Etiket: Organ

  • Lupus nedir? Nedenleri nelerdir?

    Sistemik lupus eritematoz (kısaca lupus olarak adlandırılır); immün sistemin kendi doku ve organlarını hedef alarak savaştığı, kronik inflamatuar bir hastalıktır. Lupus, cilt, böbrekler, kan hücreleri, beyin, kalp ve akciğerler dahil bir çok organ ve sistemi tutabilir. Lupusta birçok organ ve sisteme ait tutulum belirtileri olabileceğinden teşhis edilmesi zor olabilir. Çok geniş spektrumda birçok şikayet ve bulguya neden olduğu ve birçok hastalığı taklit edebileceğinden; doktorlar tarafından lupus “büyük taklitçi” olarak da adlandırılır. Lupusun en ayırt edici bulgusu, yüzde burundan yanaklara doğru uzanan kelebek tarzındaki cilt döküntüsüdür (malar raş); bu çoğunlukla olmakla birlikte, her lupusluda bulunmayabilir. Hastaların çoğunda halsizlik, cilt döküntüsü, artrit ve ateş bulunur. Özetle lupusun genel özellikleri:

    – Hastalık hafiften şiddetliye doğru değişen alevlenmelerle seyreder.

    – Kadınlar erkeklere göre 9-10 kat daha fazla etkilenir.

    – Tedavi tutulumun yerine ve şiddetine göre değişir

    – Lupus her kişide farklı tutulum özellikleri göster

    – Lupus, tedaviyle tamamen yok edilemez. Ancak ilaç tedavisiyle hastalığı kontrol altına almak, doku ve organ hasarını önlemek mümkündür.

    Lupusun nedenleri nelerdir?

    İmmün sistem (bağışıklık sistemi), vücudumuzun savunma sistemidir. Bazı proteinler üreterek (immünglobulin gibi) veya hücreleri aracılığıyla, bizi yabancı mikroplar ve kanserden korur. Lupusta, immün sistem sapkınlık gösterir, vücudun kendi hücresel yapılarına karşı savaş açmasıyla birçok organ ve sisteme ait inflamasyon (iltihap) ve buna bağlı hasar ortaya çıkar. Buna neyin neden olduğu bilinmiyor. Ancak, tüm otoimmün sistemik bağ dokusu hastalıklarında olduğu gibi lupusda da, kişinin uygun genetik yapısıyla birlikte, çevresel faktörlerin (enfeksiyonlar, güneş ışığı, ilaçlar, toksinler vs.) etkileşimi sonucunda anormal immün yanıtın oluştuğudur.

    Lupus kimi tutar?

    Lupus, her yaşta görülebilse de genellikle, 20’li ve 30’lu yaşlarda başlar. Kadınlarda, erkeklerden 10 kat daha fazladır. Hastalık tüm ırklarda görülse de, siyahlarda, Hispaniklerde ve Asyalılarda daha fazladır ve daha ciddi seyirlidir.

  • Lenfoma nedir ?

    Lenfoma, lenf bezlerinin büyümesiyle seyreden kötü huylu bir hastalıktır. Her yaşta ve her cinste karşımıza çıkar.

    Hodgkin ve non-Hodgkin olmak üzere iki türü vardır. İstatistiklerine göre non-Hodgkin lenfoma en sık görülen beşinci kanser türüdür.

    Lenfomaların tanı ve tedavisinde son yıllarda önemli yenilikler olmuştur. Bazı türlerinde hastalıktan tamamen kurtulabilmek de artık mümkündür.

    Lenfoma nerenin kanseridir?

    Lenfoma lenfosit adı verilen kan hücrelerinin kanseridir. Bu hücreler kanda, kemik iliğinde ve lenf bezelerimizde bulunur ve vücut savunmasında görev alırlar.

    Lenf bezleri vücutta lenfatik sistem olarak bilinen yapının bir parçası olup lenf damarları, dalak, timus, bademcikler, kemik iliği gibi pek çok organ ve dokuyla ilişki içindedir. Lenfoma bu sistemin hücreleri olan lenfositlerin kontrolsüz olarak çoğalmaya başlamasıyla oluşur. Çoğalan lenfositler lenf bezlerinde büyümeye yol açarken, hastalık ilerlediğinde dalak ve karaciğer gibi başka organlara da yayılabilir.

    Lenfomanın nedeni biliniyor mu?

    Lenfomaların kesin nedeni günümüzde bilinmiyor. Ancak bağışıklık sistemi yetersizlikleri, organ nakilleri, HIV enfeksiyonu ve bazı başka enfeksiyonların lenfomalara yatkınlık yarattığı bilinmektedir.


    Hastalık belirtileri nelerdir?

    Lenfoma boyun, koltuk altı ve kasık lenf bezlerinde ağrısız büyüme yapar. Karın içi, göğüs kafesi içi gibi, dışarıdan fak edilemeyecek vücut içi bölgelerde de beze büyümeleri olabilir.

    Lenf bezlerinde büyüme yapan her hastalık elbet lenfoma değildir. Başta mikrobik hastalıklar olmak üzere pek çok durumda beze büyümesi görülebilir. Örneğin bademcik veya diş iltihaplanmalarında çene altı veya boyun lenf bezlerinde şişmeler olabilir.

    Lenfomalı hastalarda beze büyümesi ile birlikte şu şikâyetler de görülebilir:

    • Ateş,
    • İsteğe bağlı olmayan kilo kaybı,
    • Halsizlik,
    • Gece terlemeleri,
    • Kaşıntı.

    Tanı nasıl konur?

    Lenfoma tanısı sadece biyopsi ile konabilir. Bu amaçla da büyüyen lenf bezinden parça alınır. Bazen beze yerine, tutulmuş herhangi bir organdan yapılacak biyopsi ile de tanı konur. Örneğin mide lenfoması varsa bunun tanısına mide biyopsisi ile ulaşılır.

    Lenfomada evreleme nedir?

    Evreleme işlemi lenfomanın vücutta ne kadar yayılmış olduğunu anlamak için yapılır.
    Evreleme için hastanın muayene bulguları yanında akciğer ve karın tomografisi ve kemik iliği biyopsisi gibi incelemelere başvurulur.

    İnceleme sonuçlarına göre hastaların evresi birden dörde kadar numaralandırılır. Birinci evre en hafif, dördüncü evre en çok ilerlemiş hastalığı gösterir.

    Hastanın evresi uygulanacak tedavinin türü ve süresi konusunda doktora kılavuzluk yapar.

    Lenfoma tedavi nasıl yapılır?

    Lenfoma tedavisinde ışınlama, kemoterapi veya duruma göre ikisi bir arada kullanılmaktadır.
    Hangi tedavinin seçileceğine hastalığın tipine göre karar verilir. Lenfomaların çok fazla sayıda tipi bilinmektedir. Seçilecek tedavi bunların her birisi için farklıdır.

    Hangi tedavi yönteminin seçileceği, hastalığın yaygınlığı, hastanın yaşı ve organ fonksiyonlarının durumu başta olmak üzere çeşitli etmenler göz önüne alınarak kararlaştırılır.
    Hodgkin ve non-Hodgkin lenfoma tedavisinde genellikle birden fazla ilaçla düzenlenen kemoterapi protokolü uygulanır.

    Hodgkin hastalığında dört farklı ilaçtan oluşan ve kısaca ABVD olarak bilinen protokol, non-Hodgkin lenfomaların bir türünde R-CHOP olarak bilinen ve beş ilaçtan oluşan protokol sık kullanılan kemoterapi örnekleri olarak gösterilebilir.

    Kemoterapinin kaç kez verileceği de lenfomanın türüne ve vücuttaki yaygınlığına göre değişir.

  • Böbrek nakli hakkında bilinmesi gerekenler

    Böbrek nakli hakkında bilinmesi gerekenler

    Kronik böbrek hastalıkları tedavileri yapılamadığı taktirde veya ileri dönemde ortaya çıktıklarında (Bkz: ‘’ Kronik böbrek yetmezliği hızla artıyor” adlı makalemiz) ilerleyerek son dönem böbrek yetmezliği dediğimiz noktaya gelmektedir. Bu dönemde böbrek işlevleri yaşamaya yetersiz hale gelmektedir ki bu dönemde böbreğin yerine bu işlevleri yapacak bir şey koymak gerekecektir. Ne mutlu ki böbreğin yerine bir şey koymak olanağı mevcuttur. Bu böbrek işlevlerini yerine getirmek üzere çok kez pek çok hastada diyaliz dediğimiz yöntemi koymaktayız. Kuşkusuz bu yöntemle üremik toksinlerin bir kısmını temizleyebilirken, böbreklerin yaptığı kan yapımı kemik metabolizması ile ilgili hormonların salgılanması da yapılamamaktadır. Bu durumda bu eksikliklerin sağlanması ek bazı ilaçlarla sağlanmaya çalışılır. Ayrıca hemodiyaliz dediğimiz makina ile yapılan diyaliz yönteminde kişi yaşamını makinanın bulunduğu merkeze bağımlı geçirmek zorunda kalmaktadır. Haftada en az 3 kez 4 saat bu merkezlerde zamanını geçirmek zorunda kalması ciddi olarak hasta yaşam kalitesini bozuyor.

    Periton diyalizi dediğimiz diyaliz yöntemi evde hasta tarafınından uygulandığı için yaşam kalitesi nisbeten daha iyi olsa da bu yöntem de böbrek işlevlerini yerine koymada yetersiz kalıyor. Bununla birlikte diyaliz tedavisinin her iki çeşidi de kronik böbrek yetmezliği hastaları için her hastaya uygulanabilir olması nedeniyle tartışmasız hastaların tamamı için yaşam kurtarıcı tedaviler olduğu da kabul edilmelidir. 1960’lı yıllardan itibaren başlayan ama 80’li yıllardan itibaren tüm dünyada yaygın olarak uygulanan diyaliz tedavisi yukarıda çok azına değindiğimiz sorunlarla sürmekte, hastaların yaşam kalitesini yeterince sağlayamadığı gibi maalesef hastaların yaşam sürelerini de kabul edilebilir boyuta getirememiştir. Onun için de son dönem böbrek hastalığı (SDBH) hastaları için böbreğin yerine başka bir böbrek koymak demek olan böbrek nakli (renal transplantasyon) her zaman daha üstün bir tedavi yöntemi olarak kendini kanıtlamıştır.

