Etiket: Ortam

  • Okullar açılıyor!!

    Okullar açılıyor!!

    2017-2018 eğitim-öğretim döneminin başlamasına çok az kaldı. Tüm başlangıçlar kaygı vericidir, yetişkinler için de çocuklar için de. Yetişkinler olarak yeniliklerle deneyimlerimizden dolayı daha kolay başederiz. Çocuklar için ise yeniliklerle başetmek çok daha zorlayıcıdır, bu süreçte ebeveynlerin ve diğer yetişkinlerin destekleyici tutumlarının büyük önemi vardır.

    Özellikle okul öncesi eğitime ya da ilkokul 1. Sınıfa başlama süreci çocuklar için, dolaylı olarak da ebeveynler ve eğitimciler için uygun ele alınamadığında kaotik bir duruma dönebiliyor. Bu süreçte nasıl tutum takınıldığı çocuğun gelişimi ve başetme becerileri açısından büyük önem kazanıyor.

    Okul öncesi eğitimi için ailelerin genelde ‘istemiyorsa gitmesin’ ya da ‘zaten oyalansın diye gönderiyoruz’ şeklinde olan bakış açısı hem okul öncesi eğitim bilincini köreltiyor hem de çocuğun düzenli-disiplinli bir hayata adapte olmasını zorlaştırıyor.

    Çocuk okul öncesi dönemde kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verecek düzeyde yetkin değildir. Çocuğumuzun zekasıyla da bu durumun ilgisi yoktur.

    Bu gelişim dönemindeki bir çocuğun kapasitesi ne kadar yüksek olursa olsun dönemsel olarak yetkinliği yoktur. Bu nedenle okul öncesi dönemde okul kararını çocuğa verdirmek çocuktaki sağlıklı gelişim sürecini sekteye uğratır.

    Çocuğum okul öncesi eğitim almalı mı ?

    Şehir hayatı ve buna paralel olarak insanların daha az iletişim kurarak daha kapalı yaşamaları, teknolojinin çok yaygınlaşmış olmasına pararlel olarak eğlence anlayışının değişmesi, güvenli mahalle ortamı ve sokak oyunları algısının değişmiş olması, yoğun iş hayatı ve az çocuk sahibi olma gibi daha sayılabilecek pek çok neden çocuğun okul öncesi dönem gelişimine katkı sağlamamızı zorlaştırıyor.

    Bu süreçte çocuğun becerilerinin yaşıyla paralel gelişebilmesi, yaşıt ilişkilerini sağlıklı sürdürebilmesi ve eğlenceli vakit geçirebilmesi için okul öncesi eğitimin çocuğa çok önemli katkı sağladığını düşünüyorum.

    Çocuğum okula alışmakta zorlanıyor mu ?

    Okul öncesi döneme kadar anne babasından uzak kalmamış olan çocuğun bu yeni başlangıç sürecinde kaygı düzeyinin artması, ağlaması, ebeveyninden ayrılmakta zorlanması tabiki olağan. Bu süreçte çocuğa sakin ve destekleyici yaklaşım çok önemli.

    Her zaman olduğu gibi bu süreçte de çocuğa dürüst olunması ve güven verilmesi şart. Yani çocuğu okula bırakıp haber vermeden ortamdan kaçıp gitmek, ya da öğretmenin ailenin suratına kapıyı kapatıp ayrılık sürecini hızlandırmaya çalışması tabiki çocuğun güvenlik arayışını olumsuz etkiler ve çocuk güvende hissetmediği ortamda kaygılarıyla başedemez.

    Öfkeli, kızgın, üzgün davranailir, durdurulamayan ağlamalar olabilir. Bu süreçteki en kritik nokta çocuğa anlayış gösterip, ‘zorlanıyorsun, haklısın, ancak bizim de yardımımızda bu sorunu aşacağız’ mesajını verebilmektir. Bunun için de bir süre annenin ortamda bulunmasına müsaade edilmesi, kademeli olarak annenin ortamdan uzaklaşmasının sağlanması, olumlu gidişatta çocuğun sözel olarak takdir edilmesi ve teşvik edilmesi, çocuğun ağlamasına müsaade edilmesi ve zorla susturulmaya çalışılmaması çok önemlidir. Bu sürecin gidişatını pek çok değişken etkilemektedir.

    Kaygılı-korumacı ebeveyn tutumu ya da otoriter / dayatmacı ebeveyn tutumu, daha önce kurallı düzenli bir yaşam tarzının gelişmemiş olması ya da çocuğun kaygı düzeyinin yüksek olması süreci sekteye uğratacaktır.

