Etiket: Önemli

  • vitamin b12 eksikliği

    Vitamin B12 hayvansal kaynaklı bir vitamindir. Günlük gereksinim 1 mikrogramdır. Emilebilmesi için midede yapılan intrensek faktör ile bağlanarak ince bağırsağa taşınmalıdır. Vücutta en yoğun depolandığı organ karaciğerdir.
    Vitamin B12 kan yapımında kullanıldığı için eksikliğinde anemi oluşur. B12 eksikliği sinir sisteminde de sorunlar yaratması bakımından çok önemli bir sağlık sorunu olabilir. El ve ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, denge bozuklukları hatta bunamaya benzer tablolara kadar çok değişik sinir sistemi sorunlarına yol açabilir.

    B12 EKSİKLİĞİ YAPAN DURUMLAR
    Vitamin B12 hayvansal gıdalarda bulunur, bitkisel gıdalarda yoktur. Vejeteryanlar vitamin B12 eksikliği için önemli risk grubudur
    B12 eksikliğinin en sık nedeni pernisiyöz anemi olarak bilinen hastalıktır. Bu hastalıkta midede bir çeşit gastrit gelişir ve vitamin B12 emiliminde görev yapan intrensek faktör yapılamaz. Bu da B12 emilimini bozarak anemiye yol açar.
    Ameliyatla midesi çıkartılanlarda B12 eksiliği orta çıkar. Kısmi çıkartma yapılanlarda total yapılanlara göre daha hafiftir.

    VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİNDE BELİRTİ ve BULGULAR
    Anemi yapan tüm nedenler gibi vitamin B12 eksikliği anemisinde de aşağıdaki genel yakınmalar olur: Halsizlik. Aneminin derinliği arttıkça halsizlik daha belirgin hale gelir.
    Çabuk yorulma, eforla gelen nefes darlığı, çarpıntı, solukluk, isteksizlik görülür. Anemisi derin olanlarda baş dönmesi, kulak çınlaması ve göz kararması gibi yakınmalar da eklenebilir.
    El ve ayak uçlarında karıncalanmalar, denge duyusu bozukluğu ve bunamaya benzer tablolar yapabilir. Sinir sistemi bulgularının erken tanısı çok önemlidir. Tanıda gecikilen durumlarda tedavi güçleşir.

    TANI NASIL KONACAK?
    B12 eksikliğinin akla getirilmesi önemlidir. Akla geldiği taktirde bir kan testiyle tanı konabilir. Sadece anemisi olanlarda değil uyuşma karıncalanma, baş dönmesi ve belki çok daha önemlisi bunama tanısı koymadan önce mutlaka vitamin B12 tayini yapılmalıdır. Başka bir nedene bağlı anemisi olan ama tedaviye yanıt vermeyen hastalarda da B12 eksikliği ekarte edilmelidir.
    Vitamin B12 eksikliği saptanan hastalarda bunun nedenine ait bir dizi inceleme yapılması gerekir.

    VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİNDE TEDAVİ
    Tanı konulduğunda tedavisi kolaydır.
    Vitamin B12 eksikliği yapan neden sıklıkla bağırsaklardan B12 emiliminin bozukluğu olduğu için tedavi kalçadan uygulanacak B12 iğneleriyle yapılır.
    Sinir sisteminde hasar oluşan hastalarda tedaviye erken başlanması çok önemlidir.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Artık günümüzde herkes yaşadığı günlük problemleri, endişeyi, üzüntüyü depresyon olarak algılıyor ve de aktarıyor. Oysa ki depresyon tanımı daha derinlemesine ve çarpıtılmış düşüncelerin içinde barındığı bir tanımdır.

    Her insanın zaman zaman kendini kötü hissettiği, karamsarlığa düştüğü, moralinin bozulduğu dönemler olabilir. Fakat bu durum gelip geçicidir. Günün belirli saatlerinde ortaya çıkabilir daha sonrasında ortadan kalkabilir. Depresyonun bu durumdan farkı 2 haftalık bir süreyi kapsayıp, değersizlik, kendine zarar verme, aşırı uyku hali ya da uykusuzluk, aşırı yeme ya da yemeden kesilme, ilgi kaybı, hayattan zevk alamama, sosyal hayatında ve günlük aktivitelerini yerine getirmede zorlanma ya da aksama durumudur.

    Depresyon da olan bir kişi uykuda bölünmeler yaşayabilir, boşluk hissi olabilir, hedef belirlemekte sıkıntıya düşebilir. Aslında uyku problemleri bütün rahatsızlıkların başlangıcı denebilir. Depresyonda olan kişi gece uyusa dahi uyku bölünmelerine maruz kalabilir ve bundan dolayı enerji düşer yorulmalar artar. Bunların yanı sıra depresyonda değersizlik ve suçluluk duygularında artış görülür.

    Depresyon insanın kendi başına çözmesi mümkün olan ya da gelip geçici bir durum olarak görülmesi ve ertelenmesi son derece yanlış bir tutumdur.

    DEPRESYON NASIL ORTAYA ÇIKAR?

    Depresyon, beyindeki kimyasal dengenin bozulması durumudur. Bu bozulmalardan kaynaklı olarak duygu, düşünce ve bedensel işlevlerde bozulmalar ortaya çıkar.

    Depresyon ortalama her toplumda altı kişiden birinde görülen bir rahatsızlıktır ve genellikle genç yaşlarda ortaya çıkar. Kadınlarda daha çok rastlanır.

    Aslında tek bir olayı depresyona bağlamak çok sağlıklı bir düşünce değildir. Depresyon birçok faktörün birleşimi sonucu kişide belirtileri gösterir. Tedavi edilmeyen bir depresyonun süresi 6 ile 24 aya kadar uzayabilir.

    Bir kişiye depresyon teşhisi konulabilmesi için detaylı bir psikolojik muayene gereklidir. Net bir tanı konulabilmesi için ek bilgilerden yararlanabilir.

    SADECE PSİKOTERAPİ DEPRESYONUN DÜZELMESİNDE ETKİLİ MİDİR?

    Eğer ki depresyon düzeyi hafifse sadece psikoterapi ile tedavi yeterli gelebilir. Fakat kişi ağır bir depresyonda ise ilacın yanı sıra psikoterapi daha sağlam sonuçlar verir bu da bir uzman psikolog tarafından çalışmayı gerektirir. En sık kullanılan yöntem bilişsel terapidir. Bu terapide daha çok çarpıtılmış düşünce ve inançlar üzerine çalışma yapılır.

    AİLELER BU KONUDA NELER YAPMALIDIR?

    Öncelikle her insanın dilinde her ne kadar ‘depresyondayım’ kelimesi var olsa da gerçek bir depresyon belirtisinin göz ardı edilmemesi son derece önemlidir. Eğer ki kişide daha önce görülmeyen bir mutsuzluk, üzüntü hakimse bir uzmanla görüşmek, durumu atlamamak gerekmektedir. Özellikle kişi bunu ertelese de yakın çevresi ya da ailesi durumu fark ettiği anda önlem alması son derece önemli bir davranıştır. Bu durumun bir hastalık olduğunu ve tedavi sayesinde ortadan kalkabileceğini ailelerin bilmesi gerekmektedir. Ailelerin yargılamaktan uzak bir tutum halinde olmaları ve onları anladıklarına dair davranış sergilemeleri bu süreçte oldukça önemlidir. Eleştiri veya durumlarını onaylama (gerçekten kötü görünüyorsun) oldukça yanlış bir tutumdur.

