Etiket: Psikolojik

  • ERKEK İNFERTİLİTESİNİN (KISIRLIĞININ)  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

    ERKEK İNFERTİLİTESİNİN (KISIRLIĞININ) PSİKOLOJİK ETKİLERİ

    İnfertilitenin psikolojik etkilerine yönelik çalışmaların birçoğu kadın psikolojisi yönünde yoğunlaşırken yürütülen yeni çalışmalarda erkeklerin geçirdiği süreçler de araştırma konusu olmuştur. Özellikle erkek kaynaklı infertilitede erkeklerin belirli psikolojik değişimler yaşadıkları gözlemlenmiştir. Öfke, depresyon, değersizlik hisleri, güç-kudret yitimi, erkeklikle ilgili olumsuz düşünceler, cinsel yetersizlik hisleri, suçluluk hisleri gibi sorunlar araştırma sonuçlarında yoğun olarak bulgulanmıştır.

    Çocuk sahibi olamamaya kendileri sebep olduklarını düşünen erkekler, erkekliklerini sorgulamaya başlarlar, bunu cinsel işlevsizlikten ortaya çıkan bir kusur gibi görebilirler, hatta diğer insanlar da böyle düşünür kaygısı yaşayarak paylaşmak istemezler; halbuki bu durumun cinsel işleyiş ile hiçbir ilgisi yoktur. Evet, bu sorunlar cinsel hayat üzerinde olumsuz etkiler yaratırlar ama yukarıda ifade ettiğimiz duygusal değişimler yüzünden yaratırlar, bir sonuç olarak cinsel işlevi bozarlar. Yani bir erkeğin sperm morfolojisinin kötü olması, cinsel işlevini değiştirmez ama bu tanıyı aldıktan sonra kendi cinselliğine, kişiliğe yüklediği anlamlar sonucu cinsel yaşantısı bundan etkilenir.

    Erkekler de kadınlarla eşit düzeyde etkilenir bu süreçlerden; fakat onlar duygularını daha az ifade ederler, bunu çok göstermezler. Bu durum erkeklerin ilişki içerisinde yalnız hissetmelerine ve destek almaktan uzak kalmalarına sebep olur. Başarısız tedavi deneyimleri arttıkça çiftler daha depresif olurlar, cinsel yaşamları daha az tatmin edici olur. Çünkü artık cinsellik tamamen çocuk sahibi olmak odaklıdır. Zamanla çocuk sahibi olmakla ilgili kaygılar artar, sosyal izolasyon yaşarlar. Çiftler kendilerini etiketlenmiş hissederler, bitmeyen bir “kayıp” hissi vardır. Kendilerini akranlarıyla karşılaştırırlar, kusurlu ve beceriksiz hissederler; bu da özgüvenlerini zedeler.

    Yapılan bir araştırmada sadece erkek faktörlü ve sadece kadın faktörlü infertilite hastalarının erkek partnerleri arasında psikolojik bir değerlendirme yapılmış. Bu araştırmanın sonucunda erkek faktörlü grubun erkeklerinin diğer grubun erkeklerine göre cinsel hayatları ile ilgili ve kendi kişisel kimliklerine yönelik daha olumsuz algılara sahip oldukları bulgulanmıştır. Bu sonuçlara göre görülüyor ki sadece erkek faktörlü infertilitede erkekler, hayatlarını daha az kontrol edebildiklerini, hedeflerine ulaşmada yetilerinin daha az olduğunu ve kişisel olarak bu durumdan daha fazla sorumlu olduklarını düşünüyorlar. Diğer gruplara göre daha çok özgüven problemleri yaşıyor, etiketlendiklerini, kusurlu görüldüklerini düşünüyorlar. Bununla beraber bu erkekler diğer gruplara göre daha az cinsel tatmin yaşarken, cinsel açıdan kendilerini daha başarısız hissediyorlar.

    Kadınlar, bu durumlarla baş etmede yüzleşme, sorumluluğu kabul etme, sosyal destek arama yaklaşımlarını daha çok benimserken; erkekler bu konularla ilgili konuşmak konusunda problem yaşıyorlar, anlaşılamayacaklarını düşünüyorlar ya da yok sayıyorlar. Bu durum ise stresin ortadan kalkmasını sağlamamakla beraber kaçınmacı bir tutum sergilemelerine sebep oluyor. Bu da aslında problemin çözüme ulaşmadan rafa kaldırılmasına ve ileriki zamanlarda daha büyümüş bir şekilde farklı biçimlerde bizi rahatsız etmesine sebep oluyor.

    NE YAPMALIYIZ?

    Çiftlerin infertilite tedavisini yarıda bırakmalarının, ertelemelerinin en büyük sebeplerinden birinin psikolojik zorluklarla baş etmedeki çektikleri güçlükler olduğu görülmüştür. Bunun için de süreçte yaşanan bütün olumsuz deneyimlerin yarattığı stres unsurları, depresyon ve anksiyete (kaygı) gibi sıkıntı yaratan durumları hafifletecek bir takım psikolojik müdahalelerin oldukça faydalı olduğu bulgulanmıştır.

    BU VAKALARDA PSİKOLOİK DANIŞMANLIĞIN ODAK NOKTASI NEDİR?

    İlk hedef infertilite konusunda bilgilendirmek, kaygılarının kaynağını ifade edebilmesini sağlamak, partnerinin hayal kırıklığı düşünceleri ile ve aynı zamanda infertilitenin yarattığı duygusal çatışmalarla baş etmesine yardımcı olmaktır. Bu alanda yürütülen psikoterapi çalışmaları, hastanın problem çözme becerilerini arttırarak acı, kayıp, suçluluk ve utanç duyguları, hayal kırıklığı, kaygı, depresyon ve sosyal izolasyon ile mücadele edebilmelerini sağlar.

  • KANSERLE MÜCADELEDE İLK ADIM: PSİKOLOJİK DESTEK

    KANSERLE MÜCADELEDE İLK ADIM: PSİKOLOJİK DESTEK

    1-7 Nisan Kanser Haftası… Kanser hastalığının yaygınlaşması nedeniyle günümüzde birçok kişi kanser ile mücadele ediyor. Hastalığın teşhisi ile birlikte hem ruhen hem de bedenen yaşanacak sorunlar da beraberinde geliyor. Kuşkusuz kanser hastalığında en önemli etkenlerden biri kişinin moralinin yüksek olması… Bu nedenle kanser hastalığının teşhisinin konulduğu andan itibaren tedavi bitimine kadar psikolojik güçlenme ve sosyal destek büyük önem taşıyor. Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, kanser hastalarında psikolojinin önemi ile ilgili bilgi verdi.

