Endoskopi genel bir ifade olup ucunda ışık ve kamera olan silindirik bir cihaz ile organların iç duvarlarının ve lümeninin incelenmesi işlemidir. Üst gastrointestinal sistem incelenmesi halk arasında endoskopi olarak adlandırılır.
Üst gastrointestinal işlem endoskopisi; ağız yolu ile girilerek sırasıyla yutak, yemek borusu, mide ve on iki parmak bağırsağının incelenmesi işlemidir. İşlem esnasında organların iç duvarları dikkatli bir şekilde incelenir, doku değişiklikleri, ülser odakları ya da normal görünüşün dışında farklı bir görüntüye sahip olan yerlerden özel aletler ile biyopsi dediğimiz doku parçaları alınır. Bu bölgelerde ufak kanamalar görülebilir. Bu geçici bir durum olup kanama- pıhtılaşma sistemi ile ilgili bir sorunu olmayan bireylerde hiçbir probleme neden olmaz. Biyopsi alınan kısımdaki doku çok hızlı bir şekilde kendini yenilemektedir. Halk arasındaki bazı inanışların aksine kanser düşünülen dokudan endoskopik biyopsi alınması onun yayılmasına neden olmamaktadır. Üst gastrointestinal sistem endoskopisi öncesinde hastalar 8-12 saat öncesinden yemek yemeyi kesmelidir. İşlemden önceki 4 saate kadar az miktarda su içebilir. Boğaz bölgesine o bölgenin uyuşmasını sağlayan bir sprey sıkılması ile işleme başlanır. Endoskopi işlemi ağrı verici bir işlem değildir. İç organlarda hava verilerek ilerlendiği için gerginlik hissi olabilir. İşlem konforu açısından damardan ilaç verilip bir uyku hali oluşturularak da işlem yapılabilir. Soluk borusu yemek borusundan ayrı olarak ilerlediği için hastanın soluk alıp vermekle ilgili bir problemi olmaz. Genel olarak tolere edilebilen bir işlem olmasına rağmen öğürme refleksi kuvvetli olan bireylerde ve işlemden korkan bireylerde anestezi uzmanından destek alınabilir. Hastaya işlem esnasında anestezi uzmanı tarafından uygun dozda ilaç verilir ve işlem yapılır. Bu ilaçların etki süresi çok kısa olduğu için ilaç verilmesi kesildikten çok kısa bir süre sonra hasta uyanır. Kullanılan ilacın artık etkileri nedeniyle işlem sonrası hastanın araç kullanmak gibi dikkat gerektiren işleri yapmaması, bu yüzden yanında ona refakat edebilecek biri ile gelmesi önerilir. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte endoskopi yapılan yeni model cihazlarda HD görüntü sistemleri kullanılmakta olup bu sayede çok küçük ayrıntılar bile daha net görülebilmekte, ayrıca FICE,NBI ve I-scan gibi yüksek teknolojik görüntülemeler sayesinde lezyonlar çok hızlı bir şekilde normal dokudan ayırt edilebilmektedir. Teknolojik olarak yeniliklere ayak uyduran merkezlerde konusunda deneyimli uzman hekimlerin yaptığı endoskopik işlemler erken teşhislere olanak sağlayarak hayat kalitesini artırmakta ve çoğu zaman hayat kurtarmaktadır. Endoskopi işlemleri genel cerrahlar ve gastroenterologlar tarafından yapılmaktadır. genel cerrahlar bu işlemi daha çok hastanın operasyon ihtiyacı olup olmadığı açısından değerlendirirken gastroenteroloji uzmanları bu konuda daha ayrıntılı bir eğitim alıp lezyonları tanıma, gerektiğinde endoskopik müdahaleler, takip etme protokolleri, cerrahi gereksinim olup olmaması açısından değerlendirmektedir. bazen cerrahi öncesi klavuzluk işlemi için ameliyatın gerekli olduğu yerlere özel boyalar şırınga edilerek cerrahların işlerini kolaylaştırmaktadırlar.
Etiket: Olup
-
Endoskopi nedir? Ne zaman kimlere kimler tarafından yapılmalıdır?
-
Nodüler guatr
NODÜLER GUATR
Tiroid bezinin içinde normal tiroid dokusundan farklı bir yapıdaki yumru şeklinde veya leblebi, nohut, bazen de nadiren ceviz veya portakal büyüklüğünde olabilen anormal doku büyümelerine nodül adı verilir. Nodüllerle birlikte çoğu zaman tiroid bezi de büyüdüğünden hastalık nodüler guatr olarak adlandırılır. Nodülün boyutları kişiden kişiye farklılık gösterir. Örneğin, nodül çok küçük 34 milimetre çapında olabildiği gibi, ceviz hatta iri patates büyüklüğünde de olabilir. Bir kişide bir tane nodül olabildiği gibi birden fazla nodül bulunabilir. Tiroid bezin içerisinde birden fazla nodülün bulunması multinodüler guatr olarak tanımlanır. Muayene sırasında boyun yapısına bağlı olarak genellikle bir santim veya bir santimin üzerindeki nodüller doktor tarafından saptanabilir.
Nodül Nasıl Saptanır?
Tiroit bezindeki nodül hastanın kendisi tarafından fark edilebildiği gibi, gitmiş olduğu doktorun muayenesi sırasında saptanabilir. Ayrıca, değişik şikayetler nedeniyle hastanın boyun bölgesine inceleme amaçlı olarak ultrasonografi yapıldığında veya akciğer grafisi çekildiğinde tiroit bezinde bulunan büyük nodül fark edilebilir.
Tiroid Nodülü Hangi Sıklıkla Görülür:
Yapılan toplum çalışmaları, erkeklerde her 100 kişiden birinde, kadınların her 100 kişiden beşinde, tiroid bezindeki bir santim veya bir santimin üzerinde nodülün muayene sırasında elle fark edilebildiğini göstermiştir. Ancak tiroid bezine ultrasonografi yapıldığında nodülün saptanabilme oranı %20 ile %70 lere çıkmaktadır. Çünkü tiroid bezi derinliği olan bir organdır. Tiroidin arkasında olup elle yapılan muayenede saptanamayan nodüllerin ultrasonografi ile saptanması ve saptanan nodülün büyüklüğü hakkında bilgi edinmesi de mümkün olmaktadır. Diğer taraftan, genellikle nodül bir santim ve bir santimin üzerinde ise muayene sırasında ele gelebilmektedir. Ultrasonografi ise santimin altındaki çok ufak nodülleri saptamada da bize yardımcı olmaktadır. Kısaca, nodül için tiroid bezinin değerlendirilmesinde ultrasonografi daha güvenilir bir teşhis metodudur
Tiroid Nodülleri Yaş ile Artmaktadır.
Tiroid nodülleri yaşla birlikte artış göstermektedir. Nodüllerin görülme sıklığı 18-65 yaş arasında %20-25, iken bu oran 65 yaş üstünde ise %35-40 e çıkmaktadır. r; öncellikle mutlaka bir endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanı tarafından değerlendirilmelidir
Nodüler Guatr Neden Önemsenmeli?
Bir nodülün hasta ve doktor açısından önemi nodülün kanser olup olmadığının öğrenilmesidir. İkinci önemli nokta ise nodülün aşırı hormon salgılama özelliği olup olmadığının ortaya konmasıdır. Üçüncü önemli nokta ise nodülün nasıl tedavi edileceği veya nasıl izlenileceğidir. Tiroid nodülleri özellikle ultrasonografi boyunda sık kullanılmağa başlandıktan sonra daha çok görülmeğe başlandı. Tiroid bezinin ultrasonografi veya Doppler ultrasonografisi ile incelenmesi sayesinde daha küçük nodülleri saptayabilmek mümkündür.
Tiroid Kanserinin Bulguları Nelerdir?
Tiroid kanserleri çoğu kez hastalarda belirti veya şikâyete neden olmaz. Genellikle tiroid bezinde yerleşmiş bulunan nodülün fark edilmesi ve saptanan bu nodülde bazı ileri tetkiklerin yapılması sonucu tiroid kanseri teşhisi konulur.
Nasıl Tanı Koyuyorsunuz?
Tiroid nodülünün kansere yönelik olarak değerlendirilmesinde ultrasonografi ve/veya Doppler ultrasonografi oldukça yardımcıdır. Tiroid bezinin muayenesi sırasında veya ultrasonografi ile bir santim veya bir santimden daha büyük nodül saptandığında tiroid sintigrafisinin çekilmesi gerekir. Bu sayede nodülün soğuk, sıcak ve ılık ayırımı yapılır. Nodüllerin yaklaşık % 70-80'nini soğuk nodül, % 10'unu sıcak nodül, ve % 10'unu ılık nodül oluşturur. Soğuk nodülde kanser oranı biraz daha fazla olup, kanser görülme oranı %5 ile %10 arasında değişmektedir. Sıcak nodülde kanser oranı çok daha düşüktür. Nodülün iyi veya kötü huylu olduğuna ilişkin ayırımı yapmada ultrasonografi bize bilgi verse de en iyi ve güvenilir bilgi, nodülün kendisinden ince iğne biyopsisinin yapılmasıyla sağlanır.
