Etiket: Pek

  • Evlerimizdeki Gizli Zehir

    Evlerimizdeki Gizli Zehir

    Bu yazım 2015 yılında bir anaokulu için hazırladığım bir bültende yer almaktaydı. Aradan 4 yıl geçmiş ve okuduğumda şu an ne kadar da televizyondan bahsetmediğimizi fark ettim. Evet bu yazımda televizyon kısmını artık tablet, sosyal medya ve youtube olarak değiştirmek durumundayız. 

    Zira zehir artık gizli değil oldukça açıktan geliyor!!!

    Televizyon dünyası herkes için farklı amaca hizmet edebilirken genel anlamda pek çok kişi eğlenmek ve vakit geçirmek amacıyla faydalanmaktadır. Çocuklar için de geçerli olan bu dünyanın bir amacı daha vardır. Çocuklara farklı ve bilmedikleri pek çok şeyle tanıştırmaktır. Çocuklar televizyondaki yaşam biçimlerinden ve davranışlarından çeşitli mesajlar alırlar. Araştırmalara göre, 8 yaşın altındaki çocuklar gerçek ile kurgu arasındaki farkı ayırt etmekte zorlanmaktadır. Bu da çocukların kendilerince “şiddet, aile, cinsellik…” kavramlarını oluşturmalarına sebep olmaktadır.

    Son zamanlarda giyim endüstrisinin çocuklar üzerindeki etkili olan reklam kampanyaları televizyonlarda yer alıyor. Çocuklarımız sürekli değişen modayı, yeni çıkan ürünleri televizyon reklamlarından öğreniyor ve tıpkı o hayatlar gibi yaşayabileceklerini düşünüyorlar. Çocuklar, televizyonda izledikleri programların etkisiyle, kendi kişilik özelliklerini, zevklerini, aile değerlerini düşünmeden gelecekte ne olacağına karar veriyorlar.

    Özellikle son zamanlarda ülkemizde oyuncu, manken, sanatçı olma hevesi gençler arasında hızla yayılmaktadır. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, bu gençlerin pek çoğu yeteneğinden dolayı değil, televizyonda gördükleri hayatların hem maddi hem de manevi yönünün cazibesinden etkileniyorlar. Sıradan bir üniversite mezunu olarak belirli bir maaşla yerinde sayacağına inanan pek çok genç daha kestirmeli ve cazibeli yolları denemek istiyor. Bu noktada bilinçli ebeveynlere ve güçlü aile iletişim ağına ihtiyaç duyuluyor.

    Gençlerin içinde bulunduğu bu tehlikeli sürecin tohumları, ne yazık ki okulöncesi dönemdeki çocuklarımızla atılıyor. Bilinçsizce televizyon başında vakit geçiren çocuklar her türlü yayına ulaşabiliyorlar. En kötüsü ise akşam kuşağında yayınlanan gençlerin ilişkilerinin yer aldığı dizilerin, sırf çocuk uyumuyor diye hep birlikte ailece izleniyor olmasıdır. Burada televizyon ile ilgili tehlikelerden çocuklarımızı korumanın yollarını konuşmadan önce ebeveynlerin de kendilerini ne ölçüde koruduğunu düşünmek gerekiyor.

    Hayatta herşeyin nasıl bir ölçüsü olması gerekiyorsa televizyon için de bir ölçü belirlemek gerekiyor. Ölçüsüzce tüketmeye ve acımasızca tükendiğimiz televizyon karşısında çocuklarımız için neler yapabiliriz?

    • Ebeveynler öncelikle televizyonun kendi dünyaları için ne ifade ettiğini düşünmeli. Evin en çok vakit geçirilen alanında ve herkesin en iyi şekilde izleyebileceği konum ve büyüklükte olan televizyonu çocuğun bir kenara atmasını beklemek çok da gerçekçi bir beklenti olmasa gerek. Siz televizyona ne kadar önem atfederseniz çocuğunuz da o derece önemseyecektir. Televizyonu hayatınızın bir kenarına çekmeye ne dersiniz?

