Etiket: Partner

  • Eşler Arası Sadakatsizlik

    Eşler Arası Sadakatsizlik

    Aldatma, eşler arasındaki yazılı olmayan sadakat kontratının bozulması gibidir. Antropologlar tek eşliliğin yeni bir kavram olduğunu, sorunların da bir yanıyla buradan kaynaklandığını söyleseler de modern dünyada evlilik ömür boyu tek eşli olmanın sözünü vermek gibi bir anlam ifade ediyor ve hem erkekler hem de kadınlar tek eşliliği tercih ettiklerini bildiriyorlar. Fakat bununla birlikte, antropologları doğrulayacak biçimde, Davranış Bilimleri Enstitüsü’nün raporuna göre evli erkeklerin %22’si ve evli kadınların da %14’ü eşlerini en az bir kere aldatıyorlar. Raporda aldatmaya hem fiziksel hem de duygusal aldatma dahil edilmiş. Erkekler fiziksel aldatmaya daha yatkınken kadınlar duygusal aldatmaya yöneliyorlar. Uzmanlara göre bunun nedeni erkeklerin kendilerini sözelden ziyade fiziksel olarak ifade etmeye daha yatkın olmaları ve cinsel tatmini yakalayamadıkları noktada bağlılıklarının da azalması. Öte yandan kadınlar için aldatma, duygusal boşluğun doldurulması ihtiyacı ile ortaya çıkıyor. Eşi tarafından arzulandığını, sevildiğini veya değer verildiğini hissedemeyen kadın ona bu ilgiyi gösteren başka birine çekilebiliyor ve genellikle bu kaçamak, evlilik ilişkisinin bitirilmesinin bir adımı oluyor kadın için. Erkeklerin duygusal konuşmalar yapmasının veya sevgisini dolaylı olarak göstermesinin yaygın olmadığı bir toplumda aldatmanın nasıl doğal olarak ortaya çıkabileceği buradan görünüyor sanırım. Görüntü yüzeyden böyleyken biraz daha derine indiğimizde, uzmanlar, sadakatsizlik ve kıskançlığın en çok şu problemlerle ilintili olduğunu söylüyorlar:

    • Aşkın ve heyecanın kaybolması:

    Heyecanın kaybolması olarak da nitelendirilen bu faktörde kişiler partnerinin doğru kişi olup olmadığını sorgulama içine giriyor zira bir noktadan sonra karşı taraftan beklediğinin altında bir duygusal ilgi ve yakınlık görmeye başlayabiliyor. Uzmanlara göre aşkın kaybolması denen şey, en aşık görünen çiftler için dahi gerçekleşen bir hadise, ve öyle o kadar da kötü bir duruma işaret etmiyor aslında. Çalışmalar, çiftlerin özellikle evlendikten sonra 2-4 yıl arasında o büyük tutkularını kaybettiklerini ve o eski heyecanın olmamasının da bir şeylerin bittiği anlamına geldiğine yorulduğu için aldatmaların bu dönemde yoğunlaştığını gösteriyor. Partnerimizle ilgili -onun da yardımıyla- yarattığımız o imajın yavaş yavaş yok olması, bize hem onun artık farklı biri olduğu hissini verebilir hem de ilişkinin asla eskisi gibi olmayacağı yanılsamasını. Tam da bu nedenle yanlış kişiyi seçtiğimiz hissine kapılıp duygusal ihtiyaçlarımız için başka birilerine yönelebiliriz. İlişki terapistlerine göre ise, heyecanın kaybolduğu ve sıradanlığa düşülüyormuş gibi görünen dönem aslında kişilerin sevgi, saygı, huzur gibi daha güçlü bağlarla birbirlerine bağlanacakları dönemdir. Bedenimiz evrimsel olarak adapte olmaya ve stabil bir duruma geçmeye meyillidir. Dolayısıyla kaç partner değiştirirsek değiştirelim geleceğimiz nokta aynıdır. Bu doğrultuda, bu hislerin ortaya çıktığı noktada partnerinizi olduğu haliyle tanımayı, güçlü ve güçsüz yanlarıyla sevmeyi, birlikte büyümeyi öğrenmek, kaybettiğiniz heyecanı onunla birlikte aramak ilişkinizin zayıflamasından ziyade güçlenmesine yardımcı olacaktır.