Biyopsi Ağrılı ve Sıkıntılı Bir İşlem mi?
Tiroid bezinde saptanan nodülün kanser riski taşıyıp taşımadığını anlamak için yapılır. Biyopsi sonucuna göre ilaç tedavisi ile izlem veya ameliyat kararı verileceğinden mutlaka yapılması gereken bir tetkiktir. Oldukça basit, yapılması kolay ve son derece küçük iğne ucu kullanılarak yapıldığından ağrı oluşturmayan bir tetkiktir. Bu nedenle biyopsi sırasında hastanın anestezi ile uyuşturulması gerekmemektedir. Damardan kan alınır gibi tiroit bezindeki nodülden hücre grupları alınır. Alınan hücreler patoloji bölümünde incelenerek nodülün iyi huylu, kanser veya iltihap olup olmadığı araştırılır. Biyopsi kolay bir işlem olup biyopsi işleminden korkulmaması gerekir.
Biyopsi bir ameliyat değildir, hastanın biyopsi sırasında aç veya tok olması önemli değildir. Bazen biyopsi ile yeteri kadar parça veya hücre gelmeyebilir. O zaman biyopsiyi en erken 2-3 ay sonra tekrarlamak gerekir.
Yapılan biyopsinin iyi yorumlanması için bu konuda deneyimli patoloji uzmanlarına (sitologlara) gereksinim vardır. Sonucu bir iki gün içinde açıklanabilmektedir. Ancak, folliküler kanser veya Huthle-hücreli kanserlerin kötü veya iyi huylu olup olmadığını değerlendirmede ince iğne biyopsisi yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle söz konusu durumlarda operasyon ağırlıklı düşünülmelidir.
Kanser Şüphesi Olan Nodüller Hangileridir?
Nodül yapılan tedaviye rağmen hızla büyüyorsa, boyun bölgesinde lenf bezlerinde anormal büyüme varsa, nodülün kendisi çok sert ve yapışık ise, seste kalınlaşma veya seste kısıklık yapıyorsa, hastanın birinci derece yakınlarında tiroit kanseri olan birisi bulunuyorsa, hastanın yaşı 20'nin altında veya 60'ın üzerinde ise tiroit kanseri yönünden dikkatli olunması gerekir. Diğer taraftan yapılan ultrasonografisinde kanseri düşündürebilecek ip uçları veya tiroit ince iğne biyopsisinde kanser hücreleri veya kanser kuşkusu uyandıran hücreler bulunuyorsa tedavide operasyon ağırlıklı düşünülmelidir. Operasyonun bu konuda deneyimli cerrahlar tarafından yapılması operasyona bağlı komplikasyonların görülme riskini azaltan önemli bir faktördür. Tiroid ameliyatı geçiren bir kişide ameliyat sonu yapılan patolojik değerlendirmede kanser saptanmasa bile, o kişinin mutlaka ömür boyu tiroit hormonu kullanması ve periyodik olarak doktor kontrolünde ilaç kullanması gerekir. Buna karşın tiroit kanseri saptanan kişilerin ise, kendilerini tedavi eden endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanının önerileri doğrultusunda ömür boyu düzenli olarak ilaç (tiroit hormonu) kullanmaları, kan ve/veya görüntüleme tetkiklerini periyodik olarak yaptırması şarttır.
-
Atopik dermatit immünopatogenez
Atopik Dermatit (AD), kendisinde yada ailesinde atopik hastalık bulunan çocuklarda ortaya çıkan oldukça kaşıntılı döküntülerle karakterize, kronik seyirli, tekrarlayan, inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Dünyada genel olarak çocukların % 1-20 kadarını etkilemektedir. AD her yaşta başlayabilirse de, genellikle olguların % 60 kadarında ilk yaş içinde, % 85 kadarında ise ilk beş yaş içinde başlamaktadır. Genetik olarak atopi riski taşıyan çocuklarda alerjik yürüyüş olarak anılan tablonun ilk klinik hastalığı olarak dikkati çeker. Genetik yatkınlığa ek olarak, çevresel etkenler ve immünolojik faktörler AD patogenezinde etkilidir. AD li olguların çoğunda serumda IgE düzeyi yükselmiştir ve periferik kanda eozinofili bulunur. AD li olguların % 80 kadarında bronşial astım veya alerjik rinit ortaya çıkar.
İMMÜNOPATOGENEZ
Atopik Dermatit de deri bariyer fonksiyonu bozukluğu mevcut olup, çevresel alerjenlere ve mikroorganizmalara karşı aşırı T hücre cevabı ile ortaya çıkan kronik deri inflamasyonu mevcuttur. AD in iki formu tanımlanmıştır. Atopik dermatit, IgE aracılıklı bir klinik tablo olup hastaların % 70 – 80 kadarı bu formda yer alırlar. Non-atopik dermatitte ise IgE aracılığı yoktur, hastaların % 20-30 kadarında görülen bir tablodur. Her iki form eozinofili ile birliktedir. AD te hafıza T hücreleri deri homing reseptörü kutanöz lenfosit-assosiye antijen (CLA) eksprese ederler ve T helper (Th) 2 sitokinler, interlökin (IL)-4, IL-5 ve IL-13 sentezlerler. Bunlardan IL-4 ve IL-13 plazma hücrelerinden IgE sentezini uyarır. Ayrıca vasküler endotel hücrelerden adhezyon moleküllerinin ekspresyonunu arttırarak eozinofil infiltrasyonunu kolaylaştırırlar. IL-5 eozinofil üretiminde, aktivasyonunda ve yaşam süresinin uzamasında etkilidir. Ayrıca CLA + T hücreleri oldukça düşük miktarda interferon (IFN) gamma üretirler. IFN gamma bir T h1 tipi sitokin olup, Th 2 tipi yanıtın baskılanmasında etkilidir. Non-AD te IL-4 ve IL-13 sekresyonu Atopik Dermatitten daha düşüktür.
Sağlıklı kişilerle karşılaştırıldığında AD li olgularda akut lezyonlu deride ve sağlam görünen lezyonsuz deri bölgelerinde IL-4 ve IL-13 eksprese eden hücrelerde artış gösterilmiştir. Akut AD te IFN gamma ve IL 12 ekspresyonu azdır. Kronik AD te deri lezyonlarında pek çok hücrede IL-5, GM-CSF , IL-12 ve IFN gamma ekspresyonu artmıştır. Kronik AD deri lezyonlarında eozinofillerde, imflamatuvar dendritik epidermal hücrelerde ve makrofajlarda IL-12 nin artmış ekpresyonu kronik AD te Th1 cevabı başlatmada önemli rol oynamaktadır. Kronik AD te Th 1 hücrelerin inflamatuvar etkiyi potansiyalize ettiği düşünülmektedir. Kronik lezyonlardaki persistan deri inflamasyonu, derideki yükselmiş IL-5 ve GM-CSF ekspresyonu ile ilişkili olabilir ve bu durum eozinofillerin, monosit makrofajların ve langerhans hücrelerinin yaşam sürelerini uzatır.
Atopik Dermatitte te akut deri lezyonları spongiosis ile karakterize olup epidermiste belirgin intraselüler ödem vardır. Akut lezyonlarda belirgin perivenüler T hücre infiltrasyonu mevcut olup ayrıca bir miktar monosit makrofaj bulunmaktadır. Mast hücre sayısı normaldir ancak değişik oranlarda mediatör boşaltmış hücreler bulunmaktadır. Kronik likenifiye lezyonlar ise belirgin hiperkeratoz ve minimal spongiosis gösterirler. Etkilenmiş deride Th 2 sitokinler keratinosit apoptozisini arttırırlar. Mast hücre sayısı ve eozinofil sayısı artmıştır. Eozinofiller çeşitli sitokin ve mediatörler sekrete ederek alerjik inflamasyona ve reaktif oksijen ürünleri ve toksik proteinler serbestleyerek doku hasarına katkıda bulunurlar.
Prof.Dr.Nihat Sapan
-
Systema endokrinata – endokrin sistemi
İÇ SALGI SİSTEMİ
İnsan vücudunda normal büyüme-gelişme, üreme, iç ve dış ortamdaki streslere karşı adaptasyon ile iç ortamdaki sabitliğin (Homeostasis) korunması iki haberleşme sistemi sayesinde gerçekleşir. Bu haberleşme sistemlerinden biri telli olup sinir sistemi tarafından oluşturulur. Diğeri ise telsiz olup vücudun değişik yerlerinde bulunan, hormon adı verilen kimyasal maddelerle etkilerini gösteren iç salgı bezleri (Gandulae endocrinae) ile sağlanır. İç salgı bezleri anatomik bir bütünlük oluşturmamalarına karşın, fonksiyonel bir bütünlük sağladıkları için ENDOKRİN SİSTEMİ başlığı altında incelenir.
İç salgı bezleri şu ortak özelliklere sahiptir.