    Eğer depresyon ağırsa ve ilaçlı bir tedavi uygulanıyorsa, ilaçların aksatılmaması, kontrol altında tutulması, iyileşti diye yarıda kesilmemesi gereklidir. Çünkü ilaç yarıda kesildiği an depresyon özelliklerinin tekrar baş gösterme ihtimali oldukça yüksektir. Aile doktor ile iletişim halinde olmalı, kendi bildiklerini uygulamaktan kaçınmalıdır. Depresyonda olan kişiye teşvikte bulunmak belki de tedavinin en önemli noktalarından biridir. Çünkü kişi eski aktivitelerini yerine getirmekte güçlük çekebilir bu noktada ailelerin zorlamadan anlayışlı bir şekilde karşı tarafı teşvik etmesi son derece önemlidir. Fakat bunu yaparken şu noktaya değinmek oldukça önemlidir. ‘Fazla baskı yapmak kişiyi her zaman olumlu anlamda motive etmez.’ Eğer ki depresyonda olan kişi gerçek anlamda aktiviteyi yerine getiremeyeceği düşüncesi içerisindeyse baskı ve ısrar her zaman güzel sonuçlar vermez.

    Depresyonda olan kişiye karşı tavır ve tutum oldukça önem taşımaktadır. Durumunu küçümsemek ya da ‘şımarıklık yapıyorsun’ gibi ithamlarda bulunmak onaylanan hareketler değildir. Kişiye en büyük destek yakın çevresinden ve ailesinden geleceği için ailelerin bu konuda bilinçlenmeleri ve doktoruyla iletişim halinde olmaları son derece önemli bir davranıştır.

  • Baharda ishale dikkat

    Akut barsak infeksiyonları ve gıda zehirlenmeleri günümüzde tüm dünyada önemli bir saglık sorunudur.

    Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle infeksiyöz ishaller çocuk ölümlerinin önemli nedenlerindendir. Dünyada bir yılda 3-5 milyarı bulan ishal olgusu meydana gelmekte ve çogunlunu çocukların oluşturduğu 5-8 milyon kişi ishale bağlı gelişen ikincil problemler nedeniyle kaybedilmektedir.
    Akut barsak infeksiyonları ve gıda zehirlenmeleri genel olarak ishalle karşımıza cıkar.

    İshal; sıklık olarak günde 3-4 kezden ve miktar olarak yaş ve beslenme faktörlerine bağlı olarak değişmek üzere 200 gramdan fazla, normal dışı sulu dışkılama olayı olup, artmış sıvı ve elektrolit kaybına neden olan bir durumdur. Sıklıkla gelişen ölümlerin nedenide ;bahsettiğim sıvı ve sodyum, potasyum gibi elektroilitlerin hızla kaybı nedeniyle gerçekleşir.

    Bahar mevsiminin gelmesi ve sel olaylarının görülmesiyle su ile bulaşan paraziter hastalıkları artırabilir. Bir gerçek vardır ki; dışkı ile kirlenmiş gıdaların ve suyun alınması ishale neden olan en önemli etkendir. Parazitlerin neden olduğu ishal vakalarının mart ile haziran ayları arasında daha yaygın olarak görülür, burada karların aniden erimesi sonucu içme suyu kaynakları başta olmak üzere tüm su kaynaklarının kontamine olması en önemli faktörlerin başında gelmektedir.
    Ani başlayan ishal çok kez bulantı, kusma, karın ağrısı ve ateşle birlikte seyreder. .

    İshal mevcutsa çok rahat davranmayın ve belirtilerini sakın hafife almayın. Fazla gücü olmayan bir virüs ya da bakteri söz konusu ise alınacak önlemler ile hastalık birkaç gün içinde geçer. İnat eden sorunu mutlaka paylaşın ve hekim görüşü alın. Bu koşullarda önerimiz doğrultusunda antibiyotik ya da ishal kesici ilaç kullanmanız gerekebilir.

    Ellerinizi yıkayın

    Nasıl mı korunuruz? Elbette su ve sabun ile. Her yemekten Önce ve sonra ellerinizi sabunlu su ile yıkayın. Ellerimizi her yıkayışta ön kolu da yıkamalıyız. Yıkama süresi en az 20- 30 saniye boyunca devam etmelidir. Şayet kullanılan havlu kirli ise yapılan her şey boşa gitmiş demektir.Bunu asla ihmal etmeyin. Tuvalet temizliğini de su ve sabun ile tamamlamak mutlak gereklidir. Bebek ya da yaşlı hastaların altını değiştirirken de aynı özen gösterilmelidir. El temizliği yanında besin sanitasyonuda önemle dikkat edilmesi gereken bir kuraldır; özellikle yeşil yapraklı bitkiler bol suyla yıkanmalıdır, hazırlanmadan önce bir miktar sirke eklenmiş suda bekletmek faydalı olabilir. Bununla beraber su kesintisi ardından gelen ilk suyun ve su kesintisi sırasında kullanılmak üzere biriktirilen suyun kalitesinde bozulma olması nedeniyle bu suların içilmemesi yada besin temizliğinde kullanılması sakıncalı olabilir.

    Her tür ishalin tedavisinde ilke: kaybedilen su ve minerallerin yerine konulmasıdır. Ne türden olursa olsun eğer ishal var ise tedavisi için diyet esastır.Bunun için öncelikle bol miktarda su içmek gerekir. Su yerine ayran, ölçülü olmak kaydı ile maden suyu, ve benzeri elektroilit içeren diğer sıvılar kullanılabilir. Eczanelerde bu amaç için hazırlanmış tuz, mineral ve şeker karışımı paketler de mevcuttur. Meyve suyu ve sekerli çay gibi, tuz içermeyip, yüksek seker içeren sıvılar hiperozmolariteye yol açarak ishali şiddetlendirebilir, ayrıca kahve; içerdiği kafein sebebiyle hücre içinde bazı enzim yapılarını arttırarak ishal sırasındaki sıvı kaybını artıırabilir. Yağlı, sütlü, lifli gıdalardan kaçınıp, bakliyat ve etli gıdalara yönelmek doğru bir yaklaşım olabilir.Beslenmenin sık aralıklarla alınan küçük porsiyonlar şeklinde olması uygundur. En önemli uyarı ise; Eğer doktorunuz önermediyse ishal kesici ilaç, kesinlikle kullanmayın. Yerli yersiz ishal kesmek, son derece olumsuz gelişmelere yol açabilir.

  • Kronik böbrek yetersizliği hızla artıyor !

    Kronik böbrek yetersizliği hızla artıyor !

    Ne yazık ki çok kez bir böbrek hastalığı vücutta şişlik, idrarda kan görülmesi, hipertansiyon gibi gürültülü semptomlar göstermeksizin, sinsi olarak ilerleyici bir seyir göstererek böbrekleri küçültmekte , fonksiyon gören organeller bağ dokusu ile kaplanarak fonksiyon göremez hale gelebilmektedir. Sonunda süreç ‘’son dönem böbrek hastalığı” dediğimiz bir sonla bitmektedir. Bu durum günümüzde hastanın sonu olmamaktadır ama bu dönemde hastanın yaşamın sürdürülmesi diyaliz , böbrek nakli (böbrek transplantasyonu) gibi hastanın yaşam kalitesini ciddi oranda etki eden, uygulaması oldukça güç ve pahalı bazı yöntemlerle mümkün olur. Bu hastalığın sinsi özelliğinin oldukça sık görülmesi çoğu hastayı böbreklerindeki ciddi sorunun geri dönüşsüz olduğu bu son noktada bardağı taşıran son bir damla ile hastaneye gitmek zorunda bırakır, hastalığını çok geç olarak öğrenmiş olur. Birden hasta ve hatta tüm ailesi bu acı gerçekle sarsılır. Bugün hemodiyaliz merkezlerindeki hastaların en az %60’ı ne yazık hastalıklarını diyalize girmek zorunda kaldıkları gün öğrenmişlerdir.

