Etiket: Ortaya

  • Doğum Sonrası Depresyon Nedir? Belirtileri Nelerdir?

    Doğum Sonrası Depresyon Nedir? Belirtileri Nelerdir?

    Doğum sonrası dönem, doğum eylemi sona erdikten sonra başlayan ve 6 hafta süren bir dönemdir. Doğum sonrası dönemde annede meydana gelen fizyolojik değişikliklere psikolojik ve davranış değişiklikleri de eşlik eder. Bu dönemde kadınlarda görülebilen duygulanımda dalgalanma, kendini kaygılı, takıntılı, endişeli, umutsuz, çaresiz ve yalnız hissetme ve yaşamdan zevk alamama gibi belirtiler depresif durum olarak adlandırılır. Depresif durum, normal sayılan bir hüzünlülük halinden, psikotik depresyona kadar giden bir gelişim gösterebilir ve belirtileri doğumu takip eden bir yıl içinde, herhangi bir zaman diliminde ortaya çıkabilir. Sebepleri arasında, doğumla birlikte anne ve babada rol tanımlamalarında değişme, eşlerin çift olmaktan daha ziyade anne, baba olmaya geçiş yapıyor olası ve bebek bakımının getirdiği psikososyal stresler ruhsal sorunların ortaya çıkmasını tetiklemektedir. Gebelik döneminde eşlerinden yeterli destek alamayan, evlilik ilişkilerinde sorunlu olan kadınlarda doğum sonrası depresyonunun ortaya çıkma riski daha yüksektir.

    Doğum sonrası depresyonda alınacak önlemler ve tedavi yöntemleri:

    Doğum sonrası depresyon durumu ortaya çıktığında istirahat ederek, bebek uyuduğunda uyuyarak, aile bireyleri ya da arkadaşlardan yardım alarak, her gün düzenli duş alıp giyinerek, dışarı çıkıp yürüyüş yaparak ve rahatlamak ihtiyacı duyulduğu zamanlarda çocuğu bir başkasına kısa süreli de olsa bırakarak rahatlamaya çalışılmalıdır. Ancak daha ağır depresif durum ortaya çıktığında mutlaka tıbbi değerlendirme yapılmalıdır. Depresyona neden olabilecek tıbbi durumları belirlemek için tıbbi muayene, tetkikler yapılmalıdır. Gerektiğinde psikoterapi yapılmalı, antidepresan veya antipsikotik ilaç uygulamasına başlanmalıdır. Kullanılan tüm ilaçlar anne sütüne geçtiği için çok mecbur kalınmadıkça emziren annelere hekimler tarafından ilaç tavsiye edilmez ve verilmez. Ancak gerekli olduğu takdirde, anne sütüne geçtiği halde bebekte ciddi yan etkilere neden olmayan bazı antidepresan ilaçlar kullanılabilmektedir.

  • Ürtiker (kurdeşen) nedir ?

    Kızarık ve ödemli kabarıklık veya plaklar ile karakterize bir hastalıktır. Çok sayıda farklı uyarana karşı ortaya çıkabilir. En önemli özelliği lezyonların aniden ortaya çıkıp, aniden kaybolmasıdır. Halk arasında “kurdeşen” adı ile anılır. Toplumdaki bireylerin yaklaşık %20’si yaşamları boyunca en az bir kez ürtiker (kurdeşen) atağı geçirir.

    Akut ve kronik olarak iki grupta incelenir. Lezyonlar altı haftadan fazla devam ediyorsa kronik ürtiker adını alır. Akut ürtikerde etyolojik ajanı bulmak daha kolayken, kronik ürtiker olgularının dörtte üçünde neden saptanamaz. Kronik ürtiker sıklıkla orta yaşlı kadınlarda görülmektedir.

    Klasifikasyon:

    I. İmmunolojik ürtiker

    Ig E’ye bağlı

    Atopi

    Diğer

    ? Özgün antijen duyarlılığı

    ? Fiziksel ürtiker

    ? Kontakt ürtiker

    ? Kolinerjik ürtiker

    B. Ig E’ye bağlı olmayan

    Sitotoksik reaksiyonlara bağlı

    İmmun kompleks oluşumuna bağlı

    Komplemana bağlı

    II. İmmunolojik olmayan ürtiker

    Urtikaryojenik ajanlara bağlı

    Direkt mast hücresini etkileyenler

    Araşidonik asit metabolizmasını etkileyenler

    B. Fiziksel ürtiker

    C. Kontakt ürtiker

    D. Kolinerjik ürtiker

    E. Komplemana bağlı ürtiker

    III. Sekonder ürtiker

    IV. İdiyopatik ürtiker

    Ig E’ye bağlı ürtiker daha çok akut formda ve kişisel / ailesel allerjik bünye öyküsü ile birlikte görülmektedir. Olgularda Ig E tipinde antikorlar gösterilebilir. Kronik ürtikerlerin sadece % 3-4’ü bu mekanizma ile oluşur.

    Ürtikerlerin %10-20’si fiziksel uyarılarla ortaya çıkar.

    Fiziksel ürtikerler:

    ? Basınç ürtikeri: Basınca maruz kalan bölgelerde ortaya çıkar

    ? Dermografik ürtiker: Kemer gibi bası yerlerinde çizgisel tarzda ortaya çıkar.

    ? Soğuk ürtikeri: Ailesel veya sonradan kazanılmış olabilir. Sekonder olarak, disglobulinemi, kollajen-vasküler hastalıklar, lösemi, karaciğer hastalıkları, maligniteler ve enfeksiyoz mononükleoz gibi infeksiyon hastalıklarında görülebilir.

    ? Solar ürtiker: Görünür ışık ve UV ışınlarına bağlı gelişir.

    ? Aquajenik ürtiker: Nadirdir. Su ile temastan yaklaşık 30 dakika sonra ürtiker lezyonları ortaya çıkar.

    Ürtikaryojenik ajanlar, spesifik bir antikor söz konusu olmadan ürtiker oluşturabilirler. İlaçlar, bitkiler, böcekler, deniz anası direkt mast hücresinden histamin salınımına yol açarlar. Aspirin ve non-steroid anti-inflamatuarlar araşidonik asit metabolizmasını etkilerler. Bu sayede direk ürtiker meydana gelebilir.

    Ürtikerdeki etyolojik ve provokan faktörler:

    İlaçlar: kodein, kokain, morfin, radyokontrast maddeler

    Yiyecekler: Balık, çukulata, yumurta, süt, peynir, çilek, muz, üzüm, domates, fındık, baharat, kahve, çay, şarap.

    Katkı maddeleri: Tartrazin, azo boyaları, benzoat, sülfitler.

    İnfeksiyonlar: Viral, bakteriyel, fungal, paraziter.

    Gastrointestinal sistem hastalıkları: gastrit, enterit, kolit, aklorhidri, konstipasyon, pankreas hastalıkları.

    Solunumsal allerjenler: polen, hayvan tüyleri, ev tozu akarı

    Sistemik hastalıklar: SLE, RA, dermatomiyozit, lenfoma, lösemi, renal hastalıklar

    Endokrin bozukluklar: Hiper / hipotiroidi, menstruasyon, gebelik, diabetes mellitus.

    Deri hastalıkları: Pemphigoid, amiloidoz, DH, id reaksiyonları

    Psikojenik faktörler’dir.

    Tedavi :

    Tetikleyici faktörlerden uzaklaşma (alkol, aspirin)

    H1 antihistaminikler (tek veya yetmiyorsa farklı gruptan iki antihistaminik)

    H1 ve H2 reseptör blokerlerinin kombinasyonu

    Beta adrenerjik ajanlar (efedrin, adrenalin)

    Trankilizanlar

    Kortikosteroidler

    Mast hücre stabilizatörleri (ketotifen, sodyum kromoglikat)

    – Herediter angioedema’da Danazol

    – Neden bulunabilirse ortadan kaldırma (deri testleri uygulanabilir)

    – Ürtikeryal vaskülitte: – H1 antihistaminikler (gerekirse H2 )

    H1 bloker + NSAİ

    Kolşisin (0.6mgx2)

    Dapson (50-200mg)

    Hidroksiklorokin (200-400mg)

    Sistemik kortikosteroid

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • Güneş lekeleri, yaşlanmanın ilk habercisi olabilir mi?

    Ciltte lekeler, cildimize rengini veren melanin pigmentinin artması ile ortaya çıkmaktadır. Bu pigmentin üretimi melanosit adı verilen hücreler tarafından çeşitli hormonların ve ultraviyole ışınlarının etkisiyle olmaktadır. Güneş ışınlarının etkisiyle otomatik olarak sentezi başlayan bu pigmentler, aslında cildimizin doğal güneş koruyucularıdır. Ancak ozon tabakası delik olduğu için kanserojen olan ışınlara karşı kendi doğal pigmentlerimiz yeterli koruma yapamamaktadır.

    Benler, yaşlılık lekeleri, güneş lekeleri, çiller oluş mekanizmalarına göre birbirlerinden farklı görünen cilt lekeleridir. Tedavilerinde birinci hedef güneşten ve solaryumdan uzak durmak veya bilinçli olarak bunlardan faydalanmak, ikinci hedef dermatoloji uzmanının lezyona göre uygun gördüğü tedavi yöntemlerini uygulamak ve düzenli olarak takip ederek kötü huylu hale gelmelerini engellemektir.

    Ciltte görülen lekelerden başlıcası ben’ler diye bildiğimiz melanin sayısının lokal olarak artmış olduğu lezyonlardır. Bunlar doğumsal olabileceği gibi bazıları sonradan ortaya çıkabilir. En küçük olanından, vücudun büyük bir kısmını kaplayacak büyüklükte olanlara kadar çok çeşitli olan benlerin tedavis,i bir dermatoloji uzmanı tarafından değerlendirildikten sonra yapılmalıdır. Bazıları sadece cerrahi olarak çıkarılabilirken bazılarına lazer tedavisi de yapılabilmektedir.