    • Televizyon izlemeyi bıraktıpında veya daha yapıcı bir işe yöneldiğinde onlara iltifatta bulunun. Bir nevi pekiştireç olarak kabul ettiğimiz bu iltifatlar, olumlu davranışı yakalayarak artmasını mümkün kılmaktadır. “Televizyonu kapatarak bu legolarla bir çiftlik yapmayı tercih ettiğini görüyorum…”, “Televizyon sürene riayet ederek şimdi ödev aşamasına geçtiğini görüyorum ve artık zaman yönetimi yapabildiğin için çok mutlu oldum…” gibi ifadeler davranış tekrarı için olumludur.

    • Çocuğunuzla birlikte televizyon seyredin. Bu sayede neyi seyredebilecekleri neyi seyredemeyecekleri noktasında iletişim kurabilirsiniz. Pek çok ebeveyn çocuklarının ne izlediğini fark edemiyor ve çocuklar istediği gibi kanallar arası geçiş yapabiliyor.

    • Çocuğun odasında televizyonun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Sırf evdeki televizyon tartışmalarının önüne geçmek için çocuğun odasına televizyon koyuluyor ve o odasında istediği gibi izliyor. Böyle bir davranış hiçbir şekilde anlaşılabilir değildir. Çözüm; ikinci televizyon değil, tek televizyonu herkesin adilane kullanmayı başarması olmalı.

  • Sınav kaygısı: Başımızın Belası

    Sınav kaygısı: Başımızın Belası

    Sokaktan geçen yüz öğrenciye “sınava hazırlanan öğrencilerin en büyük kâbuslarından biri hatta en büyüğü nedir?” diye sorsak herhalde çoğu hep bir ağızdan “sınaaav kaaaygısı öğğretmeniiiiimm!”diye cevap verir.

    Düşünsenize bir yerlere gelebilmek için aylarca hatta yıllarca çalışıyorsunuz, çabalıyorsunuz, kendinizden geçiyorsunuz, o kadar para ve zaman harcıyorsunuz, tam sınav günü geliyor, başlıyor bir kalp çarpıntısı, heyecan, ardından sınavda eller titriyor, boğaz kuruluğu, tüm bildiklerini unuttuğunu zannetme, hızlı atan bir nabız ve sonuç hüsran. Peki, ne oldu? Sınav kaygısı denen şey yüzünden bütün hayaller başlamadan yıkıldı.

    İnanın ülkemizde şu kaygı denen illet yüzünden ne gençler telef oldu, ne hayaller yıkıldı, ne beyinler göçtü.

    Peki, nedir, nasıl bir illettir bu sınav kaygısı ve bunu yok etmek için ne yapılabilir?

    Aslında sınav kaygısını tanımlamaya gerek yok, bunun yerine sınav kaygısı yaşayan öğrencileri tanımlasak daha doğru olur.

    Bu öğrenciler ürkek bir ceylan gibidir. Her an dünya başlarına yıkılacak gibi dururlar. Ne zaman bir sınava girseler, sınavdan sonra “yaaa yine heyecanlandım!” diye yakınmaya başlarlar, be nedenle yüzleri genellikle asıktır.

    Kız öğrencilerde daha çok gibi görünür ama bunu yaşayan erkek öğrenci de az değildir. Tabi onlar çaktırmamaya çalışırlar çünkü erkek adam ağlamadığı gibi kaygılanmaz da.

    Çoğu zaman kaygıları ders çalışma isteksizliği ile maskelenir ve evde ne ders çalışırlar ne de doğru dürüst test çözerler. Zannederler ki canları ders çalışmak istemiyor, yorgunlar falan. Aslında kaygıları, başarısızlık korkuları onların başarısızlıkla karşılaşmasını engellemek için kendisini “isteksizlik” olarak maskelemiştir.

    Sonra bu öğrenciler gizli bir tarikat üyesi gibi hep bir ağızdan aynı şeyleri söylerler. “Ya başaramazsam, ya yapamazsam, yine olmayacak, ya bu yıl da olmazsa” bu cümlelerden sadece birkaçı. Bu felaket tellalı cümleleri ağızlarından hiç düşürmezler. Girdikleri bir deneme sınavı ya da evde çözdükleri herhangi bir test sonucunda küçücük bir yanlış yapmaya görsünler, hemen müneccim kesilip “ben demedim mi, olmaz dedim ya, olmayacak işte!” diye atlarlar.