    Bu noktada çözüm asla okuldan vazgeçmek değildir. Şayet okuldan vazgeçilirse ‘korkmakta haklısın, okul korkulacak bir ortam o nedenle gitmemen daha uygun’ mesajını çocuğa vermiş oluyoruz.

    Çocuk bu mesajı aldığında okul konusunda çocuğun zihnindeki algıyı da olumsuz etkilemiş oluyoruz. Bu algı da sonraki yıllarda okula alışma sürecini olumsuz etkiliyor. Bu nedenle en sağlıklı tutum uygun ele alınmasına rağmen kriz çözülmediğinde çocuk psikiyatri uzmanına başvurarak yardım almaktır.

    Çocuğum mini mini bir oluyor !

    Okul öncesi dönemde okula alışma zorluğu genelde pek çok aileyi kaygılandırmaz, okula gitmeme alternatifinin olmasından dolayı.

    Ancak ilkokula başlama döneminde çocuğun okula alışması zorunludur. Bu nedenle öncesinde yukarıda bahsettiğim hatalar yapıldığında kriz devam eder ve 1. Sınıfa başlayan ancak okul korkusundan dolayı eğitim hayatına düzenli devam edemez, akademik olarak geride kalır, yaşıt ilişkisi geliştiremez ve uzun vadede özgüven eksikliğine neden olur.

    İlkokul dönemiyle beraber oyuncaklı-eğleceli okul ortamının geride kalması, daha kurallı ve disiplinli bir ortama girme, ödev-sorumluluk beklentisi gibi nedenlerle ilkokula alışma süreci okul öncesine kıyasla daha zor olabiliyor. Yine bu süreçte de ailenin ve sınıf öğretmeninin anlayış ve sabır göstermesi, çocuğa bu nedenden dolayı kızılmaması-küsülmemesi, çocuğun cezalandırılmaması ya da ödüllendirilmemesi ve sıkıntılara rağmen okula devamının sağlanması çok önemlidir.

    Süreç içinde sıkıntıları artarak devam eden, kaygı düzeyi çok yüksek olan ve başetmekte zorlanan çocukların ailelerinin okul süreci aksamadan mutlaka en kısa süre içinde bir çocuk psikiyatri uzmanından yardım alması gerekmektedir.

  • Okula Uyum

    Okula Uyum

    Okulların açılmasıyla birlikte ailelerde ve çocuklarda yeni ortama uyum sağlamanın davranışsal değişikliklerini gözlemliyoruz. Bu süreçte aileler birçok kaygı yaşamaktadır. Bazen aileler çocuklarından ayrıldıkları için suçluluk duyar. Bu durum çocukların okul korkusunu arttırır. Çocuğun ayrılırken duygusal olarak annenin üzgün olması kreş ve anaokuluna yeni başlayan çocukta belirsizlik ve terk edilme kaygısı yaşanır. Çoğunlukla aşırı koruyucu ve hoşgörülü ortamda yetişmiş çocuklarda bu kaygı durumu daha yoğun yaşanır. Okula uyumun kolay ve sorunsuz bir şekilde gerçekleşmesi çocuk için oldukça önemlidir. Okula uyumda çocukların zorlanmasının birden fazla nedeni olabilir;

    Ayrılık kaygısı

    Belirsizlik ve bilinmezlik

    Anneye aşırı düşkün olmak

    Performans kaygısı

    Yeni kardeşin doğumu veya annenin hamile olması

    Anne ve babanın hasta olması

    Çocuğun yeni ortamlara alışmakta zorlanması

    Çocuğun mizaç özellikleri

    Evde kuralların olmaması

    Okula uyum sürecinde aileler için bazı öneriler;

    Okula başlamadan önce yaşanılacak süreç ile ilgili çocuğa ayrıntılı bilgi verilmelidir. Sadece oyun ortamı değil okul kavramı anlatılmalıdır.

