da, danışana bir alan tanındığı ve bu alan içerisinde aklına gelebilecek herşeyi serbestçe söyleyebileceği düşüncesine dayanmaktadır. Çerçeve bu nedenle, hem danışanın kendini rahatça ifade edebilmesi üzerine düşünülerek oturtulmaktadır, hem de psikoloğun bu zaman ve mekân içerisinde danışana uygun bir alan sunmasıyla ilgilidir. Karşılaşmaların aynı gün, aynı saat ve aynı mekânda gerçekleşmesi, psikoloğun danışana korunaklı ve kendine ait bir alan sağlayabilmesi gibi önemli unsurlara dayanmaktadır.
    Bireysel psikoterapi uygulamasıyla ergen ve yetişkinlerde, oyun terapisi aracılığı ile ise çocuklarda oluşan ruhsal sıkıntılara yönelik anlamlandırmaya ve rahatlatmaya yol açabilecek bu süreçler oldukça dinamik ve önemlidir.

  • Psikoterapi Nedir ?

    Psikoterapi Nedir ?

    Psikoterapi sürecini bilimsel ve sözlük anlamlarıyla açıklamadan önce bir öykü olarak

    bakarsak; hayat bir açık denize benzer gemi ise kişinin hayatıdır. Kişi hayat gemisini

    yürütmekle sorumlu kaptandır. Ne zaman ki fırtına koptu, yolu şaşırdı, girdaplar, başka

    gemiler çıktı işte o zaman minimum risklerle güvenli denizlere ulaşabilmek için kılavuz

    kaptan olarak psikoterapist devreye girer. İşte bu kılavuz kaptanla yapılan yolculuk

    psikoterapidir. Kişi daha sonra hayat denizinde aynı veya benzer sorunlarla karşılaştığında

    artık ne yapacağını gemisini nasıl kurtaracağını bilecektir.

    Batı dillerindeki kelime anlamıyla psikoterapi İngilizcesi “psycho” olan, can ve ruh

    anlamına gelen ve bir hastalık ya da bozukluğun tedavisi anlamına gelen “threapy”

    kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Bu tanımlardan yola çıkarak sözlük anlamında

    psikoterapi ruhsal yolla tedavi etmek şeklinde tanımlanabilir. Bu tanım psikoterapiyi tam

    olarak açıklamaz. Kapsamı biraz daraltırsak psikoterapi danışanın medikal ve cerrahi yöntem

    kullanmadan değişik yöntemlerle kişinin kendini iyi hisssetme, moralizasyon ve topluma

    kazanma durumudur. Bu iyi hissetme, moralizasyon açısından bakıldığına her iyi hissetme

    örneğin ;öğretmenin öğrenciye, ebeveynin çocuğuna, din adamının cemaatine, şamanın

    halkına, doktorun hastasına yaptığı bilgilendirme, ikna gibi farklı uygulama ve yaklaşımlar

    psikoterapi kapsamına girer. Böylece bu tanımda psikoterapiyi açıklamakta yetersiz kalır.

    Psikoterapi bu geleneksel yöntemlerden daha farklı ve bilimseldir.

    Psikoterapide ilk akla gelen psikiyatrik rahatsızlıklar ve ruhsal sıkıntılar olsa da, eş,

    arkadaş, ve insan ilişkileri gibi ilişki zorlukları; kimlik karmaşaları ve arayışları, ahlaki

    ikilemler, cinsel sorunlar gibi kişinin iç dünyasında olup biten zorluklar gibi pek çok problem

    psikoterapi ihtiyacı oluşturur. Özetleyecek olursak psikoterapi zihinsel, duygusal ve toplumsal

    sorunlarla bş etmekte yetersiz kalan kişi, çift ya da gruplara belli bir amaç ve plan dahilinde

    belli teknik ve yöntemlerin duygusal bağ kurularak uzman kişilerce uygulanan bir tedavi etme

    bilim ve sanatıdır. Bu yolculukta danışanın kendi yöntemiyle anlatıyı veya öyküyü kendi

    sosyal ve kültürel bağlamından soyutlayarak kişinin bu öyküde altta yatan patolojik yapılarını

    keşfetmesine yoğunlaşır. Bu keşifte kişi haberdar olmadığı birçok yönünü görecek ve

    kendisiyle yüzleşecektir.

    Psikoterapi iki kişi arasında geçen sıradan bir sohbet olmadığına, insan gelişimini

    açıklayan felsefi ve bilimsel bir sistem olduğuna göre bu sistemin belirli yöntemleri, teknikleri

    ve çeşitleri vardır. Bugün dünyada birçoğu kullanılmayan sekiz yüzün üstünde psikoterapotik

    teknik olduğu iddia edilmektedir. Bu kadar çok teknik ve yaklaşımın olması belki de

    insanların bu kadar çok çeşitli olmasından kaynaklıdır. Bunların başlıcaları başlıklar halinde

    şunlardır:

     Psikianalitik yaklaşım

     Bilişsel davranışçı yaklaşım

     Dinamik yaklaşım

     Varoluşçu yaklaşım

     Hümanistik yaklaşım

     Sistemik yaklaşım vb.