Dış salgı bezlerinin aksine boşaltım kanallarına sahip değillerdir. Bu nedenle kanalsız bezler (Glandulae sine ductibus) olarak ta adlandırılır.
İç salgı bezleri, salgılarını (Hormon) direkt olarak kana verirler. Bu nedenle diğer organlara oranla çok fazla kanlanırlar. Kana geçen hormonlar sadece özel hedef hücrelerde etki gösterirler.
İç salgı bezleri değişik embriyonal katmanlardan orijin alırlar.
İç salgı bezleri, normalden fazla hormon salgıladıklarında hiperfonksiyon, yetersiz salgılandıklarında hipofonksiyon belirtileri, hastalıkları’ na neden olurlar.
Endokrin sistem içinde aşağıdaki iç salgılı bezler incelenir.
Glandula pituitaria – Hipofiz bezi
Glandula pinealis – Epifiz bezi (Pineal bez)
Glandula.thyroidea – Tiroid bezi
Glandulae.parathyroideae – Paratiroid bezleri
Glandulae .suprarenales – Böbreküstü bezleri
Endokrin Pankreas
Endokrin Testis (Erkekte)
Endokrin Ovarium (Kadında)
Timus
Diğer endokrin salgısı olan organlar (Plasenta, Glanduler mukoza, Böbrekler, Kalp).
HİPOFİZ BEZİ (Glandula pituitaria)
Hipotalamus’ a bir sapla bağlanan hipofiz bezi, hipotalamus’ la ortak bir ünite olarak hareket ederek diğer endokrin bezlerin birçoğunun aktivitelerini düzenler. Yaklaşık 1x1x0.5 cm boyutlarında 0,6-1 gr ağırlığında, kırmızı-gri renk¬li oval bir şekildedir. Hipofiz bezi, sifenoid kemiğin cismindeki fossa hypophysialis içine yerleşmiş olup üstten diaphragma sellae ile örtülmüştür.
Embriyolojik gelişimindeki kaynak farklılıkları dikkate alınarak hipofiz bezi, iki bölüme ayrılır. Rathke kesesinden gelişen ön bölümüne adenohipofiz (Lobus anterior), arabeyinin tabanından çıkan nörohipofiz tomurcuğundan oluşan arka bölümüne de nörohipofiz (Lobus posterior) denir. Nörohipofiz ile hipotalamus arasındaki bağlantı sinir demetleri, adenohipofiz ile hipotalamus arasındaki bağlantı ise bir damar ağı (Hipotalamohipofizial portal sistem) ile sağlanır.
1.Adenohipofiz (Lobus anterior) :Hipofiz bezinin en büyük bölümü olup, tüm bezin % 75’ini oluşturur. Pars distalis’indeki kromofob ve kromofil hiicreler, diğer endokrin bezlerin çalışmalarını sağlayan tropik hormonları (TSH.ACTH.FSH.LH.PRL.hGH) salgılarlar. Tropik hormonların salınmaları ise hipotalamus’ta üretilerek adanohipofize ulaştırılan RH (Releasing hormone) ve IH (Inhibiting hormone)’ lar ile kontrol edilir.
2.Nörohipofiz (Lobus posterior) :Tüm bezin % 25’ini oluşturan nöro¬hipofiz, hipotalamusun bir devamı şeklindedir. Nörohipofiz, miyelinsiz sinir lifleri ile modifiye glial hücreler olarak kabul edilen pituitositlerden yapılıdır. Gerçek bir endokrin bez olmayan nörohipofiz, hipotalamus’taki bazı çekirdeklerden salınarak kendisine ulaşan hormonları (ADH ve oksitosin) kana geçirir.
Antidiüretik hormon (ADH), hedef organ olan böbreklerdeki distal ve kollektör tubuluslarda suyun geri emilimini (Reabsorpsiyon) artırır. Oksitosin, gebeliğin son döneminde doğum travayı esnasında uterus düz kaslarının kasılmasını, doğumdan sonra da bebeğin annesinin memesini emmesi ile başlayan uyarılar sonucu salınarak meme bezi alveollerinin etrafındaki miyoepitelial hücrelerin kasılmasını sağlar.
2.EPİFİZ BEZİ (Pineal bez, Glandula pinealis)
Epifiz bezi, beyin yarımkürelerinin arasında, Diencephalonun tavanında yerleşmiş, konik-çam kozalağı şeklinde küçük bir organdır. 7x5x4 mm boyutlarında.100-180 mg ağırlığındadır.
Epifiz bezi, karmaşık bir polinöronal yol izleyerek retina üzerine düşen çevresel ışığa ait bilgileri alıp buna cevap vermektedir. Tartışmalı olmakla beraber, ışıkla ilgili sinyalleri endokrin sinyallere dönüştüren nöroendokrin transduser olarak kabul edilir.
Epifiz bezindeki pinealositler tarafından salgılanan melatonin ve seratonin adenohipofiz, nörohipofiz, endokrin pankreas, adrenal korteks, adrenal medulla, paratiroid ve gonadlar üzennde genellikle inhibitor etki yapar.
Karanlık pineal bezde aktivite artırıcı rol oynarken, aydınlık azaltıcı rol oynamaktadır.Epifiz bezindeki aktivite artışı, etkilediği iç salgı bezlerinde aktivite azalmasına neden olur.
Epifiz bezinin ayrıca uyku periyodu, vücut ısısının ayarlanması, metabolizma, immun sistem, tümör büyümesi (inhibisyon), lokomotor aktivite, beyin transmitter metabolizması vb. daha birçok fonksiyonda rol oynadığı ileri sürülmektedir.
3.TİROİD BEZİ (Glandula thyroidea)
Tiroid bezi, bovunda gırtlak ve soluk borusunun önünde yer almış, kahverengi- kırmızı renkte, çok iyi kanlanan, bilobuler bir iç salgı bezidir. 25-40 gr ağırlığı ile iç salgı bezlerinin en büyüğüdür.
Cerrahi ve gerçek kapsül (Capsula fibrosa) olmak üzere iki kapsüle sahiptir. Gerçek kapsülün gönderdiği bölmeler, bezi birçok lobulus’a ayırır. Lobuluslar içinde, tiroid bezinin temel yapısal ve fonksiyonel elemanları olan follikulus’lar yer alır.
Folliküllerde esas hücreler (Folliküler hücreler) ve parafolliküler hücreler (C hücreleri) olmak üzere iki tip hücre ayırt edilir. Folliküler hücreler, Triiodotironin-T 3 ve Tetraiodotironin -T 4 (Tiroksin) oluşumunda rol oynarlar. Parafolliküler hücreler ise kan kalsiyum düzeyini düşüren Kalsitonin (Thyrocalcitonin) hormonunu salgılarlar.
Tiroksin hormonu, büyüme, oksijen kullanımının artırılması, protein, karbonhidrat ve yağ metabolizması ile gonadların sağlıklı çalışması için gereklidir.
4.PARATİROİD BEZLERİ (Glandulae parathyroideae)
Paratiroid bezleri, herbir tiroid lobunun arka kenarı üzerinde yerleşmiş, mercimek şeklinde, toplam 4 adet iç salgı bezidir. Konumlarına göre üst ve alt Paratiroid bezleri olarak adlandırılırlar.
Paratiroid bezleri, gevşek bir kapsülle sınırlanmış olup, parankimi sinuzoidal kapillerler arasında yer alan epitel hücre kordonlarından yapılıdır. Hücre kordonlarında, esas ve oksifil hücreler bulunur.
Esas hücreler kan Kalsiyum düzeyini artıran Parathormonu salgılarlar. Parathormon yaşam için mutlak gerekli olan bir hormondur. Parathorrnonun etkili olabilmesi için uygun miktarda D vitamini alınması ile böbreklerde üretilen Dihidroksivitamin D 3’e ihtiyaç vardır.
5.BÖBREKÜSTÜ BEZLERİ (Glandulae suprarenales)
Glandulae suprarenales’ler, her bir böbreğin üst ucuna oturmuş, fascia renalis’le sarılı iki bezdir. Her bir böbreküstü bezi yaklaşık 4 cm uzunluğunda ve 3 cm kalınlığındadır.
Böbreküstü bezleri, anatomik ve fizyolojik yönden dışta korteks (Cortex), içte Medulla olmak üzere iki kısımdan yapılıdır. Korteks, Glukokortikoidler (Kortizol ve kortikosteron), Minerelokortikoidler (Aldosteron) ile seks hormonları (özellikle androjenler) salgılar. Medulla ise vücudumuzun en büyük paraganglionu niteliğinde olup sempatik uyarı ile Adrenalin ve Noradrenalin salgılar.
Böbreküstü bezi, yaşam için zorunlu olan bir bezdir. Özellikle ekstrasellüler sıvının su ve elektrolit dengesini ayarlayan Aldesteron hormonu ayrı bir öneme sahiptir.