    Böbrek Nakli neden SDBH’nın en iyi tedavisidir ?

    Böbrek nakli herşeyden önce sürekli olarak böbreğin sağlayabileceği her türlü olanağı hastaya sunabildiği için kesinlikle gerçek bir yerine koyma tedavisidir. Esasen hastaların 10 yıllık yaşam süresi diyaliz hastalarının 5 katı kadar daha iyidir. Yaşam kalitesi tartışmasız, normal kişilerin yaşam kalitesine yakındır. Hastalar bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar kullanmak zorunda olmasına rağmen tedavi maaliyeti, diyaliz tedavisinden en az iki üç kat daha azdır. Kişinin çalışabilir olması, ekonomiye katkısı ise hesaplanamayan ama kesinlikle daha fazla getirisi olan konulardır.

    Böbrek naklinde böbrek vericisi kimlerdir?

    Böbrek naklinde asıl sorun organ sağlanmasıdır. Organ kaynağı canlı akraba veya akraba olmayan vericiler ile ölü vericilerdir. Vericilerin alıcı ile kan grubu uyumu ilk şarttır. Burada belirtmeliyiz ki bu kural aynı kan vericilerin de olduğu gibi A ve B grubları kendi grublarından ve 0 grubundan, AB grubu tüm gruplardan, 0 grubu ise yalnızca 0 grubundan alabilirler şeklinde anlaşılmalıdır. Rh faktörü burada önemli değildir, negatif pozitife veya tersi olasıdır. O grubu alıcılar A grubundan bazı özel önlemlerle organ alabilir ama bu yöntemler hem gayet riskli hem de çok çok pahalıdır. Bu nedenle bizim ülkemizde bu bilgi birikimi, hatta deneyim ve olanaklar olduğu halde haklı olarak uygulanmamaktadır. Bu risklere girmek yerine özellikle ölü böbrek bağışını artırmak çok daha akılcıdır. Organ vericilerinin hücrelerinde bu arada beyaz kan hücrelerinde bulunan doku uyum antijenleri ( HLA antijenleri) alıcı ile yeterli miktarda uyumlu olmalıdır. Bu şekilde kabul edilebilir oranda uyum öncelikle anne-baba ve kardeşler arasında olabilir. Daha az oranda amca-hala-teyze-dayı gibi ikinci, hatta üçüncü derecedeki akrabalarda olabilir. Ölü vericilerde bir bekleme havuzunda çok sayıda bekleyen doku uyumu antijenleri tesbit edilmiş hastalar içerisinden bir ölüden alınmış organın doku tipine uyum her zaman -1, 2,3 uyumsuz şeklinde- sağlanabilir. Bu uyumsuzluk ne kadar fazla ise organ reddi riski de o kadar artar.

    Yine zorunlu durumlarda ameliyat sonrası bağışıklığı baskılayıcı tedavi tasarımı daha güçlü kılınarak bu risk artışı giderilmeye çalışılır. Kuşkusuz daha güçlü bir bağışıklık sistemini baskılayıcı tedavi daha fazla ilaçla ilgili yan etki ve risk anlamına gelir. Renal transplantasyonun avantajı her zaman diyalize göre daha ağır bastığı için çok hasta özellikle genç hastalar için bu risklerin göze alınması doğru olacaktır. Canlı akraba olmayan vericili böbrek nakli organ yokluğunun kısmen telafisi amacıyla bu şekilde tedavi tasarımındaki değişiklik olanakları dolayısıyla gündemdedir. Burada asıl sorun etik sorunlardır. Yasalarımız çıkar karşılığı yapılan organ bağışını yasaklamış, organ ticaretini cezalandırmaktadır. Bunun için de en tipik canlı akraba olmayan verici eşler arası yapılan nakillerdir. Bu tanımlama kayınpeder, kayınvalide gibi hısmi akrabalara kadar genişletilebilir. Bu tür vericilikte ticari bir durum olmadığı açık olduğundan Etik Kurullar bu tür verici adaylarına izin verebilmektedirler.

    Ölü(kadavra) organ nasıl sağlanıyor?

    Bu vericiler çok kez ölüm durumu hastanede gerçekleşmiş vericilerdir. Dolaşım durduktan sonra 30-35 dakika içinde organların çıkarılıp, uygun bir çözeltiyle işlemden geçirip soğutulması gerektiğinden hastane dışında ölümlerde bunu gerçekleştirmek pratikte nadiren mümkün olabilmektedir. Beyin ölümü de bir ölüm şeklidir, ölüm gibi geri dönüşsüz bir durumdur. Biz tüm beyin fonksiyonlarının beyin sapı reflekslerinin ortadan kalktığı hastanın solunumun durduğu ancak devam eden dolaşımın idamesi için solunum makinasına bağlı olmak zorunda olan hastalar beyin ölümü tanımına girer. Bunun söylenebilmesi için beyin ölümünü kanıtlayan muayene ve testlerin 12 saat arayla tekrarlandığında pozitif sonuç vermesi gereklidir. Fakat hem yasal olarak hem de bilimsel olarak beyin ölümü raporu en az 12 saat izlemle yapılan bu inceleme ve muayeneler sonucunda 4 hekim tarafından oy birliği ile verilebilir. Ölü vercili organ nakillerinde organlar bu tür hastalardan sağlanmaktadır. Canlılığında organ bağış kartı olduğu bilinen hastalardan – ki bu bir vasiyet olduğu için organ bağışı aileleri için bir görev olmaktadır – izinsiz olarak , organ bağış kartı olmayan kişilerden organlar ancak ailelerinin izniyle alınabilir. Genellikle böbrekler, karaciğer, kalp ve gözün saydam tabakası (kornea) alınmaktadır. Vericilerin ölüm nedeni bir enfeksiyon hastalığı veya kanser olmamalı, talep edilen organların ölüm halinde fonksiyonları normal olmalıdır. Çıkarılan böbrekler uygun bir solüsyonla soğutulduktan sonra 48 saat içinde kullanılması gerekmektedir. Bu süre her organda değişiktir. Dini anlamda organ bağışında bir sakınca olmayıp sevap olduğu konusunda çok sayıda din adamı, ilahiyatçı ve Diyanet İşleri Başkanlığının görüş bildirimi makale mevcuttur.

    Ölü böbrek naklinde sistem nasıl işliyor ?

    Canlı böbrek nakli yapılamayan vericisi olmayan hastaların böbrek nakli yapılan bir hastaneye başvurarak kandan doku tipi tayinleri yapılır. Doku tipi , kan grubu ve hastalığı ile ilgili bilgilerle birlikte Sağlık Bakanlığındaki (SB) bekleme listesine alınır. Herbir bölge içinde herhangi bir hastanede sağlanan organ en uygun alıcı hangi merkezde ise oraya organ gönderilir. O merkez de listedeki en uygun 5 hastayı 4-5 saat içinde başvurmak koşuluyla davet eder. Bu hastalar klinik ve laboratuvar olarak tekrar kontrol edilirler. Organ uyumu açısından bir de karşılaştırma testi (çapraz uyum testi -XM) uygulanır. Eğer bir organ için doku tipi ve XM durumu eşit birden fazla aday var ise yine SB tarafından saptanmış kriterlere (yaş, diyalizde bekleme süresi vs.) göre hazırlanmış puan sistemi kullanılarak hasta seçilir organ bir hastaya o merkez tarafından takılır.

    Canlı vericide aranan koşullar nelerdir? Yakınına böbrek bağışlayan kişi zarar görebilir mi?

    Tabii ki diyaliz hastaları bu bağışı yapacak kişiler yine yakınları olduğu için bu soruyu çok sorarlar. Canlı böbrek nakli 1955 yılından bu yana yapılmaktadır, dolayısıyla 50 yıllık deneyim mevcuttur. Gerekli incelemeler yapıldığı taktirde böbrek vericisinin çok önemsiz operasyon riski dışında yaşamını tek böbrekli devam etmesinden kaynaklanan hiç bir riski olamaz. Bu nedenle yaşamına tek böbrekli devam etmesine razı olamayacağımız, böbrek hastaları, şeker hastaları ve hipertansiyon hastaları verici adayı olamazlar. Verici yaşı mutlaka 18 yaşından büyük tercihan 60 yaşından küçük olmalıdır. Evlilerde eşlerinin bu operasyona rızası şarttır. Ayrıca yapılan incelemelerde alıcıya transfer edilebilir bir hastalığı (viral hepatit gibi tedavi edilemeyen enfeksiyon, kanser vs.) olmamalıdır. Bu bağışın yarar ve zararının farkında olunmalı, aile baskısı gibi unsurlar olamaksızın kabul edilmelidir . Tabii ki kabul edebilecek hukuki ehliyeti de olmalıdır (zeka geriliği, psikoz vs söz konusu olmamalı).

    Tedavinin sonuçları nedir?

    Böbrek nakli hastalarının en büyük sorunu böbrek reddi yani rejeksiyonudur. Bunu önlemek için bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar kullanıyoruz. Buna rağmen böbrek 5 yıllık sağkalım süresi canlı vericilerinde %90, ölü böbrekler vericili nakillerde %70-80 düzeyindedir. Hastaların kullandığı ilaçların oluşturduğu yan etkiler riskler nedeniyle oluşan enfeksiyonlar ve gayet düşük oranda habis organ riski söz konusudur. Bütün bunlara rağmen böbrek naklinin kesinlikle hele diyalizle karşılaştırıldığında daha avantajlı olduğunu unutmamalıdır. Hasta böbreğini kaybetse de tekrar nakil olabilir ya da ilerleyen yaşında tekrar diyalizle yaşamını sürdürerek yaşam kalitesinin fazla bozulmadığını düşünebilir.

    Herkese böbrek nakli yapılabilir mi?

