Etiket: Olumsuz

  • Çocuklar için olumlu disiplin yöntemleri ve ailede disiplini sağlama yolları

    Disiplin; düzenli bir yaşamla eş anlamlıdır. Çocuğun yeterlik, benlik kontrolü ve empati kazanabilmesini sağlayacak öğretim ve bakım anlamında kullanılmaktadır. Disiplin düzenlenmiş, kuralları belirlenmiş bir yaşam biçimidir. Disiplinin amacı; aile içi ilişkilerin, çocukta istendik davranış kazandırılmasında büyük önemi vardır. Çocukların olumlu davranış kazanmalarında ve sağlıklı birer birey olarak gelişmelerinde önemli etkenlerden biri ebeveyn disiplin uygulamalarıdır.

    Disiplinin amacı, çocuğa dünyada yaşamını sürdürebilmek için uyulması gerekli temel kuralların değerini zaman içinde öğretmektir. Öyle ki anne-baba yanında olmadığında da birey aynı kurallara uymayı sürdürecektir. Bu olumlu niteliklere karşın disiplin ebeveynlerin yerine getirmek zorunda olduğu en zor görevlerden birisidir.

    Ebeveynlerin Disiplin Uygulaması Nelerden Etkilenir?

    Çocuğun davranışları

    Çocuğun yaşı ve cinsiyeti

    Anne babanın yaşı, öğrenim seviyesi

    Anne babanın, çocukken maruz kaldığı disiplin uygulamaları

    İçinde yaşanılan toplumun kültürü

    Sosyal çevre

    Ebeveynleri Disiplin Uygulamaları

    Olumlu Yaklaşım: Çocukta istendik davranışların tekrarı ve pekiştirilmesi için uygulanan yöntemler “olumlu yaklaşım” olarak ifade edilir. Ancak bu yaklaşım biçimi kısa vadede sonuç vermez, tutarlı ve sabırlı olmayı gerektirir.

    Olumsuz Yaklaşım: Çocukta istenmeyen davranış karşısında uygulanan disiplin yöntemlerini ifade eder. Bu yöntemler arasında; cezalandırma, eleştirme, rüşvet verme gibi olumsuz tepkiler kısa vadede etkili gibi görünse de bu ceza yöntemlerinin sonuçları, çocuğun benlik saygısını zedeleyebilir ve çocukta istenmeyen davranışa dikkat çekerek olumsuz davranışların pekiştirilmesine ve ortaya çıkmasına neden olabilir. Olumsuz ebeveyn yaklaşımları, çocuklarda, güvensizlik, sorumsuzluk, düşmanca hissetme gibi negatif duygular yaratmakla birlikte, çocukların otoritenin olmadığı zamanlarda olumsuz davranmalarına neden olmaktadır.

    “Disiplin” ve “cezalandırma” kavramları çoğu kez benzer şekilde algılanmaktadır. Ancak; disiplin, davranış değişikliği oluşturmak için kullanılan yöntemlerin tümünü ifade etmektedir. Sözel, fiziksel ve psikolojik cezalar şiddet içeren disiplin tekniklerini oluşturmaktadır. Disiplin bilgi ve beceri öğretir, bu anlamda cezadan çok farklıdır. Anne-babalar çocuklarına fiziksel ceza uyguladıklarında büyük olasılıkla kontrollerini yitirmişlerdir. Aslında fiziksel cezanın istenmeyen davranışı ortadan kaldırmadığını söylemek mümkün değildir. Bu davranışsal koşullanmanın bir biçimidir ama son derece acı veren ve olumsuz duygulara yol açan bir tekniktir. Eğer amaç çocuğa kimin daha güçlü olduğunu göstermek ve davranışı yapmasına engel olmaksa bu yöntem çalışacaktır. Ancak amaç, çocuğun doğruyu yanlıştan ayırmasını öğretmekse bu yöntem hiçbir işe yaramamaktadır.

    Kimi zaman ebeveynler her yolu denese de çocuğun olumsuz ve uyumsuz davranışları devam eder. Bu gibi durumlar çocuğunuzda gelişimsel, biyolojik ya da psikolojik nedenlerden kaynaklı bir sorun olduğuna işaret edebilir.

