Etiket: Oran

  • Burun ve estetik analizi bölüm 2

    Burun ve Estetik analizi Bölüm 2

    Burunun 1/3 orta kısmının değerlendirilmesi

    Burun orta kısmının simetrisi, dış hattı, eğimi, volümü ve şekli değerlendirilmektedir. Burunu oluşturan kemik ve kıkırdak arasındaki ilişki belirlemektedir.

    Burunun 1/3 alt kısmının değerlendirilmesi

    Burun uç kısmının değerlendirilmesi; bunun için kullanılan parametreler; Projeksiyonu, Rotasyonu, Pozisyonu, Volümü, Burun ucu tanımı, Genişliği, Şekli

    Burun ucu projeksiyonu; yüzün profilinde burun kanadının yanakla birleşme noktası ile burun ucu arasındaki mesafedir. Burun tabanı eşkenar üçgen şeklinde olduğu için burun taban genişliği neredeyse burun projeksiyonuna eşittir.

    Burun ucu projeksiyonu

    Burun ucu projeksiyonunun belirlenmesi için birçok metod geliştirilmiştir. Bunlar;

    Byrad metodu; Buna göre ideal burun ucu – nasal tip projeksiyonu = 0.67 x burun uzunluğudur.

    Goode metodu; nasion ile burun kanatları-yüz birleşkesi noktası arasındaki hattın %55-60’ı burun projeksiyonunu vermektedir.

    Crumley metodu; burun öncelikle kenarları arasında 3-4-5 oranları olan bir dik üçgene benzetilir. Bu üçgende nasion-burun ucu arasındaki uzaklık hipotenüsdür. Bu üçgenin diğer kenarları nasion ile burun kanatları-yüz birleşkesi, burun kanatları-yüz birleşkesi-burun ucu arasındaki hatlardır. Burun projeksiyonu bir burunda 3 oranına sahip kenar kadar olmalıdır.

    Baum oranları; Nasion- subnasion hattına burun ucundan-pronasionadan çizilen dik çizginin uzunluğu. Bu 2.8 olarak bulunmuştur.

    Subnasale ile burun ucu arasında yatay olarak ölçülen burun ucu projeksiyonu ortalama izdüşümü 15,5±2.8mm’dir. Yetişkin bir bireyde 20mm’nin üzerindeki burun büyük; 14mm’den az da küçük olarak kabul edilmektedir.

    Simon oranı; subnasion ile burun ucuronasion arası mesafe/ subnasion ile üst dudak arası mesafe oranı 1 olarak bulunmuştur.

    Burun ucu şekli ve estetik yapısı burunda bulunan LLC (lower lateral cartilage) kıkırdağın şekli ve pozisyonu ile ilgilidir.

    Burun projeksiyonu

    Burun uzunluğu zor değiştirilmektedir. Oysa burun projeksiyonu cerrahi yada medikal estetik uygulamalar ile değiştirilebilir. Burun projeksiyonu yan duruşta burun kanatları-yüz birleşkesinden geçen dik hat ile burun ucu arasındaki mesafedir. Burun tipinin yüze olan mesafesi burun projeksiyonu değiştirmektedir. Burunun projeksiyon değerlendirilmesinde bir çok yöntem kullanılmaktadır.

    Burun projeksiyonunda kullanılan yöntemler;

    Goode nin yönteminde nasiondan burun kanatlarına inilen bir dik hat çizilmekte ve bunada burun ucundan dik bir hat çizilmektedir. Burun projeksiyon burun uzunluğunun % 60 olmalıdır. Burada N-A/T-A oranı 0.55-0.60 olmalıdır. B

    Burun ucu rotasyon açısı; burun kanatlarından geçen dik hat ile buna burun ucundan uzanan hattın arasındaki açıdır. Erkeklerde 100 kadınlarda 105 derecedir.

    Burun ucu rotasyonu profil değerlendirmede collumella, burun kanatları ve üst dudak ile birlikte değerlendirilmelidir.

    Burun ucunun değerldirmesi

    Burun ucu en iyi bazal yani yüzün tabanından buruna bakılarak yapılmaktadır. Normalde burun ucu tam bir eşkenar üçgen gibi görünmelidir.

    Burun ucu şekline göre sınıflandırmalar yapılmıştır. Örneğin Boxy, bulbous, piched tip gibi. İlk iki resimde Boxy diğer iki resimde pinch burun ucları gösterilmektedir.

    Kolumellanın değerlendirilmes,; Yüzün profil değerlendirmesinde burun kanatlarının altında görünen bölüme kolumella-columella alanı denir. Normalde görünürlüğü 2-4 mm dir. Profilde burun kanatarının hafif eğimi olması gerekirken bu eğim açılı olabilir.

    Yüzün önden görünümünde kolumella ile burun kanatlarının arasındaki ilişki martı kanatı görünümündedir. Burun kanatlarının yapısı ve columella bu görünümü değiştirebilmektedir.

    Burun delikleri ve ortada kolumella arasındaki ilişki

    Burun uç kısım ile burun tabanı arasındaki oran 0.8 dir. Bu oran yaşla artmaktadır. özellikle 30 yaş sonrasında

    Normalde üst, orta ve alt parçalar birbirine eşit olmalıdır.

    Burun deliklerinin aksı ile kolumellla arasında bir açı oluşmaktadır. Bu açı ırklara göre değişmekle birlikte beyaz ırkta 45-60 derece iken uzak doğu ırklarında bu açı daha geniştir.

    Yumuşak üçgen

    Aşağıdaki resimde kırmızı ile boyalı ince deri bölümüdür. İçinde kartilaj gibi bir iskelet yapı olmayıp az miktarda ciltaltı dokusu bulunur. Burnun kutsal yapılarından biridir.

    Üst dudak ile burun arasındaki ilişki

    Burunun uzunluğu, volumü, burun alt 1/3 kısmının şekli üst dudağı etkilemektedir. Bunun terside doğrudur.

    Burun ucunun yukarı ve aşağı rotasyonu, üst dudak uzunluğu, üst dudak projeksiyonu ve subnasalenin konturu bu anatomik bölgenin estetiğini değiştirmektedir.

    Gülme estetiği ve burunun etkisi

    Gülme sırasında burun ucu aşağı ve geriye doğru hareket etmektedir. Bu hastanın normal ve gülerken çekilecek fotoğrafları ile değerlendirilebilmektedir.

    Bunun dışında ister burun üstünde olsun, isterse yüzde olsun birçok kasların kasılmaları ile burun şeklinde değişmelere neden olmaktadır. Örneğin, gülerken burun ucu belirgin olarak aşağıya rotasyon göstermekte, burun ucu üst kısmı yuvarlaklaşmakta ve burunun geçici olarak uzun görünmesine yol açmaktadır. Gülerken burun ucunun hareketi ve deformitesi depressor septi nasi kasına bağlıdır. Ayrıca gülme sırasında ağız çevresi kası Orbicularis oris üst dudağı kısaltır, mimik hareketlerle burun ucunun projeksiyonunu azaltabilir.

    Burnun estetik analizinde basit bir değerlendirme yöntem kullanılabilir. Bunun için burun uzunluğu, burun ucu projeksiyonu, burun kökü projeksiyonu ile yüzün genel uzunluğu arasındaki ilişkiye bakılmaktadır.

