Etiket: Önemli

  • “kanser, ailenin hastalığıdır”

    Çağımızın vebası kanser hastalığı; “Kanser, maalesef ailenin hastalığıdır. En sevdiklerimizin duygularına, acılarına duyarsız kalmamız
    mümkün değildir. Aile kavramının güçlü olduğu kültürümüzde, bu ülkemiz için daha da önemlidir” !!

    “AİLE ÖYKÜSÜ MUTLAKA ÖNEMSENMELİ”

    Kanser Taramaları & Taramaları kimlere ve ne kadar sıklıkla tavsiye ediyoruz ?

    Kadınlar, 40’lı yaşlardan sonra her yıl mamografi çektirmeli. Rahim ağzı kanserleri için en fazla 3 yılda bir smear alınması önerilir. Erkekler için eğer yoğun sigara içicisiyse düşük radyasyonla özellikli bir takım tomografik taramalar yaptırabilir. Kolon kanseri için 50 yaşından sonra 10 yılda 1 kolonoskopi yapılabilir. Bir önemli nokta da aile öyküsüdür. Ailede birinci derecede yakında meme kanseri olması, kolon kanseri olması kanser riskini iki kat artırıyor. Kişilerin bu anlamda bilinçli olması erken teşhis açısından önemlidir.

    Kişiler, “Ailemde kanser vakası yok” diyerek genlerine güvenebilir mi ?

    Kanser hastalıklarının sadece yüzde 10 ila 20 kadarında genetik faktörler önemli. Kalan yüzde 80 ila 90lık grup içinse genetik, korunmada önemli görülmemektedir.

    Kanser tedavisinde multidisipliner yaklaşım ne demektir ? Bu yaklaşım tedaviye ve hastaya ne gibi fark ve artılar getiriyor ?

    Birçok branşın bir araya geldiği, birlikte hastayı değerlendirdiği, tedavi yöntemlerine beraber karar verdiği bir düşünme şekli multidisipliner yaklaşım. Onkolojide birçok branşın bir araya geldiği yaklaşımla daha yüksek tedavi başarısına ulaşabiliyoruz. İlgili branşlarla çok yakın
    çalışıyoruz. Cerrahisiyle, ışın tedavisiyle, destek hizmetleriyle, tıbbi onkolojisiyle, teşhise yönelik branşlarıyla, radyolojisiyle, nükleer tıbbıyla, tüm onkoloji hizmeti bir bütündür. Her organ sisteminin kanseri olduğu için her bölümün cerrahisi, onkoloji konusunda deneyimi olması kaydıyla çalışan hekim arkadaşların onkoloji; radyoterapi, teşhise yönelik branşların ve patolojinin bir arada olduğu yoğun bir emeklerin bütünüdür.

    “AKILLI TEDAVİLER DÜŞÜK YAN ETKİYİ BERABERİNDE GETİRİYOR”

    Peki, güncel tedaviler artık hastaları kemoterapi tedavisi sırasında daha mı az yıpratmakta ?

    Kemoterapinin yan etkilerini azaltacak destek tedavileri şuan da daha gelişmiş ve çeşitlenmiş durumdadır. Ek olarak, hedefe yönelik tedaviler (akıllı tedaviler) daha bireye özgün ve daha düşük yan etki profilini de beraberinde getirmektedirler. Uygun tedavinin uygun kanser hastasında kullanımı da bu nedenle çok önemlidir ve uzmanlık gerektirir. Kanser hastalığında “moral” ve “destek” her şeyden önemlidir.

    Kanser hastalarının yakınlarına tavsiyeler !!!

    İyi bir dinleyici olabilmek, hastanın konuşmasını kesmeden müsaade etmek, hastaların duygularına önem vermek ve ona istemediği tavsiye ve zorlamalarda bulunmamak, (Bunu yemelisin, ağlamamalısın gibi), onun yanında olduğunu hissettirmek önemlidir.

    “KANSERİN COĞRAFİ OLARAK GÖRÜLME TÜRLERİ DE FARKLI”

    Kanser hastalığının son 50 yılı dersek, bize kanser vakalarının arttığını söyleyebilir miyiz ?

    Son 50 yılda kanser hastalıklarının sayısında belirgin bir artış yaşandı. Yaşam uzadıkça kronik hastalıklar artıyor.

    Daha uzun yaşatıyoruz ama daha kaliteli yaşatıyor muyuz ?

    Kaliteyi bozan faktörlerden biri kanser. Kanserin coğrafi olarak görülme türleri de farklı. Sindirim sistemi kanserleri arasında kolon kanserini Avrupa’da ve Amerika’da ilk sırada görüyoruz. Ama durum Türkiye’de farklı. Mide kanseri, yemek borusu kanserinin,
    kolon kanserinin çok önüne geçtiğini görüyoruz.

    Kanser hastalığının sosyal ve psikolojik boyutu nedir ?

    Kanser, maalesef ailenin hastalığıdır. En sevdiklerimizin duygularına, acılarına duyarsız kalmamız mümkün değildir. O yüzden psikolojik, finansal, fiziksel sıkıntıları aile bir bütün olarak ve beraber algılar. Aile kavramının güçlü olduğu kültürümüzde, bu ülkemiz için daha
    da önemlidir.

    Psikolojik olaraksa; kanser hastaları ve yakınlarında anksiyete bozukluğu, depresyon gibi hastalık ve umutların kaybı sık gördüğümüz sorunlardandır.

    Son 50 yılda kanser hastalığında artış yaşanıyor !!!

  • Evlilik Olgunluğu

    Evlilik Olgunluğu

    Yaşamında, var olmanın sorumluluğunu duyan insan olgun insandır.”Doğan Cüceloğlu

    Evlilik, iki kişinin birlikte kurduğu bir ilişki kurumudur ve bu kurumun sağlıklı işlemesi için kişilerin belirli bir olgunluğa erişmiş olmaları önemlidir. Türk Medeni Kanununa göre belirli bir yaşta olmak ve ayırt etme gücüne sahip erkek-kadın olmak yeterlidir. Burada anlatılmak istenen ise yeterlilikten ziyade olgunluk olacaktır. Öncelikle evlilik olgunluğuna erişebilmek olgun insan olmak ile mümkündür. Olgun insan üç konuda sorumluluk duygusu gelişmiş kişidir:

    1. Kendini tanıyan,

    2. Diğerlerini tanıyan,

    3. İçinde bulunduğu sistemi tanıyan.

    Evlilik olgunluğundan bahsettiğimizde de aynı boyutlar ortaya çıkar. Evlenme olgunluğu olan biri, yeterince olgunluk kazanamamış kişiye göre kendinin, karşısındaki kişinin ve sosyal ortamının daha farkındadır.

    1. Kendini Tanımak

    Kendimizi tanıma aşamasının ilk adımı, korku kültürü ve değerler kültürü diye nitelendirebileceğimiz iki aile yapısını fark etmek olacaktır.Korku kültüründe; ailede güçlü bir karakter vardır, herkesi denetler, güvenliği sağlar ve kendisinden korkulmasını ister. Asık suratlı ve sert mimikli biridir. “BEN” bilirim der ve diğerlerinin ona tamamen uymasını bekler. Değerler kültüründe; bu yapı gücünü ve anlamını paylaşılan değerlerden alır. Aile içinde adil bir ortam söz konusudur ve bu ortam saygı, sevgi, dürüstlük ve işbirliği ile beslenerek “BİZ” bilincini geliştirir.

    Her insan kendi yaşam öyküsüne sahiptir ve her geçen günde bu öyküsünü keşfetmeye çalışır. Yetiştirildiği ailesine yönelik nasıl bir ortamda ve çevrede büyüdüğünü düşünmesi çok önemlidir. Korku kültüründe mi değerler kültüründe mi yetiştiğini sorgulaması ve kişiliğinde nasıl izler oluşturduğuna bakması gerekir.

    • İç Çocuğunuzu Tanıyın: Siz nasıl bir ortamda yetiştiniz? Aşağıdaki ifadelerden sizi temsil edenlere ‘Evet’, sizi temsil etmeyenlere ‘Hayır’ işaretlemelerini yapın.

    • Sürekli başkalarını memnun etmeye çalışırım; kendimin ne istediğini çoğu kez hiç düşünmem.

    • Kalbimin en gizli köşesinde biliyorum ki ben de bir eksiklik, bir tuhaflık var. Ben normal değilim.

    • Hiçbir şeyi atamam. Değerli, değersiz elime geçen her şeyi biriktiririm.

    • Cinsellikle ilgili olarak kendimi gergin ve huzursuz hissederim.

    • Bir projeye, işe başlamakta güçlük çekerim.

    • Kendime özgü bir düşüncem ve görüşüm yoktur.

    • Sürekli yetersizlik duygusuna kapılır ve bu nedenle kendimi eleştiririm.

    • Gerçekten ne istediğimi bilmediğim duygusu içindeyim.

    • Ne zaman bir konuda itiraz etsem içimi bir suçluluk duygusu kaplar. “keşke, hiç karşı çıkmadan, diğerlerinin istediklerini yapsaydım” diye düşünürüm.