    Okul seçiminde mutlaka çocukta bulunmalıdır,

    Okulun olumlu yanlarından bahsederek teşvik edilmeli,

    Sorumluluk bilinci kazandırılmalıdır,

    Aile sabırlı olmalıdır,

    Aile çocukla okula geliş gidiş saatleri ile ilgili konuşmalı, sadece belli bir zaman dilimi içinde kreş/anaokulunda kalacağı söylenmelidir,

    Özellikle ilk günlerde çocuk kapıdan teslim edilip kapıdan teslim alınmalı, vedalaşma mümkün olduğunca kısa tutulmalı,

    İlk günlerde fazla soru sormak, ne yediği ile ilgilenmek çocuğun uyumunu bozabilir. Sadece ”Günün nasıl geçti?” diyerek kendisinin anlatması beklenilmelidir,

    Yeni uyum sürecinde çocuğun düzenli yaptıklarına müdahale edilmemelidir,

    Çocuğun evden stressiz ayrılmasına özen gösterilmelidir,

    Okul alışverişinde mutlaka çocukta dahil edilmelidir,

    Anne- babanın kaygılarından çocuğa bahsedilmemelidir,

    Kötü olduğunda seni alırım demekten kaçınılmalıdır,

    Uyum sorunları hafta başından hafta sonuna doğru azalacaktır. Aileler sabırlı ve sakin olmalıdır.

    Çocuklar kendini güvenli hissettikleri ev ortamından yabancı bir ortam olan okula gitmede zorlanması normaldir. Bu süreci hem aile için hem de çocuk için iyi yönetmek gerekir. Okula başlama doğal bir süreç olup, okula başlamadan hemen önce değil çocuğun bütün gelişim dönemlerinde çocuğa sorumluluk bilincinin anlatılması fayda sağlayacaktır.

  • Stres ve Başa Çıkma Yolları

    Stres ve Başa Çıkma Yolları

    Bir organizma çevresine sürekli uyum yapma durumuyla her an karşı karşıyadır. Bireyin dış çevresindeki fiziksel koşullar ya da içinde bulunduğu sosyal ortamdaki psikolojik koşullar uyumu ya kolaylaştırır ya da zorlaştırır. Uyumun zorlaştığı anlarda organizma bedensel ve psikolojik olarak yorulmaya başlar. Dış çevrede ki fiziksel koşullara basit bir örnek hava soğukluğu verilebilir. Hava soğudukça birey kendini korumak ve bir anlamda çevreye uyum yapmak için üstüne bir şeyler giymek, ya da sıcak bir ortama girmek zorunluluğu duyar. Psikolojik koşullara örnek olarak da üniversite giriş sınavına çalışan bir bir kimseyi düşünebilirsiniz. Sınava hazırlanma kaygısı, sınavda geçme veya kalma korkusu bireyde gerginlik yaratır. Bireyin, fiziksel ve sosyal çevreden gelen uyumsuz koşullar nedeniyle, bedensel ve psikolojik sınırlarının ötesinde harcadığı gayrete “stres” adı verilir.

    Stres üç süreçte yaşanır. İlk dönem alarm tepkisi adını alır. Bu dönemde otonom sinir sistemi gayet faal bir duruma geçer ve salgı bezlerini uyararak kana bol miktarda adrenalin ve onun etkisi altında ortaya çıkan diğer biyokimyasal maddeleri pompalar. Salgıların etkisi altında vücut alarm durumuna geçer ve ortaya çıkacak acil durumlarla uğraşmaya hazırlanır. Stres veren uyarıcı ya da ortam devam ederse ikinci dönem ortaya çıkar. İkinci basamağa direnç dönemi adı verilir. Bu dönemde organizma yapmış olduğu alarm tepkisini ortadan kaldırır. Stresli ortama bir tür uyum yapar ve kandaki biyokimyasal maddeleri geri çeker. Organizma, sanki normal koşullar altında işliyormuş izlenimi verir. Ne var ki, gerçekte organizma yorulmaktadır. Ve içten içe direncini yavaş yavaş kaybetmektedir. Üçüncü basamağı oluşturan tükenme döneminde beden artık stresin baskısına dayanamaz, direncini kaybeder.

    Stresle Başaçıkma Yolları:

    Stres modern insanın günlük yaşamının bir parçasını oluşturur. Sabahleyin kalktığınızda suyun ya da elektriğin kesik olması, kaloriferin yakıt yokluğundan yanmaması ve bu nedenle evin soğuk olması , otobüs duraklarında ki izdiham, iş yerindeki sigara dumanı ve insanların sürekli hırçın bir tavır ve ses tonuyla birbirleriyle konuşmaları, öğle yemeği için gittiğiniz lokantanın pisliği, garsonların kabalığı, yemeğin geç ve soğuk gelmesi, vb. stres kaynağı olarak sizi sürekli etkiler.

    Bu günlük strese hastalık, ölüm, ayrılık ve benzeri gibi diğer olaylar eklenince artık daha fazla dayanamazsınız. Önemli hastalıklar kendini göstermeye başlar. Stresli olayları önlememiz çoğu kez olanaklı değildir. Bu nedenle stresle başa çıkma yollarını öğrenip, günlük yaşamımıza uygulamakta büyük yarar vardır.

