Etiket: Önemli

  • Çocuklarda obeziteye dikkat

    Yemek yeme alışkanlıkları değiştirilmeli

    Abur cubur tüketimi önlenmeli

    Televizyon alışkanlığı sınırlandırılmalı

    Aileler sağlıklı beslenerek çocuklarına örnek olmalı

    Çocuklarda obezite tedavi edilmeli

    Yemek yeme alışkanlıkları değiştirilmeli

    Obezitenin gelişiminde önemli rol oynayan etmenlerden birincisi, dengesiz beslenmedir. Yüksek kalorili ve fast food türü gıdaların çok sık tüketilmesi, hızlı yemek yeme, öğünler arasında uzun ya da kısa süreler olması, gece yatmadan önce yemek yeme gibi alışkanlıklar, dengesiz beslenmeyi oluşturmaktadır. Obez çocukların beslenme öykülerinde; çok miktarda şeker, şekerli, yağlı ve hazır gıda tüketimi vardır. Obezitenin önlenmesinde birinci kural, sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanabilmek için, yemek yeme şeklinin ve içeriğinin değiştirilmesi gerekmektedir.

    Abur cubur tüketimi önlenmeli

    Özellikle abur cuburlar, reçel, bal, yağ, ekmek, makarna, mantı gibi yağdan ve karbonhidrattan zengin gıdaların tüketiminin sınırlandırılması; hamburger, pizza, tost gibi hazır yiyeceklerin tamamen yasaklanması, bunların yerine taze meyve, sebze ve kuru baklagiller gibi posalı yiyeceklerin tüketilmesi, beslenme içeriğinin düzenlenmesi bakımından önemlidir. Çocuklar büyüme çağında olduğu için kısıtlı diyet uygulanması gelişimlerinde olumsuz etkiye neden olabilir. Burada yapılması gereken, büyümeyi sağlayacak yeterli kalori ve esansiyel besinleri içeren; protein karbonhidrat ve yağ içeriği bakımından dengeli olan diyetler uygulanmalıdır. Bu nedenle beslenme ve diyet uzmanları tarafından belirlenen bir diyet programı uygulanmalıdır.

    Televizyon alışkanlığı sınırlandırılmalı

    Günümüzde çocukların televizyon ve bilgisayar başında geçirdiği süreler uzamaktadır. Bu sürelerin günlük 2 saat ile sınırlandırılması, fiziksel aktiviteyi artırmak için çocukların yürüyüşe teşvik edilmesi, çocuğun kendi kendine giyinmesi, çantasını hazırlaması, odasını düzenlemesi gibi bireysel işlerin sağlanması; basketbol, tenis gibi ileri yaşlarda da onu aktif kılacak spor becerilerini geliştiren aktivitelere yönlendirilmesi gerekir.

    Aileler sağlıklı beslenerek çocuklarına örnek olmalı

    Çocukluk çağında obezitenin önlenmesi için yaşa uygun diyet programlarının uygulanması çok önemlidir. Bunun yanında; tüketilen yiyeceklerin dengeli ve sağlıklı olmasına dikkat edilmelidir. Televizyon ve bilgisayar karşısında yemek yeme alışkanlığının ortadan kaldırılması gerekir. Öğünler arası atıştırmaların sınırlandırılmalı, günlük aktivitelerin düzenlenerek çocuklar egzersiz yapmaya teşvik edilmeli, kilo kaybettikçe çocuğa ödül verilmeli ve özgüveni geliştirilmeli, sağlıklı beslenme ve aktivite konusunda aileler de çocukları için model teşkil etmelidir.

    Çocuklarda obezite tedavi edilmeli

    Obez çocukların önemli bir kısmında altta yatan önemli bir sorun yoktur. Çocukluk çağı obezitesinde; besinlerden elde edilen enerjinin alımı ve bu enerjinin fiziksel aktivite ile harcanması arasında önemli bir dengesizlik bulunmaktadır. Çocuklarda obezitenin önlenmesi ve tedavisi; dengeli ve sağlıklı beslenmeyi sağlayacak yemek alışkanlıklarının kazanılması ve fiziksel aktivitelerin desteklenmesi ile sağlanabilir. Çocukluk çağında tedavi edilmeyen obezite; kalp, karaciğer hastalıklarının yanı sıra diyabet gibi endokrin hastalıklarının artmasına neden olarak, çocukların yaşamını tehdit etmektedir.

  • Okul öncesi oyun, oyuncak ve eğitim !

    Çocukların oyunları önemsiz, basit gibi görülse de oyun çocuğun en önemli işidir. Çocuk oyun sayesinde birçok şey öğrenir. Oyun sırasında çocuklar tecrübeler kazanır. Oyun aracılığıyla çocuğun çeşitli kaygı ve korkuları kontrol altında tutulabilir ve yok edilebilir, çocuğun duyguları ve yaşantısı hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Örneğin annesi ve babası boşanan bir çocuk oyununda buna yer verebilir. Oyununda oyuncaklarından birini kendisi yapar ve duygularını, neler hissettiğini dile getirebilir.

    Sürekli şiddet gören bir çocuk bunu oyununda bebeğini döverek yansıtabilir. Aynı şekilde daha önce yangına tanık olmuş veya yangında akrabasını kaybeden bir çocuk bunu defalarca oyununa yansıtabilir. Çocuğun bu durumu birçok kez oyununda yansıtmasının sebebi çocuğun bundan çok etkilenmiş olması ve bunun çocukta kalıcı izler bırakmış olmasıdır.

    Oyun aracılığıyla çocuğun geldiği yer ve yaşantısı hakkında bilgi sahibi olunabilir. Örneğin; Hataylı biri oyununda künefe tatlısına yer verebilir veya Adanalı olan bir çocuk oyununda adana kebabına yer verebilir. Oyun aracılığıyla çocuklar gelecekte girecekleri rollere hazırlık yaparlar. Oyunlarımda anne, baba olurlar. Çocuk oyun aracılığıyla yaşıtlarından bilmediği bir çok şeyi öğrenebilir. Örneğin; oyun sırasında uçağa hiç binmemiş, uçağın ne olduğunu bilmeyen bir çocuk yaşıtı aracılığıyla uçağı öğrenebilir. Oyun çocuğun sosyalleşmesi, paylaşmayı öğrenmesi ve yeni arkadaşlar kazanması açısından çok önemlidir. Çocuktaki var olan enerjinin dışarı atılması ve çocuğun fiziksel gelişimi açısından büyük önem taşır. Çocukların şiddete eğilimimi arttıran, çevreye zarar verebileceği (savaş, dövüş oyunu gibi) oyunlar oynanması engellenmelidir. Sonuç olarak OYUN, ÇOCUĞUN YAŞAM KAYNAĞIDIR VE ONU HER YÖNDEN BESLER.

    Oyuncakların çocuğun gelişiminde çok önemli bir yeri vardır. Oyuncaklar çocukların yetenekleri konusunda bize bilgi verir. Örneğin kimi çocuk müzik aletleriyle oynamayı sever, kimi çocuk toprakla oynamayı sever. Oyuncak alırken rastgele almamak ve oyuncak seçiminde dikkatli olmak gerekir.

    Oyuncaklar vakit geçirme ve eğlenme aracı olarak görülmemelidir. Oyuncağın çocuğun eğitiminde önemli bir unsur olduğu unutulmamalıdır. Oyuncaklar yaşa, çocuğun ilgi alanlarına, gelişim özelliklerine ve yeteneklerine göre seçilmelidir. Oyuncak alındıktan sonra anne-babaların çocukla birlikte vakit geçirerek oyuncağı keşfetmeleri, oyuncağın özelliklerini öğrenmeleri çok önemlidir. Anne-babalar bu konuda çocuğa klavuzluk yapmalıdır.

    Küçük yaşlarda (0-9ay arası) renkli, ses çıkaran oyuncaklar tercih edilmelidir. Bu tür oyuncaklar çocuğun zihinsel gelişimini hızlandırır ve olumlu yönde etkiler. İki yaş ve üzerinde ise legolar, bloklar, oyun hamurları, çok fonksiyonlu ve ahşap oyuncaklar tercih edilmelidir. Oyuncak üzerindeki uygun yaş yazısı da dikkate alınmalıdır. Tabanca, kalitesiz plastik oyuncaklar, kalitesiz boyalarla boyanmış oyuncaklar alınmamalıdır. Oyuncak alırken üzerinde CE belgesi olmasına dikkat edilmelidir. Ayrıca çizgi film kahramanlarının oyuncakları alınmamalıdır. Çünkü bu tür oyuncaklar bağımlılık yaparak, çocuğun çok sevdiği çizgi film kahramanını çok izleyerek pasif olmasına ve televizyon bağımlısı olmasına neden olabilir. Oyuncak seçiminde cinsiyet ayrımı yapılmamalıdır. 3 yaşın altındaki çocuklar için parçalanabilir oyuncaklar hava yoluna kaçarak boğulma riski yaratabileceği için tercih edilmemelidir.