    Bu amaçla bir analiz listesi geliştirilmiştir.

    Ağız kapanma kusurları ilk olarak değerlendirilmektedir. Örneğin çenenin önde yada geride olması, üst ve alt çenenin değerlendirilmesi son derece önemlidir.

    Yüzde şu noktalar; kaş arası en belirgin nokta Glabella(Gs), profil görüntüde burun kanatlarının en alt noktası(ABP), Ön çenenin en alt noktası-Menton(Mes), Dudakların ortada birleşme noktası-stomion (S), burun kanatlarının yanak ile birleşim noktası (ACJ), Göz korneasından geçen hat(CP), üst göz kapağı katlantı çizgisi(SPF), Burun kökü(R) ve burun ucu(T) saptanarak işaretlenmektedir.

    Glabella-subnasale arasında(ABP kullanılabilmektedir) orta yüz yüksekliği (MFH) ve Menton- subnasale arasında(ABP kullanılabilmektedir) alt yüz yüksekliği ölçülmektedir (LFH). Dengeli bir yüzde MFH LFH eşit olmalı yada LFH MFH dan 3 mm fazla olabilmektedir.

    Menton ile stomion arası mesafe ölçülmektedir. (SMes).

    R-T mesafesi yani burun uzunluğu ölçülmektedir(RT). İdeal burun uzunluğu RTi olarak tanımlanmaktadır. RTi=0.67 × MFH yada RTi=SMes dir.

    5. Burun ucu projeksiyonu; (ACJ–T); ideal burun ucu projeksiyonu RTi X 0.67 dir.

    Burun kökü projeksiyonu CP–RP mesafesi olarak ölçülmektedir. İdeal burun kökü projeksiyonu RTi × 0.28 dir ve buda 9-14 mm arasında değişmektedir.

  • Marquardt yüz maskesi ile yüz esetiğinin değerlendirilmesi

    Ağız ve Çene Cerrahi uzmanı Dr. Stephen R. Marquardt tarafından geliştirilmiş yüz estetik değerlendirme sistemi bulunmaktadır. Bu sistemde yüzde estetik noktalar, açılar ve hat ile ilgili değerlendirmeler yapılmaz. Daha önce hazırlanmış ırklara göre belirlenmiş şablonlar-maskeler bulunmaktadır. Bunlar hastanın ön ve yan fotoğrafları ile karşılatırılmaktadır.

    Marquardt estetik maskelerinde Altın oran kullanılmıştır(1:1.618). Marquardt altın orana sahip iki 5 köşeli-pentagonu birleştirerek 10 köşeli altın orana sahip bir yapı elde etmiştir. Buna Gold Decagon Matrix denilmektedir.

    Bunun içerisine 42 adet Phi [1.618] sayısı ile orantılı decagon çizilmiştir. Böylece iç içe geçen decagonlardan oluşna bir kompleks elde edilmektedir.

    Bu kompleks üzerine insan yüzü yerletirldiğinde ve bazı çzigiler ve dış hastlar silindiğinde Phi mask Yüz maskesi elde edilmektedir. Bu maskedeki tüm alt şekiller ve açılar ve oranlar tamamen Phi ile ilşkilidir.

    Bu maskelerin kadın ve erkek formları ve farklı etnik kökenler içinde varyasyonları bulunmaktadır.

    Bu maskler ön ve yan profil resimleri üzerine bilgisayal fotoğraf programları ile yerleştirilmekte. Yüzün bu maske ile uyumuna ve eğer uzumsuzluklar var ise nasıl bir yöntem izleneceğine karar verilmektedir.

  • Yüz analizinde pi- altın oran değerlendirme yöntemi

    Güzelliğin algılanması eğer bilinçsiz mekanizmalara dayanan bir kavram ise çağları aşabilen bir ortak estetik duyusunu nasıl yaratabilmektedir. Güzellik diye adlandırılan kavram nasıl ortaya çıktı. Bunun matematiksel bir ifadesi var mı? İnsanoğlu yıllarca bu sorulara yanıt bulmaya çalışmıştır. Altın oran bu çabanın ürünüdür. Mısırlılar tarafından bilinen Eski Yunanda ideal ifadesini bulan bu oran şöyle tanımlanabilir.

    Bir doğru parçası bir noktadan ikiye bölündüğünde; büyük parçanın=a, küçük parçaya=b oranı, kendisinin büyük parçaya oranı eşit olsun ve bu oran değeri matematiksel olarak 1.61803 olsun. Buna altın oran denilmektedir.

    Bu değeri göstermek için İÖ 5. Yüzyılda yaşamış heykeltraş Yunanlı Phidias’ın adını ilk harfi olan Ø=Phi kullanılmaktadır. Matematiksel olarakta ilginç bir sayıdır. Kandisinden 1 çıkarıldığında kendi ters değerine ulaşmaktadır. 1 ekendiğinde kare değerine ulaşmaktadır. Bu sayılar içerisinde tektir. Güzel olarak tanımladığımız her şeyde bu oranı görebiliriz.

    Altın oran insanın fark ettiği doğadan çıkmış bir orandır. Uzun kenarı 1.61803 kısa kenarı 1 olan dikdörtgene altın dikdörtgen denilmektedir. Bu göze en hoş görünen dikdörtgendir. Eski mimarı yapılar bu dikdörtgenle yapılmıştır. İkiz kenar üçgende taban 1 ikiz kenarlar 1.6803 olursa buna altın üçgen denilir. Bu altın üçgende taban açıların açı ortayları karşılarındaki kenarları altın oranda bölmektedir ve yeni altın üçgenler yapmaktadır. Bu yeni altın üçgenlerde baştaki açı ortaylar tekrar çizildiğinde yeni altın üçgenler elde edilir. Bu çoğlatmayı altın dikdörtgen içinde yapabiliriz. Böylece logometrik bir spiral elde edilir.

    Bunu doğada görmekteyiz. Natulius gibi bazı deniz kabuklukluları, ayçiçeğin tuhumlarının diziliminde vb. Hatta insanda doğum sonrası büyüme döneminde alt çenenin büyümeside bu logometrik spiral ile olmaktadır.

    İnsan yüzündeki altın oranlar da eski dönemlerden beri incelenmektedir. Leonardo da Vinci vücut ve yüz profilindeki altın oranı araştırmıştır.

    Altın orana dayanarak teknikler günümüzde yüz estetik değerlendirme tekniklerinde kullanılmaktadır. Bulardan ilki Baundun gelitirdiği Sirküler sector analizidir. Bu analizde trchiondan ve tragusu birleştiren hat ile yüzün önünde yarım ember çizilmektedir. Bu çember burun ucu ve çeneden geçmelidir.

    Ayrıca kulakta tragus; trichion, nasion ve menton ile birleştirildiğinde aralarındaki açılar oluşmakta ve bunlar birbirlerine oranlandığında altın oranı vermektedir.

