Etiket: Psikoterapi

  • Psikoterapinin Sağlığımıza Olan Olumlu Etkileri

    Psikoterapinin Sağlığımıza Olan Olumlu Etkileri

    Ruh ve bedenin ayrılmaz bir ikili olduğu konusunda sanırım hepimiz hemfikiriz. Çünkü bir düşündüğümüzde beynimizin bedenimizin bir parçası olduğunu anlarız. Bilinç, kişisel farkındalık, duygu ve düşüncelerin beynimizin ürünleri olduğu gerçeğini göz önüne aldığımızda zaten ruhsal ve bedensel bağı rahatlıkla kavrayabiliriz. Dolayısıyla, akıl sağlığından bahsederken fiziksel sağlığı göz ardı etmek imkansızdır. Beden ve ruhun birbirinden ayrılmaz olduğunun basit bir kanıtı olarak insanların yeme alışkanlıklarının duygu durumlarına doğrudan olan etkisi düşünülebilir. Örneğin, koca bir dondurma kutusunu bir oturuşta bitirmenin fazla şeker alımına bağlı duygusal çöküntü ve depresif ruh haline sebebiyet verdiği birçok araştırma sonucunda kanıtlanmış bir gerçektir. Buradan da anlaşılacağı gibi basit bir yeme içme durumu bile ruhsal bütünlüğümüzü direkt olarak etkileyebilmektedir. O zaman uyku, fiziksel bağımlılıklar, aşırı yorgunluk gibi birçok fiziksel durum psikolojimizi doğrudan veya dolaylı olarak etkileyebilmektedir diyebiliriz.

    Araştırmalarla Destekli
    Amerika’da bulunan Akut Kardiyovasküler Sağlık Birliği’nin 2013’te yaptığı kapsamlı bir araştırmaya göre psikoterapi almanın kalp krizi geçirip hastaneye yatışı gerçekleşen hastalarda ölüm oranını ciddi anlamda düşürdüğü görülmüştür. Raporlara göre yatışı sağlanan hastalara bir psikolog tarafından verilen psikoterapiler sonrasında hastaların başka bir kriz daha geçirme, taburcu olduktan sonra tekrar hastaneye yatma ve ölüm oranlarının çok düşük olduğu tespit edilmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere kalp sağlığı ve problemleri sadece fiziksel bir durum değil, aynı zamanda psikolojik etkenlere de dayalı bir vakadır. Kardiyologlara göre psikolojik faktörlerin kalp krizi ya da kalp problemleri yaşanmasında büyük rolü vardır. Bu faktörler kişinin kalp krizi geçirme riskini etkilediği gibi iyileşme ve bir daha kalp krizi geçirme oranlarında da büyük etkiye sahiptir. Bütün bu gerçekler göz önüne alındığında kardiyovasküler problemler sadece fiziksel bir rahatsızlık değil aynı zamanda azımsanamayacak kadar da psikolojik etmenlere bağlı bir sağlık problemidir.
    Öfke kontrol problemi, akut/kronik stres, aile içi problemler, yalnızlık gibi problemlerin yüksek tansiyon ve kalp krizlerine sebebiyet verdiğini gösteren birçok bilimsel çalışma da mevcut. Buna göre uzman bir psikologtan alınacak etkili bir psikoterapi bu rahatsızlıkların hatta ölümlerin önüne geçebilmektedir. 

    Psikoterapiden Korkmayın
    Ne yazık ki ülkemizde hala psikolojik destek alma konusunda önyargılar var. Bir insanın fiziksel bir rahatsızlığı ile ilgili olarak doktora görünmesi normal karşılanırken ruhsal sağlık problemleri için bir uzmana gitmesi olumsuz karşılanabilmektedir. Akıl sağlığı ve fiziksel sağlığın ayrılmaz bir ikili olduğu gerçeği birçok kez kanıtlanmış olmasına rağmen o zaman neden hala insanlarımızda psikoterapi korkusu var? Çünkü yardım istemek bir zayıflık veya acizlik durumu olarak algılanır. Sadece yetersiz insanların problemlerini çözme konusunda yardıma ihtiyaçları olduğu düşünülür. Tüm bunlar yanlış ve sağlıksız yargılardır. Kişi ruhsal olarak kendini rahatlamış ve huzura ermiş hissettiğinde fiziksel olarak da ne kadar rahatlamış olacağını görecektir. Çözülmeyen problemler çığ gibi büyür ve kişiyi içine alır. Bağışıklık sisteminin zayıflamasından tutun da birçok kanser türü yine kişilerin içlerindeki açmazların sonucunda olduğu bilinmektedir.

  • İhmal Edilmiş Ruhlar ve Bedenler

    İhmal Edilmiş Ruhlar ve Bedenler

    Dile kolaydı değil mi özel bakıma ihtiyacı olan özel bir çocukla yaşamak, anlatması uzaktan bakınca kim bilir ne kolaydı? Peki ya yaşaması.?

    Hem bir çocuktan öğrenemeyeceğiniz kadar çok hayat tecrübesi öğrenmeniz, hem büyümeniz hem de büyütmeniz. Ne tuhaftı değil mi? Hem bu kadar yıpranıp hem de o çok kıymetliniz tek bir yeniliği başarınca tüm yorgunluğunuzun bir anda kuş gibi uçup gitmesi. Anlatsalar inanmazdınız belki, ‘Yok artık, bir çocuğa da bu kadar bağlanılır mı hiç!’ diye belki şaşırırdınız. Eğer bunca mücadeleyi veren siz olmasaydınız, ilk gününden son gününe kadar çocuğunuzun her bir gelişimine şahitlik etmeseydiniz anlatılan başarı öykülerine bu derece gözleriniz yaşarmazdı. Otizm tanısı almış çocuğunuzun sabah kalktığı andan gece yatana kadar her bir adımına şahitlik etmeseydiniz belki bir yerlerde duyacağınız yorgun savaşçı anne-babaların muhteşem öykülerinde ne anlatmak istediğini tam olarak kavrayamayacaktınız. Ve belki ne kadar çok yorulmuş olabileceklerini de..