    Konunun önemi nedir? : Türk Nefroloji Derneği Kayıtlarına göre 2007 yılı sonu itibariyle 50.000 civarında son dönem hastamız var. Bu milyon nüfus başına 700’den fazla kişi demektir. Bugün Batı ülkeleriyle hemen hemen aynı olan bu orana göre hastaların yaklaşık 40000 kadarı sayısı 750 civarında olan hemodiyaliz merkezlerinde, 5-6 bin kadarı periton diyaliz dediğimiz yöntemle, 2-3 bin kadarı da fonksiyon gören böbrek transplantı ile yaşamını sürdürüyor. Şunu belirtmek gereklidir ki bu yaşamı mümkün kılan bu yöntemler asıl olarak bu sayıları artıran faktördür. Çünkü bu hastalar bu yöntemler sayesinde yaşama devam edebildikleri için sayıları artmaktadır. Fakat ayrıca bizde ve tüm dünyada yeni kazanılan hasta sayısında da giderek artma görülmektedir. Yine NHANES çalışmasında 2003 yılında ABD’de 300.000 kadar 5. evre kronik böbrek yetersizliği yani son dönem böbrek hastası mevcut olmasına karşılık orta şiddette böbrek yetersizliği olan 8 milyon kadar Amerikalı mevcuttur. Ülkemizde de Türk Nefroloji Derneği desteği ile yapılan CREDIT çalışması Ülkemizde tüm bölgelerde doğrudan normal nüfusta yaptığı epidemiyolojik tarama ile son üç evre böbrek yetmezliği (böbrek fonksiyonları %60’ın altındaki hastalar) oranı %9 olarak saptamıştır. Bu yaklaşık 3.5-4 milyon kişiyi temsil etmektedir. Yani gerçekte bizim farkında olmadığımız önemli sayıda insanımız bu hastalığa sahiptir. Bu hastalık toplumsal bir boyut kazanmıştır, büyüyen bir epidemi (salgın) durumundadır. Bu nedenle de bu makale kaleme alınmıştır.

    Artışın en önemli nedeni diyabet ve hipertansiyondur: Gerek yukarıda söz ettiğimiz NHANES çalışması gibi yabancı epidemiyolojik çalışmalar gerekse Türk Nefroloji Derneğimizin yapmış olduğu çalışmalarda ve kayıt sisteminde bu artıştan birkaç faktör sorumlu görünmektedir. Bunların başında diyabet yani şeker hastalığı gelmektedir. Türkiye’de 2007 yılında hemodiyaliz hastaları arasındaki diyabetik oranı %30, Avrupa’da %40 civarındadır. Ama asıl önemli olan, bu oranların son 10 yıl içinde iki katından fazla artarak bu noktalara gelmesidir. Diyaliz hastalarında altta yatan hastalık nedenlerinin ikincisi ülkemizde ve dünyada hipertansiyondur . Hipertansif hastalarda arteriosklerozun yani damar sertliğinin artışı böbrekleri de hastalandırmaktadır. Nüfusumuz önemli ölçüde yaşlanmıştır. İlerleyen yaşla birlikte böbreklerde damarsal sorunlarla gelişen yetmezlik oranı da artırmaktadır. Bugün kontrast madde dediğimiz ilaçlarla radyolojik görüntüleme yöntemleri (tomografi, anjiografi ve benzeri) çok fazla miktarda kullanılmaktadır. Bunlar doğrudan böbrek hastalığı yapmasa da başlangıç halindeki böbrek sorunlarını ağırlaştırabilmektedir. Yine benzer şekilde romatizmal ilaçlar (nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar ) bu tür sonuçlar doğurabilir. Günümüzde böbrek yetmezliğinin genç yaşlarda görülen nedenleri arasındaki nefritler ve taş, iltihap, ileri yaşta görülen prostat büyümesi gibi ürolojik nedenler erken tanınarak tedavi edildikleri için olmalı giderek azalmaktadır.

    Böbrek hastalığının belirtileri nelerdir? : Özellikle bir böbrek hastalığını düşündürür belirtilerin başında ödem gelir. Ödem hasta veya gözlemleyen yakınları tarafından göz altında şişme veya bacaklarda parmak basınca göçen şişlikler şeklinde veya yüzüğün veya eteğin sıkması bazen ani kilo artışının saptanması ile fark edilebilir. Burada önemli olan ödemin her zaman böbrek hastalığı nedeniyle olmamasıdır. Ayırıcı tanı yapılırken de kuşkusuz önce böbrek hastalığı düşünülecektir. İdrar renginde gözle görünür koyulaşma şeklinde fark edilecek idrarda kan görülmesi bazı taş tümör gibi ürolojik nedenler dışında bir nefrit belirtisi de olabilir. Hipertansiyon hele erken yaşlarda tansiyon yüksekliğinin varlığı durumunda bir böbrek hastalığı akla gelmelidir.Bazen erken yaşta bilinen bir tansiyon yüksekliğine hiçbir şekilde yaklaşımda bulunulmayıp sadece antihipertansif tedavi verildiği sonra da yıllar sonra hastada böbrek yetersizliği geliştiğini üzülerek görmekteyiz. Böyle nispeten daha gürültülü belirtiler dışında, aslında bir çok hastalıkta var olabilecek halsizlik, nedeni belirgin olmayan kansızlık, açıklanamayan kaşıntı nihayet iştahsızlık, bulantı kusma gibi belirtiler de böbrek yetersizliğinin ilk işareti olabilir. Kadın hastalarda gebeliğin erken dönemlerinde ödem ve tansiyon yüksekliği, son aylarda görülen eklampsi dediğimiz gebelik zehirlenmesi, tekrarlayan düşük ölü doğumlar, adet göremememe de dikkati çekmeli gebelikten sonra böbrek hastalığı yönünden değerlendirilmelidir. Çok kez halsizlik veya kansızlık gibi durumlar o kadar ılımlı seyreder ki böbrek yetmezliği çok ilerlediği halde hastalar hastalanmakta olduklarını fark edemezler. Rutin anlamda her türlü nedenle bir hekime başvuran hastaya bir idrar tetkiki ve böbrek fonksiyonlarını yansıtan testler yapılmalıdır. Yine herhangi bir nedenle bir ilaç kullanılacaksa(özellikle bazı antibiyotikler, nonsteroid anti romatizmal ilaçlar gibi), bir kontrast madde verilerek bir radyolojik görüntüleme ( anjio ve BT gibi) yapılacaksa veya herhangi bir operasyon yapılacaksa böbreklerle ilgili inceleme yapılmalıdır.

    Önemli belirti idrarda protein varlığıdır: İdrarla normalde kanda bulunan protein atılmaz. İdrarda proteinin varlığı böbrekteki hasarın en önemli göstergesidir. Bu bulgunun saptanması için yapılacak bir idrar tetkiki gayet basit ucuz bir yöntemdir. Ödemli bir hastada, idrarda kan bulunan bir hastada, hipertansiyon söz konusu olan hastada bu durumların böbrek hastalığı nedenli oldukları ancak hastanın idrarında proteinin varlığı ile anlaşılabilir. Konuya başlarken bu hastaların her zaman gürültülü tablolarla gelmediğini ifade etmiştim. Ama doğru yapılıp doğru yorumlanan basit bir idrar tetkiki hastalığı ele verebilir. Hemen bütün böbrek hastalarında mutlaka bir idrar bulgusu mevcuttur.