    Bu öğrencileri gördüğünüzde aklınıza hemen “acaba bunlar böyle konuşmak için üste para mı alıyorlar?” diye düşünebilirsiniz. Normaldir, zira bazen biz de düşünmüyor değiliz. Ama bu soruyu kendilerine sorduğumuzda, hepsi birden “yoooo!” diyor. “Peki, madem para almıyorsunuz ya da biriyle anlaşma imzalamadınız o zaman tam tersini söyleyin” diyoruz. Bu kez de “söylesek ne değişecek ki hocam!” diyorlar. “Çok şey değişir, sen hele önce bir dilini değiştir, düşüncelerin de onunla beraber yavaş yavaş değişir zaten” desek de bu söylediklerimiz pek kar etmez.

    Hâlbuki sizi rahatsız eden inançlarınızı değiştirmeye dilinizden başlasanız o kadar çok şeyi değiştirebilirsiniz ki. Ve inanın söylediklerinizin, düşündüklerinizin sizin üzerinizde yaptığı etkiyi bilseniz bu cümleleri bir daha asla kullanmazsınız.

    Ağzınızdan Çıkanı Kulağınız Duysun!

    Şu Japonlar gerçekten ilginç ama bir o kadar da orijinal adamlar. Hele içlerinde bir profesör var ki o daha da ilginç ama yaptığı araştırma ile aslında bize göre bir çığır açtı. Adı Masaru Emoto.

    Prof. Emoto, bizlerin içtiği, yıkandığı,  çay demlediği suyu almış ve “acaba bizim söylediklerimiz, düşüncelerimiz, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler suyun yapısını nasıl etkiliyor?” diye kendine sormuş ve bu sorunun cevabını belgelemeye karar vermiş. Sonra elindeki fotoğraf çekebilen mikroskobuyla su damlacıklarını dondurup dondurup incelemiş.

    Emoto, dünyanın değişik bölgelerinden alınan ve değişik durumlarda bulunan su örnekleriyle yaptığı yüzlerce çalışmanın sonunda şu sonuca ulaşmış: “Su canlı ve her duygumuza, düşüncemize tepki veren bir madde. Suya olumlu ya da olumsuz bir şey söylendiğinde anında etkileniyor ve söylenenlerdeki enerjiyi kolayca kopyalayabiliyor.”

    Yukarıdaki fotoğraflarda Profesör’ün yaptığı ve mikroskobuyla resmini çektiği su moleküllerinden sadece bir kısmını görüyorsunuz. Emoto, bu suları dondurmadan önce şişelerden birinin üstüne “teşekkür ederim”, diğerine de “beni hasta ediyorsun” yazıyor. Bir süre sonra “teşekkür ederim” yazılı şişenin içindeki suyun molekülleri oldukça güzel bir hal alırken, “beni hasta ediyorsun” yazılı suyun molekülleri ise kamyon çarpmışa dönüyor.

    Emoto benzer sonuçlara, temiz ve kirli su kaynaklarından alınmış su örneklerini inceledikten sonra, Beethoven’in Pastoral Senfonisi gibi klasik bir müzik ile Heavy Metal müzik gibi farklı tarzlarda müzikler dinlettikten sonra ya da korku, şiddet duyguları içeren ve içermeyen filmlerden sonra da ulaşmış.

    Yaptığı incelemeler ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin ulaştığı sonuçlar genellikle aynı: “Su kendisine verilen duygu ve düşüncelerden etkileniyor ve moleküler yapısı da buna göre olumlu ya da olumsuz biçimde değişiyor”. Hatta aynı sonuçlara ulaşan sadece Emoto değil, bu çalışmadan sonra pek çok araştırmacı da yaptıkları deneylerinde çoğunlukla aynı sonuçlara ulaşmışlar.

    Dünyanın olduğu gibi vücudumuzun da dörtte üçünü kaplayan su, hücrelerarası bilgi alış- verişini sağladığı için sizin düşündüğünüz ve söylediğiniz her şey bütün hücrelerinize kadar etki yapıyor. Dolayısıyla bir süre sonra siz düşündüğünüz ve konuştuğunuz gibi olmaya, yaşamaya başlıyorsunuz. Etrafınızda “ben yapamam, ben edemem, ben şöyle başarısızım, böyle beceriksizim” diyenlere bir bakarsanız bunu daha iyi görebilirsiniz.