    Sahi hiç düşündünüz mü ya da hiç denk geldiniz mi otizm tanısı almış bir çocuğa sahip anne-babaların sadece bir günlük rutinlerini. Bazen sadece tek bir kazak giydirmek için saatlerini harcadıklarına tanıklık ettiniz mi mesela? Ve onlara bakım verirken kendilerini ne derece boşverdiklerine? Kendi uykuları, kendi öğün saatleri, kendi sağlıkları kısacası kendi bakımlarını ne derece hiçe saydıklarını hiç gördünüz mü? Bunu bir ‘su kaynağı’ metaforuyla örneklendirmek isterim: Ormanın içinde büyük bir su kaynağı düşünün, herhangi bir denizle bağlantısı olmayan; suyu, gücü hiç bitmez gibi duran. Bu su kaynağından her gün 500 kg su çektiğinizi düşünün. Kaç hafta veya kaç ay dayanacaktır? Bu su kaynağı yeraltı suları veya yağmur sularıyla beslenmediği sürece yenilenemeyecek, bu nedenle bir süre sonra suyu azalacak ve havzası kuruyup gidecektir. İşte insan ruhu da tam olarak benzer mekanizmayla çalışır. Dış kaynaklarla beslenmeyip-bakım almayıp sadece besler ve bakım verirse bir süre sonra tükenme noktasına gelecek veya bakım verirken çok isteksiz ve mutsuz olacaktır ya da tamamen bakım veremeyecek kadar yorgun düşecektir. Başka bir deyişle, insanın çocuğuna, ailesine, sevdiklerine bakım verirken önce kendi öz-bakımını yapması ve kendi içsel gücünü yenilemesi şarttır. Çünkü hiçbir ruhsal enerji yenilenmeden devam edemez.

    ‘Peki söylemesi hoş ama bu bakım veren kendi bakımını nasıl yapmalı?’ dediğinizi duyar gibiyim. Öncelikli kural, kendinize bakım verirken bunu bakım verdiğiniz çocuğunuz içinde yaptığınız bir iyilik olarak düşünmeniz gerekli. Siz iyi olmadan bakım verdiğiniz çocuğunuz da yeterince iyi olmayacaktır, unutmayın! Çocuğunuza bu denli ‘en iyisini’ sunmaya çalışırken kendiniz için ne yaptığınızı düşünün. Mesela sağlıklı besleniyor musunuz, günlük su içme miktarını yerine getiriyor musunuz, haftada birkaç kez  15 dk. da olsa her şeyi bir kenara bırakıp yürüyüş yapıyor musunuz? Bunlar fiziksel sağlığınızla ilgili çok temel gereklilikler. Ya ruhsal sağlığınız için neler yapıyorsunuz? 10 dk. bile olsa bir yakınınızla dertleşebiliyor, duygularınızı ifade edebiliyor musunuz? Çok değil arada farklı alanlara yönelmek adına kısa süreli de olsa söyleşi, toplantı, seminer, konser vb. etkinliklere katılıyor musunuz? Peki ya psikoterapi? Pek çok kişi psikoterapiye gitmenin akıl hastalığıyla bağlantılı olduğunu düşünse de esasında psikoterapi seansları bireyin ‘kendine iyi gelmek ve bakım vermek’ için yapabileceği en anlamlı alanlardan biridir. Bunun için özel psikoterapi merkezlerindeki psikologlara ulaşabileceğiniz gibi belediye, rehabilitasyon merkezi vb. kurumlarda bulunan psikologlardan psikoterapi talebinde bulunabilirsiniz. Bazen grup bazen de bireysel olarak gerçekleştirilen psikoterapi seansları sadece ‘kendi’nize odaklanıp ruhsal gücünüzü arttırmanızda ve çocuğunuza bakım verirken daha güçlü olmanızda yararlı olabilir. 

    Her ne kadar başka insanlarla diyalog kurmanın, sosyalleşmenin insan ruhuna çok iyi geldiğini savunsam da diyorsanız ki terapiye veya bir etkinliğe gidecek zamanım olmuyor, o halde bir kitap okuyarak mola verin kendinize, belki sadece 5-10 dakika… Veya evinizde sevebileceğiniz anlamlı bir şey yapın yaratıcılığınızı kullanarak sadece kendiniz için.

    Unutmayın her ne kadar yetişkin de olsanız özel bir bakıma ihtiyaç duyan özel bir çocuğun ebeveyni de olsanız sizin de içinizde sizden bakım bekleyen bir çocuk var. Ve o çocuk mutlu olmadan siz de yeterince mutlu olamazsınız. O yüzden içinizdeki çocuğu unutmayın.

  • Pozitif Psikoterapi ve Danışmanlık

    Pozitif Psikoterapi ve Danışmanlık

    Bir atasözü “Herkes bilge olur, bazıları daha önce bazıları daha sonra, fark budur” der. Psikoterapi de içinizdeki bilgeye ulaşmanız için bir yolculuktur. Bu yolculuk sizi, derinlerde sizi bekleyen bilgeyle karşılaşmaya, yaşamınızın anlamını keşfetmeye, size acı veren duygularla vedalaşmaya ve mutluluk tanımınızı yeniden yapmaya davet ediyor. Yolculuk tamamlandığında, içinizdeki bilge yaşamınız boyunca size rehberlik edecek. İçinizdeki bilgeye ulaşmak, duygusal ve fiziksel sağlığınızı geliştirmek ve korumak için yaşamsal öneme sahiptir.

    Hepimizin yaşamında kişisel krizler, değişimler, geçiş sorunları, kayıplar ve travmalar olur. Bu durumlarla başa çıkmakta bazen zorlanırız, “duygusal felç” dediğimiz bir hal yaşamaya başlarız. Psikoterapi ve danışmanlık almak, bu durumların yarattığı “duygusal felç”lerin üstesinden gelmemize yardım eder.

    Bireysel psikoterapideki yaklaşımım, kişisel farklılıklara saygı ve empati çerçevesindedir. İlk değerlendirme seanslarından sonra, Pozitif Psikoterapi, Hipnoterapi, NLP ve Duygusal Zeka yöntemlerinin kişiye özel bir birleşimine sizinle birlikte karar verilir. Her birimiz farklı yaşam deneyimleri ve bunları algılama biçimlerine sahibiz. Bu nedenle, ihtiyaçlarınıza en uygun terapötik yaklaşımlara birlikte karar vererek psikoterapi yolculuğunuza başlarız.

    Psikoterapi sürecinde neler kazanırsınız?