    Bu kuralın pek az istisnası vardır.

    Erken tanı önemli mi?: Hastalığın hızlı ve alevli gidişi esnasında genel olarak bazı tedavi yöntemleri ile hastalığı tedavi etmek veya tamamen tedavi olmasa bile durdurulması, en azından frenlenmesi söz konusu olabilir. Örneğin ‘’ hızlı ilerleyen glomerulonefrit” dediğimiz hastaya günler haftalar içerisinde böbrek fonksiyonlarını kaybettiren bir akut nefrit durumunda erken böbrek biyopsisi ile patolojik görünümün evresine bağlı olarak belirli oranda tedavi şansı olabilir. Ne yazık ki bu hastaların çoğu yanlış olarak son dönem böbrek hastalığı tanısı alabilmekte bulunduğu kentte hemen bir hemodiyaliz tedavisine yönlendirilebilmekte ve hasta bu hastalık için var olan tedavi şansını yitirebilmektedir. Bu tip hastalar mutlaka ve mutlaka bir böbrek biyopsisi olanağı olabilecek iç hastalıklarının böbrek hastalıkları ile ilgili dalı olan nefroloji kliniklerine yönlendirilmelidir.

    Diyabetik hastalarda erken dönemde iyi şeker kontrolu, hipertansif hastaların tedavisinin uygun yapılması aynı zamanda böbrek hastalığının korunması anlamına gelir. Bu hastaların erken olarak – hastalar diyaliz noktasına gelmeden- nefroloji kliniklerince takibi hastalığın akıbetini olumlu yönde etkilediğine dair önemli sayıda yayın mevcuttur.

    Ürolojik olayların sık tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, idrarın geri kaçışı (refluks), tıkayıcı taşlar, prostat büyümesi gibi durumlar ihmal edilir de, doğru olarak doğru zamanda müdahale edilmediği taktirde de kronik böbrek yetmezliğine yol açabilir. Her şeye rağmen bir çok böbrek hastalığının tedavisi yok. Belki bu hastalıklardan gelişen böbrek yetersizliği bir kader olarak algılanabilir. Ama yukarıda belirtmeye çalıştığım önlenebilir durumlar asla kader değildir.

    Kronik böbrek yetmezliği önlenemezse her şey bitmiş midir?: Bu tür düşünce bugünün nefrolojisi için geride kalmıştır. Son dönem böbrek hastalığı süreci içerisinde dikkatle izlenerek günün birinde diyaliz ve/veya böbrek nakliyle son bulacak süreç içerisinde tedavi edilecektir. Burada tedavinin amacı böbrek fonksiyon kaybının hızını yavaşlatmak olduğu kadar bundan daha önemlisi bu süreç içerisinde böbrek yetersizliğinin ortaya çıkarabileceği bazı olumsuzluklar nedeniyle ilerde böbrek nakli dahi yapılsa asla telafi edilemeyecek hasarlar bırakmamaktır. Şunu ifade etmek istiyorum: örneğin kontrolü iyi yapılmayan bir hipertansiyonun kalp büyümesi veya beyin kanamasına felçe yol açması sonradan telafi edilemeyeceği gibi. Keza kalsiyum metabolizmasını düzenleyen D vit yetmezliğinin ve paratiroid hormon salgı artışının iyi tedavi edilmemesi nedeniyle ortaya çıkabilecek metabolik kemik hastalıkları buna bağlı sakatlıklar ama daha da önemlisi damar kireçlenmeleri ve buna bağlı kalp damar hastalığı kesinlikle önlenmeye çalışılmalıdır. Herşeye rağmen son dönem böbrek yetmezliği ilerler hasta kendi böbrekleriyle yaşamını sürdüremez hale gelirse de o zaman bu fonksiyonu yerine koyabilecek başka bir şey yapılacak ki bu da diyaliz veya böbrek nakli olacaktır. Bu yöntemler belki ileride başlı başına makale konuları olacaktır ama burada şunun altını önemle çizmeliyim ki hiçbir organımızın son döneminde ( Kalp, karaciğer, beyin gibi) bu kadar yaşamı kurtarıcı tedavi yöntemi geliştirilememiştir. Evet bu tedavilerin de kendine göre sorunları vardır ama hastalara kabul edilebilir uzunlukta ve kalitede yaşam şansı tanırlar. Yeter ki bu yöntemler zamanlı bir şekilde, hastaya uygun yöntem seçilerek, uygulamaya konsun ve etkin bir biçimde de uygulansın. Bu hastalıkla yaşamını sürdüren hastalarımız da bardağın dolu kısmını görmelidirler. Unutmamalılar ki hekimlerin onlara yardımı ancak onların kendilerine yardımıyla mümkün olacaktır.

  • Ders başarısızlığı neden olur?

    Okulların yarıyıl tatiline girmesiyle birlikte bazı evlerde mutluluk bazı evlerde ise hüzün yaşanmaktadır.

    Hüzün genel bir matem havasına dönüşmüş bile olabilir. Peki bu matemin nedeni nedir ? Bir dostumuzu veya yakınımızı kaybetmediğimiz halde niçin yas havası içindeyizdir ?

    Çocuğumuz karne almıştır ve karnesinde birçok zayıfı vardır ya da ders notları istediğimiz oranda yüksek değildir. Anne babalar olarak biz matem havasını yaşarken, çocukların yaşadıkları ders başarısızlığı onların sosyal ve psikolojik durumunu etkiler. Sonuç olarak ise çocuğun aile ile ilişkilerinde bozulma söz konusu olabilir. Ders başarısızlığından dolayı çocukların yaşadığı ruhsal sorunlar çok önemlidir. Ancak öncelikle okul ve ders başarısızlığı nedir bunun üzerinde durmak ve sorunu anlamak gereklidir.

    Okul veya ders başarısına etki eden bir çok durum vardır. Ders başarısına en büyük etken çocuğun zeka kapasitesidir. Bu ise çocuğun okuduğunu, anlatılanları ve aktarılan bilgileri kolay kavramasına neden olur. Çocuk eğer belli bir zeka kapasitesine sahipse öğretilenleri daha kolay aklında tutar. Zekanın belli bir seviyede olmasını daha çok doğumsal özellikler belirler. Hepimiz belli bir zeka kapasitesiyle doğarız, bunu değiştirmek veya bununla oynamak mümkün değildir. Doğum sonrası çevresel etkenler de var olan zekanın en yüksek performansta çalışmasını sağlamada etkilidir. Var olan zeka kapasitesi eğitimle ancak bulunduğu oran kadar etkili olabilir.

    Ders başarısızlığı yaşayan çocuğumuzun zeka kapasitesini göz önünde bulundurmamız şarttır, çünkü çocuğumuzun beklide kapasitesi ancak bu kadardır ve bunu kabullenmemiz gerekmektedir.

    Çocuğumuz normal zeka kapasitesine sahip ama halen ders başarısızlığı yaşıyorsa sıklıkla bunun en önemli nedeni, çocukların belli bir sorumluluk içerisinde kendilerini hissedip, okul sonrası gerekli ders çalışma saatlerini düzenlememeleri ile kendini gösteren durumdur.