    Hasta İlk Evrede İnkar ve Öfke Duygularını Yaşıyor

    Kanser hastalığının psikolojik sağlık üzerine etkisi daha tanı aşamasında başlamaktadır. Kanser teşhisi konmuş her hasta, psikolojik bir travma yaşamaktadır. Ancak bu travmanın yoğunluğu; kişinin tehdit oluşturan durumlarla başa çıkma becerisi ve kanser riskini nasıl algıladığı ile doğru orantılıdır. Başlangıçta yaşanan belirsizlik hem hastada hem de ailesinde ciddi endişeler yaratmaktadır. Kanser teşhisi konulan kişiler genellikle “yaşam tehdidi içeren hastalıklara” uyum sürecinde görülen bir dizi psikolojik evreden geçmektedir. Bu evreler inkar, şok ve öfke aşamalarıdır. Bu evrelerin sağlıklı ve hızlı bir şekilde atlatılarak yerini; hastalıkla savaşma, tedaviye uyum gösterme ve umudun alması çok önemlidir. 

    Kanser Hastalığıyla Mücadele İçin Psikolojik Yıkımın Oluşması Engellenmeli

    Hastalığın varlığı kişinin kendisinde ve yakınlarının hayatında ciddi aksamalara yol açmaktadır. Bedensel bütünlüğün bozulması, sağlığın kaybolması, zorlu ve ağrılı bir tedavi süreci gerektirmesi, ölüm korkusu içermesi gibi etkenlerden dolayı maddi ve manevi birçok kayıplara neden olmaktadır. Tüm bunlar psikolojik bütünlüğü örseleyen durumlardır. Bu nedenle psikolojik yıkımın oluşması engellenerek, hastalığın kabullenilmesi, tedaviye uyumun sağlanması ve her zamankinden çok daha fazla psikolojik iyiliğin sağlanılması, kanser hastalığıyla mücadelede çok önemlidir. 

    Hasta ve Yakınlarında Kanser İle İlgili Yanlış İnanışlar En Aza İndirilmeli

    Medikal tedavi gerekliliklerinin yanı sıra; hasta ve yakınlarında kanser ile ilgili var olan yanlış inanışları en aza indirmek, tedavi başarısını engelleyecek olumsuz yargıları azaltmak, hastaların yaşam kalitesini artırmak, psikolojik iyiliğe katkıda bulunmak, ailelerini ve yakınlarını desteklemek çok önemlidir. 

    Yetersiz Psikolojik Destek Hastada Depresif Belirtilere Yol Açıyor

    Kanser hastalarında tanının konmasıyla birlikte görülen en sık psikolojik tepkiler; düşmanlık, kızgınlık ve öfke gibi duygular da artıştır. Ancak yeterli psikolojik destek alınmadığı koşulda bu belirtiler bir süre sonra kendini depresif belirtilere bırakmaktadır. Depresyon, kanser hastalarında en sık görülen tepki biçimidir. Uykusuzluk, yemeden içmeden kesilme ve ciddi düzeyde içe çekilme ile kendini göstermeye başlar. Bu durum zaten fazla olan hastalığın yükünü daha da arttırmakta ve tedavi sürecine uyumu zorlaştırmaktadır. Ayrıca tedavinin her aşamasında ayrı ayrı ortaya çıkan psikolojik sıkıntıların üzerine eklenmesiyle kişi çok daha yoğun bir travma yoğunluğunun içine girebilmektedir. Bu nedenle hastaların ve yakınlarının kanserin her evresinde (tanı- tedavi- tedavi sonrası- nüks- ilerleme gibi) ruh sağlığı profesyonellerinden yardım alması önemlidir. 
     

    KANSERLE MÜCADELEDE İLK ADIM: PSİKOLOJİK DESTEK

    1-7 Nisan Kanser Haftası… Kanser hastalığının yaygınlaşması nedeniyle günümüzde birçok kişi kanser ile mücadele ediyor. Hastalığın teşhisi ile birlikte hem ruhen hem de bedenen yaşanacak sorunlar da beraberinde geliyor. Kuşkusuz kanser hastalığında en önemli etkenlerden biri kişinin moralinin yüksek olması… Bu nedenle kanser hastalığının teşhisinin konulduğu andan itibaren tedavi bitimine kadar psikolojik güçlenme ve sosyal destek büyük önem taşıyor. Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, kanser hastalarında psikolojinin önemi ile ilgili bilgi verdi.

    Hasta İlk Evrede İnkar ve Öfke Duygularını Yaşıyor

    Kanser hastalığının psikolojik sağlık üzerine etkisi daha tanı aşamasında başlamaktadır. Kanser teşhisi konmuş her hasta, psikolojik bir travma yaşamaktadır. Ancak bu travmanın yoğunluğu; kişinin tehdit oluşturan durumlarla başa çıkma becerisi ve kanser riskini nasıl algıladığı ile doğru orantılıdır. Başlangıçta yaşanan belirsizlik hem hastada hem de ailesinde ciddi endişeler yaratmaktadır. Kanser teşhisi konulan kişiler genellikle “yaşam tehdidi içeren hastalıklara” uyum sürecinde görülen bir dizi psikolojik evreden geçmektedir. Bu evreler inkar, şok ve öfke aşamalarıdır. Bu evrelerin sağlıklı ve hızlı bir şekilde atlatılarak yerini; hastalıkla savaşma, tedaviye uyum gösterme ve umudun alması çok önemlidir. 

    Kanser Hastalığıyla Mücadele İçin Psikolojik Yıkımın Oluşması Engellenmeli

    Hastalığın varlığı kişinin kendisinde ve yakınlarının hayatında ciddi aksamalara yol açmaktadır. Bedensel bütünlüğün bozulması, sağlığın kaybolması, zorlu ve ağrılı bir tedavi süreci gerektirmesi, ölüm korkusu içermesi gibi etkenlerden dolayı maddi ve manevi birçok kayıplara neden olmaktadır. Tüm bunlar psikolojik bütünlüğü örseleyen durumlardır. Bu nedenle psikolojik yıkımın oluşması engellenerek, hastalığın kabullenilmesi, tedaviye uyumun sağlanması ve her zamankinden çok daha fazla psikolojik iyiliğin sağlanılması, kanser hastalığıyla mücadelede çok önemlidir. 

    Hasta ve Yakınlarında Kanser İle İlgili Yanlış İnanışlar En Aza İndirilmeli

    Medikal tedavi gerekliliklerinin yanı sıra; hasta ve yakınlarında kanser ile ilgili var olan yanlış inanışları en aza indirmek, tedavi başarısını engelleyecek olumsuz yargıları azaltmak, hastaların yaşam kalitesini artırmak, psikolojik iyiliğe katkıda bulunmak, ailelerini ve yakınlarını desteklemek çok önemlidir. 