    Bilinçli Başa Çıkma Yollarından Kaynağı Bulma Tekniği:

    1-Kaygınızın farkına varın ve kaygılı olduğunuzu kabullenin: En önemli adımlardan biri budur. Kaygılı olduğunuzun farkına varamazsanız. Kendinize yardımcı olamazsınız. Siz kaygılıyken bedeniniz ve ona bağlı olarak davranışlarınız az yada çok değişir. Örneğin daha yüzeysel solunum, daha sık kalp çarpıntısı, dikkatinizi belli bir konuya toplayamama, hemencecik alınma veya en ufak şeyden öfkelenme gibi belirtiler, kaygı sonucu ortaya çıkar. Bedeninizin ve davranışlarınızın farkındaysanız bu değişiklikleri hemen gözleyebilirsiniz. Kaygılı olduğunuzun farkına vardığınızda önünüzde iki olanak vardır. Kaygılı olduğunuzu ya kabul eder ya da etmezsiniz. Kaygılı olduğunuzu kabul etmezseniz, bundan sonraki adımları uygulama fırsatı bulamazsınız.

    2-İçinde bulunduğunuz durumdan bir süre uzaklaşın ve durumunuzu gözden geçirin. Örneğin evdesiniz ve ev ortamında iken kaygılı duruma girdiğinizi fark ettiniz ve bu kaygının altında yatan nedenleri bulmaya karar verdiniz. Kararınızı uygulamaya koyabilmek için ev ortamından bir süre uzaklaşın ve ev durumunuzu gözden geçirin.

    Bir süre uzaklaşmak değişik biçimlerde yapılabilir. Bir yürüyüşe çıkabilirsiniz, bir parka gidip oturabilirsiniz, ne yaptığınız önemli değil, önemli olan bir süre ev ortamından uzaklaşmaktır. Kaygınız iş ortamıyla ilgiliyse, işten bir süre uzaklaşın ya da iş başında olmadığınız bir zamanda aşağıdaki basamakları gözden geçirmeye devam edin.

    3-kendinizi en iyi (en rahat) hissettiğiniz ortamı hayal edin; gözlerinizi yavaşça kapayın, hiç acele etmeden sakin bir biçimde nefes alıp vermeye başlayın. Derin ve muntazam nefes alın ve yavaş yavaş gayet sakin bir biçimde nefes verin, her nefes alıp verişte ondan sıfıra doğru birer birer sayın. Bir rakamına ulaştığınızda kendinizi huzur dolu hissettiğiniz bir ortamda hayal edin ve hayalinizi bir miktar devam ettirin. (3-4 dakika bu hayalinizi sürdürün.) Bu arada muntazam olarak nefes alıp vermeye devam edin. Hayal kurmanız bittikten sonra gözlerinizi yavaşça açın.

    4-Kaygınızın temelinde yatan nedenleri anlamaya çalışın.

    5-Kaygınızın ortadan kalkması için uygulayacağınız kısa süreli ve uzun süreli çözüm yollarını saptayın.

    6-Kısa süreli çözüm yollarını hemen uygulamaya koyun ve uzun süreli çözümler için gerekli adımları atmaya hazırlanın. İşe ufak ve basit adımlarla başlamakta yarar vardır.

    7-Kaygı için harcadığınız enerji ve zamanın hiçbir yararı olmadığını unutmayın.

    8-Kaygınızı abartmaktan sakının, olumsuz duyguları abartarak olduğundan daha da kötü göstermek çoğumuzun alışkanlığıdır. Böyle bir eğilim kısır döngü yaratır. Kaygı abartılınca daha çok kaygıya, daha çok kaygı daha çok abartmaya, abartma kaygının yeniden artmasına yol açar. Böylece enerji ve zaman kaygıyı çözme yerine büyütüp, beslemeye harcamış olur. Bu kısır döngüye girmekten sakının.

  • Evdeki alerjenler nelerdir? Aynı ortamı paylaştığımız akarlar alerjik reaksiyon sebebi

    Evdeki alerjenler nelerdir? Aynı ortamı paylaştığımız akarlar alerjik reaksiyon sebebi

    Alerjenler nerede ve nasıl bulunur?

    Astım sıklığı her geçen gün kentleşen dünyada artmaktadır. Türkiye’de astım oranı yüzde 10 ila 15 arasındadır.havadaki alerjenler bunun başlıca nedenlerinden birisidir. Ülkemizde çocuklarda %80 ininde çevresel sebepli alerjenler sorumludur.

