2300 yıl önce Aristotle insanların her şeyden çok mutluluk istedikleri sonucuna varmış. Aristotle‘den beri çok zaman geçmiş olmasına rağmen, mutluluk arayışımız konusunda ilerleme gösteremediğimizi söyleyebiliriz.
Bu konuda siz de benimle aynı fikirdeyseniz gelin savımızı desteklemek için çevremize bakalım. Önce hastaneler…Tıp alanının hemen her uzmanlık alanında stresin neden olduğu hastalıklarda yakınan yüzlerce insanın var olduğunu görürüz. Hatta estetik cerrahi alanında bile, başvuruların bir kısmını kendi görüntüsünden memnun olmayıp, mutsuz olup da değiştirmek isteyen insanlar oluşturur.
Şimdi adliye koridorlarında gezinelim…Günde kaç kişi mutlu olma hayalleriyle kurmuş olduğu evliliğinden vazgeçiyor acaba? Var mı bir tahmininiz?
Eveeet hadi sokaklara inelim. Oradan oraya koşturup insanların arasına… Gülen birine rastladınız mı? Ya da en azından varoluşundan dolayı mutlu olan ve bu da yüzüne, bedenine, duruşuna yansımış birine? Tamam, birkaç tane var galiba ama onlarca insan arasında birkaç tane… Psikiyatri ve psikoloji kliniklerine hiç uğramayalım isterseniz…
Şimdi de mutluluk konusunda yapılmış olan birçok araştırma ışığında mutluluğun ne olduğunu, nasıl ve nerelerde bulunabileceğine bir bakalım…
Yaşamamızın niteliğini belirleyen ve kontrolümüzde olmayan pek çok güç vardır. Ne kadar uzun boylu olacağını ya da zekâmızı belirleyemeyiz. Ana – babamıza, nerede, ne zaman ve hangi şartlarda doğacağımıza da karar veremeyiz. Genlerimizde yazılı olan kod, denetimimiz dışındadır. Yine de bütün bunlara rağmen eylemlerimizi denetleyebildiğimiz, kendi kaderimizin patronu olduğumuzu hissettiğimiz zamanlar olur. Bu anlarda yaşamımızın kontrolümüz altında olduğunu hissederiz ve keyifleniriz. Arkanıza yaslanın ve böyle bir, anınızı düşünün. Yeryüzündeki gülümsemeyi görebiliyor ve kendinizle gururlanmanızın verdiği keyfi tahmin edebiliyorum. İşte bu duygu MUTLULUK deyince akla gelen duyguya en yakın duygudur. Hatta mutluluk budur.
Hemen hepimiz büyürken en önemli şeyin gelecek olduğuna inandırılarak büyürüz. Çocukken iyi alışkanlıklar edinirsen, GELECEKTE iyi bir karakterin olur hatta GELECEKTE evliliğin bile ona göre olur… Derslerine iyi çalışırsan, GELECEKTE iyi bir mesleğin olur. İşini iyi yaparsan GELECEKTE mesleğinde yükselirsin. Çocuklarına doğru model olur onları iyi yetiştirirsen GELECEKTE sen rahat edersin Şimdi para biriktirirsen GELECEKTE yaşlandığında sıkıntı çekmezsin.
“ Şimdi bunları yap, GELECEKTE bunlar olur” doğumdan ölüme kadar tüm yaşantımızı kapsar. Gelmeyen, sonu olmayan GELECEĞİ bekleyerek sonunda kaçınılmaz olan yaşlılık ve ölümle burun buruna geliriz.
Şimdi sıra iyi haberlerde…
Her anımızda ödüller bulma yeteneği geliştirdiğimizde, yaşantımızdan zevk almaya ve anlam bulmaya öğrendiğimizde mutluluğu dışsal kuvvetlerde değil de, içsel gücümüzde aradığımızda yaşamımızın içeriğini belirleme fırsatını yakalarız. Yani yaşamamızın kontrolü elimizde olur.
Buradan “ kendinizi içgüdülerinizi bırakın, dilediğiniz an dilediğiniz gibi yaşayın, paradır, puldur, kariyerdir. Bırakın bu fani şeyleri, mutluluk işte o vazgeçmişlikte, o kendini koyuvermişlikte” şeklinde bir sonuç çıkarmayın. Aslına bakarsanız hedefinize giden yolda verdiğiniz mücadeleden zevk aldığınız sürece hedeflerinizi yükseltmede ve yolunuza devam etmede bir sorun yok sorun başarmak istediğiniz şeye fazlasıyla kendinizi kaptırıp, bu yüzden yaşadığımız andan zevk almayı bıraktığınız zaman ortaya çıkar. Yani siz demek hedefiniz demek olduğunda… Hedefiniz sizin önünüze geçtiğinde… Sadece GELECEKTE güzel günler için yaşamaya başladığınızda… Emerson’un dediği gibi “ Her zaman yaşamaya hazırlanıyor ama hiç yaşamıyor.”
Dışsal uyarıcıların ve ödüller olarak gördüğümüz paranın satın alabileceği her şey ağzımızı sulandırıyorsa, patronumuz, eşimiz, arkadaşımız yüzünü asıp sesini yükselttiğinde günümüz rezil oluyorsa, herhangi bir karar uygulamaya geçilmiyorsa da yine sorun var demektir. Çünkü bütün bunların hepsinin tek bir anlamı var; Yaşantımızın içeriğini belirleyememek. Akıp giden ömrümüz üzerinde kontrolümüzün olmaması…İnsanoğlu dışsal uyarıcıların kendini etkilemesine izin vererek kontrolü yani, ne yapıp ne yapmayacağını, ne alıp almayacağını ve hatta ne hissedip hissetmeyeceğini kendisinin dışındaki olaylara ve insanlara bırakarak iyi şeyler olmasını ve mutlu olmayı beklemektedir.
Yapılan araştırmalar, paranın, gücün, konumun ve eşyaların kendi başlarına yaşam kalitesine zerre kadar katkıda bulunmadıklarını ortaya koymuştur. İnsanlara anlamda doyum sağlayacak olan, zayıf bir vücut, zenginlik ya da kariyer değil, yaşamlarıyla ilgili iyi şeyler hissetmektir. Bir etkinliğe başka hiçbir şeyi umursayamayacak kadar kaptırmalarıdır. Yani yaşadıkları her şeye kendilerini gerçekten vererek zevk almalarıdır.
Şimdi de olayları insanları, geçmişi ve geleceği, aşk gibi güç gibi kavramları hayatımıza istediğimiz şekilde nasıl sokacağımıza bakalım. Başka bir değişle yaşamımızın içeriğini nasıl kontrol edeceğimizi görelim.
Zihin ya da bilinç doğumdan ölüme kadar tüm duyduklarımızın, gördüklerimizin, umduklarımızın, zevklerimizin ve acılarımızın toplamıdır. Hem dış dünyadan hem de içimizden algıladığımız, fark ettiğimiz her şeydir, İnsanoğlu dışarıdaki gerçeklik ne olursa olsun, yalnızca bilincin içindekileri değiştirerek, mutlu ya da mutsuz olabilir. Çünkü dışarıdaki olaylar nötrdür. Onlara anlam yükleyen biz insanoğlunun bilincidir.
