Etiket: Olur

  • Vajinal Kanama ve Gebelik

    Vajinal Kanama ve Gebelik

    Vajinal Kanama ve Gebelik

    Vajinal kanama çoğunlukla gebeliğin ilk 3 ayında olur ve her zaman bir problem habercisi değildir. Ancak 2. ve 3. trimesterde olan kanamalar çoğunlukla bir komplikasyonun sonucunda olur.

    Kanama ile ilgili bazı temel şeylerin bilinmesi gerekir:

    • Kanama olduğunda mutlaka miktarı bir ped yardımı ile takip edilmeli. Ne kadar ve hangi tip kanama olduğu bilinmeli.
    • Kesinlikle tampon yada vajen içine başka bir şey yerleştirilmemeli, vajinal duş yapılmamalı ve cinsel ilişkiye girilmemeli
    • Mutlaka doktora haber verilmeli

    Gebeliğin İlk Yarısı

    Gebeliğin ilk yarısında kanama sıklığı %20-30 oranında olur. Düşük, dış gebelik ve mol gebeliği dışında kanama olabilir. Bu sebepler:

    • İmplantasyon Kanaması:Bebeğin rahim içine yerleşme kanaması Muhtemel döllenmeden 10-12 gün sonra olur. Bazen çok az bazen de adet kanamasına benzer olabilir. Bu kanama nedeniyle kadınlar gebe olduğunun farkına varmayabilir.
    • Enfeksiyon:Vajen yada idrar yollarındaki enfeksiyon nedeniyle kanama olabilir.
    • İlişki Sonrası:Özellikle rahim ağzı yarası olan kadınlarda olabilir.

    Düşük

    Kanama düşüğün belirtisi olabilir ancak kanama sonrası hemen düşük olacak anlamına gelmez. Erken gebelikte normal gebeliklerin %20-30 unda kanama görülmekte. Bu dönemde kanaması olan kadınların yarısında düşük görülmez. Yaklaşık bütün gebeliklerin %15-20 si düşükle sonuçlanır ve çoğunluğu ilk 8 haftada fazla olmak üzere 12 haftaya kadar olur.

    Düşük Bulguları:

    • Vajinal kanama
    • Kasıkta kramp gibi ağrı (adet sancısından daha kuvvetli)
    • Vajenden parça gelmesi

    Düşüklerin çoğunluğu önlenemez ve en önemli sebep bebeğin sakat olması. Düşük daha sonra sağlıklı bebek olmayacağı veya sizin anormal olduğunuz anlamına gelmez.

    Dış Gebelik

    Dış gebelik rahim dışında bir yerde gebelik olması. Dış gebeliklerin çoğu tüplerde olur. Dış gebelik olasılığı 60 gebelikte 1.

    Dış Gebelik Bulguları:

    • Kasıkta kramp tarzında ağrı
    • Karında keskin ağrı
    • Beta hCG seviyesi düşüklüğü
    • Vajinal kanama

    Dış Gebelik Riski Olan Kadınlar:

    • Tüplerinde enfeksiyon geçirme
    • Daha önce dış gebelik olma
    • Daha önce karın amelşiyatı geçirme

    Mol Gebelik (Üzüm Gebeliği)

    Erken dönemde olan kanamanın nadir sebeplerindendir. Embryo yerine anormal doku gelişimi olur. Gestasyonel trofoblastik hastalık olarak bilinir. Halk arasında görüntüsü üzüme benzediği için üzüm gebelik denir.

    Mol Gebelik Bulguları:

    • Vajinal kanama
    • Beta hCG nin normalden daha fazla olması
    • Bebek kalp atımı görülmez
    • Ultrasonda üzüm taneleri görüntüsü

    Gebeliğin İkinci Yarısı

    Hafif kanamaların sebebi rahim ağzı yarası ve büyümesi nedeniyle olur.Geç dönem kanamalarının sonucu gebe ve bebek için ciddi tehlikeler doğurabilir. Bu dönemdeki kanamalarda acilen doktorunuza haber vermeniz gerekir.

    Plasenta Abruptia

    Plasentanın doğumdan önce rahimde yapıştığı yerden ayrılması sonucunda vajinal kanama olur. Gebelerin % de 1 inde görülür ve çoğunlukla son haftalarda olur.

    Plasenta Abruptia Bulguları:

    • Kanama
    • Karın ağrısı

    Plasenta Abruptia İçin Risk Taşıyan Gebeler:

    • Daha önce gebelik geçirmek
    • 35 yaş ve daha üstü
    • Daha önce plasenta abruptia olma
    • Orak hücreli anemi (sickle cell anemi)
    • Hipertansiyon
    • Karın bölgesine çarpma ve yaralanma
    • Kokain kullanımı

    Plasanta Previa

    Plasenta rahim içinde alt kısma ve rahim ağzının çıkışına yerleşir. Çok ciddi bir durumdur. Yaklaşık 200 gebede 1 görülür.Ağrısız kanama olur.

    Plasenta Previa İçin Risk Taşıyan Gebeler:

    • Daha önce gebelik geçirmek
    • Sezaryen ile doğum yapmak
    • Rahime yapılan diğer ameliyatların olması
    • İkiz gebelik

    Erken Doğum

    Vajinal kanama doğumun işareti olabilir. Doğumdan önce nişan gelebilir. Eğer erken dönemde (37. haftadan önce) olursa erken doğumun habercisi olur.

    Erken Eylemin Bulguları:

    • Nişan
    • Kasık veya alt karın bölgesinde basınç
    • Belde daha öncekilerden farklı bir ağrı
    • Düzenli kasılma ve rahim sertleşmesi
  • NORMAL DOĞUM

    NORMAL DOĞUM

    Normal doğum sırasında ve sonrasında olacakların bilinmesi ile kadınların

    normal doğumdan çekinmeleri azalacaktır. Bu nedenle genelde ilk doğumunu

    normal yapan kadınlar ikinci doğumlarından önce korkmadıklarını ve ilkine göre

    daha iyi hissettiklerini söyler.

    Kadınların doğuma hazır olmalarına yardımcı olmak için hazırladığımız

    Kadınların doğumda karşılaşacakları olaylar ile ilgili genel bilgileri aşağıda

    bulabilirsiniz.

    Normal doğum sırasında neler olur?