    Ultraviyole ışınlarının etkisiyle oluşan güneş lekeleri bazen tek başına bazen bir hormonal durumun da etkisiyle ortaya çıkabilmektedir. Gebelik, adet düzensizliği, doğum kontrol hapları kullanmak ve ailesinde benzer durumu olmak (genetik) melazma (gebelik maskesi) adı verilen bu tip lekelere sebep olmaktadır. Daha çok alın, elmacık kemiklerin üstü, dudak üstünde görülebilen, cilt renginden daha koyu renkli olan bu durumun tedavisi çeşitli ilaç kremlerle ve dermatolojik yöntemlerle olabilmektedir.

    Bir dermatoloji uzmanı tarafından muayene edildikten sonra lekenin derinliğine ve yayılımına göre hastamızın cilt kalınlığı analiz edildikten sonra mikrodermabrazyon veya kimyasal peeling yapılabilir. Tek başına veya bu yöntemlerle birlikte lazer tedavileri ile çok başarılı sonuçlar alınmaktadır. Tedavi süresi hastamızın mevcut lezyonunun var oluş süresi, büyüklüğü ile ve uygulanan yöntemle ilişkili olup uygulamalar sonbaharda başlayıp bahar ayının ortalarına kadar tamamlanmak üzere programlanır.

    Ultraviyole etkisiyle ortaya çıkan bir başka cilt lekesi de lentigo (güneş lekesi veya yaşlılık lekesi)dur. Genellikle orta yaştan sonra bazen daha erken yaşlarda görülen ben’lerde olduğu gibi melanosit denilen hücrelerin sayısının artmasıdır. Şekil olarak ben’lerden farklıdır. Lentigolar daha yüzeyel ve yıldızsı uzantıları olan sütlü kahverenginden koyu kahverengiye değişen renklerde görülür. En sık el sırtında (yaşlılık lekeleri), göğüs V bölgesinde (güneş lekeleri), omuzlarda, sırtta ve alında görülür. Yaşla birlikte sayıları ve büyüklükleri artabilir. Bu lezyonların varlığı, güneş hasarına açık bir cilt olduğunun da habercisidir.

    Bu tip ciltlerin mevcut benlerinin de bir dermatoloji uzmanı tarafından dermatoskop yöntemi ile takip edilmesi gerekir. Tedavisinde soyucu tedaviler, kriyoterapi ve ilaçlar kullanılabilmekte ancak en başarılısı lazer tedavileri olmaktadır.

    Cilt tipimizin açık renkli olması ve genetik yatkınlığa bağlı olarak çiller de ortaya çıkmaktadır. Bunlar güneşin etkisiyle cildin derin tabakasından yüzeyine doğru pigmentlerin göçü ile ortaya çıkmakta olup; melanin sayısı ise normaldir. Güneşe maruziyet ortadan kalkınca kaybolmaktadır. Bu nedenle genellikle tedavi edilmelerine gerek yoktur.

  • Lenfomayı tanıyor muyuz ?

    Lenfoma lenfositlerin oluşturduğu bir kanser tipidir. Lenf dokusunun habis tümörüne verilen genel bir isimdir. Kanser ya normal hücrelerin hızla çoğalması veya normal lenfositlere göre daha uzun süre yaşamaları ile oluşur. Malign lenfoid hücreler de normal lenfositler gibi lenf düğümü, dalak, kemik iliği, kan ve diğer organlarda çoğalır. Lenfoma; Hodgkin lenfoma ve Hodgkin dışı lenfoma adı altında iki büyük gruba ayrılır.

    HODGKİN LENFOMA (HL) :

    İlk kez tarif eden Thomas Hodgkin`in adı ile anılan hastalıktır. Hodgkin lenfomanın nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Her yaşta ortaya çıkabilmekle birlikte daha çok genç erişkinlerde görülür. Erkeklerde daha sık ortaya çıkar. Bulaşıcı bir hastalık değildir. Kombine kemoterapi ile şifa elde edilebilen ilk habis hastalıktır.

    HODGKİN DIŞI LENFOMA (HDL) :

    Bu başlık altında lenfatik sistemi etkileyen yakından ilişkili bir grup hastalık toplanır. Bu hastalık anormal B lenfositlerden kaynaklanan B hücreli lenfomalar ve anormal T lenfositlerden kaynaklanan T hücreli lenfomalar olarak 2 gruba ayrılır. B hücreli lenfomalar daha sık ortaya çıkar. Hastalık lenf düğümlerinde, dalak gibi lenfoid dokularda ortaya çıkabilir veya mide, barsak gibi organlardaki lenf dokusundan kaynaklanabilir. Malign lenfoid hücreler kan ve lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer kısımlarına da yayılabilir. Son yıllarda HDL sıklığı artmaktadır, ancak bu artışın nedeni bilinmemektedir.

    Lenf Kanseri, Lenfoma Belirtileri ve Tedavisi

    İlerleyen yaşla birlikte toplumda görülme sıklığı artan lenf kanseri, erkek ve kadınları eşit oranda etkileyen bir hastalıktır. Lenfoma, farklı belirtilerle kendini gösterebilir. Lenfoma belirtileri arasında yer alan; uzun süre geçmeyen grip, astımı anımsatan kuru öksürük, bademciklerden birinin şişmesi mutlaka dikkate alınması gereken noktalardır.

    Lenfoma tedavisinde, son yıllarda artan risk faktörlerine ve hastalığın görülme oranlarındaki yükselişe rağmen, oldukça başarılı sonuçlar alınmaktadır. Lenfoma, ilaçlara ve ilik nakline iyi yanıt veren bir kanser türüdür. Başarı oranları günümüz tedavileri ile bazı lenfoma alt tiplerinde yüzde 90’ların üzerine çıkabilmektedir. Tedaviye yanıt alınamayan durumlarda ise “akıllı ilaç” olarak tabir edilen, yalnızca kanser hücresini hedefleyen özel ilaçların yanı sıra; kök hücre nakli de lenfoma hastalığının kontrolü için önemi seçenekler arasında yer almaktadır.

    Lenf Kanseri Lenfoma Nedir?

    Kan kanserleri, kanın üretildiği yer olan kemik iliğinden kaynaklanan veya kan kaynaklı bütün kanserlerle eş anlamlı olarak kullanılan bir ifadedir. Lenfoma kan kanserlerinin yüzde 50’sini oluşturmaktadır. Lenfoma; Hodgkin Lenfoma ve Non Hodgkin Lenfoma adında ikiye ayrılır. Non Hodgkin Lenfomalar diğerine göre yaklaşık 8 kat daha fazla görülmektedir.

    Lenfoma kanserinin iki önemli çeşidinin de alt tipleri bulunmaktadır. Non Hodgkin lenfomanın en az 40-50 alt tipi vardır. Hodgkin lenfomanın ise 6-8 alt tipinden söz edilebilir. Bunların hepsinin klinik seyirleri, tedaviye cevapları, tedavilerinde kullanılan ilaçlar birbirinden farklıdır. Bu nedenle lenfoma teşhisi konulduktan sonra hastalığın hangi alt tip olduğunun da doğru bir şekilde saptanması gerekir. Bu doğrultuda lenfoma tedavisinde en iyi hastane arayışı oldukça önemli hale gelir. Deneyimli ve uzman kadrolara sahip onkoloji merkezlerine sahip olan hastaneler tercih edilmelidir.

    Lenf Kanseri Lenfoma Belirtileri :

    Lenfoma belirtisi deyince ilk akla gelen, genellikle hastanın vücudunda büyüyen bir kitleyi fark etmiş olmasıdır. Bu kitle bazı bölgelere basınç yapabilir. Lenf kanseri, kendini klinik belirti olarak daha çok “lenf bezi” denilen bezelerin patolojik olarak büyümesiyle gösterir. Çünkü tümör kitlesinin büyüdüğü yer, ağırlıklı olarak lenf bezleridir. Bu yüzden de hastaların çok büyük bir kısmı boyun, koltuk altı ve kasık bölgelerinde lenf bezlerinin büyüdüğünü fark ederek hastaneye gelir. Lenfoma belirtilerinden biri de hastanın bağışıklık sistemi yeterli çalışmadığı için grip benzeri bulgular gösterebilmesidir. Grip, başlangıcından itibaren en fazla bir hafta içinde iyileşmesi beklenen bir hastalıktır. Bunun yanı sıra sinüzit, akciğer enfeksiyonları oluştuğunda ise süre uzayabilir. Ancak haftalarca süren ve enfeksiyon tablosunun ağırlaşması gibi durumlar görülüyorsa mutlaka bir uzman görüşü alınmalıdır.

    İlk şikayet çoğu kez boyunda ortaya çıkan ağrısız bir şişliğin fark edilmesi şeklindedir. Hodgkin lenfomada bu şişlik özellikle solda köprücük kemiği üzerinde yerleşimlidir. Koltuk altı ve kasıktaki lenf düğümü bölgelerinde de büyüme olabilir. Az sayıda hastada ise lenf düğümü büyümesinin yaygın olduğu görülür. Göğüs kafesi içinde ya da karın boşluğu içindeki lenf düğümlerinde de büyüme olabilir. Bunlar bası nedeni olacak büyük kitleler oluşturuyorsa nefes darlığı, yüzde ve boyunda şişme ya da karında şişlik, ele gelen kitle, karın ağrısı olması gibi şikayetlere yol açarlar. Fizik muayenede karaciğer ya da dalak büyüklüğü saptanabilir. Hastalık lenf düğümü dışındaki dokuları da tutabilir. Akciğer, karaciğer, kemik, kemik iliği tutulumu en sık lenf düğümü dışı tutulum yerleridir. Lenf düğümü dışı tutulum olması ekstranodal hastalık olarak adlandırılır. Başlangıçta vakaların % 5- 10 unda ekstranodal tutulum olabilir. Hastaların bir kısmında lenfomaya bağlı olarak ortaya çıkan ve sistemik semptomlar olarak değerlendirilen bulgular olabilir. Bunlar ateş, gece terlemesi, son 6 ayda vücut ağırlığının % 10 undan fazla kilo kaybı olmasıdır. Ateşin nedeni bir infeksiyon değildir. Sistemik semptomlar bu hastalıklara özgü değildir. Hodgkin lenfomada kaşıntı da olabilir. Hodgkin lenfomada hasta alkol alınınca büyümüş lenf düğümlerinde ağrı olduğunun ifade edebilir. Bademciklerin tutulumu Hodgkin dışı lenfomada daha sık olmaktadır. Lenfomalı hastaların az bir kısmında fizik muayenede büyümüş bir lenfadenomegali bulunmaz.