    Bu soruların çoğuna ‘evet’ demişseniz muhtemelen korku kültürünün hakim olduğu bir ortamda yetişmişsinizdir. Ve içinizde utanç yaşayan bir çocuğunuz olabilir. Utanca boğulan bir iç çocuk, evlilikte BİZ’i oluşturmakta zorluk çeker. İlişkisinde güvensizlik, kıskançlık, kaygı ve korku yer alır. Kendini yalnız ve öksüz hissedebilir; çoğunlukla kaygılı kişilikler oluşabilir.

    Bu soruların çoğuna ‘hayır’ demişseniz muhtemelen değerler kültürünün hakim olduğu bir ortamda yetişmişsinizdir. İçinizde yaşamayı seven mutlu bir çocuğunuz olabilir. Sağlıklı iç çocuğu olan insanlar evlilikte BİZ’i oluşturabilir ve ilişkilerinde sevgi, şükür, umut, güven duygularını güçlü bir şekilde yaşar. Kendini dostları açısından zengin görür ve karşılaşacağı sorunları çözme gücünü kendinde görür.

    • İç Tanığınızı Keşfedin: Bu sorular, iç tanığınızın gücünü keşfettiğiniz zaman derinlemesine anlama kazanır.

    1. Evleniyorum mu, evlendiriliyorum mu?

    2. Evlilik kararım bir seçim mi, yoksa geçmişime ya da içinde bulunduğum ortama bir tepki mi?

    3. Evlilikle ilgili beklentilerim benim beklentilerim mi, yoksa farkına varmadan bana yüklenen ‘kültürel şablonun’ beklentileri mi?

    4. Evliliğimde çocuk istiyor muyum?

    5. Anne-baba olmanın sorumluluğunu almaya kendimi hazır hissediyor muyum?

    6. Evlendiğim kişiyle, eşit koşullarda hayatı birlikte yaşamak mı istiyorum, yoksa onun sahibi olup onu kullanmak mı istiyorum?

    7. Hangisi benim için önemli; herkesin haftalarca konuşacağı şaşaalı bir düğün mü, yoksa iki gönlün buluşacağı bir yuva mı?

    8. Evliliğin amacı ne; kavga, dövüş, çekişme içinde üstünlük sağlamak mı, yoksa birlikte yaşayacağımız yaşamın müziğine birlikte dans etmek mi?

    Tanışma süreci içinde pusulanızın aynı yönü gösterip göstermediğinin ya da diğer bir deyişle, birbirinizin inanç ve değerlerinin uyum içinde olup olmadığının farkında olmak ilişkinin geleceği bakımından çok önemlidir.

    1. Diğerini Tanımak

    Olgun insan kendini tanıdıkça karşısındaki kişiyi de tanımaya özen gösterir. Kendisini tanımak adına sorduğu soruların hepsini karşısındakine de yöneltir.

    • Korku kültürü içinde mi, değerler kültüründe mi yetişmiş?

    • Benim tüm özelime tanık olabilecek kadar sorumluluk sahibi mi?

    • İnanç ve değerlerini kendi seçimleriyle oluşturmuş bir mi, yoksa kalıplar üzerinden giden biri mi?

    • BEN ilişkisi mi, BİZ ilişkisi mi bekliyor?

    • Duygularının farkında mı?

    • Haksız olduğunda özür dilemek, gönül almak, ortak değerleri ilişkide yaşatmak gerektiğinin bilincinde mi?

    • Karı-koca ilişkisi içinde mahrem, kırılgan, incinebilir yönlerimi açabileceğim bir can dostu mu, yoksa en yakınıma sızmış bir yabancı mı?

    Evlilik öncesinde eş adayınızı tanımak ve anlamak olgun bir insan olarak sizin sorumluluğunuzdur. Evlendikten sonra  ‘böyle olmandan hoşlanmıyorum’ diye sızlanmak veya onu değiştirmeye çalışmak fayda etmez; yazık olur, mutsuz evliliklere bir de sizinki katılır. Unutmamak gerekir ki, evlendikten sonra konuşması zor olabilecek bir konunun, evlenmeden önce detaylı bir şekilde konuşulması çok önemlidir.

    1. Sistemi Tanımak

    “Kapıyı kapatırım, huzur bozan ailesi dışarıda kalır diyordum; fakat içeride zaten onları temsilen bulunan, onlar tarafından yetiştirilmiş eşim var…”

    Evlilik kurumunun aslında çok önemli bir parçasını oluşturan sosyal ortam, maalesef ki çiftler tarafından ilişkinin başında pek dikkate alınmaz. Ancak olgun insanlar şunu bilir ki, evlendikten sonra eşinin ailesiyle bir şekilde ilişkisi her daim olacaktır. Ve kendi ilişkisi içinde, kayınvalide ve kayınpederinin beklentileri, duyguları ve inançları etkili olabilmektedir. Kişinin hoşuna gitse de gitmese de onlar da BİZ’in bir parçasıdır artık.

    Ailesiyle ilişkimiz korku kültüründe mi değerler kültüründe mi gelişecek diye sorabilmesi gereklidir. Önceden bu soruları sormak ve alınacak cevaplardan korkmamak, kişinin evliliğe dair olgunluğunun ve sorumluluk duygusunun gücünü ifade eder.

    Evliliği düşünen kişiler önemli bir yolculuğa çıktıklarının farkındalar değil mi? Bu yolculuğun sizin yolculuğunuzun olması için kendinizi tanımanız ve bilmeniz gerekiyor ki, yol arkadaşınızı doğru seçebilesiniz. Yolculuğunuz nerede, kimlerle olacak? Yolculuğun içinde yer alacağı coğrafyayı, ekipte kimlerin olacağını bilmekte fayda var. Her an uyanık olmakta fayda var!

    El Mitra bir kez daha söz aldı ve dedi ki: Peki, Evlilik ey üstat?

    Ve o şöyle yanıtladı:

    Birlikte doğdunuz ve sonsuza dek birlikte olacaksınız.

    Birlikte olacaksınız, ölümün beyaz kanatları günlerinizi dağıtıp savurduğu saatte.

    Elbette, Tanrı’nın sessiz belleğinde bile birlikte kalacaksınız.

    Ama birliğinizde mesafeler olsun.

    Göklerin rüzgârları dans etsin aranızda.

    Birbirinizi sevin ama aşk pranga olmasın aranızda:

    Ruhlarınızın kıyıları arasında hep dalgalanan bir deniz olsun aşk.

    Birbirinizin kadehini doldurun, ama aynı kadehten içmeyin.

    Birbirinize ekmeğinizden verin ama aynı ekmeği yemeyin.,

    Birlikte şarkı söyleyip dans edin ve eğlenin, ama ikiniz de tek başınıza olun,

    Bir lavtanın, aynı ezgiyle titreseler de birbirinden ayrı duran telleri gibi.

    Kalplerinizi verin, ama teslim almayın birbirinizin kalbini.

    Çünkü sadece Hayat’ın avucundadır kalpleriniz.

    Birlikte saf tutun, ama yapışmayın birbirinize:

    Çünkü tapınağın sütunları da ayrı dururlar,

    Ve meşe ile selvi büyüyemez birbirlerinin gölgesinde.

    Halil CİBRAN

  • Evlilikte Sınırlar ve Sınırların Önemi

    Evlilikte Sınırlar ve Sınırların Önemi

    Sınır’dan kastımın ne olduğunu detaylı anlatacağım fakat öncelikle şunu belirtmek isterim ki “sınır” sadece karı koca arasında değil, hayatın her alanında kurduğumuz ilişkilerde kıymetli bir öneme sahip. Sınır kelimesini belki en çok “Çocuklara koyulan sınırlar” konusunda okuyor ve kullanıyoruz. Fakat “sınır” doğan her canlı için ölene kadar geçerli ve önemli bir kavramdır.

    Sınır aslında uzay boşluğu ile bizi ayıran sınırla, yani bedenimizle başlıyor. Sonrasında duygusal sınır, ilişkisel sınır, psikolojik sınır, ülke sınırları gibi birçok alanda kendini gösteriyor.Varlığı konfor ve denge getirirken, yokluğu durumunda ise, karmaşa, kaygı ve sağlıksız bir biçimde iç içe geçmiş ilişkiler yaşıyoruz.

    MUTLULUK NEDİR?

    Bana mutluluk ne diye sorsanız, kişinin kendini tanıması ve bu tanımlamadan tatmin olması ve ilişkilerinde bu tanımla kabul görmesi diyebilirim. Bu üçlü sac ayağındaki dengeden başka bir şey değildir mutluluk.

    Mutluluk sınırdır, sınır mutluluktur yani…

    Evlilikte ise sınır, çok ince bir çizgide kendini gösterir. Yani sınırsızlık kadar sınır’ı yanlış yorumlamak da hatalı bir iletişime sebep olur.