    Bir diğer yöntemde ise Ricketts tarafından geliştirilmiştir. Bu yöntemde FHL na paralel trişion, gözün kantusu, burun ucu, dudak bileşme noktası ve mentondan paralel doğrular çizimetedir. Bunlara burun ucu ile targustan geçen dikmeler çizilir. Böylece 3 adet altın dikdörtgen yüz ya profiline çizilmektedir. Bu çizim üzerinden E-Me/Tri-Me= Phi, Tri-En/En-Me= Phi, En-Me/E-En = 2 Phi, Em-E/Me-Em = Phi, En-E/En-Em=Phi, Me-Em/En-Em= Phi

    Atın orana sahip şekilleri incelemek için altın pergeş adı verilen bir alet geliştirilmiştir. Bu pergelin kolları her zaman altın oranı koruyacak şekilde açılır.

    1201 yılında matematikçi İtalyan Pisalı Leonardo(Filus Bonacci) bir sayı dizisi geliştirdi. Bu sayı tavşanların çoğalması örneklendirilerek yapılmıştır ve eşsiz bir saydır. Dizideki herbir rakan kendinden önceki rakamların toplamından oluşmuştur. 0,1,1,2,3,5,8,13…..Dizideki her bir rakamın bir önceki rakama bölümü sonuçta bizi aynı gizemli sayıya Pi ye ulaştırmaktadır.

    Çiçekler, tabiat güzelliğinin en belirgin bir örneği olduğu gibi, yüz de insanın önemli dış güzellik örneklerindendir. Biçem ve modanın çok geniş ölçüde farklılık göstermesine rağmen, kültürler arası araştırmalar, insanların güzelliği algılamalarında çeşitli ortak noktalar bulmuştur.

    Örneğin, büyük gözler ve açık ten rengi bütün kültürlerde güzel bulunmuştur.

    Öte yandan yüz güzelliği her yaş dilimi için geçerli olmaktadır.

    Yüz güzelliğinin değerlendirilmesine yönelik çok sayıda çalışmalar bulunmaktadır.

    Yüzde çeşitli oranlar bulunsa da tam olarak güzellik kavramını ortaya koyan matematiksel formüller mevcut değildir. Öte yandan yüz öğeleri arasında belirlenen altın oran değerleri (1.61803…) sadece ideal insan yüzü için geçerlidir. Her ne kadar güzelliğin altın kuralı kendine güvenmek ve kendinin tek olduğunu anlamak olsa da son zamanlar yüz güzelliği kararının otomatik verilebilmesi için çeşitli çalışmalar da yapılmaktadır.

    Kusursuz orantılara sahip bir insanın boyunun, başının yedi buçuk katı olduğu bilinmektedir. İnsan başına önden bakıldığında baş, yüksekliği 3.5 ve genişliği 2.5 oranlarında olan dikdörtgen meydana getirir.

    Gözler başın yüksekliğinin tam ortasında yer almaktadır. İki göz arasındaki mesafe bir gözün genişliği kadardır ve burun genişliğini belirler.

    Enine baş ölçüleri dört göz kadardır.

    Antropometrik çalışmalarda insan yüzünde olduğu gibi güzel vücut ölçülerinde de oranlar aranmaktadır. 90 – 60 – 90 olarak kabul edilen ideal kadın ölçüleri aslında boy dikkate

    alınmadığında geçerlilik kazanmamaktadır. Venus de Milo’nun ölçüleri dikkate alınarak modelleme katsayısı ile yapılan değerlendirmelerde gerçek “altın oran” aşağıdaki şekilde

    ölçülmektedir.

    Gerçek “altın oran” = (98 – 70 – 100) х М, burada М = boy (cm) / 166.

    Formüle göre örneğin 150 cm boy için gerçek “altın oran” yaklaşık 88 – 63 – 90 olduğu halde 180 cm’ler için 106 – 76 – 108 olmaktadır.

  • Normal Doğumun Avantajları

    Normal Doğumun Avantajları

    Normal Doğum; bebeğin, herhangi bir müdehale olmadan vajinal yolla dünyaya gelişidir. Aslında doğumun normali vajinaldir. Müdehale gerektiğinde (sezeryan, vakum ya da forceps uygulamaları) normal dışına çıkan bir uygulamadan bahsetmek gerekir.

    NORMAL DOĞUMUN AVANTAJLARI

    • Sağlıklı ve doğaldır.
    • Anne – bebek bağlantısı kesilmez. Bebek ile iletişim sağlanır.
    • Anneliğe hazırlar. Doğumda geçirilen süre ve aktifleşmesine izin verilen hormonlar anneliğe geçişi sağlar.
    • Normale dönüş ve lohusalık daha rahat ve hareketli geçer.
    • Emzirme daha rahat ve hızlı olur.
    • Bebek için, doğum kanalından geçiş sırasında akciğerdeki suyunu daha iyi atabildiği için solunum daha rahat başlar.

    SEZERYAN ARTIŞ SEBEPLERİ

    Günümüzde ülkemizde ve dünyada sezeryan tıbben kabul edilemeyecek oranlara yükselmiştir. Bunda sezeryan ameliyatının planlı oluşu, anne adaylarının doğum ağrılarına korku ile yaklaşmaları, günümüz dünyasındaki herşeye hazır ve hızlı ulaşma isteği çok etken olmuştur. 

    Bu konudaki açıklanabilir sebepler:

    • Anne yaşının (eğitim ve çalışma hayatı) yükselmesi ve daha riskli gebeliklerin daha çok sezeryanla sonlanması
       
    • Doğumda daha iyi fetal kalp atışı takibi ile daha çok fetal distresi tanı alması ancak bazen de  ‘’güven vermeyen kalp atışları‘’ nın da sezeryanla sonlanması
         
    • Vakum ve forseps uygulamalarının daha az kullanılması
       
    • Kendiliğinden doğum beklemenin veya gün aşımlarında sancı ile doğum indüksiyonu denenmeden sezeryana geçilmesi
       
    • Obezitenin artışı ve doğum becerisinin azalması
       
    • Riskli gebeliklerin ( tüp bebek, çoğul gebelik, erken doğum, preeklamsia, ..) artması ve daha çok sezeryanla sonlanması
       
    • Malpraktis davalarının artmasına bağlı doktorların daha defansif tutumları
       
    • Hastanelerde icap nöbet şartları, ekip yetersizlikleri (anestezi, çocuk dr.,,) doğumun gündüz saatlerinde bitirilme zorunlulukları şeklinde açıklanabilir.

    SEZERYANIN DÜNYA VE TÜRKİYE’DEKİ UYGULAMA DURUMU 

    Dünya sağlık örgütünün önerdiği sezeryan oranı % 15 tir. 
    Ancak ülkemizde 1970 lerde %4-5 olan oran 1998 de % 14 olup 2012 de %49-50 ye yükselmiştir. 
    Sezeryan oranları batı illerimizde, kentsel bölgelerde eğitim düzeyi yüksek ailelerde, ve özel hastanelerde daha fazladır. 
    2013 yılı itibarı ile Sağlık Bakanlığı sezeryan oranına % 35 gibi bir hedef koymuştur. Ülkemizin oranı, bir çok dünya ülkesine göre çok yüksek olup acilen planlanması gerekmektedir. 
    Bu oran, Amerika’da % 30,    Hollanda- Belçika- Norveç gibi kuzey Avrupa ülkelerinde % 13-14,   Fransa %17-20    Almanya % 30  iken Afrika ülkelerinde ise çok düşük kalite sağlık hizmetlerinden ötürü % 3-4 oranlarındadır. 