6.ENDOKRİN PANKREAS
Pankreas, hem dış, hem de iç salgı yapan bir bezdir. Pankreasın iç salgı yapan Langerhans adacıkları, ENDOKRİN PANKREAS olarak adlandırılır. Pankreas kitlesinin % 1 ‘ni işgal eden Langerhans adacıkları tüm beze yayılmış küçük kümecikler şeklindedir.
Yetişkin bir kişinin pankreasında 200.000 – 2.000.000 adet Langerhans adacığı bulunur. Langerhans adacıklarını oluşturan hücrelerin A (veya α), B (veya β). Delta δ ve F olmak üzere dört tipi tanımlanmıştır.
Alfa hücreleri Glukagon, Beta hücreleri Insulin , Delta hücreleri Somatostatin. F hücreleri Pankreatik polipepdit salgılarlar. İnsulin ve glukagon, antagonist çalışan iki hormon olup, insulin kan glukoz düzeyini düşürmek, glukagon ise yükseltmek için çalışır. Delta hücrelerinden salınan somatostatin (GHIF – Growth Hormon Inhibiting Faktör) Glukagon ve insulinin salınımlarını azaltır. F hücrelerinin salgıladığı Pankreatik polipepditiri yemekten sonra üretildiği tespit edilmesine karşın endokrin fonksiyonları bilinmemektedir.
7.GONADLAR (Testis ve ovarium )
Gonadlar, erkek ve dişide cinsiyeti tayin eden temel organlar olup cinsiyet hücreleri (Spermatozoon ve ovum) yanında cinse özgü hormonları (Ostrojen, Progesteron, Testesteron) da üretirler. Gonadların cinse özgü hormonları üreten üniteleri endokrin testis ve endokrin ovarium olarak adlandırılır.
ENDOKRİN TESTİS : Testis, spermatozoonlan üretme yanında, parankiminde bulunan interstisyel (Leydig hücreleri) ve Sertoli hücreleri yolu ile hormon da salgılar.
Leydig hücreleri ICSH (LH) etkisi ile androjen hormonları (Testesteron, Dihidrotestesteron, Androstenedion) salgılarlar. Androjenler, erkek üreme organlarının ve sekonder seks karakterlerinin gelişiminde büyük öneme sahiptir.
Sertoli hücreleri ise salgıladıkları inhibin adlı hormon ile FSH üretimini inhibe ederler. Ayrıca bir miktar östrojen salgılarlar. Bunun erkekteki rolü bilinmemektedir.
ENDOKRİN OVARİUM : Ovarium, ovumu üretme yanında kadın cinse ait Östrojen ve Progesteron hormonlarını salgılar.
Östrojen, Oogenez periyodunda Graaf follikülünün Teka interna (Endocrinocytus thecalis) hücreleri tarafından salgılanır. Östrojenin salınımı Hipotalamus ve Hipofiz ön lob hormonları tarafından kontrol edilir.
Progesteron, çatlamış Graaf follikülünün yerinde oluşan Corpus luteum (Sarı cisim) hücreleri tarafından salgılanır. Eğer döllenme olmuşşa, gebeliğin 4. ayına kadar corpus luteum Progesteron üretmeye devam eder. Bundan sonra bu görev Plasenta tarafından yürütülür. Döllenme olmamışsa menstruasyona (adet kanaması) iki gün kala (26.gün) Corpus luteum’dan Progesteron salgılanması durur.
8 PLASENTA
Plasenta, Uterusta (rahim) bulunan fotus’un beslenmesini sağlayan bir yapı olup, aynı zamanda Östrojen, Progesteron, Chorionik gonadotropin, Plasenta laktojeni ve Relaksin hormonlarını salgılar.
Gebeliğin 5. haftasından itibaren salgılanmaya başlanan Plasenta laktojeni, büyüme hormonu (hGH) gibi etki ederek Glukoz ve Protein metabolizmasında rol oynar.
Prolaktin gibi, memelerin büyümesini uyarır, süt yapımını sağlar. Relaksin hormonu ise Pelvis kemikleri arasındaki bağların gevşemesini sağlayarak doğum esnasında bebeğin geçiş yolunun daha esnek olmasına neden olur.
9.TİMUS (Thymus)
Timus, göğüs boşluğunun ön tarafında, Sternum’un hemen arkasında yer alan, bilobuler, merkezi bir immun sistem organıdır. Bununla beraber Timosin hormonları ve THH – FTS yapması nedeniyle endokrin sistem içinde de ele alınır.
Timus’un boyutları yaş ile değişiklikler gösterir. Yeni doğanda, vücut boyutuna oranla relatif olarak en büyük boyutta (Ortalama 12 gr.) dır.
Timus, Puberteye kadar büyüyerek 30-40 grama ulaşır. Puberteden sonra kademeli olarak küçülen (İnvolutio) Timus,70 yaşındaki bir kişide 60 grama düşer.
Timustan Timosin alfa, Timosin B 1,2 …5, Timopoietin, I-II, Timik humoral hormon (THH), Timostimulin ve Faktör timik serum (FTS) salgılanır. Bu hormonlar, T lenfositleri yanında bazı B lenfositlerinin gelişmesinde rol oynarlar. Ayrıca Timus hormonları, hipofiz bezinden salgılanan üreme hormonlarının salınmasını da etkiler.
10.Gastrointestinal mukoza
Gasrointestinal (GİS) mukoza, hem ekzokrin hem de endokrin salgı yapan üniteler taşır. GİS mukozasındaki endokrin hücreler, diffuz nöro-endokrin (DNES) veya Gastro enteropankreatik endokrin sistem (GEPS) olarak adlandırılan bir sistem içinde ele alınır. Bu sistem içindeki hücrelere, APUD hücreleri veya Endocrinocytus gastrointestinalis (EGI) denir.
Endocrinocytus gastrointestinalis’ler, Gastrin (G), Kolesistokinin (CCK), Sekretin, Gastrik inhibitor pepdid (GİP), Motilin.substans P,Villikinin, Vazoaktif intestinal polipepdit, Somatostatin vb. 20’den fazla hormon üretirler. Bu özelliği ile GEPS vücudumuzun en büyük endokrin bezi olarak kabul edilir. Hem lokal uyarılarla (Besinlerin lumenal uyarıları) uyarılan hem de sinirsel kontrole sahip olan bu hücreler, kişinin beslenme şekli, psişik ve fizyolojik dünyası ile yakın ilişki halinde olarak hormonal yanıtlar ortaya çıkarırlar.
11.BÖBREKLER
Böbrekler, vücudumuzun temel atılım organları olma yanında, ürettikleri Eritropoietin.1 ,25 Dihidroksi Vit.D 3, Prekallikrein, Prostoglandin ve Renin gibi hormonlar nedeniyle endokrin sistem içinde de ele alınır.
Eritropoietin, hemoglobin sentezini ve kemik iliğinden eritrositlerin salınımını uyararak eritrosit üretimini artırır. Renin, kanda normal olarak bulunan Angiotensinojen’i Angiotensin I’e çevirir. Angiotensin I, akciğerlerde Converting enzim yolu ile Angiotensin II’ye döner. Angiotensin II. adrenal korteksten Aldesteron salınımını arftınr. Aldesteron, sodyum ve dolayısı ile suyun reabsorbsiyonunu artırarak plazma hacmini artırır.(Kan basıncı arttığında Renin -» Angiotensin mekanizması durur.)
12.KALP
Dolaşım sisteminin merkezi organı ve pompası olarak fonksiyon gören kalpte son yıllarda endokrin organlar grubuna da girmiştir. Atrial endokard’tan Atriopeptin (Eskiden Atrial natriuretik faktör-hormon ANF.ANH olarak adlandırılmıştı) salgılanır.
Sürekli olarak, az miktarda salgılanan Atriopeptin tüm vücuda dağılır. Salınması, kan basıncındaki artışlara bağlı olarak, atrial duvarın gerilmesi sonucu gerçekleşir. Atriopeptin’in hedef hücreleri kan damarları, böbrekler, böbreküstü bezi ve hipotalamus’ta yer alır. Etkileri, kan basıncı kontrolü yanında, sodyum, potasyum ve su atılımının düzenlenmesine yöneliktir.
Sağlıklı günler dileği ile…
Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)
-
Organa sensuum – duyu organları
Duyu organları (Organa sensuum) canlının vücudunda çevreden gelen uyartıları olan uyarı alıcı reseptörler çevreye yönelik ekstero reseptör olabileceği gibi, vücudumuzun iç aleminden gelen uyartıları alan intero reseptörler de olabilirler.
Dış alemden alınan uyartılar temas ve dokunma yoluyla alınabilir. Bu çeşit uyartıları alan oluşumlar kontakt reseptör olup mekanik veya kimyasal uyartıları değerlendirirler. Görme ve işitme duyuları ise uzaktaki, direkt temas olmayan oluşumların uyartılarını aldıkları için tele reseptör grubunu oluştururlar.