    Yetersiz Psikolojik Destek Hastada Depresif Belirtilere Yol Açıyor

    Kanser hastalarında tanının konmasıyla birlikte görülen en sık psikolojik tepkiler; düşmanlık, kızgınlık ve öfke gibi duygular da artıştır. Ancak yeterli psikolojik destek alınmadığı koşulda bu belirtiler bir süre sonra kendini depresif belirtilere bırakmaktadır. Depresyon, kanser hastalarında en sık görülen tepki biçimidir. Uykusuzluk, yemeden içmeden kesilme ve ciddi düzeyde içe çekilme ile kendini göstermeye başlar. Bu durum zaten fazla olan hastalığın yükünü daha da arttırmakta ve tedavi sürecine uyumu zorlaştırmaktadır. Ayrıca tedavinin her aşamasında ayrı ayrı ortaya çıkan psikolojik sıkıntıların üzerine eklenmesiyle kişi çok daha yoğun bir travma yoğunluğunun içine girebilmektedir. Bu nedenle hastaların ve yakınlarının kanserin her evresinde (tanı- tedavi- tedavi sonrası- nüks- ilerleme gibi) ruh sağlığı profesyonellerinden yardım alması önemlidir. 

  • ACI HATIRA TRAVMA

    ACI HATIRA TRAVMA

    İçinde bulunduğumuz son yüzyılda ve özellikle son yıllarda insanların hayatını

    kolaylaştıracak birçok önemli gelişmenin yanında savaşlar doğal afetler gibi olumsuz etkileri

    olan olaylarda yaşanmıştır. Bu olumsuz olaylar insanlar üzerinde psikolojik travmaya yol

    açmıştır. APA ’nın tanımına göre psikolojik travma, travmatik yaşantılar, ölün tehdidi ya da

    gerçek bir ölüm durumu oluşturan, insanların vücut bütünlüğüne yönelik bir tehdit oluşturan,

    kişinin kendi yaşantısı veya tanık olduğu olaylardır (1994). Pearlman & saakvitne ‘nin

    tanımına baktığımızda travma insanların fiziksel bütünlüğünü, yaşamsal faaliyetlerini tehdit

    eden ve duygusal anlamda bu durumla baş etmekte zorlandığı yaşanmış olaylar ve durulardır

    (1995).

    Psikolojik travma oluşumlarına göre ikiye ayrılır. Bunlardan ilki doğal yollarla oluşan

    insan etkisinin olmadığı deprem, sel vb. doğal afetlerdir. İkincisi ise insanların oluşturduğu

    travmalardır. Bu ikinci kısımda kendi arasında ikiye ayrılır. Bunlardan ilki kaza yoluyla

    oluşan trafik, nükleer, uçak tren gibi kazalardır. İkincisi ise bilerek ve belli bir amaç

    doğrultusunda yapılan tecavüz, soykırım, savaşlar, işkence ve terör olayları gibi olaylardır.

    Travma Kişisel Bir Olgudur

    Aynı olayı yaşayan farklı bireyler bu olaydan farklı duygular ve etkiler yaşayabilir. Bu

    olayı yaşayan bazı bireyler için bu durum travma iken bazıları için olmayabilir. Olayın

    travmatik olup olmaması kişinin algılayışına, duygu ve düşüncelerini ne kadar olumsuz

    etkilediğine kişinin o olaya yüklediği anlama bağlıdır.

    Olayın kişi tarafından algılanışı farklı olsa da eğer bir travma yaratıyorsa bu kişinin dili,

    dini, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun gösterdiği davranış, mimik, hisler, döngü ve tepki aynı

    olur. Bu aynı tepkiler psikolojinin uluslararası bir dili olduğunun göstergesidir.

    Travmaya Yönelik Tepkiler

    Duygusal tepkiler: Kişi travmatik bir olaya maruz kalmışsa yoğun stres altında

    olduğundan ortaya çıkan korku, üzüntü, karamsarlık, şok hali, suçluluk, çaresizlik, endişe,

    değersizlik, yabancılık, yalnızlık gibi duygusal durumların ilk iki hafta içinde görülmesi

    normaldir. Bu durum iki haftadan fazla devam ederse psikolojik bir soruna işaret edebilir.

    Fiziksel tepkiler: Kişi yoğun stres altında bulunduğunda vücudunun sempatik ve

    parasempatik sistemine bağlı olarak baş ağrısı, mide bulantısı, kalpta ve boğazda sıkışmalar,

    iştahın artması veya azalması buna bağlı kilo kaybı/artışı, uyku problemleri, titreme vb.

    durumlar ortaya çıkar.

    Zihinsel tepkiler: Kişi yoğun stres altında zihnini büyük kısmının olaya

    odaklanmasından dolayı zihnini etkin kullanamamasına bağlı olarak zaman/ mekan algısında

    düşüklük, hafıza problemleri, kafa karışıklığı, şaşkınlık, dalgınlık vb. tepkiler gözlemlenir.

    Davranışşal tepkiler: Olaya bağlı yoğun stres durumlarında kişi evde, okulda, işteki

    arkadaşlık, eş, ebeveyn gibi rol ilişkilerinde güvensizlik, tedirginlik, içe kapanma, kendini

    yalnız ve reddedilmiş hissetme, ön yargılı davranışlarda artış ve bunu sürekli kontrol etme

    ihtiyacı olarak özetlenebilir.

    Travma Sonrası Bireyin Yaşadığı Duygular

    Travmatik olay sonrasında kişide üç ana duygu yaşanmaktadır. Bunlar :

    1) Bir kısmı sorumlulara ancak büyük bir kısmı hedefe yönlendirilmiş yoğun öfke

    duygusu,

    2) Eğer olayda bir kayıp yaşanmışsa buna ilişkin yoğun üzüntü durumu,

    3) Olayın tekrar yaşanabileceğine ilişkin yoğun korku hissi.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)

    Travmanın tanımına tekrar bakacak olursak kişi ölüm ya da ölüm tehdidi, vücut

    bütünlüğüne yönelik bir tehdit olaylarını kendisi yaşamış ya da böyle bir olaya şahit olmuştur.

    Kişi bu duruma karşı aşırı korku, çaresizlik veya dehşete düşme duygularıyla tepki vermiştir.

    Yapılan araştırmalara göre travmatik olaydan sonra TSSB ‘ye yakalanma oranı bazı

    farklılıklar gösteriyor: kadınlar erkelerden 2-3 kat daha fazla, geçmişte psikolojik sorunlar

    yaşayanlar yaşamayanlara göre, yakınlarında psikolojik sorun yaşamış ya da yaşayanlar

    olmayanlara göre daha fazla risk altındadır.

    TSSSB Belirtileri

    Travmatik olaylara maruz kalan her üç kişiden ikisi bu olayı hafif düzeyde bir stresle

    atlatabilmesine rağmen bu üç kişiden biri TSSB habercisi olabilecek daha yoğun stres

    tepkileri yaşamaktadır. TSSB belirtilerini maddeler halinde verecek olursak:

    1) Olayla ilgili hatıralar sık sık göz önüne gelir,

    2) Olayla ilgili sık tekrar eden kabuslar görülür,

    3) Bazen olayı yeniden yaşıyormuş hissine kapılır ve o şekilde davranışlar gösterir.