Yaygın anksiyete bozukluğunda kişi her şeyi kendisi yapar ve genellikle başkasına iş verememeyi tercih eder. Herhangi bir şey yapmadan muhakkak yapacağı şey hakkınca ciddi anlamda bilgi toplar. Çok irdeler, zor karar alır ve aldığı kararları yoğun sorgulamadan geçirmeden duramaz. Yapacağı işle ilgili ve veya yaşayacağı kişi ve kişiler, olaylarla ilgili sürekli bir güvence arayışı içine girer. Yaptığı işi tekrar tekrar kontrol eder, bazen birlikte olduğu kişinin hayatını denetleyip kontrol edebilecek seviyeye gelebilir. Sevdikleri kişilere karşı fazla korumacı olurlar ve onlar için sürekli bir şeyler yapmaya çalışırlar. Belli durumlara asla tam anlamıyla bağlanamazlar çünkü kaygı yaşayacaklarını bilirler. Belli şeyleri yapmamak için hayali nedenler bulabilirler. Detaycı ve çıktıkları işi en ince ayrıntısına kadar irdeleyecekleri için ertelemecidirler. Genelde kaygıları iş hayatı, maddi durum, ilişkiler, sağlık, sevilen birinin durumu gibi küçük veya gündelik konularla ilgilidir.
Hemen hemen her gün ortaya çıkan birçok olay ya da etkinlikle ilgili olarak aşırı kaygı ve endişe duyarlar. Kişi endişelerini kontrol etmekte ciddi anlamda zorlanır. Bazılarında ise huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe, kolay yorulma, düşünceyi yoğunlaştırma güçlüğü, irritabilite dediğimiz duyarlılık, alınganlık, huzursuzluk, kas gerginliği, uykuya dalmada ve sürdürmede sorun ya da huzursuz ve dinlendirmeyen uyku gibi sorunlar yaşadıkları görülür.
Yaygın anksiyete bozukluğunda kişiler yaşayacakları durumun tehdidine odaklanırlar ve ciddiyetiyle ilgili yaşadıkları veya yaşayacakları duruma beyinlerinde tehlike anlamlandırması yaparlar. Bir nevi kendilerini etkileyen yaşadıkları ya da yaşayacakları olay değil bu olayı beyinlerinde nasıl anlamlandırdıklarıdır. Abartılı tehlike düşüncesi ile baş etme yetenekleri gelişmiş olur ve bunu dış desteklerle güvenceye alma ihtiyacı yaşarlar, sürekli kaygı içerisinde olurlar ve bu da kendilerine zarar verir.
Sadece anlattıklarımı anlamlandırmanızı kolaylaştırabilmek için küçük bir örnek verecek olursam ; evde yalnızken dışarıdan ses (silah sesi) duymadıklarında çok ciddi endişe yaşarlar ve eve silahlı birisi girmiş olabilir diye düşünürler. Yaşadıkları kaygı sonucunda da her yerin, her şeyin tehlikeli olduğunu düşünerek tetikte olmalıyım düşüncesi ortaya çıkar ve ellerinde bıçakla evi dolaşıp odalara bakmaya başlarlar.
Tam olarak net olmayan olay veya durumlara duygusal, bilişsel ve davranışsal olarak olumsuz tepki verme eğilimleri olur. Bu kişiler belirsizliği sıkıntı verici ve olumsuz bulurlar ve ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalışırlar ve böyle durumlarda normal işlevselliklerini sürdüremeyebilirler. Tehdit edici zihinsel imge ve buna eşlik eden bedensel sıkıntıdan kaçınma çabası olabilir.
Endişe duymak sorun çözmeye yardımcı olur ve motivasyonu artırır. Gelecekte çıkacak olan olumsuz sonuçlara daha az üzülmeyi sağlar ve bu kaygıyla kişi doğrudan olayların sonucunu değiştirir. Belirli düzeyde endişe duymayı bizler olumlu bir kişilik özelliği olarak nitelendiririz ancak bu endişe ve kaygı abartılı bir biçimde tekrar ediyorsa kişinin artık bireysel ya da sosyal çevresini etkileyecek zarar verecek boyuta gelmişse muhakkak kişinin profesyonel destek alması gerekmektedir.
Çocuklar özellikle yeni tanıştıkları kişilere karşı mesafeli ve bazen tepkilidirler. Çoğu anne baba için sorun gibi görünen bu durum birçok açıdan normaldir ve çocuklar farklı sosyal ortamlara girdikçe ve zaman içinde aşılabilir.Ancak zaman zaman bu tepki ya da yabancı davranma tutumu daha belirgindir ve çocuğun çevresiyle olan ilişkilerini olumsuz etkiler. Çocuk olaylara birdenbire atılmaz, reaksiyon göstermez; önce etrafını gözler, çevresini tanır, kendisini emniyette hissettikten sonra ortama dahil olur ise bu çocuk sükunet içindedir ve genellikle sosyaldir. Öte yandan aşırı sosyal, atak, girişken olduğu söylenen çocukların bir kısmı reaksiyoner çocuklardır.Kendilerini savunmak zorunda bırakıldıkları için empati duygularından yoksundurlar. Anne-babalar genellikle koşan, iten, gülen, hakkını söke söke almaya çalışan, ağlayan,bağıran böylesi çocukların dışadönük olduklarını zannederler. Halbuki bir çocuğun kişiliği hakkında hareketlilik ya da sessizlik tek başına bir veri değildir hiçbir zaman. Örneğin, 4 yaşında duyarlı bir çocuk, bir misafir gelse, odaya girmeden önce onları seyreder. onlarla hemen irtibata geçmez, daha sonra anne-babasının yanına gelir, kendisini emniyette hissettiğinde de ortama dahil olur. bu, bir duyarlı çocuk davranışıdır. bu çocuğa asosyal denilmez. aksine emniyet içerisinde kendisini adım adım sosyal ortama sokan bir çocuk davranışıdır. bunun yanı sıra eli ağzında, tırnaklarını yer vaziyette, başını omuzlarının arasına saklamış, konuşmaya dahi adım atmayan, kenarda saklanan çocuklar vardır. işte böylesi çocuklar, incinmişlikten, ezilmişlikten kaynaklanan bir içe kapanıklığa sahiptir.
İÇE KAPANIKLIĞIN SEBEPLERİ
Annesinden duygusal olarak beslenemeyen çocuk, içe kapanık olur. Annesi devamlı yanında bulunduğu halde annesinden yeteri kadar ilgi ve sevgi alamayan çocuklarda ‘kaygılı bağlanma’ dediğimiz bir davranış bozukluğu ortaya çıkmaktadır. çocuğun yanında her ne kadar anne bulunsa da çocuk annesinden yeteri kadar ‘duygusal beslenme’ gerçekleştiremiyorsa, bu çocuklar içe kapanık, korkak ve çekingen olur, dikkat dağınıklığı yaşar, kimi zaman duygusal yoksunluktan hırçınlık gösterir. mesela bir çocuk, sevgi için annesinin peşinde geziyor olsa ve anne de bir türlü meşguliyetinden kopamıyor olsa; böylesi bir atmosferi yaşayan çocuk yaşama kaygılı başlar ve bu durum kendini yaşamın her anında hissettirir.
Hırçın bir annenin çocuğu, genellikle içe kapanık olur.Annenin hırçın ve sinirli olması, babanın çocukla yeteri kadar yakınlık kuramaması, saygın bir ilişki içinde olunmaması, ötesinde evdeki baskı ve şiddet ortamı çocuğun sinmesine ve ezilmesine sebep olur. Ezilen bir çocuk da çoğunlukla içe kapanık olur.