    DOĞUMUN EVRELERİ 

    1.EVRE- Kapalı rahim ağzının ağrılarla açılmaya başlaması ve açıklığın 10 cm e ulaşması

    2.EVRE: Tam açıklık sağlandıktan sonra bebeğin başının vajene geçip oradan dünyaya gelişi ve kordonunun anneden kesilerek ayrılması ve bebeğin ilk nefesini alması

    3.EVRE : Placenta ve zarların 15-20 dakika da atılması

    4.EVRE: Lohusalık (6 hafta) emzirme ve sistemin geri dönüşü ve adetlerin başlaması

    NORMAL DOĞUMU ARTTIRABİLMEK İÇİN ÖNERİLER:

    • Kadınlar, anneliğe hazır olduğu zaman hamile kalmalıdır. Sorumluluğa ve hayat değişikliğine hazır olmalıdır.
       
    • Toplumda gebeliğe ve doğuma özendirici tavırlar, moral destek, korku değil mutluluğu konuşmak.
       
    • Anne adaylarını doğumdan önce hazırlamak, bilinçlendirmek. Kurslarla desteklemek.
       
    • Doğumhane şartlarını düzenlemek, mahremiyete saygıyı sağlamak, ebe sayısını arttırmak, doğumda moral desteği sağlamak, bekleyen aile yakınları ile iletişim sağlamak.
       
    • Hastanelerde analjezi ve epidural desteği sağlamak, doğum ekibinin tam olmasını sağlamak. (Özellikle nöbet saatlerinde)
       
    • Doktor ve sağlık çalışanlarına karşı güven zedeleyici yaklaşımlarda uzak durma..
  • Beslenme ve Yeme Bozuklukları

    Beslenme ve Yeme Bozuklukları

    Beslenme ve yeme bozukluğunun temel özelliği kişinin kendini –zayıf olsa bile- şişman olarak algılaması ve kilo almamak için aşırı gayret sarf etmesidir. Diğer pek çok davranış gibi bu davranış da aşırıya kaçınca tehlikeli hatta ölümcül olabilmektedir. Beslenme ve yeme bozuklukların alt başlıkları vardır. Bunlardan ilki;

    ANOREKSİYA NERVOZA

    ANOREKSİYA NERVOZA NEDİR?

    Anoreksiya nervoza kişinin kilo alma konusunda yaşadığı aşırı korku ve kaygıdır. Bu kaygıyla baş edebilmek için yemek yemeyi dikkat çekecek ölçüde azaltırlar.Kendileriyle alakalı aşırı kilolu olduklarına dair yanlış benlik algısına sahiptirler.

    Sosyal çevre, arkadaş ve aile ilişkileri, mükemmeliyetçi kişilik yapısı, güven azlığı, anksiyete, vücut görüntüsünden memnun olmama gibi kriterlerin en yoğun yaşandığı dönem olan ergenlikte görülme sıklığı daha fazladır. Anoreksiya nervoza, kadın nüfusunun %1’in altında bir kısmını etkiler. Erkeklerde ise bu oran kadınların oranın üçte biridir. Bale, mankenlik, jimnastik yapma(kadınlar) veya jokey ve uzun mesafe koşucuları (erkekler) gibi bedeni kontrol altında tutmayı gerektiren işlerle uğraşan ergenlerde ve genç yetişkinlerde yaygın olarak görülür.

    ANOREKSİYA NERVOZA BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Kişi aşırı kilolu olduğuna dair çarpık benlik algısı sebebiyle yemek yemeyi ciddi ölçüde azaltıp, ağır egzersizler yapar.Bazen yediklerini çıkarma ve kusma da görülür.Anoreksiya nervoza ciddi boyutlarda sağlık sorunlarına yol açabilir. Yavaş kalp atışı, düşük tansiyon gibi anormal hayati belirtilerin yanı sıra anemi, kemik yoğunluğunun azalması ve EGK’deki değişim gibi anormal laboratuar ve test sonuçları da olabilir. Genel örneklemdeki hastaların üçte ikisi her ne kadar 5 yıl içinde daha iyiye gitse de ölüm oranı (madde kullanımı, intihar ve yetersiz beslenme gibi nedenlerden dolayı) genel nüfustakinden 6 kat daha fazladır.

    BULİMİYA NERVOZA

    BULİMİYA NERVOZA NEDİR?

    Günlük hayatta yemek yerken sıradan kişiler yemeğin tadını çıkararak ve yavaş yerler.Bulimiya nevrozu tanısı alan kişiler ise genel olarak stres ve depresyon sebebiyle normal olan öğünden daha fazlasını daha hızlı yiyerek, yedikleri öğünü geri çıkartırlar. Kontrolsüz davranışlarının farkında oldukları için bu kişiler genelde yalnız başlarına yemek yerler. Anoreksiya nervoza tanısı alan kişilere benzer şekilde bulimiya nervoza hastaları da kendi dış görünüşlerini, bedenlerinin nasıl göründüğüyle aşırı ilgilenir. Ancak anoreksiya tanısı alan kişiler gibi aşırı kilolu olduklarına dair kendileriyle ilgili çarpık beden algıları yoktur.

    BİLUMİYA NERVOZANIN GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?

    Bulimiya nervoza anoreksiyadan daha yaygındır. Yetişkin kadınların %1-2’sini etkilerken erkeklerde daha az görülür. Yine anoreksiyadaki gibi jimnastik, dans, modellik gibi mesleklere sahip kişilerde daha sık görülmektedir. Başta duygudurum ve kaygı bozuklukları olmak üzere, dürtü denetimi ve madde kullanımı ile ilgili problemler bulimiya nervoza hastalarının eş tanısı olmaktadır. 

    Bulimiya nervoza tanısı alan bireylerin yarısı zaman geçtikçe tamamen iyileşme sağlamaktadır. Dörtte biri gelişme gösterirken diğer bireyler kronik bulimik davranışa doğru evrilmiştir. Anoreksiya nervozaya göre ölüm oranı daha düşüktür. Fakat intihar oranı bulmiya nervozada genel nüfustan yüksektir.

    ANOREKSİYA NERVOZA VE BULİMİYA NERVOZA’DA TEDAVİ

    Anoreksiya nervoza ve bulimiya nervoza ölümcül bir hastalık olduğu için tedavileri de oldukça zordur. Anoreksiyada kişi tehlikede olduğunu kabul etmez, bulimiyada ise kişi tedavi görürse tekrar kilo alacağından korktuğu için tedaviye yanaşmaz. Bu yanlış inanışlar işi tedaviyi zorlu hale getiren nedenlerdir. Tıbbi yöntemler, psikolojik danışmanlık ve beslenme tedavisi birlikte yürütüldüğünde daha sağlıklı sonuçlar alınır. Hastaya ilk olarak düzenli yeme alışkanlığı ve sağlıklı diyet kabul ettirilmelidir. Ardından psikoteröpatik yöntemlerle bireyin yanlış inanışlarının altında yatan nedenlere odaklanır. Tedavi süresi birkaç aydan birkaç yıla uzayabilir. Diğer bir sorun da tedaviden sonra tekrarlanabilir oluşudur.

  • Metabolik sendrom şeker, kalp ve tansiyon sorunlarını tetikliyor!