    Lenfomanın belirtileri; alerjik öksürük, astım atakları ve sinüzit şeklinde de ortaya çıkabilir. Çünkü lenfomadaki belirti ve bulguların hiçbiri, yalnızca hastalığa özgü değildir. Birçok başka hastalıkta da aynı belirtiler olabilir. Bazen lenf kanserinin belirtisi kendisini romatizmal hastalıklara benzer şekilde de gösterebilir. Hasta romatizmal hastalık şikayetleri hastaneye başvurabilir ve yapılan araştırmalar ile durum ortaya çıkabilir. Kısaca lenfoma, her hastalığı taklit edebilmektedir. Bu nedenle lenfoma belirtileri önemsenmelidir.

    Lenf kanseri belirtilerinden biri de bademciklerin her ikisinin de şişmesinden çok ikisinden birinin büyümesidir. Asimetrik bir büyümenin lenfoma olma riski daha yüksektir. Bademcik aslında lenfoid bir dokudur. Lenf bezi gibi o da ağzın iç kısmında, boğaz bölümünde yer alan lenfoid doku ve bu sistemin bir organıdır. Orada o bölgeyi tutup büyümeye yol açabilir. Bademciklerin büyümesi öncelikle bir enfeksiyonu düşündürdüğü için hastaya enfeksiyon tedavisi verilmektedir. Beklenen, örneğin 10 günlük bir süreçte ilaç kullanıldığı halde herhangi bir iyileşme görülmüyorsa, o zaman altta yatan başka nedenler araştırılmalıdır.

    LENFOMANIN KESİN TEŞHİSİ BİYOPSİ :

    Bazı lenfoma çeşitleri çok hızlı ve agresif bir karakter gösterirken, bazıları da yıllarca süren sessiz ve yavaş bir seyir (indolent) sergilerler. Yavaş seyir gösteren lenfomalar zaman içinde karakter değiştirebilir, daha hızlı bir klinik izleyebilir. Lenfoma tanısı esas olarak hastalıklı dokunun çıkartılması ve patolojik olarak incelenmesi ile konur. Kan tetkikleri veya görüntüleme yöntemleri lenfoma tanısını koyduramazlar fakat hastalığın karakteri ve vücutta yayılımı hakkında detaylı bilgi verirler.”

    KEMOTERAPİ VE KÖK HÜCRE NAKLİ İLE TEDAVİ :

    Lenfomanın tedavisinde kemoterapi ve kök hücre nakli gibi yöntemler kullanılıyor. Tedavi yöntemleri çeşitlerine göre farklılık göstermekle birlikte lenfoma tedavisi mümkün olan bir hastalık. Ancak her hastalıkta olduğu gibi erken teşhis lenfoma tedavisinde de büyük önem taşıyor. Hodgkin lenfomaların 1. ve 2. evresinde 5 yıllık sağlıklı yaşam süresi yüzde 80, 3. ve 4. evrede ise yüzde 60 civarında. Non-hodgkin lenfomalarda ise kurtuluş oranları hastalığın çeşidine göre değişiyor ve yüzde 60’a yakını tamamen kurtulabiliyor. Tedaviye yanıtsız hastaların ise yüzde 30’a yakını yüksek doz kemoterapi ve hastanın kendisinden toplanan kök hücre nakliyle kurtulabiliyor. Ayrıca son 10 yılda geliştirilen birçok yeni ilaç sayesinde tedavinin başarısında gelecek vadeden sonuçlar bekleniyor.

  • Egzersize bağlı anafilaksi

    Alerjik hastalıklar içinde hayati tehdit eden en ciddi reaksiyon anafilaksidir. Egzersizin yol açtığı veya gıda ile ilişkili egzersize bağlı anafilaksi nadir görülen bir durumdur, ama giderek daha sık karşımıza çıkmaya başladı.

    Egzersize bağlı Anafilaksi Nedir ?

    Anafilaksi, başta deri, solunum yolu, gastrointestinal sistem ve kardiyovasküler sistem olmak üzere birçok organ ve sistemi tutan, potansiyel olarak hayatı tehdit eden sistemik hipersensitivite ( aşırı duyarlılık ) reaksiyonu olarak tanımlanmaktadır.

    Anafilaksi genel olarak toplumlara göre değişse de % 0,09–5,1 arasında değişmektedir. Egzersizin yol açtığı anafilaksi, toplumda görülen anafilaksinin nadir bir alt tipidir. Bazı araştırmacılar tarafından egzersizin neden olduğu anafilaksinin tüm anaflaksi vakalarının % 1,5’ini oluşturduğunu bildirmektedir.

    Egzersize bağlı anafilaksi egzersiz başladıktan sonra vücutta kaşıntı, kızarıklık, ürtiker, anjiyoödem, nefes darlığı, hırıltılı solunum, tansiyon düşüklüğü sonrasında baş dönmesi ve bayılma ile kendini gösterir. Bu klinik tablo ilk olarak sporcularda atletlerde karşımıza çıksa da daha sonra egzersiz yapan diğer kişilerde de ortaya çıktığı saptanmıştır.

    Özellikle egzersiz başladıktan sonra ortaya çıkması ve sıcak soğuk terleme gibi diğer fiziksel ürtiker nedenlerine bağlı olarak görülmemesi egzersize bağlı anafilaksi için önemli bir bulgudur.

    Egzersize bağlı gelişen bu klinik tablo iki grubu ayrılır:

    1. Sadece egzersiz sonrasında gelişen egzersizin yol açtığı anafilaksi

    2. Bazı gıdaların alınmasından sonra egzersizle birlikte ortaya çıkan gıda bağımlı egzersizin yola açtığı anafilaksidir.

    Sadece egzersizin yol açtığı anafilaksi veya gıda bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi her yaştan ve etnik kökendeki hastaları etkileyebilir. Bugüne kadar ki vakalar, 4 ila 74 yaş arasındaki hastaları kapsayan geniş bir yaş aralığına yayılmaktadır. Genç yetişkinlerde görülme sıklığının artmış olduğu bildirilmektedir. Hem kadın hem de erkeklerin eşit olarak etkilendiği ve etkilenen kişilerin eş zamanlı alerjik hastalığa atopik bir yapıya sahip olduğu görülmektedir.

    Egzersize bağlı anafilaksi belirtileri genellikle orta şiddette egzersiz ile tetiklenir. En yaygın olarak neden olduğu düşünülen faaliyetler hafif yürüyüş, aerobik hareketler, koşma, basketbol bisiklete binme ve dans etmek olabilir. Egzersize bağlı anafilaksi hastaları için tamamen güvenli bir egzersiz yoktur. Semptomlar, aşırı şekilde egzersiz yapan sporcularda olduğu gibi, bahçe işleri gibi hafif fiziksel efor sarf eden bireylerde de gelişebilir.

    Egzersize bağlı anafilaksi önceden tahmin edilebilir değildir. Bazı hastaları etkilen, egzersizin yoğunluğun bazen aynı hastalarda aynı semptomlara neden olmayabilir. Ayrıca başka hastalarda ise aynı egzersizler semptomlara yol açmayabilir. Bazı dış faktörlerin egzersize bağlı anafilaksiyi etkileyebileceği düşünülmektedir. Sıcak ortam, yüksek nem ve soğuk ortam, belirtilerin oluşumuna katkısı olabileceği düşünülmektedir.

    Gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi hastalarda anafilaksiyi tetiklemek için gıda ve fiziksel eforun birlikte olması gereklidir.

    Gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi ile en çok ilişkili olan gıdalar buğday, özellikle de buğdayın içindeki ω5-gliadin ve karidestir, ancak diğer gıdalar, coğrafi dağılım ve kültürel diyet alışkanlıklarına göre farklılık gösterebilir.

    Akdeniz bölgesinde, sebzelerle anafilaksi daha çok görülür. Neden olarak sebzelerle polenler arasında çarpaz reaksiyona yol açan alerjenlerden olan lipid transfer proteinine (LTP) karşı duyarlılığın neden olduğu düşünülmektedir.

    Avrupa da domates, tahıl ve yer fıstığı en sık görülen alerjenik gıdalardır.

    Asya popülasyonlarında buğday ve kabuklu deniz ürünleri yaygındır.

    Japon popülasyonunda ise buğday ve özellikle omega-5 gliadin allerjeni en sık görülenlerdir. Diğer etken gıdalar arasında deniz mahsulleri (özellikle kabuklu deniz ürünleri), tohumlar, inek sütü, bazı sebzeler ve meyveler (örneğin portakal, veya üzüm), ev tozu akarı ve Penicillium gibi aeroalerjenlerin temas ettiği gıdalar, etler sayılabilir.

    Anafilaksi atakları, hastanın duyarlı olduğu spesifik gıdaları yutmasından sonra ortaya çıktığı için, spesifik gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi olarak tanımlanır. Herhangi bir yiyeceğin yutulmasından sonra meydana gelen anafilaksi nonspesifik gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi olarak tanımlanır.

    Gıdaların özellikle Nonsteroid anti-enflamatuar ilaçlar (NsAİD) gibi farklı ilaçlarla birlikte alınması gıdaların işlenmesi ve alınan gıda miktarları gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksinin ortaya çıkmasında ve ciddiyeti üzerinde etkili olabilir.