    Alerjenleri ev içi ve ev dışı olarak sınıflayabiliriz. Dış ortamda ağaç, ot, çicek ve bazı küfler astımda başlıcalarıdır. Polene bağlı alerjisi olanlar astım atakları mevsimsel ataklar geçirir.

    Neye karşı alerjen olduğu bilinebilir mi?

    Küfe bağımlı olanlar ise mevsimden ziyade nemli ortamlarda ataklar gösterebilir. Ilıman iklimlerde küf oranı baharda artar yaz ortası ve sonuna doğru en yüksek düzeydedir. Bu yüzden küfe alerjisi olanlar bu mevsimlerde daha fazla solunum güçlüğü çekebilirler.

    Ev içerisindeki alerjenler ise tüm mevsimde görülebilir. Ev tozu akarları, evcil hayvan, hamam böceği ev içi küfler tüm mevsimde astım atağına sebep olabilirler.

    Başlıca polenler nelerdir?

    Fındık ağacı, akça ağacı, gürgen, huş ağacı, sedir ağacı polenleri, delice otu (lolium perene) , sinir otu polenleridir.

    Ev tozu akarları nedir ve nasıl ortamda yaşarlar ?

    Alerjenlerin büyük kısmını oluşturur. Başlıca besin kaynağı insan deri döküntüleri ve küflerdir. Akar çoğalması için en uygun ortam 25-30 derece ve nemim %70 ve 90 olduğu ortamlardır. Nem ortamla % 50 nin altına indiğinde akarlar yaşayamaz. Larvaları kuru havaya dayanıklıdır.

    Tüylü oyuncaklar, yastık yorgan battaniye, halı, battaniyede en fazla bulunurlar. Evde hayvan bulunması bu oranı etkilemez. Akar alerjenlerin en önemli kaynağı akarların dışkılarıdır.

    Akarlar hava yolu ile teneffüs edildiğinde iltihabi olayı başlatarak reaksiyona sebep olurlar.

    Küfler soluduğumuz havada bolca bulunabilir. Bodrum katlarda ve eşyaların yoğun bulunduğu ortamlarda fazla bulunur. Tahılların depolama alanlarında, meyve –sebzelerin konulduğu ortamlarda bulunabilirler. Ekmek, soğan bolca depolandığı ortmalarda siyah renkli küfler barınabilirler.

    Hayvan alerjenlerinin en önemli kaynağı hayvanların tüy, deri, idrar ve tükürükleridir. Kedilerdeki alerjenler köpeklere nazaran daha fazladır. Çünkü köpekler daha fazla yıkanmakla ve dış ortamda gezdirilerek daha fazla zaman geçirtilebilmesidir.

    Hamam böcekleri ve çiftlik hayvanları da alerjen kaynağı oluşturabilmektedir.

  • Bakıcı mı yuva mı ?

    Birçok ebeveynin ortak sorusu; çocuğum için acaba bakıcı mı, yoksa kreş mi daha iyi?

    Büyük heyecanla beklenen, en kıymetli varlık olan bebekleri dünyaya geldiğinde, birçok ebeveynin ilk ayları, bebeğin varlığına alışmakla geçer. Birkaç ay sonra artık bebek ebeveynlerine, ebeveynler ise bebeğine alışmıştır.

    Ve artık annenin işe başlama vakti geldi ise; eğer güvenip emanet edebilecekleri biri ya da bir akraba yok ise bu soru bir çok ebeveynin kafasını kurcalamaya başlamıştır.

    Ana ilkemiz durum her ne olursa olsun bebeğin güvenilir bir ortamda büyümesidir. Bu ister bakıcı olsun, ister bir akraba ya da kreş olsun kesinlikle güvenilir ve bebek dilinden, bakımından anlayan biri olmalı.

    Örneğin babaanne ya da anneanne bakıyor ise ki birçok bebek için çoğu zaman şansdır. Ama böyle bir imkan yoksa eve bakıcı alınması yada bir bakımevi düşünülebilir. Ancak bebeğe ilk yıllarda evde güvendiği kişilerce bakılıp, büyütülmesi bebeğin sağlıklı gelişimi açıcından önerilen bir durumdur.

    Tüm gelişimciler ve eğitimcilerin ortak düşüncesi, bebeğin ilk iki yılının evde ve güvenilir kişilerle geçirmesinin doğru olduğudur.