    Okul öncesi dönem yaşamın ilk ve en önemli yapı taşını oluşturur. Eğer okul öncesi dönemde yaşamın bu ilk ve en önemli yapı taşı sağlam kurulmamışsa diğer dönemlerdeki yapıtaşları sağlam olmayan ve eksik bir temel üzerine inşa edilmiş olur. Çocuklar bu dönemde çok hızlı ve kolay bir şekilde öğrenirler. Öğrendiklerini kolay kolay unutmazlar ve bu dönemde öğrenilenler kalıcıdır. Bu dönemdeki yaşantılar beynin çalışma durumunun belirleyicileridir. Çocukların ihtiyaçlarına yönelik, yaşıtlarıyla birlikte olduğu, alanında uzman eğitimcilerin bulunduğu bir ortamda ilkokula hazırlanması çocuk için çok büyük önem taşır. Çocukları ilkokula hazırlayan anaokulları çocukların aile ortamı dışında yabancı ve farklı bir ortama atıldığı ilk yerlerdir. Anaokulları çocuklarda var olan yeteneklerin ortaya çıkarılıp,geliştirilmesini sağlar. Çocuklar kuralları en iyi anaokullarında öğrenir. Anaokullarında çocuklar yaşıtlarıyla iletişim kurar, birlikte vakit geçirir, sofra kurallarını nasıl yemek yiyebileceğini öğrenir ve onu mutlu eden, onu eğlendiren zevkli ve eğitici oyunlar oynar. Ana okullarında çocuklar yaşıtlarıyla bir araya gelerek oyun sırasında veya farklı bir şekilde paylaşmayı öğrenir. Çocuklar yaşıtları aracılığıyla oyun sırasında veya farklı bir şekilde bilmedikleri şeyleri öğrenirler. Okul öncesi eğitim çocukların çevresiyle ve yaşıtlarıyla olumlu ilişkiler kurması, fiziksel, psikomotor, sosyal ve duygusal, bilişsel ve özbakım gelişim alanlarının güçlenmesi ve geliştirilmesi, çocukların özgüvenlerinin artması, yaratıcı ve problemlerini kolay bir şekilde çözebilmeleri açısından çok büyük önem taşır.

    ÇOCUKLARIN ALANINDA UZMAN , KALİTELİ BİR ANAOKULUNDA OKULÖNCESİ EĞİTİMLERİ ALMALARI ÇOK ÖNEMLİDİR VE BUNDAN DOLAYI EBEVEYNLER ÇOCUKLARINI HANGİ ANAOKULUNA GÖNDERECEĞİNE İYİ KARAR VERMELİ VE BU KONUDA ANAOKULLARINI ÇOK İYİ VE DİKKATLİ BİR ŞEKİLDE ARAŞTIRMALIDIR.

  • Hepatit b antijeni (hbsag) pozitif aile bireyleriyle yaşamak

    Hepatit B aynı adı taşıyan virüsün (HBV) karaciğerde iltihap yapması sonucu ortaya çıkan ciddi bir tablodur.

    Hepatit B virüsü AIDS virüsünden 100 kat daha bulaşıcı olup, tüm dünyada en yaygın kronik enfeksiyon hastalığına neden olmaktadır.

    Hepatit B virüsü ile karşılaşıldığında;

    Akut hepatit B enfeksiyonu gelişir. Genellikle sarılıkla seyreder ve 6 ay sürebilen bu tablonun sonunda virüs vücuttan atılır.

    Eğer virüs vücuttan atılamamışsa bu durumda kronik hepatit gelişir. Zaman içinde kronik hepatitli vakaların bir kısmı siroz ve karaciğer kanserine dönüşebilir.

    Hepatit B geçiren vakaların %5’i taşıyıcı olmaktadır. Taşıyıcılar enfeksiyonun yayılmasında önemli rol oynarlar. Hepatit B taşıyıcılarında virüs vücutlarında aylar yıllar ve hatta yaşam boyu kalabilmektedir.

    Taşıyıcılarda hiçbir şikayet ve belirti olmayabilir. Bu vakalar çoğu kez rutin olarak yapılan incelemelerde tanımlanır. Taşıyıcıların bulaştırıcılık özelliği yüksektir.

    Hepatit B virüsü esas olarak kan ve vücut salgıları ile bulaşmaktadır.

    Kan

    Vajina salgısı

    Semen

    Vücut salgıları

    Tükürük esas bulaşım kaynaklarıdır.

    Kan ve vücut salgıları ile bulaşan her türlü kullanım materyali bulaşmada önemlidir. Müşterek kullanılan;

    Diş fırçası

    Cerrahi aletler

    Traş bıçağı

    Manikür, pedikür aletleri

    Dövme yapılması enfeksiyonun yayılmasında rol oynar.

    2

    Hepatit B virüs taşıyıcıları da ( HBs Antijeni pozitif ) uyarıcı bir belirti olmadığından dolayı tablonun kendileri ve aile fertleri için ne denli önemli olduğunu tanımlayamazlar.

    Taşıyıcı ailelerde enfeksiyonun kardeşten kardeşe, babadan oğula daha yüksek oranda geçtiği görülmüştür. Annelere geçişin daha az olduğu saptanmıştır.

    Çocuk bakıcılarının hepatit B pozitif olduğu durumlarda ise bu durum daha vahim bir hal almaktadır. Ülkemizde çalışan bakıcıların bir grubu hepatit B enfeksiyonun yaygın olduğu Uzakdoğu ülkelerinden gelmektedir. Bu ülkelerde gelen bakıcılarda taşıyıcılığında aynı oranda yüksek olması beklenmektedir.

    Özellikle çocuk bakıcılarının işe başlatılmadan önce hepatit yönünden incelenmesi önemlidir. Tanı konulan vakalarda enfeksiyonun taşıyıcılar kadar yakınları içinde önemli olduğu vurgulanmalıdır.

    Koruyucu yöntemler konusunda bilgilendirme yapılmalı

    Aile bireylerine hepatit B incelenmesi yapılmalı

    Antijen pozitif vakalar takibe alınmalı

    Antijen ve antikor negatif vakalar ivedilikle aşılanmalı

    Gereken vakalarda hepatit B immunoglobulin(HBIG) uygulanmalıdır.

    Aile bireyi veya bakıcıda HBs antijeni pozitif ise;

    Çocuk bir yaşından küçük ise bu durumda koruyucu tedavi gerekir. Eğer çocuğun HB aşıları 3 veya 2 doz olarak yapılmış ise HBIG uygulamasına gerek yoktur.

    Çocuğa 1 doz hepatit B aşısı uygulanmışsa bu durumda 2 doz aşı süratle uygulanır ve/ veya HBIG uygulanması da söz konusudur.

    Çocuk aşılı değilse HBIG uygulanır ve aşı 3 doz olarak planlanır.

    3

    Hangi aileler hepatit B antijeni yönünden taranmalıdır.

    Hepatit B taşıyıcı olan şahısların aileleri

    Kronik HBV enfeksiyonu olanlar

    HB antijeni pozitif karaciğer kanseri ( hepatoselüler karsinom) aile fertleri hepatit serolojisi(kan tahlili) yönünden incelenmelidir.

    Taşıyıcıların aile fertlerine yapılan aşı ve gereken vakalarda uygulanan hepatit B immunoglobulini korunmada etkili olmakta mıdır?

    Bu vakaların takiplerinde antikor (koruyucu ) düzeyin yeterli olduğu gösterilmiştir.

    Yaşam boyu koruyucu antikor düzeyi yeterli midir? Sorusunun yanıtı henüz cevaplanamamıştır. Hepatit B aşısının en az 10 – 15 yıl koruduğu bilinmektedir.

    Hepatit B antijeni pozitif aile fertlerin takipleri düzenli olarak yapılmalıdır.

    Takip edilen grupta antikor düzeyi yetersiz ise bu durumda pekiştirme dozu diye tanımlanan aşı dozu yapılmalıdır.

    Hepatit B aşısının etkisi tartışılmaz. Hepatit B aşının yetersiz ve yan etkisi olduğu konusundaki bilgiler gerçek dışıdır.

    Hepatit B virüs enfeksiyonu halen ülkemizdeki önemli sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Aşılamanın yaygınlaştırılması ile birlikte bu sorunun çözümleneceği aşikardır.

    Prof.Dr.Nuran Gürses

    Çocuk ve Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı

  • Özgüven

    Özgüven

    Özgüven, artık günümüzde çok sık kullanılan terimlerden birisidir. Özgüven kavramına detaylı olarak girmeden, kısa ve öz bir tanımını yapmak sanırım yararlı olacaktır.Özgüven: “Bireyin kendinden memnun ve kendisiyle barışık olmasıdır.”

    Çocukların özgüven kazanmalarında, aile yaşamının çok önemli bir rolü vardır. Aile içerisinde yaşananlar çoğu zaman dışarı yansımaz. Aile içinde âdeta mutluluk oyunu oynanır. Aslında çocuklarına en fazla zarar veren aileler, yüzeysel anlamda mutlu ve hatasız görünmeye çalışan ailelerdir.Bu tip aileler “Bütün çocuklarımızı sever ve onlara karşı hiçbir ayrım yapmayız” derler. Ancak aile içinde çocuğu günah keçisi gibi belirleyip, hata ve kusuru o çocukta ararlar. Aile yaşamının görünen tarafı değil, görünmeyen tarafı ilişkileri belirlemekte çocuğun özgüven gelişimini desteklemekte ya da engellemektedir. Bunun için her aile içinde değer sistemi açıklanmalı, böylelikle çocuklar neyin“doğru” neyin“yanlış” olduğunu anlamalı, ailenin koyduğu kurallar kolayca tanımlanabilmeli ve gerektiğinde tartışılabilmelidir.Aynı çatı altında güvenli ve uyumlu bir yaşam sürebilmek için, her ailenin bazı kuralları olması gerekir.