    Bu sorunların ayırt edilebilmesi ve saptanabilmesi adına bir uzmanın, psikiyatristin desteğiyle uzman tarafından çocuk ile ya da anneyle bire bir uygulanabilen güvenirliği yüksek testlerle çocuğun sorununa yardımcı olunabilmektedir.

  • Rasyonel Terapi Nedir?

    Rasyonel Terapi Nedir?

    Albert Ellis felsefesinden etkilenen bir terapi modeli olan “Rasyonel Terapi “yaşamdaki güçlükleri önlemek ,inanç ve düşüncelerimiz dolayısıyla ortaya çıkabilecek davranış kalıplarını yönetmede ve özellikle depresyon üzerinde etkili bir terapi modeli olmaktadır.Felsefesini “Epiktatus, Marcus, Aurellius, Konfüçyüs vb düşünürlerden de etkilenerek  besleyen rasyonel terapi “Bilişle” çalışmaya odaklıdır.Genellikle bireyler olaylardan değil olaylara dair algılarından etkilenmektedirler.Bu terapi modelinde 3 temel yapı üzerinde çözümlenen olaylar ABC modellemesi üzerinden incelenmektedir.

    *A:Olay:(Activating),

    *B (Beliefs):İnançlar,

    *C(Consequences):Duygu ve davranışlar.

    Bunun yanı sıra terapist;

    * D(Disputing):Çürütme teknikleri ile terapist danışanın düşünce sistemini yeniden yapılandırır ,düşünceleri analiz eder ve danışanın düşüncelerini yenilemesini sağlar.

    Rasyonel terapi modellemesine göre; birey kendisinden sorumludur. Bireyin duygularının ayrışması temel esastır ve bireyin sağlıklı ve sağlıksız olumsuz duygularını tanımlaması oldukça önemlidir. Örneğin ;bir durum karşısında depresyona ve yıkıma uğramak sağlıksız ve olumsuz duygular iken normal düzeyde kaygı ve endişe duymak sağlıklı olumsuz duygulardır.Bireyin olaylara dair sağlıklı olumsuz duygular hissedebilmesi terapilerde  temel hedeftir.Rasyonalite yani gerçekçi düşünce sistemi ;mantıklı,yararlı,hedefe giden,gerçekçi ve sağlıklı duyguları savunmaktadır.

    TEMEL İNANIŞLARIMIZ:

    *Abartılılı Talepkarlık

    *Dehşetleştirme

    *Tolerans düşüklüğü

    *Kendini ve yaşamı değersizleştirme tüm insanların doğasında yer alan olumsuz inanç sistemleridir.

    Bu terapi modellemesinde danışanın B-C Linki dediğimiz İnanç ve sonuç sistemlerinin bağlantısını iyi kavraması gerekmektedir.”Mantıklı olan ,gerçekçi olan,hedefe giden nedir?En berbat senaryolar ne kadar gerçekçidir? Ve bunları yönetmek ne kadar doğrudur vb sorular üzerinde duran seanslar süreci takip etmektedir.Süreç bireyin psikopatolojik yoğunluğuna bağlı olarak devam etmektedir.

  • Hayatımız sınav mı?

    Yaşamımız boyunca, bizi strese ya da sıkıntıya sokan pek çok olayla karşılaşırız. Sınavlar da bunun en güzel örneklerinden. Okula başladığımızdan beri sınavlar hayatımızın ayrılmaz parçası.

    Sınavlar neyi ne kadar öğrendiğimizin aynasıdır aslında ve bizim eksik olan bilgilerimizi tamamlamamız için bir fırsat sağlar. Ancak uzun yıllardır ne yazık ki sınavlar bu işlevlerinden oldukça uzak anlamlar taşımakta bireyler için. Başarılı -başarısız, değerli -değersiz, zeki ya da değil vb pek çok sıfatı içinde barındırarak her yaştan kişiyi etiketlemek için kullanılır durumda. Sınavlar bizim genel olarak nasıl olduğumuzu göstermez sadece öğrendiğimiz ya da çalıştığımız konu ile ilgili bilgi verir. Yani sınav sonuçları biz değilizdir.