    Böbrek nakli yapılacak kişinin aktif enfeksiyon hastalığı veya kanser gibi malign hastalığı olmamalıdır. Enfeksiyonlar bu arada viral B ve C hepatitleri karaciğerde belirgin hasar yapmamış ise tedavileri yapılarak organ nakline hazırlanabilir. Şeker hastaları da böbrek nakli olabilir. Bu hastaların insülin ihtiyacı ilaçlar nedeniyle artabilir ama bu durum bir sakınca teşkil etmez. 60-65 yaşın üzerindeki hastaların yaşam kalitesi talebi genç hastalar gibi olmayabilir. Hatta bu yaşta hastaların diyalizde sağkalım süreleri ile böbrek nakli olanların sağ kalım süreleri arasında belirgin fark olmaz. Bu nedenle düşünülmeyebilir ama bu da göreceli bir kavramdır. Hastanın diyaliz sürdürmesinde bazı güçlükler varsa örneğin damar yolu sorunları varsa pekala böbrek nakli bir seçenek olarak düşünülebilir. Yaşlıdan yaşlıya ölü böbrek programı veya hemen hemen kendi yaşındaki durumu uygun eşler arası böbrek nakli düşünülebilir. Bazı böbrek hastalıkları nakil böbrekte tekrarlayabilir ama bu nedenle ihmal edilebilir düzeyde böbrek kaybedilir, bu yüzden hiçbir hastalık organ nakline engel değildir. Örnekler çok çeşitli olabilir. Her diyaliz hastası böyle bir isteği varsa mutlaka bir böbrek nakli programı olan bir merkeze bizzat ulaşarak kendi özelini tartışmalıdır.

  • Yenidoğan hakkında

    Yenidoğan bebeklerde doğumu takip eden ilk 3-5 gün içerisinde bazı hastalıklar açısından tarama testleri yapılır. Ülkemizde yenidoğan bebeklerde tarama testleri yapılan hastalıklar şunlardır:

    Fenilketonüri (FKÜ)

    Fenilketonüri kalıtsal bir hastalıktır. Yiyeceklerle vücuda alınan fenilalanin, hasta bireylerde fenilalanin hidroksilaz enziminin vücutta olmamasından dolayı parçalanıp dışarıya atılamaz. Bu nedenle atılamayan fenilalanin kanda birikir geriye dönüşümsüz beyin hasarı oluşturur ve bebeğin zihinsel gelişimini engeller. Akraba evliliklerinde hastalığın görülme oranı yüksektir.Tedavisi, içerisinde fenilalanin olmayan özel diyet tedavisi ile olur.

    Konjenital Hipotiroidi (KH)

    Konjenital Hipotiroidi; Tiroid bezinin yeterince tiroid hormonu üretememesi ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Yenidoğan döneminde belirtileri görülmediğinden erken tanı güçtür. O yüzden Sağlık Bakanlığı her yeni doğan bebekte topuk kanında ücretsiz bu tahlilleri yaptırmaktadır. Tedavi edilmeyen vakalarda ciddi zeka geriliği ve asimetrik cücelik ortaya çıkar. Erken tanı konulamaz ise kalıcı zekâ geriliği kaçınılmazdır.
    Hastalık kalıcı ve geçici tip olmak üzere iki çeşittir. Kalıcı Konjenital Hipotiroidi de hastalık ömür boyu sürer.
    Geçici Konjenital Hipotiroidi de belirli bir süre hasta ilacını kullanır ve normale dönünce kesilir.
    Tedavisi, dışarıdan hormon takviyesi ile gerçekleşir. Oldukça kolay ucuz ve etkin bir tedavidir.

    Biyotinidaz Eksikliği (BE)

    Biyotinidaz Eksikliği kalıtsal bir hastalıktır. Biyotin vücut için son derece önemli bir vitamindir. Bu vitaminin vücutta kullanılabilmesi için biyotinidaz enzimine ihtiyaç vardır. Erken tanı tedavide çok önemlidir. Biyotinidaz eksikliği durumunda hastalık tedavi edilmezse deri döküntüleri ile kendini göstermeye başlar işitme, görme kaybı ile devam eder ve tedavide çok geç kalınmış vakalarda koma ve ölüm ile karşılaşılabilir.
    Tedavide biyotin ağızdan verilir. Tedavi oldukça kolay ucuz ve etkindir.

    Kistik Fibrozis Hastalığı (KF)

    Kistik Fibrozis (KF) kalıtsal (ailevi geçiş gösteren) bir hastalıktır. Doğumdan itibaren pek çok organın salgı bezlerini etkileyerek fonksiyon bozukluklarına yol açar. Hastalıktan sıklıkla akciğerler, pankreas, karaciğer, bağırsaklar, sinüsler ve üreme organları etkilenir. Normalde, dış salgı bezlerinin salgısı sudan zengin ve akışkan kıvamdadır; bu özellik organ sistemlerinin normal çalışmasını sağlar. KF hastalığından sorumlu gendeki bozukluk nedeni ile KF’li hastalarda salgılar susuzdur; koyulaşmış, kıvamı artmış ve akıcı özelliği kaybolmuştur.

    Bu anormal özellikteki salgılar akciğerde havayollarında birikerek mikropların yerleşmesine, tekrarlayan akciğer enfeksiyonlarına ve ilerleyici akciğer hasarına neden olur. Karaciğer ve pankreasın salgıları da koyulaşmıştır; bu koyu salgılar organ kanallarını tıkayarak hasara neden olurken diğer taraftan da salgılar bağırsağa akamadığı için yenilen yiyecekler sindirilip vücuda yararlı hale getirilemez.

    Sonuç olarak ishal (bol, yağlı ve kötü kokulu), karında gaz ve şişkinlik, kilo alamama, vitamin eksiklikleri ve büyüme-gelişme geriliği ortaya çıkar. KF hastalığında ter bezleri de etkilenir. Hastaların terleri daha tuzludur. Özellikle sıcak havalarda terle tuz ve su kaybı artar; hastalarda susuzluk ve tuzsuzluk belirtileri görülebilir.

    Kistik Fibroz yaşam boyu süren kronik bir hastalıktır. KF’li hastalar, büyüme-gelişmelerinin izlenmesi, ilaç tedavilerinin buna göre düzenlenmesi, oluşabilecek organ işlev bozukluklarının erken saptanması ve gerekli müdahalelerin yapılması için düzenli aralıklarla kontrollere çağrılırlar.

  • Bu hastalıklar çocukların karaciğerini bitiriyor

    Enfeksiyonlara karşı vücudu koruyor

    Karaciğer vücutta hayati öneme sahip, önemli organlardan biridir. Kanda bulunan kimyasal maddeleri düzenleyen karaciğer, toksik maddelerin dışarıya atılmasını, safra salgısı yağların sindirilmesini sağlamakta ve kırmızı kan hücresi üretmektedir. Alınan besin ve ilaçlar da burada parçalanarak, kolay kullanılabilir hale getirilir. Karaciğerin işlevini gerçekleştirememesi mutlaka en kısa sürede tedavi gerektirmektedir ve yetmezliğin en etkin tedavisi karaciğer naklidir.

    Akut ve kronik karaciğer yetmezliğine dikkat!

    Her karaciğer hastalığı, karaciğer nakli gerektirmemektedir. Karaciğer büyük bir organdır, son ana kadar çalışır fakat yapması gereken üretimleri yapamadığı, atması gerekenleri atamadığı zaman ciddi olarak yetmezlik gelişebilmektedir. Ani gelişen, daha önce hiçbir sorunu olmayan, bir anda karaciğerde hasarlanma neticesinde karaciğerin çalışmadığı, akut denilen ani karaciğer yetmezliği grubu birinci grubu oluşturmaktadır. Bu daha az bir sayıyı kapsar. Ani yetmezliklere; enfeksiyonlar, ilaç alımları, mantar zehirlenmeleri gibi durumlar neden olabilmektedir. Nadiren karaciğer hastalıklarının da ilk belirtisi olarak ani karaciğer yetmezliği görülmektedir. Bir de doğuştan ve ya sonradan edinilen bozukluklarla gelişen karaciğer hastalıkları vardır. Bunlara kronik karaciğer hastalıkları denilmektedir. En sık görülen tablo ise kronik karaciğer hastalığına bağlı gelişen karaciğer yetmezlikleridir.

    Çocuklarda karaciğer nakli gerektiren hastalıklar

    Kronik karaciğer hastalıkları yani karaciğerin doğuştan olan hastalıkları, karaciğer yetmezliğine neden olabilmektedir. Çocuklarda karaciğer naklinin en sık nedeni, doğuştan safra yolu yokluğudur. Karaciğerin iltihapla seyreden, otoimmün hepatit denilen, karaciğer hastalıkları da yetmezlikle sonuçlanabilmektedir. Bunun dışında yine doğumsal olan, safra kanallarındaki taşıyıcıların yokluğuyla karakterize, kalıtsal kolestaz denilen bir grup mevcuttur. Bunlar da önemli nakil grubunu oluşturmaktadır. Belirtileri yine kaşıntı, büyüme-gelişme geriliği ve sarılık olabilmektedir.

    Karaciğeri tutan metabolik hastalıklarda da nakil gerekli

    Karaciğeri tutan metabolik hastalıkların ilk grubunu, sirozla birlikte karaciğer hasarına yol açanlar oluşturmaktadır. Bir de bazı hastalıkların varlığında karaciğer aslında normal çalışır ve zarar görmez ancak başka organlar olumsuz etkilenmektedir. Buna örnek olarak yüksek kolesterol bozuklukları olan ailesel hipekolesterolemi gösterilebilir. Bu hastalıkta karaciğer sağlıklı bir şekilde işlevini yerine getirir fakat protein karaciğerde yapılamadığı için vücudun her yerinde kolesterol plakları oluşur ve bu sebeple ölümler olabilmektedir. Bu plaklar çok ciddi koroner arter hastalığına da yol açabilmektedir. Ailede belirgin bir vaka varsa mutlaka erken dönemde koruyucu olarak karaciğer nakline gidilmesi gerekmektedir. Buna benzer bir başka hastalık da “hiperoksalüri” adı verilen, böbreklerde aşırı miktarda oksalat birikiminin olmasıdır, gözde, deride ve birçok organda birikmektedir. Bu hastalarda yine karaciğer nakli gerekir ve eğer erken dönemde karaciğer nakli yapılırsa, böbrek nakline gerek kalmamaktadır.