    Kişiler birinin karısı, kocası ya da anne babası olmadan önce birer bireydir. Kendilerine dair hassasiyetleri, beklentileri, ihtiyaçları ve istekleri vardır. Tüm bunlar kişinin kendi sınırlarını belirleyen detaylardır.

    BANA SINIRINI SÖYLE SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM!

    Bu konuda eşlere ilk önerim birbirlerinin sınırlarını tanımaları. Bu da ancak karşılıklı samimiyet ve dürüstlükle mümkündür. Özellikle evlilik öncesi dönemde kendi sınırları konusunda dürüst davranan eşlerin evlilikte kendilerini daha güvende hissettiklerini söylemek mümkün. Örneğin, vejetaryan bir insan için evde pişecek yemekler bir sınırdır. Kişinin bu sınırı bilmesi, tanıması ve koruması önce kendisi için sonra da ilişkisi için çok önemlidir.Sınırı koruması gereken kişi öncelikle kişinin kendisidir.

    Maalesef çoğu ilişki rasyonel bir zeminde başlamıyor. Eşler birbirlerine karşı açık konuşmuyor ve ilişkinin en başında sınırlarını korumaya dair bir tutum izlemiyorlar. Bu da haliyle kişilerin birbirlerinin hassasiyetlerini bilmeden yani sınırlarını tanımadan evlenmelerine sebep oluyor. En önemli şeyi erteleyerek başlayan bir ilişkinin çıktısı ise çoğu durumda hayal kırıklığı oluyor.

    “Evlenmeden önce maç izlemezdi.” ; “Evlenmeden önce özel günleri önemsemediğinden bahsetmemişti ve o zamanlar önemserdi.” Bu örnekler uzayıp gidebilir. Eğer maç izleyerek deşarj oluyorsanız, bunu partnerinize en baştan söylemek sizin stresle baş etme kaynağınızı bilmesi, tanıması ve bunu kabullenmesi noktasında ona yardımcı olacaktır. Ya da özel günler sizin için işkence ise, uzun vadede her yıl tanışma yıl dönümünde hediye verecek biri değilseniz, bunu en başta söylemek yine olası tüm sıkıntıların yaşanmaması için ön koşuldur. “Ben özel günlerde hediyeleşmekten hoşlanmıyorum. Bunun yerine hiç beklemediğin zamanlarda seni şaşırtabilirim. Bunun senin için bir sakıncası var mı?” diyen birinin en başta alacağı tepki, eşinin ilk evlilik yıl dönümünü unuttuğu birinin vereceği tepkiden çok daha olumlu ve samimi olacaktır.

    EVLİLİKLE ORTAYA ÇIKAN SINIRLAR!

    Eğer evlenene kadar her şeye “Evet” diyen, her fikre uyum sağlayan biriyseniz ve “Evlendikten sonra nasıl olsa gerçek özelliklerimi zamanla benimser.” Gibi bir düşünceniz varsa üzülerek söyleyebilirim ki bu işin çıktısı hayal kırıklığı olacaktır.

    Sınırlar dünyası çok ilginçtir ki,bir kere çiğnenen sınırın geri dönüşü sınırsızlık ya da çatışmadır.Yani eşinize de kendinize de dürüst olmanız yolun en başında çok önemlidir.

    SINIR İHLALİ!

    Farklılıklar hayatın baharatıdır. Dolayısıyla birçok durumda sınırlarınız çatışabilir. Bu sizden iyi bir çift olmuyor anlamına gelmez. Önemli olan ise “sınırlarınızı koruma biçiminiz.” Partneriniz sizden sınır ihlali gerektiren taleplerde de bulunabilir. Özellikle evliliğin ilk yıllarında çiftler birbirini tam tanımadığı için bu daha mümkündür. Ancak, eğer partnerinizi kırmamak için “Hayır!” demeniz gereken yeri iyi bilmezseniz partnerinizi de ilişkinizi de kendinizi de uzun vadede daha çok yıpratacağınızdan emin olabilirsiniz.

    EVLİLİK BAŞLI BAŞINA BİR SINIRDIR!

    Fakat, burada önemli bir nokta var. Ben sınır meselesini anlattığımda, bazen eşlerden biri “Ben ailece tatile gitmekten hoşlanmıyorum. Eşim tek başına gitsin, ben tek başıma giderim. Bu da benim sınırım.” Diyebiliyor. Bu durumda ise verdiğim cevap şu oluyor. “Evlilik başlı başına bir sınırdır. Eğer bu sınırın gereklerini yerine getirmekte zorlanıyorsanız sistemde kalma fikrini gözden geçirmelisiniz.”

    Evli olma hali, bazı genel kurallara uymayı ve eşlerin birbirlerinin duygusal ihtiyaçlarını karşılamayı yasal olarak taahhüt etme sınırıdır.

    Yani evliliğin getirdiği bir takım gerekliliklerle çelişen sınırlarınız varsa ya da karşı tarafın ihtiyaçlarını karşılamak sizin için ancak sınırlarınızı ihlal etmekle mümkün ise o halde siz bu sisteme uygun bir dizayna sahip değilsiniz. Bu sizi daha kötü veya daha iyi bir insan yapmaz. Fakat bu sınırı toplumun ya da kendi öz ailenizin evlenmenize dair beklentilerine karşı da korumalısınız.

    Bu sebeple kişilerin kendi sınırlarını doğru belirlemeleri evlenmek ya da evlenmemek noktasında da doğru karar almak için çok kıymetli.

    Hepinize sınırlarınıza kıymet verdiğiniz huzurlu günler diliyorum.

    Sevgiyle kalın.

  • Okul Öncesi Dönem ve Anaokulu Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Önemli Noktalar

    Okul Öncesi Dönem ve Anaokulu Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Önemli Noktalar

    Okul öncesi dönemde sağlanan eğitim çocuğun sosyal, fiziksel, bilişsel gelişiminin en hızlı temellerinin atıldığı bir süreçtir. Bu süreç çocukların sosyalleşmelerini sağlayan, paylaşmayı, dayanışmayı ve birlikte alışmayı yeni yeni öğrendikleri bir dönemdir. Erken çocukluk dönemini kapsayan 2-6 yaş arası dönem çocuğun en hızlı gelişim gösterdiği süreçtir. Bu süreçte çocuğun yaşadığı deneyimler sonraki yaşamanın temellerini oluşturur.

    Çocukların gelecek dönemlerdeki başarılarında ve yetişmelerinde bu kadar önemli bir yer tutan okul öncesi eğitime çocuklar ne zaman başlamalı? Okul öncesi dönem çocuğun bebeklikten çıkmaya başladığı 3 yaş itibariyle başlayabilir, fakat bu yaş dönemi çocuklar tüm gün eğitime henüz hazır değildir, başlangıç sürecinde ve minimum 6 ay 3 yaş grubu çocukları yarım gün okula devam ederek okul hayatlarına sağlıklı bir şekilde başlayabilirler. 0-3 yaş bebeklik süreci çocuğun annesi ile kurduğu ilişki, paylaşımlar, etkileşimler, yaşadığı deneyimler, duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması, güvenli bağlanma ilişkisinin kurulduğu ve çocuğun sağlıklı gelişimi için ilk adımların atıldığı bir süreçtir.

    2 yaş civarı çocuklar zihinsel, duygusal ve fiziksel alanlarda gelişim göstererek, kaba motor becerilerinin gelişmesiyle hareketlilik kazanır. Bu yaş civarı çocuklar çevreleriyle ilgilenerek, tepkiler vermeye başlarlar. 2 yaştan itibaren çocuklar anneli oyun gruplarına katılarak yaşıtlarıyla da sosyalleşme imkânı bulur. 3 yaş sonrası artık çocuklar sosyalleşebilecekleri ve aynı zamanda ince ve kaba motor becerilerinin kazanılmasında destek olan, bilgi ve beceri kazanabilecekleri okul öncesi döneme başlangıç yaparak anaokulu deneyimi yaşayabilirler. Her çocuğun biricik olduğunun farkına varılarak gelişim özelliklerini, yetenek ve becerileri ve bireysel farklılıkları göz önünde bulundurulması bu süreçte oldukça önemlidir.

    Aileler okul öncesi kurumları seçerken öncelikle çocuklarını iyi tanıyarak, onların ilgi alanlarının bilincinde olarak anaokulu seçimi yapmaları çocuk açısından çok önemli. Okul öncesi kurumlar çocuğunuzun büyürken daha keyifli vakit geçirmesi, oyunla öğrenmeye başladığı ve diğer çocuklarla iletişim kurarak çocuğun sosyalleşmesine destek olan ortamlardır.