    Egzersize bağlı Anafilaksi sebepleri Nelerdir ?

    Egzersizin yol açtığı anafilaksi ve Gıda bağımlı egzersizin yola açtığı anafilaksinin nedenleri tam olarak anlaşılamamıştır. Histamin salınımının artması anahtar olduğu konusunda genel bir anlaşma vardır. Artan plazma histamin seviyesi egzersizin yol açtığı anafilaksi ve Gıda bağımlı egzersizin yola açtığı anafilaksinin her ikisinde de belgelenmiştir.

    İyi anlaşılmayan hücre degranülasyonundan sorumlu egzersize özgü faktör veya muhtemelen faktörler nedir? Mevcut hipotezler şöyle sıralanabilir.

    Artmış Gastrointestinal Geçirgenlik

    Egzersiz gastrointestinal sistemden emilimini arttırır. Değişmiş bağırsak geçirgenliğinin önemi hala tartışmalı olsa da artan geçirgenlik, sadece kısmen tamamen sindirilmiş alerjenik proteinlerin emilmesine de neden olabilir. Bu alerjik proteinler reaksiyona yol açabilir.

    Aspirin ve NSAID ilaç alma

    NSAİİ’ler, ve aspirin ile gıda bağımlı egzersizin yola açtığı anafilaksinin semptomlarına yol açtığı gösterilmiştir. İki mekanizma dikkate alınmalıdır. Birincisi, aspirinin gastrointestinal permeabilite ve antijen alımını arttırdığı kanıtlanmıştır. İkincisi, aspirin bağışıklık hücresi degranülasyonunu artırabilir.

    Artan Doku Enzim Aktivitesi

    Bağırsak mukozasındaki doku transglutaminaz, egzersiz ve aspirin ile aktive edilebilir. Gıda bağımlı egzersizin yola açtığı anafilaksiye yol açan buğday için majör bir alerjen olan Omega-5 gliadin, doku transglutaminaz ile çapraz bağlanır, bu da büyük peptit agregatlarının oluşumuyla sonuçlanır ve buna bağlı olarak IgE’lerin çapraz bağlanması kolaylaşır. Gıda bağımlı egzersizin yola açtığı anafilaksi hastalarında buğdayın bu şekilde alerjik reaksiyonlara neden olabileceği düşünülmektedir.

    Kan Akışı Yeniden Dağılımı

    Hafif egzersizde bile, kan akışının yeniden dağıtılması ile birlikte bağırsaklardaki kan içindeki alerjenler dolaşımda deriye ve iskelet kasına hızlıca yayıldığı bununda semptomlara yol açtığı düşünülmektedir.

    Artan Osmolalite

    Gıda bağımlı egzersizin yola açtığı anafilaksi ilk adımı büyük olasılıkla mikroçevrenin artan osmolalitesine bağlı olarak bağırsaklarda yer alan mast hücresi aktivasyonu gösterilebilir.

    Artan Endojen Endorfin Salımı

    Endojen endorfinlerin mast hücre degranülasyonunu arttırdığı bilinmektedir, ancak uzun süreli ve yorucu egzersizle serum endorfinlerinde anlamlı bir artış gözlenmiştir.

    Plazma pH’ındaki Değişiklikler

    Uzun süreli ve yorucu egzersizlerin aksine, orta şiddetteki egzersizin kan pH’sını önemli ölçüde değiştirmemesine rağmen sadece iki olgu gıda bağımlı egzersizin yola açtığı anafilaksi semptomlarının sodyum bikarbonat verilmesi ile inhibe olduğunu bildirmiştir. Plazma pH’sındaki bu değişikliklerinde anafilaksi oluşumuna yol açabileceği düşünülmektedir.

    Egzersize bağlı Anafilaksi Belirtileri Nedir ?

    Egzersize bağlı anafilaksi belirtileri egzersizin herhangi bir aşamasında veya sonrasında başlayabilir, ancak hastaların % 90’ında, egzersiz başlattıktan sonra 30 dakika içinde başlarlar.

    Gıda bağımlı egzersizin yola açtığı anafilaksi semptomları en sık olarak, fiziksel aktivitenin başlangıcından itibaren 30 dakika içinde gelişir, ancak egzersizin herhangi bir aşamasında ve bazen de sonrasında başlayabilir. Suçlu yiyecekler genellikle egzersizden önceki 4 saat içinde tüketilir. Ancak, bazı araştırmacılar egzersizin tamamlanmasından kısa bir süre sonra yemek yutulursa da meydana gelebileceğini göstermektedir.

    Egzersizin yol açtığı anafilaksinin en belirgin özelliği egzersizin başlaması ile egzersiz sırasında kısa süre içinde belirtiler ortaya çıkmaya başlar.

    Egzersizle birlikte ortaya çıkan belirtiler

    Nefes darlığı (dispne),

    Öksürük,

    Vücutta kızarma, yaygın (jeneralize) kaşıntı,

    Karın ağrısı ve rinore (burun akıntısı) içerir

    Eforun sona ermesi genellikle semptomlarda iyileşme ile sonuçlanır.

    Egzersiz devam etmesi durumunda

    Yaygın ürtiker,

    Anjiyoödem,

    Bronkospazm ve hipotansif senkop ortaya çıkarabilir.

    Klinik tablo anafilaktik reaksiyona benzerdir. Tipik bir atak genellikle hasta, egzersiz yaparken, yaygın bir sıcaklık ve kızarma hissi ile başlar, ardından kaşıntı ve ürtiker ve çoğu durumda anjiyoödem (tipik olarak yüz ve eller) oluşur. Eğer egzersiz devam ederse, gastrointestinal (karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal), solunum bozukluğu semptomları, bronkospazm, laringeal ödem gibi başka semptomlar ortaya çıkabilir, bunu baş dönmesi, taşikardi, hipotansiyon ve vasküler kollaps takip eder. Aktivite ilk semptomlardan hemen sonra kesilirse, dakikalar içinde çoğunlukla iyileşme veya azalma görülür.

    Egzersizin yol açtığı anafilaksinin ortaya çıkmasında egzersiz seviyelerinin değişken olduğu bildirilmiştir. Koşu gibi yoğun aktivite en yaygın olanıdır. Semptomlar hafif aktivite ile de bildirilmiştir. Semptomların başlangıcı, hastalar arasında önemli ölçüde farklılık gösterir ve aynı hasta içinde bile değişebilir.

    Egzersiz, gıda alerjisinin ortaya çıkması için en yaygın tetikleyici faktör olarak kabul edilir. Bununla birlikte, diğer bazı tetikleyiciler immünolojik mekanizmaları etkileyerek bir anafilaktik reaksiyonun başlamasına yol açabilir.

    Nonsteroid anti-enflamatuar ilaçlar (NsAİD) içiren ağrı kesici ilaçlar

    Alkollü içecekler

    Adet döngüsünün adet öncesi veya yumurtlama evreleri

    Aşırı sıcaklık dereceleri (yüksek ısı ve nem veya soğuk maruz kalma

    Polen duyarlı hastalarda mevsimsel polen maruziyeti ve enfeksiyonlar anafilaksinin oluşumunu tetikleyebileceği unutulmamalıdır. Bunlar anafilaksinin oluşumunu kolaylaştırır.

    Egzersize bağlı Anafilaksi tanısı nasıl konulur?

    Egzersizin yol açtığı anafilaksinin tanısı klinik öykü ve fizik muayeneye dayalı olarak yapılır.

    Hastalarda, egzersize başladıktan sonra ürtiker ve/veya anjioödem ortaya çıkıyorsa, tansiyon düşüklüğü gibi kardiyovasküler kollaps belirtileri varsa, ishal karın ağrısı gibi gastrointestinal bozukluklar varsa ve üst veya alt solunum yolu tıkanıklığı gibi diğer anafilaktik semptomlar oluyorsa egzersizin yol açtığı anafilaksinin teşhisi konulabilir.

    Egzersize bağlı anafilaksi için tanı kriterleri

    1. Egzersiz sırasında (veya bir saat içinde) meydana gelen anafilaksi ile uyumlu belirti ve bulgular.

    2. Hastanın semptomlarını daha iyi açıklamak için alternatif bir tanı yoksa egzersize bağlı anafilaksi düşünmemiz gerekir.

    Anafilaktik semptomların egzersizle bir ilişkisi kanıtlanırsa, gıdaya bağımlı veya gıdadan bağımsız egzersizin yol açtığı anafilaksinin olup olmadığı açıkça belirtilmelidir. Bu, gelecekteki egzersizin yol açtığı anafilaksinin önlenmesi için çok önemlidir.

    Egzersizin yol açtığı anafilaksinin diğer anafilaksi nedenlerinden ayırmak için klinik öykü dikkatlice alınmalıdır. Bazı hastalarda, anafilaksi semptomları egzersiz sırasında ortaya çıkabilir. Fiziksel ürtikerler içinde yer alan soğuk ürtikeri gibi direkt egzersizle ilişkisi olmayan nedenler etkili olabilir. Örneğin soğuk ürtikeri olan birinin yüzme sırasında soğuğa maruz kalmasıyla, baş dönmesi ve hipotansiyon gelişmesine yol açabilir veya NSAID ağrı kesici alerjisi olan birinin egzersiz yapmadan önce ağrı kesiciler almasına bağlı gelişebilir veya lateks alerjisi olan birinin yüzme sırasında latekse temas etmesine bağlı olarak anafilaktik şok geçirmesi egzersize bağlı anafilaktik şok ile ilişkisinin olmadığı dikkatli bir anamnez ile aydınlatılmalıdır.

    Gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi tanının konulmasında belirli kriterler oluşturulmuştur

    1.Dünya Alerji örgütünün kriterlerine göre anafilaksi ile uyumlu belirtiler ve semptomların varsa

    2.Semptomlar egzersiz sırasında veya bir saat içinde meydana geliyorsa

    3.Besin alımından sonra gelişen egzersizle ortaya çıkıyorsa ( semptomlar, gıdayı yuttuktan 4 saat sonra meydana gelebilir)

    4.Belirli bir gıda söz konusuysa o gıdalara spesifik IgE kanıtı (cilt testi veya gıdaya özgü spesifik IgE) saptandıysa

    5.Egzersizin yokluğunda o yiyeceğin yutulması ile hiçbir semptom gelişmiyorsa

    6.Bu şüpheli yiyecek yutulmadan egzersiz yapıldığında belirtiler oluşmuyorsa

    Gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi tanısı konulabilir.

    Tanı koymak için bazı testlerin yapılması gerekebilir. Total ve spesifik IgE gibi kan testleri ve cillten yapılan alerji deri testleri (deri prick test ) alerjeni tespit etmek için yapılabilir.

    Deri prick testleri ve spesifik IgE ilk olarak yapılabilir. Gerekli görüldüğünde genellikle taze gıda ile yapılan prick to prick deri testleri yapılabilir, çünkü bu testler daha yüksek bir duyarlılığa sahiptir. Polen ve gıdalar araındaki çapraz reaksiyonlardan şüpheleniliyorsa sadece belirli polen mevsimlerinde meydana gelen reaksiyonlar varsa aeroallerjenlerin de test edilmesi gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi değerlendirilmesinde yararlı olabilir.

    Son zamanlarda, alerjen komponentlerinin saptanmasında kullanılan yeni yöntemler geliştirilmiştir. Bu testlerle özellikle ortak alerjenlerin önemi ortaya çıkmıştır. Alerjen komponent bakılan testlerle anafilaktik şoka neden olabilecek ortak bir alerjenik determinant olan lipid tranfer protein (LTP) gösterilebilir. Polenler ve gıdalar arasındaki çapraz reaksiyonu gösteren LTP’ler ısıya ve sindirimi dirençli proteinlerdir. Bu yüzden sistemik reaksiyona yol açabilir.

    Bazofil aktivasyon testi gibi testlerle neden olan gıda alerjeni saptansa da tek başına tanıyı doğrulayamamaktadır.

    Provokasyon testleri

    Gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi teşhisi için altın standart gıda provokasyon testidir, önce egzersiz testi sonrasında gıda ile egzersiz birlikte yapıldığı provokasyon testlerinin yapılması gerekir. Provakasyon testlerinin diğer testleri gibi alerji uzmanları kontrolünde yapılması son derece önemlidir. Bu tür provakasyon testleri bile hastaların % 30’unda tanıyı doğrulayamamıştır.

    Yanlış negatiflerin yüksek oranını açıklamak için çeşitli nedenler ortaya atılmıştır. Bunlar içinde bazı ilaçlar (NSAID’ler), alkol, adet / ovulasyon fazı, stres veya elverişsiz atmosfer koşulları; gıda miktarı ve gıdanın işlenmesi ile aynı zamanda, kombine birçok gıdanın alınması sayılabilir. Ayrıca yemeğin zamanı ve egzersizin yoğunluğu, diğer sorunlar arasında yer alır. Tüm bunlar göze alındığında önceki reaksiyonlarının oluşması bireylere göre değişmektedir. Provokasyon testleri bireylere göre değiştirilmesi gerekebilir.

    Mastositozu dışlamak için serum triptaz seviyesine bakılması ve cilt muayenesi yapılması gereklidir.

    Egzersize bağlı Anafilaksi tedavisi nasıl yapılır?

    Anafilaksinin ana tedavisi akut atağın tedavisi ve atakların önlenmesine yöneliktir. Egzersize bağlı anafilaksi tedavisi de aynı şekilde yapılması gerekir.

    Tüm hastalara epinefrin oto enjektörleri reçete edilmeli ve anafilaksi eylem planı verilmelidir

    Birçok hasta, önceki anafilaksi ataklarına rağmen egzersiz yapmaya devam etmektedir. Uygun önlemler alındığında bu teşvik edilmelidir.

    İlk olarak, fiziksel aktivite yavaşça devam etmelidir.

    İkincisi, tüm hastalar bir “egzersiz ortağı” ile yani yanında biriyle birlikte egzersiz yapmalıdır. Bu kişi tanıdan, IM epinefrinin rahat bir şekilde uygulanmasından haberdar olması gerekir.

    Üçüncü olarak, gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksiyi tetikleyen kofaktörlerin farkında olması gerekir.

    Bunlar egzersizden 4-6 saat önce gıda tüketiminden kaçınmak.

    Aspirin gibi NSAİD ilaçlardan egzersizden 24-48 saat önce kaçınmak.

    Mevsimsel şikayetleri olan hastalarda polenlerin pik yaptığı mevsimde ve/veya yüksek sıcaklık ve nemde açık havada egzersiz yapmaktan çekinmek sayılabilir.

    Son olarak, hastalar semptomların ilk belirtisi ortaya çıktığında daima egzersizi kesmesi gerekir. Semptomlar başladıktan sonra egzersize devam etmek ölümcül anafilaksiyi hızlandırabilir.

    Egzersize bağlı anafilaksi tıbbi tedavisi için veriler sınırlıdır. Ancak antihistaminikler genellikle ilk basamak tedavi olarak reçete edilir. H1-antagonistleri semptomların ilerlemesini ve ciddiyeti geciktirebilir, ancak atakları önlemezler. Antihistaminikler, gerektiğinde (egzersizden en az 1-2 saat önce) veya semptomların sıklığına ve / veya egzersize bağlı olarak düzenli olarak kullanılabilir.

    Omalizumab egzersize bağlı anafilaksi için kullanılmıştır. Omalizumab, ile yayınlanan bazı vaka raporları, ilaçlara dirençli olan hastalarda düzelme olduğunu göstermektedir.

    Sonuç olarak

    – Egzersize bağlı anafilaksi egzersiz başladıktan sonra vücutta kaşıntı, kızarıklık, ürtiker, anjiyoödem, nefes darlığı, hırıltılı solunum, tansiyon düşüklüğü sonrasında baş dönmesi ve bayılma ile kendini gösterir.

    – Egzersizle ilişkili anafilaksi, sadece egzersiz sonrasında gelişen egzersizin yol açtığı anafilaksi ve bazı gıdaların alınmasından sonra egzersizle birlikte ortaya çıkan gıda bağımlı egzersizin yola açtığı anafilaksi olarak ikiye ayrılır

    – Gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi ile en çok ilişkili olan gıdalar buğday, özellikle de buğdayın içinde yer alan ω5-gliadin ve karidestir, ancak diğer gıdalar, coğrafi dağılım ve kültürel diyet alışkanlıklarına göre farklılık gösterebilir.

    – Egzersize bağlı anafilaksi belirtileri egzersizin herhangi bir aşamasında veya sonrasında başlayabilir, ancak hastaların % 90’ında, egzersiz başlattıktan sonra 30 dakika içinde başlarlar.

    – Gıda bağımlı egzersizin yola açtığı anafilaksi semptomları en sık olarak, fiziksel aktivitenin başlangıcından itibaren 30 dakika içinde gelişir, ancak egzersizin herhangi bir aşamasında ve bazen de sonrasında başlayabilir. Suçlu yiyecekler genellikle egzersizden önceki 4 saat içinde tüketilir. Ancak, bazı araştırmacılar egzersizin tamamlanmasından kısa bir süre sonra yemek yutulursa da meydana gelebileceğini göstermektedir.

    – Aktivite ilk semptomlardan hemen sonra kesilirse, dakikalar içinde çoğunlukla iyileşme veya azalma görülür.

    – Egzersizin yol açtığı anafilaksinin tanısı klinik öykü ve fizik muayeneye dayalı olarak yapılır.

    – Gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi tanısını koymak için bazı testlerin yapılması gerekebilir. Total ve spesifik IgE gibi kan testleri ve cillten yapılan alerji deri testleri (deri prick test ) alerjeni tespit etmek için yapılabilir.

    – Gıdaya bağımlı egzersizin yol açtığı anafilaksi teşhisi için altın standart gıda provokasyon testidir.

    – Anafilaksinin ana tedavisi akut atağın tedavisi ve atakların önlenmesine yöneliktir. Egzersize bağlı anafilaksi tedavisi de aynı şekilde yapılması gerekir.

    – Tüm hastalara epinefrin oto enjektörleri reçete edilmeli ve anafilaksi eylem planı verilmelidir.

    – Hastalar semptomların ilk belirtisi ortaya çıktığında daima egzersizi kesmesi gerekir. Semptomlar başladıktan sonra egzersize devam etmek ölümcül anafilaksiyi hızlandırabilir.

  • Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Öncelikle şizofreni beyinde birden fazla semptomun bir araya gelmesiyle ortaya çıkan klinik bir hastalıktır. Şizofreni; kişide birtakım düşünce değişiklikleri, davranış bozuklukları, kişiler arası iletişim, sosyal çevre gibi alanları olumsuz etkileyen, normal yaşantının giderek bozulmasına neden olan kronik belirtileri işaret eden genellikle şiddetli ve uzun süre seyrini gösteren klinik bir hastalık olarak adlandırabiliriz. (Köroğlu, Güleç 2007). Şizofreni hastalığı kişinin yaşam kalitesini oldukça olumsuz yönde etkiler. Kişinin gündelik yapmış olduğu işleri aksatmasına ve bu durum sonucunda yaşam kalitesini ve yaşam doyumunu düşürmesine neden olur. (Kaplan, Sadock 2005; Köroğlu, Güleç 2007; Öztürk, Uluşahin 2015). Şizofreni beyinde olanların yanı sıra birçok psikolojik hastalıkta olduğu gibi kişinin öyküsü de büyük önem gösterir. Genetik yatkınlık, çevresel ve sosyal faktörler bu hastalığın seyrinde çok büyük rol oynar. (Köroğlu, Güleç. 2007). Şizofreni tüm dünyada tanınmış ve en ağır ruhsal hastalık olarak kabul edilir. Şizofrenin görülme olasılığı dünya genelinde bir farklılık göstermez. (Buchanan ve Carpenter, 2005). Her hastalıkta olduğu gibi şizofreninin de görülme sıklığı kadın ve erkeklerde değişiklik göstermektedir. Erkeklerde kadınlara nispeten yaklaşık 1,5 kat daha fazla görülür. (Lauriello ve ark. , 2005). Alptekin, Ulaş, Akdede ve ark. (2009) tarafından derlenen çalışmada, ‘Türkiye’de şizofreninin yaşam boyu yaygınlığı 1000 kişide 8.9 olarak belirtmiştir’.