Her bir spesifik reseptör, ne şekilde bir uyartı etki yaparsa yapsın, kendi spesifik değerlendirmesini yapar ve o şekilde algılar. Örneğin, göze yapılan bir mekanik etki canlı tarafından ışık duyusu şeklinde algılanabileceği gibi, dilimize yapılan bir elektrik uyarısıda çeşitli nüanslarda tat uyarısı olarak değerlendirilebilir. Bu reseptörler şartlara uyarak alınan duyum, duysal sinirlerle uyartıları M.S.S.’ nin ilgili alanlarına (Cortex cerebri’ nin genel duyu, işitme, görme merkezleri. hipotalamus, beyin sapındaki solunum ve dolaşım merkezleri) iletilir.
Reseptörler, lokalizasyonlarına göre dört gruba ayrılırlar. Deride bulunan ve dış ortamdan gelen direkt uyanları alan reseptörlere eksteroreseptör, vücut içinde bulunan, kan basıncı, oksijen ve karbondioksit konsantrasyonu vb. algılayan reseptörlere interoreseptör, uzaktan gelen ses, görüntü ve koku duyularını alabilen reseptörlere telereseptör, eklemler, kaslar ve kulağın vestibuler bölümünde bulunan derin duyu reseptörlerine proprioreseptör denir.
Algıladıkları uyarı tiplerine göre de reseptörler, termoreseptör, kemoreseptör, fotoreseptör, mekanoreseptör ve baroreseptör olarak adlandırılırlar.
Duyular, genel duyular ve özel duyular olarak iki grupta ele alınırlar. Dokunma, Basınç, Titreşim, Sıcak-Soğuk, Stereognosis ve Propriosepsiyon gibi duyular Genel Duyu, Görme, İşitme, Denge, Koku ve Tat gibi duyular ise, Özel Duyular olarak adlandırılır. Propriosepsiyon dışındaki Genel Duyu reseptörleri deride de bulunurlar. Bu nedenle Özel Duyulara girmeden önce derinin yapısı (integumentum communae) fonksiyonları ve eklentilerini inceleyeceğiz.
Deri ve Eklentileri
Deri ile eklentileri olan Kıllar, Tırnaklar, Deri bezleri ve Deride bulunan Genel Duyu reseptörleri, integumentum commune veya İntegumenter Sistem başlığı altında ele alınır. Deri ve eklentilerini ayrı ayrı inceleyeceğiz.
1. Cutis (Deri)
Deri, insan vücudunun en büyük organı olup, yaklaşık alanı 1.5-2 m2.ortalama kalınlığı 1-2 mm (göz kapaklarının derisi 0.5 mm. sırtın üst bölüm derisi 5 mm kalınlığında) dir. Vücudu, Mekanik, Osmotik, Kimyasal, Işık ve Termal zararlı etkenlere karşı koruyan deri, vücut ısısının düzenlenmesinde (Termoregulasyon) de rol oynar. Ultraviyole ışığının etkisi ile D vitamininin oluşumu, deri sayesinde gerçekleşir. Deri, sahip olduğu ter ve yağ bezleri ile bir boşaltım organı olarak görev yaptığı gibi, taşıdığı çeşitli reseptörlerle de en geniş genel duyu organı konumundadır. Derinin normalde var olan gerginliğine Turgor denir.
Deri ve hastalıklarının ele alındığı Tıp dalına Dermatoloji denir.
Deri, birbirinden oldukça farklı iki katmandan yapılıdır.
Ektodermden gelişen, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılı yüzeysel katmana Epidermis denir. Mezodermal orijinli olan ve Epidermisin altında yer almış tabakaya da Dermis (Corium) denir.A.Epidermis : Derinin üst tabakası olup, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılıdır. Üzeri, gerek deri bezlerinin ürettiği ve gerekse keratinleşmiş hücrelerin oluşturduğu özel bir katmanla sarılmıştır. Bu katman derinin kimyasal ve mekanik zararlara karşı korunmasına katkı sağladığı gibi, mikroplar için de bir bariyer oluşturduğundan damarları içermez ancak, Dermis’teki damarlardan Difüzyon ile buraya ulaşan kanla beslenir. Vücutta Epidermisin en kalın olduğu yerler avuç içi ve ayak tabanıdır.
Epidermis 5 katmanlı bir yapıya sahiptir. Bunlardan en derinde yer alanı Stratum basale’ dir (Germinativum). Stratum basale, melanosit hücrelerini içerdiğinden dolayı derinin rengini veren bir katmandır. Stratum basale, gerektiğinde Epidermisin diğer katmanlarını da oluşturabilecek yetenektedir. Stratum basale’nin uyarılması en yüzeysel katmanın incelmesi ile sağlanır.
B. Dermis : Dermis, birbirine örülmüş kollajen ve elastik bağ dokusu liflerinden (Stratum reticulare ve Stratum papillare’ den) oluşmuş kalın bir katmandır. Damar ve sinirlerden zengin olan Dermis birçok duyusal sinir sonlanmaları (reseptörlere girerler veya reseptör olarak fonksiyon görürler), Deri bezleri ve Kıl kökleri içerir.
C. Hipodermis (Subkutis) : Derinin altında yer alan, gevşek, fibröz bağ dokusundan yapılmış yağ hücrelerinden zengin bir katmandır. Dermis’ten daha kalın olan bu katmanda derialtı duyusal sinirler yüzeysel venalar ve lenf damarları yer alır. Hipodermis’ in gevşek yapısı nedeniyle üzerindeki deri serbestçe hareket ettirilebilir.
Kadınlarda hipodermis’ te, erkeklere göre daha çok yağ doku bulunur. Özellikle Meme, Kalça ve Karın bölgesinde biriken Subkutan yağ dokusu, kadın vücudundaki karakteristik konturların oluşmasını sağlar. Bu tabakadaki yağ dokusu miktarı, beslenme durumu ve hormonal etkiler yanında bireysel ve ırksal farklılıklara göre de değişir.
2. Derinin Özel Eklentileri
Bu başlık altında deri bezleri, kıllar, Tırnaklar ve deri reseptörleri incelenir.
Deri bezleri : Deride yağ ve ter bezleri (Glandulae sebaceae et sudoriferae) olmak üzere iki tip bez bulunur.
Glandulae sebaceae (Yağ bezleri) : Dermis’ te bulunan basit dallı bezler olup salgılarını ya kıl folliküllerine veya direkt olarak deri yüzeyine akıtırlar. Yağ bezleri, ayak tabanı ve avuç içi dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Yağ bezlerinin özel kokulu salgısı Sebum olarak adlandırılır. Sebum, deri yüzeyini yağlayarak bakteri ve mantarlara karşı bir bariyer oluşturur. Yağ bezlerinin kronik iltihabına Akne denir.
Yağ bezlerinin salgılama fonksiyonu sıcaklık cinsiyet hormonları gibi faktörlerden etkilenir. Androjenler yağ bezlerinin çalşmasını uyarırlar.
Glandulae sudoriferae (Ter bezleri) : Salgı gövdesi Dermis’ in en derin bölümünde veya hipodermis’ te yer alan ter bezlerinin ekrin ve apokrin olmak üzere iki tipi vardır.
Ekrin ter bezleri, küçük bezler olup dudak kenarları, Tırnak yatakları, Vulvanın küçük dudakları, Clitoris ve Glans penis dışında tüm vücut derisinde bulunurlar.
Vücut ısısı yükseldiğinde ekrin bezler uyarılırlar ve bol asidik bir salgı yaparlar bu durum vücut ısısının düşmesine neden olur.
Apokrin ter bezleri, Koltuk altı, Areola mammae, Vulvanın büyük dudakları, Anal ve Genital bölge derisinde bol bulunurlar. Apokrin ter bezleri streslere yanıt olarak salgı yaparlar. Karakteristik kokuları vardır (Feromen).
Pili (Kıllar) : Memelilerin karakteristik oluşumlarından olup İnsan vücudunda, avuç içi, ayak tabanı, dudaklar, glans penis, meme başı ve vulva küçük dudakları hariç tüm vücutta bulunurlar. Koruma, duyu ve vücut ısısının regülasyonuna katkı gibi fonksiyonları vardır.
Bir kılın deri içine girmiş bölümüne Kıl kökü, deri dışında kalan bölümüne Scapus pili (Kıl gövdesi) denir. Kıl kökünün en alt bölümü ve etrafı yapıları Bulbus pili olarak adlandırılır. Kılların büyümesi Bulbus pili yolu ile gerçekleşir. Kıl kökünü saran bağ dokusu kılıfı Folliculus pili’ nin ortası hizasına bir düz kas olan M. arrector pili’ ye tutunur. Sempatik sinirlerle innerve edilen bu kas, emosyon, soğuk vb. nedenlerle kasılarak kılı dikleştirir, deriyi özel şekle (kas derisi görünümü) sokar. Kıla rengini veren melanositlerdeki Melanin pigmentidir.
Kılların insan vücudundaki dağılışları ile çeşitli bölgelerdeki özellikleri yaşa, cinse ve ırka göre değişiklikler gösterir. Vücudun son sabit kıllanmaya geçmesi Puberte ile başlar ve 40-50 yaşlarına kadar devam eder.