    Karaciğer nakli dikkatli bir hazırlık istiyor

    Hastalığın tanısı konulduktan sonra gerçekten naklin gerekli olup olmadığı araştırılmaktadır. Eğer çocuk nakil kapsamına alınırsa, yaşa göre gereksinimleri belirlenir. Nakilden önce mutlaka aşılamaların tamamlanması gerekmektedir. Nakil sonrası enfeksiyonu önlemek adına aşı, birinci derecede koruma özelliğine sahiptir. Nakil sırasında çocuğun bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve kaslarının kuvvetlenmesi için özel bir beslenme programı uygulanmaktadır. Beslenme çoğu zaman damardan yapılmaktadır. Nakil öncesi vücuttaki herhangi bir organın hastalıktan etkilenip etkilenmediği tetkiklerle değerlendirilir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri, bazen erken dönemde vücutta herhangi bir organ etkilenimi yokmuş gibi görünse de, bazı hastalıkların etkisi ileri yaşlarda ortaya çıkabilmektedir. Bu sebeple çok detaylı değerlendirme gerekmekte ve aile ile bu bilgiler ayrıntılı olarak paylaşılmaktadır.

    Nakil sonrası düzenli takip çok önemli

    Yaş küçüldükçe nakil sonrası sürecin zorlukları da artabilmektedir. Kullanılan ilaçların yan etkileri açısından takibin düzenli yapılması gerekmektedir. Karaciğer nakli sonrası çocuk ömür boyu bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaç kullanabilir. Bu konuda ailenin de bilinçli olması önemlidir. Alınan ilaçlar bir süre sonra tek ilaca inmektedir. Sonrasında 6 ay veya yılda bir kontrollerin aksatılmaması büyük önem taşımaktadır. Çocuk düzenli kontroller ve doğru bir bakımla yaşamını yaşıtları gibi sağlıklı bir biçimde sürdürebilmektedir.

  • Qi –  çin felsefesine göre qi-çi

    Qi – çin felsefesine göre qi-çi

    Shen Nung’a göre vücutta Qi = Çi adını verdiğimiz bir yaşam enerjisinin var olduğu; bunun da vücudun her yerinde dolaştığı ifade edilir. Çi, gerek vücudun ruhsal, emosyonel= duygusal, davranış, mental=akıl, gerekse fiziksel aktivitesi olarak kabul edilir. Çin felsefesine göre; Çi=enerji; YİN=negatif ve YANG = pozitif anlamında evrensel güçlerin etkisi altındadır. Bu Qi= Çi adını verdiğimiz yaşam enerjisi insan vücudunda meridyen adını verdiğimiz kanallarda denge halinde dolaşır. İşte Qi=Çi yaşam enerjisinin (Çi) herhangi bir azlığı veya çokluğu , denge bozukluğu veya kesintiye uğraması Yin ile Yang’ın arasındaki dengenin de bozulmasına neden olur, bu da kişilerin hasta olmasına yol açar. Çin tıbbına göre Çi=Enerji; vücutta bazı özel meridyenler ve kanallar ile taşınır ve dolaşır. Bu meridyenlerin 12 âdeti vücudun her iki tarafında olmak üzere çifttir. Ayrıca vücudun ön ve arka kısmından giden 2 adet de ekstra meridyen bulunmaktadır. Bu meridyenler vücudu dikeysel olarak deri altından yukarı ve aşağı olmak üzere vücudu bir ağ gibi sarar. Bu meridyenler üzerinde de akupunktur noktaları bulunmaktadır. Meridyen boyunca enerji akımındaki herhangi bir tıkanıklık, eksiklik veya denge bozukluğu Yin ve Yang arasındaki dengeyi de bozacağından hastalıklar ortaya çıkar. İşte Akupunktur bu dengeyi sağlamak için meridyen üzerindeki özel akupunktur noktalarına iğne batırmak suretiyle yapılır. Böylece hastalığı yenmek için belirli aralıklarla seanslar (15–45 dakika) şeklinde uygulanır.

    Yin ve Yang akupunktur tedavisindeki tartışmalarda kullanılan en önemli bir teori (Tao filozofisi) haline gelmiştir.

    Vücuttaki Yin – Yang denge sistemi ( TAO filozofisi )

    Eski Çin felsefesine göre, alem birbirine iki zıt şeyden yapılmıştır. Alemin dengesi; bu iki zıddın, karşılıklı ve sürekli hareket içinde bulunmasıyla sağlanır. Bu iki zıt şeye Yin ve Yang denir.

    Alemde, nasıl ki gece-gündüz, soğuk-sıcak, acı-tatlı, az-bol, çürük-sağlam, boş-dolu, aç-tok, pozitif-negatif, vb. gibi zıtlıklar dengesi varsa, insan vücudunda da böyle zıtlıklardan oluşan bir denge sistemi vardır.Bu sisteme yin ve yang dengesi denmektedir. Bu denge halinde insan sağlıklı ve sıhhatli olmaktadır. Yin ve Yang dengesinin bozulması ile hastalıklar ve ağrılar ortaya çıkmaktadır. Akupunktur tedavisinin temel prensibinde, bu dengeyi korumak yatmaktadır.Hemeostasiz adını da verdiğimiz bu iç-dış ve psikolojik denge bozulmaya başladıkça hastalıklarda ortaya çıkmaya başlamaktadır.
    O zaman kişi kendini ;

    * keyifsiz,

    *huzursuz,

    *Rahatsız,

    *Ağrıları olan,

    *Hastalanmış biri olarak hisseder.
    Aslında bu var olan yaşam enerjisi ‘’ Çİ ‘’nin vücuttaki akışının bir şekilde kesintiye uğramış olmasından kaynaklanmaktadır.

    Yaşam enerjisi ‘’Çİ’’akışını ;

    * Aşırı sıcak ve soğuklar,
    * Cereyanda kalma,
    * Hava kirliliği,
    * Nemli ve rutubetli ortam,
    * Beslenme bozukluğu,
    * Stres, gerilim, öfke,
    *Yürüyüş ve hareket azlığı
    * Suni gıdalar ve yiyecekler,
    * Sigara ve alkol gibi zararlı maddeler,
    * Tuvalet alışkanlığı bozukluğu, hep bu dengeyi etkileyen sebeplerdendir

    -Akupunktur tedavisi ile bu yaşam enerjisi ‘’ Çİ’’ akışındaki bozulan dengeyi düzenler ve yin-yang denge sistemini kuvvetlendirir.

    YİN : Negatif, kadın, gece, karanlık, pasif, soğuk, nem, elektron, baz

    YANG : Pozitif, erkek, gündüz, aydınlık, aktif, sıcak, kuruluk, proton ve asit i temsil eder. Dikkat edilirse bu her iki öğe:

    Birbirine zıt,(negatif- pozitif)

    Birbirlerini takip eden (gece bitince gündüzün gelmesi gibi )

    Birbirlerini çeken bir güç olması(negatifin pozitifi çekmesi gibi)

    Her bir öğenin az da olsa birbirlerini kendi içinde barındırması veya birbirine dönüşebilmesi.

    Birbirlerini doğurması neslini devam ettirmesi(Her kadının (Yin) veya erkeğin (Yang)bir annesi(Yin) bir de babası (Yang) vardır.

    Çin’deki bu inanışa göre bu öğeler sağlıklı vücutlarda hep bir denge içindedir. Yin meridyenler vücudun daha çok korumaya muhtaç olan iç kısımlarında (kol ve bacakların medial=iç kısmında) bulunurken, Yang vücudun ve uzuvların (bacak ve kol ) dış ve arka kısmında yer alır. YİN meridyenler vücudun iç kısımlarında (kıllardan az olan bölgelerde) korunmaya muhtaç Yin=kadınsı olan bölgelerde yer alır.YANG meridyenler ise bacak ve kolların ön ve dış arka kısımlarında (kıllı olan kısım) darbelere daha dayanıklı olan Yang=erkeksi olan bölgelerde yer alırlar.

    5 Element Teorisi:

    Beş element, enerjinin beş değişim şeklidir.Bunlar:

    Ateş

    Odun

    Toprak

    Metal

    Su

    Her element maddenin bir tanımıdır ve bu enerji birinden diğerine değişerek yol alır. Enerjinin beş şekli; metal, ağaç, su, ateş ve topraktır. Beş element teorisi evrendeki fenomenlerin tümünün doğada odun, ateş, toprak, metal veya suya karşılık geldiklerini ve bunların sürekli bir hareket ve değişim içinde bulunduklarını öne sürer. Bu teori ilk kez İ.Ö. 16. yüzyılda Çin’ de ortaya atılmıştır. O dönemde Çinliler gözlemledikleri doğanın beş önemli durumdan etkilendiğini düşünmüşledir: “Yemek, su ve ateş ile hazırlanır. Üretmek için metal ve oduna ihtiyaç vardır. Toprak her şeyi doğurur”.

    Geleneksel Çin Tıbbında beş element teorisinden yola çıkarak, zang ve fu organlarının fizyolojik ve patolojik çalışma şekillerini, birbirleriyle ve dış dünya ile etkileşimlerini kapsayan bir teşhis ve tedavi yöntemi geliştirilmiştir. Her element belli bir organı, dokuyu, sesi (bağırma, gülme vb), rengi, kokuyu, tadı, duyu organını, duyguyu ve iklimi temsil eder. Beş elementin, dolayısıyla organların, arasında kontrolcü, destekleyici, engelleyici ve düzenleyici ilişkiler bulunur. Örneğin geleneksel Çin tıbbı anlayışına göre odun (karaciğer) toprağı (dalak), toprak suyu (böbrek), su ateşi (kalp), ateş metali (akciğer) ve metal odunu kontrol eder; odun ateşi (karaciğer kalbi) , ateş toprağı (kalp dalağı), toprak metali (dalak akciğeri), metal suyu (akciğer böbrekleri) ve su yeniden odunu (böbrekler karaciğeri) destekler. Dolayısıyla her organ sahip olduğu Yin ve Yang enerjisi ile bu döngü içindeki rolünü oynar. Bir organdaki Yin ve Yang dengesi bozulduğunda (hastalandığında) , bu dengesizlik etkileşim içinde olduğu diğer organlara yansır. Diğer organlar yeniden dengenin oluşturulabilmesi için faaliyete geçerler ve böylece hastalık tablosu tamamlanır. Geleneksel Çin tıbbında Yin ve Yang arasındaki dengesizliği saptamak ve iyileştirmek hedeflenir.

