Etiket: Psikolojik

  • Yorgunluk Nedir?

    Yorgunluk Nedir?

    Yorgunluk çok karşılaşılan bedensel veya ruhsal yakınmaları ifade eden bir durumdur. Çok fazla karşılaşılması ile birlikte, kişilerin fizyolojik ya da psikolojik hastalıklarının bir sebebi de olabilir. Yorgunluk süreci uzun sürüyorsa bir uzmanla görüşülmesinde fayda olacaktır. Eğer yorgunluk organik bir rahatsızlığa bağlı değil ile psikiyatrik bir muayene ile sebepler öğrenilebilir.

    Ruhsal Yorgunluk

    Ruhsal yorgunluk, kişilerin gün içerisindeki enerji düşüşleri, halsizlik, konsantrasyon eksiklikleri, asabiyet, halsizlik gibi belirtileri gösterir. Sabahları yorgun uyanmak ve düşük enerji ile güne başlamak bunun bir sebebi olabilir.

    “Izdırap duyduğumuz yorgunluğun en büyük kısmı ruhtan doğar, tamamıyla fiziki olan yorgunluk, hakikatte nadirdir.” Chris Hadfield

    Psikolojik Yorgunluk Belirtileri

    Kendini mutsuz hissetme,

    Hiçbirşey yapmak istememe,

    Hiçbirşeyden zevk alamama,

    Ne yapacağını bilememe,

    Aşırı hassaslık ve tepkisellik, bu belirtilerin çözülmemesi ve uzun süre devam etmesi Depresyon’a sebep olabilirken, konuyla ilgili sıkıntı yaşayan kişiler mutlaka bir uzmandan destek almalılar.

    Ruhsal yorgunluk kişileri yıpratabilir, yorabilir ve hayattan zevk almalarına engel olabilir. Bu noktada kişilerin hem ruhsal hemde fiziksel olarak dinlenmeleri gerekebilir.

    Psikolojik Yorgunluktan Nasıl Kurtulabiliriz

    Bu durum genellikle kişilerin yaşamı algılama ve anlamlandırmaları ile yakından ilişkilidir. Hayata ve ilişkilere yüklenen anlamlar kişilerde ruhsal bir ağırlığa sebep olabilir. Kendi sorunları ile birlikte başka kişilerin sorunlarını taşımak kişilerde psikolojik yük olabilir ve kişilerin yorulmasına, yavaş yavaş tükenmesine sebebiyet verebilir. Bu noktada kişilerin biraz kendilerine dönmeleri kendilerine biraz zaman vermeleri ve buna yönelik yaşamlarını devam ettirmeleri iyi olabilir.

    “Soyut akla musallat olan bir yorgunluk var ki, en korkuncu o. Fiziksel yorgunluk gibi insana ağırlık yapmaz, duyguların öğrettiklerinin verdiği yorgunluk gibi kafa karıştırmaz.sahip olduğumuz dünya bilincinin üzerimize çöken ağırlığıdır o,kendi ruhumuzla soluk alamaz oluşumuz.”Fernando Pessoa

    Diğer taraftan kişilerin, yaşadıkları psikolojik yorgunluk sebepleri mümkünse azaltılmalı ve sosyal destek, sevdikleri ile zaman geçirmesi arttırılmalıdır.

    Konuyla ilgili bir makale; Kronik Yorgunluk Sendromu

    Bir de kitap önerisi; Kronik Yorgunluk- Mary Burgess, Trudie Chalder

  • Mobbing

    Mobbing

    Zorlu hayat şartlarında hepimiz bir şekilde mücadele veriyoruz. Çalışıp çabalayarak yaşamımızı iyi bir şekilde sürdürmeye çalışıyoruz. Çalışma koşulları da gün geçtikçe zorlaşıyor. İş bulmak da, düzenli işe sahip olmak da hiç kolay değil. 1980’li yıllar itibariyle, üzerinde araştırmalar yapılmış, kanunlarda yerini almış ve maalesef ki görülme/yaşanma oranı yüksek olan bir durumu ifade eden kavram iş yaşamına girmiş bulunmaktadır: Mobbing.

    Mobbingin Türkçe karşılığı “bezdiri”dir. Ancak genel yaygın kullanımı hala mobbingtir. Türk Dil Kurumu mobbingi (bezdiriyi) şu şekilde tanımlamaktadır: İş yerlerinde, okullarda vb. topluluklar içinde belirli bir kişiyi hedef alıp, çalışmalarını sistemli bir biçimde engelleyip huzursuz olmasına yol açarak yıldırma, dışlama, gözden düşürme.

    Mobbing, psikolojik şiddet uygulanması, aşağılamaya, hakarete, tehdide, alay edilmeye, nüfuzu kötüye kullanmaya, iftiraya, tacize, saygı sınırlarını aşan davranışlara, dışlanmaya maruz kalmadır. İşle ilgili bilgi saklanır, bir işin nasıl yapılacağı bilinçli olarak öğretilmez/anlatılmaz, mesai saatleri uzatılır, yetersiz olduğu belirtilir, yetki alanı daraltılır, sürekli eleştirilir, kişi görmezden gelinir, kişiyle iletişime girilmez, sözü kesilir/konuşturulmaz, arkadan kötü konuşmalar yapılır, süreli olarak yapılması için iş verilir. Ancak belirtilen o sürede o işin bitirilmesi imkansızdır. Anlamsız işler verilir ya da kişinin kapasitesinin altında basit işler verilir. Çalışılan bölüm değiştirilir, kişinin yapamayacağı zorlukta ağır işler verilir.
    Mobbingin karşılığı olan kavramlardan biri de psikolojik tacizdir. Mobbing uygulayan kişiye tacizci denmektedir. Bu deyiş de yerindedir. Mobbinge maruz kalan kişi için mağdur kavramı yerinde bir kavramdır. İşyerinde olan her olumsuzluk mobbing değildir. Mobbing olarak tanımlanması için, sürekli ya da çok sık yapılıyor olması, kasıtlı yapılıyor olması, sistemli olması, olumsuz tutum ve davranışlar olması (gizli de olabilir aleni de), amacın kişiyi işten uzaklaştırma, bezdirme olması, kişide (maruz kalanda) zarara yol açması (kişilik, sağlık, mesleki) gerekmektedir.