    Bazen sınavlar sonucunda elde ettiğimiz notlar o kadar önemli hale gelir ki sanki sınavların sonuçları biz oluruz. Bu da sınavlara gereğinden fazla anlam yüklememize ve kendi üzerimizde baskı yaratmamıza sebep olur. Bu baskı bazen öylesine artar ki sınavda yapabilecekken bile yapamaz duruma getirir, ruhsal ve fiziksel iyilik halimizi hatta aile ilişkilerimizi etkiler hale gelir. Sınavla ile ilgili düşüncelerimiz onu canavara dönüştürür.. Örneğin, sınava hazırlanırken ne kadar çalışırsanız çalışın yeterli olmayacağını düşünüyorsanız, bu sizin çalışmanızı ve sonuçta da başarınızı olumsuz yönde etkileyecektir. Olumsuz duygu ve davranışlara yol açan sınavın kendisi değil, bizim sınavla ilgili oluşturduğumuz olumsuz ya da yararsız diyebileceğimiz düşüncelerimizdir

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısı, sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıdır. Normal düzeydeki bir kaygı kişiye, istek duyma, karar alma, alınan kararlar doğrultusunda enerji üretme ve bu enerjiyi kullanarak performansını yükseltme açısından yardımcı olur. Ancak yaşanan kaygı çok yoğun ise, kişinin enerjisini verimli bir biçimde kullanmasını, dikkatini ve gücünü yapacağı işe yönlendirmesini engeller. Kişi potansiyelini tümüyle kullanamaz ve beklenen başarıyı gösteremez.

    Bu düşünceleri kontrol edebilir miyiz? Edebilirsek sonucu değiştirebilir miyiz?

    Kaygıyı yok etmek mi kontrol altında tutabilmek mi?

    Tüm duygularımız gibi “kaygı” da hepimizin günlük yaşamda sıkça karşılaştığı bir duygu. Her ne kadar bu duyguyu yaşamaktan hoşlanmasak da aslında bizim için oldukça hayati bir görevi var kaygının. Kaygı, orta düzeyde yaşandığında kişiye enerji verir ve onu mücadele etmek için olumlu yönde uyararak motive eder. Yani aslında sınav sebebiyle yaşamakta olduğumuz orta düzeyde kaygı bizi başarılı olmaya motive edecektir. Ancak, bu dozu iyi ayarlamak gerekir. Temel amaç, kaygıyı tamamen yok etmek değil, onu istenilen düzeyde tutabilmektir.

    Acaba siz de sınav kaygısı yaşıyor musunuz?

    Şimdi, bahsettiğimiz sınav kaygısının sizde de olup olmadığına bir bakalım…

    • Sınav yaklaştıkça bir boşluk yaşıyor ve tüm bildiklerinizi unuttuğunuzu düşünüyorsanız,

    • Sınavla ilgili yoğun düşünceler ders çalışmanızı ve konsantrasyonunuzu düşürüyorsa,

    • Sınavla ilgili olarak zihninizde aniden olumsuz düşünceler beliriyor ve çalışmalarınızı olumsuz etkiliyorsa,

    • Sınavdan bir önceki gece uyuyamıyorsanız,

    • Sınavda heyecanlanıp çok iyi çalışmış olduğunuz ve bildiğiniz halde başarılı olamıyorsanız,

    • Sınav sırasında midenizde, karın bölgenizde gerilme ya da rahatsızlık oluyorsa,

    • Sınav sırasında soğuk terleme ve baş ağrıları çekiyorsanız,

    • Sınav sırasında zihninizin donduğunu bulanıklaştığını ve tam olarak düşünemediğinizi hissediyorsanız,

    • Sınav sırasında bildiklerinizi de unutuyorsanız,

    • Soruları olduğundan daha zor gibi algılıyor ve aslında basit olan cevapları kaçırıyorsanız,

    • Dikkatsizlik yüzünden çok sayıda hata yapıyorsanız,

    • Hiç beklemediğiniz halde sınavdan çok kötü bir not aldıysanız,

    • Çalışmanıza rağmen kötü notlar alıyor ve kendinize olan güveninizi yitiriyorsanız,

    • Sınav zamanları size zulüm gibi geliyorsa…

  • Çocuk ve ergenlerde depresyonu anlama

    Depresyon çocuklarda ve ergende nispeten yaygındır ve yetişkinlerde olduğundan çok daha farklı görünebilir. Örneğin, depresyondaki çocuklar üzgün olmaktan çok huysuz görünebilir veya bir zamanlar keyif aldıkları etkinliklere ilgi duymazlar.

