Etiket: Onlar

  • Bağımlılık ve Aile

    Bağımlılık ve Aile

    Ailemizde bağımlılığı olan birisinin var olması, hepimiz için büyük bir endişe, üzüntü ve gerginlik kaynağıdır. Onu kurtarabilmek için çabaladıkça ümitsizliğimiz artar. Verilen onlarca söz hep boşa çıkar. Elindeki parayı sürekli kullandığı maddeyi temin edebilmek için harcar, hatta yeterli olmayınca hırsızlıklar başlar. Bazen evde çalacak bir şey olmayınca dışarıda da madde temin edebilmek için başlarını belaya sokabilecek davranışlarda bulunabilirler.

    Peki biz ne kadar yardımcı olabiliyoruz? Niçin onca çabamız boşa çıkıyor? Ben bugüne kadar sıcak yatağında yatarken, sıcak yemeğini yerken uyuşturucu madde bırakabilen bir insan görmedim. Zaten bunu yapmaları için hiçbir nedenleri de yoktur. Bağımlıların evde yaşadıkları çatışmalar ne olursa olsun bu şekilde yaşamaya zamanla alışıyorlar. Aynen onlar gibi bizler de bu şekilde yaşamaya alışıyoruz. Yoksa bağımlı eşimizi defalarca terk etmekle tehdit edip terk edemememizi yada bunu gerçekten yapıp tekrar geri dönmemizi nasıl açıklayabiliriz? Yada bağımlı çocuklarımıza savurduğumuz onlarca tehdidin kaçını gerçekten yapabildik? Aile olarak söz birliği yapabiliyor muyuz? Tutarlı davranabiliyor muyuz? Bağımlıların ailelerinde en yaygın görülen şey aile içinde dengesizliklerin ve tutarsızlıkların olmasıdır. Bu bazen en başından beri var olan bir şey iken bazen de yakınlarımızın bağımlı olduğunu öğrenip bıraktırmak için çabalarken duygusal yönden alt üst oluşlar yaşamımızdan kaynaklanmaktadır. Öfkelenip bir şeyler yaparız, sonra da dayanamayıp yada endişelenip tam aksini yaparız. Bütün bunlar yardım etmekten çok daha çok bataklığa itmekten başka bir şey değildir. Fark edemediğimiz biz bağımlı aileleri olarak, bizlerin de bağımlı ilişkiler oluşturduğumuzdur. Bazı aileler yetişkin evlatlarını anlatırken hala çocuk diye bahsederler, onları çocuk gibi görür, çocuklarıymış gibi davranırlar. Haliyle bağımlı kişide çocukluklarına devam eder, hiçbir zaman kendilerinin ve ailelerinin sorumluluklarını almak için bir şey yapmazlar. Kişinin kendine ve çevresine verdiği zararlara öfkelenip tavır alırız sonra da ya üzülürse ya başına bir şey gelirse diye endişelenip tekrar kanatlarımız altına alırız. Halbuki özellikle bonzai, eroin, vs.. gibi maddeler kullanılmaya devam edilirse bunlar zaten sevdiklerimize ölüme getirir. Unutmayalım ki “Korkulan kehanet kendini gerçekleştirir”, evi terk eder, dışarıda başına kötü bir şeyler gelebilir diye korkular yaşayıp tekrar kucak açmamız, onları kurtarmak değil bulundukları batağın içinde daha fazla kalmalarından başka hiçbir işe yaramaz.

    Aslında anlayamadığımız şeyler şunlardır:

    1. Madde bağımlılığı bir hastalıktır. İnsanlar maddeyi bırakabilirler ama bağımlılık ömür boyu sürer. Tıpkı sigarayı bırakıp ta efkarlı bir günümüzde bir sigara yakıp tekrar sigara bağımlılığına dönmemiz gibi.

    2. Bağımlı kişi, madde kullanımını sürdürebilmek için her yolu dener. Sözler verir, yalanlar söylerler ama bunu başaramazlar çünkü onlar bağımlıdır.

    3. Bağımlı kişi, özellikle kullandığı madde ağır draklar yada alkol ise sağlıklı düşünememeye ve davranamamaya başlarlar.

    4. Bağımlılığı olan yakınlarımızla yürüttüğümüz mücadele, bir süre sonra bizim de dengemizi bozmaktadır. Bir süre sonra bizlerde sağlıklı düşünebilme ve davranabilme yeteneğimizi kaybederiz.

    5. Hiçbir bağımlı her şey yolundayken maddeyi bırakmaz. Maddeyi bırakması için ya dibe vurması yada altüst olacağı sarsıcı bir olay yaşaması gerekir.

    Bir insana maddeyi bıraktırabilmek için bütün aile birlik olmalı, tek ağızdan net ve tutarlı ifadeler kullanabilmelidir. Boş tehditlerden kaçınmalıdır, söylediği şeyi net olarak yapmalıdır. Bağımlı kişi kadar ailelerinde destek alması gerekir, bunun nedeni daha önceden yapmış olduğu hataları kavrayabilmesi ve bunları düzeltebilmesidir. Yaşamış oldukları duygusal yaralanmaları iyileştirebilmek için son derece de önemlidir.

    Önceden yaşanılan duygusal ve davranışsal sorunlar onarılmadan, ailenin birlik ve bütünlüğü sağlanılmadan, aile ilişkileri uyumlu ve tutarlı bir hale getirilmeden bağımlıya madde bıraktırmak çok daha zor bir hale gelmektedir. Ayaklarımız yere sağlam basmıyorsa, sağlıklı düşünebilip, sağlıklı davranamıyorsak, sarsılmış ve çaresiz durumda hissediyorsak asla sevdiklerimize gerekli desteği sağlayamayız. Unutmayalım ki iki topal birbirine destek olursa ikisi de seke seke yürür. Sevdiklerimize destek olabilmemiz için öncelikle bizim sağlıklı ve sağlam bir duruş sergilememiz gerekmektedir.

  • İlkokul Çocuklarında Sorumluluk

    İlkokul Çocuklarında Sorumluluk

    Sorumluluk kişinin yaşına,gelişim durumuna ve cinsiyetine göre değişen yapılması gereken ve beklenilen davranışlardır.Bütün aileler çocuklarının sorumluluk sahibi olmasını, kendi kararlarını vermesini, özgüvenli hareket etmesini ister ve bunun için çabalar. Çocuklara kendi yaşlarına uygun sorumluluk vermek onların gelişimi için önemlidir. Sorumluluk insanlarda aşamalı olarak gelişir. Sorumluluk duygusu zaman içerisinde öğrenilen ve kazanılan bir beceridir.

    Çocukların sorumluluk becerilerini geliştirme, gelişimleri için önemlidir. Ayrıca sadece çocuklukta değil yetişkinliklerinde de sorumluluk duygularının iyi gelişmiş olması onlar için avantaj sağlayacaktır. Çocukların sorumluluklarını geliştirmeleri için anne ve babanın gerekli davranışları yapmaları için fırsat vermelidir. Çocuklardan istenilen davranışlar için model oluşturulması ve davranışların pekiştirilmesi de çok önemlidir. Annesinin ve babasının sorumluluk sahibi olduğunu  görmelidir. Yani eğer çocuk annesini yere çöp atarken görürse kendisi de aynı davranışta bulunabilir.

    Bir çok aile çocuklarının yorulacaklarını ya da yapamayacaklarını düşünerek onlara sorumluluk kazandıracak görevler vermekten kaçınırlar. Bunlar çocuk için aslında bir kayıptır çünkü sorumluluk duygusu bir anda kazanılmadığı için çocuklara okul çağından daha önceki dönemlerde küçük görevler verilmelidir. Aksi takdirde bir çocuğa ilk defa okul zamanında sorumluluk verildiğinde çocuğun bu duruma alışması zor ve zahmetli olacaktır. Çocukların eşyalarına sahip çıkması, ödevlerini zamanında yapması ya da derslerine çalışması en temel sorumluluklarıdır. Eğer bir çocuğa küçük yaşlarda sorumluluk duygu yaşamadıysa okul hayatında bu konuda zorluklar yaşayabilir. Ödevlerini  yapmak onlar için eziyet halini alacak çünkü çocuklar ödev yapmanın onlar için önemli olduğu düşüncesine varmak zaman alacaktır.