    4) Olayı hatırlatan en ufak ayrıntıda bile aşırı tepkiler verilir,

    5) Olay anının önemli bir bölümü unutulur,

    6) Olaydan önceki hayatında yaptığı, ilgi duyduğu ve zevk aldığı herşeye karşı önemli

    bir şekilde ilgi azalır,

    7) Etrafındaki insanlardan uzaklaşma ve yabancılaşma hissedilir.

    Bu belirtilerin 1 aya kadar yaşanması normal sayılırken bu süreden fazla devam etmesi bunun

    yanında kişinin sosyal ve mesleki hayatında bozulmalar ve uyku problemleri birkaç geceden

    fazla devam ederse psikolojik desteğe ihtiyaç vardır.

    TSSB Riski Oluşturan Faktörler

    Yapılan araştırmalara göre kişinin travmatik olaydan önce yaşamış olduğu benzer

    olayların olması ya da farklı stres oluşturan durumların içinde bulunması TSSB riskini

    arttırıyor. Bunun nedeni geçmişte olan olayların tekrar alevlenmesidir. Bunun haricinde

    belirlenen risk faktörleri ise şunlardır:

    Olayı doğrudan kendisinin yaşamış olması,

    Oluşumuna göre ikinci grupta yer alan insan eliyle yapılan travmatik olaya maruz kalınması,

    Kadın, bekar, dul, çocuk ve yaşlı gibi daha mücadele imkanı az olan gruplar,

    Tıbbi, psikolojik ve sosyal yardım ve destek kuluşlarına ulaşamamak ,

    Düşük sosyo-ekonomik düzey,

    Kişinin kendisinin ya da ailesinin geçmişinde psikolojik ya da psikiyatrik sorunlar bulunması

    vb. TSSB’ye yakalanma riskini arttırmaktadır.

    Yapılan ilginç bir araştırma ise travmatik bir olay yaşayan kişinin beklenenin aksine aynı

    travmatik olay oluşturacak olayları ve durumları oluşturacak ya da oluşması ihtimal yer,

    zaman, kişi gibi ögelerin olduğu bir döngü içine girer. Bu bilinçli olarak yapılan bir durum

    olmamasına karşın kişinin bilinç altında buna iten nedenin hikayenin sonunu değiştirme

    isteğin duymasıdır. Geçmişte kontrol edemediği durumu kontrol altına alma gayretiyle aynı

    travmatik olayın içine girerek sürekli bir döngü oluşturur.

    Bireylerin TSSB İle Mücadele Etmek İçin Başvurdukları Sağlıksız Yollar

    1) Alkol ve madde gibi bağımlılıklar

    2) Tehlike oluşturacak cinsel ilişki

    3) Şiddet

    4) Kendine ve çevresine zarar verici davranışlar

    5) Aşırı ya da hiç yemek yememe davranışları

    TSSB İçin Öneriler

    Birey olaydan sonra yaşanan ve uzun süren, rahatsızlık veren duygu ve düşüncelerden

    kurtulmak istemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki bu süreç öyle hemen olacak bir süreç

    değildir. Uzun zor ve acılı bir dönemdir. Bu dönemin aşamaları şöyledir:

    1) Kabul: Kişi yaşananları inkar eder ya da düşünceleri bloke ederse iyileşme olmaz.

    Bunun için bireyin öncelikle TSSB ‘yi ve olayı kabul etmesidir.

    2) Terapi: Öncelikten sonra önem sırasına gelirsek atılması gereken en önemli adım bir

    psikolojik danışmaya/ terapiye gitmektir. Bu süreçte danışman/terapist bireyle tam

    anlamıyla empatik bir bağ kurabilirse kişin tüm hayatı olumlu yönde değişebilir.

    3) Hassasiyet azaltma: Terapiye başladıktan sonra çok duygusal ve acılı bir süreç

    fakat yaşanması gereken yüzleşmeye başlanır.

    4) Yeniden işleme: terapistin yardımıyla yeniden canlandırma aşamasıyla beyin

    yeniden işlenerek olumsuz düşünce şekli değiştirilmeye çalışılır.

    5) Yeniden yapılandırma: Kişi bu dönemde yalnızlaşma içine girmiştir ve bu

    şekilde yaşamak doğru olmadığından hayatına ona iyi gelecek aktiviteler eklenir.

    6) Stresi azaltma: Stresi azaltmak için meditasyon, yoga, nefes egzersizleri gibi

    teknikler kullanılır.

    7) Kokularla yüzleşme: Yeniden yapılandırma süreciyle birlikte tekrarlayan

    korkular gözlemlenebilir.

    8) Zamana bırakma: En başta da belirtildiği gibi bu bir süreçtir. Bir gecede iyileşme

    beklenmemelidir.