    Uyku durumlarında veya yeme alışkanlıklarında değişiklikler gösterebilir, kendileri veya başkaları hakkında olumsuz şeyler söyleyebilir veya gelecekte kötü şeylerin olmasını bekleyebilirler.

    Depresyondaki bazı çocuklar yorgun ve motive olmazken diğerleri huzursuz görünebilir.

    Neredeyse tüm çocuklar bazen bu şekilde kötü hissedebilirler – bu normaldir; ancak bu çocuklar üzgün, kötü hissetmekte “takılıp kaldıklarında” sorun oluşturur. İyi haber şu ki, çocukların kendilerini daha iyi hissetmelerine ve duygularını yönetmelerine yardımcı olacak bazı etkili yollar var – böylece bu durumda takılıp kalmıyorlar.

    Depresyon, çocukları sinirli, kolay kızan yapıya getirebilir veya bir zamanlar keyif aldıkları şeyleri yapmamaya itebilir.

    Nasıl Hissettiğimizi Değiştirmek İçin Nasıl Düşünüp, Neler Yaparız?

    Hepimiz kendimiz için düşündüğümüz şeylerden ve duygularımıza yanıt olarak yaptığımız şeylerden etkileniriz. Yağmur yağıyor ve siz kendi kendinize şunu düşünüyorsanız, “Of, olamaz! Şimdi tüm planlarım mahvoldu!”; kendinizi çok kötü hissedebilir ve buna karşılık bütün gün bir şey yapmadan durabilirsiniz.

    Bunu yaparsanız, daha iyi hissetme şansınızı kaçırabilirsiniz. Öte yandan, “yağmur yağdığına sevindim; şimdi içeride kalabilir ve okuduğum harika kitabı bitiririm “derseniz, mutlu hissedecek ve hoşlandığınız bir şeyi yaparsınız.

    Üzücü veya tuhaf bir ruh hali olan çocukların, hayatlarındaki olaylar hakkında olumsuz düşünceleri olması ihtimali yüksektir. Bunun sonucunda kendilerini daha iyi hissetmelerine yardımcı olacak etkinlikler seçme olasılığı daha düşüktür. Bu programda, çocuğunuz düşünceyi değiştirerek, davranışları değiştirerek veya her ikisini de değiştirerek ruh halini iyileştirmenin yollarını öğrenecektir.

    Çocuğum Neden Depresyonda?

    Çocuklarda ve ergenlerde depresyonun, biyolojik faktörler, psikolojik faktörler (düşünce ve duygular gibi) ve sosyal faktörler (okul ve arkadaşlar gibi) olmak üzere birçok farklı nedeni vardır. Depresyon sıklıkla çok sayıda stresör ve duyarlı yapıya sahip çocukta kontrol hissi kaybı sonucu oluşur.

    Hassas/Duyarlı Kişilik

    “Hassas kişilik”, bazı çocukların daha kolay incinme veya daha üzgün olma eğiliminde olduğu anlamına gelir. Kötü durumlara veya tehditkar görünen bilgilere daha güçlü ve fazla tepki verirler. Hassas bir kişiliğe sahip bir çocuğun, yaşam boyu olumsuz duygular ve duygudurum bozuklukları yaşama riski artmıştır/daha fazladır.

    Kontrol Kaybı

    Hassas bir kişiliğe sahip olan ve hayatlarında meydana gelen şeyleri kontrol edemeyeceklerini düşünen çocukların kötü deneyimlerden olumsuz bir şekilde etkilenme olasılığı daha yüksektir.

    Bir şeylerin kontrol dışı kalması bu çocuğun dünyayı deneyimleme, zorlukları çözme ve gerektiğinde yardım alma imkânlarını sınırlayan durumlarla daha da ağırlaşabilir. Çocukların, durumu ortadan kaldırarak veya baş etme becerilerini öğrenerek kötü durumlar üzerinde bazı kontrollerinin olduğuna inanmaya ihtiyaçları vardır.

    Stresli Deneyimler

    Hassas bir kişiliğe sahip çocuklarda stresli deneyimler ruh halini de şekillendirebilir.