Seksüel hormonlardan etkilenmelerine göre insan kılları üç gruba ayrılırlar.
1. Her iki cinste iç salgı bezlerinin kontrolünde olan, Puberte de meydana gelen kıllar (Hirci (koltukaltı kılları), Pubes (edep bölgesi kılları – pubis kılları), Genital bölge kılları ile Baş kılları-Capilli (Saçlar).
2. Erkeklerde androgenlerin etkisi altında olan kıllar (Barba (sakal), Tragi (dışkulak yolu kılları), Vibrissae (burun kılları), Omuz, Sırt, Göğüs, Karın, Kol ve Önkolun ekstensor yüzlerinin kılları).
3. Seksüel hormonlarla ilgisi olmayan ve her iki cinste aynı şekilde görülen kıllar, Supercilium (kaşlar), Cilia (kirpikler) ekstremite kıllarının bir bölümü.
Tırnaklar (Ungues) : Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının son falanks’ larının uçlarının dorsal bölümlerinde bulunan, saçlara benzer şekilde epidermis’ in bir modifikasyonu olan boynuzumsu (keratinöz), elastik oluşumlardır.
Işığı geçirme özelliğindeki (translucent) tırnaklar, alttaki vaskuler dokunun rengi nedeniyle pembe renkte görülürler.
Bir plak şeklindeki tırnağın kalınlığı 0,5 – 0,7 mm kadardır. Büyümeleri hormonlar, beslenme koşulları ve hastalıklarla etkilenen tırnaklar normal koşullarda haftada 0,5 – 1 mm büyürler.
Tırnağın kök ve gövde olmak üzere iki temel bölümü vardır.
Tırnak kökü (Radix unguis) Sinus unguis içinde yer alır. Tırnak gövdesi (Corpus unguis) ve Tırnak kökü, Tırnak yatağı olarak adlandırılan alanda Epidermis’ in Stratum germinativum’ u üzerine oturur.
Tırnak Corpus’ unun proksimal bölümünde, yarımay şeklinde beyaz bir alan (Lanula) bulunur. Tırnak kökü ve Lanula’ nın altındaki, tırnağın büyümesini sağlayan kalın hücre tabakasına Matrix unguis denir.
Deride Bulunan Genel Duyu Reseptörleri
Deride, derinin bir duyu organı olmasını sağlayan Dokunma, Ağrı, Isı, Basınç ve Titreşim duyularını alan reseptörler vardır. Bu reseptörler, kapsüllü ve kapsülsüz olmak üzere iki morfolojik tiptedirler.
Bu reseptörlerden bazıları bir duyu için spesifik oldukları halde, bazı duyular birkaç reseptör tarafından da alınabilir. Örneğin Ağrı duyusu sadece serbest sinir sonlanmaları tarafından alınır.
Dokunma duyusu ise kıl follikülü reseptörleri, Merkel diskleri, Meissner korpüskülü ve Ruffini korpüskülü tarafından alınır.
Kapsülsüz ve kapsüllü reseptörleri ayrı ayrı inceleyeceğiz.
Kapsülsüz Reseptörler : Serbest sinir sonlanmaları, Merkel diskleri ve Kıl follikülü reseptörleri kapsülsüz reseptörlerdir.
Serbest sinir sonlanmaları : Ağrı, Dokunma, Basınç ve muhtemelen Isı duyusunu alırlar.
Merkel diskleri (Meniscus tactus) : Saçsız deride ve kıl folliküllerinde bulunan basıç reseptörleridir.
Kıl follikülü reseptörleri : Tüm kıl follikülleri etrafında bir sinir ağı şeklinde yer alan dokunma reseptörleridirler.
Kapsüllü Reseptörler : Meissner korpüskülü, Vater-Pacini cisimciği, Krause cisimciği, Ruffini korpüskülü, derinin kapsüllü reseptörleridir.Meissner korpüskülü (Corpusculum tactus) : Kılsız derinin (Avuç içi, Ayak tabanı, Dudaklar, Dış denital organlar) dermal papillalarında bulunan Dokunma ve İki nokta Taktil Diskriminasyonu duyusunu alan reseptörlerdir.
Vater-Pacini cisimciği (Corpusculum lamellosum) : Dermis, Hipodermis, Tendolar, Eklem kapsülü, Periton ve Dış genital organlarda bulunan Titreşim ve hızlı mekanik değişimleri (Basınç – Gerilme) alan reseptörlerdir.
Krause cisimciği (Corpusculum bulboidea) : Mukozalar ve derinin dermiş tabakasında yer alan Siferik şekilli soğuk (20 °C’nin altındaki ısıya duyarlı) ve basınç – dokunma duyusunu alan reseptörlerdir. Ruffini korpüsküllerinden daha çok sayıdadır.
Ruffini korpüskülü : Krause cisimciği kategorisinde değerlendirilen bir reseptör olup, sıcak (25° C’nin üzerindeki ısıya duvarlı) ve dokunma basınç ve gerilme duyusunu alır.
Genel duyuları alan deri reseptörleri :
Stereognosis : Stereognosis (Stereos=kitle, üc boyutlu oluşum, Gnosis=bilme tanıma) Dokunma duyusu yolu ile elimize aldığımız veya dokunduğumuz bir oluşumun bilinen şekil ve bazı niteliklerini tanıma yeteneğidir. Bu yetenek daha önce görülüp dokunulan ve beyinin duyu alanlarında hafızalanan bilgiler çerçevesinde gerçekleşir.
Stereognosis gözler kapalı iken iyi bilinen demir para, anahtar, tarak ve kalem gibi objelerin elle dokunulması ve tanınmasının istenmesi şeklinde muayene edilir.
2. Organum olfactorium (Koku Organı)
Burun boşluğu mukozasındaki reseptör hücreleri içeren Regio olfactoria, Koku Organı olarak fonksiyon görür. Buradaki olfaktor sinir hücreleri, atmosfer havasına karışmış koku partiküllerini algılayan kemoreseptör özelliğindedir.
Koku organı, filogenetik olarak suda yaşayan hayvanlardan çok, karada yaşayan hayvanlarda gelişmiştir. İnsanlarda bu duyu, diğer omurgalılara göre daha az gelişmiştir. Örneğin köpekler insanlara göre 10 milyon kez daha kuvvetli koku duyarlar.
Koku Mukozasının Yapısı : Burun boşluğu üç farklı örtü ile kaplanmıştır. Koku mukozası (Tunica mucosa olfactoria) burun üst konkasının yukarısında kalan özel bir mukozadır. Koku mukozasının en önemli özelliği olfaktor reseptör hücrelerini içermesidir. Bu hücrelerin dendirit niteliğindeki cilia’ ları mukozanın yüzeyine dönüktür. Mukozadaki destek hücreleri ve Bowman bezleri yaptıkları salgılarla mukoza yüzeyini ıslatırlar. Solunan havadaki koku partikülleri mukoza salgısı içinde eridikten sonra olfaktor reseptör hücreleri tarafından algılanır. İnsan koku mukozasında 25 milyon (köpeklerde 220 milyon) olfaktor reseptör hücresi vardır.
Olfaktor reseptör hücreleri algıladıkları kokuyu sinir impulsları haline çevirerek akson niteliğindeki merkezi uzantıları (Nn. olfactorii) ile M.S.S.’ ne (Bulbus olfactorius – Tractus olfactorius – Koku beyni) iletirler.
3.Organum gustus (Tat Organı)
İnsanlarda, konuşma ve beslenme için vazgeçilmez bir organ olan Dil, mukozasının içerdiği özel yapılardaki (tat tomurcuğu) tat reseptörleri (nörosensorial gustatorik hücreler) sayesinde tat organı olarak ta fonksiyon görür. Tat tomurcukları (Calliculus gustatorius) dildeki Papilla vallata ve Papilla fungiformis’ lerde yerleşmişlerdir. Dilde yaklaşık 10.000 adet tat tomurcuğu bulunur.
Tat tomurcukları fıçı şeklinde yapılar olup, dil yüzeyine veya papilla vallata’ ların etrafındaki aralığa bakan taraflarında birer tat delikleri (Porus gustatorius) bulunur.
Tadı algılanacak suda erimiş partiküller bu delik aracılığı ile tat tomurcuğunun içine girer. Tat tomurcukları, olfaktor mukozaya benzer şekilde tat reseptörleri niteliğindeki nöroepitelial tat hücrelerini içerir. Bu hücrelerin algıladığı tat duyumları N. lingualis (Chorda tympani bağlantısı ile duyu N. facialis’e aktarılır) ve N. glossopharyngeus yolu ile M.S.S.’ ne taşınır.
Tat duyusu ile ilgili diğer bir kavram da lezzettir. Lezzet; tat, koku, besinin ısısı, çiğneme anında çıkardığı ses ve görünümünün yarattığı ortak bir duyumdur.
Dilin farklı bölgeleri değişik tatları alır. Tatlı ve tuzlu dil ucunda, ekşi dil kenarlarında, acı ise dil köküne yakın bölümde algılanır.