    Çocuklara yaşlarına göre görevler vermek onlar için önemlidir. Farklı yaşlardaki çocukların aynı derecede sorumluluk yüklenmesi hem çocuk için hem de ailesi için zor olabilir. İlkokul yaşlarındaki bir çocuğun tek başına yapması gerekenler dört yaşındaki bir çocuktan farklıdır. İlkokul yaşlarındaki bir çocuk bazı sorumlulukları yerine getirmesi gerekir, bunlar;

    Tek başına giyinip soyunabilmek, ayakkabılarını kendi bağlayabilmek, okul ve sınıf kurallarına uyabilmek, odasını ve eşyalarını toplayabilmek, ödevleri zamanında yapabilmek, kişiler eşyalarına okulda ya da dışarıda sahip çıkması, sofranın hazırlanmasına ve toplanmasına yardım etmesi şeklindedir.
    Aileler çocuklarına olumlu yaklaşmalı ve eğer çocuklar yanlış bir şey yapsalar bile onlara gurur kırıcı şekilde konuşmamaları gerekir. Ailelerin buradaki en büyük amacı çocuğa bir işe başlama ve onu zamanında bitirme duygusunu kazandırmak olmalıdır.

    Çocuklara sorumluluk duygusu yüklerken onları motive etmek çok önemlidir. Aileler çocukları motive ederek çocukların isteklerini arttırabilir. Eğer çocuk görevlerini isteksiz yaparsa sorumluluklarıyla ilgili olumsuz duygulara kapılabilir. Onlarla oyun aracılığı ile iletişim kurulabilir. Müzik dinlerken oyuncak toplamak ya da ödül yoluyla teşvik etmek etkili yollardır. Çocuklar genellikle bir görev verildiğinde ne yapacaklarını bilemeyebilirler. Onların görevlerinde daha kontrol sahibi olmaları için görevlerini kolaydan zora göre derecelendirebilir.

    Çocuklar herkesin sorumlulukları olduğunu bilmedir. Aksi taktirde sadece kendisinin sorumlulukları olduğunu düşünüp hırçınlaşabilir. Ayrıca çocuklar sorumlulukları üzerinden tehdit edilmemelidir. Çocuklara görevlerini yapmadığında ceza vermek yerine görevlerini tamamladıklarında onları takdir eden ‘aferin, tebrikler, teşekkür ederim’ gibi sözler söylenmelidir. Yani çocuklara eğer ödevlerini yapmazsan televizyon izleyemezsin demek onlarda olumlu etki yaratmaz.

  • Narsisizm

    Narsisizm

    Narsisizm kibirlilik kendini beğenmişlik azamet gösterişlilik ve benmerkezcilik olarak da isimlendirebiliriz.

    Narsisizmin ana özelliği benlik hakkında aşırı olumlu ve abartılı bir kanıya sahip olmaktır. Yüksek seviyede narsist insanlar toplumsal statü, güzel görünüm, zeka ve yaratıcılıkta başkalarından çok daha iyi oldukları inancındadırlar. Ama bu doğru değildir bu sadece onların bir yanılsamasıdır. Nesnel olarak yapılan ölçümlere göre de kabiliyet ve zekaları diğer herkes gibidir. Bununla birlikte narsistler kendilerini temelde diğer insanlardan üstün olarak görürler. Onlar çok özeldir her şeye hakları vardır ve eşsizdirler. Tipik bir narsist ile yalnızca özsaygısı yüksek olan insanlar arasında ki fark şudur ki özsaygısı yüksek olan kişi ilişkilere ve insanlara değer verir narsist bir kişi ise başka insanlarla duygusal açıdan sıcak ilgili ve sevgi dolu yakın bir ilişki kurmaktan yoksundur. Narsist insanlar özünde dengesiz bir kişilik, gösterişli şişirilmiş bir benlik bilinci ile başkalarıyla derin ilişkiler kurabilme duygularından yoksundur.

    Narsistler başkalarından daha zeki daha iyi görünümlü ve daha önemli olduklarını ama daha ahlaklı daha ilgili ve daha sevecen olmanın şart olmadığını düşünürler. Dünyadaki en nazik en düşünceli insan olmakla övünmezler ama başarıları ya da seksi oldukları ile gururlanabilirler. Narsisizm hakkındaki mevcut bilgilerin çoğunun temelinde narsistlerin içten içe düşük özsaygılı olduğu yanılgısı yaygındır.  Oysa ki narsisizm düşük özsaygı ya da kendinden derinden nefret etmek ile ilgili değildir. Narsisizm başkaları ile yakınlığa ve duygusal samimiyete karşı nötrden olumsuza doğru giden bir tutumla birlikte bireysel başarı alanlarında kendine güvenle ilgisi vardır.

    Narsistler eleştirileri kaldırmakta ve hatalarından ders almakta oldukça kötüdürler. Ayrıca kusurları için kendileri hariç herkesi ve her şeyi suçlamayı severler.  İkinci olarak kendilerini geliştirmek için gereken motivasyondan da yoksundurlar. Çünkü bunu çoktan başardıklarını inanırlar. Zaten yetenekli doğduysanız çalışıp didinmeye ne  gerek var ki anlayışı hakimdir. Ancak tek başına özgüven iyi bir performans getirmeyebilir. Narsisizm, hayali başarılar için büyük bir yardımcıdır ancak gerçek başarılar için bu durum geçerli değildir.

    Ayrıca narsistler sosyal medyada, sosyal paylaşım sitelerinde çok aktif olmalarının yanı sıra bu alanda çok da başarılıdırlar. Bu sitelerin yapısına baktığımızda  da narsisitlerin kendini tanıtma gururlarını okşayan fotoğraflarını seçme ve paylaşma en çok arkadaşa sahip olmak gibi beceriler bu siteler tarafından ödüllendirilmesi narsisitlerin narsisizm duygularının da daha yukarı boyutta yaşamalarına da neden olur.  

    Narsisitler başka insanlarla geçinmekte çoğunlukla sorun yaşarlar. Sosyal medyada birileri ile arkadaş olmak, o kişilerle derin ve duygusal açıdan yakın bir ilişki içerisine girdiğiniz anlamına gelmez ki sosyal medya arkadaşlıkları yüzeysel ve çok da samimi olmayan ilişkilerdir. Narsistler için sosyal medya arkadaşlıkları kaç kişinin kendisini takip ettiğini ve kendisini tanıdığını söyleme ihtiyacının bir tezahürüdür.  Daha çok sayıda arkadaşa sahip olmak bir statü ve beğenilme sembolüdür. Sosyal medyada yalnızca beş arkadaşınızın olması utanç vericidir oysa ki gerçek hayatta yakın olduğumuz beş kişinin olması çok şanslı biri olduğumuzun göstergesidir.

    Narsisitler kendilerinin çok çekici güzel ve yakışıklı olduklarına inanırlar bu da bize bildiğimiz Yunan efsanesini doğrular niteliktedir. Narsisitler için güzel görünmek dikkat çekmenin  statü ve popüleriteyi elde etmenin, kusursuz beyaz dişlere ,muhteşem saçlara, yeni bir spor arabaya, çekici bir sevgiliye sahip olmak hep aynı psikolojik işleve yani başkalarına karşı daha havalı daha popüler ya da çok daha önemli olduğunuzu inandırmaya hizmet ediyor

             Sağlıklı bir insanda var olan kendini sevmek ve kabullenmek duygusu narsist bir insanda abartılı bir sevgi ve kendini yüceltme olarak gözlemlenir. Kendinizi seviyorsanız başkalarını da seversiniz dolayısıyla saldırgan olmazsınız düşüncesi yaygındır. Ancak bu durum narsistler  için geçerli değildir onlar tam anlamıyla saldırgandırlar kendilerini çok sevdiklerinden onların ihtiyaçları herşeyin ve herkesin ihtiyaçlarından öncelikli olarak görürler. Başkalarının kederleri ile empati kuramazlar ve genellikle hak ettikleri saygıyı görmediklerini düşündükleri için de saldırgan tavırlar sergilerler.  