    Çoğu çocuk, aile içindeki bir kuralın varlığından, ilk kez bu kuralı çiğnediği zaman haberdar olur. Bazen, ana ve babanın evdeki konulan kurallarla ilgili çatışması, çocuğu duygusal açıdan çok olumsuz etkiler. Çünkü çocuk, anne ve babanın birbiri üzerinde üstünlük kurmaya çalışmasının, kendi gereksinimlerinden daha önemli olduğu duygusuna kapılabilecektir. Günümüz aile yapısı içerisinde, özgüven oluşumunu etkileyen en önemli etkenlerden birisi de iletişimdir. Aile bireyleri farklı kuşaklardan oluştuğu için, iletişim konusunun sık sık sorunlara neden olması kaçınılmazdır. Ayrıca her ailenin ve bu ailedeki her bir bireyin iletişim şekli bir diğerininkine benzemez.Çocuğumuzun özgüven kazanması için aile içinde sohbetlere zaman ayırmalıyız.Aile bireyleri günümüzde âdeta televizyonun esiri durumundadır. Aile bireyleri âdeta reklam aralarında birkaç tepkide bulunabilmektedirler. Oysa bırakın sadece sözel mesaj vermek sözel olmayan mesajları da almak önemlidir.

    Günümüzde pek çok ailede hem annenin hem de babanın çalışması, iş yaşamlarının çok karmaşık ve stresli olması, evlerini sığınak gibi görmelerine neden olmaktadır. Diğer taraftan da ailenin toplumsal çevreden kopuk olmaması çok önemlidir. Aile çocuğa toplumla dostluk ve iş birliği içinde yaşama konusunda, yeterli ve iyi bir model oluşturmalıdır. Ayrıca aile bireyleri evin dışında yeterince vakit geçirmeli, kendisini sosyal ölüme hapsetmemelidir.

    Çocuğun gelişimini etkileyen en önemli şey sevilip sevilmeme duygusudur.Ana babası tarafından sevilen bir çocuk, kendini sevmeyi öğrenir.Ancak yaptığım grup psikoterapilerinde yetişkinlerin çocukluk yaşantıları ile ilgili, sevme ile ilgili psikolojik armağandan nasibini almadıklarını hep gördüm. Bizim toplumumuzda sevgiyi çok kolay gösteremiyoruz. Oysa sevginin gerektiği gibi ifade edilmemesini kaçırılmış bir fırsat olarak görüyorum.Çocuklarımızı içten sevme kavramının arkasına sığınarak, sevgimizi onlara açıkça göstermememizin hiçbir anlamı yoktur.Çocuğun, özgüven duygusunu oluşturmak için onu sadece sevdiğimizi tekrarlamak yeterli değildir. Onu neden sevdiğimizi açıklamamız da çok önemlidir. Zaman zaman çocuğumuz bizi üzer bizi kızdırır. Ona karşı içimizde kızgınlıklar birikebilir ama yinede ebeveyn olarak onu her zaman çok sevdiğimizi bilmesi gerekir.Ona olan sevgimizin birtakım koşullara bağlı olduğunu düşünmemesi gerekir.Çocuklara, varlıklarının yaşamımızın niteliği üzerinde ne kadar önemli bir etki yaptığını anlatmamız önemlidir. Oysa bugün çoğu ana baba, çocuklarından bahsederken annelerine çektirdiklerinden aile bütçesine getirdikleri yükten, zaten stresli olan babanın sıkıntısını daha da artırdıklarından bahsetmekte, bunu da çocuğa hissettirmektedirler. Çocuklar içinde yaşadıkları kültür nedeniyle benlik saygılarını kaybetmeye başlarlar.Bu durumda çocuğa destek olabilmek, duygularını ifade etmelerini sağlamak çok önemlidir.

    Özgüveni oluşturmada aile içi iletişimin çok önemli olduğunu vurgulamıştık. İletişimin en önemli ögelerinden birisi de dinlemektir.Çocuk bir sorununu ya da endişesini dile getirirken onun duygularını, şüphelerini ve ikilemlerini sadece dinleyerek de anlayış gösterebiliriz.Çocuğun konuşmasını tamamlamadan teselli etmemiz ya da gereksiz önerilerde bulunmamız, çocuğa hatalı olduğu mesajını verecektir.Oysa onu sadece dinlemek ve sonrada sarılmak onu çok daha fazla rahatlatacaktır.Çocuğa aile yaşamı içerisinde zaman ayırmak çok önemlidir. Ayrılan zamanın süresi değil, niteliği çok önemlidir. Bazen aile bireyleri aynı ortamı paylaşırlar ama aralarında hiçbir duygusal alışveriş yoktur.Çünkü bu beraberlik nitelikli değildir.

  • Anaokulu Seçimi : Çocuğum Anaokuluna Başlıyor..

    Anaokulu Seçimi : Çocuğum Anaokuluna Başlıyor..

    Anaokulu ne gibi özelliklere sahip olmalıdır? Aileler çocukları için anaokulu seçerken nelere dikkat etmelidir?

    3 – 6 yaş dönemi çocukların zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimleri için en önemli dönemdir. Çocuklar öncelikle gelişimlerinin bir özelliği olarak sosyalleşmek, başka çocuklarla bir arada olmak ihtiyacındadırlar. Yuvalar çocukların paylaşma, bir arada olma, birlikte hareket edebilme ve oyun oynama ihtiyacını karşılarlar. Becerileri ve zihinsel kapasiteleri birbirine denk olan yaşıtlarıyla bir arada olmak çocukların yaşayarak öğrenmelerini sağlar ve sosyal paylaşımın öğrenilmesinde etkilidir. Bu nedenle de anaokulu ve yuvaların çocukların bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal gelişimlerini ve dil gelişimlerini destekleyici bir program uygulamaları ve bu programı uygun koşullarda sunmaları gerekmektedir. Çocukların tüm gelişim alanlarını destekleyen bir program hazırlanmalı ve bu program çocukların keyifle ve ilgilerini çekebilecek şekilde takip etmelerini sağlayacak bir içerikte hazırlanmalıdır. Çocukların var olan ilgi ve yeteneklerini geliştirmeye yönelik değişik aktivitelerin sunulması önemlidir. Çocuklar hem eğlenmeli, hem öğrenmeli hem de yeni ilgi alanları bulmalıdırlar. Öğrenirken eğitim hayatlarının temeli olan birlikte hareket edebilme, grupla birlikte karar alabilme, sıra bekleme, kendini grup içinde ifade edebilme, ihtiyaçlarını ifade etme, belirlenen kuralları öğrenme ve bu kurallara-sınırlara uyma gibi becerileri kazanmaları da önemlidir. Çocukların yaşlarına uygun olarak gerekli kavramları (renk, şekil, sayı vb), el becerilerini, sosyal becerileri öğrenmeleri evden çok yuva ortamında mümkün olmaktadır. Yuvada tüm bu bilgi ve becerilerin belli bir sıra ile öğretilmesi söz konusudur. Programın uygulanması aşamasında yuva personelinin deneyim ve eğitimleri de çok önemli olmaktadır. Anaokulunda daimi bir pedagog veya çocuk gelişimi konusunda deneyimli bir psikoloğun bulunması yuva seçiminde birinci koşul olmalıdır. Çocukların becerilerinin ve gelişimlerinin takibini yapabilmek ve olası bir aksaklıkta aileyi uyarabilmek çok büyük önem taşımaktadır. Çünkü olası bazı problemler erken yaşta keşfedildiklerinde hızlıca çözümlenebilmekte aksi halde uzun yıllar süren, eğitim hayatını ve çocuğun sosyal hayatını etkileyen başka zorluklara dönüşebilmektedirler. Ayrıca her çocuk zaman zaman bazı sıkıntılar yaşayabilmekte bu sıkıntılar değişik şekillerde ifade edilmektedirler. Çocuklardaki bu belirtileri ve değişiklikleri dikkatle gözlemlemek ve başka bir problemin işareti olduğunu keşfedebilmek uzmanlık ve deneyim gerektirmektedir. Ayrıca ailelerin çocukların eğitimi ve gelişimi konusunda ve uygun disiplin yöntemleri konusunda yönlendirilmeleri ve desteklenmeleri önemlidir. Bu nedenle de yuva personelinin pedagoji eğitimli olması büyük önem taşımaktadır. Temizlik ve fiziksel ortam zaten anne-babaların dikkat ettikleri ve fark etmekte zorlanmadıkları özelliklerdir. Burada da dikkat edilmesi gereken şey fizik ortamın nasıl düzenlendiğidir. Örneğin çocuklar hangi aktivite sırasında nerede bulunuyorlar? Bu ortamlar o aktivitenin rahatça gerçekleşmesi için uygun ortamları mı? (örneğin boya yapılan yerde zeminin halı olması hem çocukların rahatı hem de hijyen açısından uygun olmayabilir) Merdivenler ne kadar korunaklı? Bahçe ve bahçedeki oyun malzemeleri tüm çocukların kullanımına açık mı ve çocuk sayısına oranlandığında yeterli mi? Oyuncak çeşitliliği var mı? Hangi malzemeler kullanılıyor? Boyalar vs çocukların ağzına almaları durumunda zararlı olabilecek nitelikte mi? Oyuncaklar ve diğer eğitim malzemeleri gerçekten kullanılıyorlar mı? Serbest oyun zamanlarında ve bahçe saatinde çocuklarla ilgilenen personel sayısı da önemlidir. Çünkü çocuklar açık alanda daha hareketli olmakta ve zarar görme olasılıkları artmaktadır. Bu nedenle bahçe saatlerinde ve hareketli oyunlar sırasında normalde var olan öğretmen ve eğitimci sayısının takviye edilmesi önemli olmaktadır.

    Çok önemli bir konu da sınıf mevcududur. Okul öncesi sınıflar 3 yaşta 10-12 civarı olmalıdır. Daha fazla sayıda çocuk için tek öğretmen yeterli olmamaktadır. 4 ve 5 yaş grubunda bu sayının biraz daha üzerine çıkılabilir. Ancak ilkokul sınıfları gibi kalabalık ortamlarda çocukların bir arada düzen içinde bulunmalarını sağlamak güç olacağından ister istemez daha sıkı bir disiplin uygulanmaya çalışılacak bu da çocukların ihtiyaç duydukları rahatlık ve ilgi ihtiyaçları ile ters düşecektir.