    ZANG-FU ORGANLAR

    Zang organ meridyenleri (-) olup içi dolu organlardır.

    Zang Organlar: Dalak, Karaciğer, Kalp, Perikart (kalp zarı), Pankreas ve Böbrek.

    Fu organ meridyenleri ise (+) olup içi boş organları temsil eder.

    Fu organlar: Kalın barsak, İnce Barsak, Mesane, Mide, Safra Kesesi ve Üç’lü ısıtıcı (Enerji)

    Beş element Feng Shui de en önemli rolü üstlenir. Enerjinin elementlere göre döngüsü değişiktir.

    Pozitif, Üretken Döngü
    Burada bir element diğerine dönüşürken pozitif bir etkileşim içindedir. Biri diğerini oluşturduğu veya beslediği için potansiyel enerjide bir büyüme oluşturur.
    Ağaç ateşi yaratır. Ateş küle dönüşerek toprağı yaratır. Topraktan mineraller şeklinde metal çıkar. Metal eriyince suyu oluşturur. Su da ağacı besler

    Zayıflatıcı Döngü
    Bir element bir öncekinin etkisini azalttığında zayıflatıcı döngü oluşur. Bu değişim agresif değildir. Genellikle istenmeyen olumsuz enerji odakları bu döngüyle zayıflatılır.
    Üretken döngünün tam tersi zayıflatıcı döngüdür. Birbirlerinin doğuşunu engellediği için zayıflatıcı bir etkiye sahiptir.
    Su ağacı besler,o zaman ağaç suyun etkisini zayıflatır. Metal suyu oluşturur o zaman su metali zayıflatır. Topraktan metal oluşur, metal toprağı zayıflatır. Ateş toprağı oluşturur ama toprak ateşi zayıflatır. Ağaç yanarak ateşi besler o zaman ateş ağacı zayıflatır.

    Yıkıcı Döngü
    Bu genelde elementlerin agresif olarak bir anlamda düşmanca etkileşimidir. Bir element bir sonrakinin gelişimine engel olur.
    Su ateşi söndürür. Ateş metali eritir. Metal ağacı keser. Ağaç kökleriyle toprağı ele geçirir. Toprak da suyu tutar.
    Bu döngüyü zayıflatma için kullanmak pek önerilmez. İki güç arasındaki düşmanca tutum faydadan çok zararlıdır. Bu harmoni bozukluğu getirir.

    SU: Akvaryum, havuz, mavi ve siyah
    AĞAÇ: Yeşil bitkiler, yeşil
    ATEŞ: Bol ışık, mumlar, kırmızı eşyalar, kırmızı, portakal rengi
    TOPRAK: Toprak malzemeler, çakıl taşları, kristaller, kaya, toprak/kum, sarı

    METAL: Rüzgar çanları, kurmalı saatler, metalik renkler, beyaz

    Günümüz tıbbında, organlarımızın işlevleri artık ayrıntılı bir şekilde bilinmektedir. Vücudumuzdaki tüm organ ve dokular, sabit iç koşulların sürdürülmesi ve işlevlerin

    düzenlenmesine katkıda bulunarak bir denge oluştururlar. Akciğer hücrelerce kullanılacak oksijeni sağlar ve açığa çıkan karbon dioksidi atar, kalp kanı dokulara pompalar, kan taşıma görevini üstlenir, sindirim sistemi gerekli besinlerin sindirilip kullanıma sunar ve gerekmeyenleri boşaltır, karaciğer sindirilen bu maddeleri işler, böbrekler iyon dengesini sağlar ve yine atıkların boşaltılmasına yardımcı olur.

    Otonom Sinir Sistemimiz, sinir sistemimizin büyük bir bölümünü oluşturur, bilinçli kontrolümüzün dışında yürütülen işlevleri (arter basıncı, vücut ısısı, iç organlarımızın çalışması vb) düzenler. Vücudumuzdaki organların işlevlerinin çoğu “otonom refleksler” ile yönlendirilmektedir. Örneğin iştah verici bir yemeğin kokusu, daha lokmayı ağzımıza almadan, sinir sistemimiz tarafından değerlendirilir, parasempatik uyarı ile tükürük ve mide salgısı başlar. Otonom reflekse diğer bir örnek de tansiyonumuzun ayarlanmasıdır. Tansiyonumuz çıktığında, bu basınç damarlara yansır. Damar duvarında bulunan özel reseptörler tarafından algılanan bu basınç beyine iletilir. Beyin sempatik uyarıyı azaltarak kan basıncımızı düşürür. Sempatik ve parasempatik sistemler sürekli bir bazal etkinlik halindedirler; iç ve dış koşullara karşılık belli bir dengeyi sağlama görevini üstlenmişlerdir.

  • Deri hastalıklarında nöralterapi yaklaşımı

    Deri vücudumuzdaki en büyük organlardan biridir ve bedenin bütünü ile ilgili çok önemli görevleri vardır; vücudu her türlü dış etkenden korumanın yanı sıra vücudun su dengesini ve ısısını düzenlemek, kalsiyum dengesini sağlamak, D vitamini sentezlemek, zararlı maddeleri vücuttan uzaklaştırmak ve solunum yapmak klasik okul tıbbı bilgimizdir. Ama her şeyden önce deri sağlığın aynasıdır (14).

    Deri ve deri altı dokusu çok sayıda reseptörler içermesi ile fonksiyonel bir bütünlük oluşturarak farklı stimuluslara aracılık eder. Organlar ve diğer yapılar için bir projeksiyon düzlemi oluşturur. Refleks anlamında viseral organ hastalıkları belli alanlara yansıma yaptığı gibi, yansımanın olduğu alanların uyarılmasıyla da yine refleks yollarla deri üzerinden ilişkide olan organa ulaşmak mümkündür(4, 15, 19, 31).

    Spinal kord yoluyla iç organlardan gelen ve bu organların bağlı olduğu segment içerisindeki alanlara yansıtılan nossiseptif uyaranların projeksiyonu, head zone olarak bilinmektedir. Head-zone kavramı günümüzde diagnostik açıdan önem kazanmıştır (31).

    Klinik deneyimlerde head zonelara karşılık gelen segmantal deri alanlarında, terapötik impulslar cuti-visseral refleks ve beyine giden uzun refleks yollarının tetiklenmesiyle uyarılabilir. Bu yol genel tıpta refleks terapinin temel mantığını oluşturmaktadır. Bugün derinin önemli bir refleks organ olduğunu biliyoruz. Bu özellik sinir sisteminin özellikli yapısı ve afferent impulsların çokluğundan kaynaklanmaktadır(15, 34).

    Deri yaşayan bir organdır ve her bir santimetre karesinde yaklaşık olarak 4 metreye varan sinir ağı, 150-226 adet ağrı noktası ve 2500-3385 sinir lifi, 28-29 adet dokunma duyu hücresi mevcuttur (14).

    Deri yapısı bakımından soluk alan bir duyu organdır. Bu canlı organın yüzeyini hafif asitli bir tabaka korur. Derinin görevi beden ısısını dengelemek, toksinleri uzaklaştırmak ve bedeni bakterilerden korumaktır. Deri yıkanınca yüzeyini koruyan doğal yağ tabakasının asiditesi yok olur. Hem bu doğal yağı ve asiditeyi hem de cildin doğal nemliliğini sağlamak için regüle bir organizma gereklidir (1,4,10,17,20).

    Deri, her biri farklı bir doku yapısına sahip üç ayrı katmandan oluşur. Yüzeyden derine doğru bu tabakalar şunlardır:

    1- Epidermis: Derinin en dıştaki tabakasıdır. Keratinositlerden oluşur. Kalınlığı vücudun bölümüne, yaşa ve cinsiyete bağlı olarak değişir. Dört farklı tabakaya ayrılabilir:

    Stratum basale: En alttaki tabakadır, tek sıra hücrelerden oluşur. Bu üst deri hücrelerinin oluştuğu ilk tabakadır.

    Stratum spinosum veya stratum granulosum: Bu alttaki tabakada oluşan hücrelerin evrimleşmesi ve üst üste birikmesiyle oluşmuştur.

    Stratum corneum: En üstte ve neredeyse tümü ölmüş hücrelerden oluşur (14).

    Epidermisin dermisten farkı bu tabakada damarların bulunmamasıdır. Beslenme altta bulunan dermisten difüzyon yoluyla olur. En alt tabakada oluşan keratinositin bütün tabakaları kat ederek cansız bir keratin tabakası haline gelmesine kadar geçen süreye derinin çevrimi (turnover) denir ve 21-24 günlük süredir. Epidermiste deriye rengini veren melanositler, derinin korunmasında rol oynayan Meckel hücreleri, Langerhans hücreleri ve lenfositler de bulunur.

    2- Dermis: Dermis cildin gerçek gücünü ve direncini oluşturur. Kan damarları, sinir uçları, yağ bezleri, ter bezleri bu kısımda bulunur. Asıl deriyi oluşturan deriye elastikliğini veren lifli ve damarlarla sinirleri içeren bir dokudur (14, 20,22). Bunun da aslında iki tabakası vardır:

    Stratum papillare : İnce yüzey tabakasıdır, ince elastik lifler içerir, üstteki tabakanın deriye sağlam bir şekilde tutunmasını sağlar. Çeşitli savunma hücreleri de içerir (histositler, fibroblastlar, mast hücreleri ve bağışıklık hücreleri). Ayrıca hissetmemizi sağlayan serbest sinir uçları ile dokunma ve basınç algılayıcıları gibi yapılar da bu tabakada bulunmaktadır (14, 18).