    Hareketsiz yaşam ve dengesiz beslenme pek çok hastalığı beraberinde getiriyor. Bunlardan bir tanesi de “metabolik sendrom”.

    Son yıllarda hızlı bir artış gösteren metabolik sendrom özellikle şeker hastalığını, kalp sorunlarını ve yüksek tansiyonu tetikliyor.

    Metabolik sendrom; Sosyoekonomik şartların düzelmesi ile tüm dünyada artan ciddi bir sağlık problemidir. Artan sosyoekonomik düzey, beraberinde hazır gıdaların tüketimini ve daha hareketsiz durağan yaşamı getirmiştir. Böylelikle bir dizi metabolik sorunun bir arada görülme sıklığı artmaya başlamıştır. Bu sorunlar şeker metabolizması, yağ metabolizması bozuklukları ve kan basıncındaki yükselme şeklinde olup “metabolik sendrom” olarak tanımlanır.

    Bu tanım Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavisi tarafından önerilen basit ve yaygın olarak benimsenmiş bir tanımdır. ABD’de metabolik sendrom sıklığı genel olarak % 21.8 olup artan yaşla beraber bu oran %43.5’e kadar ulaşmaktadır. Toplumumuzda da bölgelere göre farklılıklar olmasına rağmen, metabolik sendrom sıklığı özellikle kadınlarda yüksektir.

    Metabolik sendromun en sık görülen özellikleri şöyle sıralanabilir;
    1- Yaşla artış söz konusudur, orta yaşlı ve yaşlı popülasyonda gittikçe artan oranlar vardır.

    2- Metabolik sendrom bulunmayanlara göre kalp damar hastalıklarına yakalanma ve ölüm oranları oldukça yüksektir.

    3- Şeker hastalığı gelişme riski 3 – 6 kat artmış ve bu artışa yüksek tansiyon hastası olma riski de eklenmiştir.

    4- Doğurganlık yaşındaki kadınlarda kısırlık, adet düzensizliği, kıllanmada artış gibi bozukluklar sıklıkla beraberinde görülür. Doğal olarak bu bozukluklar nedeni ile kalp, beyin, böbrek, karaciğer gibi pek çok organ olumsuz etkilenir.

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; 2005 yılında toplam 58 milyon ölümün %30’unun (yaklaşık 17.500.000 ölüm) kalp damar sistemi ve beraberindeki hastalıklardan kaynaklandığı belirtilmektedir. 2020 yılında bu oranın %36’ya ulaşacağı öngörülmektedir. Bu durumda, hastalığın erken tespiti ve tedavisinin yapılması, gelecek açısından
    oldukça anlamlıdır.

    Metabolik sendrom birkaç parametrenin bir araya gelerek oluşturduğu bir hastalık grubu olup bunlar;

    Şeker hastalığı ya da bozulmuş açlık şekeri varlığı,

    İnsülin direnci varlığı,

    Kan yağlarında dengesizlik (trigliserid>150 mg/dl, HDL-K erkeklerde <40 mg/dl, kadınlarda<50 mg/dl),

    Kan basıncı >130/85 mmhg ya da antihipertansif tedavi alıyor olmak,

    Bel çevresinin erkeklerde >94 cm, kadınlarda >80cm olması veya vücut kitle indeksinin >30kg/m2 olmasıdır.

    Metabolik sendrom tanımı için bu değerlerin iki tanesinin yan yana olması yeterlidir.

    Metabolik sendromlu hastalarda ilk ve ana tedavi stratejisi olarak, düşük kalorili diyetler ve egzersizle kilo verilmesi önerilmektedir. Kilo kaybı sağlanırken mevcut vücut ağırlığının 6 – 12 aylık sürede % 7 – 10 oranında düşürülmesi ve kilonun uzun dönemde korunabilmesi gerçekçi ve doğru olan yaklaşımdır. Uygun diyet ve egzersiz yapılan çalışmalarda, şeker hastalığına yakalanma oranını %60 azaltabilmektedir.
    Diğer taraftan tansiyon yüksekliği gibi ek problemlerin tedavisi zorunludur.

    Sonuç olarak metabolik sendrom sıklığı gittikçe artan ciddi bir sağlık problemidir. Ancak erken tespiti ile geriletilip durdurulabilir. Bu nedenle düzenli takip ve sağlıklı yaşam şekli değişikliği gereklidir.

  • Helicobacter pylori (midemizdeki davetsiz konuk)

    Helicobacter pylori (midemizdeki davetsiz konuk)

    Bilindiği gibi her gün yediğimiz besinlerin yolculuğu ağzımızdan başlar. Lokmaların çiğnenerek yutulmasından sonra yemek borusu aracılığıyla midemize gelen besinler bir süre burada (ortalama 3 saat) kalırlar. Midenin ana görevi, gıdaların mide asidi ile iyice karışmasını sağlamak olup sindirimin büyük bölümü bu organımızda gerçekleşir. Sürekli çalışan bir makine olan bedenimizdeki organların hayatiyetlerini sürdürebilmeleri için besin maddelerine ve enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle yenilen besinlerin öncelikle sindirilerek bağırsaklardan emilmeye hazır duruma getirilmesi gerekir. Gıdaların mideye gelmesi ile salgılanan asit, pepsin ve diğer enzimler ile besinler yumuşatılır, ezilir ve onikiparmakbağırsağına (duodenum) geçirilir. Midemizin düzenli çalışması ile bir yandan zevkle yemek yerken bir yandan da bedenimiz için gerekli maddeleri temin etmiş oluruz. Bu nedenle midemizin düzenli çalışmasının ayrı bir yeri vardır.

    Midemiz rahatsız ise hepimizin bildiği yakınmalar ortaya çıkar. Aslında midede ekşime, yanma, sırta yayılan açlık ağrısının kaynağının mide olduğu 2500 yıldan (yani Hippokrates döneminden) beri bilinmektedir. On altıncı yüzyıldan sonra midede asidin varlığı ve bu asidin sinirler aracılığıyla kontrolü gibi kavramlar konusunda gelişmeler kaydedilmiş ve (mide ya da onikiparmakbağırsağı dokularının derine doğru zedelenerek açılması ya da yaraların oluşması demek olan) “ÜLSER” ilk kez 1829 yılında Cruveilher tarafından tarif edilmiştir. 20. yüzyılın başında, ülserin mide asidine bağlı olarak ortaya çıktığı, stresin de kolaylaştırıcı faktör olduğu kabul edilmekte idi. Ve hatta tüm tıp kitaplarında “asit yoksa ülser de yok” (No acid, no ulcer) deyimi yer almıştı.
    Genel olarak topluma baktığımızda ülserin görülme sıklığı yaklaşık %2-4 arasındadır. Ülser yaşam süresince erkeklerde %11-14, kadınlarda ise %8-11 oranında görülür. Yaklaşık 30 yıl öncesine kadar ülserin tedavisinde cerrahi işlemler önemli bir yer tutarken günümüzdeki etkili ilaçlar başlıca tedavi seçeneği haline gelmişlerdir. Ülsere bağlı kanama, delinme gibi komplikasyonlar sonucu ölümler de 1960’lı yıllarda yüz binde 3 iken günümüzde bu oran yüz binde bire düşmüştür.