    Çalışmalar, yanında farklı nedenlerle de olsa heyecan duyduğumuz veya birlikte yeni bir şey ürettiğimiz kişilere daha çok bağlılık geliştirdiğimizi gösteriyor. Birlikte yapacağınız bir yamaç paraşütü, sizi heyecanlandıran bir gezi veya birlikte yapacağınız bir maket bile ilişkinizdeki sıradanlığı bozup bağlarınızı güçlendirecektir.

    • Cinsel tatminsizlik:

    Aile ve çift terapistlerine göre, çiftlerin ortak olarak en çok yakındığı konulardan biri cinsel doyumsuzluk. Sanıldığının aksine yalnız erkekler değil kadınlar için de cinsel tatmin, iyi bir ilişkinin önemli bir unsuru olarak görünüyor. İlişki ve cinsellik terapistleri eşler arasındaki cinsel birlikteliğin bağlılık üzerindeki önemli etkisine değiniyorlar. Cinsel ilişkinin hem fiziksel hem de duygusal bir tatmin sağladığı düşünüldüğünde bu durum daha anlaşılır hale geliyor. Araştırmalara göre tatmin edici bir cinsel ilişki vücutta anti-depresan özelliği gösteriyor, yani vücudu rahatlatıyor, mutluluk hormonu olan serotonin salınımını hızlandırıyor. Ayrıca partnerler arasındaki uyum ile bütünlüğün artmasında önemli rol oynuyor. Fakat aşkta olduğu gibi cinsel birliktelikteki heyecan da doğal akışında- müdahale edilmediği durumda gitgide azalan bir seyirde ilerliyor. Çok sevdiğiniz bir yemeği her gün yemeye başladığınızı düşünün. Nasıl olurdu? Ne kadar sevseniz de aynı haliyle yediğinizde bir noktada sıkılmaya başlardınız sanıyorum. Fakat her seferinde farklı bir biçimde pişirilmiş, farklı bir baharatla tatlandırılmış olduğunda sıkılma ihtimaliniz çok daha az olurdu. Dolayısıyla aşkta olduğu için cinsel birlikteliğinizde de partnerinizle yeni şeyler denemekten çekinmeyin.

    • Düşük Bağlılık:

    Eşler arasındaki bağlılığın az olması, yukarıdaki nedenlerden başka birçok etkene bağlı olabilir. Değer görmeme hissi bunlardan biridir. Her iki partner için de evde veya iş yerinde yaptığı işlerin, yoruluyor olmasının veya kişisel ihtiyaçları olmasının görülmemesi yaralayıcıdır. Bunun ortaya çıkmasının en önemli nedeni iletişim eksikliği uzmanlara göre. Partnerler ihtiyaçlarını, beklentilerini veya bunların karşılanmaması sonucu ortaya çıkan rahatsızlıklarını suçlama veya küskünleşme gibi pasif yollardan aktarmayı denediklerinde karşılıklı bir anlaşılmama ve uzaklaşma ortaya çıkmaktadır. Aile ve çift terapistlerine göre de çiftlerin en sık yaşadıkları sorun bu etkin iletişim kuramama sorunudur. Evin gerekliliklerinden yorgun düşmüş bir kadının her an güzel görünmemesi onun için anlaşılabilir bir durum olmalıdır fakat eşi açısından sürekli evde duran ve sabit bir işi olmayan bir kadın için güzel görünmek çok kolay bir durum gibi görülebilir. Öte yandan bütün gün işi gereği gezmiş ve çok yorulmuş olan bir partnerin akşam eşine yeterince ilgi gösterememesi de anlaşılabilir bir durum olmalıdır. Fakat konuşulmadığında, bunlar derinlerde birikecek ve pasif agresif davranışlar olarak ortaya çıkacaktır ki bunlardan biri de sadakatsizlik olmaktadır.

    • Benlik Değerinin Korunması Çabası:

    Bir önceki başlıkla paralel olarak, partnerlerin kendi ilişkilerinde değer görmediği ve kendilerini yetersiz hissettikleri durumlarda değerlerini yükselten başkalarına yönelme eğilimleri sık karşılaşılan bir durumdur.