    Doğum sırasında ebeniz veya doktorunuz bebeğinizi dünyaya getirirken size

    yardımcı olacaktır. Eğer bebeğin doğumu vajinal yoldan olur ise buna normal

    doğum denmektedir. Eğer doğum için annenin karnında kesi yapılarak ve rahim

    kesilerek bebek çıkarılıyor ise buna sezaryen ile doğum denmektedir.

    Normal doğum sırasında bebeğinizi çıkarabilmek için ıkınmanız gerekecek.

    Ikınma döneminden önce vücudunuzda bazı değişikliklerin oluşması gereklidir.

    Rahim ağzınız incelmiş olmalı ve devamında açılmalıdır. Nihayetinde rahim ağzı

    bebeğin kafasının geçeceği şekilde tam açıklığa ulaşmış olmalıdır. Ayrıca bu

    süreçte bebeğiniz rahimden aşağı doğru ilerlemiş ve vajen üst kısmına kadar

    inmiştir. Hatta bu dönemde sanki büyük abdestinizi yapacak hissi olur, veya

    makatınıza baskı hissi olur.

    Doğuma yardımcı olan doktorunuz veya ebeniz ıkınmanız gereken zamanı size

    söyler. Hangi duruş şeklinde rahat iseniz o şekilde ıkınmanızı öneririm. Örneğin

    yan yatar şekilde veya ayakta veya çömelerek ıkınabilirsiniz. Ikınmanın

    gerçekleştiği süre dakikalar veya saatler sürebilir. Eğer ilk doğumunuz ise bu

    süreç biraz daha uzun olabilir.

    Doğum acıtır mı?

    Evet, doğum genelde ağrılı bir süreçtir. Ağrının ne miktarda olduğu kadından

    kadına değişebilir. Kadın, ağrı kontrolü için kendine özgü uygulamalar

    seçmelidir.

    Bazı kadınlar doğal doğumu tercih eder. Yani doğum sırasında ağrılarını

    azaltmak için herhangi bir ilaç kullanmazlar. Bunun yerine hareket veya nefes

    alma teknikleri gibi doğal yöntemler aracılığı ile ağrı ile baş ederler.

    Bazı kadınlar ise doğum sırasında ağrı kesici kullanmak ister. Bunun için

    damardan veya kalçadan ağrı kesici uygulamaları veya epidural uygulaması

    tercih edebilirler.

    Bebek doğduktan sonra ne olur?

    Bebeğinizi doğurduktan sonra bebeğinizin eşi olarak bilinen plasentanın çıkması

    beklenir. Plasenta genellikle 30 dakikada çıkar. Daha sonra vajen ve vulva

    bölgesinde herhangi bir yırtık var mı diye muayene edilirsiniz. Eğer oluşan bir

    yırtık var ise uyuşturma işlemi yapıldıktan sonra dikiş atılır. Buraya atılan

    dikişler 10 gün içinde kendiliğinden erir. Şunu belirtmeliyim ki artık kesi yani

    epizyotomi işlemi gerekmedikçe yapılmamaktadır.

    Doğumdan sonra bebeğinize neler yapılır?

    Türkiye’de çok yaygın olmasa da yaptırdığım doğumlarda ten tene temasa çok

    önem veriyorum. Bu uygulamada, bebeğin göbek kordonu kesilmeden önce

    bebek annenin göğsüne verilir. 3 dakika beklendikten sonra göbek kordonu

    kesilir. Eğer bebekte sorun yoksa anne bebeğini bir süre daha tutabilir. Daha

    sonra bebeğin eder ve hareket, nefes alma, kalp atışı, cilt rengini değerlendirilir.

    Bu değerlendirmeye APGAR değerlendirmesi denir.

    Bebeğinizi hemen emzirmeniz hem sizin kanmanızı azaltır hem de bebeğiniz

    kendini güvende hisseder ve vücut ısısı düşmez. Bebeğiniz doğduğunda K

    vitamini iğnesi ve hepatit B aşısı yapılır. K vitamini bebeğin beyin kanaması veya

    barsak kanaması gibi bir sıkıntı yaşamasını engellemek için yapılmaktadır.

    Hastaneden ayrılmadan önce bebeğinizin beslenmesi ve emzirme ile ilgili

    değerlendirme yapılır. Ayrıca çocuk doktoru muayene eder. Ayrıca bebeğinize

    işitme testi ile ilgili randevu verilir. Bebekten topuk kanının en az 3 gün sonra

    aldırmak en doğru sonucu verecektir. Bu nedenle topuk kanını sağlık ocağında

    da aldırabilirsiniz.

    Doğumdan sonra hangi durumlarda doktorunuz ile görüşmelisiniz?

     Fazla miktarda vajinal kanama varsa

     Baş dönmesi veya bayılacak hissi varsa

     Ateş

     Kusma

     Yeni başlayan karın ağrısı

     Şiddetli baş ağrısı veya görme sorunu

     Üzgün veya umutsuz hissetme

  • Bağımlı Olma Özgür Ol

    Bağımlı Olma Özgür Ol

    Çağımızın en önemli sorunları haline gelen madde bağımlılığı… Nice genç beyinlerimiz ölüyor. Oysaki bizim o genç beyinlere ihtiyacımız var! Geleceğe ışık tutan gençlerimiz gözümüzün önünde can çekişiyor. Türkiye’de hızla yayılan madde satış oranları artmakta, daha kötüsü de maddeye başlama yaşı ise gittikçe düşmektedir. Kişinin bedeninin yanı sıra ruhsal ve sosyal hayatını yok eden insanı insanlıktan çıkaran, hiçbir ahlaki yapıya uymayan uyuşturucu maddeler ile mücadele etmek, bizlerin geleceği olan çocuklarımızı korumak için daha çok çaba sarf etmeliyiz. Bu yüzden de madde bağımlılığı hakkında bilgi sahibi olmak ve bu durumu önlemek tedavi açısından çok önemlidir. Madde bağımlılığı toplum için sosyal, ekonomik, psikolojik gibi birçok problemi de beraberinde getirir. Bu konu tüm toplumu ilgilendirir. Ülkemizin genç nesillere sahip çıkması tüm toplumun görevidir. Gençlerimizi bilgilendirelim, yardımcı olalım vakit kaybetmeden bu işin üstesinden hep birlikte gelelim.