                 Narsistlerden uzak durmak ya da onları idare etmek ile onları değiştirmeye çalışmak farklı şeylerdir. Narsistler çok nadir değişirler, özellikle de ilişkilerde. Fakat ara sıra birini değiştirmeye çalışmak da bir seçenek olabilir. Müthiş bir satış elemanı olan ancak ekip çalışmasında sıkıntı yaşayan bir çalışanınız ya da çok iyi maddi imkanları olan ama sıcaklık ve sevecenlik göstermeyen bir eşiniz olabilir. Burada narsist bir kişinin şişirilmiş benlik algısına meydan okumayın ancak bunun yerine narsist biri kişilikte ki erdem şefkat ve inceliği teşvik etmeyi deneyin. Bu yöntem bir tehdit olarak algılanmayacaktır ve narsisit kişinin davranışlarını olumlu yönde değiştirme potansiyelini belki açığa çıkaracaktır.

  • En Güzel Hediyem

    En Güzel Hediyem

    Boşanma.… Hastalık …. Ölüm….. Maddi imkansızlıklar… yada bunun gibi birçok neden.

    Ve yetiştirme yurdu…

    İçeri girdiğimde birçok çocuk koşarak geldi yanıma. Kimi sarılıyor, kimi neden orada olduğumu öğrenmek istiyordu. Bir proje kapsamında belirli bir süre onlarla beraber vakit geçireceğimi söyledim. Keyiflerine diyecek yoktu. Önce öğretmenleriyle görüştüm. Kendini işine adamış insanlar vardı karşımda. Güler yüzlü ve sevecendiler. Çocuklarla teker teker tanıştım. 7 veya 8 yaşında 15 çocuk kolayca adapte olmuştu bu yeni duruma. Biri dışında.

    Kuruma ilk gittiğim gün sadece adını söyleyip odasına gitti Umut. Beni her gördüğünde gözlerini kaçırıyordu. Bu esrarengiz küçük adamın da anlatacakları olmalıydı. Okulunu, arkadaşlarını, pokemon u anlatabilirdi diğerleri gibi ama hiç konuşmayı başaramadık. Konuşmaktan kaçıyordu. Oyunlara katılmak yerine camdan bizi izlemeyi tercih ediyordu. Öğretmenlerinden aldığım bilgiler şaşırtmamıştı beni. Sınıfının en başarılı öğrencisiydi ve ilgilendiği spor dalında dereceleri vardı. Annesini bir kaza sonucu kaybetmiş. Babasını da hiç görmemişti. O küçücük bedenine o kadar büyük acılar sığdırmış ama pes etmemişti. “Başarılı ve ileriye dönük hedefleri var” dedi öğretmeni.Bunlar üzerine konuşursak belki ilgisini çeker diye düşündüm ama nafile.

    Her hafta pazartesi küçük harçlıklar dağıtıyordu kurum. Harçlıklarını aldıkları gün bayramdı onlar için. Bazıları bakkala koşuyor tüm parasını harcıyor kimisi aldıklarını yiyecekleri arkadaşlarıyla paylaşıyordu. Tüm hafta o harçlıkla neler alacaklarını düşürlerdi.

    O günlerden birinde üç çocuk koşarak yanıma geldi.

    – Sen söylesene…
    – Yok sen söyle
    – ?
    – Abla umut yanına gelecek ama utanıyor…
    – Utanmasın gelsin tabi dedim.

    Umut utana sıkıla belirdi yanımda. Yüzüme bakamıyordu. Arkasına gizlediği bir şey vardı. Baktım. Tüm harçlığıyla kırmızı bir gül almıştı bana. Hayatımda aldığım güzel hediyeydi o ama tüm harçlığını o güle harcamıştı. almak istediği bir şey için bir hafta beklemesi gerekecekti. 

    – Olsun biz her hafta harçlık alıyoruz. Bu senin dedi.

    Bu güne kadar aldığım en anlamlı şeydi o gül. Dile getiremediği bir çok şeyi sessizce ifade etti. Tüm arkadaşları gibi…

    Birbirleriyle benzer geçmişi paylaşan yaşları, sevinçleri, hüzünleri bir ama kendi içlerinde yalnız. Çocuk ama çocukluktan uzak birer birey onlar. 

    Her şeyden şikayet etmek yerine küçücük bir şeyden mutlu olmayı bilen küçücük ama kocaman yürekleri var. Yanlış olduğunu bildikleri şeyi yapmıyorlar. İnadına yapmak diye bir şey yok onlarda. 

    O kadar çocuk var ki annesi onu öptüğünde yanaklarını silen, bu ilgiden rahatsız olan. Annesine nefretle bakan. Oysa bu çocuklar sevgiden değil sevgisizlikten şikayet ediyor. Her gördükleri kadına “anne” her gördükleri adama “baba” demek için can atıyor. Sevgiye, şevkate duydukları ihtiyaç yaşıtlarından fazla olduğundan değil. Yeterince doyurulmadığından. Hiçbirinin kendi seçimi değildi dünyaya gelmek. Küçük görünüp büyük insan gibi davranmak zorunda bırakılmalarına rağmen…

    Çoğunuz için küçük bir ayrıntı belki burada yazılanlar sevgi dediğimiz ne ki diye düşünenlerinizde olabilir. Sizin için değersiz ama onlar için hayati değer taşıyor elle tutulup gözle görülmeyen bu kavram. Eğer giderseniz ziyaret edilmekten mutluluk duyan birçok çocukla karşılaşacaksınız öptünüz diye yanaklarını silmeyecek hiçbiri bir diğer yanağını uzatacaklar.

  • Kendini Tanımak

    Kendini Tanımak

    Çoğu anne babalar çocuklarını sahip oldukları beceri ve yeteneklerle onların en yüksek potansiyele ulaşmalarını isterler. Çocuklarımızın her yönden gelişimleri,ilgi ve yeteneklerinin farkında olan bireyler olmaları onların kendilerine olan güvenleri üzerinde de son derece etkilidir. Bu anlamda çocukların doğuştan sahip oldukları potansiyelleri zorlayarak kendilerini geliştirmeleri onların kendini tanıma becerisine sahip olmaları ile gerçekleşir.

    Kendini tanıma, kişinin kendisi hakkında bazı bilgilerin farkında olması demektir. Bu beceri,kişilik gelişiminde bireyin doğru ‘ben’i  bulması anlamında en önemli etkenlerden biridir. Kendini tanıma becerisinden yoksun bireyler başkalarının onlar için hazırladıkları dünyayı yaşayarak kendisi olma şanslarını kaybederler. İlgi ve yetenek alanlarımızın farkında olmak bizlere doğru kararlar almada en büyük yardımcıdır.

    Çocuklarda kendini tanıma becerisinin gelişiminde anne babaların ve eğitimcilerin ‘bilinçli çabalarının’ rolü büyüktür. Anne babalar, hem çocuklarına sevgilerini gösterme hem de onlara yeni beceriler kazandırma şansına sahip olurlar. Çocuklar kendilerini tam olarak tanıyamazlarsa, sırf büyüklerini memnun etmek amacı ile ‘yalancı’ bir ben geliştirip,kendini keşfetme ilgisini kaybedebilirler ve kendilerini rahat hissetmezler. Bu ‘yalancı benlik’ bireylerde rahatlayamamaya bağlı olarak hırçınlık,öfke,davranış problemleri,madde kötüye kullanımı vs. gibi pek çok psikolojik kökenli soruna yol açabilir. En önemlisi de, kendine güven için hayati önem taşıyan kendisi olma becerisini kaybedebilirler.

    ÇOCUKLARIN KENDİNİ TANIMA BECERİSİ GELİŞTİRMEYE YARDIMCI OLMADA ANNE BABALARA ÖNERİLER:

    • Çocuğunuzla birlikte geçireceğiniz özel zamanlar düzenleyin. Bu özel zamanlar, aile olabileceği gibi bazen de anne-çocuk,baba-çocuk gibi farklı şekillerde de olabilir. Geçireceğiniz özel zamanlar sizin anne baba olarak çocuğunuzu tanımanıza yardımcı olurken,aranızdaki bağında güçlenmesini sağlayacaktır.

    • Çocuğunuzu farklı sosyal aktivitelere katılması için destekleyin (müzk,tiyatro,spor.. ).