4.Organum visus (Görme Organı)
Görme organı, sağ-sol göz çukurcuklarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü, tüm vücuttaki reseptörlerin % 70’ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir.
Bu katmandaki (Retina) nöronlar görme reseptörleri’ nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde, vücuttaki tüm afferent lifleri 1/3’ü kadar sayıdaki oluşturduğu N. opticus yolu ile M.S.S.’ ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyarılar gelmesine karşın, elektromanyetik spekturumun 1/70’ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (İnfrared) ışık spekturumunu da görebilirler.
Göz anatomisi, Göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir.
Göz küresi (Bulbus oculi)
Göz küresi, Orbita içinde yer alan, yaklaşık 2.5 cm çapında 10 gr ağırlığında, yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç katmanlı bir duvar yapısına sahiptir.
Göz Küresinin Duvar Yapısı : Dıştan içe doğru fibröz, vasküler ve sensorial olmak üzere üç katmandan yapılıdır.
1.Tunica fibrosa (Fibröz katman) : Bazı Anatomistler tarafından destek katmanı olarak da adlandırılmış olan dış katman, kalın, fibröz bağ dokusundan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz katman ekstra okuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür.
Fibröz katmanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup Sclera, bunun 1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup Cornea olarak adlandırılır. Göze ışık Cornea yolu ile girer. Cornea’ nın kan ve lenf damarları yoktur (sinirlenmesi zengindir). Sclera arkada N. opticus’ a ait liflerin göz küresini terk ettiği bölümde delikli (Lamina cribrosa) şekildedir.
2.Vasküler katman (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigmentten zengin bir katmandır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahverenginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vaskuler katmanın, arkadan öne doğru Choroidea, Corpus ciliare ve Iris olmak üzere üç bölümü vardır.
Corpus ciliare, vasküler katmanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği, farklı yöneltili liflere sahip düz kas (M. ciliaris) vardır. Aynı zamanda göz merceği de (Lens) asıcı bağlarla Corpus ciliare’ ye tutunur.
Iris ise göz merceğinin önünde kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup, yapısında M. sphincter et M. dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. Iris’in ortasındaki açıklığa Pupilla (Göz bebeği) denir. Normal pupilla oda ışığında 4 mm çapındadır. Daralmasına Miyozis, genişlemesine Midriyazis denir.
3. Tunica sensoria (Tunica nervosa optica-retina) : Göz küresinin en iç katmanı olup Retina veya sinirsel katman olarak ta adlandırılır. Sensorial katman çok nazik bir yapıda olup 130 milyon kadar fotoreseptör ile çok sayıda nöron içerir.
Sensorial katmanın arkadaki en iyi gören alanına Sarı leke (Macula lutea) denir.
N. opticus’un Retina’ yı terkettiği bölüm (Discus nervi optica) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Retina oftalmoskop yöntemi ile Pupilla açıklığından incelenebilir.
Lens : Pupilla’ nın arkasında yer alan Lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında bikonveks bir mercektir. Damar ve sinirden yoksundur. Beslenmesi humour aqueosus ile sağlanır.
Lens, asıcı bağlarla (Fibrae zonulares, Lig. suspensorium lentis) Corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu Lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Yakındaki cisimleri net görebilmesi için Lensin kırıcılığının artmasına Akomodasyon (uyum) denir.
Camera bulbi (Göz boşlukları)
Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve Camera posterior) önde olup, Corpus ciliare’ deki (Proc. ciliaris) pigmentsiz epitel tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön kameradaki Cornea ile Iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer.
Göz içindeki üçüncü boşluk en büyük kamera olup Camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan Camera vitrea lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan Corpus vitreum ile doludur. Corpus vitreum % 90’ ı su olan jel kıvamında saydam bir oluşumdur.
Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria)
Kaşlar, Göz kapakları, Kirpikler, Konjunktiva, Gözyaşı aparatı ile Orbita içindeki ekstra oculer göz kasları, gözün yardımcı organları olarak adlandırılırlar.
1. Kaş (Supercilium) : Frontal kemikteki her bir Arcus superciralis’in üzerindeki deride yer alan kısa, yatık seyirli kıllara topluca Supercilium (kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur.2. Göz kapakları (Palpebrae) : Her bir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapakları arasında Horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, Orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yerlerine Canthus (Göz kapaklarının birleşme noktaları) veya Commissura palpebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan Konjunctiva (conjunktiva) ile kaplanmıştır.
Göz kapaklarının iç dokusu, M.orbicularis oculi tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu bunlar içindeki Meibom bezleri (Glandulae tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır. Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, Sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi Konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller.
Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periyodik açılıp – kapanma hareketleri ile Glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına dolayısı ile Konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları Konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler.
Göz kapaklarının serbest kenarlarında Cilium – Kirpikler bulunur. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur.Conjunctiva (Konjunktiva) : Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten Konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Conjunctiva, Glandulae conjunctivales’ leri içerir. Conjunctiva’ nın göz kapaklarındaki bölümüne Palpebral konjunktiva, Göz küresini saran bölümüne Bulber konjunktiva denir. Göz kapakları kapatıldığından alt ve üst iki çıkmaz şeklindeki Konjunctival aralık, Konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. Conjunctiva’ nın Lamina propria katmanında küçük yardımcı Gözyaşı bezleri bulunur. Bunlar sempatik innervasyona sahiptir.
Apparatus lacrimalis (Gözyaşı sistemi) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem Gözyaşı sistemi olarak adlandırılır. Bu sistem, Gözyaşı bezi, Gözyaşı kanalcıkları, Gözyaşı kesesi ve Nazolakrimal kanaldan oluşur.
Gözyaşı bezi (Glandula lacrimalis) : Gözyaşı bezi Orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanalcığı ile üst Konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm Saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır diğer bir kısmı ise iç Cantus yakınında bulunan gözyaşı pınarına (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolacrimal kanal) geçer. Gl. lacrimalis parasempatik uyarı ile çalışır.
Atılım kanatları : Göz kapaklarının iç kantus’a yakın kenarında, Punctum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delikler, atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve Göz kapakları içinde ilerleyerek Gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara Canaliculus lacrimalis superior/inferior (üst ve alt gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis), burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır.
Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakteriyel ve lizozimal enzimlerle, Saccus conjunctivalis’ e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı, içeriğindeki besinleri ve suyu Cornea’ ya ulaştırır.
Ekstraokuler kaslar (Mm. externi bulbi) : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraoküler kasların 4’ü düz, 2’si oblik şekillidir.
Düz seyirli kaslar :
M. rectus superior, Elevasyon, adduksiyon, intorsiyon yaptırır.
M. rectus inferior, Depresyon, adduksiyon, ekstorsiyon yaptırır.
M. rectus medialis, Adduksiyon yaptırır.
M. rectus lateralis, Abduksiyon yaptırır.Bu kaslar arkada (Orbita tepesinde) halka şeklindeki Anulus tendineus communis’ ten (Zinn halkası) başlarlar, öne doğru düz bir seyirle giderek Sclera’ ya tutunurlar.
Oblik seyirli kaslar :
M. obliquus superior, Depresyon, abduksiyon ve intorsiyon yaptırır.
M. obliquus inferior, Elevasyon, abduksiyon ve ekstorsiyon yaptırır.Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır. M. levator palpebrae superioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü (Pars superficialis, Pars profunda) vardır. Pars profunda (Müller kası), düz kas özelliğinde olup sempatik innervasyona sahiptir.
5. Organon statoacusticus (İşitme ve Denge Organı)
Auris (Kulak)
İşitme denge organı kısaca Kulak olarak adlandırılır. Dış, orta ve iç olmak üzere üç bölümden oluşan kulak, merkez sinir sistemindeki bağlantıları sayesinde Ses ve Yer Çekimi değişimlerini algılamada özelleşmiş, analitik kapasiteye sahip bir organımızdır. Kulakla ilgili hastalıklar, Kulak-Burun-Boğaz (K.B.B.) Anabilim Dalı (Otorinolaringoloji) Uzmanı Hekimler tarafından tedavi edilir.
Dış, orta ve iç kulağı ayrı ayrı inceleyeceğiz.
1. Dış kulak (Auris externa)
Dış kulak, sadece karada yaşayan memelilere özgü bir yapı olup, sesin toplanması, arttırılması ve orta kulağa iletilmesinde rol oynar. Dış kulak kapsamında Kulak kepçesi (Auricula), dış kulak yolu (Meatus acusticus externus) ve Kulak zarı (Membrana tympani) incelenir.
Kulak kepçesi (Auricula) : Embriyolojik olarak 6 adet mezenşimal şişkinlikten oluşmuş, def örme huni biçimli, tipik bir yapıdır. Bazı memeliler de uzun ve hareketli olan kulak kepçesi, insanlarda küçük ve immobil (hareketsiz) bir hale gelmiştir. Kulak şekli ile girinti ve çıkıntılarının belirginliği kişiden kişiye bazı farklılıklar gösterir.