    Kullanılan bazı yöntemler ise; grup terapileri, EMDR, hipnoterapi, çizim teknikleri,

    oyun terapisi, sanat terapi vb.

    Nasıl ki her insanın parmak izi farklıysa kişilik yapısı, gelişimi ve kültürü gibi bir çok

    özelliği de farklı olduğundan her teknik her insanda aynı etki ve sonucu yaratmaz. Orlinsky ve

    Howard (1986) 35 yıla yayılan bir araştırmanın sonuçlarını incelemişler ve terapinin ana

    unsurunun kullanılan kurama değil danışanla empatik ve önyargısız olarak kurulan bir bağ

    olduğuna işaret etmişlerdir. Psikoterapi sürecinde terapist ile danışan arasında bir güven

    ilişkisi kurulmalı, danışan anlaşılmalı, danışanın ne söylediği kadar nasıl söylediğine, neleri

    önemsediğiyle de ilgilenilmeli. Yani satır araları iyi okunmalıdır. Yardım amacıyla gelen

    danışanın yalnızca sorunlarıyla değil, çocukluğuyla, korkularıyla, endişeleriyle de

    ilgilenilmeli, odaya getirdiği kişiliği, kültürü ve yaşanmışlıklarıyla bir bütün olarak kabul

    edilmelidir. Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta da danışanını üzerinde güç arzusu

    doyurulacak bir nesne olarak görmemesidir. Danışanın terapiste güvenmesi, gerçekten

    işitildiğini, aynı duyguların paylaşıldığını, anlaşıldığını hissetmesi, terapistinin yardım etme

    becerisine, bilgisine ve hünerine sahip olduğuna, iyileşeceğine inanması başarılı bir terapi

    sürecinin anahtarlarıdır.

    Sonuç olarak neden psikoterapi almalıyız ?

     Kendimize bakabilmeyi öğrenmek, kendi sistemimizden kaynaklarla yüzleşip bu

    durumu çözebilmek için.

     Her zaman içimizde daha uzak hedeflere gidebilme kabiliyeti olduğunu görmek için

     Hayatta ki en büyük kaybın ölüm değil, yaşarken içimizde ölen şeyler olduğunu

    öğrenmek ve onları yaşatmak için.

     Hayat oyununda yaşadıklarımızın ya kazanç ya da öğrenme olduğunu fark etmek için.

     Asıl gerçeklerin içimizde olduğunu, dışarının sadece bir rüya olduğunu fark ederek

    uyanmak için.

     Bir takvim yaşı olmasa “kaç yaşındasınız?” sorusunu yanıtlayabilmek için.

     Kendimizi kötü hissettiren şeylerin aslında bizim onlara yüklediğimiz anlamlar

    olduğunu öğrenmek için.

     İnsanın hayal edip, inandığı seyleri başarabileceğini, merdiveni tırmanmak için başka

    güce değil iç gücünüze ihtiyacınız olduğunu görmek için.

     Kötü olasılıkları hesaplarken güzellikleri kaçırmamak için.

     Birlikteliklerde önemli olanın aynı düşünmek değil, birlikte düşünebilmek olduğunu

    fark edebilmek için.

     Mutlu evliliğin doğru kişiyle olmakla değil, doğru kişi olmakla olacağını kavramak,

    değişime önce kendimizden başlamak için.

     Tatlı dilin yılanı deliğinden çıkaracağını, keskin sirkenin küpüne zarar vereceğini tam

    manasıyla kavramak için.

     Ya çaresiz yada çarenin siz olduğunu öğrenmek için.

  • DEPRESYON

    DEPRESYON

    Psikiyatri kliniğinde en sık görülen ruhsal hastalıktır. Kişinin günlük yaşamını, sosyal ilişkilerini ve

    işlevselliğini bozacak düzeyde, sürekli üzüntü ve keder içeren ruhsal çökkünlük halidir. 2010

    yılında yapılan bir çalışmaya göre, toplumda depresyon görülme sıklığının % 8-10 arasında

    olduğu, kadınlarda erkeklere göre 2 kat fazla görüldüğü bildirilmiştir.

    Genetik (ailede depresyon öyküsü varsa, kişide görülme ihtimali 2-5 kat artmaktadır)

    Kronik hastalıklar

    Bazı ilaçlar (hormon, antihipertansif gibi)

    Hormonel değişiklikler (gebelik, doğum, menapoz)

    Kadın cinsiyet

    Olumsuz yaşam olayları ( eş, aile, iş sorunları)

    Kötü geçirilmiş çocukluk (fiziksel ve/veya cinsel travma)

    Erken dönemde ebeveyn kaybı

    Yetersiz sosyal destek

    Düşük sosyoekonomik düzey

    İşsizlik

    Kişilik özellikleri

    Ayrı yaşama, boşanma

    Daha önce geçirilmiş depresyon öyküsü

    Alkol-madde kullanım bozukluğu

    Çökkün duygudurum; kişi neredeyse her gün, günün büyük bir bölümünde üzüntülüdür,

    karamsardır, umutsuzdur ya da kendini boşlukta hisseder. Çocuklarda ve ergenlerde, çabuk

    öfkelenme şeklinde görülebilir.