    Mutluluğunuzu ve başarınızı sabote eden olumsuz inançlarınız ortaya çıkar.
    Önemli düşünceleri, duyguları ve motivasyonları belirlemeyi öğrenirsiniz.
    Kendiniz ve başkalarına ilişkin öz farkındalık ve empati geliştirirsiniz.
    Sağlıksız ilişkilerinizi sonlandırmak konusunda farkındalık geliştirirsiniz.
    İlişkilerdeki bozucu kalıpların farkına varırsınız.
    Öfke, duygusal karışıklık ve ilişkilerdeki işlev bozukluğuna neden olan tetikleyicileri tanımlarsınız.
    Kişisel ve mesleki ilişkilerde daha özgüvenli ve etkili olursunuz.
    Zorluklar ve engeller karşısında başa çıkma becerileri geliştirirsiniz.
    Başarma, başarı ve kişisel mutluluğa engel olan mükemmeliyetçilik kalıplarınız ortaya çıkar.
    Yalnızlık, hayal kırıklığı, üzüntü, kayıp, keder, suçluluk, utanç, öfke, kıskançlık ve korkudan oluşan acı duygularını tanır ve iyileştirmek için adımlar atarsınız.
    Yaşam kaliteniz artar ve kişiler arası ilişkileriniz gelişir.

  • Psikoterapi Nedir?

    Psikoterapi Nedir?

    En sade haliyle psikoterapi,  psikolojinin ilkelerine dayalı olarak psikolojik bir şikayeti olan danışan ve psikoterapist arasında gerçekleşen; kişinin kendisini ve çevresini anlamasını, kendinden memnun olabilmesini ve psikolojik bozukluğunu ortadan kaldırmasını amaçlayan değişim sürecidir.

    NE GİBİ SORUNLAR İÇİN PSİKOLAĞA GİDİLİR?

    İnsanlar gün içerisinde olumsuz duygularla baş etmeye çalışır. Bunlar stres, üzüntü, acı, hüzün, çaresizlik ve umutsuzluk olur. Bu duygularla nasıl baş ettiğimiz çok önemlidir. Aşırı uyku, uykusuzluk, çok yeme ya da iştahsızlık, gereksiz alışveriş yapmak olumsuz baş etme yöntemleridir. O an işe yaradığını düşünsek de zamanla daha fazla probleme neden olur. Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme ve düzenli uyku sağlıklı baş etme yollarıdır. Ancak bazen acı, hüzün, öfke gibi olumsuz duygular kontrol edilemeyecek noktaya gelir işte bu zamanlarda profesyonel olarak yardım alınmalıdır.

    PSİKOLOG GÖRÜŞMELERİ NE GİBİ KONULARI KAPSAR?

    Bu görüşmeler birçok konuyu kapsar ve kişiden kişiye farklılık gösterir. Genel anlamda;

    – Kaygılıysanız ve kendinizi sürekli tedirgin ve sinirli hissediyorsanız,

    -Öfkenizi kontrol edemiyorsanız ve problemlerinizi çözmekte zorlanıyorsanız,

    -Mantıksız düşüncelerinizin gerçek olmadığını bile bile bunları engellemek için kaygı hissederek bazı davranışlar ve zihinsel çabalar gösteriyorsanız,

    – Arkadaşlık, romantik ilişkilerinizin daha iyi olmasını istiyor fakat sosyal ortamlarda bulunmaktan çekiniyorsanız,

    -Zevk alarak yaptığınız aktivitelerinizden artık onları yapmak için motivasyonunuzu, heyecanınızı, ilginizi ve isteğinizi kaybettiğinizi düşünüyorsanız,

    -Vajinusmus, erken boşalma, cinsel isteksizlik, cinsel kimlik ile ilgili problemler yaşıyorsanız,

    -Geçmişte yaşadığınız ve kimseye anlatmadığınız şiddet, ihmal, cinsel istismar hikayeniz varsa,

    – Aile içinde iletişim yoksa, boşanma, aldatma, ayrılma gibi konular varsa, daha kızgın üzgün hissediyorsanız ve problemlerle baş edemiyorsanız,

    -İnsanlarla ilişkilerinizde sık sık çatışma çıkıyor ve aranız bozuluyorsa, bunun nedenini de merak edip anlam veremiyorsanız,

    -Dikkat eksikliği ve konsantrasyon bozukluğu yaşıyorsanız,

    -Sürekli kendinizi hüzünlü, mutsuz, çaresiz ve umutsuz hissediyorsanız ve hayatı anlamsız bulup intihar etmeyi düşünüyorsanız,

    -Panik atak geçiriyorsanız ve öleceğinizden korkarak acile gidiyorsanız,

    -Medikal olarak açıklanamayan baş ağrısı, mide bulantısı ve fiziksel şikayetleriniz varsa ve bunların strese maruz kaldığınızda psikolojik olduğunu düşünüyorsanız tüm bu sorunlarla baş etmek için psikoterapiye gitmek doğru karar olacaktır.

    PSİKOTERAPİ SORUNLARIN ÜSTESİNDEN GELMEYE NASIL YARDIMCI OLUR?

    Psikoterapi bireylere birçok sorunun üstesinden gelmeye yardımcı olurken kendilerine keşfetmelerine ve bu içsel değişimleriyle birlikte duygu durumlarını kavramayı da öğretir.

  • Rüyalar

    Rüyalar

    Rüyaların çoğu hatırlanamaz ve küçük parçaların dışında unutulur. Ancak rüyadan uyandığımız andaki ruh hali bütün gün sürebilir. Tarihe baktığımızda ise imparatorlar, savaşçılar gibi bazı kişilerin rüyalara dayanarak büyük işlere kalkıştıkları söylenebilir. Bunların temelinde rüyanın gelecekten haber içeren bir mesaj olduğunu düşüncesi yatar. Psikoloji bilimine göre ise rüyalar geçmiş ve şimdinin izlerini taşır.

    Rüyayı genellikle görsel imaj olarak yaşarız; düşüncelerle iç içe geçmiş duygular da olabilir, diğer duyular da bir şeyler algılayabilir. Ama çoğunlukla görsellik ön planda yer alır. Rüyaları açıklamanın zorluğu kısmen de olsa bu görsel imajları kelimelerle ifade etme gereğinden kaynaklanır. Bu yüzden rüyayı gören genelde resmini çizmenin anlatmaktan daha kolay olduğunu düşünebilir.