    Hamilelik sonrasında erkeklerin aldatma eğiliminde olması ile ilgili yaygın inanış da buradan gelmektedir. Annelerin de duygusal karmaşa yaşadığı ve hem fiziksel hem de duygusal bütün ilgilerinin bebeğe yöneldiği bu dönemde, görülmediğini hisseden erkeklerde bu durum ortaya çıkabilmektedir. Uzmanlar, bu dönemde ailelere iş bölümü yapmayı ve çocuğun sorumluluğu ile ihtiyaçlarını olabildiğince eşit olarak gidermelerini öneriyorlar.

    Öte yandan, özellikle erkeklerde fakat kadınlarda da, uzmanların orta yaş bunalımı olarak nitelendirdiği dönemde kendini güzel/yakışıklı hissetme ihtiyacı ile yaşça küçük erkek ve kadınlara yönelme eğilimi görülmektedir. Erik Erikson’ın üretme ihtiyacıyla tanımladığı bu dönemde, kişiler benlik değerlerini koruyabilmek için başkalarından övgü görmeyi beklerler. Kişinin illa başarısız olması da gerekmez, başka alanlarda başarıları olabilir fakat hala eskisi kadar çekici olduğunu görme ihtiyacı bu eğilimlerini ortaya çıkarabilir.

    • Çevresel Faktörler:

    Bunlara ek olarak, ikincil nedenler olarak de nitelenen çevresel faktörler de aldatma eğiliminin aksiyona geçirilmesinde önemli nedenlerdir. İnternet bu anlamda en önemli araçlardan biri olarak ortaya çıkıyor; hem pornografiye ulaşımın hem de duygusal aldatmanın en önemli yardımcısı konumunda. Ayrıca iş gereği dönemsel olarak evden uzak olmak, ve yakalanabilirlik ihtimalinin düşük olması da bu eğilimi besliyor.

  • Aldatmaların Ortak Özellikleri

    Aldatmaların Ortak Özellikleri

    Evlilik hayatında eşlerin ilişkisi, baba-oğul ilişkisine benzerdir: karşılıklı sorumluluklar vardır (“Baba” yazısını okumanız uygun olur). Evlilik kurumunun temelini çürüten ve yıkılmasına neden olan iki önemli travmatik olay şunlardır: aldatma ve aile içi şiddet. Aldatma eylemi insani, sosyal, kültürel, ahlaki, dini ve ideolojik yönlerden hiç birinde kabul görmez, hoş karşılanmaz.

    Aldatan bireyleri iki kategoride ele alabiliriz. Bir tarafta aldatma eylemi nedeniyle pişmanlık duyanlar ve bu nedenle kendisiyle çatışanlar ki bu kişiler, “bir hata yaptım”, “şeytana uydum”, “gül gibi eşime haksızlık yaptım, çok pişman oldum”, “ben ne kadar vicdansız biriyim”… şeklinde yaşadıklarını tanımlayanlardır. Umulur ki bu bireyler bir daha aynı olumsuz tutumu sergilemeyeceklerdir ve affedilmeyi hak ederler.

    Diğer tarafta ise aldatma davranışı sonrası hiç pişmanlık duymayan ve bilinçli hareket eden bireyler vardır ki bunlarda bazı ortak özellikler gözlenebilir.

    Her iki kategorideki aldatan eşleri aynı kefeye koymak, “sonuçta eşini aldatmış, bunun yüzüne bakılacak tarafı yok” şeklinde değerlendirmek ve aynı duygusal tepkileri vermek adaletli olmayabilir.

    Pişmanlık duymayan ve aldatmayı bir “hak” gibi gören bireyler, tekrarlayıcı tarzda aldatmaya devam edebilirler. Çoğu zaman eşini aldatmakla kalmaz, aldatma esnasında birlikte olduğu partnerini de aldatır ve genellikle kirli çamaşırlar bu dönemde ortaya dökülür, kriz patlak verir. Aldatan erkek, aldatmayı “hak” olarak gördüğünü: “erkek dediğin çapkın/hovarda olur”, “tek ile yetinilmez”… şeklinde ifade eder, “erkeğin elinin kiridir”, “her çiçekten bal toplamak gerekir”… gibi sözlerle kendini haklı gösterme gayreti içine girer. Aldatan kadında ise çoğunlukla intikam alma düşüncesi ön plandadır. Ya “o da beni aldattı” ya da “o da erkeklik görevlerini tam yapsaydı” söylemleri vardır. Sonuçta kişi kendine göre haklıdır ve yaptığından pişman olmaz. Maalesef bu düşünce yapısına toplumun kültürel değerleri (“erkek değil mi kaçamak yapar”), rol model olan anne/baba (“benim babam/annem de eşini aldatmıştı) ve çevresel provokatörler (arkadaş çevresi ve akrabaların teşvikleri) de katkıda bulunurlar.