    Mobbing sadece yöneticiler ya da üstler tarafından uygulanmaz. Eşit pozisyonda çalışan kişi tarafından da uygulanır. Çalışan yöneticisine de uygulayabilir. Fakat bu nadiren karşılaşılan bir mobbing şeklidir.

    Mobbinge uğrayan kişi neler yaşar, ne hisseder?: Huzursuzluk, üzüntü, öfke, çaresizlik, korku, özgüvende düşme, utanma, umutsuzluk duygularını yoğun olarak hissederler. Motivasyonları düşer. Çalışmaz duruma gelirler. İşe geç kalma, işe gitmek istememe, sık izin kullanma yaşanır. İş yerinde dikkat dağınıklığı, odaklanamama, hatalar yapma başlar. Depresyon, kaygı bozukluğu (panik atak), paranoya, travma sonrası stres bozukluğu, uyku bozuklukları, bağımlılık gibi psikolojik hastalıklar, tansiyon, kalp hastalıkları oluşabilmektedir. Psikolojik yardım almaları çok yararlı olacaktır. Mobbinge uğrayanların psikolojik kökenli hastalıkların (çeşitli ağrılar, mide vs) tanı ve tedavisi için ciddi düzeyde maddi harcama yaptıkları bilinmektedir. İş yerinde mobbinge maruz kalan kişilerin aile ve sosyal hayatları da olumsuz etkilenmekte, hayatın diğer alanlarında da sorunlar yaşanmasına neden olabilmektedir.

    Herkes mobbinge uğrayabilir. Özellikle işinde başarılı olan, yetenekli, becerikli, zeki, hassas kişiler daha çok hedef durumundadır. 

    Mobbing uygulayan kişiler: Gücü seven, zayıf karakterli, sürekli ilgi ve övgü isteyen, cesur olmayan, çalışanları kontrol altına almak isteyen, aşırı denetleyici, kötü niyetli kişiler.

    Kötü yönetilen, rekabetin çok olduğu, aşırı disiplinli stresli, iletişim probleminin olduğu, işe alımlarda hataların yapıldığı, eğitim eksikliğinin olduğu, işlerin pek iyi gitmediği işyerlerinde mobbing görülme olasılığı daha fazladır. 

    Mobbingin amacı çalışanın “kendi isteğiyle” işten ayrılmasını sağlamaktır. Çünkü çalışan istifa ettiğinde tazminat ödenmeyecek (kıdem, ihbar). Diğer bir amaç; kişisel problemi bulunan, kıskançlık yaşayan yöneticinin, işverenin o çalışandan kurtulmak istemesidir. Ayrıca yönetici ve diğer çalışan işverene iyi görünmek vb gibi çıkarlar için mobbing uygulayabilmektedir.  

    Mobbing mağduru olan, ancak mobbingi bilmediği, mobbinge uğradığının farkında olmadığı, hakkını arayamadığı için birçok çalışan hiçbir hakkını alamadan işini bırakmaktadır. Mobbinge uğradığını kanıtlayan çalışan hem tazminatlarını alabilmekte hem de manevi tazminat da hak edebilmektedir. Çalışanın mobbinge uğradığına yönelik delil sunmalı veya tanık göstermelidir. Mobbing uygulayan kişi de cezai yaptırımlara maruz kalmaktadır. 

    Mobbing konusunda yardım almak ve bildirimde bulunmak için 170’i arayabilirsiniz. Alo 170’e gelen mobbing şikayetlerinin çok fazla sayıda olduğu, özel sektörden daha fazla şikayet geldiği (iki katından fazla), erkekler ve kadınlar arasında anlamlı sayısal fark bulunmadığı söylenmektedir.  

    Mobbinge uğrayan kişi ne yapmalıdır?: Mobbingi uygulayan kişiye ne yapmaya çalıştığının farkında olunduğu ve buna son vermezse gereken her yere başvurulacağı ifade edilmelidir. Çoğu mobbing bu ifade edişle sona ermektedir. Durumu iş yerinde üst düzeylere bildirmelidir. İşyeri içinde sorun çözümlenemiyorsa Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın İletişim Merkezi Alo 170’i aramak, yargıya başvurmak, sendikalardan, sivil toplum kuruluşlarından yardım istemek iyi olacaktır. Mobbing uygulayan kişiyle tartışmaya/kavgaya girilmemelidir.  Kanıtları toplamak, şahitleri ayarlamak, psikolojik, tıbbi, hukuki destek almak gerekmektedir. İş yerinde mobbinge uğrayan birisi varsa diğerlerinin de uğrayabileceği sonucu çıkarılabilir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı çok yanlıştır. Mobbinge uğrayan kişiye destek olunmalıdır.

  • Mobbing

    Mobbing

    Mobbing, İngilizce yıldırma anlamına gelmektedir ve kökü “mob” olan bir kelimedir. “Mob” sözcüğü, İngilizce’de yasal olmayan biçimde şiddet uygulayan kalabalık veya “çete” anlamındadır. Latince kökenli sözcük; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek anlamlarına gelir. En iyi ifade eden anlamıyla yıldırma veya iş yerinde psikolojik terör anlamlarıdır.

    Yıldırma kavramı, ilk kez 1984’de İsveç’de “İş Hayatında Güvenlik ve Sağlık” konulu bir raporun kapsamında Heinz Leymann tarafından ortaya atılmış, 1993’te İsveç’te çıkarılan ‘İşyerinde Kişilerin Mağdur Edilmesi’ adlı kanunla da ilk kez yasal bir nitelik kazanmıştır. Çalışma yaşamında hep var olan fakat görmezden gelinen mobbing, birçok iş yerinde hâlâ çok sayıda çalışanın kâbusu olmaya devam etmektedir. Bazen hakaretle, aşağılamayla bazen de normalin üzerinde aşırı iş yükü yükleyerek kendini gösteren bu davranışa maruz kalmak çalışanın hem psikolojik hem de fizyolojik olarak etkilenmesine neden olabilmektedir.