    Hemen hemen herkesin gözü ile şahit olduğu köprü altları, otobüs durakları, metrobüs geçişleri, ara sokaklar ve yığılıp kalan çocuklar… Televizyon kanallarında da şahit olduğumuz bu durum çocukları yürüyemeyecek hale getiriyor. Peki, bu nasıl oluyor beyni nasıl mı etkiliyor hep birlikte okuyalım ve paylaşalım. Sevgili okurlarım madde bağımlılığı aşağıda görmüş olduğunuz gibi bir döngü içerisindedir.

    Şimdi size adım adım nasıl oluştuğunu yazacağım. İlk olarak merak ve akran arası özentilik ile başlar. Daha sonrasında zevk almak için ara sıra kullanımlar başlar. Zamanla vaktinin büyük bir kısmını madde ile geçirir. Bırakmak ister fakat beyin buna izin vermez. Her ne kadar ben bırakayım dese de beyin, bu bırakılmaz der ve savaş içerisine girer. Hayatında yaşadığı her türlü olumsuz olayda maddeye başvurur. Onu iyileştireceğine inanır, kısa süreliğine rahatlamasına, gevşemesine neden olur fakat kısa süre bir ömrüne bedel olur farkında olmaz… Zaman geçer madde almaz o zamanda o yoksunluk belirtisi ortaya çıkar tekrar kullanmaya başlar. Bağımlı olduğunda da zevk için değil, yaşadıkları için değil normal hissetmek için kullanırlar. Beynimiz neden dur demez biliyor musunuz? Yemek yerken, çikolata yerken, eşinizle veya dostunuzla sevgi dolu bir anı paylaşırken güzel şeyler yaşarken beynimiz dopamin salgılıyor. Kendinizi mutlu ve huzurlu hissediyorsunuz sonrasında dopamin düzeyi eski haline dönüyor ve hayatınıza kaldığınız yerden devam ediyorsunuz. Madde kullanan kişilerde ise bu dopamin seviyesi çok yüksek miktarda ortaya çıkıyor. Zaman içerisinde maalesef ki dürtü eylemini kontrol edemeyecek duruma geliyor, beynin karar verme fonksiyonunu etkileyerek kişinin yanlış kararlar almasına sebep oluyor.

    Bunun yanı sıra beynin yeni edindiği bilgileri öğrenme, hatırlama gibi fonksiyonlarını bozuyor. Ve tekrarlayıcı yüksek miktarda ki dopamin artışı keyif veren şeylerden (çikolata, yemek, müzik dinlemek…) zevk alma duyusunu azaltıp kişinin kendisini depresif, cansız hissetmesine neden oluyor. Daha önceden zevk aldığı şeylerden zevk alamaz hale geliyor. Ve madde alma ihtiyacı şiddetli bir şekilde ortaya çıkıyor. Maalesef kişi değil madde kişiyi yönetmeye başlıyor. Üstüne bu da yetmezmiş gibi zombi hapı ortaya çıkıyor. Kimyasal sentetik uyuşturucu olan bu hap insanlarda duygu durumun aniden değişmesine ve hareketlerini kontrol edememesine neden oluyor. Saldırgan hareketlerinin farkında olmayan bu kişi haberlerde duyduğumuz ve gördüğümüz gibi kendisinden geçiyor, kalp atışları hızlanıyor, halüsinasyonlar görmeye başlıyor. Hatta kalp krizi geçiriyor.

    Şimdi sizlere daha önceden madde bağımlılığı olan kişilerle aynı hastane ortamında edinmiş olduğum bilgileri tüm samimiyetimle paylaşacağım;

    İlk olarak maddeye başlama sürecinin nedenleri neler olabilir diye düşünürken aslında şahit olduğum en büyük nedenlerden birisi aile. Yetersiz veya aşırı ilgi, düzenli veya düzensiz ciddi disiplin ve otorite, ebeveyn ve çocuk arasında ki iletişim, karşılıklı anlayış eksikliği, aile içi şiddet. Özellikle ergenlik döneminde çocuğa huzurlu bir aile ortamı oluşturmak gerekir. Çocuk ailede bulamadığını dışarda ararsa eğer kendisine en büyük kötülüğü yapmış olur ve buna sebep olan sizler olursunuz. Ve bunun sonuçları sizleri üzebilir. Kişilik sorunları; kendisine olan güven eksikliği, depresif, içe dönük, asosyal kişilerde madde bozukluğu görülme oranı fazladır. Hatta şu bilgiyi de bilmenizi isterim; maddeye bağımlı olan kişilerde kişilik bozukluğu ortaya çıkar. Bunun yanı sıra sosyal ortama değinmek istiyorum. Çevresel etkenler;  madde bağımlılığın yaygın olması akranlar arası özentilik şeklinde kişiyi bağımlılığa doğru sürükler. Arkadaş ortamında bağımlılığa yatkın olan kişilerin bir kereden bir şey olmaz demesiyle başlayan bu serüven olumsuz sonuçlara neden olur. Madde bağımlılığın genel sebepleri bu şekildedir

    Peki, bunun tedavisi nasıl olur derseniz buyurun;

    Madde bağımlılığı olan kişilerin yakınları genelde bu durumdan utanç duyar ve saklar. EL ALEM ne der toplumumuzun kültürü haline gelmiş maalesef ki… Bırakın bu sözü hayatınızın bir parçası haline getirmeyin. Siz kaçtıkça çocuğunuz daha çok maddeye bağımlı olacak. Öncelikle bunun bir hastalık olduğunu kabul edin ve çocuğunuzdan utanmak yerine onu sarıp sarmalayıp ona yardımcı olun. En önemli tedavi sosyal destektir. Destek olayım derken aman dikkat! Köstek olmayın. Eve geldiğinde yine içtin yine gittin gibi sözlerle üstüne düşmek kişiyi daha çok tetikler. Anne ve babalar çocuğunuzu sağlıklı bir şekilde takip edin. Tedavi süreci uzun bir dönemdir ve tekrarlanma olasılığı çok yüksektir. Eğer kişi maddeden uzak duramıyorsa, hastane yatışı gerekebilir. Maddi olarak özel bir hastane tercihiniz olmazsa AMATEM birimlerine ücretsiz başvuru yapabilirsiniz. 