    Kayda değer bir narsisim/bencillik vardır. Kendisinin aldatması hak iken, şayet eşinin aldatması söz konusu olursa: erkek için “namus davası”, kadın için ise boşanma nedeni olarak değerlendirilir. “Ben aldatılmayı kabul etmem, aldatılamam” düşüncesi sabittir.

    Aldatılan eşe yaklaşım kaba, disipline, hesap sorucu iken aldatmada birlikte olunan partnere karşı yaklaşım sevecen, anlayışlı, verici ve şefkatlidir. Ne tesadüftür ki evdeki eş kişiliğinden/kimliğinden/rollerinden fedakârlık etmiş ve aldatan kişiye karşı kendini yok saymış bir yapıdadır. Örneğin aldatılan kadın, “saçını süpürge yapmış”, kendini evin tüm sorumluluklarına adamış, çocuklarına hem anne hem de baba olmuş, ancak eşine karşı kadınsı özelliklerini kaybetmiş (kişisel bakım yapmayan, süslenmeye önem vermeyen vs.) veya ayaklarının üstünde dik durabilen/gerektiğinde inisiyatif kullanabilen bir birey olmaktan çıkmış bir kadındır. Aldatan erkeğe karşı bağımlıdır ve erkeğin gözünde “bensiz yapamaz” şeklinde görülen ve “çantada keklik” olarak algılanan bir bireydir. Partner olan kadın ise; “burnundan kıl aldırmayan”, tatmin edilmesi zor olan, her an kaybedilme riski bulunan ve kadınsı özellikleri (güzel, bakımlı ve seksapel olması) ön planda olan bir kadındır. Benzer tezatlıklar aldatılan erkekler için de geçerlidir.

    Aldatılan eşe karşı sorumluluklar mecburiyetten yapılırken (“çocuğumun annesi/babası, bu nedenle onun yüzüne bakıyorum”…), diğer partnere karşı mecburi sorumluluklar yoktur ve onu elde tutabilmek için tüm imkânlar seferber edilir (eşine elbiseyi mecburiyetten alır da partnerine kredi kartını hesap sormaksızın verir).

    Aldatılan eş, azıcık dik dursa ve hesap sorsa payına düşen şiddettir (fiziksel, psikolojik, ekonomik). Partner hesap sorsa, aldatan kişi süt dökmüş kuzuya döner.

    Aldatan bireyler her ne kadar geçici mutluluklar yaşasalar da kalıcı huzura kavuşamazlar. Hele bir de yaşlanma ile bazı kayıplar (sağlık, ekonomik…) ortaya çıkarsa duygusal yıkım yaşarlar.

    Partner ne zaman ki aldatan kişiyi kapı dışarı etti veya aldatan kişi, aldatma davranışını devam ettirmekte yetersiz kaldı, dönüş aldatılan eşin yanınadır. Bu nedenle uzun soluklu aldatma süreçlerinin sonunda aldatan bireyler, partnerinden hiçbir beklentisi olmaksızın ve aldattığı eşine karşı da hiçbir mahcubiyet duymaksızın süreci sonlandırırlar (öküz ölür, ortaklık bozulur”).

    Aldatma davranışının bir boyutu da şudur: bazen madde hastalarında görülen çapraz bağımlılıklar (bir maddeye bağımlı olan hastada, bir başkaya maddeye de bağımlı olma riski yüksektir) gibi çapraz aldatmalar olabilir: evlilik hayatında eşini aldattığı gibi, işinde müşterisini aldatır, sosyal hayatta sözünde durmaz, ettiği yeminin hükmü olmaz. Kısacası eşi aldatmakla kalmaz, toplumu da aldatır ve en önemlisi asıl aldanan kendisi olur da haberi olmaz.