    Bir anaokulunun öncelikle akademik olarak çocukları zorlayıcı yaklaşımlardan kaçınmalıdır. 0-6 yaş grubu çocuklar somut, aktif keşfe ve denemeye dayalı bir öğrenme sistemiyle öğrenebilir. Çocuklara günlük işleyişte bireyselliklerini ön plana çıkarabilecek ortamlar sağlanmalıdır. Unutmayalım ki her çocuk biriciktir ve her çocuğun dünyası farklıdır.     Bir anaokulunda dikkat edilmesi gereken en önemli unsurların başında öğretmen gelir. Öğretmenlerin akademik bilgileri, çocuk gelişimi ve pedagoji eğitimleri ve meslekte minimum 3 yıl çalışarak çocuklar hakkında deneyimi fazla olması önemlidir. Bir anaokulunun öncelikle personellerinin eğitimli ve deneyimli olması, çocukla ilgili yeterli donanıma sahip olunması açısından gereklidir. Öğretmenler çocuk gelişimiyle ilgili yeniliklerden haberdar mı problem çözümlemede aileye ve çocuğa yaklaşımı nasıl bu gibi durumlar göz önünde bulundurulmalı. Kayıt yaptırmadan çocuğunuzun öğretmeniyle mutlaka tanışın vakit geçirin, yardımcı öğretmenler hakkında bilgiler alın. Öğretmenlerin çocuklarla iletişimi ve ilgisi çok çok önemli.

    Okul öncesi kurumlarda dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan birisi, anaokulunda bir psikolog görev alıyor mu? Çocukların gelişimlerinin doğru takip edilmesi, yaşanan olumsuz durumlarda hem aileye hem çocuğa destek verilmesi açısından anaokulunda bir psikoloğun görev alması dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan.

    Okulun branş derslerine yer vermesi, spor ve sanatsal aktiviteler için yeteri kadar materyalleri aktivite saatleri var mı, sanat dallarına dair dersler, etkinlikler bulunuyor mu? Tüm bu sorular okul seçiminde önemli. Okul öncesi kurumlar sadece zihinsel ve motor becerileri geliştirmeye yönelik olmamalı. Birçok farklı alanı içinde kapsayan detaylı bir programa sahip olan, seçenekler sunan anaokulları tercih edilmeli.

        Anaokulları için yukarıda bahsettiğimiz tüm özelliklerin yanısıra okulun fiziksel özellikleri de çok önemli. Anaokulunun çevresi güvenli mi, bulunduğu ortam nasıl, bahçesi var mı, çocuklar rahat hareket edebiliyor mu, sınıflar yeterince rahat ve güneş alıyor mu; tüm bu detaylarda çocuklar için dikkat edilmesi gereken önemli kriterler arasında. Ayrıca okul içerisinde ve çevresinde çocuklar için alınmış güvenlik önlemleri yeterli mi, okulun temizliği, hijyeni çocuklar açısından sağlıklı düzeyde mi gibi sorular anne babalar için dikkat edilmesi gereken detaylar arasında.

        Yazımızı sonlandırırken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalara değinecek olursak, anaokullarının temizliğine çocukların sağlıklı gelişim süreçleri açısından dikkat etmeleri gerektiği, okuldaki oyuncakların sıklıkla yıkanması, mutfak ve tuvalet hijyeni çok çok önemli. Okulda çocuklar rahatça hareket edebilmeli, çocuklara dokunarak hissederek ve deneyimleyerek öğrenebileceği bir okul ortamı sağlanmalıdır. Çocukların akademik açıdan desteklenmeleri için eğitim materyallerinin zengin olması oldukça önemli, etkinlik çeşitliliğiyle çocuklar farklı şeyleri deneyimleyerek öğrenmelidir.

  • Özel Eğitim Nedir? Ne Değildir?

    Özel Eğitim Nedir? Ne Değildir?

    Özel eğitimde amaç; kendi kendine yeterli duruma gelmeleri için bireylere temel yaşam becerilerini kazandırabilmektir. Bu nedenle seanslarda bir dakikayı bile boşa geçirmemek, en verimli şekilde seansı değerlendirebilmek çok önemlidir. Belki o dakika birey; kazandığı yeti ile ileride ebeveyni yanında olmadığında hayatta kalabilmeyi başaracaktır. Aynı zamanda özel eğitimde süreklilik ve işbirliği de olmazsa olmazlardandır.

    Peki yaşam mücadelesi için bu kadar önemli olan bu hizmet ne kadar profesyonel olarak sunuluyor? Her birey için özel eğitimin uygulanış şekli parmak izi kadar özel olduğu halde hangi kişiler bu hizmeti yönlendiriyor? Okul-aile-uzman-hekim işbirliği bu kadar önemliyken özel eğitimde bu konuya ne kadar önem veriliyor? Sadece masa başına alınan çocuk ile sürekli boyama, tak-çıkart, yapma-etme talimatlarıyla yönlendirilen özel eğitim ne kadar başarılı olabilir?

    Özel eğitim için iyi kişiler olabilmek; deneyim, sabır, pratik zeka, ileriyi görebilmek, çözüm odaklı davranabilmek vb. bir çok yetiyi beraberinde getirir. Peki bireyi tanımak için uzun süre onu seansa alıyor olmak önemli midir? Bu konuda ehil olan kişi deneyimiyle seansa aldığı bireyi kısa süreli bir gözlemle dahi kapıdan girdiği ilk andan itibaren az çok tahmin edebilir ve onun hakkında bir öngörü oluşturabilir. Seanslar ve yapılan gözlem, görüşmeler ile bireyin ilerideki gelişim özelliklerine ilişkin bir kestirim gücüne sahip olabilir. Bireye neler kazandırılması gerektiği, nelerin önleminin alınması gerektiği, onu nerelere yönlendirmenin elzem olduğu gibi konular büyük önem taşımaktadır.

    Birey için ilk seansta alınmış olan bir tanı yok ise uygun bir yaklaşımla (ne durumu çok vahim ne de önemsiz göstererek) ebeveynin en iyi anlayabileceği şekilde ilgili uzmana yönlendirme yapılmalıdır. Psikiyatrist, nörolog, fizik tedavi hekimi ya da hepsini içeren tıbbi bir görüş çok önemlidir uzman için. Konulan tanı sonrası hekim ile yapılan görüşmeden itibaren duruma ilişkin bilgi ve izlenecek yol haritası saptanarak aile eğitimi başlatılmalıdır. Varsa okul psikoloğu ve öğretmenle de durum ile ilgili iş birliği için görüşme düzenlenmelidir. Bunlar ile ilgili belirli aralıklarla hekim kontrolleri, test teknikleri uygulanmalıdır. Bireyin ihtiyaç duyduğu özel eğitim ekibi hedefler doğrultusunda iş birliğine dayalı olarak ivedilikle özel eğitim hizmetine başlamalıdır. Örneğin; down sendromu tanısıyla çalışmak için kurumda mutlaka özel eğitim uzmanı, psikolog, fizyoterapist, dil konuşma terapisti gibi uzmanlar eş güdümlü çalışma gerçekleştirmelidirler. Aile eğitimi ve terapisi ile ailenin kaygılı bekleyişi azaltılmaya çalışılmalıdır. Kaygı mutlaka bir miktar olmalıdır ki aile hekim desteğini kesmesin ve özel eğitimi gereksiz bir uygulama olarak görmesin.

    Özel eğitim; bireyi masa başına oturtup sürekli yap-boz, tak-çıkart çalışmaları yapmak değildir. Eğitim yeri; yeri geldiğinde sosyalleşmeyi destekleyecek bir kafe ya da öz-bakım becerilerini kavratacak bir tuvalet ortamı olabilmelidir. Marketten uzman ile birebir olarak yapılan alışveriş, dürtüselliği azaltma amacının yanı sıra, sosyalleşmeyi arttırma, para kavramı kazandırarak sayısal beceriyi ilerletme amacı güdebilmelidir. Drama çalışmaları ile örneğin evde rahatsızlanan ebeveyn için ambulansın nasıl çağrılacağı ve adresin nasıl verileceği gibi hayatta kalma becerisi vb. desteklenebilir. Terapist ile çocuk yolda giderken bir ara terapist çocuğun yanından ayrılır gibi yaparak böyle durumlarda gerçek yaşamda onun nasıl davranması gerektiği şeklinde öğretici çalışmalar yapabilir. Çalışmalar; somuttan soyuta doğru ilerlemelidir. Renksiz bir kalem ile üç nokta çizilerek sayı kavramına girilmemelidir. Önce “tane” kavramı verilerek çocuğun sayı ile nesne arasında ilişki kurabilmesi sağlanmalıdır. Üç adet şekerin üç sayısının yazılı olduğu karton üzerine koyularak nesne-sayı ilişkisi kazandırılabilir. Zımpara kağıdı gibi bir nesneyle üç sayısının çizili olduğu kart üzerinde çocuk parmak ile sayı takibi yaparak çizim becerisini ve yön kavramını geliştirebilir. Sonra kalın, renkli bir kalem ile nokta üzerinden adeta oyun oynar gibi sayı çizme çalışmaları yapılabilir.