Kulak kepçesinin alt bölümündeki kıkırdak çatıdan yoksun parçaya Kulak memesi (Lobulus auriculae) denir.
Meatus acusticus externus (Dışkulak yolu) : Dış kulak yolu, Kulak kepçesinin topladığı ses dalgalarını Kulak zarına ileten L şeklinde bir borudur. Yetişkinde 2-3 cm uzunluktaki bu borunun kıkırdak ve kemik olmak üzere iki bölümü (Pars cartilaginea, Pars ossea) vardır. Kıkırdak ve kemik bölümler arasında 40° lik bir açının bulunması nedeniyle yolun yöneltisi düz değildir. Dış kulak yolunu örten deri, kulak kepçesini saran derinin devamı olup, deri altı dokusunda kulak kiri salgılayan bezler bulunur. Bu bezlere Glandula ceriminose denir. Yolun kıkırdak bölümü derisinde Tragi olarak adlandırılan Kulak kılları vardır.
Kulak zarı (Membrana tympani) : Kulak zarı dış kulak yolunun sonunda, dış kulak-orta kulak sınırında yer almış, ince, yarı saydam bir zardır. Canlı bir insanda inci gibi gri-parlak (sedef rengi) görünümdedir. Kulak zarının gergin ve gevşek olmak üzere iki bölümü (Pars tensa, Pars flaccida) vardır. Gergin bölüm, zarın büyük bir kısmını işgal eder.
Kulak zarının ortasındaki çöküntülülere Umbo membrana tympani denir. Umbo membrana tympani, çekiç kemiğinin kulak zarına tutunan sapının (Manubrium) ucuna rastlar. Kulak zarı aydınlatılarak incelendiğinde Umbo membrana tympani’ den başlayıp öne-aşağıya doğru uzanan trianguler şekilde ışıklı bir alan görülür. Bu alana Politzer üçgeni (Işık refleks üçgeni) denir.
Gevşek bölüm kulak zarının üst kısmında dar bir alan işgal eder.
2. Auris media (Orta kulak)
Orta kulak, Temporal kemik içinde yer alan nazofarinks ile bağlantılı havalı boşluklar, işitme kemikçikleri ve bunlara bağlanan kas ve bağlardan ibaret bir bütündür. Bu boşluklar içinde en büyük olan ve işitme kemikçiklerini içinde taşıyan boşluk Timpanik kavite (Cavum tympani) olduğundan birçok Anatomist tarafından Orta kulak ile özdeş olarak kullanılır. Timpanik kavite ve bununla bağlantılı diğer boşlukların havalanması, nazofarinks’ e açılan Tuba auditiva ossea (Östaki borusu) ile sağlanır.
Timpanik kavite ve Mastoid havalı boşlukları :
Timpanik kavite, Os temporale’nin pars petrosa’sı içinde yer alan irregüler şekilli birkaç ml hacimli bir boşluktur. Kulak zarı düzeyine göre epitimpani mezotirmpai ve hipotimpani olarak üç bölüme ayrılır. İşitme kemikçikleri zinciri esas timpanik boşluk olan mezotimpani bulunur.
Timpanik kavitenin 6 duvarı vardır:
1.Üst duvar: Tegmen tympani tarafından oluşturulur. İnce olan bu duvar, orta kulak iltihaplarının kafa boşluğuna yayılmasına imkan verebilir.
2.Alt duvar: Bulbus V. jugularis interna ile Timpanik boşluğu ayıran ince bir duvardır.
3.Ön duvar : A. carotis interna ile komşuluk yapan bu duvarın üst bölümünde iki kanala (Semicanalis M. tensorius tympani ve Tuba auditiva) ait delikler bulunur.
4.Arka duvar : Proc. mastoideus tarafında yer alan bu duvardaki Aditus et Antrum mastoid boşluklarla Timpanik cavite arasındaki bağlantıyı sağlar. Duvarın ortasında, önemli bir buluş noktası niteliğinde Eminentia pyramidalis (içinde M. stapedius’u barındırır) yer alır.5.İç yan duvar : Orta kulak ile iç kulak arasında yer alan bir duvar olup, yuvarlak ve oval pencere (Fenestra cochleae -yuvarlak pencere, Fenestra vestibuli – oval pencere) içerir. Yuvarlak pencere Membrana tympani secundaria ile kapatılır. Oval pencereye Stapes’ in basis’i oturur. Duvarın ortasında, cohlea’nın ilk kıvrımı tarafından oluşturulan Promontorium bulunur. Üzerinde Plexus tympanicus yer alır.
6.Dış yan duvar : Kulak zarı tarafından oluşturulur.
Mastoid boşlukların en büyüğü Antrum mastoideum olup yeni doğanda dahi mevcuttur. Diğer Mastoid boşluklar (Cellulae mastoideae) 2-4 yaşlarında oluşur.İşitme kemikçikleri (ossicula auditus) : Timpanik boşluk içinde yer alan ve kulak zarından aldıkları ses titreşimlerini 15-20 kat artışla oval pencereye (Fenestra vestibuli) ileten, birbiri ile eklemleşmiş üç küçük kemikçik (Çekiç-Malleus, Örs-Incus, Üzengi-Stapes)’ tir.
İşitme kemikçikleri ile igili kaslar: İşitme kemikçikleri ile ilgili iki kas vardır. M. tensor tympani (N. mandibularis innerve eder), M. stapedius (N. facialis innerve eder). M. tensor tympani uzun silindir şekilde bir kas olup kulak zarını gerer. M. stapedius kasıldığında, üzengi kemiğinin tabanını oval pencereden uzaklaştırır.
M. tensor tympani ve M.stapedius kemikçik zinciri ile kulak zarının normal tonusunu korurlar, iç kulağa ulaşacak aşırı uyarıları önlerler. Ses ileti aparatında regülatör görevi görürler.
3. Auris interna (İç kulak)
İç kulak; Temporal kemiğin pars petrosa’ sı içine yerleşmiş, insan vücudunun en iyi; korunmuş organıdır. Dış ve orta kulak sadece işitme ile ilgili oldukları halde, iç kulak hem işitme hem de denge duyusunun algılandığı yapıları taşır. Kemik ve membranöz karmaşık kanallar sistemi ile, bu kanal sisteminde bulunan Perilenfa, Endolenfa ve Reseptör hücrelerinden oluşmuş olan iç kulak iki bölüme ayrılarak incelenir.
Kemik labirent (Labyrinthus osseus) : Embriyolojik olarak, zar labirenti oluşturan kulak keseciğini (Vesicula otica) saran mezenşimal dokudan meydana gelen, kapsül niteliğinde bir yapıdır. Kemik labirentin iç yüzü ile zar labirent arasındaki aralık Perilenfa ile doldurulmuştur.
Kemik labirentin Vestibulum, kemik yarım daire kanalları (Canalis semicircularis) ve Cochlea olmak üzere üç bölümü vardır. Vestibulum, kemik labirentin merkezi bölümü olup, önde Cochlea arkada kemik Canalis semicircularis ile devam eder. Vestibulum içinde zar labirentin denge ile ilgili yapılarından Utriculus ve Sacculus bulunur.
Canalis semisircularis (kemik yarım daire kanalları), Ön, arka ve dışyan olmak üzere üç tanedir. Bu kanalların vestibulum’a bağlanan bir uçlarında birer şişkinlik (Ampulla) bulunur. Ön ve arka yarım daire kanallarının nonampuller bacakları, ortak bir bacak (Crus commune) ile Vestibulum’a bağlandığı halde dışyan kanalın nonampuller bacağı tek başına Vestibuluma bağlanır.
Cochlea (salyangoz kabuk) : İç kulağın işitme ile ilgili yapılarını taşıyan kemik bölümüdür. İki buçuk defa bükülmüş bir salyangoz kabuğuna benzer. Cochlea’da merkezi kemik yapı olan Modiolus etrafında dolanan Spiral kanal (Canalis spiralis cochleae) bulunur. Bu kanal ince bir kemik lamı ile (Lamina spiralis) iki Skalaya (Scala tympani, Scala vestibuli) ayrılır.Zar labirent (Labyrinthus membranaceus) : Zar labirent, kemik labirent içinde yer almış, kabaca onun şekline uyan, içi endolenfa ile dolu, ince, birbirleri ile bağlantılı bir kanal ve keseler sistemidir.
İşitme-denge duyusunun algılandığı esas yapıları taşıyan zar labirentin iki bölümü vardır.
1.Vestibüler labirent : Denge ile ilgili zar labirent bölümleri (Utriculus, Sacculus, Ductus semicirculares) tir.2.Cochlea labirinti: Zar labirentin işitme ile ilgili bölümü olup, Cohlea içinde uzanan Ductus cochlearis’ten ibarettir. Ductus cochlearis Scala media olarak ta adlandırılır. Burada, mekanik ses uyarılarını, elektrik impulsları haline getiren Corti organı yer alır.
Sağlıklı günler dileği ile…
Uzman Dr.Ali AYYILDIZ -Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)