    Mobbing 3 türde incelenir;

    1. Düşey Mobbing:Üst konumda yer alanların astlarına yönelik olarak gerçekleştirdikleri psikolojik taciz vakalarıdır. Üstler sahip oldukları kurumsal gücü, astlarını ezerek, onları kurumun dışına iterek kullanmasıdır.

    2. Yatay Mobbing: İşyerinde psikolojik tacizin fail veya failleri mağdur ile benzer görevlerde ve benzer olanaklara sahip, aynı konumdaki iş arkadaşlarıdırlar. Örneğin; eşit koşullar içinde bulunan çalışanların çekememezliği, rekabet, çıkar çatışması, kişisel hoşnutsuzluklar gibi.

    3. Dikey Mobbing: Çalışanın yöneticiye psikolojik şiddet uygulamasıdır. Nadir görülen bir durumdur. Örneğin, çalışanların yöneticiyi kabullenememesi, eski yöneticiye duyulan bağlılık, kıskançlık gibi.

    Mobbing’in uygulama biçimi süresi ve şiddeti ile bağlantılı olarak bir çok ruhsal ve fiziksel bozukluk ortaya çıkabilir.

    Mobbinge maruz kalan çalışanların zaman içerisinde karşılaştıkları en sık sorunlar;

    • Gerginlik,

    • Öfke,

    • Alınganlık,

    • Dikkatsizlik,

    • Özgüven kaybı,

    • Endişe,

    • Korku,

    • Yetersizlik hissi,

    • İştahsızlık ya da aşırı yeme,

    • Kilo kaybı ya da kilo alma,

    • Ağlama nöbetleri,

    • Uyku bozuklukları,

    • İşe geç kalma,

    • Konsantrasyon bozukluğu,

    • Mide sorunları,

    • Cilt sorunları,

    • Bağırsak sorunları,

    • Alkol ya da madde bağımlılığı,

    • Depresyon,

    • Paranoya,

    • Panik ataklar,

    • Ciddi psikolojik ve psikiyatrik rahatsızlıklar,

    • Kalp krizi.

    Mobbing’in diğer çalışanlara ve işyerine de zararları söz konusudur. Bir işyerinde bir ya da birden çok çalışanın mobbing’e maruz kalması, o işyerinde hem mobbing’e maruz kalan hem de bu duruma şahit olan çalışanların performansında düşüşe sebep olacaktır. Mobbing’in işyerine ve diğer çalışanlara olan etkilerini;

    • Verimliliğin düşmesi,

    • Çalışan-çalışan ve çalışan-yönetici ilişkilerinin bozulması,

    • Güven duygusunun yitirilmesi,

    • Devamsızlıkların, izinlerin ve raporların artması,

    • İşyeri sadakatinin azalması,

    • İstifaların artması

    • Çalışan sirkülasyonunun artmasına bağlı olarak nitelikli ve tecrübeli çalışanların kaybedilmesi,

    • Şirket isminin ve marka değerinin zedelenmesi riski

    olarak sıralayabiliriz.

  • Cinsel Terapi

    Cinsel Terapi

    Bu yazımda sizlerle 21. yüzyılda hala konuşmaya çekindiğimiz, bir tabu olan cinsellik ve her türlü cinsel işlev bozukluğunun tedavisine yönelik yapılan cinsel terapi hakkında bilgi aktarmaya çalışacağım.

    Cinsellik, her insanın yaşamının doğal bir parçasıdır. Yeme- içme, barınma gibi temel ihtiyaçlarımız arasında iken, kültürel ve dini öğretilerden dolayı ayıp, yasak ve günah gibi anlamlar yüklenmiştir. Bu sebeple toplumumuzda cinsel rahatsızlıklar yaşayan pek çok insan bu sorunu gizleme eğiliminde olmuşlardır. Öncelikle bu tavrımızda bir değişikliğe gitmek zorundayız. Cinsel rahatsızlıkların bedenimizdeki diğer rahatsızlıklardan hiçbir farkı yoktur. Grip olduğumuzda, midemiz ya da başımız ağrıdığında nasıl bir sağlık kuruluşuna başvuruyor isek cinsel işlev bozukluklarında da bir hekime ve cinsel terapiste başvurmak bir o kadar gerekli ve doğaldır.

    Dünyanın farklı bölgelerinde yapılan çok sayıda araştırmanın sonuçlarına göre, yaklaşık her üç kişiden birinin cinsel hayatının herhangi bir döneminde en az bir cinsel işlev bozukluğu yaşadığını göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından resmi olarak teyit edildiği üzere: Her insanın bedensel ve ruhsal mutluluğunun önemli bir bileşeni sağlıklı bir cinsel hayattır. Yeniden mutlu ve tatmin edici bir cinsel yaşam oluşturmak için, cinsel rahatsızlıkların nedenlerinin araştırılması çok önemlidir. Cinsel terapi de işte bu noktada devreye girmektedir.

    Cinsel işlev bozukluklarının oluşumunda rol oynayan psikolojik nedenlerden bazıları şunlardır:Cinsel eğitimsizlik ve bilgisizlik, cinsel deneyim eksikliği, cinsel yaşama dair yanlış inanışlar, tabular, mitler, kadın/erkek rollerine dair yanlış inanışlar, geleneksel kadın/erkek rollerinin dışına çıkamamak, negatif beden imajı ve düşük benlik saygısı, katı dini ve ahlaki inançlar, cinsel taciz ve travmalar, eşler arasındaki sorunlar, edilgenlik, çekingenlik, babayla ve/veya anneyle ilişkide sorunlar. Örneğin, vajinismuslu kadınlar arasında, baskıcı, otoriter bir babaya sahip olmak yaygındır. Erkeklerde ise, erektil işlev bozukluğu ( sertleşme bozukluğu) genellikle anneye olan bilinçdışı cinsel bağlılığın sürdürülmesi ile ilişkilidir.