Aile içinde kendisini yeterince ifade edemeyen çocuk, içe kapanık olur.Kendisini olduğu gibi sergileyemeyen, incitileceği, kızılacağı, eleştirileceği, sevgiyi kaybedeceği için veya anlaşılmayacağı için anne-babasıyla ruhsal bir iletişim gerçekleştiremeyen çocuk, içine kapanık olur. Çocukla ne kadar ruhsal iletişim kurulursa, çocuğun sorduğu soruya zamanın cevap verilirse, çocuk konuştuğunda ne kadar can kulağıyla dinlenirse, o çocuk kendini ifade etmekte sıkıntı yaşamaz, endişe etmez. rahat diyalog kuran çocuk, kaygısız olan çocuktur.
Erken çocukluk döneminde çocuğa ‘Hayır’ denilirse, çocuk kendisini iletişime kapatır.Erken çocukluk döneminde, çocukla kurulan ileşimde hayır kelimesini kullanmak, çocuğu hırslandırır, sinirlendirir. dahası çocuğun agresif bir tutum içine girmesini sağlar. iletişim kapılarının kapanmasına sebep olur. kurulan diyaloglarda konuşma isteği azalır ve içe kapanmaya doğru giden bir süreç izlenir.
ANNE BABALAR NELER YAPMALI…
Çocuğunuza çekingen ya da utangaç olduğunu söyleyerek, etiketlemeyin.
Kendisini ifade etmesine izin verin, buna izin verilen çocuk iletişim kurmaya başlayacaktır.
Çocuğu yeni ve bilmediği ortama ya da insanlara hazırlayın. Önceden nereye gidileceğini ve orada kimler olacağını açıklayın.
Çocuğunuzun çekingen kaldığında ısrar etmeyin, zorlamayın, kızmayın ve çok fazla üstünde durmayın. Temkinli bir yapıda olduğunu kabullenin ve ortama alışması için zaman verin.
Ebeveynin çekingen davranışları, çocuğun çekingenliğini arttıracaktır. Sizin yabancıyla rahat iletişime geçmeniz, çocuk için önemli bir model olacaktır.
Çocuğunuzu meraklandırarak ve cesaretlendirerek destekleyin. Ona eğlenceli gezilerinizden ve edindiğiniz arkadaşlıklardan bahsedin. Kendisinin nereye gitmek istediğini sorun.
Çocuğunuzun güvenli ortamda sürekli yeni deneyimler edinmesini sağlayın. Örneğin eve misafir davet edin ve çocuk misafirden başlayın. Ne kadar yabancı kişiler ve yabancı ortamlarda bulunursa çekingenliği bir o kadar azalacaktır.
Çocuğunuzu aşırı korumayın ve gereğinden fazla yardım etmeyin. Küçük korkularla baş etmeyi öğrenmesi için fırsat verin.
Çocuğunuzdaki sosyal becerileri fark edin ve takdir ederek onurlandırın, onun güçlü ve başarılı yönlerini dile getirerek pekiştirin.
Anne babanın çocuğu aşırı koruması, çocuğu gereğinden fazla kontrol etmesi ve özen göstermesi anlamına gelir. Bunun sonucunda çocuk etrafındaki kişilere aşırı bağımlı ve kendine güveni olmayan bir birey olabilir. Çocuğun yaşamı süresince olabilen bu bağımlılık, psiko-sosyal olgunluğu olumsuz açıdan etkiler ve çocuğun kendi kendine yetmesine olanak vermemiş olur. Anne babanın aşırı koruyuculuğu çocuğun okul başarısını ve okula uyumunu da etkiler.
Yapılan araştırmalar sonucunda anne koruyuculuklarının babalara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Annelerin çocuklarına karşı koruyucu bir tutum geliştirmesine yol açan nedenler:
Annelerin ilk çocuğunun ölmüş olması, birçok düşük yapması, zor bir hamilelik süreci geçirmesi, güç doğum yapmış veya uzun süren bir tedavi sonucunda çocuk sahibi olması ve başka çocuk sahibi olma şansının olmaması
Annenin evlilik hayatı boyunca eşinin çok az yer alması, beklediği ilgi ve sevgiyi bulamaması
Annenin kendi çocukluk ortamında sevgi ve şefkatten yoksun olarak büyümüş olması
Aşırı korunan çocuklar fazlaca bağımlı olurlar ve her şeyi annelerinden istemeye yönelirler, kendi başlarına karar veremeyen, sormadan-danışmadan bir şey yapamayan, girişim yeteneklerinden yoksun bir birey olurlar. El becerilerini kendileri geliştiremediklerinden dolayı beceriksiz ve dolayısıyla güvensiz olurlar. İstediklerini ağlayarak yaptıran ya da aşırı inatçı bireyler olabilirler. Kendini korumayı öğrenemedikleri için savunmasız, çekingen bir kimlik geliştirirler ya da aşırı otoriter, etrafındakileri kullanan, şımarık kişiler olabilirler.
Eğer; çocuğunuzun hareketlerini başına gelebilecek fiziksel zararlardan korumak için engelliyorsanız, gecede dört beş kere okul öncesi çağında olan çocuğunuzun üstünü örtmek için kalkıyorsanız, ayrı bir yatağı olmasına rağmen çocuğunuzun sizin yatağınızda birlikte uyumasına izin veriyorsanız, okul öncesi veya ilkokul çağındaki çocuğunuzun yanınızdan ayrılmasına hiç izin vermiyorsanız, düzenli olarak onun ödevlerini yapıyorsanız ya da çocuğunuza hiçbir ev işi sorumluluğu vermiyorsanız çocuğunuzu koruma konusunda aşırı bir tutum sergiliyor olabilirsiniz.
Aşırı koruma karı/koca ve kadın/erkek ilişkilerine de engel olur. Çocuk odaklı bir yaşamda, ebeveynler kendi öz ihtiyaçlarına sağlıklı bir şekilde sahip çıkamazlar. Aşırı koruma çocuğun kişiliğini geliştirmez, bağımlı, ürkek, inatçı, istediğini tutturan bir birey olmasına neden olur ve bu aşırı koruma çocuğun özerk düşünme, sorumluluk alma gibi geliştirici yaşam fırsatlarına engel olur.
Anne baba olarak çocuğa doğal yaşam fırsatı vermeliyiz. Çocuklarımıza iyi örnek olarak rehberlik etmeli ve kendi başlarına sağlıklı, mutlu bir yaşam sürmeleri için gerekli imkanları sağlamalıyız.
Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma Ve Yeniden İşleme Olan Terapi Yöntemi EMDR Terapisi, Dünya Sağlık Örgütü Tarafından Kabul Edilen Kısa Süreli Çözüm Odaklı Bir Terapi Tekniğidir.
Emdr Terapisi Sürecinde Gerçekleşen Olay; Beynin Uykunun Ram Evresinde Yaptığı Bilgi İşleme Sürecini Göz Hareketleriyle Ve Diğer Uyaranlarla Beynin Sağ Ve Sol Loblarını Uyararak, Sağlıksız İşlenmemiş Anıyı, Tekrar İşleyerek Sindirmek Ve O Anıyı İşlevsel Hale Getirmekten Oluşmaktadır.
Sindirim Sistemini Bilmeyen Yoktur.En Basit Haliyle Besinin Alınması, Parçalanması, İşlenip Dönüştürülmesi, İleride Kullanılmak Üzerine Saklanması, Yararsız Kalan Kısmınınsa Dışarıya Atılmasından Oluşmaktadır. Ruhsal Sindirim Sistemi De Bu Şekilde Çalışır; Bilgiyi Alır ,Sindirir, Yararlı Olanı Saklar ,Yararsızı Vücuttan Atar.