    Sorumluluk duygusu çocuğu kazandırılması gereken en temel becerilerden bir tanesidir. Sorumluluk erken çocukluk döneminden başlayarak çocuğun yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevler vermekle başlar. İki buçuk yaşından başlayarak döke saçada olsa çocuğun çorbasını kendi başına içmesine fırsat vermek, oyuncaklarını toplamasını beklemek, kendi odasında kendi yatağında yatmasına ortam hazırlamak, sorumluluk konusunda; çocuğu cesaretlendirici ve destekleyici bir ortam sağlar. Böyle bir ortam çocuğun kendi kendisine yetmesine ve kendi kendini yönetmesine fırsat vereceğinden onun kendine olan güvenini de artıracaktır. Çocuğa küçük yaşlardan itibaren her alanda aşılanan sorumluluk bilinci ders sorumluluğunu almasına da yansıyacaktır. Okulda ve derslerinde başarılı olmak öğrencinin sorumluluğudur. Öncelikle bunun bilinmesi ve buna göre hareket edilmesi gerekir. Öğrencinin ders çalışırken anne babasının onun yanında olduğunu ve gerektiği yerlerde kendisine yardımcı olacaklarını bilmesi çok güzel. Ama bu, anne babanın, çocuğun ödevlerini yapması, onun sorumluluklarını yüklenmesi anlamına gelmemelidir. Karnede gelen zayıflar yüzünden anne babanın matem havasında olması da çocuğun kötü sonuçları yaşamasını ve değerlendirmesini engelleyebilir. Kötü notlar için bizlerden çok çocuklarımızın hüzün ve matem yaşamasına fırsat verelim.

    Çocuğunuzun zeka kapasitesi yeterli, uygun sorumluluk bilinci var ama halen ders başarısızlığı yaşıyorsa çevresel etmenleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Çocuğunuzun gittiği okulun genel durumu, öğretmeninin özellikleri, sınıfın özellikleri, verilen eğitimin kalitesi, eğitime ek olarak sağlanan imkanlar çocukların başarısını direk olarak etkiler. Bütün bu noktalarda belirgin problem olmamasına rağmen çocukta görülen ders başarısızlığında önemli olabilecek diğer etmenler çocuk ruh sağlığını ilgilendiren konulardır.

    Ders başarısızlığının mutlaka bir nedeni vardır, bunun için çözüm arayışına girmek, uzmanlardan yardım almak önemlidir. Başarısızlığı olan çocukların yaşıtları ile kıyaslanmadan ve özgüvenleri zedelenmeden, ders başarısı için yönlendirilmeleri önemlidir. Çocukların bu türlü sıkıntıları varken anne babanın aşırı ilgisiz ve aşırı kontrol durumları, çocukların bu durumlarının devam etmesine neden olur.

    Eğer çocuk ders başarısızlığı yaşıyorsa hemen çocuğa yapılan suçlamalardan vazgeçip, çocuğun niçin bu sorunu yaşadığı araştırılmalıdır. Ayrıntılı psikiyatrik muayene ile ders başarısızlığının nedenleri araştırılmalıdır. Zaman geçirmeden soruna müdahele edilmelidir. Aileden, okuldan veya çocuğun kendinden kaynaklanan problem çözülmeye çalışılmalıdır.

    Çocukta eğer Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğu varsa ders başarısızlığı önemli bir belirti olabilir. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun yanı sıra Özgül Öğrenme Bozukluğu, Uyum Bozukluğu, Kaygı Bozuklukları, İki Uçlu Duygu durum Bozukluğu gibi psikiyatrik bozukluklarda ders başarısızlıklarına neden olabilir. Psikiyatrik rahatsızlıklar ders başarısızlığının yanında ek belirtiler ile kendini gösterir.

    Psikiyatrik rahatsızlığın tedavi edilmesi ile ders başarısızlığında düzelme belirgin olarak görülür.

    Önemli olan anne babaların çocuklarına vakit ayırarak, onların durumlarından haberdar olmaları ve bu türlü problemler, tamamen çocuğun yaşamında pekişmeden gerekli önlemler alınmalıdır.

  • İntihar Vakaları

    İntihar Vakaları

    Son yıllarda medyada farklı yollarla intihar girişimleri haberlerine sıkça rastlamaktayız. Aşırı dozda ilaç alımı, silahla kendini vurma, kendini asma, yüksek bir yerden atlama gibi şekillerde hayatına son verme girişimlerine başvuran bireyler karşımıza çıkıyor. Sadece ülkemizde değil tüm dünyada intihar vakaları en önemli ölüm sebeplerinden. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre intihar, toplumda ilk on ölüm nedeni arasında. 15-24 yaş grubunun ölüm nedenleri arasında ise intihar ikinci sırada yer almakta. İntihar girişiminde bulunan kişiler gerçekten ölmek arzusunda olabileceği gibi, bu davranışıyla ruhsal acısını, çaresizliğini, umutsuzluğunu dile getirme amacında da olabilirler. Ülkemizde batı toplumlarına göre daha düşük düzeyde intihar vakaları olmasına karşın, özellikle gençlerde intihar oranlarında yükselme görülmekte. Ülkemizde üniversite öğrencileri arasında yapılan bir çalışma, gençlerin %42’sinin bir zaman kendini öldürmeyi düşündüğünü ve %7’sinin girişimde bulunduğunu saptamıştır (1). Bu oran bize intiharın gençlerde çok dikkat edilmesi gereken bir durum olduğunu söylemektedir. Ruh sağlığı profesyonelleri olarak bizler, bir defa bile olsa kişinin aklından kendini öldürme düşüncesinin geçmesinin dikkate alınması gerektiğini savunmaktayız. Ki nitekim yapılan bir çalışmada, intihar fikrinin dile getirilmesinin intihar girişimini yordayan önemli bir etken olduğu gösterilmiştir (2). Bu nedenle, eğer yakınlarınızda kendini öldürme düşüncesi olan kişiler varsa, en yakın zamanda mutlaka bir uzmana başvurması gerektiği konusunda onu bilgilendirmeniz intiharı önlemek için çok ama çok önemlidir.

    Bir insanın yaşamına neden son vermek istediği, intihar davranışı için risk faktörlerinin neler olduğu bir çok çalışmada araştırılmıştır. Öncelikle erişkinlerde yapılan çalışmalarda umutsuzluk ile intihar girişimi arasında anlamlı bir ilişkinin olduğu görülmüştür. Bu demek oluyor ki kişinin umutsuzluk düzeyi arttıkça intihara eğilimi daha fazla oluyor. Hayata dair bir umudu kalmayan kişiler daha kolay hayatına son verebiliyor. Buradan hareketle depresyonun intihar ile en ilişkili ruhsal bozukluk olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü depresyondaki kişide yoğun olarak umutsuzluk ve çaresizlik duyguları ön plana çıkmaktadır. Bunun yanında intiharı tetikleyen unsurların aile içi sorunlar, erkek yada kız arkadaş ile ilgili sorunlar, sıkıntı verici yaşam olayları, madde kullanımı, göç, psikiyatrik hastalıklar, yalnız yaşama, düşük sosyoekonomik düzey gibi faktörler olduğu bilinmektedir (4). Bu unsurlar intihara eğilimi arttırmaktadır.

    Ergenlerde ise intihar girişimlerinin yaklaşık üçte ikisinin ölme arzusundan farklı güdülerle gerçekleştirildiği bildirilmiştir. Burada intihar dürtüsel bir özellik gösterebilir. Asıl motivasyonun başkalarını etkilemek, dikkat çekmek, sevgi ve nefreti iletmek ya da hoşnutsuz bir durumdan kaçmak olabileceği düşünülmektedir (3). Burada ebeveyn tutumları önemli bir yere sahiptir. Ergenle güvenli bir ilişki kuran ebeveynler, onun duygularını ifade etmesine olanak sağlamaktadır. Aileler ergene ne olursa olsun koşulsuz sevildiğini hissettirmekle yükümlüdür. Ergenin başına gelen olumsuz durumlardan kaçmak yerine paylaşmasına izin vermek ve beraberce çözüm aramak ergenin yalnız olmadığını hissetmesini sağlar. Cezalandırıcı ebeveynlere ergenin sorunlarını anlatması daha zor olabilir ve bu da ergenin giderek yalnızlaşmasına yol açabilir.