    Cinsel terapi, cinsel işlev bozukluklarının tedavisine odaklanan, psikolojik bir terapi yöntemidir. Sorunun niteliğine göre, etkili olabilecek psikolojik tedavi yöntemi seçilir. Kişiye özel bir tedavi planı oluşturulur. Her seansta gizli tutulacak bir görüşme yapılır ve burada utanç duygusu ve kısıtlama altında kalmadan kendi özel yaşamınız ve cinsel temaslarınız gibi konular işlenir. Korkular ve gizli tutulan istekler üzerine konuşmalar yapılır. Cinsel terapi, seans oturumları ve evde yapılan pratik alıştırmalardan oluşur.

    Cinsel Terapi uygulanan cinsel işlev bozukluları arasında; denetimsiz boşalma ,erektil disfonksiyon ( Sertleşme bozukluğu) geç boşalma, vajinismus, disparoni ( ağrılı cinsel ilişki ) cinsel isteksizlik, hiperseksüalite, cinsel tiksinti bozukluğu vb. gibi konular yer almaktadır.

    Cinsel terapiye başlamadan önce sorunun psikolojik ve organik ayrımı yapılır. Eğer sorun sadece organik nedenlere bağlı ise tıbbi tedavi yöntemleri sonuç verir. Ancak, psikolojik nedenler bu bozukluklarda çok yaygındır ve organik nedenlerle birlikte de geçerli olabilmektedir. Organik bir rahatsızlığın teşhis edildiği çok sayıda vakada, tıbbi bir tedavi olmaksızın sadece cinsel terapinin etkili olduğu da rapor edilmiştir. Özellikle erken boşalmanın çok büyük bir oranının psikolojik kaynaklı olduğu da istatistikler arasındadır.

  • Terapiye Başlamak

    Terapiye Başlamak

    Kişiler bazen psikolojik bir destek almak konusunda karar veremeyebiliyorlar. Psikolojik yardıma gerçekten ihtiyaçları olup olmadığı, sadece konuşarak neyin hallolabileceği, bir arkadaşıyla sohbet ederek içini dökmekle psikolojik yardım süreci arasında ne gibi farklar olabileceği konusunda kararsızlıklar yaşayabiliyorlar.

    Ne zaman psikolojik bir desteğe ihtiyacınız olabilir?

    Bir süredir kendinizi mutsuz hissediyorsanız, kişilerarası ilişkilerde sıklıkla veya son zamanlarda problemler yaşadığınızı düşünüyorsanız, öfkenizi anlamakta ve ifade etmekte zorlandığınızı fark ediyorsanız ya da etrafınızdaki kişilerden bu konuda zorlandığınıza dair geri bildirimler alıyorsanız, kendinizi sıklıkla bir şeyler için kaygılanırken buluyorsanız, yeni ortamlara girmek sizde kaygıya neden oluyorsa, hayatınızda adapte olmakta zorlandığınız bazı değişiklikler yaşıyorsanız, yeni roller edinme süreci sizin için zor geçiyorsa (anne olmak, baba olmak, evlenmek vb.), intiharı düşünüyorsanız psikolojik bir yardım almak sizin için yararlı olabilir. Tüm bunların dışında, kendimi keşfetmek, benliğimi daha iyi anlamak istiyorum diyorsanız yine bir psikolojik destek süreci sizin için faydalı olabilir.

    Aklınızdan “Sadece konuşarak sorunlarımdan nasıl kurtulacağım?”, “Bir arkadaşımla konuşur rahatlarım” gibi düşünceler geçiyorsa…

    Psikolojik yardım süreci kişilerin farkındalıklarını arttırmaya yönelik bir süreçtir. Farkındalıklar da çözüme giden yolları aydınlatırlar. Psikolojik yardım sürecinde yapılan konuşmalar günlük bir sohbetin ötesinde daha derin ve kişinin çözüm yollarını keşfetmesine yönelik konuşmalardır.

    Psikolojik yardım sürecinde kişinin yaşantıları empatik bir iletişim şekliyle, güvenli bir ortamda konuşulur. Psikolojik desteği sağlayan uzmanın olaylara objektif bir şekilde yaklaşımı ise kişinin bir arkadaşıyla konuşmasından oldukça farklıdır ve farkındalığın arttırılmasında oldukça önemlidir.

    Eğer yukarıda yazdıklarım size de yakın ve anlamlı geliyorsa, bir desteğe ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız ve daha da önemlisi kendinizi böyle bir sürece başlamak için hazır hissediyorsanız, ertelemeden bir uzman ile iletişime geçebilirsiniz.

  • Evlilik Öncesi Danışmanlık ve Önemi

    Evlilik Öncesi Danışmanlık ve Önemi

    Kişilerin hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri olan evlilik, imzadan ibaret olarak düşünülmemelidir. Evlilik; eğitimleri, kültürleri, değerleri, geçmiş yaşam deneyimleri, zevkleri farklı olan iki kişinin hayatlarını birleştirerek birlikte yaşamaya karar vermesidir. Evlilik ile birlikte kişilerin yaşam biçimleri, sorumlulukları farklılaşmaktadır. Farklılaşan yaşam durumlarına uyum sağlayabilmek bazen zorlayıcı olabilmektedir.

    İsmer Aile Danışma Merkezi’ne göre, sağlıklı ve keyifli bir evlilik hayatı yürütebilmenin yolu da evlilik öncesi psikolojik danışmanlıktan geçiyor. Peki, evlilik öncesi danışmanlık nedir?