  • Erken Boşalmada Çare Sizsiniz

    Erken Boşalmada Çare Sizsiniz

    Toplum olarak genelde çok hızlı bireyleriz. Trafikte hızlı araba kullanırız ve hoşumuza gider, yemek yerken bazılarımız adeta koşturur gibi çabuk çabuk yer. Sanki kafamızın içinde bir ses geri planda sürekli “çabuk ol, haydi, acele et” diyor. Çocuklarımızdan okula başladıkları ilk günden itibaren bir an önce okuma yazmaya başlamasını hem öğretmenlerimiz hem velilerimiz bekliyor ve bu aceleciliği fark etmeden onların bilinç altına yerleşiyoruz. Sonra da yapılan araştırmalarda her 10 Türk erkeğinin 7’sinin erken boşalma problemi olduğu ortaya çıkınca şaşırıyoruz. Karşılaştığım vakalardan sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim; hayatı ne kadar hızlı yaşarsak o kadar yüksek oranda erken boşalma adayı oluyoruz.

    Tabii erken boşalmayı sadece bir ya da bir kaç nedene bağlamak doğru bir yaklaşım olmaz. Erken boşalma çok boyutlu nedenleri olabilen, biyo-psiko-sosyal kaynaklı bir rahatsızlıktır. Bu nedenlerden bazıları şunlardır:

    —Gençlik çağlarında uygunsuz ortamlarda yakalanma korkusuyla, ayıp, yasak ve günah düşünceleriyle yapılan mastürbasyonlar,
    —“Mastürbasyon körlük yapar”, “kişi sağır olur” gibi cinsel mitler yani hurafeler,
    —Cinsel ilişki konusunda tecrübesizlik,
    —Cinsel fizyoloji hakkında yanlış anlamalar ve gerçek olmayan beklentiler,
    —Zayıf cinsel beceriler ve tecrübesizlik,
    —Anksiyete ve depresyon,
    —Stres, sıkıntı ve gerginlik,
    —Yorgunluk, sıkkınlık, kızgınlık ve tedirginlik,
    —Cinsellikle ilgili gerçekçi olmayan beklentiler,
    —Cinsel uyarım eksikliği,
    —Gerekli koşulların sağlanamaması,
    —Sertleşmiş penise verilen orantısız önem,
    —Cinsel açıdan baskı altında yetişme,
    —Aşırı cinsel isteğin verdiği gerginlik,
    —Günah işleme veya suçluluk duygusu,
    —Hastalık kapma korkusu,
    —Partnerin anlaşılamayan korkusu veya reddetmesi,
    —Gebe bırakma korkusu,
    —Hadım edilme korkusu,
    —Partnerin hayal kırıklığı korkusu,
    —Vajinanın aşılamama korkusu,
    —Kadına karşı isteksizlik,
    —Partnerle çatışma,
    —Başkaları tarafından mahrem yerlerinin keşfedilme korkusu,
    —Partnere aşırı ilgi, bağlılık ve sevgi,
    —Para karşılığı kurulan ilişkiler veya genelev alışkanlığı,
    —Cinsel uyumsuzluk,
    —Bilinçaltında yatan cinsel ilişki ile ilgili olumsuz düşünceler,
    —Prostatit, üretrit vb. hastalıklar,
    —Penis başının aşırı hassasiyeti (penil hipersensitivite),
    —T12-L1 düzeyindeki nörolojik yaralanmalar,
    —Narkotik veya antipsikotik tedavinin aniden kesilmesi vb.