Bazen Sindirimi Zor Şeyler Yediğimizde Karın Ağrısı, İshal ,Kabızlık Gibi Sorunlar Yaşanmasına Neden Olur. Hayatın İçinde Yaşanılan Bazı Olaylar, Kişinin Baş Etme Becerisinin Üstünde Çıktığında Durumu Sindiremez. Bu Sindirilemeyen Durumu Psikolojik Travma Olarak Adlandırırız Ve Bu Durum Kişinin Hayatını Bazen Kişinin Farkında ,Bazen Farkında Olmadığı Şekilde Olumsuz Şekilde Etkilemeye Devam Eder.
Bu Olay Hatırlandığında
“Aklıma Geldikçe Tüylerim Diken Diken Oluyor,
Mideme Ağrılar Giriyor,
Kalbim Sıkışıyor,
Boğazım Hala Düğüm Düğüm Oluyor,
Karnımda Sanki Taş Var,
Bedenim Kas Katı Kesildi, Buz Gibi Oluyor,
Omuzlarımda Bu Yükü Hala Taşıyorum, Vb.’’
Şikayetlerle Kendini Gösterirken ,
Hatırlanamadığında Yani Bilince Gelmediğinde;
Nedenini Bilmiyorum Ama Köpeklerden Korkuyorum,
Bu Sokaktan Her Geçtiğimde Midem Bulanıyor,
Bahar Ayı Çok Güzel Ama Beni Melankolik Yapıyor,
Ne Zaman Oraya Gitsem Ellerim Titriyor,
Vb.Gibi Şeyler Söylenir .Bu Durumlar Ve Benzer Söylemler, Bize Ruhsal Sindirim Sisteminde Sindirilemeyen Şeylerin Olduğunu Gösterir.
Bu Durumdan Sürekli Olarak Bilinçli Yada Bilinçsiz Çıkmaya, Kurtulmaya , Bu Durumu Çözmeye Çalışırız.(Unutmaya Çalışarak,Yokmuş Gibi Yaparak,Kendimizi Ve Herkesi Suçlayarak) .Ama Bu Çalışma ,Durumu İyileştirmediği Gibi Daha Da Kötü Hale Getirip Değersizlik, Güvende Asla Olamamak, Güçsüzlük Gibi Kişinin Kendiyle İlgili Olumsuz Düşüncüler Ve Hislerle Kalmasına Neden Olur. Bu Durumun Kaderi Olduğunu Kabul Etmeye Çalışarak Yaşamaya Devam Eder. Yaratılışımızda En Büyük Güç Ve Mucize Belki De Bedenimizin, Zihnimizin Kendini Onarma Kapasitesidir. Bu Kapasitenin Tekrar Harekete Geçmesini Sağlayan Bir Yardımcı Destek Tekniğidir
EMDR.
Kendinize Söylediğiniz Bazen Söylemekten Kaçtığınız Değersizim, Sevilmeyi Hak Etmiyorum, Suçluyum, Acizim, Yetersizim, Güvende Değilim, Çaresizim,Beni Kimse Anlamıyor, Yalnızım Gibi İnançlarınız Varsa Çözüm EMDR Olabilir. Bazı Fobileriniz Varsa Örneğin Uçağa Binememe, Kedi, Köpek,Kapalı Alan Korkusu, Sosyal Ortamlarda Konuşama Gibi Daha Bir Çok Sorununuz Varsa EMDR İle Kısa Sürede Bu Şikayetlerinizden Kurtulmanız Mümkün Olmakta.
Emdr İle İlgili Sık Sorulan Sorular
Danışanlarımızla Yaptığımız Ön Görüşmlerde Eğer Bahsettiği Şikayetleri Emdry’le Devam Edebileceğimizi Söylediğimizde Bazı Sorular Soruyolar Bu Sorular Ve Cevapları;
Emdr Hipnoz Mu?
Hayır,Hipnozda Yarı Trans Şeklinde Uygulamalar Mevcutken Emdr Bilinç Tamamen Açıktır.
Emdrde Telkin Mi Veriyorsunuz?
Hayır,Emdr De Bahsedilen Konu Hakkında Herhangi Bir Telkin Verilmez.
Emdr Kaç Seans Sürer?
Bu Süreye Sorunun Ve Danışanın Durumuna Göre Belli Olur.Dolayısıyla Bir Seans Sayısı Vermek Yanlış Olur Ama Ortalama Depresyon Kaygı Bozuklukları Gibi Durumlarda 8-14 Seans Süresi Yeterli Olmaktadır.
Emdrle Çalışırken Herşey Daha Kötü Olur Mu ?
Hayır,Emdr İle Çalışılan Olay Hakkında Daha Kötü Olunmaz Ancak Bastırılan Olayla İlgili Durum Ele Alındığından Rahatsızlık Verebilir Ama Uzman Bir Terapistle Bu Durumlar Sağlıklı Şekle Dönüşür Altında Başka Bir Travmatik Olay Varsa Onla Çalışılmaya Devam Edilir. Hayatın İçinde Hangi Olayların Sonucunda Emdr Terapisi Etkili Olmaktadır. Yukarıda Da Belirtiğim Üzerine Yaşamın İçinde Her Türlü Güçlüğe,Zorluğa Karşı Sistemimiz Sürekli Mucizevi Şekilde Çalışmaktatır.Ancak Bu Sistem Bazen Olması Gerektiği Gibi Çalışmamakta Ve Hiç Ummadık Anca Hayatı Sekteye Uğratacak,Yaşam Kalitesini Bozacak Bir Hale Gelinmektedir.İşte Bu Durumlarda Emdr Terapisi Yardımcı Olmaktadır.
Herkesin Başına Gelebilecek Bu Durumları Sıralayacak Olursak Doğumöncesi Anne Karnı Başta Olmak Üzere Doğum Sırası Erken Dönem Çocukluk Tramvaları Cinsel İstismar, Taciz, Tecavüz, Terk Edilme, Kardeş Kıskançlığı, Anne Baba Kaybı, Okul Değişikliği, Öğretmen Değişikliği, Kıskançlık, İzlenen Bir Filmde Bir Sahne, Dinlenen Bir Hikayede Ki Olay, Şiddettin Her Türlüsü Vahşet Ve Dehşet Edici Bir Olayda Bulunmak yada Şahit Olmak( Tv’ de İzlemek Bile) Ayrılık, Boşanma, Aldatılma, Terk Edilme, Sınav Kaygısı, Panik Atak, Takıntılar, Tanısı Konulamayan Bedensel Ağrılar Gibi Kişinin Hayat Kalitesini Bozan Tanı Olay Karşısında EMDR Tekniği Dünya Sağlık Örgütü Tarafından Kabul Edilen Hızlı İşleyen; Bilmeyenin Kuşkuyla baktığı bilenin Mucizesine Bizzat Tanık Olduğu Psikoterapi Terapi Tekniğidr. Sizde Bu Durumları Yaşıyorsanız Emdr Tekniği Her Zaman Çözüm İçin Sizi Beklemektedir.
Küçük çocuğunuzun vücudunda yaygın olarak morluklar görürseniz hemen kan sayımı yaptırın! Çünkü bu morluklar kandaki trombosit düşüklüğünün sebep olduğu İTP hastalığının habercisi olabilir.
İTP Nedir?
İTP, immün trombositopenik purpura dediğimiz ve çocuklarda çok yaygın görülen bir kanama hastalığı. Genellikle vücudun çeşitli yerlerinde oluşan kanamalarla belirti verir. Vücudumuzda bağışıklık sisteminde bir uyarı olduğu için immün, pıhtılaşmayı sağlayan trombosit dediğimiz hücrelerin azalmasına bağlı olduğu için trombopeni ve bunlara eşlik eden kanamalara da purpura denildiği için bu isim verilmiş.