    Rüyaların bazıları çok kısadır ve sadece bir veya birkaç görüntüden, tek bir düşünceden, hatta tek bir kelimeden oluşurken diğerleri içerik açısından oldukça zengin ve bir roman gibi uzun olabilir. Bazı rüyalar uyanık yaşamdaki kadar açık ve netken bazıları ise bulanıktır. Rüyalar tamamen anlamlı, tutarlı hatta fantastik ölçüde güzel olabileceği gibi karışık ve çılgınca olabilir. Ayrıca ağlatacak kadar acı verici, uyandıracak kadar kaygılı, şaşırtıcı ya da neşeli gibi duyguların açık olduğu rüyalar olabileceği gibi hiçbir duygu yaratmayanları da vardır.

    Peki neden rüya görürüz? Bilinçdışımızda, daha çok kullanılan adıyla bilinçaltımızda, farkında olmadığımız duygu ve düşünceler vardır. Bu milyonlarca duygu ve düşünce hiçbir zaman tam olarak uyum içinde değildir. Her zaman ortaya çıkmanın bir yolunu ararlar. Bilincimiz de zihnimizi rahatlatmak ve bu duygu ve düşüncelerin kısmen de olsa ortaya çıkıp uzlaşı sağlaması için rüyaları yaratır. Ancak direnç mekanizması bu duygu ve düşüncelerin rüyalarda apaçık bir şekilde ortaya çıkmasına izin vermez. Çünkü bunlar, kişinin uyanı yaşamda kabul etmeyeceği duygu ve düşünceler olabilir. Bu durumda kişide kaygı oluşturabilir; bu nedenle zihin sansür uygular. Bu sansür sonucu temeldeki duygu ve düşünceler rüyada çarpıtmaya uğrar, değişir ve olduğundan farklı bir şekilde ortaya çıkar. Ya da rüya tamamen anlamsız hâle getirilir ve biz uyanınca hiçbir anlam veremeyiz.

    Her rüya, gören kişiye özgüdür. Bu durumda rüyalar, gören kişinin ürünü ve sözleridir. Ancak bu sözler doğrudan anlaşılır değildir. Bu sözleri anlaşılır kılmak, altında yatan duygu ve düşünceleri açığa çıkarmak için rüya yorumu yapılır. Rüyayı gören, rüyasının ne anlama geldiğini bilir; ancak sadece bildiğini bilmez ve bu nedenle bilmediğini sanır. Bu noktada psikoterapist, kişinin rüyasını keşfetmesine yardım eder. Uygulanan sansür nedeniyle sembolik anlam taşıyan rüyalar, psikoterapist ve rüyayı gören kişinin birlikte çalışması ile yorumlanabilir. Peki buna neden ihtiyaç duyarız?

    Bunun sebebi rüyalarda ortaya çıkan bazı düşünce ve duygular diğerlerine göre daha yoğundur. Bunlar kişiye rüyalar aracılığı ile baskı kurar. Kişi bunları keşfettiğinde onları bilinçdışından bilinç seviyesine taşımış olur ve artık ne ile mücadele edeceğinin farkındadır. Psikoterapi ile bu duygu ve düşünceler üzerinde seanslarda çalışılır. Amaç bu baskı kuran, rahatsızlık yaratan duygular ve düşüncelerin etkisinin azaltılması ya da yok edilmesidir. Bu sayede kişinin, farkında olmadan kendisine uyguladığı baskı azalır ve daha iyi bir yaşam sürmesinin yolu açılır. Ancak kişiye baskı yaratan bu duygu ve düşünceler keşfedildiğinde kişi onları konuşmaktan kaçınabilir; bu gayet doğaldır. Psikoterapist, bu konuda anlayış göstererek kişinin konuşmak istemediği bir konu hakkında baskı yapmaz. Hepsi sürece yayılır ve kişi bu konuları konuşmak istediğinde psikoterapist her zamanki gibi üstüne düşeni yapar.

    Psikoterapi ile kendi rüyalarını yorumlamayı öğrenen kişi zamanla, belli bir noktadan sonra rüyalarını tek başına da yorumlayabilir. Bu durumda kendisini keşfetmesi ve daha iyi tanıması için oldukça önemli bir yetenek kazanmış olur. Sonuç olarak da yaşamını daha iyi bir hâle getirebilir.

  • Psikolojik Tedavi

    Psikolojik Tedavi

    “Sizin tecrübeli bir doktor olduğunuz kadar ben de tecrübeli bir hastayım.”
    Karamazov Kardeşler/ F.M. Dostoyevski

    “Benim psikolojim bozuk. Psikiyatri hastasıyım ben.”

    Psikiyatride hastalık kavramı yoktur. Çünkü hastalık diye tıpta ancak belirli bir nedenden olan, belirli tablolar kastedilir. Hastalık kavramıyla tanımlanmamasının birinci sebebi, psikiyatrik bozukluklar, çeşitli nedenlerden, birden fazla nedenin etkileşiminden ortaya çıkabilir. Her zaman somut, belirgin etkenler söz konusu olmaz. Kişilik özellikleri, genetik faktörler, çevresel, sosyoekonomik-kültürel etmenlerin etkilerinin hangilerinin ne kadar etkili olduğu muğlaktır. İkinci sebep de aynı nedenler bir başkasını etkilemeyebilir. Aynı toplumsal olayları bir çok kişi yaşamış olsa da herkes travmatize olmayabilir; travma sonrası stres bozukluğu belirtileri göstermeyebilir. Üçüncü sebep diğer bozukluklarla birlikte görülebilir. Bir kayıp yaşayan kişi yas sürecinden sonra depresif belirtiler gösterebilir. Depresif belirtiler, yeniden başka kayıp yaşama ihtimalini yoğun yaşayan birinde kaygılı bir duruma evirilebilir. Hem depresif hem de anksiyete belirtilerini, gösterebilir; uyum bozukluğu tanısı alabilir.