  • Çocuklarda stres-reflü-astım üçgeni

    Çocuklarda stres-reflü-astım üçgeni

    Alerjinin oluşum mekanizmalarının çok iyi aydınlatılmadığı yıllarda alerjik hastalıklar tamamen psikosomatik yani psikolojik durumun bedene yansıması olarak kabul ediliyordu. Yıllardır süregelen bu gözlem birçok araştırmaya konu olmuş ve sinir sistemi ile bağışıklık sistemi arasında var olduğu düşünülen bu bağ araştırılmıştır.
    PSİKOLOJİK STRES ALERJİK ASTIMI TETİKLİYOR!
    Psikolojik durumun en çok etkilendiği alerjik hastalıklardan biri öksürük, hırıltı, nefes darlığı atakları ile seyreden alerjik astım bronşittir. Çocuklarda stres ve kaygı durumu sıklıkla göz ardı edildiğinden psikoloji ile astım arasındaki bu etkileşim çoğu kez fark edilmez.
    STRES VE ASTIMDA ORTAK NOKTA REFLÜ!
    Stresin ile astım arasındaki ilişki araştırılırken her ikisinde de ortak bir bulgu olan reflü fark edilmiştir. Reflü mideden yukarı yutma borusuna doğru asitli mide içeriğinin kaçması ile gelişir. Astımlı çocuklarda mide başını tutan kaslar normalden gevşek olduğunda reflüye yatkınlık vardır. Normalde toplumda % 10-20 oranında görülen reflü, astımlı çocuklarda %80 görülür ve %60 çocuk bunun farkında değildir. Buna sessiz reflü denir. Reflü sırasında midedeki asitli içerik solunum sistemine kadar uzanır. Astımlı çocuğun bronşlarına kaçan bu asitli içerik hava yolunda kasılmaya neden olur ve astımı alevlendirir. Sonuç olarak astım reflüyü; reflü ise astımı kötüleştirir.
    STRES REFLÜNÜN EN ÖNEMLİ NEDENİDİR!
    Reflünün en önemli nedenlerinden birisi de psikolojik stresdir. Kaygı ve stres midedeki asit salgısını artırıp reflüyü tetikler. Çocuklarda farkına varılmaksızın gelişebilen psikolojik stresler sessiz reflüye ve reflü de beklenmedik astım alevlenmelerine yol açar. Hastalığı kötüleşen ve gece öksürük krizleri nedeniyle rahat uyuyamayan çocukta stres artar ve stres-reflü-astım üçgeni bir kısır döngü halinde çocuğu etkilemeye devam eder.
    SINAVLAR VE YENİ KARDEŞ KAYGISI ÇOCUKLARDA STRESİN BİRİNCİL NEDENLERİ!
    Çoğu zaman günümüzde ilkokul çağına taşınan sınav kaygısı bu aşamada ilk sırada yer almaktadır. Lise ve kolej sınavları, üniversiteye giriş sınavları çocukların yaşamındaki stresin önemli bir kaynağıdır. İkinci sırada kardeş kıskançlığı gelmektedir. İkinci bir bebeğin aileye katılmasıyla tüm ilgiyi üzerinde toplamaya alışmış ilk çocuk bu ilgi ve sevgiyi paylaşmaya hazır olmadığında strese girer. O güne kadar astımı kontrol altında olan çocuk birden sebepsiz yere astım atakları geçirmeye başlar.
    REFLÜ TEDAVİSİ VE UYGUN PEDAGOG DESTEĞİ KISIR DÖNGÜDEN ÇIKARIYOR!
    Uygun pedagog desteği ile psikolojik stres ortadan kaldırıldığında reflü düzelecektir. Reflü düzelince astım tekrar kontrol altına girecek ve hastalık alevlenmesinin getirdiği ek stres de ortadan kalkınca bu kısır döngü kırılmış olacaktır. Psikolojik destek sürecinde gerek reflünün gerekse astımın uygun ilaçlarla tedavisi çocuğun yaşam kalitesini kısa zamanda yükseltecektir.

  • OBEZİTE’NİN PSİKOLOJİK BOYUTU

    OBEZİTE’NİN PSİKOLOJİK BOYUTU

    Obezite, Dünya Sağlık Örgütü tarafından insan sağlığını bozacak şekilde vücutta aşırı miktarda yağ birikmesi olarak tanımlanmaktadır. Obezite ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Obezitenin gelişiminde hem genetik, hem çevresel ve psikolojik etmenlerin rolünün olduğu düşünülmektedir.

    Kilolu bireylere karşı önyargı ve saygısızlık son derece yaygındır. Kilo probleminin çocuklukta başlaması durumunda önyargı ve ayrım daha erken dönemde görülmektedir. Ayrımcılık, obez bireylerin özsaygılarının azalmasına, depresyona açık duruma gelmelerine yol açar

    Yapılan araştırmalarda, aşırı yeme bozukluğu olan kişilerde daha fazla psikolojik belirti görülmektedir. Kilolu kişilerde; düşük benlik değeri, major depresyon, bipolar bozukluk, panik bozukluk ve agorafobi gibi psikolojik sorunların daha sıklıkla görüldüğü bilinmektedir. Aynı zamanda anksiyete ve depresyonun da obeziteye neden olduğu ileri sürülebilir.

    Uygulanan tüm tedavi yöntemlerinde kilo kaybından sonra kişinin şiddetli stres altında eski yeme alışkanlıklarına döndüğü görülmüştür. Bu açıdan psikolojik desteğin ve takibin obezitenin kontrolünde önemi büyüktür. Obezitenin tedavisinde biyolojik, psikolojik ve sosyokültürel etkenlerin hepsi dikkate alınmalıdır. Kilo verme sürecinde uygulanan Davranışçı Terapi’de amaca ulaşmak için günlük alışkanlıkların ve davranışların değiştirilmesi temeldir. Tedavi sürecinde amaç danışanın kilo vermesi gerektiğine yönelik kabullenmeyi sağlayarak başlar. Tedavinin başlangıcında bireyin günlük yeme ve fiziksel aktivite durumunu değerlendirmesi önemlidir. Uzman tarafından alınan beslenme eğitiminin yanı sıra; uyaran kontrolü, bilişsel ve davranışsal değişiklik, egzersiz yapmaya yönelik motivasyonları içeren terapi ile bireyin sağlıklı ve kalıcı kilo kaybına ulaşması sağlanır.

  • Mide Bulantısı Psikolojik Mi?

    Mide Bulantısı Psikolojik Mi?

    Psikolojik sorun yaşayanların çok büyük bir kısmında mide problemleri gözlemliyorum. Mideye doğrudan müdahale psikolojiyi düzeltmeyeceğini söyleyebilirim ancak bunu anlayabilmek için kişi uzun süre tıbbi tedavi pesinde koşuyor

    Mide bulantısı psikolojik mi? normal bir durum mu yoksa, Mide bulantısı günlük hayatta herkesin yaşadığı rahatsızlık durumlarından en çok bilinenleri arasındadır. Bulantının kaynaklandığı sorun burada asıl önemli olan noktadır. İnsanlar kendilerini rahatsız, gergin veya stresli hissettikleri dönemlerde farkında olmadan vücutlarında bazı sistemleri harekete geçirirler. Bunlar psikolojik bozukluk olarak değerlendirilebilir. Herkesin bu tarz vücut değişimlerini tetikleyen olaylar yaşayabilmesi gayet normaldir. Ama bu tarz psikolojik bozuklukların kişi üzerinde bıraktıkları etki kişiden kişiye değişmektedir.

    Bu da gayet doğal işleyen bir süreçtir.

    Mide bulantısı psikolojik mi? Mide bulantısı aslınsa çok normal basit rahatsızlıklardan biri olarak görülmesine rağmen stres altında kalınan durumlarda ortaya çıkmasının sebebi, psikolojiktir. Birey aşırı kaygı ve korku içerisinde ise yoğun bir şekilde kusma isteği gösterir. Bu gibi durumlarda her zaman mide bulantısı sonuçlanamaz. Bazen birey karın ağrısı hisseder veya aşırı stresten baş ağrısı çekebilir. Kusma durumunun gerçekleşmesi için bu psikolojik rahatsızlığın zayıflama ve kilo almayla alakası vardır. Tedavi edilebilir.