İTP çeşitleri?
Akut İTP: Akut tip, ani ve hızlı ortaya çıkan ve çocuklarda % 85-90 oranında görülen bir çeşittir. Akut tipte görülme sıklığı açısından kız erkek farkı yoktur. Çocuklarda en çok 2 ile 6 yaşlar arasında ve en sık 3 yaş civarında görülür. Bu tipte trombosit sayısı bir anda 2.000’e ya da 0’a düşebilir.
Kronik İTP:Bu tip ise daha çok büyük çocuklarda, -özellikle kızlarda- genç erişkinlerde ve orta yaşlarda görülür. Akut İTP’ye göre daha sinsi ilerler ve trombosit sayısı 40 bin ila 50 bin civarında olur bu yüzden aylarca fark edilmeyebilir.
İTP’ ye sebep olan faktörler nedir?
Bu hastalığın nedeni hâlâ bilinmiyor. Ama en çok ilkbahar ve sonbahar mevsiminde görülüyor. Bunun da sebebi muhtemelen o dönemde enfeksiyonların fazla olmasıyla ilgili. Çoğunlukla çocuklar bir enfeksiyon geçirdikten iki ilâ üç hafta sonra bu hastalık ortaya çıkabiliyor. En çok kızamık, suçiçeği gibi hastalıklar ve virüsler tetikleyebiliyor. İTP’de ayrıca aşılar, antibiyotikler ve ağrı kesiciler uyarıcı oluyor. Örneğin, bu teşhisin konulduğu çocukta Sefalosporin veya Sülfonamid grubu ilaçlar özellikle hastalığı uyarıcı nitelikte. Ama hastalığın durumuna ve ağırlığına göre gerekirse bu ilaçları kullanabiliyoruz. Çünkü ilaçla ilişkinin %100 bir kesinliği yok. Bunun için ne kadar az ilaç kullanırsak o kadar iyi olur.
Virüsler ne yapıyor?
Sebebini bilmiyoruz ama vücuda giren bu virüsler veya onlara ait partiküller bağışıklık sistemini uyararak trombositlerin üzerine gidip yapışıyor. Vücut artık kendi hücresini kendinden saymıyor ve bağışıklık sistemini uyararak kendi trombositlerini yabancı bir madde olarak algılayıp onlara karşı anti-madde (antikor) üretiyor ve kendi hücrelerini yok etmeye başlıyor.
İTP’ ye sebeplerden biri virüsse bunu yok edecek bir şey yok mu?
Dünyada bakteri veya mantar adını verdiğimizmikroplara karşı birçok antibiyotik var ama virüse karşı çok az sayıda ilacımız var. Onun için çocukları aşılamaya çalışıyoruz. Mesela suçiçeğinin bir virüs ilacı var. Ama kızamığın, kabakulağın ve öpücük hastalığının ilacı yok. Yani birçok virüsün bugün ilacı yok aslında. Grip için de aşılanıyoruz. Çünkü gribin ilacı yok. İlaçlı ya da ilaçsız grip bir hafta on gün sürer. Virüsler garip yaratıklar, yani birden yok gibi davranıp sonra -200 derecede canlılığını koruyor ve ölü gibi kalıp normal ısıya gelince de tekrar canlanabiliyor.
Peki aşıları hiç yaptırmasak?
Böyle bir şey söyleyemeyiz. Çünkü aşı olmayınca da ortaya çıkabilecek hastalıklar İTP’yi uyarabilir. Aşılar bizim için bir güvence aynı zamanda, ama uyaracak mekanizmanın ne olduğunu tam bilemediğimiz için şansa kalıyor. Sonuçta tekrarlama durumunda tedavisi mümkün.
İTP’nin belirtileri nedir?
Akut tip çok hızlı gelişebildiği için her şey normal giderken birdenbire çocuğun vücudunda kocaman morluklar, nokta kanamalar, şiddetli bir burun kanaması ya da ağız içinde kanamalar olur. Bazı çocuklarda bağırsakta ve idrarda da kanama görülür. İTP’li çocuklarda geçirilen virüs enfeksiyonuna bağlı geçici dalak büyümesi de olur. Bizim için en korkutucu olanı beyin içi kanamalardır. % 1den az sıklıkta görülen bu durumda çocukta uykuya aşırı bir meyil veya baş ağrısı kusma gibi belirtiler olur, bilinç giderek kapanır. Bunların dışında, çocukta hiçbir rahatsızlık olmaz ve gayet sağlıklıdır. Kronik İTP’deyse, vücutta ara ara morluklar olur ve trombositler çok hızlı bir düşme göstermez.
Trombositlerin kanda olması gereken miktarı nedir ve hangi aşamada kanama olur?
Olması gereken normal değer milimetre küpte 200 bin ile 400 yüz bin arasındadır. 150 binin altına trombopeni yani trombosit düşüklüğü diyoruz. Bu hastalarda trombosit değeri 30 binin altındayken morluklar ve kırmızı kanamalar çıkıyor. Ağız içindeki kanamalar genellikle trombositler 10 binin altına düştüğünde ortaya çıkıyor.
Tedavi yöntemi nedir?
Birkaç çeşit tedavi yöntemi var. Bunlardan en sık kullanılan kortikosteroid ilaçlarla yapılan tedavi. Ancak trombosit düşüklüğünün başka bir hastalığın belirtisi olmadığından emin olmak için kemik iliği incelemesi yapmak gerekir. Çünkü kortizon dediğimiz ilaç lösemi, kemik iliği yetersizliği gibi hastalıkları maskeleyebilir. Bu tedaviye başlamadan önce öncelikle kemik iliğine bakmak ve altta İTP dışında başka bir hastalık bulunmadığından emin olmak gerekir.Eğer lösemi, kemik iliği yetersizliği ya da başka bir rahatsızlık çıkmazsa kortizon kullanılır. Kortizon kullanımı çok başarılı bir tedavidir ve birkaç gün içinde trombositler yükselir. Damardan yüksek doz 3 gün verilebildiği gibi düşük dozda ağızdan ilaç tedavisi şeklinde de verilebilir. Genelde üç haftalık bir tedavi yeterlidir. İkinci seçenek daha pahalı ama kemik iliği yapmayı gerektirmeyen, iki gün üst üste damardan verilen yüksek doz Gamaglobülin (İVİG) tedavisidir. Üçüncü bir seçenek ise bir çeşit gamaglobülin olan son yıllarda da başarısından söz edilen Winro (anti-D-immünoglobülin) dediğimiz bir ilaç. Bunun dışında daha az kullandığımız Rituximab,Danazol, Dapson, İmüran veVinkristin gibi yeni ilaçlar da var. Kronik tipte bu ilaçlara ilaveten splenektomi dediğimiz dalak çıkarma ameliyatı yapıyoruz. Bazen kandan trombosite yönelik antikorları temizlemek amacı ile plazmaferez (plazma değişimi) adı verilen bir tedaviyi de deniyoruz. Ama bu ilaçlar daha çok hiç cevap alamadığımız riskli vakalarda kullanılıyor. Bu daha çok büyük yaş gruplarında denediğimiz bir uygulama, çünkü bu hastalar tansiyon yüksekliği sebebiyle kortizon alamıyorlar.
Bu ilaçların yan etkileri var mı?