    Şimdi bir düşünün. Düşünceleriniz, söyledikleriniz suya bu etkiyi yapabiliyorsa acaba size ve çevrenize neler yapmaz ki… Çevrenizde duyarsınız belki, bazen insanlar kendilerine “nasılsın?” diye sorulduğunda “iyi diyelim iyi olsun” derler. Gelin siz de önce dilinizi bir değiştirin, bırakın artık kendinize “ya yapamazsam, ya kazanamazsam, ya şöyle olursa, ya böyle olursa” deyip durmayı, sınava hazırlandığınız o sayılı günleri kendiniz için bir işkenceye dönüştürmeyi. Artık “iyi” deyin iyi olsun, sloganınız da bu olsun.

    Geleceğiniz Bugünde Saklı, Kıymetini Bilin!

    Kaygı dediğimiz şey esasında insanın bugüne değil de daha çok geleceğe odaklanması ve yaşadığı anı görememesidir. Sınavlara hazırlanan ve heyecan ya da sınav kaygısı dediğimiz duygudan muzdarip öğrenciler de işte böyle yaşadıklara ana değil de bilmem kaç ay sonra yapılacak olan o sınav anına takılıp kalırlar. Onların bu durumu da bize hep mutluluğu arayan genç adamın hikâyesini hatırlatır.

    “Uzun zaman önce, uzak diyarlardan birinde yaşamın gizemini ve mutluluğun kaynağını arayan bir genç vardır. Bu genç bir gün babasına yaşamın gizemine ve mutluluğun kaynağına ulaşmak istediğini ama bunu nasıl yapacağını bilmediğini söyler. Babası da kendisine ancak Bilge Kral’ın yardım edebileceğini, onun yanına gitmesi gerektiğini söyler.

    Birkaç gün süren yolculuktan sonra kralın karşısına çıkar. Kral’a “Bana yaşamın gizemini ve mutluluğun kaynağını bulmam için yardım eder misiniz?” der. Kral kendisine daha sonra yardımcı olabileceğini ve şimdi gidip bir süre sarayını dolaşmasını söyler. Ve gence bir kaşık verir. Kaşığın içerisine de iki damla yağ koyar ve yağı dökmemesini tembihler. Genç gidip sarayı dolaşır ve kendisine söylenen saatte tekrar kralın karşısına gelir. Kral: “Sarayımı iyice dolaştın mı?” der. Genç “evet” der. “Peki”, der kral; gencin elindeki kaşığa bakar, yağ dökülmemiştir. Kral: “Sarayımdaki ünlü ipek halıları gördün mü?” der. Genç “hayır” diye cevap verir. “Peki, bahçemi gezdin mi? Çok güzel çiçekler vardı, bahçıvanım onları uzun yıllarda yetiştirdi, onları gördün mü?” diye sorar. Genç “hayır” der. Kral, “ya muhafızları gördün mü? Çok eğitimli ve disiplinli bir ordum var.” Genç, “görmedim” der.

    Kral, tekrar kaşığa yağı damlatır ve “Yeniden sarayımı gez” der. “Etrafına iyi bak” demeyi de ihmal etmez.

    Genç, elinde kaşıkla birlikte tekrar sarayı gezmeye başlar. Ve sarayın muhteşemliğini görür, şaşkınlıkla tekrar kralın karşısına gelir. Hayretler içinde krala gördüğü bahçeden, ipek halılardan ve sarayın muhteşemliğinden söz eder.

    Bilge Kral, “Peki kaşıktaki yağa bir bakalım” der. Gencin elindeki kaşıkta yağ kalmamış, hepsi dökülmüştür. Yağdan eser yoktur. Ve Bilge Kral gence: “İşte yaşamın gizemi ve mutluluğun kaynağı budur, elindeki iki damla yağı yitirmeden etrafına, dünyaya bakabilmeyi öğrenmektir.” der.”

    Bu hikâyedeki gencin elindeki kaşığı o aklınızdan çıkaramadığınız sınav anınız, içindeki yağı da o anı düşündükçe hissettiğiniz korku, kaygı ya da heyecan olarak düşünebilirsiniz. Şimdi yaslanın arkanıza ve bırakın artık o, beş- on ay sonraki birkaç saatlik sınav anını düşünüp durmayı. Şimdiye odaklanın, değiştirme gücünüzün olduğu tek ana ve elinizden gelenin en iyisini yapmaya…