    Tedavi Süreci

    Bu gibi süreçlerin atlatılması ve aklımıza takılanların cevaplandırılması için psikolojik desteğe ihtiyacımız vardır. Zaman kaybetmeden başvuracağımız uzman bir doktor bize gerek ilaç tedavisiyle gerek ise konuşarak müdahale etmelidir. Özellikle zayıflama isteği duyulan zamanlarda oluşan takıntı yüzünden baş gösteren bu rahatsızlık eğer müdahale edilmezse birkaç ay içerisinde hem fiziksel hem de ruhsal olarak hastayı iyice rahatsız edecektir, güçsüz düşürecektir. Mide kaslarının doğru çalışmaması ve yemek yenilen anda hissedilen mide bulantısı durumu alışkanlık kazanacaktır. Bunların yaşanmaması için hasta kendini rahat tutmalı, hafif yiyecekler yemeli ve azar azar normal beslenme alışkanlığına geri dönmelidir. Bu süreçte bir psikoloji destek şarttır.

    Mide bulantısı psikolojik mi?

    Her zaman hayır. Doğal süreçlerde üşütme vb hastalıklarda ortaya çıkan yüzeysel bir belirtidir. Kendini fazla göstermez. Bir ya da en fazla iki kez tekrarlanır. Alışkanlık haline geldiğinde psikolojik bozukluk olduğundan emin olabiliriz. Her hastalık gibi bu da küçümsenmemeli ve hastalık ortaya çıktıktan hemen sonra vakit kaybetmeden tedavisi gerçekleştirilmelidir. Unutmayın tedavi hastalıkların ilerlemesini durdurur.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Erken Boşalma Sorununu Nasıl Çözerim?

    Erken Boşalma Sorununu Nasıl Çözerim?

    Erkeklerin %40’ı yaşamlarının bir döneminde erken boşalma sorunuyla karşılaşır. Bu sürecin uzun sürmesi ve destek ve tedavi sürecini gerekli kılar.

    Erken Boşalma Sorununu Nasıl Çözerim?

    Erkeğin cinsel bir etkileşim sonucunda istem dışı boşalmasına erken boşalma denir. Bu durum psikolojik açıdan oldukça fazla baskı altındaysa ilişki başlamadan da boşalma sorunu ortaya çıkabilir. Bu durum çoğu zaman soruna yol açar ve bu da erkeklerin ilişkiden uzaklaşmasına neden olur. Uzaklaşma nedeni, psikolojik olarak gerçekleşir. Utanma, tatmin edememe korkusu bir süre sonra isteksizliğe dönüşür.

    Erken Boşalmada Önemli Faktörler

    • Cinsel birleşme olayına verilen önemin fazla olması

    • Performansın eksikliği

    • Düzensiz ilişki

    • Nörojenik psikolojik hassasiyet

    Yukarıda listelenen faktörler erken boşalmaya neden olan etkiler arasında yer alır.

    Bu durumda karşılaşılan sebepler ise:

    • Uzun aralıktan sonra ilişkide bulunmak: Seyrek bir şekilde bir kadın ile cinsel ilişki kurmak

    • Yaşın ilerlemesi: Yaş yükselmeye başladıkça cinsel hayat cazibesini kaybeder ve hassasiyet ve kontrolün azalması ile erken boşalma oluşabilir.

    • Tecrübesizlik: Genç ve tecrübesiz erkeklerde erken boşalmaya sorunu görülebilir.

    • İsteksiz kadın: Kadının ilişki istememesi erkeği hızlandırır ve tatmin olmasını psikolojik olarak hızlandırmaya çalışır.

    • Ergenlik: Ergenlik sırasında sürekli mastürbasyon yapan erkeklerin çoğunda görülür.

    Psikolojik olarak düzeltilebilecek durumlar:

    Erken boşalma sorununu nasıl çözerim için kontrol altına alınabilecek etkilerden biri strestir. Stresten uzaklaşarak soruna çözüm getirilebilir. Stresten kaynaklı bir sorun var ise psikolojik yardım da büyük etkide bulunacaktır.

    İlk deneyimini uygunsuz bir ortamda yapmış olan erkeklerin genelinde bu sorun ile karşılaşılır. Bunun için en önemlisi ilk deneyimi hafızadan uzaklaştırarak yeni bir başlangıç yapmak ya da psikolojik destek almaktır.

    Psikolojik Yönden Erken Boşalmanın Tedavisi Nasıl?

    Erken boşalma sorununu nasıl çözerim sorunu ile gelen bireylerde öncelikle psikolojik bozukluğun olup olmadığı belirlenir. Tedaviye başlarken şikayet ettiği konuda hasta bilinçlendirilir. Boşalmanın nasıl denetleneceği ve cinsellik konusunda destek bilgiler verilir.

    Boşalmada kontrolü sağlamak için teknikler öğretilir. Aynı zamanda eşler arası uyum için de yöntemler hakkında bilgiler kişiye aktarıldıktan sonra destekleyici bir psikoterapi uygulanır. Sonrasında ilaç tedavisi ile erken boşalma sorununu nasıl çözerim konusunda gerekli tüm yardımlar sağlanmış olur. İlaçların yan etkisi sayesinde boşalma beş dakikadan 15 dakikaya kadar gecikecektir.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Mobbing kurbanı mısın?

    Mobbing kurbanı mısın?

    Mobbing kelime anlamı olarak ‘’ bir veya bir grup insanın bir kimseye veya başka bir gruba sosyal kabadayılık yapmasıdır.

    Peki bu nasıl gerçekleşir?

    -Psikolojik Şiddet yoluyla

    -Baskı yoluyla

    -Yıldırma yoluyla

    -Taciz yoluyla

    -Tehdit yoluyla

    -Soruşturma yoluyla

    -Sıkıntı verme yoluyla

    -Rahatsız etme yoluyla

    bu yollardan bir veya birkaçının size yönelik olması mobbing altında olduğunuzu ve maalesef kurban konumunda olduğunuz sinyalini vermektedir.

    Son zamanların en büyük çalışan problemlerinin başında gelmektedir mobbing. Özellikle psikolojik sorunlara ve iş yerinde engellenemez çatışmalara yol açmaktadır. Bunların başında iletişimsel çatışmalar gelse de ardından da büyük bir hukuki çatışma yaşanılacağı aşikârdır.

    Hayatımızın çok büyük bir alanının kapsayan işimiz, mesleğimiz mobbing yoluyla büyük tehlikelere gebe kalır. Bunlardan en önemlisi şüphesiz ki psikolojik dayanıklılığımız ve sağlıklılığımızdır. Ki önemli ölçüde etkilenir.

    Mobbing günümüzde üstten asta çok daha rahat uygulanabilirken iletişimin tamamen bozulması ve iletişim engellerinin aşılamaz hale gelmesiyle birlikte zaman içerisinde asttan üste bir forma da dönüşebilmektedir. Bu yönüyle şiddetle benzer olan mobbing nasıl ki şiddet gören şiddet uygulayıcı potansiyeline sahipse ; psikolojik sağlıklılığı tehdit altında olan birey mobbinge maruz kaldıkça o da asttan üste yönelik değişik yöntemlerle mobbing uygulayıcısı durumuna geçebilir. Bu da genellikle;

    -Talimatlara uymama

    -Geç gelme

    -İşleri erteleme/yapmama/yanlış yapma

    -Dedikodu

    -Konum tehdidi

    -Hiyerarşik düzene aldırmama/başkaldırma

    gibi formlarda asttan üste mobbing formlarında gerçekleşir.