    Evlilik öncesi danışmanlık, evlenme sürecinde olan çiftler (flört, sözlü, nişanlı vb.) ile yürütülen psikolojik danışmanlık sürecidir. Burada temel amaç bireylerin hem kendilerini hem de partnerlerini tanıyarak ilişkilerini anlamalarını ve olası sorun ve çözüm yollarını görmelerini sağlamaktır. Evlilik öncesi nasıl birçok hazırlık yapılıyorsa, sağlıklı ve doyum verici bir evlilik süreci için de psikolojik hazırlıkların yapılması büyük önem taşımaktadır.

    Evlilik öncesi kişilerin birbirlerini daha iyi tanımaları, kişisel ve ortak hedeflerini belirlemeleri, açık ve etkili iletişim biçimlerini öğrenmeleri, problem çözme becerileri kazanmaları için evlilik öncesi psikolojik danışmanlık büyük önem taşımaktadır.

    Evlilik Öncesi Danışmanlıkta Hangi Konular Ele Alınır?

    • Evlilik için hazır mısınız?
    • Çiftin birbirini tanıması
    • Çiftin uyumu ve ilişkiyi dengeleme biçimleri
    • Partnerlerin birbirinden ve evlilikten beklentileri
    • Evlilikte roller
    • Evlilikte görev ve sorumlulukların paylaşımı
    • Birlikte zaman geçirme
    • Çiftin olası korku ve kaygıları
    • Çiftin iletişim kurma biçimi ve sağlıklı iletişim kurma yolları
    • Etkin problem çözme yolları
    • Evlilikte sınırlar
    • Ben ve biz olabilmek
    • Evlilikte köken ailelerin yeri
    • Çiftin gelecek amaçları
    • Çiftin cinsel yaşantı beklentilerindeki uyum ve ilgi
    • Çiftin varsa önceki ilişki ve evliliklerinin ilişkileri üzerindeki etkisi
    • Çocuk sahip olmaya dair beklentiler

    Evlilik Öncesi Danışmanlık Neden Önemlidir?

    • Evlilik öncesi danışmanlık, eğitici, önleyici ve geliştiricidir.
    • Evliliğe geçiş sürecini kolaylaştırır.
    • Evliliğin kalitesini artırır.
    • İletişim becerilerini artırır.
    • Boşanma oranlarını düşürmekte ve aile içi uyumsuzluğu en aza indirmektedir.
    • Bireyler kişilik özelliklerinin ve isteklerinin farkına varır.
    • Eşlerin evlilik öncesi planlama yapması sağlanır. Psikolojik olarak yeni bir sürece hazırlıklı ve neler ile karşılaşacağını bilen çiftler, daha doyum verici bir evlilik hayatına sahip olmaktadır.
    • Bireyler karşılaştıkları sorunlar karşısında kullanabilecekleri sağlıklı çözüm becerilerini öğrenir. Sorunlarını kriz haline getirmeden çözebilirler.
    • Evliliğe dair beklentiler paylaşılır.
    • Eşler ilişkiden ne kadar tatmin alırsa evlilik yaşamı da o kadar kuvvetlenmektedir. Bu tatmin için birbirine zaman ayırmanın ve ortak hobilerin önemini danışma sürecinde öğrenirler.
    • Eşler arasındaki bağlılık ve yakınlık artırılır.
    • Günlük yaşamda göz ardı edilen, konuşulmayan konular ele alınır ve değerlendirilir. Böylece gelecekte sorun olabilecek konulara dair önlem alınır.
    • Evlilik hayatında önemli konularda karar alabilme becerisi kazandırılır.
  • Psikolojik Sağlığımız Nasıl Bozulur?

    Psikolojik Sağlığımız Nasıl Bozulur?

    Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki psikolojik sağlığımız eften püften sebeplerle kolay kolay bozulmaz. Yani is yerinde patronumuzdan azar işittigimizde, havalar ısındığında/soğuduğunda, partnerimizle tartistigimizda, kilo aldığımızda vs. psikolojikmsagligimiz hemen riske girmez. Psikolojik sağlığımizin bozulmasindaki en onemli faktörlerden biri saydigimiz ve benzeri bircok stres unsuruna uzun süre maruz kalmaktır. Yani size mobing uygulayan bir patronunuz varsa, sürekli tartistiginiz ve duygusal doyuma ulasamadiginiz bir ilişki içerisindeyseniz, gunesin çok az goruldugu kuzey ülkelerden birinde yaşıyorsanız, aldığınız kilolar fiziksel sagliginizi etkiliyor ya da siz dış görünüşünüzü sürekli kafaya takiyorsaniz depresyon basta olmak uzere duygu durum bozukluğu ya da kaygi bozuklugu yaşama ihtimaliniz oldukca yuksek demektir.

    Ayni sekilde çocuğunuza bir kac kere sesinizi yükselttiniz diye (elbetteki ideali hic olmamasi ama ideal hayatlar yaşamıyoruz hicbirimiz), istedigi bir seye hayir dediniz diye, arkadasi ona kustu diye psikolojik sagligi bozulmaz. Ancak bir cocuk sevginin, saygının olmadığı bir ortamda yaşıyorsa, duygusal, fiziksel, sözel şiddete/istismara/ihmale maruz kalıyorsa ve koşulsuz sevgi alamıyorsa psikolojik sağlığı ciddi risk altında demektir. Şimdi baktığımızda ‘benim çocuğum iyi yaa, bağırdım da sovdum de vurdum da ama bak hic bisey olmadi’ diye düşünüyor olabilirsiniz ancak bu tarz bir yaklaşımla büyütülen bir cocugun yara almaması mumkun degil ne yazık ki…

    Nasil ki bir enfeksiyon vücuda girer girmez hasta olmuyoruz, kulucka donemi boyunca mikroplar yavas yavas vücudumuza yerleşiyor ve ele geçirirse, stres yaratan turden yasadiklarimiz da yavas yavas psikolojik sagligimizi ele geçiriyor ve bir anda kendimizi psikolojik bir hastalığın pençesinde buluveriyoruz. O nedenle hem kendimizi hem de çocuklarımızı can kulağıyla dinlemeli ve enfeksiyon (stres) vücuda girer girmez bas etmenin yollarini aramaliyiz.