    Gençlerimizi korumak için onlara sorumluluk verin, özgüven aşılayın, çocuklarınıza karşı özellikle ergenlik döneminde aşırı korumacı veya aşırı sorumsuz davranışlar sergilemeyin. Tedavi inancı kişide başlar kişi ne kadar kararlı ve iradeli olursa tedavi de başarılı olma şansı yükselir. Kişiyi yeniden hayata ve topluma kazandırmak hepimizin esas amacı olsun. Unutmayın iyi bir gözlemci olmak bir hayatı kurtarmak demektir.

    İlginizi çekecek film önerilerim;

    City of God (2002) | IMDb: 8,7

    Requiem for a Dream (2000) | IMDb: 8,4

    Scarface (1983) | IMDb: 8,3

    Trainspotting (1996) | IMDb: 8,2

    The Wolf of Wall Street (2013) | IMDb: 8,2

  • Çocuklara Doğum Nasıl Anlatılır?

    Çocuklara Doğum Nasıl Anlatılır?

    Geleneksel Türk ailesinde cinsellik içeren konular aile içinde konuşulmaz, ayıp sayılır, çocukların merak ettikleri sorular apar topar kapatılır yada en hızlı şekilde konuyu kapatacak cevaplar verilerek konuşmaktan kaçınılır. Çocuğun nasıl doğduğuna dair en yaygın verilen cevap ise seni leylekler getirdi olur. Bu cevap çocuk dünyasında bir süreliğine merakı giderse dahi çocuğumuz eninde sonunda bir çocuğun nasıl doğduğunu öğrenecektir. Kafasında konuya dair pek çok çelişki, kabullenememe, hayal kırıklıkları gibi cinselliğin doğası ve onu yönlendirdiğimiz cinsel anlayış arasında çelişkili duygular yaşayacaktır. Bu da çocuklarımızın gelecek hayatlarında pek çok çelişki ve sorun yaşayabilmelerine neden olur. Bu yüzden çocuklara gerek cinsiyet gerek kendi varoluşlarıyla ilgili açıklamalar yaparken her zaman gerçek ya da gerçeğe en yakın açıklamayı yapmalıyız.

    Çocuk dünyasıyla alakalı bizlerin anlayamadığı şudur: Biz yetişkinlerin kafasındaki cinsellik çocukların zaten kavrayamayacakları bir konudur. Çocuğa açıklama yaparken her zaman çocuğun yaşı, anlayabileceği düzey ve kavrayabileceği kelimeler göz önünde bulundurularak anlatılmalıdır. Aksi taktirde çocuğun sorduğu soruya cevap vermekten ziyade kafasını daha fazla karıştırmış oluruz.

    Çocuğun merak ettiği konu ne olursa olsun tatmin edeceği cevabı ailesinden almazsa mutlaka bu cevabı dışarıda arayacaktır. Bu da hem bir şeyleri yanlış, yarım yamalak öğrenmesine neden olur, hem de aldığı cevaplar ailesinin aktardıklarından büyük farklılıklar gösteriyor ise çocuğun iç dünyasında konuya ilişkin çelişkiler yaşanmasına neden olacaktır.

    Çocukların doğumla ilgili soruları iki ana gruba ayırabiliriz. Bunlar, bebeğin nasıl oluştuğu ve çocuğun nasıl doğduğudur. Aileler doğumdan çok bebeğin ilk nasıl oluştuğu konusunu açıklamakta daha fazla zorlanmaktadırlar. Çocuklar sık sık ben yada kardeşim senin karnına nasıl girdik, bebek nasıl yapılır, benim de bebeğim olur mu gibi sorular sorarlar. Buna vereceğimiz cevap şöyle olmalıdır; bebek sahibi olmak için çocukların büyümesi lazım. Büyüyünce tabii ki senin de çocuğun olacak diyebiliriz.

    Beş yaşın altı çocuklara bebeğin bir tohumdan geldiğini anne karnında özel bir bölmede (cep gibi, kese gibi) korunduğunu, ilk başlarda mercimek kadar küçük olduğunu anne karnındaki özel yerde dokuz ay boyunca büyümeye devam ettiğini, bebek annenin karnında büyüdükçe annenin karnının da büyüdüğünü belli bir boya ve ağırlığa gelince anne karnının alt kısmında doğum yapmak için bir delik açılacağını bebeğinde doktor yada ebe tarafından buradan çıkarılarak anneye verildiğini anlatabilirsiniz. Bu genelde beş yaş ve altı çocuklar için tatmin edici bir cevap olacaktır. Altı yaş ve sonrası için verdiğimiz bu cevap yeterli olmayabilir. Çünkü bu yaşlarda çocuklar daha araştırıcı ve meraklı olacaklardır. Önceden anlattığımız her şeyi tekrar anlatabiliriz. Bunu dışında daha fazla yanıt verebilmek için resimli bir kitaptan yada kalemle çizerek fetüsün ne olduğunu, anne karnında nasıl durduğunu, büyüme aşamalarını anlatabiliriz. Anne ile bebeğin aralarındaki göbek bağını bu yolla bebeğin nasıl beslendiğini anlatabilirsiniz. Abi yada abla olmuş çocuklar bu tip açıklamaları daha rahat anlayacaklardır. Çünkü annelerinin hamileliklerinin ilk dönemlerine tanıklık etmişlerdir. Eğer çevremizde hamile bir yakınımız varsa bu iyi bir fırsat olacaktır. Çocuğa bu kişiyi gösterebiliriz, elini karnına koydurup fetüsün hareketlerini izletebiliriz. Yeni doğmuş bir bebeği göstererek ne kadar küçük olduğunu yada çocuğunu emziren bir anneyi izleterek bebeğin ilk doğduğunda nasıl beslendiğini öğretebiliriz. Bütün bunlar oldukça faydalı olacaklardır.

    Eğer çocuk babanın doğumdaki rolünü merak ediyorsa ona bebeğin oluşumunda tohumlardan birinin anneden diğerinin babadan geldiğini ve bu iki tohumun birleşince bebeğin oluştuğunu söyleyebiliriz. Eğer bu cevap yeterli olmuyorsa anne ve baba çocuk yapmayı çok istiyorlarsa ve buna karar verdilerse o zaman çocuk sahibi olduklarını söyleyebiliriz.