    Mobbing kurbanının meslek algısını, mesleki bütünlük duygusunu, mesleki benlik duygusunu zedeler. Aynı zamanda kişinin kendine yönelik kuşkusunu artırıp paranoyalara ve kafa karışıklığına neden olur.

    Yapılan bilimsel araştırmalarda mobbing;

    -ağlama

    -uyku bozuklukları

    -duydurum bozuklukları

    -depresyon

    -yüksek tansiyon

    -panik atak gibi kaygı bozuklukları

    -kalp krizi

    gibi sağlık sorunlarına neden olmaktadır.

    Mobbing kendini hissettiren, ben geliyorum diyen maruz kalmak üzere olan veya kalmış olan bireylerde mutlaka sezgisel olarak hissedilir. Bunun şüphesi bile mobbingin başlamış olacağının yeterli kanıtı düzeyindedir. Bu nedenle bu güçlü psikolojik baskı sizi çember içerisine almadan ve psikolojik sağlıklılığınızı sömürmeden mutlaka bir uzmanla görüşmeniz faydalı olacaktır. Şöyle ki hukuki olarak bir sorun çıkmadan bir uzmanla görüşmeniz sorunların daha da büyümemesine katkı sağlarken ; hukuki sorunun çıkmış olması ihtimaline karşı da sizin için bir kalkan aynı zamanda da güçlü bir kanıt olacaktir.

  • Kadınlar Neden Aldatır?

    Kadınlar Neden Aldatır?

    Her iki cinsin birbirini aldatma potansiyeli vardır. Bu potansiyel kişinin karakteri buna uygunsa şartlar oluşunca aldatabilir. Eşinizi veya partnerinizi aldatabilmeniz için önce KENDİNİZİ aldatmanız gerekir.”

    ADİL MAVİŞ

    KADINLAR NEDEN ALDATIR ?

    Sosyal ve ikili ilişkiler içerisinde belki de en çok merak edilen sorulardan bir tanesi bireylerin birbirlerini aldatmasının altında yatan sebeplerin ne olduğudur. Aldatan kadınlar da, tıpkı aldatan erkekler ile aynı sebeplerden dolayı bu eylemi gerçekleştirmiş olabilecekleri gibi, birbirinden çok daha farklı ve bağımsız sebepler ile de gerçekleştirmiş olabilmektedirler. Aynı durum, erkekler için de geçerlidir ve sanıldığının aksine yalnızca cinsel ve hormonal dürtülerine yenik düştükleri için eşlerini ya da sevgililerini aldatmamaktadırlar. Ancak, aldatma ve aldatılmanın psikolojik olarak son derece yoğun bir hasara neden olduğunu biliyoruz. Hiç aldatılmamış bir birey dahi, aldatılma düşüncesi ile kendisini son derece büyük bir stres ve baskı altında hissedebilmektedir. Aldatan ve aldatılan için de, eylem sonrasında, sürecin uzunluğu fark etmeksizin son derece rahatsız edici bir psikolojik olumsuzluklar dönemi başlayabilmektedir.

    Aldatma eyleminin altında yatan sebepler, hem erkek hem de kadın bireyler için birebir aynı olabileceği gibi, son derece farklı da olabilmektedir. Örnekse, bir kadın da sadece ve sadece hormonal, cinsel bir dürtü ile eşini ya da sevgilisini aldatabilmektedir. Zira halk arasında erkeklerin sadece bu dürtü ile eşlerini ya da sevgililerini aldattıkları düşünülmektedir. Ancak, bir erkek de, tıpkı “aldatan kadınlar” için düşünüldüğü gibi ilgi eksikliği, sevgi eksiliği, tükenmişlik, yetersizlik hissi ve benzeri unsurlar doğrultusunda da sevgilisini ya da eşini aldatabilmektedir.

    Aldatmanın Tek Sebebi İlgi ve Sevgi Eksikliği Mi?

    Elbette ki aldatma eylemi, yalnızca ilgi ya da sevgi eksikliğinden kaynaklanan bir intikam ya da kaçış aracı olarak görülmemelidir. Aldatma eyleminin altında bir çok psikolojik etken yer almaktadır. Erişkin ve olgun olarak kabul edilen bireylerin, aldatma eylemini gerçekleştirmesinin ardından çevresi tarafından çok ağır bir biçimde eleştirilmesi, kişinin de kendini sorgulamasına neden olmakta, haklı ya da haksız nedenler bulmasına ve onlara körü körüne inanarak, psikolojik bir tahribata maruz kalmasına sebep olmaktadır. Halk arasında, böylesini bir eylemin gerçekleştirilmesi, psikolojik olumsuzluklardan ziyade “karaktersizlik” şeklinde tanımlanabilmektedir. Unutulmamalı ki, bireyin karakterini oluşturan etkenler de bilinçaltında yer edinmiş olan psikolojik unsurlardır. Dolayısıyla, bir bireyin hal ve tavırları, sergilediği davranışlar ve söylediği sözleri “karakter” olarak yorumlamak ve yaftalamak, ön yargıda bulunmak ve olumlu ya da olumsuz bir şekilde eleştirmek son derece yanlış bir tutum olacaktır. Karakter oluşumu, bireyin algı ve yorumlarının niteliği doğrultusunda, çevresinde meydana gelen ve bireye doğrudan ya da dolaylı yoldan etki eden olayların sonucunda gerçekleşmektedir ve psikoloji ile bağlantılıdır.

    Histrionik kişilik bozukluğu” olarak bilinen psikolojik rahatsızlık, halk arasında “ilgi arsızlığı” olarak bilinmektedir. Aldatma ve yalan söyleme eylemleri genellikle bünyesinde gelişmiş histrionik kişilik bozukluğunu barından bireylerde gözlemlenmektedir. Ancak, bireyin histrionik olarak tanımlanması gibi bir şart söz konusu değildir ve pek çok kişilik bozukluğu, tanımlanacak kadar yoğun bir etki yaratmıyor olsa da, bilinçaltında yer edinmekte ve bazı hal ve davranışların sergilenmesinde, gelişmesinde kaynak rolü oynayabilmektedir. Eşinden ilgi görmediği için, kişisel amaçları doğrultusunda aldatan bir kadın ya da erkek için “ilgi arsızı, histrionik” demek yanlış olacaktır. Yine de, birey kendi algısı ve yorumu doğrultusunda, eşinden beklediği ilgiyi ve sevgili bulamadığı için başka bir yerde aramış, bu arayışı sonucunda da aldatma eylemi gerçekleştirmiş olabilmektedir. Aldatma eylemi, bu tarz birçok etkeni takiben gerçekleştirilebilir ancak, bireydeki aldatma dürtüsü sürekli bir hal almış ise ve birey sürekli olarak aldatma eylemi gerçekleştirmek adına kendince geçerli nedenler üretiyor, bu nedenlere körü körüne inanıyorsa histrionik bir tavır sergiliyor demektir. Kendine ve çevresine daha çok manevi zarar vermeden önce, profesyonel psikolog ve psikiyatrların rehberliğinde tedavi edilmelidir. Sosyal ilişki ve becerilerinizi olumsuz yönde etkileyen tüm unsurlar, göründükleri kadar masum değillerdir ve uzun vadede çok daha büyük bir tahribata neden olabilmektedir. Bu sebeple, bu ve benzer konularda profesyonellerden psikolojik bir yardım almak kesinlikle tavsiye edilmektedir.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Hastalık Hastalığı