    Stratum reticular : Asıl olarak kalın kollajen lif demetleri ve elastik liflerden ibaret bir ağ yapısı oluşturmaktadır. Çeşitli tipte ter ve yağ bezleriyle, kas hücreleri, kıl ve tüylerle ilgili yapılar da bu tabaka içinde yer alır. Ayrıca tüm bu yapıları birleştiren ve desteğini sağlayan bağ doku hücreleri de bu tabaka da yer alır (14,31,32,34).

    Deri altı dokusuna bitişik bölümü küçük ve orta boy damarların oluşturduğu bir ağ yapısına sahiptir. Ana işlevi vücut sıcaklığı ile kan basıncını düzenlemektir (14,19).

    3- Hipodermis: Yumuşak yapısı ile cildi kaslar ve kemiklerden ayırarak, yastık vazifesi gören hipodermis cildin alt tabakasıdır. Sıklıkla subcutis denilen tabakadır. Yapı olarak yağ ve bağ dokusundan oluşur. Enerji deposu ve mekanik tampon görevi de yapar. Temel işlevi taşımak ve bağlamaktır. Bu tabaka bir altta yer alan fasyaya kadar uzanır. Deri altı doku içinde de kan damarları, sinirler ve lenf damarlarının geçtiği yağ dokusu lobülleri bulunur (14, 18, 14,22,26,31,34,35).

    Embriyolojik olarak deri ve nöral sistem ektoderm kökenlidir. Deri otonom sistemin segment yapısındaki son düzlem olarak ifade edilir. Derideki lezyonlar aynı segment içerisindeki organik bozuklukları göstermektedir. Birçok deri hastalıklarının simetrik olması merkezden kontrol edilen nöral süreçlerin varlığını kanıtlamaktadır (15, 17, 31,32,33,34,35).

    Vejetatif sinir sistemine ait liflerin uzunluğu yaklaşık 500.000 km’dir. Bedenin tamamı birbiriyle iletişim içindedir ve bir bütündür. Bütün nörovejetatif sistem fonksiyonları; humoral, sellüler, nöronal ve hormonal düzenleyici mekanizmaların aralarındaki ayarlamalar sonucu sistemdeki reaksiyonlara katılımı ile ilişkilidir. Herhangi bir bölgede meydana gelen olumsuz bir uyarı vejetatif sinir sistemi aracılığıyla tüm sistemi etkilemektedir. Deride ortaya çıkan bir dengesizlik, bu bölgede birikecek olan toksinler aracılığıyla da olumsuz bir etki yaratacaktır. Yani hastalık sadece bir organı değil tüm vücudu etkileyecektir (7,11,15,16,17,31).

    BAŞLICA DERİ HASTALIKLARI

    Regülasyonu çeşitli sebeplerle bozulan ve bağ dokusu yüklenen organizma farklı taşma semptomları ile karşımıza çıkar. Deri hastalıklarının çoğunun ortak noktası bozulmuş bağırsak florasıdır. Yeterince emilim ve toksin atılımı gerçekleştiremeyen beden biriken toksin yükünden kurtulmak için deriyi kullanır ve çok sayıda okul tıbbına göre sebebi bilinmeyen deri hastalıkları olarak ortaya çıkar (14, 15,16,17,31).

    PSÖRİAZİS

    Psöriasis, popülasyonun %4’ünde gözlenen, epidermisin anormal proliferasyon ve differensiyasyonu ile karakterize enflamatuar papüloskuamöz bir hastalıktır. Etiyolojisi kesin olarak bilinmemesine rağmen bazı faktörler üzerinde durulmaktadır. Bunların arasından genetik faktörler yanı sıra presipitan faktörler; başlıca travma, emosyonel stres, endokrin faktörler ve enfeksiyonlar (özellikle hemolitik streptokokal enfeksiyonlar) gelmektedir. İnsülin stres testi ve adrenal korteks hormonlarındaki artış, nörohormonal sistemin psöriaziste önemli rol oynadığını göstermektedir (14, 31).

    ÜRTİKER ve ANJİOÖDEM

    En sık görülen allerjik rahatsızlıklardan birisidir, deride kabarıklık, kaşıntı, şişme ile kendini gösterir. Bu şişme derialtı dokularda olduğu zaman buna anjiödem denir. Yüz, dudak, dil, boğaz, göz veya kulaklarda oluşabilir. Larinkste şişme olursa hava yollarında ani tıkanma meydana getirerek tehlikeli olabilir. Deri yüzeyinde çok çabuk birkaç dakika içinde meydana gelebilirler. Kaşıntı ile başlar, deride kızarma ve şişkinlik oluşturur. Şekilleri çok değişkendir. Bazen yuvarlak ufak noktacıklar halinde bazen de çevresi düzensiz ortaları uçuk renk alarak bir haritayı andırabilirler. Ürtikerin belirgin özelliği çabuk ortaya çıkıp kaybolabilmeleridir. Kaybolduktan sonra aynı yerde veya vücudun herhangi başka bir noktasında tekrar edebilirler. Birçok nedenlerle ürtiker/anjioödem görülebilir. Bunların içinde en tehlikeli olanı ilaç ve besin allerjileridir. İdiyopatik ürtiker en sık gördüğümüz ürtiker tipidir(14, 31).

    HERPES ZOSTER

    Spinal ya da serebral gangliyonun herpetik enfeksiyonudur. Bu durumda gangliyonun inerve ettiği dermatomal segmentte şiddetli bir ağrıya yol açar. Böylece vücudun bir yarısının etrafında segmenter hiperaljezi ve hiperestezi ortaya çıkar. Bu segment en düşük direncin olduğu yerdir. Takip ve tedavi edilen hastaların çoğunda herpes zoster nevraljisinin ortaya çıkmasının altında asıl nedenin bağışıklık sistemin zayıflığının yattığı bilinmektedir. Herpes zoster servikal, torakal ve hatta lomber bölgede segmental bir alanda lokalizedir. Tedavinin asıl amacı tutulan segmentlere göredir. Esas amaç ağrıyı azaltmak, dolaşımı ve metabolik prosesleri artırmaktır (14, 31,32).

    DERMATİT

    Atopik dermatit, deri kuruluğu ve kaşıntı ile ortaya çıkan intermittan enflamatuar bir deri hastalığıdır. Deride likenifikasyon ve ekzema oluşur. Lezyonların zaman zaman alevlenmesi ve bunun sıklaşması sonunda, deride sözü edilen değişiklikler meydana gelir. Bunların yanı sıra dönem dönem sekonder enfeksiyonlar ve eritrodermi de gözlemek mümkündür. Hastalığın ortaya çıkaran pek çok faktör öne sürülmüştür, bunlar başlıca çevresel, ailevi atopi öyküsü, enfeksiyon, irritan maddeler, ısı değişiklikleri, emosyonel faktörler, allerjenler, genetik ve diğer faktörler (14, 31) .

    EGZEMA

    Egzama derinin kurumasına, kızarmasına ve pul pul dökülmesine neden olan bir cilt hastalığıdır. Deri ateşlenip çok fazla kaşınabilir ve kaşıma derinin zedelenip enfeksiyon kapmasına neden olabilir. Egzama bulaşıcı değildir. Egzama derinin iltihaplanması için kullanılan bir terim olan dermatit olarak da bilinir. Atopik egzama en çok bilinen egzama türüdür ve saman nezlesi ve astım ile ilişkilendirilir. Atopik egzamaya yakalanma eğilimi kalıtsal olarak miras alınmasına rağmen çevresel etkenlerden de oldukça fazla etkilenir. Tüm dermatitlerde özellikle infantil dermatitte bozulmuş bağırsak florası en önemli nedendir (14, 31,32,33,34,35).

    MANTAR ENFEKSİYONU

    Mukozal membrandaki mantar hastalıkları daima zayıflamış immun sistemin göstergesidir. İmmunosupressifler (sülfoamidler, antibiyotikler ve kortizon vs) intestinal florayı bozarak bağırsaktaki mantar enfeksiyonlarına sebep olur. Böylece bağırsağın kendisi bozucu alan haline gelir ve immunosupresyona neden olur. Prokain enjeksiyonu ile düzenlenen dolaşım bu olumsuz etkileri ortadan kaldırır (14, 31,32,33,34,35).

    PİRÜRİT

    Kaşıntı anlamına gelen pirüritin nörojenik kökenli mi psikojenik kökenli mi olduğunu ayırt etmek gerekir. Psikojenik kökenli kaşıntılarda hormon ekseni tedaviye dahil edilmelidir. Susuzluğun da önemli bir kaşıntı nedeni olabileceği göz ardı edilmemelidir (14, 15, 21, 31,32,33,34,35).

    SKLERODERMA

    Bağ dokusundaki atrofi ve skleroz sonucunda vazokonstriksiyon, ter bezlerinin fonksiyon bozukluğu ve kalsiyum metabolizma bozukluğu ile karakterize bir hastalıktır. Bu hastalıkta sempatektomi ve paratiroidektominin başarılı olması nedeniyle nöralterapötik yaklaşım ile başarılı sonuçlar elde edilmektedir (14, 15,16,17,21, 31,32,33,34,35).

    TELEJİEKTAZİ

    Derideki terminal kılcal damarların genişleyerek görünür hale gelmesidir. Çok ince iğne ile prokain uygulayarak tedavi edilebilir (14, 21,31,32,33,34,35).