    Sözcük dağarcığı çalışmalarında da somuttan soyuta doğru gidilmelidir. Örneğin; araba kavramı için önce maket bir arabayla çalışılmalı sonra araba fotoğrafı daha sonra araba çizimi ile çalışmalarda ilerlenmelidir. Harf kavramı da çocuğa harfe anlam kazandırarak verilmelidir. Örneğin; “tık, tık, tık” şeklinde kapı çalma sesi ile “t” harfi ilişkilendirilmelidir. Ayağında bebeğine “eee, eee, eee” şeklinde sallayan çocuğun önüne “e” harfi yazılı bir kart konularak eylem ile harf arası ilişki kurması sağlanmalıdır. Bu da gösteriyor ki harfler, hayattaki bazı ses ve nesnelerin ifadesi için kullanılan işaretlerdir.

    Özel eğitimde temel alınacak husus; çocuk ve gencin ebeveyn yanında olmadan hayatta kalabilmesine ilişkin temel becerileri kazanmasını sağlamak daha sonra ikincil önemde olan yetilerin kazandırılma sürecine başlamaktır. Çocuk kendi başına yemeğini yiyip, suyunu içebiliyor mu, bağımsız olarak üstünü çıkartıp giyebiliyor mu? Bu temel becerilerin kazandırılmasında da aşamalı olarak çalışmalar sürdürülmelidir. Örneğin; kıyafeti giyme çalışmalarından önce çıkartma çalışmaları yapılmalıdır. Bunda da tek kolu çıkmış bol bir tişört ile çıkartma işlemine başlanılabilir. Çünkü özel eğitim her zaman kolaydan zora doğru ilerleyen bir nitelik taşımaktadır. Yapılan çalışmalar ile ebeveyn mutlaka bilgilendirilmeli ve ailenin desteği alınarak aile aktif hale getirilmelidir. Anaokulu ya da okuldaki öğretmenlerle yapılan çalışmalar konusu paylaşılarak eş güdümlü hareket edilmelidir. Psikiyatrist, nörolog gibi alınan hekim randevuları, kullanılan ilaçlar kurum psikoloğu tarafından takip edilmeli ve hekim ile sürekli diyalog içinde bulunulmalıdır. Parmak izi niteliği taşıyan özel eğitimde çocuğun ileride hangi aşamaya gelebileceğinin ön kestirimi çok önemlidir. Örneğin; yaygın gelişimsel bozukluk tanılı bir çocuğa harfleri olan ilgisi saptanılmışsa oyun yoluyla okuma yazma çalışmaları başlatılabilir. Böylece okula başladığında sosyal problemler yaşayacak olan çocuk okuma yazma becerisi ile artı kazanarak okula başlayacak ve özgüveni daha yüksek olacaktır. Öğretmenin asistanı olan çocuk arkadaşlarına bir şeyleri öğretmek için uğraşacak ve sosyalleşmesi artacaktır. Okuma yazma çalışmaları ile artikülasyon problemlerinin çözümü ve özel öğrenme güçlüğüne eşlik eden problemlerin sağaltımı da mümkün olabilir. Bu çalışmaların başında da çocuğun bir şeyleri ters yazma ve çizme eğilimi için hamur ve zımpara kağıdı ile yapılan harfi ve yönü takip etme becerileri pekiştirilir.

    Özel öğrenme güçlüğü tanılı çocuk ve gençlere zaman zaman uygulanacak CAS ve WISC-R gibi testlerle zeka kapasitesini oluşturan bireysel işlevlere ait zihinsel alanlar arası ilişkiler gözlemlenebilir. Örneğin; çocuğun görsel uzam yeteneği çok ileride iken, kısa süreli işitsel hafızaya eşlik eden ardıl bilişsel işlem alanı arasında önemli bir gelişimsel fark var ise buna ilişkin bilişsel müdahale programı başlatılmalıdır. Ailenin sürekli “ders çalış” ya da öğretmenin “aslında zeki çocuk, çalışsa yapar” gibi sözleriyle düzeltilmeye çalışılan çocuk bir bilişsel müdahale programına ve uzman desteğine ihtiyaç duymaktadır. Temel akademik düzeyin düşük olması ileride toparlanılması zor bir öğretim hayatına yol açacaktır.

    Sonuç olarak; özel eğitim bireye hayatta kalabilmeyi sağlayacak yetiler kazandırması nedeniyle son derece önemlidir. Bu kadar önemli olan bu hizmet ancak ehil olan, özverili kişiler ile verilebilir. Bu hizmetten tam anlamıyla verim alabilmek için okul, aile, uzman, hekim iş birliği ve sürekli yenilikleri takip edip, bunları hayata uyarlayarak sağlanabilir.

  • Hoş Geldin Eylül, Hoş Geldin Hüzün!

    Hoş Geldin Eylül, Hoş Geldin Hüzün!

    Sonbahar Depresyonu ve Korunma Yolları

    Eylül ayı ile birlikte güneş etkisini azaltmaya başladı. Mevsimler ve doğanın değişimi ruh halimizi etkileyen önemli unsurlardan. Bunun yanında işe ve okula dönüş, sorumlulukların artması, havaların serinlemesi eklendiğinde kişiler birtakım ruhsal sorunlar yaşayabiliyor. Bu nedenle genelde eylül ayı hüzün mevsimi olarak tanınmaktadır.

    Yazın enerjisinden kışın durağanlığına geçişte uyum sürecini kolaylaştırmak için sonbahar depresyonu, diğer adıyla “Mevsimsel Duygudurum Bozukluğu” nu tanımak, belirtileri ve etkileyen faktörlerini incelemek faydalı olacaktır.

    Sonbahar depresyonu eylül, ekim aylarında başlayıp, mart ayına kadar sürmektedir. Güneş ışığındaki azalmaya bağlı olarak yaşanan, belirtilerinin belli mevsimlerde yaşandığı bir depresyon türüdür. Her yıl belli aylarda ortaya çıkar ve bir süre sonra etkisini kaybeder. Diğer depresyon türlerinde olduğu gibi mevsimsel depresyonun da hafif, orta ve ağır dereceleri vardır. Hafif mevsimsel depresyon, kişinin günlük yaşamını sürdürmesine engel olmasa da, ağır düzeyde olduğunda kişinin yaşam kalitesini ve işlevselliğini oldukça etkileyebilmektedir.

    OLUŞUMUNDA ETKİLİ FAKTÖRLER

    Azalan Güneş Işığına Bağlı Hormon Değişimleri:

    Bahar ve yaz mevsimi ile birlikte güneş ışınları dünyaya dik açıyla gelir ve gözlerimiz yoluyla vücudumuzda kimyasal enerjiye dönüştürülür. Bu işlemler sırasında da mutluluk hormonu olarak bilinen “serotonin” üretimi artar. Aynı şekilde beynimizde bulunan epifiz bezi de “melatonin” üretiminden sorumludur ve bu hormon karanlık, ışıksız ve kasvetli ortamlarda yoğun olarak üretilir ve uyku hormonu olarak da bilinir.

    Sonbaharda güneş ışıklarının zayıflaması serotonin hormonunun salgılanmasını azaltıp, melatonin hormonunun üretimini artırır. Melatonin hormonu, insanın fiziki hareketlerini yavaşlatan, uykulu ve bitkin yapan sakinleştirici görevindedir. Kişiyi daha az enerjik, yorgun ve isteksiz yapar. Daha az mutluluk, daha fazla uyku odaklı oluruz.

    Psikolojik Nedenler:

    Yaprakların kuruyup sarardığı günlerin ardından kasvetli kış günlerinin ve soğuk havaların geleceğini bilmek, kapalı yerlerde kalma zorunluluğu, sorumluluklar, yazın rahat ve hareketli günlerinin bittiğini düşünmek depresif ruh halini tetiklemektedir.

    Bunların yanı sıra depresyona genetik yatkınlığın olması, tüm bu faktörler ile birleştiğinde mevsimsel depresyonun ortaya çıkmasını kolaylaştırmaktadır.

    GÖRÜLME SIKLIĞI

    Mevsimsel duygudurum bozukluğunun genel popülasyonda görülme sıklığı ise % 4-6’dır. Bu oran yaşanılan bölgenin ekvatora uzaklığı arttıkça yükselmektedir.

    Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir. Ailede depresyon ve diğer ruhsal sorunların varlığında ise, belirtilerin ortaya çıkma ihtimali yükselmektedir.

    BELİRTİLERİ

    • Mutsuzluk, ümitsizlik
    • Değersizlik düşünceleri
    • Uyku bozuklukları (aşırı uyuma/ hiç uyuyamama)
    • Enerji düşüşü, çabuk yorulma
    • Yeme bozuklukları
    • Kaygı
    • Sinirlilik
    • Konsantrasyon güçlükleri
    • Çabuk öfkelenme
    • İş, sosyal ve özel alanda ilgi kaygı
    • Ani ruh hali değişiklikleri
    • İntihar ve ölüm düşünceleri

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Mevsimsel duygudurum bozukluğu tedavisinde tedavi yöntemleri, sorunun kaynağına göre şekillenmektedir.

    PSİKOTERAPİ

    Olumsuz duygu, düşünce ve davranışlarla başa çıkma konusunda psikoterapi oldukça etkili bir tedavi yöntemidir. Bilişsel davranışçı terapi teknikleri yaygın olarak kullanılır. Amaç, birey için bunaltıcı olan negatif örüntü ve problemlerin, onlar ile ilgili düşünce tarzlarını değiştirmelerini sağlamaktır. Üzüntülü ruh hali ile ilgili yeni düşünme yollarının keşfedilmesi, bireylerin işlevselliğini önemli ölçüde artırmaktadır.