    Erken boşalmanın tanısında boşalmanın gerçekten erken mi meydana geldiğine yoksa bayan partnerin yavaş reaksiyonuna bağlı olarak erkenmiş gibi mi algılandığına dikkat edilmelidir. Erken boşalma tanısı, yalnızca boşalma süreci erkek tarafından yeterli derecede kontrol edilemez bulunduğunda veya erkeğin boşalma sürecini yeterince kontrol edemediği için partnerde orgazm yaşanmadığında konulmalıdır. Cinsel terapist erken boşalma tanısını koymadan önce yaş, cinsel birleşme sıklığı, partner özellikleri, ön sevişme süresi ve ortamın uyarıcılığı gibi etkenleri göz önüne almalıdır. Çünkü ilk kez cinsel ilişkiye giren genç erkeklerde erken boşalma sık görülür. Çoğu genç erkek daha sonraları boşalma süresi üzerinde bir kontrol geliştirebilir. Normal koşullarda kadınların %75’i vajinal orgazm olmazlar. Çiftler genellikle vajinal orgazma odaklandıkları ve olmayacak zor bir işin peşinden koştukları için endişe, korku ve kaygıları artar. Erkek kendini giderek daha başarısız ve yetersiz hisseder. Başarısızlık duygusu daha da erken boşalma sonucunu doğurur. (Vajinal orgazm takıntısı) Erkek 1 dakika değil 10 dakika da gidip gelse klitorisi uyarmazsa genellikle eşini tatmin etmede zorlanacaktır. (Klitorisin dayanılmaz ağırlığı) Erken boşalan erkeklerin eşleri de genellikle orgazm taklidi yaparlar. (Cinsel birleşmenin dayanılmaz ağırlığı) Erken boşalma sorunu yaşayan erkeklerin partnerlerinde ikincil bir sorun olarak cinsel ilgi ve istek azalması ya da orgazm bozukluklarının ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Bunun nedeni erken boşalırım düşüncesi ile erkeklerin ön sevişmeden kaçınması ve vajinal orgazmı takıntı haline getirmeleridir.

    Erken boşalma birçok şekilde tanımlanmaya çalışılmıştır. Genelde en sık duyduğumuz tanımı partneri tatmin edemeden boşalmaktır. Ancak bu şekilde ifade ettiğimizde partnerin özelliklerini yok saymış oluyoruz. Eğer kadın kısa sürede orgazma ulaşıyorsa erkek erken boşalmıyor sayılabilir ya da farklı partnerleri olan bir erkek bir partnerini çok rahat tatmin edebiliyorken diğerini edemiyor olabilir, o zaman bu erkek erken boşalma sorunu yaşıyor mudur yoksa yaşamıyor mudur? Bu nedenle partneri tatmin edemeden boşalmak ifadesi erken boşalmayı tanımlamakta yetersiz kalır. Yine erken boşalma dakika ile ya da penisin vajina içersinde kaç defa hareket ettiği ile de tanımlanmaya çalışılır. Bize göre bunların yerine, erkeğin boşalma refleksi üzerinde istemli kontrolü olup olmadığı ve ne zaman boşalacağına kendisinin karar verip veremediğine bakılmalıdır. Bu nedenle de aslında erken boşalma ifadesi yerine ‘’denetimsiz boşalma ya da istemsiz boşalma’’ denmelidir. Bu tıpkı sevdiğin bir yemeği yedikten sonra ‘’ben artık doydum, daha fazla yemeyeceğim’’ demek gibidir. Erken boşalan erkeğin yemeği yarım kalır, daha yemeği yiyorken bir el gelir ve tabağını önünden alır. Ancak boşalma kontrolüne sahip bir erkek ise dilediği kadar yer ve zamanı geldiğinde ‘’artık doydum, daha fazla yemeyeceğim’’ diyebilir. Bunun kararını kendisi verir. Verdiği kararda da pişmanlık duymaz. Erken boşalmada ise boşalma sonrası suçluluk, utanç, mutsuzluk, huzursuzluk, vb. duygular gelir. Kişi hazzı yarım kaldığı için tekrar ilişkiye girmek ister, ancak bu defa da sertleşme sorunu yaşayabilir ya da eşi bu durumdan hoşnut olmayabilir. Eşin de bu durumda aklı karışabilir, kendini suçlayabilir, erkeğe karşı öfke hissedebilir.

    Erken boşalan erkekler genellikle kendilerini şu şekilde ifade ederler:
    ‘’ Vajinaya giremeden veya birkaç kez gidip geldikten sonra hemen boşalıyorum…’’
    ‘’ O an geldiğinde kendimi kontrol edemiyorum.’’
    ‘’Kendimi yetersiz ve değersiz hissediyorum.’’
    ‘’Cinsel ilişki sonrası eşimden utanmaktan ve özür dilemekten bıktım.’’
    ‘’Her seferinde korktuğum başıma geliyor.’’
    ‘’ Vajinaya hemen girsem, dışarıya boşalmasam.’’
    ‘’Her şey çok hızlı gelişiyor, kendimi kontrol edemiyorum.’’
    ‘’ Artık bu durumdan çok yoruldum.’’
    ‘’Erken boşama sorunum yüzünden karşı cinse yanaşmaya çekiniyorum.’’
    ‘’İleride evlenince ya eşimi tatmin edemezsem.’’