    Ülser belirtileri; hastaların yarısında hastalığın sessiz seyrettiği bilinmektedir. Diğer yarısında ise belirtiler ülserin yerleşim yerine göre farklılık gösterir. Duodenum ülserlerinde açlık ağrısı tipiktir. Yani ağrılar yemekten 1-4 saat sonra başlar, geceleri uyandırabilir ve yemeklerle azalır. Mide ülserlerinde ise ağrı genellikle tok iken (yemekten 15 dakika sonra) başlar ve seyrek olarak gece uyandırır.

    Normalde mide ve bağırsak duvarını koruyan bazı faktörler vardır; bunlar mukozanın kan akımı, hücre çoğalması, prostaglandin adı verilen faktörler, mide asidinin zararlı etkisini yok eden mukus ve bikarbonat salgısı gibi. Bunun yanında mukozaya saldıran etkenler de vardır elbette; bunlar da ülsere genetik yatkınlık, midedeki asit, sigara, pepsin, bazı (özellikle antiromatizmal) ilaçlar, stres ve (bir dereceye kadar) alkoldür. Normalde bu koruyucu ve saldırgan faktörler bir denge halindedirler. Bu dengenin saldırganlar aleyhine bozulması ile ülserler meydana gelir. 1984 yılında Avustralya’lı bilimciler Warren ve Marshall midede bir mikroorganizmayı izole etmeyi başarmışlardır. Esasen 1893’ten beri midede mikroorganizmaların varlığının bilinmesine karşın yeni saptanan ve daha sonra Helicobacter pylori adı verilen bu mikroorganizma mide – duodenum hastalıkları açısından tıp dünyasında çığır açmıştır. Bugün artık biz biliyoruz ki H. pylori en önemli saldırganlardan birisi ve hatta birincisidir. Artık günümüzde “asit yoksa ülser de yok” deyimi nerdeyse yerini” H. pylori yoksa ülser de yok” deyimine bırakmıştır”.

    Sanırım aklınıza hemen bu mikroorganizmanın nereden geldiği, nasıl bulaştığı sorusu gelmektedir. Yapılan araştırmalarda H. pylori’nin nereden nasıl bulaştığı konusunda kesin veri bulunmamakta birlikte insandan insana bulaştığı ileri sürülmektedir. Eldeki veriler fekal- oral (dışkıdan ağza), oral-oral (ağızdan ağza) yolu desteklemektedir. Huzurevleri gibi toplu yaşama alanlarında görülme sıklığının çok olması, enfeksiyonun aile içinde yoğunlaşma göstermesi, bu mikroorganizma ile kirlenmiş olan cihazlarla (endoskoplarla) bulaşmanın gösterilmesi insandan insana geçişin ana yol olduğunu düşündürmektedir. Maymunlar ve evcil kedilerde izole edilmesine karşın H. pylori için ana rezervuar insan olarak kabul edilmektedir. Mikroorganizmanın sularda günlerce yaşayabilmesi nedeniyle şehir şebeke suları da enfeksiyon kaynağı olabilir. Bu bakteri dünyadaki en yaygın enfeksiyonlardan biri olup A.B.D.ve Kanada gibi çevresel koşulların iyi olduğu gelişmiş ülkelerde %20-40, gelişmekte olan ülkelerde ise %70-90 oranında bulunmaktadır. Yurdumuzda ise insanlarımızın yaklaşık %80’i bu bakteriyi taşımaktadır; ancak günümüzde bu oran giderek aşağıya inmektedir.

    Mide gibi asidin çok yoğun olduğu bir ortamda H. pylori’nin nasıl canlı kaldığı araştırıldığında bu bakterinin mide duvarının hemen üzerinde bulunan ince mukus katmanı içinde kendisini sakladığı ve taşıdığı üreaz enzimi yardımı ile çevresindeki asidik ortamı nötralize ettiği saptanmıştır. H. pylori’nin ülsere yol açabilme yeteneği bir grup insanın 4.5 yıl takibi ile ortaya konmuştur. İzleme sonunda midesinde H. pylori bakterisi olanların %15’inde ülser oluşmuş iken H. pylori bakterisi taşımayanlarda hiç ülser görülmemiştir. Yapılan çalışmalarda H. pylori’nin duodenum ülserlerinin %92’sinden, mide ülserlerinin %70’inden sorumlu olduğu bulunmuştur. Ayrıca ülser hastalığı olup tedavi edilenler de araştırılmıştır. Tedavi sonrasında ülserin tekrar etme oranı midesinde H. pylori olmayanlarda yalnızca %10 iken mikroorganizmanın varlığında bu oran %60-80’lere ulaşmaktadır.
    Mide ve duodenum hastalıklarının tanısı endoskop denilen yumuşak, esnek cihazlarla videoskopik olarak kolayca konulabilir. Yurdumuzda endoskopi işlemi ve mide bağırsak hastalıkları üzerine tıbbi eğitim İç Hastalıkları Uzmanlarına Gastroenteroloji Bilim Dallarınca “Gastroenterologlara” verilmektedir.

    Bütün bu bilgilerin ışığında, H. pylori nasıl saptanır, nasıl tedavi edilir ve kimler tedavi edilmelidir sorusunu yanıtlayalım isterseniz. H. pylori endoskopik olarak saptanabilir. Bu işlem sırasında mideden alınan küçük parçalar kültür ortamında üretilebilir, mikroskop altında değerlendirilebilir ya da içerdiği üreaz yardımı ile renkli testler aracılığı ile saptanabilir. Endoskopi yapılmadan dışkı tetkiki, nefes testleri veya kan yolu ile de H. pylori saptanabilir. H. pylori tedavisi ile bu mikroorganizmanın yok olup olmadığı ya da yok olmuş ise yeniden bulaşmanın olup olmadığı nefes ve dışkı testleri ile kolay, güvenilir ve emin bir biçimde saptanabilir.

    Kimlerin tedavi edilmesi gerektiği son derece önemlidir.

    Yapılan çalışmalar sonunda:

    1) Mide veya duodenum ülseri olanlar
    2) Birinci derece yakınları (anne, baba, kardeş) mide kanseri olanlar
    3) Maltoma saptananlar,
    4) ATROFİK gastriti olanlar
    5) Mide kanseri nedeni ile ameliyat olanlar.
    Bunun dışındaki uygulamalar halen tartışmalıdır.

    Yurdumuzda 50 milyondan fazla kişide H. pylori’nin bulunduğu tahmin edilmektedir. Çoğu insanda sessiz kalan bu bakterinin giderilmesi çoğu zaman gerekli değildir. Bu nedenle midesinde H. pylori bulunanların bu bakteriyi yok ettirme yönünde aşırı bir çabaya girmemeleri gereklidir. Hatta kendilerine H. pylori bakterisinin yok edilmesi söylendiğinde bunun gerçekten gerekli olup olmadığı soruşturulmalıdır. Ne yazık ki günümüzde bu bakteri son derece gereksiz yere yok edilmeye çalışılmakta, insanlar boşuna antibiyotik almaktadırlar. Hatta midesinde H. pylori’nin olduğu bilinmeden, tetkik yapılmadan gereksiz ilaç kullananlar hiç de az sayıda değildir.