    Örneğin, başarısızlığa uğramış hassas çocuklar, geçmişte oldukça başarılı olsalar bile başarılı olamayacaklarına inanmaya başlayabilirler. Akranları tarafından reddedilen duyarlı bir çocuk sosyal deneyimlerden çekilebilir. Aynı çocuk, bir şeyi olduğundan çok daha olumsuz görebilir veya kolayca vazgeçebilir.

    Olumsuz Düşünceler

    Depresif çocuklar dünyayı diğer çocuklarınkinden daha olumsuz olarak görme eğilimindedirler. Neyin yanlış gideceğini hayal etmede çok iyidirler. Bu eğilim üç önemli yolla ortaya çıkmaktadır: (1) dikkat ettikleri şeyler, (2) durumları yorumlama biçimi ve (3) kendi kendilerine konuşmaları.

    Dikkat

    Depresif çocuklar olumsuzluklara diğer çocuklardan daha fazla odaklanırlar. Örneğin, durumun iyi gitmediğine dair işaretlere dikkat etme ve mutsuz olayları mutlu olaylardan daha fazla hatırlama olasılıkları daha yüksektir.

    Yorumlama

    Depresyona maruz kalmış çocuklar, kendileri, başkaları ve dünya hakkında olumsuz düşünceler düşünmeye başlar. Örneğin, depresyondaki çocuklardan bir sınavda niçin iyi bir sonuç almadığına dair nedenleri düşünmeleri istendiğinde, “çünkü sınav zordu” yerine “akıllı olmadığım için” şeklinde düşünmeleri daha olasıdır.

    Kendi Kendine Konuşmak

    Depresyona maruz kalmış çocuklar da endişeli olmayan çocuklardan daha “olumsuz” kendi kendine konuşma üretirler. Yani, diğer çocuklara göre kendilerine “Bunu asla yapamayacağım” gibi ya da “İşler asla yürümez” gibi şeyleri söylemeleri daha olasıdır.

    Olumsuz düşünceler umutsuz duygulara neden olabilir; umutsuzluk çocukları yaşamlarındaki sorunları çözmeye çalışmaktan ziyade vazgeçmeye yönlendirebilir.

    Kognitif Davranış Terapisi Nasıl Yardımcı Olabilir?

    BDT, çocuklara zorluklarını çözmek için başa çıkma becerileri geliştirmelerinde yardımcı olur. Çocuklara çeşitli beceriler öğretilir. Terapist, çocukla birlikte çalışarak kendisine en çok yardımcı olacak becerileri belirlemeye çalışır.

    Çocuklar da bu becerileri pratik/egzersiz yaparak geliştirirler bunun sonucunda yeni bir bakış açısı geliştirirler.

    Depresyondaki çoğu çocuk belli düşünce alışkanlıkları ve davranışları geliştirdiğinden pratik/egzersizlerin başında yeni yollar denemek için kendilerini garip görebilir, isteksiz hissedebilir veya samimi görmeyebilirler.

    Çocuk bu becerileri denediğinde terapist veya bir ebeveyni çocuğu teşvik eden ve destekleyen bir rehber görevi görebilir.

    Özetle, BDT, çocukların/ergenlerin sorunlarla baş etmede yeni baş etme becerileri öğrenmelerine ve dünyayı yeni bakış açısı ile görmelerine yardımcı olan pratik uygulamalar içerir.

  • Depresyonu Tanımak

    Depresyonu Tanımak

    Yaşamımız boyunca en az bir sefer, çaresizce mutsuz ve yorgun hissettiğimiz, dikkat dağınıklığı yaşadığımız, başkaları ile görüşmekten kaçındığımız ve etraftaki insanlara, hiçbir şey yapmadıkları halde hınçla dolduğumuz olmuştur. Bunca negatif duygunun yarattığı boşluk, çaresizlik ve öfkenin altından kalmak bir hayli güçtür. Kişisel başa çıkma yöntemleri ile böyle durumlardan bazen sıyrılırken bazen de çözümsüz ve çaresiz hissetmeye devam ederiz.