  • Bir İlişkiyi Kurtarmak

    Bir İlişkiyi Kurtarmak

    Değerli kuyucular,

    Dünya üzerinde milyarlarca aday arasından belli bir kişiyi eş/sevgili olarak seçtiğimizde, bu kişi tam olarak bilemeyeceğimiz pek çok açıdan bize uygun bir partnerdir. Bilinçdışımız bilgedir; bizim hiç farkında olmadığımız pek çok kriteri ile adayları değerlendirir ve bize o kişinin uygun bir aday olup olmadığı konusunda güvenebileceğimiz duygusal mesajlar verir. Sonuçta kararımızı gerçekte bu mesajların etkisi ile veririz. Dolayısı ile çok sorulan o sorunun yanıtını verelim: eşiniz/sevgiliniz çok büyük olasılıkla sizin için doğru kişi.

    Fakat hiçbir ilişkide işlerin yolunda gitmesini tek başına partnerin doğru kişi olması garanti altına almaz. Her ilişkide karşınızda gerçek ve sizden bütünüyle ayrı bir “öteki” vardır ve ötekilerle ilişki güçlüklerle doludur. Duygularınızı, isteklerinizi, düşüncelerinizi açmak ve karşıdakininkileri de sormak durumundasınızdır. Gereksinimlerinizin her zaman ve tam olarak karşılanmaması durumuna tahammül edebilmek durumundasınızdır. Bir ilişkinin koşulsuzca kesinlikle sonuna kadar süreceği inancına veda etmek durumundasınızdır. İlişkide karşılıklılık olması gerektiğini anlayıp kabul etmek ve alıcı olmak kadar verici de olmanız gerektiğini öğrenmek durumundasınızdır. Bir ilişkde hep doyum ve mutluluk olamayacağını, kimi zaman da çatışma, huzursuzluk, acı ve mutsuzluk olabileceğini bilmek durumundasınızdır.

    Peki işler yolunda gitmediğinde bu, o kişinin sizin için doğru kişi olmadığını mı düşündürür? Elbette hayır. İşler yolunda gitmiyorsa bu sadece işlerin yolunda gitmediğini ama o kişinin hala sizin için doğru kişi olabileceğini düşündürür. Kişinin doğru kişi olmadığı inancı gerçekte bir savunmadır. İlişkide başarısız olduğunu kabul etmek pek çok kişi için güçtür ve kişi kendi başarısızlığı ile yüzleşmemek için partnerinin yanlış bir seçim olduğunu düşünmeye eğilimlidir.

    Fakat elbette partnerin yeterince tanınmadan ilişkiye dahil edildiği durumları tüm bunların dışında tutuyorum.

    Bir ilişki artık ilk zamanlardaki doyumu ve mutluluğu vermiyorsa eşlerin genelde benimsediği elverişsiz birkaç tutum olabilmektedir. Eşler ilk olarak partneri suçlayıcı ve talepkar bir tutum benimserler. Fakat partnerin “suçluluğu”, “eksikliği”, “başarısızlığı”, “hatası” söylemi üzerinden hiçbir sorun çözümlenemez. Tersine güçlüklerin artttığı görülür. Bir başka eğilim kaybedilen şeyin ilişkinin dışında bir başkası ile aranmasıdır. Aldatma ile sonuçlanan bu eğilim de bir ilişki için yıkım getirir. Pek ender olmayan bir başka eğilim de ilişkilerin kaderinin böyle olduğunu düşünüp yaşadığı yoksunluğu ve duygusal kayıpları kabullenmeye çabalamaktır. Bu da kişileri hayatı boyunca duygusal bir yoksunluğa ve geçmek bilmeyen bir mutsuzluğa mahkum eder.

    Gerçekte aşkın illa da külleneceği, sonrasında ilişkilerde kuru bir gerçekliğin hakim olacağı yönündeki inanç tümüyle yanlıştır. Bu düşünce de sevgi ilişkilerindeki başarısızlığa karşı geliştirilmiş savunmacı düşüncelerden biridir.

    Eşler şayet yaşanan güçlüklerin ortaya çıkmasında kişisel sorumluluk üstlenmeyi, sorunlardan yalnızca öteki eşin sorumlu olduğu iddiasınından vazgeçmeyi ve sorunların birlikte yaratıldığı gerçeğini kabul etmeyi başarırsa bir çift terapisinin önü açılacaktır. Bu koşullarda icra edilecek bir ilişki terapisinin sonuç vermesinin önünde bilinen hiçbir dış engel yoktur.