    Anaokulu çocuğa neler öğretir? İlerideki akademik ve sosyal yaşamına ne tür katkıları olur?

    Anaokulu çocuğun yaşamındaki ilk gerçek sosyal deneyimdir. Çocuğun merkez olduğu ve tüm ilginin üzerinde olduğu bir ortamdan uzaklaşıp ilgiyi, sevgiyi paylaştığı, bir düzen içinde grup halinde hareket ettiği, beklemeyi, sabretmeyi öğrendiği, tüm ihtiyaçlarını karşılaması için desteklendiği ilk ortamdır. Çocuk yuvaya giderek öncelikle düzen öğrenir. Her gün aynı saatte kalkıp, aynı düzen içinde okuluna gitmektedir. Bu ev yaşamında da düzen sağlar. Belirli bir saatte yatmayı, düzenli olarak kahvaltı etmeyi öğrenir. Düzenli ve sürekli arkadaşlıkları olur. Arkadaşlarını aramaya, onlar tarafından aranmaya başlar. Arkadaşlık ve arkadaşlarıyla paylaştıkları önemli olmaya başlamıştır. Anne-babası dışında öğretmeni ve okuldaki arkadaşları hayatında önemli olmaya başlarlar. Başka insanlarla ilişki kurmayı ve sürdürmeyi öğrenir. Evde ortaya çıkan sorunlarda sorun çözmek zorunda kalmayabilir ancak yuvada örneğin oyuncağını paylaşması gerektiğinde uygun yöntemle yaklaşamazsa hayal kırıklığı yaşayabilir ve bu yolla zaman içinde problem çözmeyi öğrenir. Kabul görmek, kabul etmek gibi sosyal kavramlar gelişmeye ve önem kazanmaya başlar. Yaşayarak, deneyerek öğrenme fırsatı elde eder. Her tür bilgi grupla etkileşim halinde öğretilmektedir ve mümkün olduğunca çocukların bir çok duyusuna hitap edebilecek bir öğretim planı uygulanır. Bu nedenle çocuğa evde öğretilen sistemsiz ve düz bir bilgiye oranla çok daha kalıcı ve muhakemeye olanak veren zengin bir öğrenme ortamı sağlanmaktadır. Bu tarz öğrenme çocukta sürekli bir öğrenme isteği ve ihtiyacı yaratmaktadır.

    Tüm bu bilgi ve deneyimin 6 yaşından önce kazanılmasının asıl önemi çocuğun zihinsel ve duygusal gelişimi için bu yılların çok önemli yıllar oluşudur. Bu dönemde edinilen bilgiler hem çok kolay öğrenilmekte hem kalıcı olmakta ve öğrenme alışkanlığı geliştirmek açısından önem taşımaktadır. Anaokuluna giden çocukların gitmeyenlere oranlar ilkokulda çok daha uyumlu ve başarılı oldukları bilinmektedir. Ayrıca sosyal uyum ve arkadaşlık geliştirme becerileri açısından okul oncesi eğitim almış olan çocuklar çok daha şanslı olmaktadırlar. Okul öncesi eğitimin başka bir önemi de çocukların gelişimlerinin takip edilmesidir. Çünkü anne-babalar çocuklarının gelişim alanlarını dikkatle takip edebilecek bilgi ve beceriye sahip olmayabilirler. Ayrıca her çocuk gelişiminin bazı alanlarında sorunlar yaşayabilir, ileriki yaşlarda yaşaması olası bazı problemlere ait ipuçları verebilir. Bu belirtileri fark etmenin ve en uygun müdahalenin ne olduğuna karar vermenin en iyi yolu çocuğun anaokulu gibi yapılandırılmış bir ortamda düzenli şekilde takip edilmesidir.

    Anaokuluna başlayan çocuklara aileler nasıl davranmalıdır?

    Anaokuluna başlama hem aile için hem de çocuk için çok önemli bir ilk adımdır. Aileler bir çok kaygı yaşamaktırlar. Özellikle de anneye fazla bağımlı olan ve evde kural öğretilmemiş, sorumluluk verilmemiş olan çocuklar için anne-babalar daha fazla kaygı duymaktadırlar. Çünkü genellikle bu çocuklar daha fazla uyum problemi yaşamaktadırlar. Çocuklar becerileri gelişmeye başladığı dönemden itibaren kendi ihtiyaçlarını karşılamaları için teşvik edilmelidirler. Ayrıca, yemek, uyku, temizlik vb gibi konularda kurallar öğretilmelidir. Çocuk 2 yaşından itibaren yavaş yavaş nerede nasıl davranması gerektiği konusunda bilgilendirilmelidir. İstenen davranışlarla istenmeyen davranışların farkını öğrenmeye başlamalıdır. Burada tutarlılık önemlidir. İstenen davranışı karşısında her zaman olumlu bir ilgi alması çocuğu bu şekilde davranmaya isteklendirecektir. İsteklerinin makul ölçülerde karşılanması, bazı isteklerinin karşılanamayacağını bilmesi gerekmektedir. Aksi halde anne-babanın her talebi karşılayan tavrını çocuk girdiği her ortamda bekleyecek ve sonunda hayal kırıklığına uğrayarak yuvaya gitmek istemeyecektir.

    Öncesinde kural ve sınır öğretilen, sabretmeyi ve beklemeyi öğrenen ve anne ile bağımlılık ilişkisi yerine bağımsızlık özelliğini kazanan bir çocuk yuvaya başlamak konusunda pek bir sorun yaşamayacaktır.

    Anne-babanın çocuğun gideceği yuvayı çocuk olmadan seçmeleri ve karar verdikten sonra çocuğu götürmeleri uygundur. Çünkü seçme kararı çocuğa verildiğinde bizim için önemli olmayan kriterler çocuklar için önemli olabilir ve belki de pek uygun olmayan bir yuvayı çocuğumuz istediği için seçmek zorunluluğu oluşabilir. Biz de bunun etkisinde kalabiliriz.

    Çocuk için uygun yuvaya karar verdiğimizde çocuğa bundan sonra oyun oynayabileceği, arkadaş edineceği ve yeni bilgiler edineceği bir okula gideceği söylenmelidir ve bir gün sadece ziyarete gidilmelidir. Ziyaret saatinin çocukların eğlenceli bir aktivite saati olması yararlı olabilir. Tüm yuvayı gezdikten ve kendi öğretmenini tanıştırdıktan sonra yuva yetkilisi çocuğa yuva hakkında bilgiler verebilir. İlk gün fazla kalınmadan dönülmelidir. Özellikle 3 yaşındaki çocuklar için çocuk istekli de ilk hafta günde 1-2 saatten fazla yuvada kalmaması uygun olmaktadır. İkinci hafta 3-4 saate çıkarılabilir. Mümkün ise dönem boyunca, değilse hiç değilse 2 ay boyunca çocuğun yarım gün yuvaya devamı daha uygun olmaktadır. Çünkü 3 yaş grubu çocuklar için tüm gün program psikolojik olgunlaşmalarının yetersizliği nedeniyle fazla yoğun gelebilmektedir.

    Yeni başladığı dönemde çocuğa fazla soru sormak, yuvayı fazla övmek, ne yediğiyle fazla ilgilenmek, sık sık yuvaya gidip bakmak çocuğun uyumunu bozabilmektedir. Çocukla ilgili bilgileri çocuğunuz yanınızda değilken yuva yetkilisinden almalısınız. Çocuğu sorularla bunaltmak yerine kendi anlattığı bir şey olursa onu dinleyip, ne kadar takdir ettiğinizi ve okula başladığı için onunla ne kadar gurur duyduğunuzu belirtebilirsiniz.

    Her şey yolunda gidiyor görünürken bile bir gün birden bire çocuğunuz yuvaya artık gitmek istemediğin belirtebilir. Paniğe kapılmadan sıkıntısının ne olduğun anlamaya çalışmalısınız. Çünkü çocukların yuvaya gitmek istememeleri genellikle yuva ile ilgili bir sorun olmamaktadır. Bazen yeni bir kardeşin geliyor olması, bazen anne ile ilgili sıkıntılar, bazen evde olan bir huzursuzluk gibi bir çok neden çocuğun yuvaya gitmek istemediğin belirtmesine neden olabilmektedir. Bu durumda yuvadaki uzmanlarla görüşüp onlardan yardım almalısınız.

    Anaokuluna gitmekten korkma, ağlama, hatta sabahları mide bulantısı hissetme gibi davranışlar normal mi? Anne-babalar bu gibi davranışlar karşısından nasıl bir tutum içine girmeliler?

    3 yaşını doldurmuş bir çocuğun yuvaya gidebilmek için gerekli psikolojik olgunluğa sahip olması beklenmektedir. Ancak bazı çocuklar annelerinde ayrışmakta güçlükler yaşayabilmekte ve bu nedenle de yuvaya gitmeye aşırı direnç gösterebilmektedirler. Hatta bu direç aşırı ağlama, kusma gibi uç sonuçlara neden olabilmektedir. Tepkilerin bu derece aşırı olması çocuğun başka ciddi sıkıntılar yaşadığının bir göstergesidir ve ancak profesyonel bir bir yardım alınması koşuluyla bu problemin üstesinden gelinebilir. Bu durumda yuvadaki uzmanlar ile klinik ortamda çalışan uzmanın işbirliği ile bu problem çözülebilmektedir. Ailenin bu konuda eğitilmesi ve çocuğun psikolojik olgunlaşmasının desteklenerek aile ile işbirliğinin sağlanması gerekmektedir. Bazen anne-babalar çareyi çocuğu okuldan almakta ve yuvaya verme kararını ileri bir zamana ertelemektedirler. Böyle bir erteleme genellikle çözüm olmamaktadır ve bu çocuklar ilkokula başladıklarında da benzer belirtiler göstermektedirler. Problem ne kadar erken çözülürse o kadar kolay olmakta ve çocuk bu durumun olumsuz etkilerine daha az maruz kalmaktadır.