    Nedenler ve sonuçlar ilişkisini sıkı sıkıya bağlamak yanlış çıkarımlar doğurabilir. Tüm bu nedenlerden dolayı nedensellik bakış açısını dışarıda tutan psikiyatride “hastalık” sözcüğü yerine “bozukluk” kelimesi tercih edilir. Pek çok zorlayıcı, sıkıntı verici durum gündelik işlevsellikte ya da kişinin yetilerinde ve kişiler arası ilişkilerinde uyum bozucu sonuçlar olması halinde “bozukluk” olarak nitelendirilebilir. Yoksa pek çok kişi aynı zorlukları, sıkıntı verici durumları yaşıyor olmalarına rağmen, yaşamlarını çok rahat sürdürebilmekte ve işlevsellikleri de bu durumdan etkilenmemektedir. Akılda tutulması gereken ölçüt, kişinin bundan “kendisinin şikâyetçi olması” ya da kamusal düzen içinde uyumsuzluk doğurucu davranışlar sergilemesidir. Adli konular haricinde, kişinin isteği olmadan “zorunlu” tedavi uygulanamaz.

    “Bana da terapi yapsana”

    Psikiyatrik ve psikolojik sıkıntılar da duygusal, zihinsel ya da davranışsal bozuklukları ortadan kaldırmayı ya da azaltmayı hedefleyen tüm teknikler ve yöntemler psikoterapi olarak tanımlanır. Kökeni Yunanca’dan gelen psikoterapi kelimesi, psycho (akıl, ruh) ve therapy (tedavi, sağaltım) kelimelerinin bileşiminden türetilmiştir. Psikoterapinin hedef kitlesi sadece psikopatolojisi olan yetişkin bireyler değildir; çocuklar, ergenler, aileler, çiftler ve çeşitli gruplar da bu hizmetten yararlanabilir.

    Psikoterapi, sadece ruh ve akıl sağlığı ile ilgili bozuklukları tedavi etmeyi amaçlamaz; aynı zamanda iş, aile, okul gibi çeşitli alanlardaki yaşam güçlüklerini çözümlemeyi, psikolojik uyumu arttırmayı ve kişisel gelişime yardımcı olmayı da hedefler. Bunu yaparken de, çeşitli yöntem ve ekollerden yararlanır.

    Psikoterapi, “zorunlu” uygulanan tedaviler olmadığı gibi standardize, yani herkese aynı şekilde uygulanabilen tedaviler de değildir. Psikiyatri için kullanılan en yaygın jargonlardan birisi “hastalık yoktur, hasta vardır.” Yani bireye özgü problemlere yine bireye özgü bilimsel metodolojik bilgi referans alınarak tedavi uygulanır. Tedavi sadece tedavi edici tekniklerin uygulandığı bir süreç değildir. Empatik yaklaşımın iyileşmeye etkisi de göz ardı edilemez. Sadece empatinin iyi olma halini sağlamadığı gibi sadece teknikler de iyi olma halini garantilemez. Terapi, empatik bir ilişkide bilimsel bilgiye dayalı tekniklerin uygulandığı süreçtir.

    “Tecrübeli hastanın” zorluklarıyla ilgili deneyimleri ve bu deneyimlerden öğrendikleri terapi ile birlikte anlamlı hale gelir. Psikoterapinin doğal bir sonucu anlamsız olanı anlamlı hale getirmektir. Ancak anladığımız şeylere “iyi” müdahale edebiliriz. Değişim, düşünerek değil ancak eylemle gerçekleşir.

  • Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi Nedir?

    Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi Nedir?

    Duygu, düşünce ve davranışların bir toplamı olan insan ruhsal yapısının tek boyutlu ele alınması ve kategorize edilerek sınıflandırılmaya çalışılması terapi esnasında önemli unsurların gözden kaçmasına sebep olur. Merkezimizde uygulanan psikoterapi yaklaşımımız olan Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi’nin (AYBP) çıkış noktası bu boyutları bir arada ele alarak insana gerçek anlamda temas etmek ve her danışanı kendi öznel dünyası ve biricikliği içinde değerlendirmektir.

    Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi sürecinde dinamik, varoluşçu, hümanistik, bilişsel ve davranışçı tekniklerin tamamı bütüncül bir perspektifle, esneklik içinde uygulanır. Hangi danışana hangi kuramın hangi zamanda uygulanacağı değişkenlik gösterir. Neyin öne çıkacağı ve psikoterapi sürecinin seyri danışanın duygusal ihtiyaçları ile belirlenir. Bu doğrultuda psikoterapistin teorik bilgisinin güçlü olmasının yanı sıra bu esnekliğe cevap verebilecek kişilik özelliklerini de kendinde geliştirmiş olması gerekmektedir. Bu özellikler öncelikle samimiyet, içtenlik, iç görü ve sezgi gücünün yüksek olmasıdır. Bu açıdan anda olma,danışanın ruh halini muazzam bir hassasiyet ve empati ile takip edebilme, bir yandan da kendini ortaya koyarak ve gerçek bir ilişki kurarak bu ilişkide kendi olarak var olabilme psikoterapistin taşıması gereken özelliklerdir. Kısaca psikoterapistin danışanı hiçbir açıdan anlaşılmaz ve zeminsiz bırakmayan bir tutum içinde olması gerekmektedir. Nitekim insanın bir değişim ve dönüşüm sürecine girebilmesi öncelikle gerçek anlamda anlaşılması ile mümkündür.

    Diğer bir deyişle Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapide süreç objektif bilimsel çalışmaların terapistin sübjektif deneyimleriyle sentezlenmesi ile şekillenir ve ilerler. AYBP aynı zamanda batıda geliştirilen ve kültürümüze tam oturmayan kuramların terapistin kendi sübjektif deneyimlerini ortaya koyması ile kültürümüz insanına uyumlu hale gelmesini sağlar. Böylece bio-psiko-sosyal bir varlık olan insanın kültürel farklılıkları da gözden kaçmamış olur.

  • Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapinin Faydaları: Neden Gitmeliyim?

    Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapinin Faydaları: Neden Gitmeliyim?

    Psikoterapinin, psikolojik iyileşme ve gelişme sağlayan bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. Araştırmalar, psikoterapinin psikolojik sorunları gidermede %85 etkili olduğunu bulmuştur. %85 etkililik oranı, psikoterapide hangi yöntemin kullanıldığından bağımsızdır. Bütün terapilerde ortak olan özellikler iyileşmede ve psikolojik gelişimde %30 etkilidir, beklenti %15, spesifik terapi yöntemleri %15 ve terapi dışı faktörler yani kişinin hayatındaki değişimler ise %40 etkilidir. Bütün terapilerde ortak olan özellikler; terapist ile danışan arasında kurulan terapötik ilişkinin niteliği ve terapistin ilgili ve dikkatli olması, danışanın sürecini anlayabilmesi gibi kişisel faktörlerdir.