    Genel olarak bakıldığında yaşam boyu aktivitelerini karmaşık hale getiren büyük bir tablo ortaya çıkarmış olur. Ortaya çıkan bu tabloda beyni karmaşık hale getiren birtakım sorunlar mevcuttur. Şizofreni hastalarında genetiğin ve sosyal yaşamın birlikte etkileşimi, beyinde ki sinir ağlarında ve belli bölgelerde nörogelişimsel bir bozukluk meydana getirir. (Alptekin ve ark. 2005). Şizofreninin beyinde ki bozukluğu ile ilgili birçok araştırma yapılmıştır. Yapılan bu araştırmalara kısaca değinmek gerekirse; şizofreni MRI çalışmaları sonucu prefrontal ve temporal kortekslerde gri maddenin azalması; çeşitli nöronların oluşturduğu amigdala, hipokampüs, limbik sistemin yapılarında ki hacim azalması ve bazal gangliyon çekirdeklerindeki hacmin artmış olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. (Yavuz, 2008). Başka bir çalışmaya baktığımızda; şizofreni hastalarında bellek kısmı ile yakından ilişkili olan medial temporal yapılarda değişiklik olduğu bulunmuştur. (Aksaray ve ark. , 2001).

    Bazı hastalara mikroskobik incelemeler yapılmıştır ve bunun sonucunda nöron adı verdiğimiz sinir hücrelerinde yoğunluklarıyla alakalı bozukluklar bulunmuştur. Fakat buna rağmen tutarlı sonuçlar elde edilmemiştir. Frontal lobta nörotransmitler dediğimiz; serotonin, gaba, glutamat reseptörleri bunları içeren akson uçlarına ait bozukluklar bildiren çalışmalarda mevcuttur. (Goldman, Rakic ve Selemon 1997). Konu ile alakalı çok farklı çalışmalar yapılmış ve bunlardan bir tanesi; Yıllar boyu dopamin hipotezine yoğunlaşırmıştır. Ortaya attıkları bu hipoteze göre dopamin nörotransmitterinde ki bir takım düzensizlikler şizofreni hastalığının en birincil temellerinden biri olmuştur. Bundan sonuçla dopaminerjik, kişide psikotik semptomları daha çok güçlendirdiği ikinci olaraktan bu semptonların D2 dopamin reseptörleri arasında bir ilişki bulunmamıştır. Yapılan çok sayıda araştırma dopaminin üzerinde dursa da dopamin hipotezi şizofreni hastalığında görülen semptomları tek başına açıklamada yeterli değildir. (Gargiula ve Landa De Gargiulo 2014, Frohlich ve Van Horn 2014, Howes ve ark. 2015).

    Bu değişimler sonucu şizofreni de beyinde ortaya çıkan patolojik değişimler kişide bir takım belirtilere ve bulgulara sebep olmuştur. Bunlardan en önemlileri dil de ve kişinin düşüncelerinde meydana gelen bozukluklardır. (Liddle ve ark. , 2002). Görünüm ve davranışsal bir takım belirtiler de gösterir. Zihin karmaşık bir haldedir. Zihnin karmaşıklığı kişide davranışsal sorunlar yaratır. Ani beklenmedik bir harekette bulunmaları hiç olmadık bir yerde ani çıkışları olabilir. Davranışta gözlenen sonuçlar duygu durumlarında da farklılık gösterir. Keyifsizlik, isteksizlik, donukluk, alınganlık, şüphe hissettiği duygular arasında yer alır. Hastalarda soyut düşünce değil somut düşünce baskın olur.

    Düşünceler arası bağlantılar tamamen kopar ve konuşma şekline yansır. İlk hastalık zamanlarında konuşma üzerinde zorluklar olabilir. İlerleyen zamanlarda konuşması normale girer. Fakat bu konuşma sağlıklı insanların kurduğu iletişim gibi olmaz düşünce akışında bozulmalar meydana geldiğini için konuşmasına da yansır. Konuşurken birden durur ve art arda çok fazla kelime sıralayabilir. Sanrılar bu hastalıkta en önemli belirtileridir. Hayali sesler, başka birinin görmediği şeyleri gördüğünü iddia ederler. Hayali varlıklarla konuşurlar. Ve bununla birlikte hastaların inançları zayıflar ve doğru olmayan inançlara sahip olurlar. Şizofreni hastalığının belirtileri yavaş yavaş ortaya çıkar ve siz bu süreci yakalayana kadar belli bir noktaya gelmiş olur.

    Son olarak değinmek istediğim şizofreni hastalarında ortaya çıkan içgörü bozukluğu. Bu durum tedavi alan şizofreni hastasına engel oluşturmaktadır. Çoğu hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta ve belirtilerinin farkında olmadığı ve kabullenemediği belirtilmektedir. İçgörü eksikliği tedavi sürecini olumsuz yönde etkiler ve hastanın hastalığı hakkında bilgisiz olma durumunun yüksek olduğu belirtilmiştir. (Beck et. al. , 2011). Şizofreni hastalarında içgörü çalışmaları da mevcuttur. Yapılan bir araştırmaya göre hastaların %40 ‘nın iç görülerinin zayıf olduğu bulunmuştur. (Mhala et. al. , 2014). Yapılan başka araştırmalarda iç görüsü düşük olan hastaların tedaviye uyumunun da düşük olduğu belirtiliştir. (Dilbaz ve ark. , 2006).

  • Paratiroid hormon bozuklukları tanı ve tedavisi:

    PARATİROİD BEZİ HASTALIKLARI

    Paratiroid bezleri boyunda Tiroid bezi arka üst ve alt taraflarına yerleşmiş 4 adet küçük bezden oluşur. Bu bez Parathormon (PTH) isminde bir hormon salgılar. Parathormon vücudumuzda kemik ve kas metabolizmamızın ana elementleri olan Kalsiyum ve Fosfor dengesinin sağlanmasını sağlar. Dolayısı ile paratiroid bezler ile ilgili bir hastalıkta Kalsiyum ve Fosfor dengemiz bozulacağından buna bağlı olarak birçok farklı semptom ortaya çıkar. Bu bez ile ilgili olan hastalıkları çok basitçe ikiye ayırabiliriz. Fazla hormon salgılanması durumuna Primer Hiperparatiroidi, az hormon salgılanmasına ise Hipoparatiroidi diyoruz.

    1- Primer Hiperparatiroidi :

    Paratiroid bezlerden gereğinden fazla PTH salgılanması sonucunda ortaya çıkan hastalıktır. PTH yüksekliğinin en sık sebebi Paratiroid bezlerden bir yada birkaçında ortaya çıkan Adenomlardır. Daha az sıklıkla görülen diğer iki neden ise Paratiroid bezlerin büyümesi (Hiperplazi) ve Paratiroid bezi kanseridir.

    Semptomlar : Parathormon yüksekliğinde Kanda Kalsiyum artarken Fosforda azalma görülür. Kanda artan Kalsiyum yüksekliğinin derecesine göre değişmekle birlikte hastalarda çok su içme, çok idrara gitme , tekrarlayan böbrek taşları, kabızlık, kalpte ritim problemleri, halsizlik, kas ağrıları, depresyon , hipertansiyon , gözlerde bant keropati hastalığı ve kemiklerde erime gibi bir çok farklı semptom ortaya çıkabilir.

    Tanı testleri : Şüphelenilen bir hastada ilk bakılması gereken test kan kalsiyum ve fosfor düzeyleridir. Kalsiyum yüksekliği görülen hastalarda ikinci aşamada Parathormon ve Vitamin D düzeylerine bakılır. Parathormon düzeyi uygunsuz bir şekilde yüksek olan hastalarda paratiroid ultrason , paratiroid sintigrafisi gibi radyolojik testler ile hormon yüksekliğine yol açan adenom tesbit edilir. Hiperparatiroidisi olan hastalarda kemik erimesi, böbrek taşı ve göz bulguları açısından gerekli olan diğer testlerde istenir.

    Tedavi: Kan Kalsiyum düzeyi çok yüksek olanlarda Kardiak etkilerden korumak için acil müdahale edilmesi gerekir. Ilımlı kalsiyum yüksekliği olan kişilerde kalsiyumu yükseltme potansiyeli olan Lityum, Tiyazid ve kalsiyum preperatları gibi ilaçlar kesilir. Hastaların günde en az 2-2.5 litre su içmeleri ve kalsiyumdan fakir (süt, peynir, yoğurt vb) diyet ile beslenmeleri söylenir. D vitamini eksik olanlar uygun şekilde tedavi edilir. Kemiklerinde hiperparatiroidiye bağlı erimesi olanlara Bifosfanat grubu kemik erime ilaçları başlanır.

    Paratiroid Adenomlarının kesin tedavisi cerrahidir. Şikayeti olan hastaların hiç beklemeden ameliyat olmaları gerekmektedir. Paratiroid adenomu olup hissedilen hiçbir şikayeti olmayan kişilerde (Asemptomatik Hiperparatiroidi) ise aşağıda sıralanan durumlardan herhangi birinin olması durumunda yine cerrahi tedavi önerilmektedir.