    İntihara yol açan bir başka unsur ise duyguların söze dökülememesi olabilir. Kişi kendini ifade etme biçimi olarak intiharı kullanabilir. İfade edemediği çatışmaları intihar yoluyla çevresine duyurmuş olabilir. Duygularını tanıma ve tanımlama zorluğu çeken kişiler intihara daha eğilimli olabilmektedir. Küçük yaşlardan ibaret çocukların duygularını tanımasını, ifade etmesini sağlamak ileriki yaşlarda bu zorlukları aşması için önemli bir yere sahiptir.

    Özetle, intihar davranışından önce intihar düşüncesinin farkedilmesi kişinin hayatı için koruyucu bir önem arz etmektedir. Ebeveynlerin, çocuğun kendine zarar vermeyle ilgili bir eylem veya düşüncesi olduğunu farkettiğinde mutlaka bir uzmandan yardım alması gerekmektedir.

  • Çocuk Tacizlerinin Önüne Geçebilmenin Yolları

    Çocuk Tacizlerinin Önüne Geçebilmenin Yolları

    Son zamanlarda çocuklara dair cinsel istismar haberlerinin ve hukuksal düzenlemelerin fazlaca gündemde yer alıyor olması ailelerin bu konu ile alakalı kaygılarını arttırmış durumda.

    Bizler de bu yazımızda cinsel istismar nedir ve korunma yolları nelerdir, sizleri aydınlatmak istedik:

    1. Cinsel istismar nedir?

    Cinsel istismar, ruhsal ve fiziksel açıdan henüz cinselliği anlayabilecek olgunluğa gelmemiş çocuk veya ergenin kendisinden en az 5 yaş büyük bir kişi tarafından cinsel haz amacıyla zorla veya ikna edilerek olgun bir kişi tarafından cinsel doyum amacıyla kullanılmasıdır.

    Bu türden bir davranışa cinsel istismar diyebilmek için davranışı yapan kişi ile mağdur arasında beş yaş farkın olması önemli bir psikolojik ve hukuksal kriterdir. İstismarın bütün türlerinde çocuğun rızasının olup olmaması kriter değildir.

    1. Taciz en çok hangi çevreden geliyor?

    Çoğunlukla çocuğun ve ailenin tanıdığı ve belirli bir düzeyde güvendiği büyüklerden geliyor.

    1. Cinsel istismar ile ilgili çocuğa nasıl bir eğitim verilmeli?

    Çocuklar onlara ne öğrettiğimizden çok çevremize nasıl davrandığımızdan öğrenirler.

    Çocuklarımıza sadece fiziksel değil, ruhsal konularda da sınır koymakta da zorlanıyorsak, o da bir başka yetişkine sınır koyarken zorlanacaktır. Örneğin, çocuğunuz arkadaşıyla oyuncağını paylaşmakta zorlanıyor ve siz inatla onun bu davranışının arkadaşını üzdüğünü, ona oyuncağını vermesini öğütlüyorsanız, o da bunu “canın istemese de hoşuna gitmeyen bir şeyi bir başkası için yapmalısın”ı öğrenecektir. Bir başka örnek verecek olursak, çocuğunuzu sıkıştırarak, zorlayarak seviyorsanız ve o bu duruma itiraz ettiğinde “ama bak beni üzüyorsun”u ifade eden eleştirilerle çocuğunuzu zorluyorsanız, o da bir başka kişiyi bedeni konusunda sınırlamayacaktır ve kendisine yapılanlar konusunda izin verecektir.

    Bu örneklerden yola çıkarak öncelikle çocuğunuzun size koyduğu sınırlara saygı duymalısınız ki o da bir başkasına “hayır” derken zorlanmasın.

    Diğer önem verilmesi gereken durumlar, ailenin çocuklarına herhangi birisi onlara istemedikleri şekilde dokunduğunda veya onların kendilerine/başkalarına dokunması istenildiğinde “hayır” demeyi öğretmesidir.

    Herkesin olduğu gibi onların da bazı “özel” vücut bölgeleri olduğu, bu bölgelerin adlarının ne olduğu, buralara kimlerin ne şartlarla nasıl dokunabileceği anlatılmalı ve bu sınırları korumaları için yüreklendirilmeliler.

    1. Çocuğun bir tacize maruz kaldığının belirtileri nelerdir?

    • Çocuğun normaldeki halinden daha içe kapanık veya huzursuz olduğu durumlar

    • Geceleri uykuya dalmakta güçlük, sıkça kabus görme

    • Bulunduğu yaşın gerisinde bazı davranışlara dönme hali (alt ıslatma gibi)

    • Öfke patlamaları yaşıyor olması

    • Bazı yer veya kişilerden korkma/çekinme hali

    • Yemede düzeninde değişim (azaltma veya artma)

    • Cinsel konular hakkında yaşının ötesinde bilgi artışı (daha önce hiç söylemediği argo kelimeler gibi)

    • Oyuncakları ile oynarken yaşının ötesinde bilgide cinsel hareketler ile oynaması

    • Kendine zarar verme davranışları (tırnak yeme, kesme, saç yolma, vb.)

    • Evden/okuldan kaçma

    • Genital bölge, anüs veya ağız çevresinde ağrı, renk değişimi (çürüme gibi) veya kanama

    • Tuvalet yaparken ağrı (birden çok defa)

    1. Peki aileler böyle bir durumla karşılaştıklarına dair şüphelenirlerse ne yapmalı?

    Öncelikle çocuklarını korkutmadan, güven veren bir ses tonu ve sakinlikte durumu çok da sorgular gibi görünmeden son dönemde canlarını sıkan ya da onları zorlayan olayları ve kişileri sorabilirler. Bu noktada sakin kalmakta zorlanacaklarını düşünen aileler bir uzmandan (psikolog, psikiyatr) destek alabilirler. Çocuğun ilk açıklamasına verilmesi gereken tepkiler oldukça önemlidir;

    • Çocuk sakin bir şekilde; telaşlanmadan, öfkelenmeden dinlenmeli,

    • Çocuğa inanılmalı, kendisine olanların onun suçu olmadığı anlatılmalı.

    Çocuklarda olanları anlatırlarsa; istismarcılarının onlara zarar vereceğinden, ebeveynlerini üzüp öfkelendireceklerinden, ailelerinin dağılacağından (özellikle de tacizci aile üyesi ise), ailelerinden koparılacaklarından korkarlar.

    • Çocuk, tacizcinin ona tekrar zarara vermesi ihtimaline karşı korunmalıdır.

    • Bu noktada adli makamlarla iletişime geçmek gerekir. Çocuğun olası tıbbi sorunlarının tedavisi için tıbbi yardım alınırken bir ruh sağlığı profesyoneli ile iletişime geçerek mağdur çocuğun değerlendirilmesini ve gerekli görülen desteği almasını sağlamak önemlidir.

    • Unutulmaması önemli olan nokta şudur: üstü kapatılarak veya olmamış gibi yaparak çocukların böylesi ciddi bir olayın üstesinden gelmesini beklemek yarardan çok zarar verecektir. Susmak veya susturmak yaraları derinleştirirken konuşmanın iyileştirici olduğunu ve çocuk istismarı konusunda yetkin psikoterapist desteğinin iyileşmeyi hızlandırıcı olduğunu biliyoruz.