    1.Psikoterapi yaşananların anlatılabilir hale gelmesini sağlayabilir.

    Konuşma terapisi metodunu kullanan psikoterapiler, danışanlara deneyimlerini anlatma imkanı verir. Deneyimlerimiz, bizde ham halleriyle saklıdır. Henüz kelimelere dökülmemişlerdir ve nasıl ifade edebileceğimizi her zaman bilemediğimiz yaşantılar olarak depolanırlar. Psikoterapide, bu yaşantıları kelimelere dökebilmemiz için kendimize ait bir alana sahip oluruz. Kelimelere dökme denemesi, bu alanda görece daha kolaydır; çünkü güvenli, sınırları belirli, etik ve gizlilik ilkelerinin geçerli olduğu bir alandır. Nasıl anlatacağımızı bilemediğimiz yaşantıları, güvenle kelimelere dökme ve ifade etme şansı buluruz. Önceden tanımsız bir şekilde birikmiş yaşantılar, terapistin de yardımı ile tanımlanarak anlam kazanırlar. Hem ifade etmenin rahatlığını, hem de tanımlamanın anlamlılığını buluruz.

    2. Psikoterapide, acı veren yaşantılarımıza karşı duyarsızlaşabiliriz.

    Psikoterapide, bize zor gelen bir deneyimi anlattıkça, içinde derinleşmek ve anlamak için tekrar tekrar anlattıkça; bu deneyimin neden olduğu ağır duygu yükü azalır. Bu deneyimi hatırlarken hissettiğimiz acı azalır. Acı azalınca bu deneyim üzerine konuşmak, anlatmak ve bize olan etkisini anlamaya çalışmak daha kolay hale gelir. Deneyimin getirdiği duyguyu taşımak kolaylaşabilir.

    3. Psikoterapi, kişinin yaşantılarının sorumluluğunu almasını sağlayabilir.

    Kişi, kendini başına bir şeyler gelen, birtakım olumsuzluklara maruz kalan biri olarak ifade etmekten yaşadıklarının sorumluluğu alan birine dönüşür. Yaşantıları üzerindeki etkisini fark eder. Pasif konumdan aktif konuma geçer; nesne konumunda özne konumuna geçer. Yapılan, edilen, başına gelen kişi konumundan yapan, eden, isteyen, arzulayan, izin veren veya izin vermeyen konumuna geçer.

    4. Psikoterapi, düzeltici bir duygusal deneyimdir.

    Büyümemiz ve gelişimimiz sırasında bazı olumsuz deneyimler yaşamız olabiliriz ve bu yaşantıları içselleştirmiş olabiliriz. Bu olumsuz yaşantıları içselleştirdiğimizde, yaşantıların yarattığı çeşitli olumsuz algılardan kendi kendimize sıyrılmamız pek mümkün olmayacaktır. Büyüme ve gelişim dönemimizde yetersiz ya da dengesiz bakım almış olabilir. Psikoterapide, çeşitli olumsuzlukları olan bu bakım deneyimi; dengeli ve yeterli bakım veren terapist sayesinde düzelecek, terapinin sağladığı dengeli ve yeterli bakım içselleşebilecek ve eski olumsuz algılar yeni olumlu algılarla yer değiştirecektir. Bu özelliğiyle psikoterapi, düzeltici bir duygusal deneyimdir.

    5. Psikoterapi, kişinin kendine ve diğerlerine karşı taşıdığı temsilleri düzenler.

    Zihnimizde kendimize ve ötekilere dair bazı temsiller vardır. Diğer bir deyişle, kendimizle ve diğer insanlarla ilgili, kendimizin nasıl olduğu ve diğer insanların nasıl olduğu ile ilgili bazı düşüncelere sahibizdir. Kendimize ve ötekilere dair temsillerimiz, gelişim sürecimizde şekillenir ve bu dönemdeki deneyimlerimize bağlı olarak oluşur ve çoğunlukla değişmez kemik yapılar halini alır. Psikoterapi, bu görece sığ ve değişmez temsilleri irdeleyerek, kendimize ve diğer insanlara dair düşüncelerimizin daha zengin, kapsamlı, gelişmiş, gerçekçi ve bütünlüklü olmasını sağlar.

    6. Psikoterapi, kişinin kendini sakinleştirme kapasitesini artırır.

    Kendini sakinleştirme becerisi esas olarak beş altı yaşlarında oturur; ancak bazı kişilerde bu aldıkları bakımın özelliğinden dolayı daha fazla bazılarında ise daha azdır. Kendini sakinleştirme becerisi görece az olan kişiler, duygularıyla baş etmekte daha fazla zorlanırlar, özellikle yoğun duygular karşısında oldukça çaresiz hissedip bu tür duygularla baş edemediklerini düşünebilirler. Bakım veren kişi, bakım verdiği kişi için duyguları düzenleme işlevini sağlar, zamanla bu işlev içselleştirilir ve kişi kendi kendini sakinleştirebilir hale gelir. Düzenli psikoterapiye giden bir kişinin, kendini sakinleştirme kapasitesi artabilir.

    7. Psikoterapi, belirsizliğe tahammül edebilme kapasitesini artırır.

    Duygularımızı düzenleme ve kendimizi sakinleştirme kapasitemiz arttıkça belirsizliklere, zorluklara, hayal kırıklıklarına, gerilimlere ve engellenmelere karşı tahammül kapasitemiz artar. Psikoterapi, bu tür durumlara karşı tahammül etme kapasitemizi artırır. Psikoterapi, daha az kaygılı hale gelmemizi, kaygı hissettiğimizde de kaygımızı yatıştırabilir hale gelmemizi sağlar.

    8. Psikoterapi, kendi üzerimize düşünebilme kapasitemizi artırır.

             Psikoterapide, kişinin kendi deneyimlerini kelimelere dökmesi, tanımlaması, yaşadıklarını anlamlandırması; deneyimlerinin derinliklerini ve anlamlarını araştırması; duygu yükünü taşıyabilir, kaygısını kontrol edebilir hale gelmesi ve bu sayede deneyimlerini daha fazla irdeleyebilmesi kendi üzerine düşünebilme kapasitesini artırır. Kaçınılan konular üzerinde durabilme ve düşünebilme kapasitesi; diğer konuların ise daha derin katmanlarını düşünüp araştırabilme becerisi verir.  