Her ilacın bir bedeli var. Kortizon, vücutta tuzla birlikte olursa su tutar ve tansiyonu yükseltir. Şeker hastalığına meyil eder, kan şekerini yükseltir, iştahı açar ve kilo aldırır. Gamaglobülin ise genellikle toplumdaki insanların plazmalarından hazırlanmış bir ilaçtır. Bu ilaç protein yapısında olmasından dolayı ciddi alerjilere yol açabilir. Yüksek dozda verildiği için şiddetli baş ağrısı, kusma, menenjit benzeri belirtiler yapabilir. Bu nedenle bu tip ilaçlar mutlaka hastane ortamında verilmelidir. Bu ilacın diğer bir sakıncası da bilmediğimiz hastalıkları taşıma ihtimalinin olmasıdır. Ama genelde AIDS virüsü, Hepatit B ve C gibi bildiğimiz hastalıkların taramasını yapıyoruz. Ama 10 yıl sonra çıkabilecek bir hastalığın varlığını tarayamıyoruz. Yıllar önce AIDS diye bir hastalık bilinmiyordu ve taranmadığı için kan ürünleri ile insanlara bulaştı. İVİG tedavisi iki-üç gün içinde trombositleri yükseltir ve kanama riski açısından hayati tehlikeyi ortadan kaldırır, bizde bunu göze alarak ilaçları kullanıyoruz.
İTP lösemi hastalığının habercisi olabilir mi?
İTP hastalığı lösemiye dönüşmez. Ama birtakım başka kötü hastalıklarda İTP gibi kanama belirtileriyle ortaya çıktığı için lösemi, tümör veya kemik iliği iflası var mı diye şüphelenebiliriz. Lösemi ve kemik iliğinin hiç çalışmadığı aplastik anemide de trombosit düşüklüğü görülür. Mesela İTP’li çocukların çok az bir bölümünde dalak büyüklüğü olabilir ama bu virüs enfeksiyonuna bağlı geçici bir durumdur. Ama lösemide dalak kocamandır, karaciğer ve lenf bezleri büyümüştür, kemik ağrıları ve ateş vardır. Yani başka belirtiler de eşlik eder.
Dalak niçin alınıyor?
Çünkü vücut yabancı olarak algıladığı trombositleri dalakta yok eder.Dalağı aldığımızda ise yok etme yeri olmadığı için trombositlerin sayısı yükselir.
Dalağı almak riskli değil mi?
6 yaşından önce dalak vücudu mikroplara karşı koruyan bir organ. 5-6 yaşından önce dalağı almayı tavsiye etmiyoruz. Çünkü çocuk mikroplara karşı çok açık oluyor ama 6 yaşından sonra alındığında büyük bir sakıncası yok. Ameliyat öncesinde pnömokok, meningokok ve hemofilus influenza B gibi birtakım aşılar ve sonrasında da penisilin tedavisi yapılarak çocuk hastalıklara karşı korunabiliyor. Bu ameliyat sadece kronik vakalarda yapılıyor. Hayatı tehdit eden durdurulamayan kanama olur ise çok nadiren akut vakalarda da kullanılabilir.
İTP’li bir çocukta hangi ilaçlar kullanılmıyor?
Akut veya kronik durumda trombosit miktarı düşükse aspirin kanı sulandırdığı için yasak. Trombositlerin düşüşüyle kan sulanmış bir durumdayken bir de az sayıdaki trombositin pıhtı yapıcı özelliği de ortadan kalkarsa bu tip ilaçları kullanmak çok sakıncalı olur.
Limon ve kiraz kanı sulandırır derler bunların bir sakıncası var mı?
Tam tersine C vitamini veriyoruz. C vitamini pıhtılaşmayı destekler ve damar geçirgenliğini azaltır. Böylece kanama riski azalır.
Isırgan otu, kan yapıcı karışımlar trombositlerin yükselmesinde etkili mi?
Bunlar kesinlikle bir işe yaramıyor ve tam tersine biz bunları önermiyoruz. Çünkü neyin hastalığa sebep olduğunu tam bilemiyoruz. O kullanılan otların içinde de hastalığı tetikleyen maddeler olabilir. İlaçların birçoğu bitkilerden elde edildiğine göre kullanılan bitkilerin masum olduğunu nereden bileceğiz. Çok masum bir antibiyotik birçok hastaya yararlıyken bu tip hastalarda uyarıcı olabiliyor. Onun için hiçbir şekilde ilaçları ya da bitki karışımlarını bilinçsiz kullanmamak lazım.
İTP’li çocuklarda besin kısıtlaması var mı?
Hayır, istediklerini yiyebilirler. Sadece kortizon kullandıkları zaman tuzsuz ve az şekerli yemeye dikkat edilmeli. Bunun dışında besinlerde özel bir kısıtlama yok.
İTP bulaşıcı mı?
Hayır, bu hastalık hiçbir şekilde bulaşıcı değil. Bu vücudun hassaslaşması sonucu ortaya çıkan bir hastalık. Vücut bunu kendi kendine yapıyor ve bu anlamda bulaşıcılıkla bir ilgisi yok.
Tamamen düzelme ne zaman olur?
Akut tip çoğunlukla iki ile altı hafta içinde düzelir. Bazı çocuklarda bir iki tekrar yapar ama ilk altı ayda yok olur ve bir daha görülmez. İlk 6 ay aşı önermeyiz hatta ilk 2 yıl canlı aşılardan uzak durmayı tavsiye ederiz. Akut vakalarda ilk 4-6 haftada trombositler düzeldiyse çocukları ilk 6 ay kan sayımları ile izleriz ve her şey normal ise iki yıldan sonra kendi haline bırakırız.
İki yıllık süre sonunda bu hastalık bir daha kapımızı çalmaz diyebilir miyiz?
% 90 tekrarlamaz diyebiliriz ama tekrarlayan vakalar da var. Mesela ilk kez hastalığı hepatit B aşısından sonra ortaya çıkmış bir hastamızda 2 yıllık süre bittikten sonra hepatit B aşısı tekrarlandığında bu çocuğumuzda hastalık nüksetti.
Akut İTP kronikleşir mi?
Çocuklarda da akuttan kroniğe dönüşme oluyor. Eğer ilk altı ay içinde trombosit düşüklüğü düzelmediyse o zaman buna kronikleşmiş diyoruz. Artık altı ayı da bir yıla doğru kaydırmaya bir eğilim var. Bir yıldan sonra hala hastalık belirtileri devam ediyorsa İTP kronikleşmiştir demek daha uygun artık. Çünkü bazı vakalar altı ay ile bir yıl arasında da düzelebiliyor.
İTP’den şüphelendiğimizde hangi testleri yaptırmalıyız?
Böyle bir şüphe olduğunda öncelikle bir kan sayımı yaptırmak gerekiyor. Kan sayımında alyuvarlar ve akyuvarlar serisi normalse ve kötü bir hücreye rastlanmadıysa sadece trombositlerin sayısı 150 binin altındaysa trombopeniyle karşı karşıyayız demektir.
İTP’li annelerin bebeklerinde de bu hastalık görülür mü?
Evet, İTP’li annelerin çocuklarında bu hastalık görülüyor. Plasentadan çocuğa geçen bu madde trombositlere yapışarak çocuk doğar doğmaz birdenbire trombositleri düşürmeye başlar. Bu annenin İTP’li olduğunu bildiğimiz için bu çocukları yakın takibe alıyoruz. Çocuğun kanındaki trombosit düşüklüğü geçicidir ve bir iki hafta içinde hemen düzelir. İTP’li anneler bu yüzden dikkatli olmalılar. Bu genetik bir hastalık olmadığı için İTP’li annenin doğurmasında bir sakınca yoktur. Çocukta kalıcı bir hasar bırakmıyor. Tabii ki annenin tedbir alması ve doğumunu hastanede yapması gerekir. Çünkü bebekte beyin kanaması riski de olabilir.