    FOTOTERAPİ (PARLAK IŞIK TEDAVİSİ)

    Doğal gün ışığının özellikle sabah saatlerinde alınmasının duygudurum üzerine olumlu ve kalkındırıcı etkisi olduğu bilinmektedir. Parlak ışık tedavisi de bu amaçla kullanılabilir. Bu tedavi için kullanılan cihazlar artık taşınabilir özellikte olup UV ışığı filtrelemektedir.

    Araştırmalar sabah erken parlak ışık tedavisi duygudurumda kalkınmaya ve buna bağlı olarak depresif belirtilerde düzelmeye yol açtığını; sirkadyen ritmde düzenleyici etkisi olduğunu; ilaçların etkilerini artırdığını ve uyku kalitesinde düzelmeye yol açtığını göstermektedir. Melatonin sirkadyen ritmde önemli rol oynayan bir maddedir. Gece ve karanlıkta salınımı artar; gündüz ve ışıkta ise azalır. Melatonin depresyona yol açabilen bir hormondur. Melatonin salınımının parlak ışıkla baskılanması anti-depresan etkiye yol açar. İlaç tedavisinin yapılamadığı gebelik durumlarında da kullanılabilen bir yöntemdir.

    SONBAHAR DEPRESYONU HERKESİ ETKİLER Mİ?

    Mevsim geçişleri, herkesi geçici ya da hafif olarak birkaç gün süreyle etkileyebilir. Ancak asıl mevsimsel depresyon iki hafta kadar sürer. En çok eylül-ekim ortası arasında görülür. Ama iki haftayı geçmesine rağmen kişinin depresif hali yani ruhsal çökkünlüğü devam ediyorsa işinde, ailesinde ve sosyal ortamında işlevselliğini kaybetmiş ya da bedensel yakınmaları devam ediyorsa mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır. İlerleyici bir hastalık olması nedeni ile erken müdahale önemlidir.

    ÖNERİLER VE KORUNMA YOLLARI

    • Mutlaka güneş ışığından faydalanın. Hava güneşli olmasa bile sabah ya da öğlen saatlerinde 20-30 dakika dışarıda zaman geçirmek mevcut gün ışığından faydalanma açısından önemli bir yere sahiptir.
    • Egzersiz yapmak depresyon ile baş etmede önemli yer tutmaktadır. Bağışıklık sistemini güçlendiren ve ruh halini düzenlemeye yardımcı olan egzersizin haftada 3 kere ve en az 30 dakika yapılması önerilmektedir. Spor ve yoga bedensel ve ruhsal rahatlama için önerilen aktivitelerdir.
    • Depresif ruh halinde yeme düzeni bozulabilir. Bu nedenle karbonhidrat ve şeker alımını kontrol altında tutmak gerekir. Dengeli ve sağlıklı beslenme önemlidir. Omega 3 ve D vitamini açısından zengin yiyeceklerin tüketilmesi önerilmektedir. Ruh halini düzenlemeye yardımcı yiyecekler arasında, meyve, sebze, bitter çikolata ve balık yer alıyor.
    • Kapalı alanda çalışırken çalışma ortamlarının ısı ve ışık dengesinin kontrol edilebilir olması önemlidir. Kapalı, loş mekânlar depresif ruh halinizi besleyecektir, bu tür mekânlardan kaçınmalısınız.
    • İlgi duyulan bir çalışma yapın, dikkati başka yönlere kaydıracak uğraşlar edinmek önemlidir. Sevdiğiniz bir hobi edinin.
    • Neşeli arkadaş toplantıları düzenleyin, yalnız olmak yerine kalabalık ortamlarda olun.
    • Sosyal aktivitelere daha fazla zaman ayırın. (sinema, tiyatro vb.)
    • Depresyon, kişinin kendi kendine halledebileceği bir sorun değildir. Kendi haline bırakmak ve yalnız kalmak ya da durumu mevsimsel basit bir yorgunluğa bağlamak sorunun çözümünü daha da zorlaştıracaktır.
    • Alkol tüketimine dikkat edin. Alkol tüketimi bu dönemde artabiliyor ve kısır döngü başlıyor. Bireyler, yaşadıkları sıkıntı ya da ruhsal sorunlarını alkol ile bastırmaya çalışabilir. Alkol, kısa süre rahatlık verse de yaşanan sıkıntının kökleşmesine ve başka problemlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
    • Yaşadığınız durumu “utanılacak bir durum, zayıflık” olarak tanımlamayın.
    • Depresif ruh halindeyken önemli kararlar vermeyin.
    • Günü planlayarak yaşayın. Bu planda mutlaka severek yaptığınız aktiviteler de yer alsın. Mümkün olduğunca günü doldurmak ve sizi meşgul edecek aktiviteler ile uğraşmak size iyi gelecektir.
    • Tedavide en önemli kuralın uzmanların önerilerine uymak ve uygulanan tedaviyi kararlılıkla sürdürmek olduğu unutulmamalıdır.
  • Doğru Eş Seçimi

    Doğru Eş Seçimi

    İnsanın hayatında eş seçimi çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü insanlar hayatlarının yarısını hatta bazen yarısında fazlasını evli geçirmektedir. Eş seçimi de bu evliliği olumlu ve olumsuz yönde etkileyen çok önemli bir faktördür. Eş seçimi birçok yönden karmaşık bir durum olabilir.     

        İlişkilerde eş seçiminin doğru olabilmesi için kişilerin ilişkiye karşı gerçekçi beklentiler içinde olmaları gereklidir. Her zaman tam uyumlu çiftlerin birbirlerini bulması mümkün olmasa bile en azından çiftlerin ortak ilgi alanlarına sahip olmaları ilişkinin sürdürülebilirliğini olumlu yönde etkilemektedir. Araştırmalara göre insanlardan potansiyel bir partnerde en önemli nitelikleri listelemeleri istendiğinde, nezaket, fiziksel çekicilik, heyecan verici bir kişilik ve kazanç potansiyeli listenin başında yer alır. Fakat bir ilişki içinde bulunduğunuzda, bunlar dışında başka şeyler daha önemli hale gelir. Yapılan diğer araştırmalarda,  ilişkilerde sıcaklık ve sadakat ideallerini yerine getirenlerin ilişkilerinden daha memnun olduklarını bulunmuştur. Diğer yandan fiziksel çekicilik, heyecan, maddi olanakların elverişliliği genel memnuniyetle daha az ilişkilidir.

        İlişkilerde bir diğer aranan özellik ise çiftler arasındaki benzerliktir. Araştırmalar, özellikle benzer tutum, zevkler ve değerler paylaşan insanların birbirlerine daha fazla ilgi duyduğunu ve daha mutlu olduğunu göstermektedir. Benzer ilgi alanları ve zevkleri olan eşlerin evlilikten de doyum alma olasılıkları daha yüksek ve boşanma olasılığı daha düşüktür. Uzun süreli bir ilişki için eş seçiminde bir diğer önemli özellik ise sorumluluk sahibi olmaktır. Sorumluluk sahibi olan kişiler, kurallara uyma eğiliminde oldukları ve daha iyi organize oldukları için bu özelliklerini ilişkilerinde yansıtırlar bu da kişilerin daha güvenilir olmasını sağlamaktadır. Sonuncu ama en önemli özelliğe baktığımızda ise duygusal stabilitedir. Birisi ile birlikte yaşamayı zorlaştıran özelliklere bakıldığında, karamsarlık, endişeli olma hali ve öfke en önemlileridir. Duygularını yönetmekte zorluk yaşayan kişilerin diğerleri ile olumsuz ve tartışmalı etkileşime girme olasılıkları çok daha yüksektir. Ayrıca bu kişiler, daha kıskanç ve daha az bağışlayıcı olma eğilimindedirler. Bu da ilişkinin gidişatını olumsuz yönde etkilemektedir.

        Sonuç olarak ilişkilerde önemli olan dengeli bir ilişki kurabilmektir. Eşlerin birbirlerinin özelliklerini bilmeleri ve karşılıklı beklentilerini konuşmaları gerekir. İlişkilerde yaşanan anlaşmazlıklardan kaçınmak yerine, çiftlerin konular üzerinde konuşarak, birbirlerinin hatalarını kabul edip uzlaşmalı bir tutum içinde olmaları ilişkinin daha sağlıklı ilerlemesini sağlayacaktır.

  • Vitiligo’da immunoterapi ile kesin tedavi

    Vitiligo bilindiği üzere otoimmün bir hastalıktır. Yani nedeni tam olarak bilinmeyenler olarak hitap edilen bağışıklık sisteminin kendi kendine saldırısı ile geliştiği bilinen cilt pigmentlerinin kaybı ile gelişen bir hastalıktır.