             9. Psikoterapi, duygularımızı refleksif davranışlara dökmek yerine üzerine düşünebilmemizi sağlar.

             Bazı duygularımızı yeterince irdeleyemez, anlamlandıramaz ve tanıyamayız. Üzerine düşünmek yerine bilinçli bir şekilde çok da istemeden bazı davranışlarda bulunuruz. Bu davranışlarımız, bazı duygularımızın ve psikolojik sürecimizin yansımasıdır; fakat neyi neden yaptığımızın tam olarak farkında değilizdir. Psikoterapi, ani davranışlarda bulunmadan önce kişiye duygusal süreçlerini tanıma, anlama ve üzerine düşünebilme, dolayısıyla düşünerek ve neyi neden yaptığını bilerek hareket etme imkanı verir.

             10. Uzun dönemli bir psikoterapi beynin yapısını değiştirir.

             Psikoterapi, psikolojik süreçlerimizi ve kişisel gelişimimizi  etkilemenin yanında beyin yapımızı da değiştirerek çeşitli kalıcı değişimlere neden olur. Frontal lob daha fazla kullanılabilir hale gelir. Frontal lobun daha işlevsel hale gelmesi, yaşantılarımıza farklı açılardan bakmamızı sağlar. Yeni örüntüler ve bakış açıları gelişir. 

  • Hümanistik Psikoterapi Yaklaşımı: Carl Rogers’ın Psikoterapi Yorumu

    Hümanistik Psikoterapi Yaklaşımı: Carl Rogers’ın Psikoterapi Yorumu

    DANIŞAN ODAKLI (ROGERYEN) PSİKOTERAPİ TEORİSİ

    Carl Rogers, psikoterapistlerin dominant, otoriter ve en iyiyi bilen tavrına karşı çıktı. Eşitliği ve karşılıklılığı önemseyen yeni bir bakış açısı sundu. Bu bakış açısı, danışanı biricik bir birey olarak benimsedi; onu yönlendirmek veya şekillendirmekten ziyade onun içsel deneyimlerine ve bağımsızca hareket etmesine değer verdi. Danışan odaklı terapinin kökleri 1940’lara dayansa da, modern psikoterapi dünyasını benzersiz bir bakış açısı olarak etkilemeye devam etmektedir.

    Danışan odaklı teori; insan doğasını, kişilik gelişimini ve psikoterapi pratiğini kapsayan bütüncül bir bakış açısı sunar. İnsanı ele alma biçimiyle hümanist bir teoridir. Danışan odaklı terapide, hasta ilk defa ‘danışan’ olarak adlandırıldı ve eski pasif duruşunun aksine terapide aktif bir rolü olduğu vurgulandı. Danışanın kendisi için en iyi olanı bileceğine güvenen ve danışanın terapiyi kendisi için en iyi olacak şekilde yönlendirmesine olanak sağlayan yeni bir ekol oluştu. Terapistin lider ya da uzman rolü reddedildi, onun yerine terapiste yardımcı olma rolü atfedildi. Terapist ile danışanın terapide eşit rollere ve eşit güce sahip olduğu öne sürüldü.

    Rogers’a göre, insanlar psikolojik stres yaşadıkları için psikoterapiye başvururlar ve psikolojik stresin esas sebebi kişinin deneyimlerinin kişinin benlik algısından farklılaşmasıdır. Gerçek benlik ve ideal benlik arasındaki fark; kişinin sevilme, değer verilme ve diğer insanlar tarafından kabul edilme ihtiyacı yönünde deneyimlerinin gerçek benliğinden farklılaşması nedeniyle oluşur. Bu ihtiyaçlar, bireyi, kabul edilip değer verileceğine inandığı şekilde davranmaya iter. Bu durum, kişide, benliğini diğer insanların algısına göre şekillendirdiği dışsal referans noktasının oluşmasına neden olur. Diğer insanların koşullu şekilde değer, kabul ve sevgi sunması durumuna koşullu kabul adı verilir.

    Çoğunlukla bireyler, kendi gerçek benliklerini inkar edip diğer insanların koşullarına göre yaşama eğilimi gösterirler. Rogers, gerçek benliği, diğer insanların yargılarından arınmış özgür benlik olarak tanımlar. Rogers ayrıca, bireyin organizmasının, kendini gerçekleştirme eğilimi olduğunu ve içsel referans noktasına, yani kendi içsel yargı sistemlerini kullanabilecek potansiyele, ulaşabileceklerini belirtir. Dışsal referans noktası, kişinin, başka insanların algı ve değer mekanizmalarını esas almasına; içsel referans noktası ise, kendi algısını ve bireysel deneyimlerini, kendini değerlendirmesinin esas noktası olarak ele almasına işaret eder.

    Danışan, içsel referans noktasını esas alma noktasına ulaştığında değişim mümkün olabilir. Danışanın, dışsal referans noktasını esas almaktan içsel referans noktasını esas almaya doğru giden yolculuğunda terapistin görevi, danışanı olduğu gibi kabul etmek ve bu yolda ona yardımcı olmaktır.

    Danışan odaklı teoriye göre, terapinin hedefi danışanın tam olarak işleyen birey seviyesine ulaşmasıdır. Tam olarak işleyen birey, kendini gerçekleştiren bireydir. Öncelikle, tam olarak işleyen birey, başkaları tarafından yönlendirilmekten ziyade kendi deneyimlerine güvenmektedir. Tam olarak işleyen birey, şekillendirilmemiş ya da sınırlandırılmamıştır. Yeni deneyimlere açıktır, hayatı dolu dolu ve doyumlu bir şekilde yaşamaktadır. Bir özgürlük deneyimi yaşamaktadır. Tam olarak işleyen birey yaratıcıdır, meraklıdır, spontandır, otantiktir ve kendine özgüdür. Her zaman mutlu hissetmekten ziyade esnektir ve değişikliğe açıktır. Yeni durumlara kolayca adapte olabilir. Zorluklarla mücadele etmeye hazırdır. Tam olarak işleyen bir birey olmak, bir son noktasına ulaşmak değil, devamlı gelişim ve değişim halinde olmaktır.

  • Türkiye’de Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapi: Nasıl Yaklaşıyoruz?

    Türkiye’de Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapi: Nasıl Yaklaşıyoruz?