    • Olayın açığa çıkması sonrasında çocuğa adli süreçler konusunda bilgilendirme yapmak gerekir. Ona nasıl bir süreç yaşanacağını önden basitçe anlatmak süreci daha az sorunlu yaşamasına yardımcı olacaktır.

    • Çocuğun ailesi tarafından sevilmeye devam edildiğinin hatırlatılması, olanların onun suçu olmadığı ve ailesinin onu sevmeye devam ettiğinin çocuğa açıkça söylenmesi iyileşmenin başlaması için son derece önemlidir.

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı kim tarafından konulmalıdır?

    DEHB tıbbi bir bozukluktur. Tıbbi bir tanı olduğundan dolayı tanısı bir DOKTOR (Çocuk ve Ergen Psikiyatristi) tarafından konulmalıdır. Gereğinde beraberinde çalıştığı psikolog ve gelişim uzmanlarının değerlendirmeleri ve yardımları istenebilir.

    Çocuk ve Ergen Psikiyatristi dışında kişilerin tanı koymasının ne gibi sakıncaları olabilir?

    Tıp eğitimi almamış, çocuğu ya da genci bir bütün olarak değerlendirme becerisine ve eğitimine sahip olmayan birisinin tanı ya da tedavi sürecini üstlenmesi çok ciddi riskleri beraberinde getirir. Nörolojik, hormonal veya immünolojik bir tablo çok rahatlıkla psikiyatrik durumlarla karıştırılabilir. Bu nedenle DEHB ya da herhangi bir psikiyatrik hastalık tanı ve tedavi süreci mutlaka bir doktor tarafından yönetilmelidir.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nu tanısını koymada kullanılan yardımcı bir tanı testi var mıdır?

    DEHB tanısında son dönemde Amerikan gıda ve ilaç dairesi (FDA) Neurofeedback’ın tanıda yadımcı bir inceleme olduğunu duyurmuştur (DEHB tedavisinde kullanımı değil). Bu yöntem dışında EEG, beyin MR, Beyin Tomografisi, SPECT vs gibi beyin yapısını inceleyen yöntemler tanı koydurucu değildir. Bu yöntemler daha çok DEHB’nin anlaşılmasına yönelik araştırmalarda kullanılır.

    Çeşitli dikkat alt tiplerinin değerlendirmelerinde kullanılan psikometrik testler bize ek bilgiler sağlayabilir fakat Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğuna yalnızca test ile karar verilemez. Yani okullarda ya da çeşitli merkezlerde yapılan dikkat testleri ile DEHB vardır yada yoktur denmesi doğru değildir. Aileleri yanlış sonuçlara götürebilir. Bir zeka değelendirmesi gerektiğinde yada öğrenme güçlüğü araştırıldığında psikometrik testler istenebilir ama DEHB için tanı koydurucu değildir.

    Dikkat Eksikliğinin tanısında temel yöntem nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun tanısında temek yöntem klinik görüşmedir. Bu görüşmede mümkün olduğunda çok kaynaktan bilgi alınmaya çalışılır. Bu bilgiler ışığında DEHB ile karışabilecek ek hastalıklar ayırt edilmeye çalışılır. Ayrıca bu görüşmelerde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’na sık eşlik eden hastalıkların (Tik bzk, Kaygı bzk, davranım bzk, Depresyon) olup olmadığı da değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmeyi yapacak olan hekimin eğitimi, yeteneği ve en önemlisi bu alandaki tecrübesi kritiktir.

    Kimlerden bilgi almak gerekir?

    Çocuk, aile ve okuldan alınacak bilgiler, gerektiğinde istenecek testler ile tanıya ulaşılmaya çalışılır.

    Çocuk ile yapılacak olan görüşmede okulda ya da evde mevcut olan belirtiler gözlenmeyebilir. Evde çok hareketli bir çocuk muayene ortamında farklı davranabilir. DEHB tanısı koymak için muayene ortamında tüm belirtilerin gözlenmesi şart değildir. Önemli olan günlük yaşamı sırasında okul, arkadaş ve aile ortamında belirtilerin ne kadarının gözlendiğidir. Bazen yaş nedeni ile çocuk sorunları anlatmakta güçlük çekebilir. Çocukla görüşmede çocuğun duygudurumu, okul ve arkadaş ilişkileri, aile içindeki yaşantısı hakkında bilgiler alınmaya çalışılır.

    Aile görüşmesi tanı açısından en önemli görüşmedir. Eğer mümkünse anne ve babadan birlikte görüşmede olması farklı açılardan bilgi alınması adına önemlidir. Sorunların başlangıcı, hangi dönemlerde artıp azaldığı anlaşılmaya çalışılır. Geçmiş hastalık öyküsü, çocuğun gelişim hikâyesi alınmaya çalışılır. Menenjit, epilepsi, kafa travması, dil ve motor alana yönelik gelişimsel sorunların varlığı önemlidir.

    Gereğinde birebir yapılan bir görüşme ile öğretmenden bilgi alınması önemlidir. Dikkatin yoğun kullanılmasının gerektiği, evden çok daha fazla kuralın bulunduğu okul ortamında çocuğun davranışlarının öğrenilmesi tanı açısından önemlidir. Akademik durum, arkadaş ilişkilerine yönelik bilgiler bu görüşmede mutlaka öğrenilmelidir.

    Öğretmen, Aile ve Çocuk formları rutinde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu ve eşlik eden hastalıkları saptamakta son derece pratik ve önemli bilgilere ulaşılmasını sağlar. Hastalığın belirtilerinin varlığı ve şiddeti hakkında bilgilere formlardan ulaşılmaya çalışılır.

    Psikometrik testler ile (dikkat eksikliği testleri, zeka testleri vs) öğrenme güçlüğü ya da zeka seviyesinin saptanması gereken durumlarda kullanılabilir. Hiçbir psikometrik test tek başına tanı koydurucu değildir.

    Saygılarımla

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Yeme bozuklukları, tanı ve tedavisi

    Yeme bozuklukları, tanı ve tedavisi

    Çocukluk çağında görülen başlıca yeme bozuklukları çocukluk çağı obezitesi, pika, ruminasyon bozukluğu, post travmatik yeme bozukluğu, aşırı beslenme, seçici gıda reddi, anoreksiya nervoza ve bulimiya nevrozadır. Çocukluk ve ergenlik döneminde görülen yeme bozuklukları çocukların yaşamlarını birçok açıdan olumsuz etkilemekte, hatta bazen yaşamı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilmektedirler, bu yüzden erken dönemde tanı ve tedavi çok önemlidir.

    Bazı yeme bozukluğu olgularında psikososyal nedenler, uyaran azlığı, duygusal ve fiziksel ihmal, anne babada ruhsal patoloji gibi çevresel nedenler bildirilirken bazı olgularda ise yeme bozukluğunun organik yönüne dikkat çekilmektedir.

    Erken dönem anne bebek ilişkisi bebeklik dönemi ve ilerleyen yıllarda yeme bozukluklarının gelişiminde önemli bir zemin oluşturur. Yeme yedirme ilişkisinin bebeklik dönemi ile başlayan süreci ve ebeveyn tutumlarının değerlendirilmesi gerekir. Ebeveynlerin, çocuklarının beslenme problemi ile ilgili kendi duygularını da kontrol etmede desteğe ihtiyaçları vardır. Bazı anneler iyi anne olmayı çocuğunu iyi beslemekle eş tutar ve tüm dikkatlerini yeme-yedirme ilişkisine veririler. Çocuğun neyi, nerede, nasıl yemesinden çok ne kadar yemesini önemseyerek öğün zamanlarında ilişkide gerginlikler yaşarlar. Beslenme öyküsünün alınması, probleme yol açan olası dinamiklerin belirlenmesi açısından çok önemlidir.