    Dokuz, on yaşlarından itibaren ise bu açıklamalar çocukların meraklarını gidermekte yeterli olmayacaktır. Bu yaşlarda artık çocuğa spermi ve yumurtayı anlatmakta hiçbir sakınca yoktur. Merakları giderilmiş olan çocuk ilgisini farklı konulara yönlendirecektir.

    Bu tip konularda yapacağımız açıklamalar ne olursa olsun hep dikkat etmemiz gereken şey yaptığımız açıklamanın gerçeğe yakın olması, çocuğun dünyasında anlaşılabilinir ve tatmin edici olmasıdır.

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Bir Şeydir? Nelere Sebebiyet Verir? Ne yapılması Gerekir?

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Bir Şeydir? Nelere Sebebiyet Verir? Ne yapılması Gerekir?

    Yaygın anksiyete bozukluğunda kişi her şeyi kendisi yapar ve genellikle başkasına iş verememeyi tercih eder. Herhangi bir şey yapmadan muhakkak yapacağı şey hakkında ciddi anlamda bilgi toplar. Çok irdeler, zor karar alır ve aldığı kararları yoğun sorgulamadan geçirmeden duramaz. Yapacağı işle ilgili ve veya yaşayacağı kişi ve kişiler, olaylarla ilgili sürekli bir güvence arayışı içine girer. Yaptığı işi tekrar tekrar kontrol eder, bazense birlikte olduğu kişinin hayatını denetleyip kontrol edebilecek seviyeye gelebilir. Sevdikleri kişilere karşı fazla korumacı olurlar ve onlar için sürekli bir şeyler yapmaya çalışırlar. Belli durumlara asla tam anlamıyla bağlanamazlar çünkü kaygı yaşayacaklarını bilirler. Belli şeyleri yapmamak için hayali nedenler bulabilirler. Detaycı ve çıktıkları işi en ince ayrıntısına kadar irdeleyecekleri için ertelemecidirler. Genelde kaygıları iş hayatı, maddi durum, ilişkiler, sağlık, sevilen birinin durumu gibi küçük veya gündelik konularla ilgilidir.

    Hemen hemen her gün ortaya çıkan birçok olay ya da etkinlikle ilgili olarak aşırı kaygı ve endişe duyarlar. Kişi endişelerini kontrol etmekte ciddi anlamda zorlanır. Bazılarında ise huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe, kolay yorulma, düşünceyi yoğunlaştırma güçlüğü, irritabilite dediğimiz duyarlılık, alınganlık, huzursuzluk, kas gerginliği, uykuya dalmada ve sürdürmede sorun ya da huzursuz ve dinlendirmeyen uyku gibi sorunlar yaşadıkları görülür.

    Yaygın anksiyete bozukluğunda kişiler yaşayacakları durumun tehditine odaklanırlar ve ciddiyetiyle ilgili yaşadıkları veya yaşayacakları duruma beyinlerinde tehlike anlamlandırması yaparlar. Bir nevi kendilerini etkileyen yaşadıkları ya da yaşayacakları olay değil bu olayı beyinlerinde nasıl anlamlandırdıklarıdır. Abartılı tehlike düşüncesi ile baş etme yetenekleri gelişmiş olur ve bunu dış desteklerle güvenceye alma ihtiyacı yaşarlar, sürekli kaygı içerisinde olurlar ve bu da kendilerine zarar verir.

    Sadece anlattıklarımı anlamlandırmanızı kolaylaştırabilemek için küçük bir örnek verecek olursam ; evde yalnızken dışarıdan ses (silah sesi) duymadıklarında çok ciddi endişe yaşarlar ve eve silahlı birisi girmiş olabilir diye düşünürler. Yaşadıkları kaygı sonucunda da her yerin, her şeyin tehlikeli olduğunu düşünerek tetikte olmalıyım düşüncesi ortaya çıkar ve ellerinde bıçakla evi dolaşıp odalara bakmaya başlarlar.

    Tam olarak net olmayan olay veya durumlara duygusal, bilişsel ve davranışsal olarak olumsuz tepki verme eğilimleri olur. Bu kişiler belirsizliği sıkıntı verici ve olumsuz bulurlar ve ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalışırlar ve böyle durumlarda normal işlevselliklerini sürdüremeyebilirler. Tehdit edici zihinsel imge ve buna eşlik eden bedensel sıkıntıdan kaçınma çabası olabilir.

    Endişe duymak sorun çözmeye yardımcı olur ve motivasyonu artırır. Gelecekte çıkacak olan olumsuz sonuçlara daha az üzülmeyi sağlar ve bu kaygıyla kişi doğrudan olayların sonucunu değiştirir. Belirli düzeyde endişe duymayı bizler olumlu bir kişilik özelliği olarak nitelendiririz ancak bu endişe ve kaygı abartılı bir biçimde tekrar ediyorsa kişinin artık bireysel ya da sosyal çevresini etkileyecek zarar verecek boyuta gelmişse muhakkak kişinin profesyonel destek alması gerekmektedir.

  • Özgüven Eksikliği

    Özgüven Eksikliği

    Aynaya baktığımızda ne görüyoruz? Yüzümüzde hangi ruh hali var? Yaşadığımız şeylerden pişmanlık duyuyormuyuz?en önemlisi Mutlumuyuz? Son zamanların en klişe laflarından brkaçı ‘hiçbirşey yapmak istemiyorum!,mutsuzum!,içim sıkılıyor’. Peki bu sıkıntılar neden oluyor? Biz herşeyi kendi isteklerimiz doğrultusunda yaparız.yemek yemek istiyorsak yeriz,eğer siyah giymek istiyorsak giyeriz;ya da konuşmak istiyorsak konuşuruz. Yaptığımız her eylemi,kendimiz için yaparız. Kimileri çok yemek yiyerek,kimileri çok para harcayarak,kimileri kendini aşka bırakarak mutlu olmayı tercih eder.