    BAĞIRSAK KAYNAKLI ALERJİK HASTALIKLAR

    En sık rastlanan deri hastalıklarıdır. Alerjik deri hastalıkları arasında serum hastalığı, quincke ödemi, kurdeşen, egzama ve kontakt dermatit sayılabilir. Alerjik deri hastalıklarının sebebini bulmak oldukça güçtür. Bu amaçla hasta ve çevresi çok iyi araştırılır. Çeşitli deri testleri yapılır. Ancak bu hastalara yapılacak bir SFS, kineziyolojik incelme, Vegatest, Proquant veya Elektrovoll yardımı ile bağırsak flora analizi sorunun kaynağının kavranmasında önemli bir rol oynayacaktır. Gerekirse hasta bulunduğu çevreden bir müddet uzaklaştırılmalıdır. Alerjiye sebep olan etken bulunmaya çalışılır. Bu etkenler; çiçek tozları, çeşitli besin maddeleri, ev tozları, bazı ilaçlar, bağırsak parazitleri vs olabilir. Alerjik hastalıklarda kalıtımın, vücut yapısının ve ruhsal durumun yani psikolojik sebeplerin de rolü büyüktür (14, 15,16,17, 20,31,32,33,34,35,39)

    DERİ HASTALIKLARINA NTH

    Organizmanın kendi kendine iyileşme yeteneği için regülasyon mekanizmasının iyi çalışması gerekir ve nralterapi temel regülasyonunu sağlayan en etkin yöntemlerin başında gelir. Cilt hastalıklarında nöralterapi yaklaşımı (15,16,17,31,39):

    Adler Langers noktalarının muayenesi ile başlanır.

    Kipler cilt kaydırma testi ile sorunlu seviyeler tespit edilir.

    Sorunlu olan bölgenin etrafına quadellar yapılır.

    İlgili segmentin enjeksiyonları yapılır.

    İlgili gangliyonlar tedaviye dahil edilir. Sorunlu segmente üst etki gösteren sempatik trunkus blokajı büyük fayda sağlar.

    Sorunlu olan tarafa İV prokain uygulaması yapılır.

    Bağırsakların semptomatik tedavisi yapılır.

    Para-nazal sinüslerin tedavisi yapılır.

    Abdominal tedavi yapılır.

    Bozucu alanların tedavisi.

  • Çin felsefesine göre  qi=çi

    Çin felsefesine göre qi=çi

    Shen Nung’a göre vücutta Qi = Çi adını verdiğimiz bir yaşam enerjisinin var olduğu; bunun da vücudun her yerinde dolaştığı ifade edilir. Çi, gerek vücudun ruhsal, emosyonel= duygusal, davranış, mental=akıl, gerekse fiziksel aktivitesi olarak kabul edilir. Çin felsefesine göre; Çi=enerji; YİN=negatif ve YANG = pozitif anlamında evrensel güçlerin etkisi altındadır. Bu Qi= Çi adını verdiğimiz yaşam enerjisi insan vücudunda meridyen adını verdiğimiz kanallarda denge halinde dolaşır. İşte Qi=Çi yaşam enerjisinin (Çi) herhangi bir azlığı veya çokluğu , denge bozukluğu veya kesintiye uğraması Yin ile Yang’ın arasındaki dengenin de bozulmasına neden olur, bu da kişilerin hasta olmasına yol açar. Çin tıbbına göre Çi=Enerji; vücutta bazı özel meridyenler ve kanallar ile taşınır ve dolaşır. Bu meridyenlerin 12 âdeti vücudun her iki tarafında olmak üzere çifttir. Ayrıca vücudun ön ve arka kısmından giden 2 adet de ekstra meridyen bulunmaktadır. Bu meridyenler vücudu dikeysel olarak deri altından yukarı ve aşağı olmak üzere vücudu bir ağ gibi sarar. Bu meridyenler üzerinde de akupunktur noktaları bulunmaktadır. Meridyen boyunca enerji akımındaki herhangi bir tıkanıklık, eksiklik veya denge bozukluğu Yin ve Yang arasındaki dengeyi de bozacağından hastalıklar ortaya çıkar. İşte Akupunktur bu dengeyi sağlamak için meridyen üzerindeki özel akupunktur noktalarına iğne batırmak suretiyle yapılır. Böylece hastalığı yenmek için belirli aralıklarla seanslar (15–45 dakika) şeklinde uygulanır.

    Yin ve Yang akupunktur tedavisindeki tartışmalarda kullanılan en önemli bir teori (Tao filozofisi) haline gelmiştir.

    Vücuttaki Yin – Yang denge sistemi ( TAO filozofisi )

    Eski Çin felsefesine göre, alem birbirine iki zıt şeyden yapılmıştır. Alemin dengesi; bu iki zıddın, karşılıklı ve sürekli hareket içinde bulunmasıyla sağlanır. Bu iki zıt şeye Yin ve Yang denir.

    Alemde, nasıl ki gece-gündüz, soğuk-sıcak, acı-tatlı, az-bol, çürük-sağlam, boş-dolu, aç-tok, pozitif-negatif, vb. gibi zıtlıklar dengesi varsa, insan vücudunda da böyle zıtlıklardan oluşan bir denge sistemi vardır.Bu sisteme yin ve yang dengesi denmektedir. Bu denge halinde insan sağlıklı ve sıhhatli olmaktadır. Yin ve Yang dengesinin bozulması ile hastalıklar ve ağrılar ortaya çıkmaktadır. Akupunktur tedavisinin temel prensibinde, bu dengeyi korumak yatmaktadır.Hemeostasiz adını da verdiğimiz bu iç-dış ve psikolojik denge bozulmaya başladıkça hastalıklarda ortaya çıkmaya başlamaktadır.
    O zaman kişi kendini ;

    * keyifsiz,

    *huzursuz,

    *Rahatsız,

    *Ağrıları olan,

    *Hastalanmış biri olarak hisseder.
    Aslında bu var olan yaşam enerjisi ‘’ Çİ ‘’nin vücuttaki akışının bir şekilde kesintiye uğramış olmasından kaynaklanmaktadır.

    Yaşam enerjisi ‘’Çİ’’akışını ;

    * Aşırı sıcak ve soğuklar,
    * Cereyanda kalma,
    * Hava kirliliği,
    * Nemli ve rutubetli ortam,
    * Beslenme bozukluğu,
    * Stres, gerilim, öfke,
    *Yürüyüş ve hareket azlığı
    * Suni gıdalar ve yiyecekler,
    * Sigara ve alkol gibi zararlı maddeler,
    * Tuvalet alışkanlığı bozukluğu, hep bu dengeyi etkileyen sebeplerdendir

    -Akupunktur tedavisi ile bu yaşam enerjisi ‘’ Çİ’’ akışındaki bozulan dengeyi düzenler ve yin-yang denge sistemini kuvvetlendirir.

    YİN : Negatif, kadın, gece, karanlık, pasif, soğuk, nem, elektron, baz

    YANG : Pozitif, erkek, gündüz, aydınlık, aktif, sıcak, kuruluk, proton ve asit i temsil eder. Dikkat edilirse bu her iki öğe:

    Birbirine zıt,(negatif- pozitif)

    Birbirlerini takip eden (gece bitince gündüzün gelmesi gibi )

    Birbirlerini çeken bir güç olması(negatifin pozitifi çekmesi gibi)

    Her bir öğenin az da olsa birbirlerini kendi içinde barındırması veya birbirine dönüşebilmesi.

    Birbirlerini doğurması neslini devam ettirmesi(Her kadının (Yin) veya erkeğin (Yang)bir annesi(Yin) bir de babası (Yang) vardır.

    Çin’deki bu inanışa göre bu öğeler sağlıklı vücutlarda hep bir denge içindedir. Yin meridyenler vücudun daha çok korumaya muhtaç olan iç kısımlarında (kol ve bacakların medial=iç kısmında) bulunurken, Yang vücudun ve uzuvların (bacak ve kol ) dış ve arka kısmında yer alır. YİN meridyenler vücudun iç kısımlarında (kıllardan az olan bölgelerde) korunmaya muhtaç Yin=kadınsı olan bölgelerde yer alır.YANG meridyenler ise bacak ve kolların ön ve dış arka kısımlarında (kıllı olan kısım) darbelere daha dayanıklı olan Yang=erkeksi olan bölgelerde yer alırlar.

    5 Element Teorisi:

    Beş element, enerjinin beş değişim şeklidir.Bunlar:

    Ateş

    Odun

    Toprak

    Metal

    Su

    Her element maddenin bir tanımıdır ve bu enerji birinden diğerine değişerek yol alır. Enerjinin beş şekli; metal, ağaç, su, ateş ve topraktır. Beş element teorisi evrendeki fenomenlerin tümünün doğada odun, ateş, toprak, metal veya suya karşılık geldiklerini ve bunların sürekli bir hareket ve değişim içinde bulunduklarını öne sürer. Bu teori ilk kez İ.Ö. 16. yüzyılda Çin’ de ortaya atılmıştır. O dönemde Çinliler gözlemledikleri doğanın beş önemli durumdan etkilendiğini düşünmüşledir: “Yemek, su ve ateş ile hazırlanır. Üretmek için metal ve oduna ihtiyaç vardır. Toprak her şeyi doğurur”.

    Geleneksel Çin Tıbbında beş element teorisinden yola çıkarak, zang ve fu organlarının fizyolojik ve patolojik çalışma şekillerini, birbirleriyle ve dış dünya ile etkileşimlerini kapsayan bir teşhis ve tedavi yöntemi geliştirilmiştir. Her element belli bir organı, dokuyu, sesi (bağırma, gülme vb), rengi, kokuyu, tadı, duyu organını, duyguyu ve iklimi temsil eder. Beş elementin, dolayısıyla organların, arasında kontrolcü, destekleyici, engelleyici ve düzenleyici ilişkiler bulunur. Örneğin geleneksel Çin tıbbı anlayışına göre odun (karaciğer) toprağı (dalak), toprak suyu (böbrek), su ateşi (kalp), ateş metali (akciğer) ve metal odunu kontrol eder; odun ateşi (karaciğer kalbi) , ateş toprağı (kalp dalağı), toprak metali (dalak akciğeri), metal suyu (akciğer böbrekleri) ve su yeniden odunu (böbrekler karaciğeri) destekler. Dolayısıyla her organ sahip olduğu Yin ve Yang enerjisi ile bu döngü içindeki rolünü oynar. Bir organdaki Yin ve Yang dengesi bozulduğunda (hastalandığında) , bu dengesizlik etkileşim içinde olduğu diğer organlara yansır. Diğer organlar yeniden dengenin oluşturulabilmesi için faaliyete geçerler ve böylece hastalık tablosu tamamlanır. Geleneksel Çin tıbbında Yin ve Yang arasındaki dengesizliği saptamak ve iyileştirmek hedeflenir.