    • Çocuklarınız kendileri hakkında konuşurken,onları etkili bir şekilde,gözlerine bakarak,dinlediğinizi gösteren ifadeler kullanarak (seni anlıyorum,……. düşünüyorsun) dinleyin.

    • Farklı konularla ilgili çocuklarınızın görüşlerini alın.

    Örneğin: ‘Bu konuda sen ne düşünüyorsun?’ ‘Senin bu konuda ki görüşün benim için önemli.’

    • Çocuklarınızla ilgili gözlemlerinizi onlarla paylaşın.

    Örneğin:’Elektrikli araçları tamir etmekten sanırım zevk alıyorsun.’ ‘Arkadaşını incitmemek için ne kadar çaba harcadığını görmek beni mutlu ediyor.’

    • Çocuklarınıza seçim yapma hakkı tanıyın. Kendilerini rahatlıkla ortaya koyabilmeleri için,onlara açık uçlu sorular sorun. Örneğin: ‘ En çok hangisini beğendin.’ ‘ Bu filmde en çok ne hoşuna gitti.’

    • Aile içinde karşılıklı saygının hakim olduğu aile akşam toplantıları düzenleyin. Ailenizle ilgili alınacak her karar aile toplantısına konu olabilir. Yapacağınız akşam toplantıları aranızdaki bağı kuvvetlendirir.

    • Çocuklarınızın yaptıkları işler hakkında olumlu tepkiler vererek onların kendilerini daha iyi tanımalarına ve güçlü oldukları anları fark etmelerine yardımcı olun.  

    Örneğin: ‘Yaptığın resmi çok beğendim,renk seçimin çok güzel.’

    • Sadece kuru bir aferin yerine güzel olanı ve başarılan şeyi ifade edin.

    KENDİNİ TANIMA BECERİSİNİN GELİŞİMİNDE EĞİTİMCİLERE ÖNERİLER:

    • Öğrencilerinizin her birine özel zaman ayırın.

    • Öğrencilerinizle birlikte olduğunuz her an onları dikkatle gözlemleyin.

    • Öğrencinize dair gözlemleri onlarla paylaşın.

    • Okul ile ilgili etkinliklerde öğrencilerinizin hangi alanlarda daha güçlü,hangi alanlarda daha gelişime ihtiyaçları olduğunu tespit edin.

    • Her öğrenci için ayrı ayrı gelişim dosyaları hazırlayın.

    • Öğrencilerinizin kendileri hakkında konuşmalarına fırsat verin.

    • Öğrencilerin ders dışı sosyal etkinliklerden hangilerini daha çok tercih ettiklerini takip edin.

    • Yetenekli olduğuna inandığınız öğrencileri yetenekleri doğrultusunda kendilerini geliştirebilecekleri alanlara yönlendirin.

    • Kendi gelişim süreciniz hakkında,anılarınızı,deneyimlerinizi öğrencilerinizle paylaşın. Kendinizi zayıf hissettiğiniz alanlarla ilgili sonradan kişisel çabalarınızla nasıl geliştiğinizi öğrencilerinize anlatın.

  • Terör Olaylarından Çocuklara Bahsederken Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Terör Olaylarından Çocuklara Bahsederken Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Ülkemizde son dönemde yaşanan olaylar hepimize derinden bir üzüntü yaşatıyor. Bu dönemde çocuklarınız da televizyondan, internetten, sizin tepkilerinizden, etraftaki kaos ve üztülü durumdan etkilenebilirler ve neler olduğunu merak edip anlamaya çalışabilirler. Bu doğrultuda size zaman zaman neler olduğu ile ilgili soru sorabilirler. Peki bu şekil sorular karşısında ne yapılmalı?

    Öncelikle çocukları mümkün olduğunca televizyondan uzak tutmalısınız. Şiddet içeren görüntülere maruz kalmaları onları kötü etkileyebilir. Çocuklarınız bu zamana kadar böyle kötü durumlarla karşılaşmamış olabilirler ve bu yüzden nasıl davranmaları gerektiklerine karar veremeyebilirler. Bunun sonucunda çocuğunuzun güvende olma duygusu zedelenebilir, çocuğunuzda çaresizlik, yalnızlık hissi uyanabilir, çocuğunuz zarar göreceği hissi içinde olabilir. Ağlama, titreme, altını ıslatma, parmak emme, kekemelik, hiç konuşmama, herkesten kaçma gibi davranışlar sergileyebilir.

         Böyle zamanlarda çocuklarınız size sorular sorarak neler olduğunu anlamaya çalışabilirler. Ebeveyn olarak sizlere düşen en önemli görev öncelikle dürüst olmaktır. Çocuklarınızı korumak için onlara yok bir şey demek bilinmezlik durumunu arttırdığı için onları daha çok korkutabilir. Çocuğunuzla onun duyguları hakkında konuşmaktan çekinmeyin, bilmiyorum demekten korkmayın, kendi duygularınızı nefret söylemi olmadan ve abartı bir şekilde söylemekten kaçınıp gösterebilirsiniz

         Çocuklarınıza olaylardan bahsederken unutulmaması gereklidir ki her çocuk birbirinden farklı yapıdadır. Çocuğu en iyi tanıyan anne ve babasıdır ve çocuğun ne kadar bilgiye hazır olup olmadığını ancak onlar bilebilir. Her çocuğa hazır olduğu ölçüde bilgi verilmelidir. Çocuğunuzun ne kadar bilgiye hazır olduğunu çocuğunuzu iyice dinleyerek anlayabilirsiniz. Onun sorduğu sorulardan fazlasını ona aktarmamak burada en önemli unsurdur.

         Ölüm kavramını çocuklara anlatmaktan kaçınmamalısınız. Eğer kaçınırsanız daha sonra ölüm ile karşılaştıklarında yaşadıkları şok daha büyük olabilir. Çocuğunuz eğer ‘Ben de mi öleceğim?’ gibi tepkiler veriyorsa onları geleceğe değil şimdiye odaklandırın. ‘Bir gün hepimiz öleceğiz ama şu anda sağlıklıyız. Önümüzde uzun bir hayat var.’ gibi cevaplar verebilirsiniz.

         Çocuklarınıza onların anlamayacağı şekilde politik bilgiler vermemelisiniz. Terör olaylarını anlatırken olumsuz söylemlerden kaçınarak bu tip kötü olayların her toplumda zaman zaman olabileceği çok fazla ayrıntıya girmeden anlatılmalıdır.  Unutmamalısınız ki çocuklar yaklaşık 11 yaşına kadar soyut şeyleri anlamlandıramamaktadırlar. Bu sebeple çocuklara bu olayları anlatırken mümkün olduğunca en basit şekilde ve somuta indirgeyerek anlatım yapmanız gereklidir. Siyaset, din, ırk, düşman gibi soyut kavramlar çocuğunuz için anlaması zor olan kavramlardır. Bu şekilde anlatmak yerine çocuğunuzun sevdiği film karakterlerinden, oynadığı oyuncaklardan yararlanarak en basit şekilde anlatmaya çalışabilirsiniz.

         Çocuklarınızın yanında davranışlarınıza dikkat edin aşırı kaygılı korkmuş agresif davranmamaya çalışın, kendi korkularınızı çocuğa yansıtmamalısınız. Uç kararları ve söylemleri çocuklarınız önünde sergilememeye özen gösterin.

         Çocuğunuzla bol bol temas halinde olmanız onlar için oldukça önemlidir. Onlara bol bol sarılmanız onları rahatlatır. Onlarla daha fazla zaman geçirmeye özen gösterin.

         Ayrıca çocuğunuzla oyun oynamanız da en iyi ilişki kurma yöntemlerindendir. Oyunları çocuğunuzun kurmasına izin verin ve özellikle tekrarlayan oyunlarına dikkat etmelisiniz. Tekrarlayan oyunlar iyileştirici özelliğe sahiptirler bu yüzden çocuklarınızı oyun sırasında engellemeyiniz.

         Çocuğunuzun rutinini bozmak iyi bir yöntem değildir. Çocuğunuz için alabileceğiniz bütün önlemleri aldıktan sonra çocuğunuzun normal yaşantısını sürdürmelisiniz.