    Kan kalsiyum değeri normal laboratuar üst sınırından 1mg/dl (0,25 mmol/L) fazla ise

    Kreatinin klirensinin, uygun yaş ve cins normal değerine göre, % 30 ve üzerinde azalması

    Kemik kırık riskinin artmış olması

    Hastanın 50 yaşından küçük olması

    Tıbbi açıdan takip edilemeyecek hastalar

    2. Hipoparatiroidi :

    Parathormon eksikliği veya Parathorormonun etkisine direnç gelişmi sonrası ortaya çıkan duruma hipoparatiroidi denilir. Hipoparatiroidi nedenlerini genel olarak 3 grupta toplayabiliriz.

    Poligandüler sendrom kompanenti olarak

    Tiroid cerrahisi veya İyot 131 (Atom) tedavisi sonrası

    Parathormon etkisine direnç gelişimi (Psödohipoparatiroidi).

    Semptomlar : Parathormon düşüklüğü sonrasında kan kalsiyum düzeyinde düşüklük gelişir. Hipokalsemi sonucunda el, ayak ve dudak çevresinde uyşma , karıncalanma ve kasılma , tetani, bronkospazm, kalte ritim bozukluğu, depresyon, gözde katarak ve hipotansiyon gibi bir çok farklı semptom ortaya çıkabilir.

    Tanı Testleri : Klinik şüphesi olan hastalarda total kasiyum iyonize kalsiyum, fosfor, magnezyum, albumin, alkalen fosfataz, 25-OH vitamin D ve parathormon düzeylerine bakılır. Poliglandüler sendrom düşündüren bulgusu olan hastalarda vücuttaki diğer hormonlar ile ilgili gerekli görülen testlerde istenir. Psödohipoparatiroidi düşünülen hastalarda ise dinamik endokrin testler uygulanır.

    Tedavi : Bronkospazmi tetani ve ritim bozukluğu gibi hayatı tehtit eden hipokalsemi bulgusu olanlarda ve kan kalsiyum düzeyi ileri derecede düşük olanlarda acil damardan kalsiyum replasmanı yapılır. Cerrahi veya İyot 131 tedavisi sonrası hipoparatiroidi gelişen hastalarda ise ömür boyu uygun dozda ağızdan kalsiyum ve aktif vitamin d takviyesi verilir ve belirli aralıklar ile hastanın değerleri kontrol edilir. Parathormon düşüklüğü tedavisinde kullanılmak üzere Parathormonun enjeksiyon şeklinde kullanılabilen formu üretilmiştir. Yurtdışında Natpara isminde piyasada bulunan ve kullanılan ilaç henüz ülkemizde bulunmamaktadır.

  • Eşler Arası Sadakatsizlik

    Eşler Arası Sadakatsizlik

    Aldatma, eşler arasındaki yazılı olmayan sadakat kontratının bozulması gibidir. Antropologlar tek eşliliğin yeni bir kavram olduğunu, sorunların da bir yanıyla buradan kaynaklandığını söyleseler de modern dünyada evlilik ömür boyu tek eşli olmanın sözünü vermek gibi bir anlam ifade ediyor ve hem erkekler hem de kadınlar tek eşliliği tercih ettiklerini bildiriyorlar. Fakat bununla birlikte, antropologları doğrulayacak biçimde, Davranış Bilimleri Enstitüsü’nün raporuna göre evli erkeklerin %22’si ve evli kadınların da %14’ü eşlerini en az bir kere aldatıyorlar. Raporda aldatmaya hem fiziksel hem de duygusal aldatma dahil edilmiş. Erkekler fiziksel aldatmaya daha yatkınken kadınlar duygusal aldatmaya yöneliyorlar. Uzmanlara göre bunun nedeni erkeklerin kendilerini sözelden ziyade fiziksel olarak ifade etmeye daha yatkın olmaları ve cinsel tatmini yakalayamadıkları noktada bağlılıklarının da azalması. Öte yandan kadınlar için aldatma, duygusal boşluğun doldurulması ihtiyacı ile ortaya çıkıyor. Eşi tarafından arzulandığını, sevildiğini veya değer verildiğini hissedemeyen kadın ona bu ilgiyi gösteren başka birine çekilebiliyor ve genellikle bu kaçamak, evlilik ilişkisinin bitirilmesinin bir adımı oluyor kadın için. Erkeklerin duygusal konuşmalar yapmasının veya sevgisini dolaylı olarak göstermesinin yaygın olmadığı bir toplumda aldatmanın nasıl doğal olarak ortaya çıkabileceği buradan görünüyor sanırım. Görüntü yüzeyden böyleyken biraz daha derine indiğimizde, uzmanlar, sadakatsizlik ve kıskançlığın en çok şu problemlerle ilintili olduğunu söylüyorlar:

    • Aşkın ve heyecanın kaybolması:

    Heyecanın kaybolması olarak da nitelendirilen bu faktörde kişiler partnerinin doğru kişi olup olmadığını sorgulama içine giriyor zira bir noktadan sonra karşı taraftan beklediğinin altında bir duygusal ilgi ve yakınlık görmeye başlayabiliyor. Uzmanlara göre aşkın kaybolması denen şey, en aşık görünen çiftler için dahi gerçekleşen bir hadise, ve öyle o kadar da kötü bir duruma işaret etmiyor aslında. Çalışmalar, çiftlerin özellikle evlendikten sonra 2-4 yıl arasında o büyük tutkularını kaybettiklerini ve o eski heyecanın olmamasının da bir şeylerin bittiği anlamına geldiğine yorulduğu için aldatmaların bu dönemde yoğunlaştığını gösteriyor. Partnerimizle ilgili -onun da yardımıyla- yarattığımız o imajın yavaş yavaş yok olması, bize hem onun artık farklı biri olduğu hissini verebilir hem de ilişkinin asla eskisi gibi olmayacağı yanılsamasını. Tam da bu nedenle yanlış kişiyi seçtiğimiz hissine kapılıp duygusal ihtiyaçlarımız için başka birilerine yönelebiliriz. İlişki terapistlerine göre ise, heyecanın kaybolduğu ve sıradanlığa düşülüyormuş gibi görünen dönem aslında kişilerin sevgi, saygı, huzur gibi daha güçlü bağlarla birbirlerine bağlanacakları dönemdir. Bedenimiz evrimsel olarak adapte olmaya ve stabil bir duruma geçmeye meyillidir. Dolayısıyla kaç partner değiştirirsek değiştirelim geleceğimiz nokta aynıdır. Bu doğrultuda, bu hislerin ortaya çıktığı noktada partnerinizi olduğu haliyle tanımayı, güçlü ve güçsüz yanlarıyla sevmeyi, birlikte büyümeyi öğrenmek, kaybettiğiniz heyecanı onunla birlikte aramak ilişkinizin zayıflamasından ziyade güçlenmesine yardımcı olacaktır.

    Çalışmalar, yanında farklı nedenlerle de olsa heyecan duyduğumuz veya birlikte yeni bir şey ürettiğimiz kişilere daha çok bağlılık geliştirdiğimizi gösteriyor. Birlikte yapacağınız bir yamaç paraşütü, sizi heyecanlandıran bir gezi veya birlikte yapacağınız bir maket bile ilişkinizdeki sıradanlığı bozup bağlarınızı güçlendirecektir.

    • Cinsel tatminsizlik:

    Aile ve çift terapistlerine göre, çiftlerin ortak olarak en çok yakındığı konulardan biri cinsel doyumsuzluk. Sanıldığının aksine yalnız erkekler değil kadınlar için de cinsel tatmin, iyi bir ilişkinin önemli bir unsuru olarak görünüyor. İlişki ve cinsellik terapistleri eşler arasındaki cinsel birlikteliğin bağlılık üzerindeki önemli etkisine değiniyorlar. Cinsel ilişkinin hem fiziksel hem de duygusal bir tatmin sağladığı düşünüldüğünde bu durum daha anlaşılır hale geliyor. Araştırmalara göre tatmin edici bir cinsel ilişki vücutta anti-depresan özelliği gösteriyor, yani vücudu rahatlatıyor, mutluluk hormonu olan serotonin salınımını hızlandırıyor. Ayrıca partnerler arasındaki uyum ile bütünlüğün artmasında önemli rol oynuyor. Fakat aşkta olduğu gibi cinsel birliktelikteki heyecan da doğal akışında- müdahale edilmediği durumda gitgide azalan bir seyirde ilerliyor. Çok sevdiğiniz bir yemeği her gün yemeye başladığınızı düşünün. Nasıl olurdu? Ne kadar sevseniz de aynı haliyle yediğinizde bir noktada sıkılmaya başlardınız sanıyorum. Fakat her seferinde farklı bir biçimde pişirilmiş, farklı bir baharatla tatlandırılmış olduğunda sıkılma ihtimaliniz çok daha az olurdu. Dolayısıyla aşkta olduğu için cinsel birlikteliğinizde de partnerinizle yeni şeyler denemekten çekinmeyin.

    • Düşük Bağlılık:

    Eşler arasındaki bağlılığın az olması, yukarıdaki nedenlerden başka birçok etkene bağlı olabilir. Değer görmeme hissi bunlardan biridir. Her iki partner için de evde veya iş yerinde yaptığı işlerin, yoruluyor olmasının veya kişisel ihtiyaçları olmasının görülmemesi yaralayıcıdır. Bunun ortaya çıkmasının en önemli nedeni iletişim eksikliği uzmanlara göre. Partnerler ihtiyaçlarını, beklentilerini veya bunların karşılanmaması sonucu ortaya çıkan rahatsızlıklarını suçlama veya küskünleşme gibi pasif yollardan aktarmayı denediklerinde karşılıklı bir anlaşılmama ve uzaklaşma ortaya çıkmaktadır. Aile ve çift terapistlerine göre de çiftlerin en sık yaşadıkları sorun bu etkin iletişim kuramama sorunudur. Evin gerekliliklerinden yorgun düşmüş bir kadının her an güzel görünmemesi onun için anlaşılabilir bir durum olmalıdır fakat eşi açısından sürekli evde duran ve sabit bir işi olmayan bir kadın için güzel görünmek çok kolay bir durum gibi görülebilir. Öte yandan bütün gün işi gereği gezmiş ve çok yorulmuş olan bir partnerin akşam eşine yeterince ilgi gösterememesi de anlaşılabilir bir durum olmalıdır. Fakat konuşulmadığında, bunlar derinlerde birikecek ve pasif agresif davranışlar olarak ortaya çıkacaktır ki bunlardan biri de sadakatsizlik olmaktadır.