    Okulöncesi eğitimde anaokulundaki eğitmenler ne gibi vasıflara sahip olmalıdır?

    Anaokulunda çalışan öğretmen, yönetici ve çocuklarla teması olan her türlü personelin pedagojik bir eğitimden geçmiş olması önemlidir. Çünkü çocuklar için yuva içinde gördüğü ve temas ettiği herkes ve her şey okulu temsil etmektedir. Benzer bir dilin kullanılması, ses tonunun çocukları rahatsız edecek şekilde kullanılmaması, güler yüzlü olunması, mümkün olduğunca bakımlı ve temiz bir görünümde olunması çocuklar için önem taşımaktadır. Özellikle öğretmenlerin çocukların duygularını anlamak konusunda yetenekli olmaları, empatik olmaları, problem çözme yeteneğine sahip olmaları, oyuna, dramatizasyona yatkın olmaları, kendi duygularını iyi ifade edebilmeleri, düzgün bir diksiyona sahip olmaları önemlidir. Ayrıca sürekli çocuklarla bir arada olmak en az çocuklar kadar oyunu ve oyuncağı sevmeyi gerektirir. Sadece psikoloji veya pedagoji eğitimi almış olmak anaokulu öğretmeni olmak için yeterli olmamaktadır. Anaokulu öğretmeni olacak kişinin, kişiliğinin de çocuklar gibi çoşkulu ve eğlenceli olması gerekmektedir.

    Her çocuk mutlaka anaokuluna gitmeli midir? Eğer gidemiyorsa anne-baba neler yapmalıdır?

    3 yaşından itibaren her çocuğun anaokuluna gitmesi önerilmektedir. Ülkemizde bir çok devlet okulunun anasınıfı mevcuttur ve her geçen gün de yaygınlaşmaktadır. Ancak çevresinde anaokulu bulunmayan ailelerin okul öncesi döneme ait çocuk yayınlarını takip etmelerinde yarar vardır. Anaokulları için üretilen ünite dergileri veya kavram öğreten ve bir çok beceriyi geliştiren bir çok yayın mevcuttur. Bunları takip edip günlük bir program dahilinde çocukların masa başında çalışmaya alıştırılmaları, el becerilerinin geliştirilmesi ve mümkün olduğunca yaşıtlarıyla bir arada oyun oynama olanağı sağlanması gerekmektedir. Ayrıca çocuk eğitimi ve gelişimi konusunda anne-babalar için hazırlanmış yayınların okunması, anne-babalara çocuğun eğitimi sırasında ortaya çıkabilecek olası problemlerle baş etme becerisi kazandıracaktır. Okumak, öğrenmek, çalışmak konusunda anne-babanın çocuğa örnek olması ve çocukta öğrenme isteği uyandırması önemlidir. Ülkemizde bir çok çocuk eline kalemi ilkokula başladığı gün almaktadır. Çocukların öğrenebilmeleri ve beceri geliştirebilmeleri için onlara fırsat verilmesi, teşvik edilmesi ve örnek olunmasının önemi unutulmamalıdır. Çocukların çok küçük yaşlarından itibaren onların becerilerini geliştirecek oyun malzemelerinin alınması-sağlanması önemlidir. Anne-babaların çocukların gelişim dönemlerindeki zihinsel ihtiyaçları konusunda bilgilenmeleri ve bu konuda bol bol okumaları gerekmektedir. Ancak bu yolla çocukları için en uygun oyun malzemesini bulabilirler ve onları kendi ilgileri ve becerileri doğrultusunda eğitebilirler.

  • Çocuklarda bahar alerjisi,

    Kış mevsiminin bitmesiyle birlikte Mart ve Nisan aylarında baharın güzel günleri bizleri bekliyor. Bahar ayı hepimizin sevdiği aylar olmakla birlikte dikkat etmemiz gerekenler vardır. Bahar aylarında sıklıkla bahar yorgunluğu, grip, soğuk algınlığı, ishal gibi hastalıklar yanında alerjik hastalıkların belirtileri de kendini göstermektedir. Allerjik hastalıklardan ise alerjik nezle, göz allerjisi ve astım bahar ayının en önemli hastalıklarıdır.

    Bahar alerjisi nedir? Bahar ayları olan mart, nisan ve mayısta polenlerin havaya yayılmasıyla birlikte burun kaşınması, hapşırma, nezle, burun tıkanması, gözlerde sulanma, kaşınma gibi alerjik nezle, göz alerjisi belirtilerinin görülmesine bahar.alerjisi denir.

    Bahar aylarında ayrıca sık sık öksürük, nefes sıkışması gibi astım belirtileri de görülebilmektedir. Çocuklarda genellikle alerjik nezle astımla birlikte görülür.Bahar alerjisi polen alerjisi olarak da bilinmektedir. Çünkü bahar alerjisinin asıl nedeni polenlerin olması nedeniyledir.

    Bahar alerjisinin belirtileri nelerdir?

    Bahar alerjisi bahar aylarında sık nezle, burun tıkanması, peşpeşe hapşırma, burunda kaşınma, damakta kaşıntı, kulakta kaşıntı, sık burun kanaması gibi alerjik nezle belirtileri, gözlerde sulanma, kaşınma gibi göz alerjisi belirtileri, sık öksürük, nefes sıkışması gibi astım belirtileri bahar alerjisinin en önemli belirtileridir.

    Bu belirtiler özellikle bahar aylarında oluyorsa bahar alerjisi mutlaka akla gelmelidir.

    Bahar alerjisi olan çocuklar kokulara çok hassastır. Bahar alerjisi gözde, burunda ve akciğerde hasarlar oluşturmaktadır. Bu nedenle burun, göz ve akciğerler aşırı hassastır. Kokulara da aşırı hassas olurlar. Bahar alerjisi olan çocuklar kokulara aşırı hassas oldukları için çamaşırların parfümsüz detarjanla yıkanması ve ev temizliğinde kokusuz ürünlerin kullanılması önemlidir.

    Bahar alerjisi yorgunluk yapar ve okul başarısını etkiler. Bahar alerjisi olan çocukların genellikle burunları tıkalı olduğu için uyku kaliteleri de bozulur. İyi bir uyku alamayan çocuklar ise gün boyu kendilerini yorgun ve halsiz hisseder. Bu da okul başarısını ciddi bir şekilde etkilemektedir.

    Bahar alerjisi belirtileri ne zaman başlar?

    Bahar alerjisi belirtileri Mart ayında başlar. Mart ayında ilk ortaya çıkan polenler ağaç polenleridir. Nisan Mayıs ayında ise ot polenleri kendini gösterir. Temmuz ayından ekim ayına kadar ise yabani ot polenleri kendini gösterir. Hangi polenin alerji yaptığının öğrenilmesi ne zaman önlem alınacağının öğrenilmesi açısından çok önemlidir.

    Bahar alerjisi teşhisi nasıl konulur?

    Bahar alerjisi belirtileri gösteren çocuklar “çocuk allerji uzmanları” tarafından dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir. Teşhis koymak için bazı testler yapılmaktadır. Bu testlerden en önemlisi ciltten yapılan allerji testleridir.

    Doğru teknikle, doğru alerjenlerle yapılacak test çok önemlidir. Tek başına allerji testleri teşhis koydurmamaktadır. Çocuk alerji uzmanları tarafında çocuktaki belirtiler ile allerji test sonuçları arasında değerlendirme yapılarak kesin teşhis konulmalıdır.

    Alerji testleri kandan yaptırılabilir mi?

    Kandan allerji testleri çok doğru sonuç vermeyebilir. Ayrıca kandan yapılan testler pahalıdır. Bu sebepten en doğru sonucu ciltten yapılan allerji testleri verdiği için kan yerine ciltten yapılan allerji testleri tercih edlmektedir. Sadece ciltte problemi olan veya cilt testlerini etkileyen ilaç kullanan çocuklarda bu testi kandan yapmaya tercih etmekteyiz.

    Alerji testleri kaç yaşında yapılır?

    Allerji testleri yenidoğan döneminden itibaren yapılabilmekle birlikte polen allerjisi için alerji testi genellikle 2 yaşından sonra tercih edilmektedir. Bunun sebebi alerji gelişebilmesi için en az iki polen mevsimi ile karşı karşıya kalmak gerektiği içindir.

    Bahar alerjisi teşhisi neden önemlidir?

    Bahar alerjisi sık sinüzit, geniz eti büyümesi, sık kulak iltihabı gibi sonuçlara neden olabilir. Okul performansını çok etkiler. Allerjik nezleli her beş çocuktan birisi ilerde astıma ilerleyebilir. Bu sebepten teşhis önemlidir.

  • Beslenmeye bağlı anemi (kansızlık) ve vitaminler

    Her yıl dünyada 10 milyon insan beslenme yetersizliğine bağlı problemler sebebi ile ölmektedir. Ölüm dışında beslenme eksikliğine bağlı diğer problemler çok daha fazla insanı etkilemektedir. Çoğu gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 2 milyar insanda demir eksikliği ve buna bağlı anemi (kansızlık) olduğu tahmin edilmektedir ki bunların çoğunu çocuklar ve genç kadınlar oluşturmaktadır. Tüm anemilerin yaklaşık %80’i beslenme ile ilişkilidir. Türkiye anemi açısından dünyada orta derece riskli ülkeler arasında yer almaktadır (anemi sıklığı %20-40).