  • Duygularımızın Etkileri

    Duygularımızın Etkileri

    Hepimizin duygularımızı bastırdığımız anları olmuştur. Aslında, biz duygu bastırma konusunda anlık değil, yaşam boyu süren bir alışkanlık edinmiş bile olabiliriz. Ancak bastırılmış duyguların bedenimizi nasıl etkilediğinin farkında mıyız?

    Ailelerimiz ve içinde yaşadığımız sosyal çevremiz, hayatımız boyunca bize belirli şekillerde davranmamız gerektiğini öğretti durdu. Hepimiz, belli durumlarda duygularımızı hiç filtrelemeden ve içimizden geldiği gibi ifade etmenin bize nelere mal olacağını öğrendik. Gördük ki, içimizden gelen bütün duyguları her zaman saf bir şekilde ifade ettiğimizde, özel yaşantımızda da, iş yaşantımızda da ilişkilerimizi sürdürmede sıkıntılar yaşıyoruz.Bunu yapmanın aslında sağlıklı ve normal olduğuna bile inandırdık kendimizi.

    Yetişkin olarak yaşadığımız hayatımızda bastırdığımız her duyguyu, büyük çoğunlukla daha sonra çocuklarımız üzerinde ifade ediyoruz. Nasıl olsa onlar üzerinde mutlak otoritemiz olduğu için zaten bunu yapmak da hiç zor gelmiyor.Biz de zamanında bu tarz duygu ifadelerini üzerimizde hissetmedik mi?

    “Erkek adamların ağlamadığını”, “iyi aile kızı olmak gerektiğini”, “artık bunları aşmamız gerektiğini”, “oramıza buramıza dokunmanın ayıp olduğunu”, “çok soru sorduğumuzu” veya “çok fazla konuştuğumuzu” çabucak öğrendik. Eğer bu sözler size tanıdık gelmiyorsa, eminim siz zamanında kendi duyduklarınızı hatırlayabilirsiniz. Ailelerimiz de kendi duygularını bastırarak büyüdüğüne göre, neredeyse hiç bir zaman benzer duyguların nasıl üstesinden gelineceği konusunda bilgi sahibi değillerdi.Bunun sonucunda da, bizi yetiştiren ailelerimizin bizim duygularımızı idare edememeleri garip değil. İşte bu yüzden, biz de onların izinde, duygularımızı bastırmayı ve ifade etmemeyi öğreniyoruz.Bunu yaptığımız zaman da, duygularımızın bedenimizi ne kadar çok etkilediğini hiç düşünmüyoruz!

        Bütün bunlar bilinçaltı seviyesinde gerçekleşen şeyler. Duygularımızın bedenimizi nasıl etkilediğini biz bilinçli bir şekilde düşünmüyoruz. Ancak etkilenme her halukarda gerçekleşiyor.

    Bizim duygularımızın bir çıkış noktasına, ifade şekline ihtiyaçları vardır. Onlar bizim birer parçamızdır ve öyle ya da böyle kendilerini mutlaka dışarı çıkaracaklardır. Biz her ne kadar onları bastırabildiğimizi düşünsek de, bir noktadan sonra bedenimiz onları artık emmiştir ve bu saatten sonra bizim dikkatimizi çekmek için çeşitli hastalanmalar, yaralanmalar ve rahatsızlıklar meydana getirecektir.İşte duygular bedenimizi aslında bu şekilde etkiliyor.

    Duygularımızı hissetmek ve ifade etmek yerine, onları gözardı ediyor olabiliriz. Onların varlığını reddeden ise zihnimiz. Bu reddetme onları bedenimizin ve ruhumuzun derinliklerine gömüyor.

    Duygularımız dahil bu hayattaki tüm deneyimlerimiz hücrelerimizin içinde depolandığına göre, hücrelerimiz da birleşerek bizi oluşturduğuna göre, biz oralarda neyin depolanmasını istiyoruz aslında? Olumsuz, reddedilen ve gözardı edilen duyguların mı? Bedenimiz olumlu veya olumsuz bir duygu, düşünce, hormon veya molekül arasındaki farkı bilmiyorki. Bütün bunlar birbirine öylesine bağlı ve karmaşık ki!

    Eğer farkına varıp onlarla başa çıkma cesaretini göstermezsek, olumsuz düşünceler, enerjiler, -onlara her ne demek istiyorsak-, bedenimizde, zihnimizde ve ruhumuzda yer edinerek beden, zihin ve ruh sıkıntıları olarak kendilerini göstereceklerdir.Rahatsızlık, ağrı, yaralanmalar ve daha bir çok olumsuz enerji bedenimizde boy göstermeye devam edecektir.

    İşte duygular bedenimizi böyle etkiliyor.

    Bizim dışımızda gelişen olayları hiç bir zaman kontrol edemeyiz. Biz sadece, dış dünyamızdan gelecek olan olaylara ve durumlara vereceğimiz tepkilerimizi belirleyebiliriz. Duygularımızı yaratan dışsal faktörleri değiştirmek veya onlarla mücadele etmek yerine, duygularımıza verdiğimiz tepkileri gözlemleyebilir ve çeşitli değişiklikler yapabiliriz.

    Mutlu, doyumlu ve sağlıklı bir yaşam sürmek için, duygularımıza sahip çıkmamız, onları yargılamadan kabul etmemiz ve onları tamamen hissetmemiz gerekiyor. Ancak bu sayede onların önündeki engelleri kaldırarak özgürce akmalarını ve bedenimizde birikmemelerini sağlayabiliriz. Doğru veya yanlış, iyi veya kötü duygu diye bir şey yok. Duygularımız sadece var oluyor.

  • BİLİNÇDIŞI EŞ SEÇİMİ

    BİLİNÇDIŞI EŞ SEÇİMİ

    1)Bilinçdışı nedir? Bilinçdışı, bir enerji kaynağıdır. Düşüncelerin ‘imal edildiği’ bir kesimidir, ama bilinçdışının işleyiş biçimi bilinçli aklın işleyiş biçiminden farklıdır. Bilinçdışı, aynı zamanda duyguların depolandığı bir bölgedir. Bu bir ‘ölü depolama’ değil çok ‘canlı bir depolamadır’; çünkü bilinçdışında depolanan/bastırılan tüm duygular sonsuza dek her zaman dışarı çıkmaya çabalarlar. Psikanaliz için, bilinçdışı; bilinçli aktif düşüncedeki bastırılanlardır. Ayrıca, önyargı gibi otomatik süreçlerin örnekleri ve şimdiki ilişkilerin üzerindeki geçmişin etkileri bilinçdışıdır. Freud’a göre, psikolojik bastırma yoluyla aklın ötesine taşınan kültür tarafından kabul edilmeyen düşünceler, arzular ve istekler, travmatik yaşantılar ve acı veren duyguların deposu bilindışıydı.

    2) Bilinçdışı eş seçimiyle kastedilen nedir? Birçok insan, kendilerini yetiştiren insanlara benzeyen eşler aradıkları fikrini kabul etmekte zorlanırlar. Bilinç düzeyinde onlar olumlu kişilik özelliklerini taşıyan insanlar aradıklarını düşünürler: diğer özelliklerinin yanı sıra nazik, sevecen, hoş görünümlü, zeki ve yaratıcı insanlar beğenirler. Mesela mutsuz bir çocukluk geçirmiş olanlar, bunu bildiklerinden dolayı, onları yetiştiren insanlardan çok, farklı insanlara sıcak bakarlar. Kendi kendilerine kurdukları cümlelerden bazıları şöyledir: “Asla babam gibi bir ayyaşla evlenmem.”, “Hiçbir kuvvet beni annem gibi despot bir kadınla evlendiremez.” Durum böyleyken, bilinçli eğilimleri ne olursa olsun insanlar bilinçdışı motivasyon unsurlarıyla kendilerini yetiştiren insanların olumlu ve olumsuz özelliklerini taşıyan insanlara kapılıyor. Hatta genelde olumsuz özelliklerin daha ağır basması da görülen tipik bir durumdur.