  • Günümüz Hayatı ve Bireysel Ruh Sağlığını Korumak

    Günümüz Hayatı ve Bireysel Ruh Sağlığını Korumak

    Herkese merhaba,

    Günümüz hayatı dediğimde aklınıza şu an tanıklık ettiğiniz, deneyimlediğiniz ve akışında yer aldığınız yaşamı getirebilirsiniz. Bu şekilde yakın zamanda olan bitenleri kendi zaman kavramınız için yoğurmak ve yorumlamak daha kolay olacak.

    Bireyin psikolojik yakınma ve şikâyetlerini odağına alan klinik psikoloji bilimi, müdahalelerini 2 ana alanda ilerletmek üstüne kuruluydu. Bunlar, koruyucu-önleyici müdahale ve psikoterapötik müdahale olarak adlandırılmaktaydı.

    Koruyucu önleyici faaliyetlerin odağında mevcut ruh sağlığındaki sorunlar ile ilgili değil, olası sorunların oluşmasına ortam hazırlayan etmenlere yönelik bilgilendirme, bu etmenleri ortadan kaldırma veya yeniden şekillendirme yer almaktadır. Psikoterapötik müdahale ise daha çok bir psikolojik rahatsızlık veya sorun ortaya çıktıktan sonra şikayet edilen belirtiler doğrultusunda yapılan müdahaleye yönelik bir adımdır.

    İnsanlık yakın tarihinde dünya savaşlarından sonra bu iki yöntemden neredeyse sadece psikoterapötik müdahale gündemdeydi. Çünkü savaşlardan birincil olarak etkilenen kişiler yani askerler ve onların aileleri, olan bitene tanıklık edenler, duyum alanlar çeşitli psikolojik şikâyetler ile klinik hizmet veren sağlık birimlerine başvuruyordu ve bu şekilde yoğun bir başvuruyu karşılama noktasında psikoterapötik müdahale haricinde bir seçenek işlevsiz kalmış durumdaydı. Bu duruma bağlı olarak yapılan maddi manevi bütün yatırımlar o süreçten günümüze psikoterapötik müdahaleler üzerine yoğunlaşmıştır. Bundan dolayı koruyucu önleyici müdahale gittikçe odaktan uzaklaşmıştır ve bu alanla ilgili çalışmalar azalmıştır.

    Bugün geldiğimiz noktada güncel psikoloji bilimi insanı biyo-psiko-sosyal bir varlık olarak tanımlamakta. Yani biyolojik, psikolojik ve sosyal ihtiyaçları olan insanın, bu ihtiyaçları nitelikli bir şekilde giderildiğinde bütüncül ruh sağlığından söz edebileceğimize değinmektedir.  Bu durum aslında dünya savaşı kadar uluslararası büyük durumlar olmadığı sürece yeniden koruyucu önleyici faaliyetlerin yolunu dünyada ve ülkemizde yeniden ve yavaş yavaş açmış durumda. Alanında uzman kişilerin ileriye dönük araştırma ve deneyimlerinden yola çıkılarak birçok konuda (psikolojik travma, çocuk&ergen ruh sağlığı, çocuk hakları, insan hakları, kendi kendine yardım, yardım edene yardım gibi) bütüncül konularda önleyici ve koruyucu faaliyetler yeniden literatürde ve raflarda yerlerini almış durumda. Bu noktada bu hizmetlerden faydalanırken hizmeti sunan kişilerin konu ile ilgili bilgi birikimi ve akademik seviyesi büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü işinin ehli olmayan kişiler tarafından bu konuda zarar verici noktalara varacak genellemeler yapılabiliyor. Bu hizmetleri alan kişilerin buna dikkat etmesinde büyük yarar var.

    Şu an günümüzdeki ruh sağlığı verilerine bir ışık olmasını kestirmek güç olmakla birlikte, son dönemlerde yapılan araştırmalar uzun soluklu ve kararlı bir ilerleme ile biyo-psiko-sosyal ihtiyaçlarımızı gidererek renkli ve doyumlu bir yaşam deneyimlemenin hayli mümkün olduğunu gösteriyor.

    Biyolojik sağlığınız kadar, psikolojik ve sosyal sağlığınıza da önem verdiğiniz, gönlünüzce bir hayat yaşamanız dileğiyle…

  • Korku Psikolojisi

    Korku Psikolojisi

    Korku bebeklik döneminden Hatta bazı araştırmalara göre anne karnı sürecinden yaşlılık dönemine kadar süren insan yaşamında herkesin deneyimlediği doğal bir duygudur. Ayrıca oldukça etkili ilkel bir duygudur. Korkunun biyolojik ve psikolojik açıdan farklı iki boyutu vardır. Bu duygu hem psikolojik hem de fizyolojik olarak bizleri etkilemektedir. Korku ile ilgili bir diğer önemli konu ise oluşumu ve aktarımı ile ilgilidir. Oluşum ve aktarım süreci sonrasında birçok psikolojik rahatsızlık gelişebilmektedir. Tüm bu konulardan başka önemli bir yönü de toplumsal korku konusudur.

    Bizi korkutan bir durumla karşılaştığımızda bedenimizde bir takım değişimler meydana gelir. Bedenimizde terleme, kalp atışının artması, yüksek derecede adrenalin salgılanması, göz bebeklerinin büyümesi gibi değişimler meydana gelir. Tam da bu süreçte beyin ‘kaç ya da savaş’ tepkisini verir ve beden bu tepkiye göre kendisini düzenler. Bu tepki evrimsel bir tepkidir ve hızlı, otomatik bir şekilde gerçekleşir.