    Kimileri ise sürekli beklenti içindedir. Hiçbirşey yapmadan çabalamadan arzuladiklarinin hemen olmasini dilerler.bununla mutluluk duyanlarda vardır.herkes iyi hissemek ister.yaşadığı bütün olumsuzluklara rağmen umudunu kaybetmeyen milyonlarca insan varken; sürekli kendini şartlayan bir hedef doğrultusunda ilerleyen ve hedefine ne kadar yaklaşırsa yaklaşşın asla mutlu olamayan insanlar da vardır. Boyu 169 dur 1 75 olmak ister,ya da kilosu 48 dir ama 50 hisseder  bilsede görmezden gelir ya da evlenirken sorun olmayan şeyler evlendikten sonra göze batmaya başlar eşini evlendikten sonra değiştirmeye çalışanlar olur.Peki bu yaptıklarımız bizi gerçekten mutlu edecekmi?  Mutlu olmanın tek yolu beklentilerin tamamlanması mı? Beklentiler tamamlandığın da herşey istediğimiz gibi olduğunda kuracak hayalimiz kalacak mı ? O zaman mı çözülecek sıkıntılarımız?

    Mutluluk, hayal kurmaktır. Bir hedef bulup o hedefe doğru gittiğimiz her yoldur bizim mutluluğumuz.biz başardıkça,hayallerimizi gerçekleştirdikçe yeni umutlar keşfederiz.biri bittiğinde diğerleri devreye girer. Farz edelim ki her istediğimiz oldu,hedef belirlemeden,çabalamadan,hayal kurmadan elde edersek hep birşeyler eksik kalır..herşey kolay elde ettiğimizden kolay sıkılırz ve mutlu olmak hayal olur. Hiçbir amacımız kalmadığın da huzursuz oluruz ,yaşadığımız her sıkıntı bizi ruhsal açıdan yıkar.Ruhsal açıdan yıkılırsak eşimize,ailemize verimli olabilmemiz ne kadar mümkün ? kim ister huzursuz bir anne veya hiç birşeyden mutlu olamayan baba..

    Bizim için en önemli mutluluk hayalimize koşmaktır.koşarken yaşadığımız bütün mücadeleler bizi aydınlığa götürür.yaptığımız herşeyin kıymeti büyük olur daha çok haz duyarız.yaşama sevincimiz artar.insan ilişkilerimiz güzelleşir.yüzümüz hep güler ve insanın sadece kendi hayali olmalı başkası için değil kendisi için yaşamalı. Öyleyse kim kendisini nasıl mutlu ediyorsa onu yaşasın. Neyle mutlu oluyorsa onu yapsın. Bütün kötü cümleleri ‘hayattan zevk alamıyorum,herşey üstüme geliyor,içim sıkılıyor’gibi hayatımızdan çıkarıyoruz.Derin bir nefes alıyoruz..Bugüne kadar yaşadığımız her ne varsa iyi ve ya kötü iyi ki diyoruz..gördüğümüz herşey bizim için bir tecrübeydi diyoruz. Belki yaşadıklarımız,hayallerimiz,çabalarımız olmasaydı hep eksik ve memnunıyetsiz olacaktık.yaşadığımız herşeye şükür ederek, hep en güzel şeyi hayal ederek,ne olursa olsun umudumuzu kaybetmeyerek,yaptığımız her ne varsa arkasında durarak,kendimizi severek yaşarsak mutlu olmak hiçte zor olmayacak! hiçbirşey sizin mutluluğunuzdan önemli değil. Ve siz istemedikçe sizi birisi asla üzmeyecektir. Hayatınızdan gülümseme ve mutluluk hiç eksik olmasın.Her zaman tutunacak bir hayaliniz olsun!

  • Psikolojik Sağlığımızı Nasıl Koruruz?

    Psikolojik Sağlığımızı Nasıl Koruruz?

    En basit haliyle cevaplayalım: İç sesimizi dinleyip sevdiğimiz şeyleri yaparak ruh sağlığımızı koruyabiliriz. Bunu yapmak hem kolay hem de zor aslında. Kolay çünkü ne istediğimizi yine en iyi biz biliyoruz bu konuda kimseye ihtiyacımız yok ama aynı zamanda da zor çünkü iç sesimizi dinleyebilmek ve sevdiğimiz şeyleri yapabilmek için de kendimize zaman ayırmamız gerekiyor. Fakat artık her şey o kadar çabuk gelişiyor ve zaman o kadar hızlı ilerliyor ki durup nefes almak, dönüp de kendimize bakmak, ‘bir dakika yahu ben ne yapiyorum ne istiyorum’ demek için vakit bulamıyoruz resmen.

    Ben bu durumu özellikle anne olduktan sonra cok daha dramatik bir şekilde yaşadığımı fark ediyorum ve sık sık çevremdeki kisilerle konusurken “zaman onceden su gibi akıyordu ama simdi şelale oldu cagliyor” diye dert yanabiliyorum. Cocuklarima bakip ne ara bu kadar büyüdünüz diye düşünürken zamanin nasil da hızlı aktığını fark ediyorum iç çekerek…

    Zaman gerçekten selale olup cagliyor ama bizim mutlaka her gün kendimize zaman ayırmamız gerekiyor. Danışanlarımla bu konuyu konuşurken bir gunlerini nasil geçirdiklerini detaylandırmalarını isterim sıklıkla ve birlikte bakariz günün hangi saati ‘ben saati’ olarak ozellestirilebilir diye. Bu bazen çocuklar uyuduktan sonra olur, bazen cocuklar sabah henuz uyanmadan olur, bazen de cocuklari okula esi ise yolladıktan sonra olur ama mutlaka olur.

    Benim boyle bir zamanim yok, kendime ayıracak vaktim yok diyen danisanlarimin kendisine ‘ben saati’ ayırdıktan sonraki değişimleri gerçekten görülmeye değer olur her zaman. Nasil ki disari cikmadan once aynada fiziksel gorüntümuze bakıp bir çeki düzen veriyorsak, ruhsal dunyamiza da bakmak ve neye ihtiyaci varsa o ihtiyacı gidermek zorundayiz. İşte bunu yapabilirsek psikolojik sagligimizi korumayı da başarmış oluruz. Not: Adi ‘ben saati’ ve ideali ortalama bir saatimizi kendimize ayirmak ama bunun zorlayıcı oldugunu bilerek ilk etapta 10 dk, 20 dk gibi kısa sürelerle baslamanizi öneriyorum. Zaten kendinizdeki degisimi farkettikçe sureyi de arttirmak isteyeceksiniz.

  • Şimdi Güçlüsün

    Şimdi Güçlüsün

    Birçok insan yaşamakta olduğu anın gücünü kaybetmiştir. Ya geçmişlerinin yasını tutarlar, bitmeyen “keşke”lerle boğuşurlar ya da gelecek planlarıyla kendilerini meşgul ederler.