    3) Peki olumsuz kişilik özelliklerini böylesi çekici kılan nedir? Bilinçdışımız olumsuz kişilik özelliklerini böylesi çekici kılar. İnsanlar eş seçerlerken mantık temeline dayanıyor olsalardı, ebeveynlerinde gördükleri yetersizlikleri ikiye katlayanları değil, onlar telafi eden insanları seçerlerdi. Örneğin, eğer ebeveynlerinizin güvenilmez tutumlarından dolayı acı çektiyseniz, sizin eyleminizin hassas noktası, size bağımlı, dolayısıyla terk edilme endişenizi aşmanıza imkan veren bir insanla evlenmeniz olacaktır. Buna rağmen, beyninizin eş aramakla görevlendirilmiş olan bölümü, mantıklı sistemli “yeni beyniniz” değil, eski dönemlere kitlenmiş, miyop eski beyninizdir ve onun yapmak istediği şey yetiştirilme koşullarınızı yeniden yaratarak, yaşamış olduğunuz aksaklıkları düzeltmektir. Hayatta kalmanıza yetmekle birlikte, duygusal doygunluk hissetmeniz açısından yetersiz koşullarda yetiştirilmiş olduğunuzdan, eski beyniniz engellenme duygusu yaşadığınız ilk dönemlere geri dönerek, yarım kalan işinizi bitirmenizi sağlamaya çalışır ve buna uygun bir partner seçer.

    4) Eş seçiminde bilinçdışı faktörler, gereksinimler ve dürtüler nelerdir? Bir çiftin dinamiklerine, gereksinimlerine, korkularına ve üzüntülerine ilişkin geçmişleri iki ya da üç nesil geriye izlendiğinde, detaylı ve sistematik olarak takip edilen bu geçmiş, çiftin bireysel bilinçdışı geçmişlerini anlamaya yardımcı olabilir. Eşimizi seçerken aradığımız şey bizi yetiştiren insanların baskın kişilik özellikleridir. Eski beynimiz, çocukluk ortamımızı yeniden yaratmaya çalışır. Bu çocukluk yaralarımızın iyileşmesi için zorunlu bir gereksinimdir. Bilinçdışı evlilik bizim karşılanmamış çocukluk ihtiyaçlarımızın, bakılmak, korunmak ve olgunlaşma yolunda engellenmeden ilerlemek konularında doyurulmamış arzularımızın depolandığı bir ambardır. Mesela bilinçdışı bir motivasyon unsuruyla kişi kendine ait ya da başka bir bireye ait kişisel özellikleri (akraba ya da aileden biri olabilir) üçüncü bir kişi olan partnerine aktarır. “Tıpkı annem gibisin.” Benzetmesi buna örnek teşkil eder. Unutmamak gerekir ki, geçmiş ve şimdiki zaman zihnimizin içinde yan yana yaşar. Sonrasında, ilişki ilerledikçe, ilişkide çatışmalar açığa çıktıkça bu figürlerin ya da kendimizin bazı olumsuz kişilik özelliklerini de partnerimize yansıtmaya başlarız. Bu davranış biçimi bozulan evliliklerde tipik olarak görülür. Böyle durumlarda eşler birbirlerine: “Sen değiştin. Sen benim evlendiğim insan değilsin.” derler. Aslında burada, değişen eş değil, kişinin eşine yüklediği/yansıttığı özelliklerdir.

    5) Eşimizi seçmemizin ya da reddetmemizin bilinçdışı nedenleri nelerdir? -Bize mutsuzluk vermiş olsalar bile, çoğumuz, eski ilişkileri tekrarlamak için güdülenmişizdir. Örneğin, ailenizde kurtarıcı rolünü üstelenen kişi sizseniz, kendisinin ya da çocuklarının kurtarılmasına gereksinim duyan bir eş seçmeniz muhtemeldir. Bunlara ‘tekrarlayan kalıplar’ denir. Aslında ‘evi terk etsek’ bile seçtiğimiz partnerle beraber aynı psikolojik ortamı devam ettiririz. Bazı durumlarda, bu sefer başka türlü olacak umuduyla eski bir ilişkiyi tekrarlayabiliriz. Örneğin babası soğuk, mesafeli olan biri, eşini (bilinçdışında babasını) değiştirebilmek ve kazabilmek için babasına benzeyen birini seçebilir. -Kendi zayıflıklarımızı kapatacak ya da bazı bilinçdışı gereksinimlerimizi karşılayacak bir eş seçebiliriz. Anne ve babamız tarafından karşılanmamış olan bazı gereksinimlerimizi karşılayacak bir eş arayabiliriz. Örneğin aşka susamış bir yetişkin, çocukken sevgisiz ve dokunulmadan büyütülmüş olabilir. Az konuşan biri, konuşkan bir eş seçebilir. Yetenekleri sınırlı olan biri, becerikli bir kişiyi arayabilir. Duygularını ifade edemeyen öfkeli bir biri, düşmanca tavırları olan, dışa dönük birini çekici bulabilir. İsyankar olupta, bunu su yüzüne çıkaramayan biri, vahşi bir asiye kendini kaptırabilir. -Partnerimize geçmişte bastırmış olduğumuz olumsuz beklentileri ve duyguları (eskiden kalan yoğun öfke ve güvensizlik) eşimize yansıtabilir yani kendimize ait kötü özellikleri eşimizde görürüz. Eşlerin ya da sevgililerin her ikisi de birbirlerine kişisel özelliklerini yansıtabilir. Mesela, bir erkek karısına kendi depresyonunu yansıtabilir. Ve kendini gerçekleştiren kehanetle kadın buna umutsuzluk ve zayıflıkla karşılık verirse bu durumda kadın baskılanmış gücünü ve bağımsızlığını kocasına yansıtır. Erkek buna mantıklı ve kendinden emin şekilde tepki verir. Bu yansıtmaların sonucu olarak erkek depresyonunu asla duyumsamazken kadın da kendini hiçbir zaman güçlü hissetmez. Kadın erkeğin depresyonunu kısmen ona ifade ederken, kadının gittikçe derinleşen depresyonu her ikisi için de tahammül edilemez hale gelir. Artık bu çift, neredeyse birbirlerinden nefret eder duruma gelirler. Aslında nefret ettikleri şey tüm yaşamları boyunca bu yansıttıkları özellikleridir.

    6) Bu bilinçdışı dürtülerimizle ilgili neler yapabiliriz? Duygularımızın daha çok farkına vararak, öfkelerinizi ve korkularınızı tanımlamaya çalışın. Çocukluğunuzla ilgili anıları anımsamaya çalışarak belirli dönemlerle ilgili araştırma yapın. Mesela, çocukken kendinize yeter miydiniz yoksa çaresiz olduğunuzu mu düşünürdünüz? Diğer insanların sizden ne tür beklentileri vardır? Ailenizdeki eski çatışmaları tekrar ediyor musunuz? Sonra, kendinize ve eşinize yönelik duygularınızı gözlemleyin. Kendinize şu soruları sorun: “Bu duygularım geçmişte yaşadıklarımdan kaynaklanıyor olabilir mi?” Bazı özellikleri ve duyguları eşime yansıtıyor olabilir miyim? Yanıt belki ise bu görüşün lehinde ya da aleyhinde daha fazla kanıt arayın. Çocukluğumda bana ait kendilik kavramını kim ve ne şekillendirdi?

    7) Bazı ilişkiler neden daha az tutkuludur? Herkes imagosuyla (Sizi yetiştiren insanlara benzeyerek bir yandan da bastırdığınız yanlarınızı dengeleyecek birini, ideal eşinizi ararken size rehberlik etmesi için karşı cinse dair doğumunuzdan itibaren oluşturduğunuz bilinçdışı bir imgeye bağlı kalırsınız. İşte bu içsel resim imagodur. Aslında imagonuz, erken dönemlerinizde sizi en çok etkileyen insanların bileşiminden oluşan bileşik bir resimdir.) bu kadar örtüşen bir eş bulamayabilir. Bazen sadece bir iki karakter özelliği eşleştiğinde, çiftlerin aralarındaki çekimin başlangıçta biraz hafif kaldığını görürüz. Böyle ilişkiler, imagoları çok iyi eşleşen ilişkilere göre genellikle daha az tutkulu ve aynı zamanda daha az sorunlu oluyorlar. Daha az tutkulu olmalarının sebebi, eski beynin hala ideal mutluluk nesnesini arıyor olması, daha az sorun yaşanmasının nedeni ise, çocukluğa dair savaşımların çok fazla gündeme gelmemesidir. Zayıf İmago eşleşmesiyle bir araya gelen çiftler genellikle ilgi yoksunluğundan ayrılırlar, böyle çiftler fazla acı çekmezler. “İyi giden fazla bir şey yoktu” ya da “Kendimi huzursuz hissediyor, bir biçimde daha iyisini yaşayacağımı düşünüyordum” benzeri cümleler kurarlar.