    Artık tüm otoimmün hastalıklardan eskisi gibi korkmamız gerektiğini düşünmüyorum. Çünkü hepsini immunoterapi ile tedavi edebiliyoruz.

    Vitiligoyu da öyle. Peki nasıl? Bu makalemde sizlere bu tedavinin nasıl temeller üzerinde şekillendiğini anlatacağım.

    Vitiligo tedavisinde immunoterapi bağışıklık system tedavisidir. Bir hastada vitiligo ortaya çıktı ise mutlaka bir altta yatan bir bağışıklık sistem problem veya problemleri mevcuttur. Tedaviye başlamadan önce bu altta yatan vitiligonun mimarı olan bu problemleri tek tek bulup çıkarmak immünoterapistin temel görevidir. Bunları yapabilmek için önce hasta ile oturulur ve uzun uzu konuşulup iyi bir hastalık öyküsünün yanı sıra tüm gerçek öyküsü ve aile genetiği yani soygeçmişi araştırılır.

    Bundan sonra ayrıntılı fizik muayene ve mutlaka Tiroid Doppler USG ile tiroid bezinin ayrıntılı muayenesi yapılmalıdır.

    Fizik muayenede hastanın vücut ısısı çok önemlidir. Hastanın metabolizma hızını , tiroid bezinin çalışıp çalışmadığını bazal vücut ısısından anlayabiliriz.

    Ayrıca pulseoksimetre ile oksijen düzeyi ölçümlenmesi de çok önemlidir. Hastanın var olan oksijen düşüklüğü bir çok öntanıyı kuvvetlendirir.

    Nabızın ölçümü veya aritminin varlığı da yine bu hastalarda çok önemli bulgulardır.

    Fizik incelemede tüm sistemler çok ayrıntılı incelenir. En önemli sistemlerin başında tabii k imide barsak sistemi ve idrar yolları gelmektedir.

    Ayakların muayenesinin önemi büyüktür. Tırnak değişiklikleri tek tek not edilir.

    YAPILMASI ZORUNLU TESTLER:

    Öncelikle ençok etkilenen organlar tiroid bezi, pankreas, karaciğer aksı taranır. Barsak flora analizi mutlaka tüm bağışıklık sistem sorunu için başvuran hastalara yapılması zorunlu testtir.

    Beslenmenin kişiye özel düzenlenmesi de zorunludur.

    Hastanın gluten , laktoz , fruktoz gibi gıdalara karşı intoleransının olup olmadığının araştırılması gerekmektedir.

    TEDAVİ:

    Bazı immün gıdalar vitilligoyu tetiklemektir.

    Ayrıca beslenme bozuklukluklarının varlığı da vitiligo hastalığının ortaya çıkmasında çok önemlidir.

    Biz biliyoruz ki barsak florası ve vitamin emilimleri tüm otoimmün romatizmal hastalıklarda bozulmuştur. Bu bozuklukların tek tek tespiti ve düzeltilmeleri gerekmektedir.

    Genellikle barsak florasında gördüğümüz temel bozukluk candida ve benzeri mantar fırsatçı enfeksiyonunun artışıdır.

    Barsak aerob ve anaerob florada da çeşitli bozukluklar izlenmektedir.

    Bu hastaların genel öykülerine baktığımızda çoğunun çocukluğunda veya hayatlarının bir döneminde aşırı boğaz enfeksiyonları geçirdiklerini , bir çoğunun buyüzden bademciklerini bile aldırmak zorunda kaldığını , kendisinde veya ailesinde astım öyküsü olduğunu ve çok yoğun antibiotik kullanımına maruz kaldıklarını öğreniriz.

    Bu dramatik öykü sonucu barsak floralarının etkilenmemiş olması düşünülemez.

    Dolayısıyla barsak flora analiz raporları incelendiğinde de tamamen vitiligo hastalığına neden yakalanmış olduğu aşağı yukarı tüm detayları ile önünüze serilir.

    Hastalarda bulunan vitamin eksiklik düzeylerinin tespitleri , yaş kilo , cinsiyet gibi faktörler göz önüne alınarak tedavi edilmeleri gerekmektedir. Biz immunoterapistlerin vitamin seviye range’Ier standart aralıklar ile uyumlu değildir.

    Çünkü biz otoimmün hastaları veya immune yetmezlikli hastaları tedavi etmekteyiz . Bu nedenle labaratuar standart rangelerini kullanamayız.

    Hastaların tedavilerinde en önemli prensip hasta uyumunun sağlanmasıdır. Çünkü bu pahalı ve meşakatli bir tedavidir.

    Hasta uyum göstermeyecek ise hiç başlamamalıdır. En az 2- 6 ay sürecek bir süreçte düzenli tedavisini almalıdır. Bu tedavi 1 yıla kadar uzayabilmektedir.

    Beslenmesini düzene sokmalıdır. Asla sigara tüketmemelidir. Aşırı alkol tüketiminden kaçınılmalıdır.

    Mümkünse hiç tüketmemelidir.

    Hastalarda şeker tatlı unlu mamüller mutlaka kesilmelidir. Bu ortak önerimizdir. Bunun dışındaki önerilerimiz kişiye özel yapılan testlerin doğrultusunda olmaktadır.

    Egzersiz hayatımıza sokmamız gereken en önemli unsurdur. Yoga plates gibi egzersizleri tüm vitiligo hastalarına önemekteyim.

    Sebze ve meyvenin bol yenmesi önemlidir.

    Bol su içimi mineral alımı açısından tercih edilir.

    Hastalarda tedaviye yanıt 2 ayda başlamaktadır. Altta yatan immünite yani bağışıklık sorunları çok ağır ise tedavinin hızını etkilemez sadece süresini uzatır. Yani hastanın vitiligo lekeleri iyileşir ancak kalıcı tedavi açısından biz immunoterapiyi uzatırız çünkü bağışıklığı tam olarak düzeltemez isek hastalık geri gelebilir veya başka bir bağışıklık system hastalığı ile hasta sorun yaşayabilir.

    Biliyoruz ki vitiligo hastalarında genellikle beraberlerinde bir otoimmün hastalık daha vardır.

    Örneğin; vitiligo+hashimato tiroidit en bilinen birlikteliktir. Vitiligo + MS (multipl skleroz) vitiligo + iltihaplı romatizmalar veya sedef gibi ……

    Yapılan immunoterapinin en güzel yanı vitiligo iyileşir iken diğer otoimmün hastalıkların da iyileşmesidir. Çünkü immünoterapi bağışıklığımızı tedavi eder.

    Bağışıklığımızın bozulması sonucu oluşmuş olan ne gibi hastalıklar varsa tümü düzelme yoluna girecektir……

  • Hayır Diyebilmek

    Hayır Diyebilmek

    Hem iş hem de sosyal yaşantıda telaffuz edilmesi en zor kelimelerden biri “hayır” dır.

    Neden “hayır” demek bu kadar zor?

    • Genellikle bir şey istenildiği ya da talep edildiği zaman bu istek ya da talebe olumsuz yanıt vermenin o kişiyi reddetmek anlamına geleceği düşünüldüğü için,

    • “Bencil” olarak etiketlenmekten korkulduğu için,

    • Kişiler arası ilişkilerin bozulacağı düşünüldüğü için,

    • Başkaları tarafından sevilme ve onaylanmanın tek yolunun her istek ve talebe “evet” demekten geçtiği düşünüldüğü için,

    • Nasıl ve ne şekilde “hayır” denileceği bilinmediği için “hayır” demek zor gelir.

    Söylenmek istendiği halde söylenemeyen “hayır” lar birikerek kaygıya, öfkeye ya da öz güvenin azalmasına yol açar.

    Neden “hayır” demek gerekli?

    • Kendi yaşam kontrolünüzü elinizde tutmak için “hayır” demek önemlidir. “Hayır” diyemediğiniz için sürekli biriken işleriniz ve başkalarının isteklerini sürekli yerine getirmeniz kendi iş, istek ve ihtiyaçlarınızın ikinci plana atılmasına neden olurken, hayatınızın kontrolünün de elinizde olmadığı hissini açığa çıkarır.

    • Kendinize olan güveninizi kazanmanız için hayır diyebilmek önemlidir.

    • İstemediğiniz şeyleri hayatınızın dışında tutabilmek için “hayır” demek çok önemli.

    • İş yaşamında zamanı iyi yönetmek ve takım çalışmasına uyum sağlayabilmek için “hayır” demek çok önemli. Hayır diyemediğiniz için yapmak zorunda kaldığınız işler, kendi işinizin aksamasına ve akabinde takım çalışmasının olumsuz etkilenmesine yol açar.

    • “Yanlış anlaşılırım, sevilmem, kabul edilmem” vb. kaygılarla “hayır” diyememek kişiler arası ilişkilerin zamanla daha da olumsuz etkilenmesine yol açar. Yanlış yapmaktan, hatalı davranmaktan ve olumsuz değerlendirilmekten korkmadığınızda kolaylıkla “hayır” diyebilecek ve korkularınızın gereksiz olduğunu, aslında insanların hatasız olanı, mükemmeli değil de kendisi gibi hata yapabileni daha kolay kabul ettiğini görebilirsiniz. Böylelikle daha çok sevilen, kabul gören, hatta insanlar sizin sınırlarınızı da net bir şekilde bildiği için daha saygı duyulan biri olabilirsiniz.