    Hâlbuki insanlar kaderlerini etkileyebilecekleri, belki de değiştirebilecekleri gücü sadece şimdi ve burada yani yaşadıkları an ve yerde bulabilirler.

    Bazen insan, hayatının sonbaharını yaşayan biri olur ve geçmişinin muhasebesini yapar, bazen de kendisi için önemli bir sınavın arefesinde bir genç olur ve hayatının yol ayrımında olduğunu zannederek kendisini işlevsel olmayan bir kaygının ortasında bulur.

    Aklımızın hep bir köşesinde, ya hayatımızın önceki dönemlerinden kalan uktelerimiz, bitmemiş işlerimiz ya da henüz başlamamış ama hayalimizde çoktan yaşamaya hatta sonuçlandırmaya başladığımız planlarımız vardır. Adı ne olursa olsun, bitmeyen işlerimiz ya da henüz başlayan planlarımız, bizi çevremizdeki kaynakları fark etmekten, anı yaşamaktan ve değerlendirmekten alıkoyar.

    Elbette geçmişimizden dersler çıkarmalıyız. Değişim için hatalarımızı, eksiklerimizi sahiplenmeli ve böylece farkındalık düzeyimizi artırmalıyız. Fakat bunu, geçmişe saplanıp kalarak, yönümüzü tamamen geride bıraktıklarımıza çevirerek yaparsak bütün enerjimizi harcamış oluruz, suçluluk duygusu ve pişmanlıklar bir süre sonra bütün benliğimizi kaplar. İşte o zaman anın gücünden uzaklaşır, sürekli geçmişinin olumsuzluklarıyla yaşayan biri oluruz.

    Bunun yanında şimdiden uzaklaşıp, sürekli gelecekle meşgul olduğumuzda da, bizi henüz yaşanmamış olayların kaygısı rahatsız etmeye başlar. Sürekli bir adım sonrasını düşünmeye çalışmak, bir süre sonra bizde olaylara karşı iki ihtimalli bir bakış açısı gelişmesine neden olur. “Sınavı kazanmak ya da kazanamamak”, ”Bu işi başarmak ya da başaramamak”, ”Olmak ya da olmamak” gibi siyah beyaz cümleler kurmaya başlarız ve gri bizim için artık önemini yitirmiştir.

    Hâlbuki bizlere bir saniye sonrasını bile görme yeteneği verilmemiştir. Hayatın bizlere neler sunduğunu yaşamadan bilemeyiz. Sürekli bir adım öncesini ya da sonrasını düşünmek yerine “şimdi”ye odaklanmak bizi ileriye götürür, yarına taşır.
    Anı yaşamak, gününü gün etmek, keyfe keder yaşamak değildir. Etrafımızı fark etmek, yaşadıklarımızı değerlendirip, sindirmek ve duygu, düşünce ve davranışlarımız ile ilgili sorumluluk sahibi olmaktır. 

    Biz, duygu, düşünce ve davranışlarımızı yaşadığımız anda hisseder ve sahiplenirsek ancak değiştirebilir ve sağlıklı bir gelecek inşa edebiliriz, geriye döndüğümüzde de gülümsediğimiz bir geçmiş bırakabiliriz. Zamanımızdan 900 yıl önce bu bahsettiğimiz kavramı rubaileriyle ünlü İranlı şair Ömer Hayyam(1048- 1131) ne kadar da yalın bir biçimde ifade etmiş:

    Bu kubbe altındaki bin bir belayı gör;
    Dostlar gideli boşalan dünyayı gör;
    Tek soluk yitirme kendini bilmeden;
    Bırak yarını, dünü, yaşadığın anı gör.

    Sürekli düne ya da yarına odaklanarak geçen hayatımızın ne zaman son bulacağını, hangi günümüzün son günümüz olacağını bilemeyiz. 
    Şimdi bir düşünün. Bugün uyandığınızda son gününüz olsa ne yapardınız, bugünü nasıl geçirmek isterdiniz? Son gününüz olduğunu bile bile anne- babanıza ya da sevdiklerinize kötü davranır mıydınız, eşinizin veya çocuğunuzun uzun zamandır geçirmeyi istediği eğlenceli bir günü erteler miydiniz? 

    Bugününüzün son gününüz olmadığını nereden biliyorsunuz?

  • Adet Öncesi Sendromu Önlemenin 10 Yolu

    Adet Öncesi Sendromu Önlemenin 10 Yolu

    Eğer özel günleriniz yaklaşıyorsa …Kendinizi dipte hissediyorsanız ve bunu önleyemiyorsanız ya da kontrolü kaybettiğinizi düşünüyorsanız işte bu yazı tam da size göre..:)

    PMS yani halk arasında adet öncesi sendromu diye bilinen kimisinde yeme şeklinin değiştiği, kimisinde baş ağrılarının olduğu, kimisinde de duygu durumunun farklılaştığı dönemdir…Tüm dünyada ve bütün kültürlerde rastlanılan bir durumdur.Bu durumu yaşamak için kadın olmak ve adet görmek yeterlidir

    1.)Doktora Gidin!

    Çünkü ancak uzmanı olduğu doktor sizin durumunuzu bilir ve buna göre bir yol haritası çizer.

    2.)Spor Yapın!

    Yapılan her türlü egzersiz seratonin dediğimiz mutluluk hormonunun açığa çıkmasına sebep olur ve bu sayede kendimizi daha iyi hissederiz.

    3.)Su İçin!

    Araştırmalar acıtasyon ve ağrılar için içilen suyun bizi daha iyi hale getirdiğini söylüyor.

    4.)Size İyi Gelen Şeyleri Yapın!

    Hayatta her zaman istediğimiz şekide hareket edemiyoruz bu yüzden bu dönemde biraz daha nefes alır hale gelirsek eğer bu dönemi daha iyi atlatırız.

    5.)Bu Dönemde Kafein, Sigara Ve Alkolden Uzak Durun!

    Kadınların tamamına yakınının sağlığını olumsuz etkileyen alışkanlıkları devam ettirirler.Özellikle çay, sigara, kahve ve kola alımını azaltmanız bu dönem içn yerinde olacaktır.Aslında sadece bu dönemde değil her dönemde bu zararlı alışkanlıklardan uzak durmak gerekiyor.Çünkü bunların ruhumuza ve bedenimize zararlı etkilerini görseniz sizde aynı fikirde olurdunuz..