    8) Bu durumda doğru imago eşleşmesi, yıldırım aşkını doğurur diyebilir miyiz? Kısmen öyle. Bilinçdışı aşkın anatomisinden bassedecek olursak, bir ilişkinin başında bu kadar güzel duygular beslememizin sebebini, beynimizin bir bölümünün nihayet bize bakacak, orijinal bütünlüğümüzü tekrar kazanmamıza şans tanıyacak birini bulmamıza bağlayabiliriz. “Biliyorum, daha yeni tanıştık, ama seni daha önceden tanıyormuşum gibi hissediyorum.” Bu, aşıkların birbirlerini övmek için rastgele söyledikleri bir cümle değildir. İnsanların aşık olurken, kendilerini yetiştiren kişilere benzeyen birilerini seçtiklerini hatırladığımızda, aşıkların birbirlerine önceden tanıdıklarına dair garip duygularından bassettikleri birinci cümle gizemini kaybetmiş oluyor. Bu dejavu hissi bilinçdışı düzeyde onlara bakan kişilerle partnerleri arasında kurdukları bağlantı hissine dayanıyor. Yine bilinçdışı açıdan bakıldığında tutkulu bir aşk yaşıyor olmak, anne kucağında bir bebek olmaya eşdeğerdir. Bir çift aşığı gözlemleme şansımız olursa bu iki insanın, bir annenin yeni doğmuş bebeğine bağlanmasına benzer bir içgüdüsel bağlanma süreci yaşadıklarını görürüz. Öpüşüp koklaşır, çocukça sözler söylerler, birbirlerine toplum içinde tekrarlanmasından sıkılacakları minik özel isimler takarlar. Birbirlerine dokunur, okşar ve birbirlerinin bedeninin her santimetre karesini beğenirler. Annelerinin bebeklerine duydukları o yoğun sevgiye benzer şekilde birbirlerine bayılırlar. Bütün bu haz veren gerileme davranışlarının eski beyni mest ettiğini söylemeye gerek bile yok tabii. Aşıkların sarf ettikleri “Seni kimsenin sevmediği kadar seveceğim.” benzeri cümleler, bilinçdışı aklın yorumuyla “artık anne baba yok.” anlamına gelir. Aşıklar birbirlerine, “Seninleyken kendimi tam ve eksiksiz hissediyorum.” dediklerinde, aslında varlıklarının çocuklukta kesilip çıkarılmış belirli parçalarını temsil eden birini farkında olmadan seçmiş olduklarını itiraf etmiş oluyorlar. Böylece kayıp özlerini de yeniden keşfetmiş oluyorlar. Duygularını bastırarak büyüyen birisi, alışılmışın dışında dışavurumcu birini; büyürken cinselliğiyle barışık olmasına izin verilmeyen biri, cinsel arzuları ön planda olan, serbest birini seçer. Ve birbirlerini tamamlayan kişilik özellikleri taşıyan iki kişi aşık olduklarında, birden üzerlerinden büyük bir yük kalkmış gibi olur.

    9) Yani aşk insanı iyileştiriyor mu? Aşkla birlikte, insanlar bütün korkularını bir süreliğine kontrol altına alırlar. Aşkın onları- tam da sizin söylediğiniz gibi- iyileştirerek bütünlüğe kavuşturacağına inanırlar. Çiftlerin arkadaşlığı bile tek başına yatıştırıcı bir merhemdir. Sevgililer, zamanlarının çoğunu bir arada geçirdikleri için artık kendilerini yalnız ve dışlanmış hissetmezler. Güven duyguları arttıkça yakınlıkları derinleşir. Birbirlerine çocuklukta çektikleri acıları ve üzüntüleri bile anlatacak duruma gelirler ve onlar, kendi ana-babaları dahil hiç kimsenin kendi dünyaları ile bu kadar yakından ilgilenmediğini duyumsarlar. Gerçek bir empatik paylaşımla birbirlerine ait dünyaların içine sızarlar. Onlar kendi özlerine dalmayı bırakarak, başka bir insanın gerçeğini paylaşırlar. Aşıklar, birbirlerini içten gelen bir ilgiyle donatarak erken çocukluk dönemi yoksunluklarını siler gibi olurlar. Aşık olmak, aniden, idealleştirilmiş bir ailenin en gözde çocuğu haline gelmek gibi bir şeydir.

    10) Peki birbirine aşık bir çift ayrıldığında ne hissederler? Birbirlerine aşık bir çiftin ayrılışıyla ölümü bir tutabiliriz. Bütünleştikleri kişiyi kaybetmek, onlar için gerçek bir ölüm yası sürecini başlatır. Ayrılıkla ölümün bu denli bağdaşması bize aşkın doğasına ilişkin şöyle bir bilgi verir: Aşık insanlar, hayatta kalma konusundaki sorumluluklarını, farkında olmaksızın yani yine bilinçdışından ebeveynlerinden sevgililerine aktarırlar. Yani Eros’u uyandıran sevgili, partnerini, aynı zamanda Thanatos’tan, ölüm korkusundan da korur ve çiftler birbirlerinin karşılanmamış çocukluk ihtiyaçlarına hitap ve hizmet ederek hayatta kalma mücadelesinde birbirlerinin yandaşı olurlar. Daha derinden bakıldığında, sevgililerin birbirinden ayrılması hali, onların yeniden buldukları bütünlük duygusunu kaybetmeleri anlamına gelir. Ayrılık, onların bölünerek yarım kalmalarına ve var oluşlarının tamlığından ayrı düşmelerine sebep olarak yalnızlık ve kaygı içinde ölüm dahil olmak üzere varoluşsal korkuları daha derinden yaşamalarına sebep olacaktır.

    11) Aşk nasıl biter? Aşk aslında bilgisizlikten ve hayal gücünden beslenir. Sevgililer birbirlerini idealize ederek, birbirlerine dair tamamlanmamış bakış açılarını korudukları sürece Cennet Bahçesi’nde (Garden of Eden) yaşarlar. Lambalarımızı yakıp, sevgilimize ilk objektif bakışımı sahipzı attığımızda, onların tanrı değil, bir sürü siğil ve lekeye sahip, kusurlu insanlar olduklarını keşfederek, görmeyi azimle reddettiğimiz bütün o olumsuz kişilik özelliklerini fark ediyoruz…..

  • Tüp Bebek Tedavisi Aile ile Paylaşılmalı Mı?

    Tüp Bebek Tedavisi Aile ile Paylaşılmalı Mı?

    Tüp bebek tedavisi, belirli günlerde klinikte hekimlerin kontrolünden geçilerek, belli tahliller ve işlemlere maruz kalınarak yürütülen tıbbi müdahalelerden oluşan bir tedavi gibi görünse de aslında arka planda oldukça güçlü bir sosyokültürel hemzemin üstüne kurulu bir sürecin içinde işlemektedir. Klinikte muayenesi biten hasta, ya evine ya işine geri dönmekte, hayatına kaldığı yerden devam etmektedir. İnfertil olmak, çocuk sahibi olma konusunda medikal engellere takılmak zaten yeterince kendisini eksik, yetersiz hissetmesine sebep olurken etrafındaki insanların yaklaşımları bu hisleri körükleyerek zamanla içe kapanmalarına, aile ilişkilerinin bozulmasına sebep olmaktadır.

    Çok değil evlilikten 3-5 ay sonra başlar sorular:

    Ne zaman çocuk yapacaksınız? Ben ne zaman torun seveceğim?