    Hepimiz korkuya fiziksel olarak aynı tepkiyi verirken, duygusal olarak verdiğimiz tepkilerimiz değişebilir. Örneğin birçok kişi adrenalini ve korkuyu sevebilir ve buna bağlı olarak extrem sporları tercih edebilir. Buna karşın birçok kişide korkuya negatif olarak bakabilir ve kendisinde korku oluşturabilecek eylem ve olaylardan uzak durabilir.

    Korkunun psikolojik boyutunda ise dozajı çok önemlidir. Üzerimizde korku oluşturan uyarıcılara karşı verdiğimiz tepki aşırı yüksek veya aşırı düşük gibi bir tanımlama içerisinde ise birçok psikolojik rahatsızlıkla karşı karşıya kalma ihtimalimiz var demektir. Örneğin fobiler bu konuda en yaygın şekilde karşımıza çıkan korku temelli psikolojik rahatsızlıklardır. Şunu belirtmemiz gerekiyor ki bir konuyu fobi veya psikolojik rahatsızlık olarak tanımlayabilmemiz için o korkunun hayatımızı işlevsiz hale getirmiş olması gerekmektedir. Normal hayatımızda hepimiz elbette ki birçok korku olayını deneyimleriz. Psikolojik rahatsızlık olarak tanımlayabileceğimiz fobiler:

    Klostrofobi: Kapalı alan korkusu

    Akluofobi: Karanlık korkusu

    Aviofobi: Uçuş korkusu

    Glossofobi: Topluluk önünde konuşma korkusu

    Kakorofiyofobi: Başarısız olma korkusu.

    Sosyofobi: Toplumdan genel olarak insanlardan korkma korkusu gibi fobilerdir.

    Peki bu korkular nasıl oluşuyor ?

    Korku üç şekilde oluşabilir. Birincisi içgüdüsel bir tepkidir. Örneğin yüksek bir sesi aniden duyduğumuzda içgüdüsel olarak korkarız. Aniden bedenimize dokunulduğunda korkarız çünkü zihnimiz tehlike var mesajını verir bize ve bizi ‘kaç ya da savaş’ tepkisine yöneltir. İkinci nedeni ise korkunun öğrenilmiş olmasıdır. Bizler korkuyu bir kişiden ortamdan veya durumdan öğrenebiliriz veya geçmiş deneyimlerimizle bağlantılyarak korkular oluşturabiliriz. Örneğin köpekten korkan bir annemiz varsa biz de köpeği korkulacak bir nesne olarak tanımlarız zihnimizde. Küçükken bir köpek bizi kovalamışsa bütün köpeklerin bizi kovalayacağı düşüncesiyle tüm köpeklere karşı bir korku geliştirebiliriz. Üçüncü neden ise korkunun zihinsel olarak üremesidir. Bu kültür üzerinden bize aktarılan bilgiler sonucu oluşabilir.Dini inançlar üzerinden oluşturulan korkular olabilir. Veya sosyal medya ve televizyon gibi kaynaklar üzerinden oluşturulan korkular olabilir. Örneğin yakın zamanda ülkemizde birçok yerde bomba patlamaları oluyordu ve insanlar sokağa çıkmaya korkuyorlardı. Telefonlarımıza istihbarat alındığına, belli yerlere gitmemiz konusunda doğru /yanlış mesajlar geliyordu ve haliyle toplumsal bir korku oluşuyordu.

    Sonuç olarak bizleri biyolojik ve psikolojik olarak etkileyen korku hayatımızın her döneminde ve herhangi bir yerinde karşımıza çıkabilir. Korkunun kontrol edilememesi ve seviyesinin yükselmesi bizleri birçok psikolojik rahatsızlığa karşı karşıya bırakabilir. Hayatın akışında korku, kimi zaman bizleri uyaran ve tehlikeden koruyan bir yönüyle de var olmaya devam eder. Varoluşunu ise içgüdüsel tepkiler, sosyal öğrenmeler ve zihinsel imajinasyonla sürdürebilir.

  • Gebelik Psikolojisi

    Gebelik Psikolojisi

    Bir yandan dünyaya bir çocuk getirmenin heyecanı, diğer yandan doğacak çocuğun normal olup olmadığının kaygısı… İşte pek çok hamile kadının yaşadığı psikolojik değişiklikler,aynı zamanda yoğun bir stresin oluşumuna da etken.Kişiden kişiye farklılık gösteren bu dönemdeki psikoloji,bazen ciddi tedavi gerektirecek boyutlarada varabilir.

    Aslında keyifli bir süreç olan hamilelik,aynı zamanda stresli bir dönem olarak da geçebilir.Kararsızlıkla beraber artan strese karşı verilen tepkiler,kişiden kişiye farklılıklar gösterir.Bazı kadınlar için;neşe,olgunluk,kendini gerçekleştirme olarak algılanabilen hamilelik,bazı kadınlar için;endişe, kaygılı bekleyiş,yüklenme olarakta yaşanabilir.Örneğin çoğu kadın için bu stres,bebeğin “normal”olup olmadığı için yaşanır ve kadın çevresine de bu stresi yansıtır.Yapılan çalışmalar bu kadınların bebeklerinin diğerlerine göre daha fazla strese maruz kaldığını ve riskli gebelik yaşama oranlarının arttığını göstermektedir.Gebelikle birlikte başlayan planlar,özellikle doğuma yaklaştıkça;doğacak çocuğun bakımına,yaşam değişikliklerine ve doğum sonrası olabilecek değişikliklere doğru kayar.Çoğu kadın doğumu,ağrılı bir olay gibi algılar.Bu nedenle,hamilelikte yaşanan sorunlar,doğumunda zor olacağının bir habercisi gibi kabul edilir ve yaşanan stres daha da artar.