    Yine ortak uzman görüşleri; ilk yıllarını evde geçirmiş çocukların, iki buçuk yaşından sonra bir kreş, oyun grubu vb. sosyal ortamlara girmesi gerektiğini savunmaktadır. Çünkü ilk yıllarda dünyaya, ailesine ve kendine adapte olmakla zaman harcayan çocuğun, 2 yıldan sonra artık sosyalleşmeye, özellikle yaşıtlarıyla iletişime geçmesi gerekmektedir. Kreş vb. sosyal ortamlar çocuğun ileride aktif, sosyal, başarılı, kendine güvenen birey olması için temellerin atıldığı ortamlardır.

    Burada aileler, genellikle çocuklarının daha konuşamadığından, daha tuvaletini söyleyemediğinden kaygılanırlar ve kreşte zorlanıp etkileneceğini düşünürler. Aksine çocuk bazı gelişimlerini sosyal ortamda daha hızlı ve sağlıklı tamamlarlar. Örneğin çocuğun konuşması için (fizyolojik, zihinsel ya da işitsel bir sorun yoksa) yaşıtlarının olduğu sosyal ortamdan daha iyi bir ortam olamaz.

  • Etik bursa da sünnet

    Sünnet Nedir?

    Sünnet, penisin uç kısmını örten derinin cerrahi bir işlemle çıkarılmasıdır. Sünnet dünyadaki en eski ve en sık uygulanan cerrahi girişimlerden biridir.

    Sünnet Hangi Yaşta Yapılmalıdır ?

    Sünnet yaşı olarak herhangi bir fikir birliği yoktur. Sünnete seçmeli bir cerrahi işlem gözüyle bakıldığında çocuğun geçirmek zorunda olduğu Endişe verici ve ne olursa olsun canının yanmasına yol açacak bu işlemin Onun en az sıkıntı çekeceği ve anılarında yer almayacağı bir yaşta yapılması önemlidir.

    Sünnet yaşı belirlenirken 2 konu çok önemli hale gelmektedir. Bunlardan birincisi çocuğun yaşına uygun anestezi seçeneğidir. 2. Önemli konu ise yine sünnet uygulanacak çocuğun yaşına uygun bir ortamı olmasıdır.

    Etik Bursa Sünnet ve Çocuk Cerrahisi Kliniği tarafından sünnetler hem lokal anesteziyle hemde genel anesteziyle yapılabilmektedir. Aileler daha çok lokal anestezi ile sünneti tercih etseler de biz 1 ve 5 yaşları arasında genel anestezi ile sünnet yapıyoruz. 1 yaş altı bebeklerin başka sorunu yoksa çoğunlukla lokal anesteziyle sünnet yapıyoruz. 5 yaş üzeri çocuklarda çocuk ve ebeveynlerle birlikte karar veriyoruz.

    Sünnette karar verilirken sünnetin hangi ortamda yapılacağı da önemlidir. Hastanelerde çok önemli ve büyük ameliyatlar başarı ile yapılabilmekte iken çoğunlukla hasta olmayan bir sünnet çocuğuna göre tasarlanmış bir ortam bulunamamakta yada oluşturulmamaktadır. Maalesef bir çok hastanede büyük hastalar ve çocuklar aynı katta yatırılmakta, randevu durumuna göre bazen çok yataklı odalar kullanılmakta hatta bazen hasta çocuklarla küçük bebekler yan yana aynı odada yatırılmaktadır. Bu durum hasta olmayan ancak zaten stresli sünnet çocuğunu ve aileyi daha da endişelendirmektedir. Bu nedenle aileler sünnet kararı verilirken çocuğun yaşına uygun ortamın sağlanıp sağlanamayacağını araştırmalıdır.

    Sünnet öncesi, sünneti yapacak hekim tarafından çocuk muayene ile değerlendirilmeli. En uygun anestestezi ve ortam belirlenmelidir.

  • Koku

    En önemli duyularımızdan biridir ve beynimizin duygu, hafıza ve yaratıcılığı etkileyen kısmında yer alır. Koku alma duyusu 24 saat boyunca çalışır ve hiçbir zaman “kapatılamayan” tek duyudur. Vücudun ilk ve en tanımlayıcı deneme mekanizmasıdır, bir ortamın iyi ya da kötü olduğunu anında değerlendirir.

    İnsanda koku duyusu, günlük duyguların %75’ini etkiler ve hafızada önemli bir rol oynar.

    Koku ilginç şekilde duygusal geçiş sağlaması bakımından gerek ikna gerekse de manipülasyon için son derece elverişli bir enstrümandır.