    6.)Negatif Ortam ve Kişilerden Uzak Durun!

    Zaten mutsuz olduğumuz böyle bir dönemde bir de böyle ortamlara girerek kötü olan durumumuz daha da kötüleşir bir hale gelerek durumumuz daha da kötüye gidecektir.Buna izin vermeyin.

    7.)Bitki Çayları İçin!

    Melisa ve papatya çayının sakinleştirici ve yatıştırıcı olduğu bilindiği için bu dönemde içilen bu çayların dönemin daha hafif geçirilmesinde etkisi olduğu araştırmalarca desteklenmiştir.

    8.) Nefes Eğzersizi Yapın!

    Uzman kontrolünde ( uzman klinik psikolog ) yapılan nefes egzersizi beynimize daha iyi oksijen gitmesine ve dipte olan duygu durumumuzu bir nebze olsun hafifletmesinde yardımcı olur.

    9.)Destek Alın!

    Profesyonel destek aldığınız zaman bu durumla baş etmeyi öğrenirsiniz ve daha kontrollü olmuş olursunuz bu sayede öfkeyle ve tamamen duygularınızla hareket etmeyi değil de mantığımız da bizimle olmuş olur.

    10.)Takviye Alın!

    Bu dönemde vücudumuzun bazı takviyelere gereksinimi ve eksikliği olduğu için alınan bu takviyeler durumumuzu daha da hafifletir ve içinde bulunduğumuz durumu çekilebilir hale getirir.E,C,D ve A vitamini kalsiyum ve magnezyum alımının bu dönemdeki şikayetleri azalttığı yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.

    Sendromsuz krizsiz ve mutlu dönemler geçirmek dileğiyle…:)

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Bir Şeydir? Nelere Sebebiyet Verir? Ne Yapılması Gerekir?

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Bir Şeydir? Nelere Sebebiyet Verir? Ne Yapılması Gerekir?

    Yaygın anksiyete bozukluğunda kişi her şeyi kendisi yapar ve genellikle başkasına iş verememeyi tercih eder. Herhangi bir şey yapmadan muhakkak yapacağı şey hakkınca ciddi anlamda bilgi toplar. Çok irdeler, zor karar alır ve aldığı kararları yoğun sorgulamadan geçirmeden duramaz. Yapacağı işle ilgili ve veya yaşayacağı kişi ve kişiler, olaylarla ilgili sürekli bir güvence arayışı içine girer. Yaptığı işi tekrar tekrar kontrol eder, bazen birlikte olduğu kişinin hayatını denetleyip kontrol edebilecek seviyeye gelebilir. Sevdikleri kişilere karşı fazla korumacı olurlar ve onlar için sürekli bir şeyler yapmaya çalışırlar. Belli durumlara asla tam anlamıyla bağlanamazlar çünkü kaygı yaşayacaklarını bilirler. Belli şeyleri yapmamak için hayali nedenler bulabilirler. Detaycı ve çıktıkları işi en ince ayrıntısına kadar irdeleyecekleri için ertelemecidirler. Genelde kaygıları iş hayatı, maddi durum, ilişkiler, sağlık, sevilen birinin durumu gibi küçük veya gündelik konularla ilgilidir.

    Hemen hemen her gün ortaya çıkan birçok olay ya da etkinlikle ilgili olarak aşırı kaygı ve endişe duyarlar. Kişi endişelerini kontrol etmekte ciddi anlamda zorlanır. Bazılarında ise huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe, kolay yorulma, düşünceyi yoğunlaştırma güçlüğü, irritabilite dediğimiz  duyarlılık, alınganlık, huzursuzluk, kas gerginliği, uykuya dalmada ve sürdürmede sorun ya da huzursuz ve dinlendirmeyen uyku gibi sorunlar yaşadıkları görülür.

    Yaygın anksiyete bozukluğunda kişiler yaşayacakları durumun tehdidine odaklanırlar ve ciddiyetiyle ilgili yaşadıkları veya yaşayacakları duruma beyinlerinde tehlike anlamlandırması yaparlar. Bir nevi kendilerini etkileyen yaşadıkları ya da yaşayacakları olay değil bu olayı beyinlerinde nasıl anlamlandırdıklarıdır. Abartılı tehlike düşüncesi ile baş etme yetenekleri gelişmiş olur ve bunu dış desteklerle güvenceye alma ihtiyacı yaşarlar, sürekli kaygı içerisinde olurlar ve bu da kendilerine zarar verir.

    Sadece anlattıklarımı anlamlandırmanızı kolaylaştırabilmek için küçük bir örnek verecek olursam ; evde yalnızken dışarıdan ses (silah sesi) duymadıklarında çok ciddi endişe yaşarlar ve eve silahlı birisi girmiş olabilir diye düşünürler. Yaşadıkları kaygı sonucunda da her yerin, her şeyin tehlikeli olduğunu düşünerek tetikte olmalıyım düşüncesi ortaya çıkar ve ellerinde bıçakla evi dolaşıp odalara bakmaya başlarlar.

    Tam olarak net olmayan olay veya durumlara duygusal, bilişsel ve davranışsal olarak olumsuz tepki verme eğilimleri olur. Bu kişiler belirsizliği sıkıntı verici ve olumsuz bulurlar ve ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalışırlar ve böyle durumlarda normal işlevselliklerini sürdüremeyebilirler. Tehdit edici zihinsel imge ve buna eşlik eden bedensel sıkıntıdan kaçınma çabası olabilir.

    Endişe duymak sorun çözmeye yardımcı olur ve motivasyonu artırır. Gelecekte çıkacak olan olumsuz sonuçlara daha az üzülmeyi sağlar ve bu kaygıyla kişi doğrudan olayların sonucunu değiştirir. Belirli düzeyde endişe duymayı bizler olumlu bir kişilik özelliği olarak nitelendiririz ancak bu endişe ve kaygı abartılı bir biçimde tekrar ediyorsa kişinin artık bireysel ya da sosyal çevresini etkileyecek zarar verecek boyuta gelmişse muhakkak kişinin profesyonel destek alması gerekmektedir.