    Beslenme yetersizliğine bağlı anemilerde önemli olan nokta çok yemekten ziyade yeterli yemektir. Çünkü anemiye neden olan birçok madde günlük olarak az miktarda alınması durumunda bile ihtiyacı karşılayabilecek maddelerdir (demir, çinko, B vitamini…). Çocuklarda önemli olan bir başka nokta da hızlı büyüme nedeniyle günlük ihtiyacın orantısal olarak daha yüksek olmasıdır. Bu sebeple günlük ihtiyacı karşılamak için özellikle bu maddelerden zengin yiyecekler tercih edilmeli ve tek tip beslenme yerine her tür yiyecek verilmeye çalışılmalıdır. Yaşa göre günlük alım yeterli olsa bile kronik infeksiyonda metabolizmadaki artış fark edilmeyen eksikliklere neden olabilir. Bu nedenle uzamış infeksiyonlarda vitamin ve mineral desteğine ihtiyaç olabilir.

    Yetersiz beslenmeye bağlı oluşan aneminin en önemli nedeni demir eksikliğidir. Demir dışında bakır, çinko, selenyum, vitamin A, C, E, B1, B2, B6, B12, folik asit eksiklikleri de anemiye sebep olabilecek önemli faktörlerdir. Beslenme eksikliğine bağlı anemileri eser element eksikliği ve vitamin eksikliğine bağlı olarak 2 grupta inceleyebiliriz.

    ESER ELEMENT EKSİKLİĞİNE BAĞLI ANEMİLER

    DEMİR

    Ortalama bir insan vücudunda erkekte 4 gr, kadında ise 2.5 gr demir vardır. Vücuttaki demirin %65 i kan yapısına katılarak vücutta dolaşır. Bunun dışında birçok önemli enzimin yapısına katılarak önemli fonksiyonlar görür. En iyi bilinen etkisi anemi olmakla beraber demir eksikliğinin davranış sorunları, algılama güçlüğü, halsizlik, iştahsızlık, tat almada azalma ve bağışıklık sisteminde zayıflama gibi birçok başka olumsuz etkileri vardır. Çocukluk döneminde hızlı gelişen nörolojik sistemi de demir eksikliğinden etkilenir. Demir eksikliği olan çocukların IQ larının olmayanlara göre daha düşük olduğunu destekleyen yayınlar vardır.

    Demir eksikliği tüm yaş gruplarında sık görülmesine rağmen en çok 6 yaş altı çocuklar ve 15-45 yaş arası kadınlarda görülür. Bunun sebebi ise bu yaş gruplarında hızlı büyümeye veya harcamadaki artışa (hamilelik) bağlı olarak demir ihtiyacının artmasıdır. Demir eksikliği birkaç şekilde görülebilir.

    -İlk aşamada alım yetersizdir, vücuttaki depo demirinde azalma vardır ancak başka bir laboratuar veya fiziksel anormallik yoktur.

    -İkinci aşamada vücut demiri azalmaya başlar, hafif anemi bulunabilir. Kan değerlerinde demir düzeyinde azalma görülür. Halsizlik, iştahsızlık, bağışıklıkta zayıflama, dikkat eksikliği gibi ek bulgular ortaya çıkabilir.

    -Üçüncü aşamada ise anemi artık belirgindir. Diğer bulguların şiddeti giderek artar.

    Birçok besin demir açısından zengindir. Özellikle hayvansal ürünler (et, yumurta), bitkisel ürünlere (yeşil yapraklı sebzeler, pekmez) göre daha çok demir içerir. Demir; barsaktan emilim açısından özellik gösteren bir mineraldir. Birçok yiyecekle etkileşebilir ve emilimi bozulabilir. Anne sütü göreceli olarak diğer gıdalara göre daha düşük demir içermesine karşın içerisinde bulunan laktoferrin anne sütünde bulunan demirin %50 sinin emilmesini sağlar. Bu diğer demir kaynakları ile karşılaştırıldığında oldukça yüksek bir orandır. Et ve et ürünlerinde bu oran %10, bitkisel kaynaklı demirde ise %1-2 dir. Süt ve süt ürünü gibi kalsiyum içeren yiyeceklerle beraber alındığında bu oran daha da düşer. Ancak C vitamininden zengin yiyeceklerle alındığında emilimi artar.

    Demir eksikliği tedavisi uzun süreli bir tedavidir. Eksiklik tespit edildiğinde demir 3-5mg/kg/gün olarak başlanır. Aç karnına alınması ve alımından sonra 1 saat yemek yenmemesi emilim açısından önemlidir. Tedavi süresi aneminin düzelmesine ve depo demirinin düzeylerine göre ayarlanır. Ortalama bir tedavi süresi yaklaşık 6 aydır. Erken kesilme durumlarında tekrar etme riski artar. Tedavide anemi düzeldikten sonra en az 2 ay daha demir tedavisine devam edilir. Aneminin tekrar etmesini önlemek için beslenmenin düzeltilmesi, demirden zengin gıdaların diyete eklenmesi önemlidir. Tekrarlayan demir eksikliği anemisinde barsaktan gizli kanamalar gibi vücuttan demir kaybettiren problemler araştırılmalıdır.

    BAKIR

    Vücutta özellikle beyin ve karaciğerde önemli fonksiyonları vardır. Barsaklardan yiyeceklerle beraber emilen bakır, vücuttan safra ile atılır. Karaciğer, fındık, margarin gibi yiyeceklerde bol bulunur. Ancak birçok yeşil yapraklı sebzenin klorofil yapısında da bakır vardır.

    Bakır eksikliği anemi dışında osteoporoz (kemik erimesi), bağışıklık eksikliği, saç ve deride zayıflama ve beyazlamalar ve nörolojik bulgularla giden birçok probleme neden olabilir. Anemiye özellikle demir metabolizmasını bozarak sebep olur. Bakır eksikliğinde vücuttaki demir kullanılamaz. Tüm bunlara bağlı olarak demir eksikliğine benzer bir anemiye neden olur. Çocuklardaki en önemli bakır eksikliği nedeni ciddi beslenme yetersizliğidir. Genetik hastalıklar dışında tedaviye iyi yanıt verir.

    ÇİNKO

    Çinko dünyada önemi yeni yeni anlaşılan ve gelişmekte olan ülkelerde birçok probleme yol açan önemli bir mikronutrienttir. Vücutta, bağışıklık sisteminin düzenlenmesi, hücre yenilenmesi, büyüme gibi birçok fonksiyon çinkoya ihtiyaç gösterir. Çinko eksikliğinin cücelik, cilt hastalıkları, bağışıklık yetersizliği ve seks hormonu yetersizliği gibi hastalıklara neden olduğu gösterilmiştir. Çinko, çocuklarda hızlı büyüme ve bağışıklığın düzenlenmesi açısından özellikle önemlidir. Özellikle ishal döneminde alınması ishallerin hızlı düzelmesine yardımcı olur.

    Çinko eksikliği, asıl olarak yetersiz alım veya barsaktan emilim bozukluğu sebebi ile oluşur. Birçok yiyecek çinko açısından zengindir (kırmızı et, kepekli un, peynir). Düzenli beslenen kişilerde eksiklik nadir görülür.

    Çinko bakır gibi demir metabolizmasını bozmasının yanında, kan hücrelerinin yapımını da etkileyerek anemiye sebep olur. Anemi demir eksikliğine benzer. Tedavi çinko içeren ilaçlarla eksikliğin düzeltilmesi şeklindedir.

    VİTAMİN EKSİKLİĞİNE BAĞLI ANEMİLER

    Vitaminler, vücudun gelişme, büyüme metabolizma gibi temel işlevlerinde gerekli olan organik bileşiklerdir. Çok küçük dozlarda alımı yeterlidir ama vücutta üretilemediğinden belirli miktarlarda alınması gereklidir. Bir vitamin bir çok fonksiyonda yardımcı olabilir. Bu sebeple eksikliklerinde çok değişik belirtiler görülebilir. Vitaminler 2 grupta incelenebilir: 1.Suda çözülenler,

    Yağda çözülenler.

    Yağda çözülen vitaminler vücutta –özellikle karaciğer- depolanırken, suda çözülenler B12 vitamini dışında vücutta depolanmaz.

    A VİTAMİNİ

    A vitamini özellikle karoten içeren kırmızı- turuncu renkli meyvelerde çok bulunur. Hayvanlar A vitaminini bitkilerden alır ve karaciğerde depolar. Bu yüzden karaciğerde bol bulunur. Balık yağı ve anne sütü de A vitamininden zengindir. A vitamini özellikle görme işlevi için önemlidir. Bu nedenle eksikliğinde ilk görülen belirti görme keskinliğinde azalma ve gece körlüğüdür. Görme işlevi dışında derinin ve mukozanın yenilenmesi, büyüme, bağışıklık sisteminin gelişimi, kemik gelişimi üzerine de önemli etkileri vardır. Günlük ihtiyaç çocukluk çağında yaşla beraber artış gösterir. 0-8 yaş arası ihtiyaç 400-500 mikrogram iken 8-18 yaş arası bu değer 600-900 mikrograma çıkar.

    Vitamin A eksikliği ile anemi arasında direk ilişki olduğu görülmüştür. Eksikliğinde kemik iliği dokusunun azaldığı, hemoglobin düzeyinin düştüğü gösterilmiştir. Dalakta demir birikimi oluşmuştur. Eksikliği düzeltiğinde ise bu bozukluklar düzelir.