    Olumlu etki bırakan bir koku sayesinde kötü bir ortama dair algıları pozitife çevirmek mümkündür. Kokunun bu özelliği onu ayinlerin ve her dinden kutsal mekanın vazgeçilmezi kılmıştır. Müslüman mimarlar, güzel kokulu maddeleri cami inşaatı sırasında minare harcına ilave ederek güneş ısısıyla koku moleküllerinin aktive olmasından yayılan kokuyu rüzgarın peşine takarak cami etrafında hoş kokulu bir ortam sağlamışlardır.

    Her cami çevresinde mini botanik bahçeleri misali envai çeşit kokulu bitkinin ekilmesi İslam mimarisi kokunun pozitif etkisinde faydalanılması açısından etkili bir detaydır. Bunun yanı sıra İslam’da kokulara özel bir yer ayrıldığı görülür. Kur’an’da ve birçok hadiste safrandan, öd ağacına, miskten, kafura kadar bir hayli kokudan sıfat olarak bahsedilir.

    Koku aynı zamanda canlılar dünyasının bir haberleşme aracı olarak mükemmel bir sinyal aracıdır. Bitkilerden diğer birçok canlıya kadar koku sayesinde haberleşen canlılar evrenin gizli diliyle var olurlar.

    İnsanlar, burnu kaplayan özel koku reseptör nöronları sayesinde 10.000’den fazla farklı kokuyu ayırt edebilirler. Her biri farklı bir gen tarafından kodlanan ve her biri farklı koku verenleri tanıyan yüzlerce farklı koku alma reseptörü olduğu düşünülmektedir.

    Yüzlerce reseptörün her biri spesifik bir gen tarafından kodlanır. Eğer DNA’nızda bir gen eksikse ya da gen hasar görmüşse, o gen ile alakalı kokuyu tespit edememenize sebep olabilir. Örneğin, bazı insanlar kafur kokusu için hiçbir zaman alamazlar.

    Kokuların algılanması ve yorumlanması kişiden kişiye değişmektedir. Cinsiyet ve yaş bu değişkenliğin en önemli faktörleridir. Genel olarak kadınlar erkeklere göre daha iyi bir koku duyusuna sahiptirler ancak yaş ilerledikçe, özellikle 60 yaşından sonra, hem erkek hem de kadınlarda koku duyusu zayıflamaya başlar.

    İnsanda koku duyusu, günlük duyguların %75’ini etkiler ve hafızada önemli bir rol oynar. İnsan, 10,000’in üzerinde koku molekülünü birbirinden ayırt edebilir. Bu koku molekülleri, teneffüs yoluyla burnun içine girer ve koku reseptörleriyle etkileşime geçer. Koku reseptörleri, bu bilgiyi beynimizin limbik sisteminde bulunan koku alma merkezine iletir. Limbik sistem, zamanda hafıza ve duyguları kontrol etmesinin yanı sıra iştah, sinir sistemi, vücut sıcaklığı, stres seviyesi ve konsantrasyonu etkileyen hormonların salgılanmasını kontrol eden hipofiz bezi ve hipotalamus alanı ile bağlantılıdır. Koku alma sistemi beyinde yer aldığından, koku alma duyusu hafıza, ruhsal durum, stres ve konsantrasyon ile yakından ilişkilidir.

    Duyguların iletişimi koku ile yapılabilir. Kokunun ruhsal durum, hafıza, duygular, eş seçimi, bağışıklık sistemi ve hormonları etkilediği yönünde iddialar da bulunmaktadır. Akademisyenler ve araştırmacılar, kokunun en basit tanımıyla istekleri doğrulayan bir ruh hali ürettiği ve bu yüzden etkili olduğu yönünde fikir birliği içerisindedirler.

    Aristo’nun tanımladığı beş duyudan ikisi olan koku ve tat alma, “kimyasal duyular” olarak adlandırılır ve kimi zaman birbirinden ayrı değil bir tek duyu olarak değerlendirilir. Aldığımız tatların yaklaşık %80’i aslında koku alma duyumuz tarafından şekillenir. Koku alma duyusu olmasaydı sadece beş tadı algılayabilirdik: tatlı, tuzlu, ekşi, acı ve baharatlı. Bir yemeğin tadını aynı bırakıp sadece kokusunu değiştirmek, lezzeti ile oynamak için yeterlidir. Aslında koku alma duyumuz açken daha kuvvetlidir.

    Bir koku, havada genellikle çok düşük konsantrasyonda çözünmüş bulunan ve koku alma duyumuzla algılayabildiğimiz bir kimyasaldır.

    Tüm kokuların algılanması nesneldir ve insanın kültürel yapısına veya duygusal haline bağlıdır.