    Bu cümleler çocuk düşünmezken hiç rahatsız etmez ama düşünmeye başlayıp, bir de tedavilere başvurup hala ulaşamamışken bu cümlelere ne anlamlar yüklenir ne anlamlar…

    Ne zaman torun seveceğim? Kayınvalidenin bu cümlesi aslında gelin tarafından şöyle okunur… Hiçbir zaman torunum olmayacak mı? Beni bu duygudan mahrum mu bırakacaksın! Zaten yeterince eksiklik duygusu içerisinde boğulurken bir de bu soru, nasıl bir baskı nasıl bir stres unsuru haline gelecek onlar için. Bu soru aslında en hafif olanı. Soruların dışında bir de yapılan yorumlar var tabi…

    *Bu kadar stres yapmasan kendiliğinden olacak!

    *Bu kadar kilolu olmasaydın gebe kalabilirdin!

    *Kafana taktığın için olmuyor!

    Bunları bir kanser hastasına söylediğinizde alabileceğiniz cevapları düşünebiliyor musunuz!

    Çiftler en çok anlaşılmayı istiyorlar en yakınlarından, ailelerinden. Zaten bu yolda o kadar çaresiz hissediyorlar ki, bir de aile büyüklerinin yaptıkları yorumlar, onları yapayalnız kalmaya itiyor. Tedavinin varlığı yeterince stres yaratırken telefonda kayınvalidenin “Ayşe de hamileymiş biliyor musun!” demesi omuzlardaki yükü ikiye katlıyor ve anne olma duygusunun geri plana itilip beklentiyi karşılamaya yönelik kaygıların yoğun olarak ortaya çıkmasına sebep oluyor ve belki de tedaviyi dolaylı yollardan olumsuz etkileyip negatif olmasına bile sebep olabiliyor. Ağızdan çıkan her söz işte bu kadar önemli! Kayınvalide diyorum çünkü klinik görüşmeler değerlendirildiğinde bahsettiğim diyalogların genellikle gelin-kayınvalide arasında yaşandığını gözlemliyoruz.

    Aslında her şeyin bu kadar açık konuşulmadığı zamanlar da oluyor. Örneğin bir akrabanın yeni doğan bebeğine ziyaret için sırf “ayıp olmasın” diye psikolojik baskı uygulayarak daha dün “anne olamadığını öğrenmiş” gelin, bu ziyarete zorunlu tutulabiliyor. Sırf ayıp olmasın diye yaşadığı kayıp ertesi günü tekrar yaşatılıyor…Bilerek ya da bilmeyerek…

    Bir de anne olamamayı doğurgan olamama, gebe kalmayı becerememe gibi sanki kontrol edilebilir bir şey de onlar yapamıyormuş havasında sunan aileler var. Acaba şeker hastalığı ya da kalp hastalığı olan birine de bunun onların beceriksizliği olduğunu söyleyebilirler miydi!

    Peki aileler ne yapmalı?

    Öncelikle empati kurun, aynı şeyi siz yaşasanız ne hissederdiniz?

    Onlarla işbirliğine girin, istemiyorlarsa aile toplanmalarına gitmeleri için zorlamayın

    Tedavi sürecinde onlara destek olabilmek için ne yapmanız gerektiğini sorun

    En yakın arkadaşının, kardeşinin, görümcesinin hamile kaldığı haberini almanın onun için ne kadar acı verici olduğunu tahmin ettiğinizi söyleyin

    Eğer eşi doktor kontrollerine gidemiyorsa onunla gidebileceğinizi söyleyin

    Sorunun kaynağının önemli olmadığını bunun ortak bir sorun olduğunu ve çözümü için hepbirlikte hareket edeceğinizi belirtin

    Ağlarken,üzgünken “üzülme, ağlama, tekrar denersiniz” yerine “ne kadar üzgün olduğunu görebiliyorum, hislerini, düşüncelerini paylaşmak istersen buradayım” deyin

    Tedavi gebelikle sonuçlanmazsa “niye olmadı, şimdi ne olacak” gibi çiftin de cevabını bilemeyeceği sorular sormayın.

  • Yakın İlişkiler Neden Zordur?

    Yakın İlişkiler Neden Zordur?

    Yaşamak kişisel ilişki kurmaktır….

    Hepimizin anne babası var, çoğumuzun dost ve kardeşleri var, bazılarımız evli ve çocuk sahibiyiz. Zaman zaman hayal kırıklığı, öfke ya da kederle de son bulsalar da, çoğumuz bu ilişkilerin son derece değerli olduğunu düşünürüz. Ailelerimize oldukça fazla zaman ayırırız ve dostluk, sevgi, evlilik konuları üzerinde düşünürken yine oldukça fazla fiziksel ve ruhsal enerji harcarız.

    Öte yandan, tüm çabalarımıza karşın, yakın kişisel ilişkileri kurmak ve sürdürmenin ne kadar zahmetli bir iş olduğunu kabul etmek için bilge bir kişi ve ya kâhin olmamıza gerek yok. Yakın ilişkilerkurmak ve sürdürebilmek gerçekten zor ve zahmetli bir iş. Kurduğumuz kişisel ilişkilerin birçoğu yakın ilişkiler değildir. Dostlarımızın ve ailemizin sorunlarını, gözlemlerini ya da konuştuklarını duyarlılıkla dinlemeyiz; ilgi duydukları her neyse, bunda onlara destek olmak için gerekli çaba ve gayreti göstermeyiz. Oysa onlar kalıcı diğer ilişkilerimizin birçoğu geçicidir. Dostlarımız bizi eleştirdiği, eğlenceli gelmediği, sinirimize dokunmaya başladığı takdirde kendimizi geçici olarak ya da ebediyen ilişkiden geri çekebiliriz.

    Gerçek samimiyet ise farklı renkte bir ilişkidir. Çoğumuz hayatımızı, düşüncelerimizi, korkularımızı ve özlemlerimizi paylaştığımız samimi ve içten ilişkiler kurmayız. Gerçek ve samimi ilişkiler kurmayı ve yaşatmayı enerji ve kuvvet gerektiren bir çaba olarak görürüz. Bir çok evli çift samimiyete asla ulaşamıyorlar. Samimiyeti ayakta tutmakta oldukça zordur. Boşanma oranlarına şöyle bir göz atmak birçok çiftin samimi ilişkiler kuramadıklarından yakındıklarını görmek mümkün.

    Bu sorunlar sadece romantik duygusal ilişkilere mahsus değildir. Hepimizin hayatında dostlarımızın sıradan bir tanıdığa, uzak yabancılara, hatta kötü düşmanlara dönüştüğüne şahit olmuşuzdur. Çok yakın dostlar kendileri için çok önemli olan meseleler hakkında ciddi anlaşmazlığa düştüklerinde, dostluğun bitmesi hiçte sürpriz değildir. Genelde bu dostlukları ayakta tutabilmek için gönüllü olmuyoruz. Peki, ama kişisel ilişkiler kurmak ve onları ayakta tutmak neden bu kadar zor? Belki de samimiyete ihtiyacımız var. Ve ilk bakışta dostlara ve bir aileye sahip olmak pekte zor gibi gelmiyor. Burada yolunda gitmeyen bir şeyler var. Eğer dostluk ve aşk düşündüğümüz gibi değerliyse ve samimi ilişkilerin kurulması ve olduğu gibi korunması görece kolaysa, o zaman bunlar neden bu kadar tehlike içindeler?

    Kişisel ilişkiler belki değerlidir, ama çoğumuzun sandığı nedenlerden ötürü değil. Kişisel ilişkiler kendimizi iyi hissetmemizi sağladığı için değil, bizi daha iyi bir insan haline getirdiği için değerlidir. Eğer bu tez doğru ise kendini iyi hissetmek için ilişkiye girenler büyük olasılıkla samimiyetin getireceği en iyi imkânlardan mahrum kalacaklardır ve bu ilişkileri yürütmeleri için pek bir nedenleri olmayacaktır.

    Evet bu ilişkiler değerli ve önemlidir, ama onlara başlamak ve sürdürmek ilk başta düşündüğümüzden daha fazla sorumluluk istiyor olabilir. Evet bir çoğumuz onlara zaman ve enerji harcama konusunda isteksizizdir. Tıpkı sağlığına dikkat edemeyecek kadar tembel ve disiplinsiz olanlar gibi, ilişkimizi ayakta tutabilecek disiplin ve dürtüye sahip olmaya biliriz.

    Kaynak : Kişisel ilişkiler 

    Hugh Lafollette