    Hastalık Hastalığı

    Tecrübelerime göre bastırılmış öfke hastalığın oluşumunda etkilidir. “Hastalık Hastalığı” teşhisi konulmuş kişiler dışa yansıtamadıkları bastırılmış duygularını ve kızgınlıklarını bilinç altında dönüştürür ve beden bu yansımayı algılarını istemsizce temizlemeye kilitleyerek kendi bedenlerinde güçten düşünceye kadar temizlemeye yönlendirirler ve güçlenince süreç tekrar başlar.

    ADİL MAVİŞ

    HASTALIK HASTALIĞI (Hipokondriazis) NASIL TEDAVİ EDİLİR ?

    Halk arasında “hastalık hastalığı” olarak bilinen, nevrotik bir bozukluk olan “Hipokondriazis”, genellikle erkeklerde ortalama otuzlu yaşlarda, kadınlar da ise kırklı yaşların ortalarında baş göstermeye başlamaktadır. Tıbbi alanda, Atipik somatoform bozukluk olarak anılmaktadır. Belirtileri ve belirgin özellikleri arasında, bireyde bedeninin işlevleri ve fonksiyonları ile aşırı bir seviyede ilgilenme, meşgul olma ve ciddi bir hastalığa, rahatsızlığa yakalanmaktan şiddetli bir korku duyma durumu gösterilebilmektedir. Pek çok psikolojik rahatsızlıkta ve bu rahatsızlıklardan kaynaklanan kişilik bozukluklarında olduğu gibi, “hastalık hastalığı” olarak bilinen hipokondriazis rahatsızlığı da, bilinçaltında yer edinmiş bir çok etkenden kaynaklanmakta olan farklı psikolojik olumsuzlukların ve kişilik bozukluklarının doğrultusunda oluşabilmektedir.

    Hastalık Hastalığı Nasıl Oluşur?

    Hipokondriazis, yani hastalık hastalığı nevrotik bir atipik somatoform bozukluğu olarak kabul edilmektedir, dolayısıyla psikolojik unsurlardan olumsuz bir yönde beslenmektedir. Hastalık hastası, yani hipokondriyak birey, erken yaşlarda ya da erişkin yaşlarda tanık olduğu, kendisinde ya da yakın çevresinde yer alan bireylerde meydana gelen hastalık, sakatlık, ölüm ve benzeri olguları olumsuz bir şekilde algılaması ve yorumlaması doğrultusunda bahsi geçen rahatsızlığa, yani hastalık hastalığına, hastalanma korkusuna kapılabilmektedir.

    Ancak, rahatsızlığın sebebi her zaman bu kadar basit bir şekilde teşhis edilemeyebilmektedir. Zira, psikolojik bir rahatsızlık olan hipokondriazis, bireyin bünyesinde bulunan başka ve bireyce fark edilmeyen psikolojik rahatsızlıklardan ya da kişilik bozukluklarından, karakteristik özelliklerden bile meydana gelebilmekte, oldukça kompleks bir yapıya sahip olabilmektedir. Örnekse, hastalık hastalığı, kendisiyle ve bedeniyle olumlu ya da olumsuz bir biçimde haddinden fazla ilgilenen bireylerde, yani narsistik hal ve tavırlar sergileyen ya da özgüveni düşük olduğundan bedenini gereksiz inceleyen ve kendince yorumlayan bireylerde çok daha fazla görülmektedir. Etyolojik olarak hastalık hastalığı, somatizasyon bozukluğunda da görüldüğü gibi, en temel ve belirgin narsistik kişilik, karakter organizasyonuna ait özelliklerden biri olarak görülebilmektedir.

    Hastalık Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?

    Hastalık hastalığı süreci, bireyden bireye bazen kronik, bazen dalgalanmalı bazen de durağan olarak gözlemlenebilmektedir. Hipokondriazis hastalarının, yani hipokondriyak bireylerin çok az bir kısmında (yalnızca %5) kendiliğinden bir düzelme, tamamen iyileşme görülebilmektedir. Hipokondriazis, hastalık hastası olan bireyin sosyal ilişkilerini ve becerilerini son derece olumsuz bir yönde etkileyebilir ve aile içinde olumsuzluklara yol açabilir, gündelik ve iş hayatını da negatif olarak etkileyebilir. Dahası, ciddi bir hastalığa yakalanmış olma ya da yakalanmaktan korkma haliyle birlikte, kendisiyle herhangi bir olumsuzluk ve kriz anında ilgilenebilecek birinin bulunamama ihtimalinden endişelenerek monofobi, yani yalnız kalma korkusu ya da tanatofobi, yani ölüm korkusuna da oldukça şiddetli bir şekilde kapılabilir. Oldukça yaygın bir rahatsızlık olan hastalık hastalığı, tek başına dahi son derece stesli ve yoğun baskı yaratan psikolojik olumsuzluklara neden olabilmekte ve beraberinde birçok şiddetli kişilik bozukluğuna da neden olabilmektedir. Kendi kendine düzelme sürecinin son derece etkisiz olmasından dolayı, hipokondriyak bireylerin profesyonel bir psikolojik ve psikiyatri rehberliğinde tıbbı bir müdahale alması zaruridir. Hastalık hastalığının kaynağı olan psikolojik ve psikiyatrik etmenlerin teşhis edilmesi ve tanılanmasının yanı sıra, hipokondriazis süreci boyunca oluşan psikolojik ve psikiyatrik ve manevi tahribatın da onarılması adına bu alanlarda uzman olan profesyonel psikolog ve psikiyatrlardan yardım alınması son derece önemlidir ve kesinlikle tavsiye edilmektedir. Psikolojik tedavi sürecinde, hastanın yakınlarının da yer alması son derece önemlidir. Zira hipokondriyak birey, çevresini de manevi olarak son derece olumsuz bir şekilde etkilemektedir ve çevresindeki bireylerin de psikolojik ve psikiyatrik bir rehberliğe ihtiyaç duyması olasıdır.

    Adil MAVİŞ

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.