    GEBELİK VE DEPRESYON

    Yapılan çalışmalar,kötü bir hamilelik dönemi geçiren kadınların,diğerlerine göre 2 kat daha fazla doğum sonrası depresyon geçirmeye yatkın olduklarını göstermektedir.Bu noktada doğuma hazırlanan anne adayının hamilelik öncesindeki kişilik yapısı önemli rol oynamaktadır.Eğer anne adayının daha önce geçirdiği depresyon gibi psikiyatrik hastalığı var ise,hamilelik dönemi boyunca dikkatle izlenmesi gerekir.Özellikle önceden geçirilmiş manik-depresif gibi ciddi psikiyatrik bozukluk dönemleri önemlidir.Bu kadınlar,hamilelik döneminde oluşacak değişimlere karşı daha duyarlı oldukları için diğer kadınlara göre çok daha fazla zorlanır.Aslında hamilelik doğal bir stres olarak değerlendirilmelidir.Daha önceki hamileliğe karşı olumlu yada olumsuz algılar,bu dönemin yaşanmasında karşımıza çıkmaktadır.

    HAMİLELİKTE PSİKOLOJİK KAYGI VE BEKLENTİLER

    Hamilelikteki her ay,kendine özgü psikolojik kaygılar ve beklentiler doğurur.Hamile kadın özellikle ilk ayda;bir dizi psikolojik ve fizyolojik değişiklik yaşar.Bu dönemde yorgunluk ,bulantı ve kusma gibi fizyolojik belirti ve depresif bir ruh hali ortaya çıkar.Kadının yeni duruma adaptasyonu ve hamile olmasıyla ilgili kaygı ve beklentileri süreci belirler.İstenen bir gebelikte, mutluluk ve doyum duygusu yaşanır.Ayrıca kadının ailesi ile ilişkisi, iş durumu,hamileliğin yaratacağı beklenti ve stresler, sürecin nasıl yaşanacağını etkiler.Yani hemen her anne adayında,kendi durumuyla ilgili olarak hamileliğin ilk ayında duygu ve mizaç değişiklikleri gözlenir.Fizyolojik belirti ve depresif ruh halinin ikinci ve üçüncü aylarda kesildiği görülmektedir.Burada kadının karnındaki bebeekle ilişkisi, geçmişte annesiyle yaşadığı duyguları ortaya çıkarmaktadır.Kişinin,bir yandan annelik rolüne uyum sağlerken,diğer yandan annesiyle özdeşleştiği görülmektedir. Örneğin ikinci ve üçüncü ayda kusması halen devam eden anne adayının psikolojik yapısı mutlaka etkilenir.Bu kadınların çocuksu oldukları,eşiyle arasında belirgin kültür farklılıklarının olduğu bilinmektedir.Eğer kusma,kişinin normal yaşantısını devam ettirmesini engelleyecek düzeyde ise,kadına psikolojik destek,hatta ilaç desteği gerekir.Ayrıca bu dönemde yapılacak, gevşeme çalışmaları da faydalıdır.Hamileliğin üçüncü ayında,doğacak bebek,annenin bütün sistemlerini etkiler.Bu dönemde doğuma ait beklentiler ön plana çıkar.Doğum korkusu yaşayan kadınların kendini kontrol edememe,beden ve duygusal denetimle ilgili kaygılarının olduğu izlenmektedir.Bu dönemde,hamile kadının bilgilendirilmesi,açıklamalarla yönlendirilmesi yararlıdır.Ayrıca eşin desteği de önemlidir.Bu kaygıların yoğun yaşandığı durumlarda ise psikolojik destek mutlaka gereklidir.Eşin de katılımı ile yapılan gevşeme çalışmaları,doğum ve sonrası konusunda bilgilendirme,kişinin kendi denetiminisağlayabileceği duygusunu arttırırken,korku ve kaygıyı azaltır.Bununla birlikte daha önceden bulunan veya hamilelikte oluşan psikolojik bozukluklar,doğum komplikasyonlarını arttırmaktadır.Bu nedenle eğer böyle bir durum var ise,anne adayının psikolojik açıdan yakın takibi ve desteklenmesi zorunludur.Hamileliğin son dönemlerinde doğum ve bebeğin sağlığına ait kaygılarla oluşacak yaşam değişikliklere ve bunlara uyum ön plana çıkmaktadır.Hamileliğin kadın rolu dışında anne rolüne ait tüm duygusal,ruhsal yaşantıları etkilediği ve bu durumla ilgili çatışmaları ya da beklentileri tetiklediği görülmektedir.Anne adayının yaşadığı psikolojik kaygı ve beklentileri hamilelik dönemini etkilemektedir.Bazı kadında kaygıyı arttırangebelik süreci,bazı kadınlarda da önceki yaşamına ilişkin beklenti ve kaygılarında azalma da gösterebilir.Bazen de gebelik kadınlarda,kendine güven,kendini gerçekleştirme,seçkinlik duygusu da verebilir.Burada tabiki kişilik yapısı son derece önemlidir.Kişilikyapısı problemli ve yetersiz, ya da çocuksu yapıdaki kadınların bu dönemi daha zor geçirdikleri görülmektedir.

    EŞİN TUTUMU VE ÇEVRENİN DESTEĞİ

    Hamilelikte önemli bir konu da,kadının bütün değişiklikleri yaşarken eşin tutumu ve yaşanılan çevredir.Eş,gebede oluşan değişimlerden birinci derecede etkilenmekte ve kendisi de annesiyle ailesiyle yaşadığı ilk çocukluk anıları ve problemlerini tekrar yaşayabilmektedir.Kadının kendi içine kapandığı durumlarda,eş ihmal edildiğini düşünmektedir.Burada eşin verdiği destek ve güven,kadının bu durumdan rahatça çıkmasına ve güven bulmasına yardımcı olmaktadırEşin psikolojik yapısı bu destekleri vermeye yeterli değilse,kadının yaşayacağı yük daha ağırlaşmaktadır.Bu durumda her ne olursa olsun,baba adayının da hamileliğin ilk dönemlerinde beraber değerlendirilmesi ve oluşacak değişimler konusunda bilinçlendirilmesi ve yardımcı olması sağlanmalıdır.Hamile kadın ve eşi dışında doktorun gebeye yaklaşımı da önemli olmaktadır.