    “Hayır” kelimesi genellikle olumsuz olarak algılansa da yerinde ve doğru zamanda kullanıldığı takdirde insanın gelişim sürecinde oldukça önemli ve yararlı işleve sahiptir.

    “Hayır” demek birini reddetmek demek değildir, sadece o an o koşullarda o işi yapamayacağınızı gerekçeleriyle bildirmek demektir.

  • Çocuklarımızı Cinsel İstismardan Nasıl Koruruz?

    Çocuklarımızı Cinsel İstismardan Nasıl Koruruz?

    Yapılan araştırmalarda dünyada her 100 çocuktan 20’si istismara uğramaktadır. Ülkemiz gibi ‘gelişmekte olan’ toplumlarda maalesef ki uluslararası literatürde daha fazla istismar olayı yaşandığı bilinmektedir.  Hiç şüphesiz, cinsel istismar çocuklarımızın başına asla gelmemesini umduğumuz bir olaydır. Öte yandan, bu konuyu uygun zamanda çocuklarımızla konuşmuş olmak, oldukça önemlidir. Çünkü çocuklarımızı cinsel istismardan korumanın en iyi yolu budur. Cinsel istismar konusunda bilgilendirilmiş çocuklar, bu talihsiz deneyimi engellemek ve yaşadıkları istismarı güvendikleri bir yetişkin ile paylaşmak konusunda daha hazırlıklı olurlar. Cinsel istismar çoğunlukla çocuğun yakın çevresindeki biri tarafından gerçekleşmektedir.

    Bu anlamda ebeveynlere düşen ilk ve en önemli görev, çocuklarını cinsellik ile ilgili bilgilendirmeye başladıkları okul öncesi dönemde, tam adıyla kullanılmasa da “cinsel istismar” konusuna değinmektir. Çocuğunuzun cinsel anlamda kendini korumasını sağlamak için bilgilendirici bir konuşmaya “Bedenimiz özeldir, oyun oynamak için kullanmayız ve başkalarının da bedenimizle oyun oynamasına izin vermemeliyiz” gibi bir ifadeyle başlayabilirsiniz. Çocuğunuza “iyi dokunuş” ve “kötü dokunuş”tan bahsedip, başkasına dokunmanın veya başkası tarafından dokunulmanın bir sevgi işareti olduğunu ve birine sarılmayı veya birinin ona sarılmasını, sevmesini istediğinde bunu söyleyebilmeyi öğretmelisiniz.

    Bununla birlikte ona, her dokunuştan hoşlanmayabileceğini; bu yüzden de karşısındaki kendisine hoşlanmadığı bir şekilde dokunuyorsa bunu da ifade edebilmesi, engelleyemediği takdirde de bir büyüğüne söylemesi gerektiğini öğütlemek çok önemlidir. Ona istemediği şekilde dokunan kişi ısrar etse bile kesinlikle bunu “sır” olarak saklamaması gerektiğini ve ancak gerçeği söylerse onu koruyabileceğinizi vurgulamak önem taşır. Anne-babalar iyi ve kötü dokunuşları anlatırken çocuklarını korkutup kaygılandırmadan, sakin ve yumuşak bir ifadeyle açıklama yapmaya özen göstermeliler. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise anne-babaların bu tarz konuşmalarda, “kötü dokunuş” lara çok fazla vurgu yapmamalarıdır. Çünkü olumsuz cinsel deneyimlere fazla dikkat çekmek çocuğun kaygılanıp en yakınlarından gelen sevgi ve şefkat içeren ‘iyi dokunuşların’ da yanlış algılamasına neden olabilir. Bu konu, çocuğunuzun yaşı ilerledikçe farklı bağlamlarda ele alınabilir.

    Bizler neler yapabiliriz;

    • Çocuklar bizleri dinlemezler, İZLERLER.

    • Çocuğunuzu tanımak ve onunla konuşmak aranızda ki güvenli bağı kuvvetlendirecektir.

    • Çocuğunuzun kimlerle birlikte zaman geçirdiğini bilmek sizin ve çocuğunuzun güvenliği açısından önemlidir.

    • Çevrenize yeni taşınan birisi varsa ve çocuğunuzla çok ilgilendiğini düşünüyorsanız, hakkında biraz bilgi toplayabilirsiniz.

    • Teknolojiyi yakından takip etmek önemli. Çocuğun ulaşabileceği her türlü internet iletişim hattını, kontrol etmeyi unutmayın. Ancak bu kontrol durumu baskıcı bir tutumda değil, çocuğunuz ile anlaşarak olmalıdır.

    • Çocuğunuzun arkadaşları ile iletişim içinde olun. Onları eve davet edip, arkadaşları ile tanışmayı ihmal etmeyin.

    • Çocuğunuzun son zamanlarda değişik davranışları olup-olmadığını gözlemleyebilirsiniz.

    • Çocuğunuzun yakınındaki kişilere karşı dikkatli olun, ancak denetlemeyi abartmayın. DENGE ÖNEMLİDİR.

    • Çocuğunuzla iletişiminiz bozuksa profesyonel destekle (çocuk psikiyatristi ya da psikoloğuna başvurun) iletişiminizi geliştirin.

    • Çocuklarınızın davranışlarını gözlemleyin. Değişiklikleri izleyin, nedenlerini bulun. Nedenini bulamadığınız durumlarda şüpheci olabilirsiniz.

    • Cinsel istismardan şüphe ederseniz çocuğunuzla onun anlayabileceği kelimelerle, doğru şekilde, panik yapmadan konuşmaya çalışın. Asla suçlayıcı ya da korkutucu olmayın.

    • Denetleme yaparken güvenini kaybetmeyin, gerekirse onunla konuşun ve anlaşın.

    • İnsanlara karşı güvenlerini sarsmadan bilgilendirme yapın. Örneğin; Saçını okşayan bir büyüğüne karşı sinirli bir tepki vermemelidir

    • Ona vücudun özel bölümlerini (Göğüs, bacak arası ve popo bölgesi) anlatın, gösterin, öğretin. Buralara kimsenin dokunamayacağını, ona özel olduğunu bilmesini, anlamasını sağlayabilirsiniz.

    • Doktorun sadece anne-baba yanındaysa bu özel bölgelere dokunabileceğini anlatmayı unutmayın.

    • Sır saklamamak gerektiğini anlatın. ASLA “bu aramızda sır” demeyin!

    • “Hayır” demeyi öğretin.

    • Cinsel istismar durumunda ne yapması gerektiğini anlatın. Biri onun özel bölgelerine dokunulduğunda “Hayır, dokunmanı istemiyorum” demesini öğretin. Buna rağmen dokunuyorsa; kaçması, çığlık atması, olayı anne ve babasına anlatmasını öğretin.

    • Şüphelendiğiniz durumlarda, cinsel istismarcı her kim olursa olsun olaya asla sessiz kalmayın, korkmayın, utanmayın ilgili kurumlara başvurun. Kurumların gizlilik ve uzman ekipler tarafından hassasiyetle çalıştığını bilin.

    Cinsel istismara uğrayan çocukta görülebilecek tepkiler;

    • Korku,

    • İçe kapanma, hayattan zevk alamama,

    • İkinci defa idrar-kaka kaçırmaya başlama,

    • Davranış problemleri,

    • Okul problemleri,

    • Cinsel problemler,

    • Yaşına uygun olmayan cinsel oyunlar

    • Yabancılardan korkma,

    • Nedensiz ve bedensel olmayan bulantı, kusma, karın ağrıları, baş ağrıları gibi sorunlar,

    • Öfke tepkileri, agresif davranışlar ya da öfkeyle baş edememe (Cinsel istismara uğrayan erkek çocuklarında en sık görülen bulgulardandır.)

    • Aşağılık duygusu, kendine zarar verme isteği. (Cinsel istismara uğrayan kız çocuklarında en sık görülen bulgudur)

    • Sürekli “karşı olma, karşı gelme” davranışları görülebilir.

    • Parmak emme, tırnak yeme görülebilir.

    • Her türlü davranışta abartılı olma,

    • Uyku bozuklukları,

    • Başka bir çocuğa aşırı ilgi duyma,

    • Kız çocuklarında erkek çocukların yanında güvensizlik ve strese girme,

    • Suçluluk hissi ve depresyon görülebilir,

    • Suça eğilim,

    • Panik ataklar (özellikle hemcinsinden saldırı yaşayan erkek çocuklarda izlenir) – Kirli ve değersiz olma hissi,

    • Kontrolsüz mastürbasyon,

    Yukarıda sayılan maddeler ve bunların dışında çocuğunuzda anlam veremediğiniz HER farklılıkta CİNSEL İSTİSMAR aklınızın bir köşesinde bulunmalıdır.