İTP’li çocuklar için tehlikeli unsurlar nedir?
Trombositi düşük olan çocuklarda kalçadan iğne yapmak kas içinde kanamalara sebep olacağı için uygun değildir. Bunun yerine damardan iğne yapılması tercih edilir. Trombositler yükselince bu problem ortadan kalkar. Çocuğun düşmesine ya da kafasını çarpmasına sebep olabileceği için her türlü grup sporları, bisiklete ve motosiklete binmesi de yasaklananlar arasında. Ayrıca basınç değişiklikleri beyin içi damarlarda problem yaratabileceği için uçağa binmek de sakıncalı.
Tansiyonu yükselteceği ve iç kanama riskini arttıracağı için güneş ışınlarının çok fazla olduğu saatlerde dolaşmamak gerekir. Atlayarak ya da kafasını bir yere çarpacak şekilde dalmadığı sürece yüzebilir; ayrıca yürüyüş yapabilir. Trombositler 100 binin üzerine çıktıktan sonra spor yapmakta ve yuvaya gitmekte sorun yoktur.
İTP’li çocukların yaşadıkları evlerde mimari düzenlemeler yapılıyor mu?
Çok zorlandığımız bazı vakalar olabiliyor. Mesela küçük bir çocuğun İTP’si % 10’luk gruba girip kronikleşti diyelim, biz bu çocuğun yaşından dolayı dalağını almıyoruz. Bu küçük çocuk yeni yürümeye başlamış olabilir, koşmak isterken düşebilir ve kafasını bir yere çarpabilir. O yüzden çocuğun yaşadığı yerde yumuşak konturlu eşyalar olması gerekir tabii. Yani evlerde çocuk düştüğü zaman yara bere almayacağı şekilde düzenlemeler yapılması gerekiyor.
Havale bilinç ve davranış değişikliği olup; enfeksiyon sırasında ateşli dönemlerde görülürse buna ateşli havale denir. Ateş havaleden önce mevcut olabildiği gibi havale sırasında ya da havaleden sonra görülebilir. Genellikle süt çocukluğu ve oyun çocukluğu döneminde başka bir deyişle 5ay-5yaş arasında görülür
Ateşli havale hangi enfeksiyonlarda görülür?
Ateşli havale ya da nöbetler daha çok üst solunum yolu enfeksiyonlarında örneğin boğaz ve kulak enfeksiyonlarında görülür. Daha az sıklıkla idrar yolu ve barsak enfeksiyonlarında izlenir.
Havaleler enfeksiyonun hangi döneminde görülür?
Ateşli havalelerin büyük bir kısmı yaklaşık %90-95’i enfeksiyonun ilk 24 saatinde görülür. Dolayısıyla çocuk 5-10 gün ateşli olabilir ancak havale riski 1-2 gündür.
Ateşli havaleler hep aynı mı olur?
İki şekilde görülebir. En sık olanı basit havalelerdir. Bu tipte tüm vücutta kasılma ve gevşemeler olur. 15 dakikadan kısa sürer. Çocuğun zihinsel ve motor gelişimi normaldir. Daha az sıklıkta olanı karmaşık ya da başka bir deyişle kompleks tipidir. Bu tipte nöbetlerde çocuğun vücudunun bir kısmında kasılma ve gevşemeler olur. 15 dakikadan uzun sürer. Çocuğun zihinsel ve motor gelişimi geri olabilir.
Ateşli havale genetik geçişli midir?
Ateşli havalelerin beşte biri genetik geçişlidir. Bu çocukların yakın akrabalarında ateşli havale öyküsü alınabilir. Ateşli havale geçiren çocuklar ileride sara hastası olabilirler mi?
Bu çocukların bazı risk faktörlerine sahip olmaları durumunda yıllar içinde ateşsiz nöbetler başlayabilir. Bu risk faktörleri şunlardır: çocuğun nöbetlerinin karmaşık tipte olması, ailede epilepsi varlığı, beyin elektrosunun anormal olması, çocuğun zihinsel ve motor gelişiminin geri olması
Ateşli havale geçiren çocuklarda mutlaka beyin elektrosu (EEG) çekilmesi gerekir mi?
Eğer çocuğun nöbet tipi karmaşık ise çekilmesi uygundur. Basit tipinde şart değildir.
Ateşli havale sonrası çocuğun zekasında gerileme olur mu?
Sayısı kaç olursa olsun ateşli havaleler sonrasında çocuğun zekasında herhangi bir gerileme olmaz. Beyinde hücrelerin ölümüne sebep olmaz.
Ateşli havale nasıl tedavi edilir?
Devamlı ve aralıklı tedavi seçenekleri vardır. Devamlı tedavide her gün sabah akşam ilaç kullanılır. Aralıklı tedavide ise çocuğun ateşli dönemlerinde iki gün süre ile havale önleyici ilaç verilir. Bu amaçla diazepam, valproat ve fenobarbital kullanılabilir. Tedavi beş yaşını bitirinceye kadar devam edilir.
Genellikle gecenin ikinci yarısında korkulu rüyalardır.Her yaşta çocukta olabilir.Gecede birden fazla kabus görülebilir.Stresli zamanlarda ve bir travma sonrası sıklaşabileceği gibi bazen bu tip bir neden olmadan da olabilir.Genellikle çocuğu uykudan uyandırır ve çocuk anne babanın varlığına ve rahatlatmasına ihtiyaç duyar.
Kabus gören bir çocuğun yanına gidip rahatlatmak gerekir.Kabus bazen çocuğu çok sarsar gerçekten ayırmakta güçlük çekebilir.Rüyayı anlatması genellikle rahatlamasına yardımcı olur.
2-GECE TERÖRÜ
Gece terörü kabustan daha korkutucudur ancak kabuslar kadar sık rastlanmaz. Genellikle küçük çocuklarda görülür (en sık 1-4 yaş)Uykunun en derin safhasında olur genellikle bu da uyuduktan 1-2 saat sonradır.
Gece terörü yaşayan çocuklar kontrol edilemez şekilde ağlayabilirler. Terleme,sarsılma hızlı nefes alma gibi belirtiler gösterebilirler. Genellikle şaşkındırlar.Bağırabilir tekme atabilir ya da boş boş bakabilirler. Sizi tanımıyor gibi davranabilirler.Bütün bunlar olurken genellikle uyanık değildirler.
Gece terörü dönemleri 45 dakikaya kadar sürebilir.Arkasından hemen uykuya dalarlar (aslında hiç uyanmamışlardır.)Pek çok çocukta gelişim aşamaları içinde başka bir sebep olmaksınız olur ancak bazen stres travma ya da korkuların da yansıması olabilir.Genellikle gece terörü çocuklar tarafından hatırlanmaz.
Gece terörü sırasında çocuğun yanında olup kendini yaralamasını engellemek gerekir aynı zamanda panic olmamak lazımdır.Çocuğu uyandırmaya gerek yoktur.Çocuğun genellikle kısa bir süre sonra mışıl mışıl uyumaya başlayacağı unutulmamalıdır.Çocuklar yorgun olup yeterince uyumadıklarında daha sık görülür. Gece terörü sık yaşandığında bir çocuk hekimine danışmakta fayda verdır.