    ZANG-FU ORGANLAR

    Zang organ meridyenleri (-) olup içi dolu organlardır.

    Zang Organlar: Dalak, Karaciğer, Kalp, Perikart (kalp zarı), Pankreas ve Böbrek.

    Fu organ meridyenleri ise (+) olup içi boş organları temsil eder.

    Fu organlar: Kalın barsak, İnce Barsak, Mesane, Mide, Safra Kesesi ve Üç’lü ısıtıcı (Enerji)

    Beş element Feng Shui de en önemli rolü üstlenir. Enerjinin elementlere göre döngüsü değişiktir.

    Pozitif, Üretken Döngü
    Burada bir element diğerine dönüşürken pozitif bir etkileşim içindedir. Biri diğerini oluşturduğu veya beslediği için potansiyel enerjide bir büyüme oluşturur.
    Ağaç ateşi yaratır. Ateş küle dönüşerek toprağı yaratır. Topraktan mineraller şeklinde metal çıkar. Metal eriyince suyu oluşturur. Su da ağacı besler

    Zayıflatıcı Döngü
    Bir element bir öncekinin etkisini azalttığında zayıflatıcı döngü oluşur. Bu değişim agresif değildir. Genellikle istenmeyen olumsuz enerji odakları bu döngüyle zayıflatılır.
    Üretken döngünün tam tersi zayıflatıcı döngüdür. Birbirlerinin doğuşunu engellediği için zayıflatıcı bir etkiye sahiptir.
    Su ağacı besler,o zaman ağaç suyun etkisini zayıflatır. Metal suyu oluşturur o zaman su metali zayıflatır. Topraktan metal oluşur, metal toprağı zayıflatır. Ateş toprağı oluşturur ama toprak ateşi zayıflatır. Ağaç yanarak ateşi besler o zaman ateş ağacı zayıflatır.

    Yıkıcı Döngü
    Bu genelde elementlerin agresif olarak bir anlamda düşmanca etkileşimidir. Bir element bir sonrakinin gelişimine engel olur.
    Su ateşi söndürür. Ateş metali eritir. Metal ağacı keser. Ağaç kökleriyle toprağı ele geçirir. Toprak da suyu tutar.
    Bu döngüyü zayıflatma için kullanmak pek önerilmez. İki güç arasındaki düşmanca tutum faydadan çok zararlıdır. Bu harmoni bozukluğu getirir.

    SU: Akvaryum, havuz, mavi ve siyah
    AĞAÇ: Yeşil bitkiler, yeşil
    ATEŞ: Bol ışık, mumlar, kırmızı eşyalar, kırmızı, portakal rengi
    TOPRAK: Toprak malzemeler, çakıl taşları, kristaller, kaya, toprak/kum, sarı

    METAL: Rüzgar çanları, kurmalı saatler, metalik renkler, beyaz

    Günümüz tıbbında, organlarımızın işlevleri artık ayrıntılı bir şekilde bilinmektedir. Vücudumuzdaki tüm organ ve dokular, sabit iç koşulların sürdürülmesi ve işlevlerin

    düzenlenmesine katkıda bulunarak bir denge oluştururlar. Akciğer hücrelerce kullanılacak oksijeni sağlar ve açığa çıkan karbon dioksidi atar, kalp kanı dokulara pompalar, kan taşıma görevini üstlenir, sindirim sistemi gerekli besinlerin sindirilip kullanıma sunar ve gerekmeyenleri boşaltır, karaciğer sindirilen bu maddeleri işler, böbrekler iyon dengesini sağlar ve yine atıkların boşaltılmasına yardımcı olur.
    Otonom Sinir Sistemimiz, sinir sistemimizin büyük bir bölümünü oluşturur, bilinçli kontrolümüzün dışında yürütülen işlevleri (arter basıncı, vücut ısısı, iç organlarımızın çalışması vb) düzenler. Vücudumuzdaki organların işlevlerinin çoğu “otonom refleksler” ile yönlendirilmektedir. Örneğin iştah verici bir yemeğin kokusu, daha lokmayı ağzımıza almadan, sinir sistemimiz tarafından değerlendirilir, parasempatik uyarı ile tükürük ve mide salgısı başlar. Otonom reflekse diğer bir örnek de tansiyonumuzun ayarlanmasıdır. Tansiyonumuz çıktığında, bu basınç damarlara yansır. Damar duvarında bulunan özel reseptörler tarafından algılanan bu basınç beyine iletilir. Beyin sempatik uyarıyı azaltarak kan basıncımızı düşürür. Sempatik ve parasempatik sistemler sürekli bir bazal etkinlik halindedirler; iç ve dış koşullara karşılık belli bir dengeyi sağlama görevini üstlenmişlerdir.

  • Limbik sistem ve akupunktur

    Limbik sistemi oluşturan yapılar filogenetik olarak beynin en eski kısımlarıdır.

    Limbik sistem; insan beyin korteksinin geniş bir alanı tarafından idare edilen, dışardan gelen veya düşüncelerimizle oluşan her türlü uyarana bedenin vereceği cevabı düzenleyen sistemdir. Özellikle stres oluşturan uyaranların bedene zararını ortadan kaldırmaya, bunun için otonom sinir sistemi fonksiyonlarını düzenlemeye çalışır.(Dolaşım ve sindirim sistemi, endokrin sistem fonksiyonları gibi)

    Öncelikle gövdemizdeki tüm yaşamsal fonksiyonların limbik sistemimize gelen uyaranların etkisi altında olduğunu hatırlatmak isterim. Dışarıdan gelen tüm uyaranlar (müzik, gürültü, tüm görsel uyaranlar, bize söylenen iyi veya kötü sözler vb.) veya düşüncelerimizle oluşturduğumuz (kilo vermem lazım, ya çocuğum olmaz ise, yine kalbim çok çarpacak, yine tansiyonum çıkacak; kendimizle ilgili yaptığımız tanımlar; şişmanım mutsuzum, çirkinim, yalnızım, sinirliyim, vb.) uyaranlar limbik sistemimiz tarafından bir işleme tabi tutulur.

    Bu işlemde tüm geçmiş deneyimlerimiz, inançlarımız, ön kabullerimiz ve aldığımız eğitim de rol oynamaktadır. Bu işlem sonunda o an ki uyarana gövdemizde nasıl bir tepki gelişeceği limbik sistemin oluşturduğu kararla otonom sinir sistemimize iletilir ve kalbimizin, solunum sistemimizin, hormonlarımızın, sindirim sistemimizin çalışmaları düzenlenir. Burada amaç sağlıklılığın ve canlılığın devam ettirilmesidir. Örneğin gerçekten tehlike varsa bu durum karşısında önce kalbimiz çok atmaya başlar çünkü tehlikenin üstesinden gelecek gücümüz yoksa kaçmamız gerekmektedir. Kaçmamız için bacaklarımıza ihtiyaç duyarız bu nedenle kalbin pompaladığı kanın bacaklarımıza gidebilmesi için bacaklarımızın damarları genişleyecektir. Bu sırada nereye gideceğimizin kararını verecek olan beynimizin çalışmaya, dolayısı ile kana ihtiyacı vardır ve beyni besleyen damarlarımız da genişler. O sırada derimizde kan ihtiyacı yoktur ve deri damarları daralarak kan kalbe gönderilir. Yine tehlike anında sindirim işlemi ile uğraşacak durum yoktur ve sindirim sistemimizi oluşturan mide, bağırsak gibi yapıların damarları da daralır ve bu kan da kalbe döner ve kalbimiz bu kanların hepsini bizi tehlikeden uzaklaştıracak veya üstesinden gelecek organlarımıza gönderir. Tüm bu çalışmalar limbik sistemin kararları ile otonom sinir sistemimiz tarafından organize edilir.

    Yukarda ki durum limbik sistemimizin, dışarıdan gelen uyaranlara gövdenin vereceği tepkilerin önemli örneklerinden biridir.

    Güzel ve yumuşak bir müzik dinlediğimizde yine bedenimizde hissettiğimiz gevşeme ve huzur da limbik sistem tarafından organize edilen bir diğer örnek olabilir. Bu tepki örnekleri doğal ve fizyolojik olası durumlara aittir.

    Eğer kişi uzun süredir olumsuz uyaranlar ile karşı karşıya ise (İşyeri huzursuzluğu, aile içi huzursuzluklar vb.) veya birden yüksek şiddette stres uyaranına maruz kalırsa ( depremde kalmak, ciddi trafik kazası geçirmek, çok sevdiğimiz birinin beklenmedik ölümü vb.) limbik sistem uyarana karşı organların fonksiyonlarını düzenleyerek o uyarani beden için zararsız hale getirme görevini yapamaz hale gelebilir. İşte bu durumda basit uyaranlar veya düşünceler tehlike uyaranı gibi algılanmaya başlar ve otonom sinir sisteminin çalışmasındaki dengenin bozulması sonucu organ fonksiyonlarında bozulmalar ortaya çıkar.

    İrritabl kolon, kronik kabızlık, adet düzensizlikleri, tiroit problemleri, nedeni belli olmayan infertilite sorunları gibi sorunların nedenlerinden biri de limbik sistem disfonksiyonu (düzgün çalışmama) olabilir.

    Akupunktur, bozulmuş limbik sistem fonksiyonlarını düzenleyen bir tedavi yöntemi olarak tüp bebek veya aşılama yöntemi ile çocuk sahibi olmak isteyen anne adaylarının vücutlarını uygulamaya hazırlama tedavisinden , spastik kolon, kronik kabızlık, adet düzensizliği, baş ağrısı, obeziteye kadar bir çok strese bağlı ortaya çıkan psikosomatik hastalıkların tedavisinde öne çıkmaktadır.Sonuç olarak akupunktur limbik sitemin fonksiyonlarını düzenleyebilir. Bunun yanı sıra; kişi limbik sistemine zarar verecek olumsuz uyaranlardan olabildiğince uzak durmayı başarmalıdır.