    • Benlik Değerinin Korunması Çabası:

    Bir önceki başlıkla paralel olarak, partnerlerin kendi ilişkilerinde değer görmediği ve kendilerini yetersiz hissettikleri durumlarda değerlerini yükselten başkalarına yönelme eğilimleri sık karşılaşılan bir durumdur.

    Hamilelik sonrasında erkeklerin aldatma eğiliminde olması ile ilgili yaygın inanış da buradan gelmektedir. Annelerin de duygusal karmaşa yaşadığı ve hem fiziksel hem de duygusal bütün ilgilerinin bebeğe yöneldiği bu dönemde, görülmediğini hisseden erkeklerde bu durum ortaya çıkabilmektedir. Uzmanlar, bu dönemde ailelere iş bölümü yapmayı ve çocuğun sorumluluğu ile ihtiyaçlarını olabildiğince eşit olarak gidermelerini öneriyorlar.

    Öte yandan, özellikle erkeklerde fakat kadınlarda da, uzmanların orta yaş bunalımı olarak nitelendirdiği dönemde kendini güzel/yakışıklı hissetme ihtiyacı ile yaşça küçük erkek ve kadınlara yönelme eğilimi görülmektedir. Erik Erikson’ın üretme ihtiyacıyla tanımladığı bu dönemde, kişiler benlik değerlerini koruyabilmek için başkalarından övgü görmeyi beklerler. Kişinin illa başarısız olması da gerekmez, başka alanlarda başarıları olabilir fakat hala eskisi kadar çekici olduğunu görme ihtiyacı bu eğilimlerini ortaya çıkarabilir.

    • Çevresel Faktörler:

    Bunlara ek olarak, ikincil nedenler olarak de nitelenen çevresel faktörler de aldatma eğiliminin aksiyona geçirilmesinde önemli nedenlerdir. İnternet bu anlamda en önemli araçlardan biri olarak ortaya çıkıyor; hem pornografiye ulaşımın hem de duygusal aldatmanın en önemli yardımcısı konumunda. Ayrıca iş gereği dönemsel olarak evden uzak olmak, ve yakalanabilirlik ihtimalinin düşük olması da bu eğilimi besliyor.

  • Raynaud fenomeni nedir?

    Raynaud fenomeni nedir?

    Soğuk havalarda insan vücudu iç sıcaklığını muhafaza etmek için hormonal, nörolojik ve damarsal pek çok karmaşık mekanizmayı devreye sokar. Bu koruyucu etkilerin sonucu gövde sıcaklığımız düşmeden önce el ve ayaklarımızı soğur. Hatta soğuk yeterince fazla ve süre uzunsa parmaklarımızda, dudak ve kulaklarımızda morarma başlar. Buna sebep olan, yukarıda bahsedilen mekanizmalar ile cilde giden küçük damarların büzüşmesi ve bunun sonucunda beslediği alana yeterli kanın ulaştırılamamasıdır. Tekrar normal ısıya dönüldüğünde büzüşmüş olan bu damarlar gevşer ve parmaklar yeniden normal sıcaklık ve rengine dönerler.

    Raynaud Fenomeni denen durumda bu normal fizyolojik yanıt abartılı çalışır ve damarlardaki büzüşmenin sonucunda parmaklarda ortaya çıkan renk değişikliği dışarıdan kolaylıkla fark edilecek şekilde belirgin hale gelir. Hatta ağır durumlarda parmak uçlarında iyileşmesi zor olan yaralara bile neden olabilir.

    Sizde Raynaud Fenomeni olup olmadığını nasıl anlarsınız? Öncelikle Raynaud’yu ortaya çıkaran faktör SOĞUKtur. Raynaud Fenomeni denebilmesi ortaya çıkan değişikliklerin soğukla veya sıcak bir ortamdan daha serin bir ortama girilmesi gibi ani ısı düşmeleri ile ortaya çıkması gerekir. İkinci olarak el ve ayaklarda çabuk üşüme, soğukluk hissetme tek başına Raynaud olduğunu göstermez, buna mutlaka eşlik eden PARMAKLARDA BELİRGİN RENK DEĞİŞİMLERİnin gözlenmesi gerekir. Klasik bir Raynaud atağında soğuk maruziyeti sonrası parmaklarda genelde 3 aşamalı bir renk değişimi ortaya çıkar:

    1. İlk önce küçük damarların büzüşmesi nedeniyle parmak uçlarına kan ulaşamaz ve bazı parmakların uçlarında belirgin beyazlama görülür.

    2. Zaman geçtikçe kan akımı bozulan parmaktaki kanın oksijen miktarı azalır ve parmak mor renk alır.

    3. Son olarak ortam ısısı normale dönünce parmakta büzüşmüş olan damarlar yeniden gevşer ve o bölgeye aşırı kanın hücum etmesi ile parmak kızarır

    Raynaud Fenomenini Bulgularını Bir Kez Daha Özetlersek:

    Soğukta olur, ısınınca geçer.

    Genelde parmak uçlarında, nadiren kulak kepçesi gibi uç bölgelerde olur.

    Parmak uçlarında sınırı çok net olan belirgin beyazlama ve morarma şeklinde renk değişikliği olur

    Genelde bir veya birkaç parmakta başlar. Zamanla diğer parmaklarda da ortaya çıkabilir.

  • Reaktif hipoglisemi nedir?

    Reaktif Hipoglisemi nedir?

    Özellikle karbonhidrattan zengin bir yemekten 3-5 saat sonra ortaya çıkan bir açlığı takiben kan şekerinin düşmesi sonucu yaşanan aşırı terleme, çarpıntı, ellerde titreme, konsantrasyon kaybı, sinirlilik, bulantı, aşırı acıkma hissi oluşur. Bu yakınmalar karbonhidrat alımından hemen sonra düzeliyorsa, bu tablo “reaktif hipoglisemi” olarak adlandırılır.

    Reaktif Hipoglisemi nasıl gelişir?

    Şeker metabolizmasındaki düzensizlik, reaktif hipogliseminin en sık nedenidir. Normalde, gıdalarla aldığımız şeker hücre kapısına kadar taşınır, insulin denilen hormon sayesinde hücre içine girer, yanarak enerjiye dönüşür ve böylece yaşam devam eder. Reaktif Hipoglisemi genelikle insülin direnci ile beraberlik gösterir. Vücut gelişen insulin direncini aşabilmek, şekeri hücre içine sokabilmek için, olması gerekenden daha fazla insulin salgılamaya başlar. Daha fazla salgılanan insulin sayesinde, yemeklerden veya karbonhidratlı bir gıdanın alımından hemen sonra şeker düzeyi normal sınırlarda kalır. Bu normal değerlerin sağlanması ancak fazla miktarda insulinin kana geçmesiyle mümkün olduğundan, ilerleyen saatlerde kandaki yüksek insulin şekerin düşmesine neden olacaktır. Kişi bir defada ne kadar fazla karbonhidrat alırsa, o kadar daha fazla insulin salgılanacaktır.

    Reaktif Hipoglisemi ne zaman ortaya çıkar?

    Reaktif hipoglisemi prediabetik dönemde, gastrik boşalma zamanının kısaldığı durumlarda, duodenal ulserde, gastrojejunostomi operasyonlarından sonra da ortaya çıkar. Hipertiroidi gibi gastrointestinal motiliteyi hızlandıran hastalıklarda aynı tabloyu ortaya çıkarırlar. idyopatik reaktif hipoglisemi oldukça sık rastlanan bir tablodur. Rafine karbonhidrattan zengin bir yemekten 3-5 saat sonra ortaya çıkan bu tabloda semptomları gözden geçirdiğimizde, hipogliseminin kardiyolojik ve psikiyatrik hastalıklara benzeyebilir ve bu gibi durumlarda hipogliseminin araştırılması gerekir.

    Reaktif Hipoglisemi tanısı nasıl konur?

    Tanıda kullanılan iki önemli test vardır:

    Uzamış açlık testi

    Oral glukoz tolerans testi

    Uzamış açlıkta normalde kan şekeri düşer. insülin de bu düşüşü izler. Açlığın 72. saatinde kan şekeri 45 mg/dl çevresindedir ve burada sabit kalır. Glisemi 30 mg-40 mg/dl iken pratik olarak insülin undetectable (ölçülemez) olmalıdır.

    Oral glukoz tolerans testi reaktif hipoglisemiyi ortaya çıkarmakta kullanılır. Fizyolojik olmadığı ileri sürülmektedir. Bununla beraber henüz yerine koyabileceğimiz bir test yoktur. Bununla beraber 6 saat süren oral glukoz tolerans testinde, test sırasında yakınmaların olması ve gliseminin 55 mg/dl’nin altına düşmesi tanıda önemlidir.

    Reaktif Hipoglisemi ile beraber olan hastalıklar nelerdir?

    Hipertansiyon,migren,aritmi,gıda alerjisi,düşük riski reaktif hipoglisemi ile sıklıkla birliktelik gösterir.

    Reaktif Hipoglisemi nasıl tedavi edilir?

    Diyet ve egzersizle tedavi edilir. Düşük Glisemik indeksli diyet verilebilir.İnsülin direnci için kullanılan ilaçlar şikayetleri azaltabilir.

    .