    Son zamanlarda H. pylori’nin mide kanserine neden olduğu bilgisi bulunmaktadır. Gerçekten de Dünya Sağlık Örgütü H. pylori’yi 1. dereceden kanserojen olarak ilan etmiştir. Ancak toplumumuzda H. pylori’nin görülme oranı %80 iken mide kanseri görülme oranı yalnızca yüz binde 6’dır. Bu nedenle çevreden edinilen bilgilerin süzülerek değerlendirilmesi gereklidir.

    Tedavide 10 – 14 gün süre ile asit azaltıcı ilaç ve iki ayrı antibiyotik kullanılır. Bu tedavi rejimi ile bakteri %80 – 90 oranında yok olur. Tedavi sonrasında bir yıl içinde %5 oranında bakteri tekrar ortaya çıkar.

    Özetle:

    H. pylori ülsere yol açan nedenlerin başında gelir,
    H. pylori saptananlarda tedavi,gerekli ise yapılmalıdır,
    Tedavi 10 – 14 gün olmalı ve gereksiz tekrarlardan kaçınılmalıdır.

    Sağlıklı olun, mutlu kalın.

  • Aşılar hakkında

    Aşılar hakkında

    Aşı uygulaması, geçirildiği takdirde çok ciddi komplikasyonlara hatta ölüme neden olabilen mikrobik hastalıklara karşı yapılan bir uygulamadır. Yaklaşık bir yüzyıldır tüm Dünya’da yapılan çalışmalar sonucunda bir çok hastalık artık sorun olmaktan çıkmıştır. Örneğin:

    Yapılan aşı çalışmaları sayesinde klasik çiçek hastalığı en son 1976’da görülmüş ve Dünya üzerinden tamamen silinmiştir. Unutmayalım ki klasik çiçek hastalığı %30 gibi yüksek oranda ölümcül bir hastalıktır.

    Yine çocuk felci hastalığı ülkemizde en son 1997’de görülmüş. Şimdilerde sokaklarda gördüğümüz çocuk felci hastalığı nedeniyle sakat kalmış topallayan insanların hemen hepsi 30 yaş üzeridir.

    Bu duruma bir de kızamık hastalığı açısından bakarsak şunu görürüz. Örneğin ABD’de, aşılamanın başladığı tarih olan 1963’ten önce sadece ABD’de her yıl 800.000 e varan kızamık hastası görülürken bu oran günümüzde 10’lar civarında. Bu hastaların da hepsinin dışarıdan gelen virüs nedeniyle hastalandıkları gösterilmiş. Ölüm oranının 1000’de 3-4 olduğunu da göz önüne alırsak aşılamanın ne denli önemli olduğunu daha iyi anlarız.

    Aşıların en çok görülen yan etkileri bölgesel kızarıklık, şişlik, döküntü, 48 saat kadar sürebilen ateş ve huzursuzluktur. Ciddi yan etkiler oldukça nadirdir. Örneğin akut polyomiyelit dediğimiz çocuk felci hastalığında üçte iki oranında az ya da çok sakat kalma oranı varken aşıya bağlı sakatlık oranı 2.4 milyonda birdir. Yine aynı şekilde kızamık hastalığına bağlı SSPE dediğimiz ölümcül seyreden beyin tutulumu oranı 100,000 de 1 iken , aşıya bağlı olduğu söylenen SSPE oranı 1,000,000 da 1 dir. Ayrıca kızamık aşısının otizm ile ilişkisini gösteren ciddi hiç bir bilimsel çalışma yoktur.

    Bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilir. Sonuçta hiçbir şey yan etkisiz değildir. Ama aşılara atfedilen yan etkiler, hastalıkların kendilerine bağlı yan etki ve ölümlerden kat ve kat az ve sorunsuzdur.

    Bu kadar geniş bir konuda söylemek istediğim son şey ise özel aşı ve devlet aşıları arasıdaki fark. Devlet aşıları, parayla eczaneden alacağınız aşıların aynısıdır. Bunları dışarıdan almanıza gerek yok. Özel aşıların özel olmasının sebebi ise şimdilik devletimizin bu aşıların maliyetini henüz karşılayamamasıdır yoksa bu aşıların gereksiz olması değil.

    Sağlıklı kalın.

  • Çocuk sağlığında genel istatistiksel veriler

    Çocuk sağlığında genel istatistiksel veriler

    • 2009 yılında UNICEF ve WHO tarafından yürütülen Lot Quality araştırması Türkiye’de anne ve neonatal tetanosun (MNT) ortadan kaldırıldığını doğrulamıştır. Böylece, Türkiye’nin bu hastalığı ortadan kaldırmasıyla birlikte hastalık, WHO Avrupa Bölgesi’nin tümünde ortadan kalkmıştır.
    • Çocuk felcinden arınmışlık durumu korunmuştur .
    • UNICEF Temel Yenidoğan Bakımı eğitim paketinin hazırlanmasında Sağlık Bakanlığı’na destek olunmuştur.
    • 2008 TNSA 6 aylıktan küçük çocukların yüzde 40’ının sadece anne sütüyle beslendiğini bildirmektedir.
    • 2008 TNSA hanelerin yüzde 85’inin iyotlu tuz kullandığını (ülkenin doğusunda yüzde 65) bildirmektedir. Bu oranın 1995’te yüzde 18, 2003’te ise yüzde 69.6 olduğu düşünülürse önemli bir ilerleme sağlanmıştır.
    • TNSA bulgularına göre 2004-2008 döneminde bebek ölüm oranı 1000 canlı doğumda 17’dir. Bir önceki dönemde ise bu sayı 29 idi.
    • Neonatal ölümler 1000 canlı doğumda 13’tür.
    • 2008 yılında 1000 canlı doğumda 37 olan beş yaşından küçükler ölüm hızı bugün 24 olarak belirtilmektedir.
    • Bodurluk oranı bugün yüzde 10.3 ile 2003 yılına göre iki puan azalmayla 10.3 olmuştur. Ancak bu oran kırsal alanlarda yüzde 17.4, doğuda ise yüzde 21’dir.
    • 15-26 aylık çocuklarda tam bağışıklama oranı yüzde 75 iken doğuda yüzde 64’tür.

  • Çocuklarda inmemiş testis: merak edilen sorular

    İnmemiş testis nedir?

    Testis (yumurtalar) bebek anne karnında iken gelişmeye başlar ve hem gelişirken hemde aşağı doğru hareket eder. Anne karnında 7. ayın sonunda karın içerisinden kasık kanalına geçer, 7-8. aylarda kasık kanalında ilerlemeye devam eder ve genelde 9. ayın sonunda kasık kanalındaki göçünü de tamamlayarak skrotuma (testislerin bulunduğu torba) inerler. Testislerin inişi doğumdan sonra ilk 3 ay içinde de devam eder. Testislerin inişinde mekanik, hormonal ya da kendisinden kaynaklanan herhangi bir sebeple duraklama olursa testis göç yolu üzerinde bir noktada takılı kalır ve inmemiş testis meydana gelir.

    Hangi bebeklerde görülür?

    Testis göçünü 9 ayda tamamladığından erken doğan bebeklerde görülme sıklığı da doğal olarak yüksektir. Prematürelerde bu oran %30 olarak bildirilmiş iken, zamanında doğanlarda %2-3 olarak bildirilmiştir. Ama bebeklerin takip edilmesi sonrasında 1 yaşında bu oranın % 0,8 olarak bildirilmiş olması testisin doğumdan sonra da göçüne devam ettiğini düşünmüştür.