    İnsanın koku alma sistemi zaman içerisinde değişir ve hem kötü hem iyi kokuları, çok güçlü olmadıkları durumlarda, belirlemekte zorlanır. Buna kokusal adaptasyon adı verilir ve bir kokuya ya da esansa adapte olmak için genellikle bir saat gibi bir süre yeterlidir. Örneğin esanslandırılmış bir ortamda çalışan insanlar genellikle bu esansa adapte olur ve kokusunu ayırt edemezken dışarıdan bu ortama girenler kokuyu derhal ayırt edebilir.

    Çalışmalar, fark edilebilir bir seviyede yayılmış hoş kokuların tüketici isteklerini doğruladığını, işyeri üretkenliğini artırdığını, ayrıca da sağlık ve tıbbi durumlara yardımcı olduğunu göstermektedir:

    ABD’de bir kumarhanede gerçekleştirilen bir denemede, test alanına hoş bir koku verildikten sonra kumar gelirlerinde %48’lik bir artış sağlandığı görülmüştür. Deneme sonucunda, havadaki fark edilir kokunun müşterinin muhakeme yeteneğini etkilemeden ve aşırı kumar oynama arzusunu körüklemeden ruh halini ve isteğini artırdığı sonucuna varılmıştır. (1)

    1989’da gerçekleştirilen bir denemede ise müşterilerin, esanslandırılan bir mücevher mağazasını gezmek için daha fazla zaman harcadıkları görülmüştür. (2)

    Yine ABD’de bir süpermarkette, unlu mamuller reyonunun satışları ortama yeni pişmiş ekmek kokusu verildikten sonra üçe katlamıştır. (3)

    Bir iş yerinde molalar sırasında ortama lavanta kokusu verilmesinin iş performansında düşüşü önlediği belirlenmiştir. (4)

    Avustralya’da bir üniversitede Alzheimer, Huntington ve Parkinson hastalıkları ile şizofreni ve obsesif-kompulsif bozukluk gibi beyin hastalıklarının teşhisi kokular kullanılarak gerçekleştirilmektedir. (5)

    Japonya’da, kokuların ve esanslı yağların Alzheimer hastalığının tedavisi üzerindeki etkileri araştırılmaktadır. (6)

    Araştırmalar, ayrıca, belirli bir kokuya sürekli maruz kalmanın kilo vermeye yardımcı olduğunu göstermiştir. (7)

    New York Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi’nde doktorlar, tıbbi tahliller sırasındaki heyecanı gidermek için esanslardan yararlanmaktadır.

    Duke University Tıp Merkezi’nde doktorlar, menopoz dönemindeki kadınlarda depresyon ve ruhsal çalkantıları hafifletmek için çeşitli esanslar kullanmaktadır. Ruhsal durum veya davranışları etkilemek için esans kullanımı aromaterapi olarak adlandırılır.

    Koku duyusunun kaybına anosmia adı verilir. Koku alma duyusunun olmaması iştah ve libido kaybı ile koku hatıralarından kaynaklanan depresyona neden olabilir. Anosmia, kimi zaman Alzheimer ve Parkinson hastalıklarının erken belirtilerinden de olabilir çünkü bu iki hastalığın da nedeni Limbik Sistemle ilgili sistemlerin dejenerasyonudur.

    Esanslı yağların tıp ve sağlıkla ilgili konularda fayda sağladıkları genel olarak kabul görmektedir.

    %100 saf esanslı yağlar bitki özlerinden elde edilir. Dolayısıyla da bu bitkilere ait sağlık ve arındırıcı özellikleri taşırlar.

    Esanslı yağlar, sigara dumanı dahil kötü kokuları basitçe maskelemez, önlerler.

    Esanslı yağlar, havada çözülmüş mikro buğu olarak teneffüs edildiklerinde, vücudun bağışıklık sistemini kuvvetlendirirler.

    Bilimsel araştırmalar, esanslı yağların bakteriler, virüsler ve küfler gibi hava ile bulaşan mikroplarla savaşarak bunları önlediklerini doğrulamaktadır.

    İngiltere’de birçok hastanede enfeksiyonların yayılmasını önlemek amacıyla havaya çam yağı buğusu verilmektedir.

    1955’te gerçekleştirilen bir araştırma, 21 farklı çeşit esanslı yağın, 3 saat içerisinde sağlık sorunlarına yol açabilecek çeşitli mikropları azalttığını ya da tamamen yok ettiğini göstermiştir.

    Esanslı yağlar, uzun yıllardan beri öksürük tedavisinde kullanılmaktadır.

    Yaygın olarak kullanılan temizlik ve anti bakteriyel ürünlerde de çeşitli esanslı yağlar kullanılmaktadır.