    “Psikoterapi”nin ne ifade ettiği Türkiye’de henüz tam anlaşılmamış, psikoloji ve psikiyatri gibi kavramlarla karıştırılmaktadır.

    Psikoterapi; çocuklara, ergenlere, yetişkinlere, çiftlere ve ailelere yönelik uygulanabilmektedir. Birbirinden farklı psikoterapi uygulamaları vardır: Psikanalitik/psikodinamik terapi, bilişsel davranışçı terapi, danışan-odaklı terapi, varoluşçu terapi vb. Psikoterapi uygulamalarından bazıları ülkemizde daha yaygınken bazıları ise pek bilinmemekte ve uygulanmamaktadır.

    Psikanalitik terapiye dair kaynaklar 1930’lardan itibaren çevrilmeye başlanmış, 1980’lerden itibaren ise yurtdışında eğitim görüp Türkiye’ye dönen psikoterapistler tarafından uygulanmaya başlanmıştır. Psikanalitik/psikodinamik terapinin Türk kaynaklarında yeterli bir şekilde yer aldığı düşünülmektedir.

    Varoluşçu terapi konseptleri de zamanla popülerlik kazanmış ve psikodinamik model içinde kullanılmaya başlanmıştır. Davranışçı terapi modeli 1970’den itibaren kullanılmış, günümüzde yerini yaygın olarak bilişsel davranışçı modele bırakmıştır. Gestalt modeli giderek yaygınlaşmakta fakat bu alana dair Türkçe kaynak eksikliği sorunu yaşanmaktadır. Tranksaksiyonel analiz gibi bazı terapi modelleri ise Türkiye’de yaygınlık kazanmamıştır.

    Psikoterapi alanında Türkiye’de büyük eksiklikler vardır. ‘Psikoterapist’ ünvanı veren resmi bir kurum yoktur; psikoterapi becerileri, klinik psikoloji yüksek lisansı, psikiyatri branşı ya da çeşitli kurslarla kazanılmaktadır. Yeterliliği denetlemek ile ilgili yasa problemi mevcuttur.

    Türkiye’de, yaklaşık 1500 psikiyatrist, 10.000 psikolog –her yıl eklenen 2000 yeni mezun- ve 700-800 civarında klinik psikolog bulunmaktadır.

    Türkiye’de psikolojik rahatsızlıklar, nufüsun %24’ünde görülmekte ve depresyon ilk sırada yer almaktadır. Psikolojik rahatsızlıklara yönelik sağlık merkezleri görece az, psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle başvuru ise oldukça düşüktür.

    Türkiye’de psikolojik rahatsızlıkların tanınmama ve kabul edilmeme problemi yaşanmaktadır. Bu nedenle, psikolojik rahatsızlıklar daha ziyade somatizasyon –yani vucüttaki rahatsızlıklar- şeklinde deneyimlenmektedir. Bu da doğru tedavi yöntemi ile sorundan kurtulmayı güçleştirmektedir.

    Başka bir problem de, psikolojik rahatsızlık yaşayanlara yönelik damgalamadır. Türkiye’de ruh sağlığı alanında çalışanlar ‘deli doktoru’, psikolojik problemler yaşayanlar ise ‘deli’ diye nitelendirilebilmekte; bu nedenle kişiler ‘deli’ olarak algılanmaktan çekindikleri için psikolojik rahatsızlık yaşadıklarını saklama, tedaviye başvurmama eğiliminde ya da kendilerine yaşadıkları sorunun ‘yeterince deli’ olmadığı yönünde telkinlerde bulunabilirler. Tedaviye başvuranların büyük çoğunluğu, yine damgalama nedeniyle, tedavi gördüklerini çevrelerinden gizleyebilmektedir.

    Türkiye’de dinin psikoterapiyi bir tedavi yöntemi olarak görmeme üzerinde etkisi vardır. Çoğunluğu Müslüman olan Türkiye toplumu, sorunlarının çözümü için hocalardan yardım isteme, şifalı otlar kullanma, kutsal mekanları ziyaret etme ve dua etme, adak adama gibi davranışlarda bulunmayı yeğleyebilmektedir.

    Bazen sorun psikoterapiye dair farklı beklentiler içinde olmaktır. Kollektivist bir yapısı olan Türk toplumu; uyum sağlama, başkalarının söylediklerine ve düşündüklerine önem verme gibi değerlere sahiptir. Bu nedenle psikoterapistten ne yapmaları gerektiğinin söylenmesini ister, bu istekleri yerine gelmeyince de bunu oldukça garip bir durum olarak deneyimlerler. Ne yapacaklarına dair somut öneriler bulamayan danışanlar, psikoterapinin kendisine iyi gelmediğini varsaymakta ve birkaç seanstan sonra gelmeyi bırakabilmektedir.

    İkinci bir karşılanmayan beklenti de psikoterapiden birkaç seans içinde çözüm almaktır. Bu beklenti içinde olan danışanların genel şikayeti psikoterapistin sadece susup dinlediği ve hiçbir şey yapmadığıdır. Burada psikoterapinin ne olduğuna dair bir bilgi eksikliğinden bahsedilebilir.

    Yönlendirici olmayan terapi modellerine göre bilişsel davranışçı terapi modelinin ilgi görmesi, bu modelin yöntem farklılığı ile tanımlanabilir. Bu modelde terapistin bir öğretmen, bir yol gösterici olarak davranması, direktifler veren daha güçlü bir konumda olması, yeri geldiğinde ne yapılıp ne yapılmayacağını söylemesi; Türk toplumundaki otoriteye saygı duyma ve onu –çoğunlukla- sorgusuz sualsiz kabul etme davranışıyla örtüşmektedir.

    Psikoterapinin bazı kuralları da Türkiye’deki danışanlar açısından ‘garip’ karşılanmaktadır: Hediye kabul edilmemesi, selamlaşıp vedalaşırken sarılma ya da yanaktan öpmenin olmaması, zaman sınırının katı olması.

    Yapılan bir çalışma, Türkiye’de psikoterapinin; erkeklere oranla kadınlar arasında, 19-35 yaşları arasındaki bireylerde, boşanmış kişilerde, yüksek sosyo-ekonomik seviyeye sahip kişilerde ve üniversite mezunlarında daha çok kabul gördüğünü ortaya çıkarmıştır.