    Bebeklik döneminde aşırı beslenme ve obezite yanısıra bebeklik anoreksiyası olguları da bildirilmektedir ancak anoreksiya nevroza ve bulimiya nevroza genellikle ergenlik döneminde görülen yeme bozuklukları içinde ilk sıralarda yer alır. Her iki sorunda da beden ağırlığı ile aşırı uğraş olmakta ancak bulimik olgularda engellenemeyen tıkınırcasına yeme atakları ve kilo almayı kontrol etmeye yönelik kusma ve aşırı egzersiz gibi davranışlar görülmektedir.

    Obezite ise bütün dünyada ergen ve çocuklarda epidemik bir problem olacak biçimde artmaktadır. Obez hastalar, çalışmalarda genellikle tıkınırcasına yeme bozukluğu olan obezler ve tıkınırcasına yeme bozukluğu olmayan obezler şeklinde iki alt gruba ayrılmaktadır. Tıkınırcasına yeme bozukluğu olan obezlerin kiloları fazla yemeleri ile ilişkilidir ve diğer gruba göre psikopatolojileri de fazladır. Tıkınırcasına yemesi olanlarda özellikle depresyon oranları yüksektir. Dürtüsellik, saldırganlık ve öfke; yeme bozukluğu olan hastalarda görülen önemli psikopatolojik özellikler arasındadır. Özellikle tıkınırcasına yeme bozukluğu olanlarda dürtüsel özellikler yüksek bulunmuştur. Dürtüsel çocukların lezzetli yiyeceklere karşı daha yatkın oldukları, bu nedenle de diyet programlarına daha fazla dikkat etmek gerektiği bilinmektedir. Yeme bozukluğu olgularının kapsamlı olarak ruhsal durum değerlendirmelerinin yapılması ve yeme bozukluğuna yatkınlık sağlayan sorunlar varsa tedavisi önemlidir.

    Çocuklardaki obezite tedavisinin sonuçları erişkinlere göre daha olumludur. Aile desteği alabilmeleri, alışkanlıklarını erişkinlere göre daha çabuk değiştirebilmeleri, egzersiz için daha elverişli olmaları, vücut yapılarının değişime açık olması gibi nedenler çocuklardaki tedavi başarısını arttırmaktadır.

    Yeme bozukluklarının tedavisinde bireysel psikoterapi, aile terapisi, ilaç terapisi ve gerektiğinde hastanede yatarak tedavi yöntemlerine başvurulmaktadır. Özellikle anoreksiya nevroza gibi hayatı tehdit edebilen ve genel tıbbi durumun bozulduğu olguların yataklı servis hizmeti almaları önemlidir.

  • Resim ve çocuk

    RESİM ve ÇOCUK

    Resim, bireyin kendince düzenlemeye çalıştığı karmaşık dünyasını açıklayış biçimi ve zihinsel gelişimin göstergesi sayılabilir.

    Çocuk resimlerinin başlıca önemi,çocuğun düşünce şeklini ve içeriğini yansıtmasıdır. Resim ,çocuğun dış dünyayı algılayışının bir göstergesi kabul edilir. Burada önemli olan görsel olarak yansıtılan konunun ne ifade ettiğidir.

    Klinik açıdan resim kişiliğin değerlendirilmesi ve ya ruhsal bozuklukların tanınmasında yararlı olmaktadır. Tedavide duyguları dışa vurma aracı olarak resim, klinik açıdan tedavi değeri taşımaktadır.

    Bir iletişim aracı olarak resim, çocuğun zeka, kişilik, yakın çevre özellikleriyle iç dünyasını yansıtmaya yarayan bir ifade aracı olarak da büyük önem taşır. Çizimler, zihinsel imgenin kağıt üzerine yansıması olarak görülmektedir. Küçük yaşlarda sözcüklerden daha güçlü bir anlatım aracı olan resim,kişilik-algı-insanlar arası ilişkiler-grup değerleri ve tutumlarının saptanmasında yegane araç değildir ; ancak bu amaçla kullanılan başka bir projektif ölçeğin, gözlem ya da çocukla görüşmenin bir tamamlayıcısı olabilir. Çizim, cümle tamamlama ve kelime çağrışımı gibi diğer projektif tekniklerden farklı olarak, fantezi ve hayal gücü gibi önemli bir boyutu da içerir. Çocuğun resim çalışması bilinçaltında yatan istek ve korkulardan büyük ölçüde etkilenir; ama bu arzuların anlatımı, sembolik veya gizli olabilir. Bu anlamda resim, bastırılmış duyguların arıtılmasını sağlayabilecek bir yoldur.

    Çocuk resmiyle ilgili önemli görüşlerin başında gelişim aşamalarına göre çocuk resmini sınıflandıran görüşler gelir. Buna göre resimle ile gelişim aşamaları üç temel dönem doğrultusunda incelemektedir:

    1.anlamsız, basit karalamalar dönemi

    2.belirgin şekiller dönemi

    3.anlamlı şekiller dönem

    Çocuklar basit karalamalara iki yaşlarına doğru başlar. 2-3 yaşlarında belirgin şekillerin oluştuğu görülür. 3-4 yaşlarında anlamlı şekiller(diyagramlar) ortaya çıkar. 4 yaşına doğru çocuklar insan, hayvan, bina vb. resimlerini çizerek yeni bir aşamaya ulaşırlar.

    Basit karalamalar , belirgin şekiller ile anlamlı şekiller arasındaki en önemli fark şudur:basit karalamalar ve belirgin şekiller kendiliğinden, anlamlı şekiller ise üzerlerinde düşünüldükten sonra ortaya çıkar.

    Daire, çocuğun sanatsal faaliyetinde soyuttan somuta(güneş, insan resimleri vb.) geçişin ifadesidir.

    Çocuk 4-5 yaşlarına kadar hiçbir ayrım yapmadan ve önceden kararlaştırmadan renkleri kullanır. Bu dönemden sonra çocuk, parlak ve açık renklerden başlayarak yavaş yavaş bol renk kullanmaya gidecektir. İlk zamanlar üç ana renkle, kırmızı, sarı ve maviyle yetinir. Uzman gözlemine göre kırmızıyı sık kullanan ya da tüm sayfayı kırmızıyla boyayan çocuklar zaman zaman saldırgan ve iddiacı davranışlarıyla karakterize olmaktadırlar.

    Çocuk resimlerinde en çok insan figürü çizimi söz konusudur. ‘bir insan resmi çiz’ testi ile yapılmış çalışmalarda, çocukların genelde kendi cinsindeki figürleri tercih ettikleri ortaya konmuştur. Bu çocuğun kendi cinsel kimliğini kazanmış olması ile açıklanır

    Çocuk resimlerindeki ev figürü, çocuğun duygusal yaşamının oluştuğu merkezdir. Ev içindeki yaşam resimlerde önemli yer tutar. Ebeveyn figürü ise baskın nitelikteki anne-baba, bedensel büyüklüğü ne olursa olsun genellikle diğer aile bireylerine göre daha büyük çizilir.

    Daha önce de belirtildiği üzere resim çocukları anlamamıza yardımcı bir yöntemlerden sadece bir tanesidir. Tek başına resmine bakılarak çocuğun ruhsal gelişimi ve durumu hakkında genelleme yapılması doğru değildir.

    KAYNAKLAR:

    1. Yavuzer H. Resimleriyle Çocuk. 11. Basım. İstanbul: Remzi Kitabevi; 2005.

    2. Malchiodi C.A. Çocukların Resimlerini Anlamak. 1. Baskı. İstanbul: Epsilon Kitabevi; 2005