    Erken boşalan erkeklerin kafaları birçok konuda karışıktır, zaten erken boşalmalarına da kafalarındaki cinsellikle ilgili yanlış ve abartılı düşünceler, kıyaslamalar ve kişilik özellikleri neden olur. İlk cinsel deneyimde, farklı partnerlerle, arada sırada ortaya çıkan erken boşalma sorunu erkeklerin kafasını fazlaca karıştırmaktadır. Yine bize en çok gelen sorulardan biri de masturbasyonla erken boşalmanın olup olmayacağıdır. Yani henüz aktif bir cinsel yaşantısı olmayan ya da deneyimi olmayan, ancak masturbasyonla kısa sürede boşalan erkekler de bizlere erken boşalma sorunları olup olmadığını sormaktadırlar. Önce şunu açıklığa kavuşturmak gereklidir, erken boşalma cinsel ilişkide ortaya çıkan bir durumdur, masturbasyonla erken boşalma olmaz. Bir kişiye erken boşalma tanısını koyabilmemiz için bu sorunun en az 4-6 ay boyunca, her ilişkide, sürekli olarak, yineleyici ve tekrarlayıcı bir biçimde ortaya çıkıyor olması gereklidir. Yine erken boşalma tanısı koyabilmemiz için erkeğin düzenli bir partneri ya da eşi olmalıdır, çünkü farklı partnerler farklı heyecanlar yaşatır ve sürekli partner değiştiren bir erkeğin erken boşalma sorunu yaşaması da daha büyük bir olasılıktır.

    Fakat bilinmesi gereken en önemli konulardan birisi nedeni ne olursa olsun erken boşalma hasta/danışan ve terapist/danışmanın karşılıklı iş birliği ile tedavisi olan, üstesinden gelinebilecek bir durumdur. Bunun için terapist/danışmanın yapmış olduğu tedavi planına uyumun önemi kadar özellikle partnerlerin ikisinin de tedaviye katılımı tedavinin süresini azalatırken başarı oranını da çok daha arttırıcı bir faktördür. Burada çiftlerin birbirine duygusal yakınlık ve desteği de tedaviyi pozitif yönde etkileyen bir başka faktördür. Yani aslında yazımızın başlığında dediğimiz gibiERKEN BOŞALMADA ÇARE SİZSİNİZ!

  • Çift ve Aile Terapisine Ne Zaman İhtiyacımız Olur?

    Çift ve Aile Terapisine Ne Zaman İhtiyacımız Olur?

    Aşık olduğumuzda aklımıza gelecekte acı çekme ihtimali gelmez. Aşkın başlangıcında bizim için sadece neşe ve karnımızda uçuşan kelebeklerden başka bir şey yoktur. Her şey “onunla” güzel, hatta mükemmele yakındır.

    Ancak ne yazık ki işler zamanla değişebilir. İnsanlara bakışımız bile… Hatta aşık olduğumuz kişi de etkilenebilir bu değişimden. Çok sevdiğiniz alışkanlıklarınız rahatsız etmeye başlayabilir. Daha önce ortak fikriniz bulunan konulara bakış açınız değişebilir; farklı bakış açılarıyla tartışmalara başlayabilirsiniz. Partnerinizin hep “aynı” oluşu size bir zaman sonra “sıkıcı” gelmeye başlayabilir. Ya da tam tersi olarak, partneriniz o kadar değişir ki neredeyse tanımıyor gibi hissedebilirsiniz. Ve tüm bütün bunlar ilişki içindeyken artık kendinizi mutsuz hissetmenize ve tatminsizliğinize sebep olabilir.

    Bu durum partnerler birbirleriyle açıkça konuştuklarında genellikle çözülür. Ama ilişkilerdeki problem asıl burada başlıyor: sorunlarla yüzleşecek olmanın kaygısı. Çoğu zaman bu kaygıyla ve bu kaygıya eşlik eden konuşmayı nasıl başlatacağını bilememek tarafları harekete geçmekten alıkoyabiliyor. Daha önce denemiş olsanız da, bir şeylerin ağzınızdan yanlış çıkması yanlış anlaşılmanıza ve tartışmanın daha da büyümesine neden olabiliyor. Aradaki sorunlara izin verilmesi ve bu sorunlarla örülen duvarlar sonucunda ise tek yol ayrılık gibi gözüküyor.