    Anhedoni; kişi tüm etkinliklere karşı ilgisini yitirmiştir. Hiçbir şeyden zevk almaz.

    Çok kilo verme ya da alma

    Uykusuzluk ya da aşırı uyuma, yorgun uyanma

    Enerji düşüklüğü, bitkinlik, yorgunluk

    Hareketlerde ve konuşmalarda ajitasyon ya da yavaşlama

    Özgüven düşüklüğü, değersizlik, suçluluk duyguları

    Dikkatini toparlamakta güçlük, kararsızlık

    Ölüm ve intihar düşünceleri

    Somatik belirtiler (baş ağrısı, uyuşma, karıncalanma, vücutta dolaşan ağrı, çarpıntı, mide

    bulanması, ateş basması, üşüme gibi)

    Kötü bir haber alacakmış endişesi

    İnsanlardan rahatsız olma, evde yalnız kalmaya çalışma

    Sinirlilik, çabuk öfkelenme

    Sürekli ağlama ya da ağlayamama

    Bir kişi de depresyon var dememiz için, yukarıdaki tüm belirtilerin bulunması gerekmez. Bunlardan

    bazılarının varlığında, kişinin günlük yaşamı sürekli olarak olumsuz etkileniyor, işlevselliği

    bozuluyor ve başka bir sebep ile açıklanamıyorsa, depresyon tanısı konulabilir. Şu anda dünyada,

    en fazla yeti kaybı oluşturan hastalıkları arasında dördüncü sıradadır. Önümüzdeki yıllarda, daha

    üst sıralara çıkacağı düşünülmektedir.

    Depresyon, kişinin yaşam kalitesini bozan, işini kaybetmesine, aile ilişkilerinde sorun yaşamasına,

    alkol- madde kullanımına yönelmesine neden olan, kişiyi intihara kadar sürükleyen (depresyon

    hastalarının % 10 – 15’i intihar ile yaşamlarını kaybeder), ancak oldukça kolay tanınıp, tedavi

    edilebilen bir hastalıktır.

    Hafif şiddetteki depresyonda öncelikle psikoterapi; orta şiddetteki depresyonlarda, sadece ilaç ya

    da sadece psikoterapi yeterli olabilirken; ağır şiddetteki depresyonda ilaç ve psikoterapinin birlikte

    kullanılması daha etkindir. Depresyon tekrarlayabilen bir hastalıktır. Psikoterapi tedavinin bir

    parçası olduğunda, depresyonun tekrarlama ihtimali azalmaktadır. Tedavi edilmeyen depresyon,

    genellikle 6-24 ayda düzelir. Ancak, tekrarlama riski çok yüksektir. % 5-10’u kronisite kazanır.

    Antidepresan ilaçlara yönelik çeşitli olumsuz söylemler, ne yazık ki, birçok hastanın tedavisini de

    geciktirmektedir. Yapılan çalışmalar ve klinik izlemler göstermektedir ki, depresyon hastalık

    düzeyinde ise, antidepresanlar çok başarılı sonuçlar vermektedir. Ancak kişi, günlük moral

    bozukluğunu, keyifsizliğini depresyon diye adlandırıyor ve antidepresan kullanıyor ise, ilaç etki

    etmemekte, hatta daha çok yan etki görülmektedir.

    Antidepresanlar, mutluluk ilacı, moral dopingi, uyuşturarak dertleri unutturan, hafızayı silen madde

    veya bağımlılık yapan ilaç değillerdir. Depresyon hastalığını %80’e varan oranlarla tedavi eden,

    beyni nörokimyasal olarak düzenleyen, normalleştiren ilaçlardır. Tabiki, her tür ilaç kullanımında

    olduğu gibi psikiyatrik ilaç kullanımında da yan etki görülebilir. İlaçların düzenlenmesi ile bu yan

    etkiler ortadan kaldırılır.

    Kişinin durumuna göre çeşitli psikoterapi teknikleri kullanılabilir. Psikoterapiler, çeşitli kuramlara

    dayanan ve yıllar içinde bilgi ve tecrübe birikimi ile temelleri oturtulup, geliştirilmiş yöntemlerdir.

    Psikanaliz, psikanalitik yönelimli psikoterapi, davranışçı kognitif terapi, destekleyici psikoterapi

    gibi. Amaç, kişinin içsel sorunlarını tanımasını ve bunlarla baş etmeyi öğrenmesini sağlamaktır.