    B VİTAMİNİ

    B vitamini aslında tek bir vitamin olmayıp bir çok vitaminden oluşan bir gruptur. B vitaminleri önemli metabolik işlevlerde rol oynarlar ve eksikliklerinde anemi dışında ciddi nörolojik, kardiyak ve metabolik problemler ortaya çıkar.

    -B1 (TİAMİN)

    B1 vitamini karbonhidrat metabolizmasında önemli roller oynar. Kırmızı et, karaciğer, kepekli un ve anne sütünde bol bulunur. Pişirme ile kolayca aktivitesini kaybeder. Eksikliği nadir görülür. Eksikliğinde nörolojik ve kardiyak şikayetlerin görüldüğü Beriberi hastalığına neden olur. Anemi genellikle diğer belirtilere göre daha arka planda kalır.

    -B2 (RİBOFLAVİN)

    B2 vitamini hücre içi enerji üretimi ve büyüme üzerine önemli işlevlere sahiptir. Birçok temel gıda maddesinde bol miktarda bulunur. Süt, ekmek , buğday ürünleri, yumurta, et, yeşil sebzeler önemli B2 vitamini kaynağıdır. B2 vitamini ısıya ve pişirmeye dayanıklıdır ama ışığa dayanıksızdır. Anemi oluşabilmesi için uzun süre eksikliğin devam etmesi gerekir. Ciddi beslenme eksiklikleri dışında nadir görülür.

    -B6( NİASİN)

    B6 vitamini birçok önemli metabolik işlevlerde rol oynadığı gibi hücre içi enerji üretiminde de önemlidir. Et, balık , kepekli un ve ekmekte bol bulunur. Süt ve yumurtada az bulunur. B6 vitamini eksikliği hemoglobin yapımını etkiler ve anemiye yol açar. Vitamin tedavisi ile bu etkiler geriye dönüşlüdür. Ayrıca demir eksikliği tedavisinde tedaviye demirin yanına B6 vitamini eklemenin düzelmeyi hızlandırdığı görülmüştür.

    -B12 (KOBALAMİN)

    B12 vitamini karbonhidrat ve yağ metabolizmasında önemli işlevleri olan bir vitamindir. Ayrıca DNA sentezinde folik asit ile birlikte işlev görür. Bitkisel yiyeceklerde bulunmaz. En iyi kaynak kırmızı et ve yumurtadır. Eksikliği hayvansal gıdadan fakir beslenen veya barsak hastalığı olanlarda görülür. Eksikliğinde DNA yapımı bozulur ve makrositik (büyük hücreli) anemiye sebep olur. Folik asit eksikliğinden sonra makrositik aneminin en önemli sebebidir. Tedavide aylık depo enjeksiyon olarak kas içine uygulanabilir.

    -FOLİK ASİT

    Protein metabolizması, DNA biosentezi gibi çok önemli işlevleri olan folik asit, yeşil yapraklı sebzelerde bol bulunur. Hamilelik ve çocukluk dönemindeki metabolizmanın hızlandığı durumlarda ihtiyaç artar ve yeterli alıma rağmen eksiklik görülebilir. Eksikliğinde anemiye neden olur. Bozulan DNA sentezi sebebi ile eritrositlerin gelişimi bozulur ve hemoglobin içeriği azalır. Oluşan normale göre büyük eritrositlerin ömrü daha kısadır. Teşhisi kan sayımında MCV yüksekliği ve hemoglobin düşüklüğü ve folik asit düzeyi düşüklüğü ile konulur.

    C VİTAMİNİ (ASKORBİK ASİT)

    Birçok yiyecek grubunda (meyveler, yeşil sebzeler, et…) bol olarak bulunan C vitamini farklı tiplerde kansızlığa neden olabilir. Ancak doğrudan anemi yapıp yapmadığı tam olarak bilinmemektedir. C vitamini demir ve folik asit metabolizmasında rol oynar ve eksikliğinde demirin emilimi ve kanda taşınması bozulur. Ayrıca C vitamini eksikliğinde küçük damarlarda oluşan çatlamalar ve küçük kanamalar anemiye katkıda bulunur. Diş eti kanamasının en sık nedenlerinden biridir. C vitamini eritrositler için önemli bir antioksidandır. Eksikliğinde eritrosit ömrü azalır ve anemiyi artırır. Tüm bu etkilerinden dolayı kan tablosu çok değişken olabilir. Teşhis kan değerlerinin yanında cilt bulguları (küçük kanamalar) ve klinik ile konulur ve kan C vitamini düzeyi ile kesinleştirilir.

    E VİTAMİNİ (TOKOFEROL)

    E vitamini yağda çözünen bir vitamin olup güçlü bir antioksidandır. İşlevi vücuttaki oksidasyonları önlemek ve hücre zarını serbest oksijen radikallerine karşı korumaktır. Eksikliği özellikle barsakta yağ emilimini bozan hastalıklarda, prematüre ve küçük doğum ağırlıklı bebeklerde görülebilir. Eksikliğinde eritrositlerde serbest oksijen radikallerine bağlı yıkım oluşur ve sonrasında anemi gelişir. Yeşil yapraklı sebzeler, fındık ve bitki tohumlarında bulunur. E vitamini eksikliğinde kullanmak üzere ilaç şeklinde de bulunur.

  • Çocuklarda diyabet sıklığı son zamanlarda artış gösteriyor

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, çocuklarda diyabet sıklığının son yıllarda artış gösterdiğini belirterek, “Bunun en önemli nedeni hem beslenme düzenimizin değişmesi, hem çevre koşulları ve yaşamımızın daha pasif olması. Özellikle obezite önemli bir etken.” dedi.
    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, Cihan’a yaptığı açıklamada, son yıllarda çocuklarda diyabet sıklığının arttığına dikkat çekti. Obez çocuklarda Tip 2 denilen, erişkinlerde görülen diyabetin de görülmeye başlandığını kaydeden Cinaz, “Bizim çocuklarda gördüğümüz Tip 1 diyabet. Nadir de olsa obez çocuklarda Tip 2 diyabet de gelişiyor. Her ikisi de riskli. Beslenme koşullarını ayarlayarak, obeziteyi engelleyerek, iyi beslenerek, spor yaparak TİP 2’yi önleyebiliriz. Ama Tip 1’i baştan önleme şansımız yok.” diye konuştu.
    Geçmiş yıllarda, çocuklarda diyabetin en sık, okula başlama yaşı ve ergenlik çağında görüldüğüne dikkat çeken Cinaz, “Ama şimdi 5 yaşın altında da diyabet görmeye başladık. Her yaşta görülür hale geldi. Bunda hem beslenme şeklinin değişmesi hem stres faktörünün artması hem çevre koşullarının olumsuz şekle dönüşmesi etken. Bunun yanında, D vitamini de gündeme geldi. D vitamini eksikliğinin diyabet çıkışını kolaylaştırdığına dair yayınlar var. Bu da önemli. Bu da beslenmenin sonucu olan faktörler. Onun için dengeli beslenme ve aktif yaşam diyabetin önlenmesinde çok önemli.” şeklinde konuştu.
    Çocukların, ailelerin beslenmesine paralel beslendiğine işaret eden Cinaz, şöyle devam etti: “Bunun için yeni doğandan itibaren ilk 6 ay anne sütünü kesmeyeceğiz. D vitamini takviyelerini unutmayacağız. Ek gıdalara geçtiğimiz zaman da çok yağlı, şekerli olmayan gıdalara ağırlık vereceğiz. Ailelerin beslenme şekilleri ile çocukların beslenmesi paralel gidiyor. O yüzden, ailelerin yaşam koşullarını değiştirmek çok önemli. Tabi ekonomik yönden fakir ailelerde beslenmeyi istediğiniz gibi düzenlemek elinizde değil. Bulduğunu yiyen çocuğa nasıl bir beslenme yapacaksınız. O da zor. Yapılabildiği kadarı ile yapmaya çalışmak önemli. Aktif yaşam çok önemli. Çocuklar asansörle evine giriyor, sonra bilgisayarın başında. Aktif yaşam koşulları yok. Büyük dezavantaj diye düşünüyorum. Onu nasıl aza indirebiliriz, bunları düşünmeliyiz.”
    Çocukların tek yönlü beslenmeden uzak tutulması gerektiğini söyleyen Cinaz, “Fast food türü, yağlı, unlu, şekerli gıdaları mümkünse az alacak ya da almayacak. Okullarda kantinlerde yine gazlı içecekler (ki bunlar yasaklandı) onların yerine ayran gibi ürünler tüketilmeli. Süt tüketimi çok az. çocukların süt, yoğurt, ayran, sebze, meyve tüketimini artırmalıyız. Et tüketimi de protein anlamında önemli. Güneşli günlerde güneş göstermeliyiz.” diye ifade etti.

    “ÇOCUKLARI DİYABET’TEN DEĞİL, DİYABET’İN NEDEN OLDUĞU YAN ETKİLERDEN KAYBEDİYORUZ”
    Diyabetli çocukların, en iyi şekilde takip edilmesi gerektiğinin altını çizen Cinaz, “Diyabet, bizim söylediğimiz çerçevede iyi takip edilmez, tedavi edilmezse ilerleyen yaşlarda böbrek, sinir, göz gibi önemli hayati organlar hasar yapabilir. Buna bağlı körlükler, böbrek yetmezliği, sindirimin fonksiyon görmemesine bağlı yürüme, konuşma bozukluğu görülebilir. Daha da ilerleyen dönemlerde damar yapı bozukluğu, kalp hastalıkları ortaya çıkabiliyor. Bunlar hemen değil, yıllar sonra çıkıyor. 5 yıl, 10 yıl, 20 yıl sonra iyi takip edilmeyen çocuklarda bu hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Çocukları diyabetten değil, diyabetin neden olduğu bu kötü yan etkilerden kaybediyoruz.” şeklinde konuştu.
    Ailelerin, diyabetli çocuklarını düzgün bir şekilde takip etmesinin önemine vurgu yapan Cinaz, “Bir öğün, bir doz insülin atlamamalı. Bir seferden bir şey olmaz mantığı ile hareket edilmemeli.” ifadesini kullandı.