    Ayrılık, uzun süren sıkıntılar sonucunda zorunlu gibi görülse de, ya içten içe partnerlerin birbirine olan sevgisi devam ediyorsa ve çiftlerin içinde hala ilişkiyi yoluna koyma arzuları bulunuyorsa? Bu noktada ilişkiyi kaybetmekten başka çözüm yolları olabileceğini düşünmemiz gerekiyor. Çoğu yolu denemiş olsanız bile, dışardan bir gözün size yardım edebileceğini kabul etmeniz, denemediğiniz çözümlerden bir diğeri olabilir. Dışarıdan bakan o kişiyi bir “yabancı” olarak görmektense yaşadığınız sorunlara karşı eğitimli ve donanımlı biri olarak görmeniz size ilişkinizdeki sorunların üstesinden gelmenize yardımcı olacaktır. Bu kişi bir danışman ve rehber olarak size yeni bir bakış açısı kazanmanıza yardım edecektir.

    İlişki ve aile danışmanlığı ya da diğer bildiğiniz isimlerle çift terapisi ve evlilik terapisi gibi terapi yöntemlerinde danışman, bilinenin aksine, çiftlere kesinlikle ne yapıp ne yapmamaları gerektiğini söylemez. Bunun yerine terapi odasında siz ve partneriniz, geçmişinizi ve şimdiyi yansıtarak, her şey hakkında konuşarak geleceğinizi şekillendirirsiniz. Çift terapisinin en önemli noktası ise, çiftlerin kesinlikle birbirlerine açık olabilmeleridir. İyi bir dinleyici olmak ve altta yatan gerçek sorunu bulmak için anlamaya yardımcı olmak gerekmektedir. Danışman ise bu noktada rehber görevi görerek, farkındalığı arttıracak ve direnç gösterilen noktaları açmak, konuşmanın devamını sağlamak için çalışacaktır. Terapistiniz sizin adınıza sorumluluk almayacak, karar vermeyecektir ve asla taraf tutmayacaktır. Çift terapisindeki asıl amaç ilişkidir ve terapist ikiniz için de oradadır. Konuşmaktan korkulanlar, yanlış inançlarınız, geçmişiniz ve geleceğinizle ilgili kaygılarınızı çift terapisinin konularını oluşturabilir.

    Bu noktada “ne zaman yardımı almak daha doğrudur?” sorusu akıllara gelebilir. Ne zaman size “doğru” gelirse, ne zaman “ihtiyacınız olduğunu” düşünürseniz. Küçük sorunlar, mutluluk söz konusu olduğunda hiçbir zaman küçük değildir. Kafanızı kurcalayanın “gerçek bir ilişki sorunu” olmadığını düşünebilirsiniz ama eğer iki partner arasındaysa sorun, hepsi çözmeye değer, gerçek bir ilişki problemidir.

    Çift ve aile terapileri, tarafların hep bir arada kalması gerektiğini de garanti etmez. Terapiye gidiyor olmanız, ayrılmayacaksınız demek değildir. Eğer ilişkide kalmak iki taraf için de yararlı değilse, terapi bu durumu fark etmenize, nelerin yanlış olduğunu görmenize ve daha anlayışlı bir şekilde ilişkiyi sonlandırmanıza yardımcı olacaktır. Hatta böylece “nedenler ve keşkeler”den uzak bir ayrılık yaşanabilecektir. Üstelik eğer çocuklar da varsa arada, onlara da daha sağlıklı bir ortam sağlanmış olacaktır.

    Unutulmaması gereken nokta ise, çift ve aile terapisinin her zaman yararlı olacağı. Sonucu ne olursa olsun. Kendinizi tanıyarak, partnerinizi anlayarak, farkındalığınız artmış bir şekilde daha güçlü hissetmeniz için bir uzmandan destek isteyebilirsiniz. Küçük problemlerin büyük sorunlara dönüşmesini beklemeyin. Şu an bu ilişki içindesiniz ve ikiniz de bu ilişkiyi sevgiyle yaşamayı hakediyorsunuz.