3-UYURGEZERLİK VE UYKUDA KONUŞMA
Aynı gece terörü gibi çocuk derin uykudayken olur.Genellikle donuk bir bakışları olur,başkalarına yanıt vermeyebilir ve uyandırması güçtür.Çoğu zaman yatağa dönüp uyumaya devam eder ve kalktıklarını bile hatırlamazlar.Ailede başkalarında da genellikle vardır.
Çocuğunuz uyurgezerse ortalığı tehlikelerden arındırıp gece takılıp düşmesini engellemek gerekir. Evin dış kapısı mutlaka kilitlenmelidir.Çocuğunuzu uyandırmaya gerek yoktur usulca yatağına yatmasına yardımcı olursanız uyumaya devam edecektir.
Çok sık olursa ya da çocuğunuzun güvenliğini tehdit ediyorsa doktoruyla konuşmakta fayda vardır.
Çocuğunuz yorgun ve uykusuzken bu tip durumlar daha sık yaşanacağından uyku düzenine dikkat etmekte fayda vardır.
PSİKOLOJİNİZ BOZULDUYSA ÖNCE SU İÇME ALIŞKANLIĞI KAZANIN
Sağlıklı yetişkin bir erkekte vücut ağırlığının %60’ını, kadında %50’sini su oluşturur. Bu oranlar yenidoğan bir bebekte %70- 75 iken yaşla birlikte azalır. İnsan beyninin %95’ini ve akcigerlerin %90’ını su oluşturur. Vücuttaki bütün sistemler, organlar ve hücreler yeterli su olmadan fonksiyonlarını sürdüremezler. Hücre içinde gerçekleşen bütün hayati metabolik olaylar ancak hücre içinde su yeterli ise gerçekleşebilmektedir. Vücut sıvısının %2 gibi küçük bir oranda azalması bile hafif yorgunluk, yakın hafizada hafif bozulma, dikkati toplamada ve yapılan işe odaklanmakta güçlüklere neden olur. Vücut sıvısının azalmasına basitçe ‘dehidratasyon’ denir. Gün boyu devam eden hafif yorguluğun en sık nedenlerinden biri de hafif dehidaratasyondur.
Sıvıyı Çok Alıyorum Susamıyorum
İçeceklerin hiçbiri suyun yerine geçemez. Su, kalori içermez ve asiditesi yoktur. Kafeinli içeceklerin fazla tüketilmesi; çarpıntıya neden olurken; bu içeceklerin beraberinde fazla şeker ve krema tüketilmesi de gereksiz kalori alınmasına yani kilo artışlarına sebep olabilir. Ayrıca kafeinin idrar söktürücü özelliği de olduğundan fazla tüketildiginde önce sıvı alımı artmış olur, ancak daha sonra idrarla sıvı kaybı artar.
Kola ve benzeri asitli içecekler mideye rahatsızlık verdiği gibi; alınan asidin etkisini azaltmak için vücut normalden çok fazla su harcamak zorunda kalır.”
Vücuttaki Su kıtlığının Yol Açtığı Hastalıklar
Vücut su kıtlığı çektiğinde kandaki suyu kullanırsa, yüksek tansiyon hastalığına yakalanırız.
Vücut su kıtlığı çektiğinde omurlardaki suyu kullanırsa, bel ve boyun fıtığı hastalığına yakalanırız.
Vücut su kıtlığı çektiğinde kemiklerdeki suyu kullanırsa, gut – artrit gibi romatizmal hastalıklara yakalanırız.
Vücut su kıtlığı çektiğinde akciğerdeki suyu kullanırsa, astım hastalığına yakalanırız.
Vücut su kıtlığı çektiğinde pankreastaki suyu kullanırsa, şeker hastalığına yakalanırız.
Vücut su kıtlığı çektiğinde midedeki suyu kullanırsa, ülser hastalığına yakalanırız.
Bağırsaklarda su eksilirse, kabızlık meydana gelir ve kolon kanseri olma tehlikesi yaşarız.
Hücrenin su eksikliği çok artarsa, beynimiz hücreye oksijen göndermeyi keser. Oksijen kesilmesi sonucunda da hücre kanserleşme sürecine girer.
HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ
Suyun her zaman yararlı olduğunu biliyorduk da, şimdi onun, niçin doğanın en basit, en etkili, en güvenli ve en “yan etkisiz” mucizevi ilacı olduğunu öğrenmek zamanı… Yeni ve sağlıklı bir yaşama başlamak, şu an ellerinizin arasında tutacağınız bir bardak suda… Çünkü hayatımızın en vazgeçilmez ama bilinçli olarak, öneminin asla farkına varamadığımız birincil ögesi: Su Yalnızca canımız istediği zaman su içeriz. Öte yandan, Ay’ın milimetrik birtakım hareketlerinin dünyamızdaki suyu etkilediğini, böylelikle denizlerin yükseldiğini ve alçaldığını coğrafya kitaplarından da biliriz. Durum böyleyken, yani insan evladı da bu dünyanın malzemesinden oluştuğuna göre, vücudumuzdaki su seviyelerinin ne âlemde olduğunu aklımıza bile getirmeyiz. İçinde bulunduğumuz toplumun yeme içme alışkanlıklarının bir eseri olarak, edindiğimiz su içme alışkanlığı bütün hayatımıza egemen olur, örneğin acılı bir yemeğin üzerine iki bardak su içmek rahatlatır, yazın sıcaklarda canımız hep su ister, vesaire…
Yetersiz Su İçen Birinin Tedavisinde İlaçlar Amacına Ulaşmaz Çünkü;
Su temel enerji kaynağıdır, vücudun “nakit akımıdır.“ Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir, bize yaşam gücü verir.
Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır. DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur, böylece üretilen anormal DNA sayısı azalır.
Bağışıklık sisteminin merkezi olan kemik iliğinde, bu sistemi kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.
Bütün besinlerin, vitamin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metabolik aşamalarında görev yapar. Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.
Su, besinlerdeki gerekli öğelerin emilimini artırır.
Bütün öğelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.
Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır. Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.
Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.
Eklem boşluklarındakı temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.
Omurgadaki diskleri “şok emici su yastıkları” na dönüştürür. Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler. Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.
Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler. Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir. Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.
Serotonin ve diğer norotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir. Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.
Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizlği sorununa çözüm getirir. Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.
Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.
Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur. Uykuyu düzenler. Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.
Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.
Gözlere canlılık ve parlaklık verir.
Glokomdan korunmamıza yardım eder.
Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.
Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.
Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.
Kadınlarda, adet öncesi ağrıyı ve ateş basmasını hafifletir. Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.
Dehidratasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.
Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.
Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yapmadan zayıflayın. Acıktığınız zaman aşırı yememeli, ama susadığınızda suyunuzu içmelisiniz.
Dehidratasyon doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.
Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.
Zihin ve vücut fonksiyonlarnı bütünleştirir. Karar verme ve hedefleri belirleme yetenğgini artırır.
Sonuç olarak;
Hastalık olarak gördüğünüz ve bedensel ve psikolojik etkilerinden zarar gördüğünüz pek çok sorunu daha fazla su içerek daha hızlı iyileşebilirsiniz. Vücudunuzu atık çöpleri stoklayan durumdan kurtulmak istiyorsanız su içme alışkanlığınızı tekrar bir gözden geçirmeniz gerekiyor. İyi ama ben unutuyorum su içmek önemli biliyorum ama bu iyi alışkanlığı nasıl edineceğim diyorsanız işte size bir öneri Hipnoterapi ile tek seansta su içme alışkanlığını kazanabilirsiniz.
Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.