  • Aile İçi Şiddet

    Aile İçi Şiddet

    Aile içi şiddet günümüzde oldukça sık rastlanılan ve üzerinde fazlasıyla durulan bir sorun haline dönüşmüştür. Şiddeti uygulayan kişilerin şiddet uygulama nedenleri merak uyandırmış, konu üzerinde araştırma yapan kişilerce şiddet; ekonomik, psikolojik ve sosyolojik nedenlere dayandırılmış; çözümü için pek çok öneri ortaya atılmıştır. Konu üzerinde araştırma yapanların buluştukları ortak payda ise, çocuğun içinde yetiştiği aile ortamında, söz konusu çocuğun ana babasının davranış ve tutumlarının çocuğuna model olduğudur.

    Çocuğun sosyalleşmesinde, kişilik özelliklerini oluşturmasında, tutum ve davranış geliştirmesinde toplumun en önemli yapı taşı olan aile kurumunun payı oldukça büyüktür. Peki bu ailenin içinde yaşadığı toplumun sosyo-psikolojik ve ekonomik durumunun, çocuğu yetiştiren ailenin tutum ve davranışları üzerindeki etkisi nedir? İşte bu sorulması ve üzerinde durulması gereken önemli bir sorudur. Çünkü aile kurumunun içinde yaşadığı toplum dolayısıyla o toplumun bireylerinin oluşturduğu ülke, sağlıklı ve ideal bir yapıda değilse, sonucunda o toplumun en küçük yapı taşı olan aile de sağlıklı ve ideal bir yapıda olamaz. Bu durumda da söz konusu ailenin sağlıklı ve ideal nesiller yetiştirmesi beklenemez.

    Bireyin sosyalizasyon sürecini gerçekleştiren en önemli birim olan aile başta olmak üzere, okul, iş yeri, kamuya açık kurum ve kuruluşlarda sıkça karşılaştığımız şiddet, günümüzde insanların iletişim kurarken kullandıkları önemli bir araç haline dönüştü.

    Şiddetin temelini aslında saldırganlık oluşturuyor. Şiddet sadece saldırganlığın uygulamaya dökülmüş halini yansıtıyor. Şöyle de söylendiğinde yanlış olmaz aslında; şiddet; davranışı ya da sergilenen tavrı anlatırken, saldırganlık daha çok ruh halini anlatır diyebiliriz.

    Yaşadığımız ülkeyi ailemiz, aileleri de ülkenin bireyleri olarak düşünürsek; o ülkedeki yönetim anlayışının, sevgi, barış ve güven ortamında yürütülmesinin ne kadar gerekli ve önemli olduğunu anlarız. Bir çocuğun sağlıklı davranışlar sergilemesi için, içinde yetiştiği aile ortamı ne kadar önemliyse, ailenin de sağlıklı davranışlar sergilemesi için, içinde yaşadığı ülkenin ortamı o kadar önemlidir.

    Yapılan araştırmalardan elde edilen veriler, sivil yönetim ve politik partilerin kabulündeki uyumun, toplumdaki dolayısıyla ailedeki çatışmaları ve şiddeti önleyeceğini düşündürmektedir.
    Hoşgörü ve güvenin olmadığı, kişilerin düşüncelerine değer verilmediği, bireylerin seçimlerinin sorgulandığı ve yargılandığı, sorunların şiddet ve baskıyla çözümlenmeye çalışıldığı ortamda sağlıklı ilişkilerin yaşanması mümkün değildir. Sorunların nedenleri hep tabanda yani ailede aranmış, çözümler de hep bu yönde üretilmiştir. Oysaki nedenler bütünde aranırsa üretilecek çözümler bizi sonuca daha çok yaklaştıracak ve daha başarılı olacaktır.

    Baskıyla büyüdüyseniz, duygularınızı engellemeyi; engellendikçe de öfkelenmeyi öğrenirsiniz; öfkelendikçe cezalandırıldıysanız, ceza verecek biri olmadığında vicdanınızı unutur, öfkenizi en yakınızdakine kusarsınız. Vicdanınızı unutarak büyüdüyseniz, çevrenizdekileri engelleyerek onların duygularını bastırır; yetersiz geldiğinizde şiddete başvurursunuz. Şiddetle büyüdüyseniz, bastırılmış duygularınızı karşınızdakine saldırarak yansıtır, geçmişin intikamını alırsınız.

    Toplumda soluduğumuz duygunun bileşenleri neyse onu teneffüs ederiz. Çünkü yaşamak için o havaya uyum sağlamamız ve nefes almamız gerekir. Unutmayalım ki aldığımız her nefesle ciğerlerimize pompaladığımız oksijen kanımızı yeniler. Her doğan çocuk yeni bir umuttur toplumdaki kirli kanı temizleyecek. Yapılması gereken tek şey ise çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirmek.

    Ülkemizde tanık olduğumuz sıra dışı olaylar; özellikle kadın cinayetleri, aile içi katliamlar, suç olgusundaki artış tesadüf değildir. Bu ortamı hazırlayan çok çeşitli faktörler bulunmaktadır. Ancak tüm bunların temelinde bilinmesi gereken bir gerçek vardır ki o da şiddetin şiddeti doğurduğudur. Şiddet, saldırganlık ve suç eğiliminin artmasının bütün toplumun geleceğini, ekonomiyi, eğitimi, siyaseti, sosyal barışı, hukuk düzenini, can güvenliğini tehdit ettiği dolayısıyla gelecekte de ülkeyi çok büyük risklerin beklediği yadsınamaz bir gerçektir. Ebeveynler olarak, yeni nesillere iyi bir dünya yaratmanın yolu çocuklarımızı sevgi, güven ve huzur ortamında yetiştirmekten geçmektedir.

  • Evlilikte Boşanma Noktası

    Evlilikte Boşanma Noktası

    Evlilikte Boşanma Noktası

    Evlilikte boşanmalar sadece eşler açısından değil sağlıklı ve mutlu çocukların yetiştirilmesi bakımından geleceğin de olumlu/olumsuz etkilenmesini sağlayacağı için temel konulardan biridir.

    Evlilik kurumu 4 bin yıllık bir olgu olarak bilinir ve toplumsal yaşamın düzenli gelişiminde çekirdek niteliği açısından temel bir yapıdır. Evlilikte eşlerin rolleri önemlidir ve insana dair her olgu gibi tarihsel sürecin her aşamasında tartışılmıştır.

    Aile ilişkileri hatta aile olgusunun bütünü evlilikle gelişen, beslenen ve evlilik aracılığı ile sürekliliğini sağlayan dinamik bir yapıdır. Bu özelliği ile de toplumun en küçük bütünüdür ve boşanmalarla parçalanması gerçeği toplumun bütün kesimlerinde o nedenle kaygıya neden olmaktadır.

    Evlilik uzun süren bir birlikteliktir ve hayatın zorlukları ile baş etmekte işbirliği gerektirir. Bu süreçte son yıllarda tartışılan “Evlilik Yorgunluğu” kavramı önemlidir.Bu yorgunluğa ilişkin eşler tedbirler almayı, baş etmeyi ve sağlıklı iletişimi geliştirmelidir.

    Çiftler öncelikle evliliğe karar verdiklerinde yeni bir süreç yaşayacaklarının bilinciyle davranmalı ve yeni rolleri ile ilgili olarak yaklaşımlarını, nasıl davranmaları gerektiğini gözden geçirmelidirler. Önceden bu bilgileri geniş aile içindeki duygusal yakınlık hissettikleri büyüklerinden karşılıyorlardı göç, iletişim kopukluğu, zaman yokluğu gibi nedenlerle bu ilişkilerden yararlanamadıkları koşulda ise profesyonel danışmanlık alarak bakış açılarını netleştirmeleri önemlidir.Sorun yaşandıktan sonra yıpranarak süreçteki eksiklikleri gidermektense başlarken bilinçli davranmak daha avantajlı olacaktır.

    Yani boşanma noktasına gelinmemesi için önemli üç temel adımda bilgilenmek ve kişisel gelişim, ruhsal hazırlık dikkate alınmalıdır.

    Bu adımlar;

    • Evlilikte roller ve hazırlık
    • Evlilikte uyum ve gelişim
    • Çatışma çözme ve iletişim

    Eşlerin profesyonel destek alarak evliliğe hazırlığı, evlilikte uyum ve iletişim konularında gelişim çabaları ve çatışmalara çözüm arayışı, stres yönetimi, kriz çözme, etkili iletişim gibi konularda donanım edinmeleri önemlidir.Çünkü evlilik bir bakıma eşlerin geleceğe birlikte iz bırakmasıdır.

    Boşanma kaçınılmazsa o dönemi de bir birine zarar vermeden ve kendisi daha fazla yıpranmadan geçirmek çiftlerde hedef olmalıdır. Boşanma sırası ve boşanma sonrasında da danışmanlık desteği yarar sağlayıcı olacaktır.

    Boşanma noktası evliliği ayakta tutan ayakların artık yerinde olmaması anlamını taşır ve ilişkinin bitirilme noktasıdır.

    Biliyoruz ki her ilişki özeldir ve kendi içinde çatışmalarını olduğu kadar uyumunu, bütünlüğünü, çözümlerini de taşır. Boşanma da bazen bu çözümlerden biri olabilir fakat en son seçenek olabilmelidir.