    Tek taraflı inmemiş testis % 60 sağ taraftadır, %30 sol tarafta, %10 ise iki taraflı olur.

    Neden aşağı inmez?

    Testisin göçü sırasında yol gösterici olarak kabul edilen gubenakulum denilen yapının tam gelişmemesi veya bu yapının gelişmiş olması ama skrotum (torba) yerine başka yere bağlı olması ile de testis torbaya ulaşamadığı düşünülmektedir. Testislerin neden aşağı inmediği konusunda tam bir fikir birlikteliği olmasa da hormonal nedenlerden de kaynaklandığı düşünülmektedir.

    Testisin inmediği nasıl anlaşılır?

    Yumurtaların elle muayene edilmesinde torbada olmaması ile anlaşılabilir. İdeal bir muayene için odanın sıcak olması, çocuğa nazik davranılması, ayakların çapraz yapılarak karına doğru çekik olması (kurbağa pozisyonu) ve kasık kanalı sıvazlanarak testis bulunulmaya çalışılmalıdır. Bazen sıcak suya oturtmak da faydalı olaaktır.

    Ne gibi testler yapılır?

    Genelde elle muayene yeterli olmaktadır. Bazen testis ele gelmez, bu durumda ultrasonografiden yardım alınabilir. Testisin varlığını ve yerleşim yeri %80 oranında doğru olarak belirlenebilir, ancak ultrasonu yapan kişinin tecrübesi çok önemlidir. USG de saptanamaması durumunda Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) uygulanabilir. Bu yöntem % 100 e yakın bilgi verir. Hormon çalışmaları yapılabilir ama bu sadece testisin varlığı hakkında bilgi verir, yeri ve yapısı hakkında fikir sahibi olamayız. Ele gelmeyen inmemiş testis vakalarında en güvenilir yöntem laparoskopidir. Laparoskopik incelemede testisin varlığı, yeri, boyutu ve yapısı hakkında fikir sahibi olunabilir, aynı seansta testisin skrotuma indirilmesi işlemi de yapılabilir.

    Testis torbada değilse (ele gelmiyorsa) nerededir?

    Testisin anne karnında iken böbreğin olduğu bölgede gelişmeye başladığını ve aşağı doğru göç ettiğini göz önüne alırsak, testis böbrek alt kısmında olabildiği gibi kasık kanalında veya kasık kanalının hemen dış ağzında bulunabilir.

    Bunun dışında testis aşağı inmiş ama doğumdan hemen önce veya doğumdan hemen sonra kendi etrafında dönmesi sonucu (torsiyon) damarları etkilenmiş ve testisler erimiş (atrofi) olabilir, bu vakalarda da ele gelen testis yoktur.

    Testis bazen torbada bazen de torbada olmuyorsa bunun adı utangaç (retraktil) testistir. Muayene esnasında kolayca torbaya getirilir ve bir süre torbada kalır. Buna bezer şekilde torbaya zorda olsa getirilebilen testis torbada kalmıyor ve hemen yukarı kaçıyorsa buna da gliding (kayan testis) denir.

    Testis normal göçü esnasında farklı bir rotaya doğru yönelmişse buna da ektopik testis denilir. Testis torba dışında penis köküne doğru, torbanın dış kenarına bacağa doğru, perine de (makata yakın) olabilir ama en sık formunda kanaldan çıkmış buna karşın torbanın üst kısmına yerleşmiştir ve hiçbir şekilde torbanın alt kısmına kadar getirilemez.

    İnmemiş testis tedavi edilmezse ne olur?

    İnfertilite (kısırlık): Özellikle 2 yaşını geçirmiş olmasına rağmen tedavi edilmemiş hastalarda daha fazla önem arz etmektedir. Çünkü testisteki değişiklikler 6. aydan sonra başlar ancak önemli değişiklikler 1. yaştan sonra meydana gelir, 2 yaşından sonra bu değişiklikler artık geri dönüşümsüz bir hale gelmektedir. Çocuk sahibi olma olasılığı normal popülasyonda %85 olarak bulunmuşken, zamanında ameliyat olmuş tek taraflı inmemiş testislerde bu oran %84, zamanında tedavi edilmiş iki taraflı inmemiş testisli olgularda %53 olarak bildirilmiştir. Buna karşın tedavi edilmeyen 2 taraflı testislerde çocuk sahibi olma şansı % 0 lere yakındır.

    Malignite (Kanser olma riski): İnmemiş testislerde kanser görülme oranı %1’dir. Sebebi anne karnında bulunduğu zamandan beri tesisin yüksek ısı ve basınca maruz kalmasıdır. Tek taraflı hastalarda 15 kez, iki taraflı olgularda ise 33 kat daha fazladır. Ameliyatla testisin indirilmesi kanser riskini azalmadığı ama buna rağmen tanının erken dönemde konmasında yardımcı olduğu bilinmektedir.

    Kasık Fıtığı: İnmemiş testislerle beraber % 80 oranında kasık fıtığı bulunur. Fıtığa bağlı sorunlar ortaya çıkar.

    Testis Torsiyonu: İnmemiş testislerde testisin etrafında dönerek kan dolaşımının bozulması oranı normal testislere göre daha yüksektir.

    Travma Riski: Kasık kanalında testis fiziksel travmaya daha açıktır, daha kolay ezilebilir. Torbada serbest hareket edebildiğinden travmadan daha kolay kurtulur.

    Psikolojik Etkiler: Testis yokluğunun psikolojik etkilerinden korunmak için.

    İnmemiş testisin tedavisinde hormon verilirse düzelir mi?

    Gerçek inmemiş testiste hormon tedavisinin yeri yoktur. Ancak retraktil testislerde ve torbaya yakın yerleşimli testislerde bazı merkezlerde kullanılmaktadır. Bu amaçla HCG ve LHRH gibi hormonlar kullanılmış, uzun dönemde etkinliğinin çok yüksek olmadığı görüldüğünden terkedilmiştir. Ayrıca HCG’ ye bağlı bazı yan etkiler bulunmaktadır. Kemiklerde büyüme plaklarının erken kapanması, kıllanma artışı, testis ve penis boyutunda geçici büyüme ve çocukta huzursuzluk bu yan etkilerin en bilinenleridir. Hormon tedavisi alan hastalarda plasebo ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark gözlenmemiştir.

    İnmemiş testisin ameliyatı ne zaman yapılmalıdır?

    İnmemiş testis saptanması durumunda cerrahi olarak testis skrotuma yerleştirilmelidir. Bu işle için ideal yaş aralığı 6-18 aydır. 2 yaşından sona inmemiş testisli olgularda, testisi oluşturan hücrelerin etkilendiği ve kayba uğradığı bilinmektedir.

    Operasyon sonrası nelerle karşılaşacağız?

    Genelde günübirlik operasyon olarak yapılmaktadır. Operasyondan 2-3 saat sonra çocuklar taburcu edilir. Ama az oranda olsa da ameliyat yerinde iltihap, kanama, hematom olabilir. Testis, testisin sinir ve damarları, sperm taşıyan kanal hasar görebilir.