    Kötü hissedildiğinde “depresyondayım” demek aslında mutsuzluğun sınırlarını çizebilmek için ferahlatıcıdır. Ancak temelde duygudurum bozukluğu çatısı altında olan major depresyon için, aşağıdaki belirtilerden en az beşini her gün ve iki hafta süreyle deneyimliyor olmak, bir depresyon hastasını belirlemeye olanak sağlar;

    ⟶ Günün büyük kısmında ve en az iki hafta süreyle her gün, çökkün ve üzgün hissetmek

    ⟶ Günlük işler ve faaliyetlerle ilgili hoşnutsuz hissetme

    ⟶ Uyku bozuklukları; örneğin gece uykuya dalmada zorluk veya gece sık sık uyanma

    ⟶ Davranışların yavaşlaması veya tam tersi panik halinde olma

    ⟶ İştah azalması veya iştah artışı, buna bağlı olarak gözle görülür kilo kaybı veya kilo alımı

    ⟶ Aşırı yorgunluk ve enerji eksikliği hissetme

    ⟶ Değersizlik ve suçluluk duyguları, sürekli kendini olumsuz bir şekilde eleştirme

    ⟶ Dikkat toplamada güçlükler

    ⟶ Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyonlu kişilerde düşünce yapısı da bariz bir şekilde farklılaşmış durumdadır. Kendileri, gelecekleri ve içinde bulundukları çevre hakkında endişeli, olumsuz ve kötümser düşünce kalıplarına sahiptirler. Bu kalıp düşünceler, depresif belirtileri olan bireylerde olumsuz otomatik düşüncelerin yaygınlaşmasına yol açar. Bu olumsuz düşünceler tipik bir şekilde başkaları tarafından sevilebilirlik ve kabul görme ile alakalıdır.

    Örneğin, işteki ufak bir başarısızlığı depresyonlu bir kişide geçmişteki ve gelecekteki olası  yetersizliğinden kaynaklanmış gibi algılanabilir ve çaresi olmayan bir durummuş gibi üzüntü yaşanabilir.

    Depresif bireyler, olumsuz yaşam olaylarına odaklanmaya daha çok meyillidirler. Olumsuz kelimelere karşı algıda seçicilik yaşamaktadırlar. Yapılan bir araştırmada, depresyon teşhisi alan bir grup hastaya bir kelime listesi verilmiştir ve içinde “başarısızlık, yenilgi, aldatılma” gibi olumsuzluk içeren kelimelerin de bulunduğu bu listeyi olabildiğince hızlı okumaları istenmiştir. Bu grup, zihinsel ve eğitimsel açıdan bir farkları olmadığı halde depresyon teşhisi olmayan kıyas grubuna göre listeyi daha uzun sürede okumuştur.

    Bu araştırmada, depresif hastaların olumsuz kelimeler üzerinde daha uzun süre durarak daha çok vakit kaybetmeleri, olumsuza karşı algısal bir seçicilik yaşadıklarını gösterir.

    Bu çalışma günlük hayata uyarlanırsa, depresif bireylerin olumsuz olayların ve söylemlerin üzerinde daha çok durduğunu ve olumsuz duygularını daha çok beslemeye meyilli oldukları çıkarımını yapılabilir.

    Major depresyon başa çıkılması güç ve hayatın seyrini etkileyen bir hastalıktır. Fakat çözümsüz ve çaresiz değildir, ilaç tedavisi ve psikoterapi ile, çoğu zaman tek başına psikoterapi ile başa çıkılabilen ve kontrol altına alınabilen bir durumdur. Hayatın çeşitli sorumluluklarının yanı sıra depresyon ile boğuşmak yorucu ve güç gerektiren bir iştir. Bu sebeple karşı koyulmalı ve çözüm yollarına başvurulmalıdır.

  • Kronik Hastalıklar ve Depresyon

    Kronik Hastalıklar ve Depresyon

    Uzun süreli, dirençli ve kronik bir şekilde devam eden hastalıklar stresli ve yorucudur. Çaresizlik ve umutsuzluk duyguları çökkün bir ruh durumuna yol açabilir. Uyku düzeni bozulur, hastalar kendini sürekli yorgun hissedebilirler. Bu durum da olumsuz ruh halini daha da arttırabilir.

    İş ve arkadaşlar gibi sosyal durumlarda eksilmeler olur ve bu durum da hastalarda kayıp hissine yol açar. Kronik hastalıklarda ortaya çıkan depresyon, insanların düşüncelerinde belli değişikliklere neden olarak olumsuz bir “zincirleme reaksiyona” yol açar. Özellikle ağrı şiddetlendiği zaman ağrı üzerindeki kontrolsüzlük; çaresizlik inancını güçlendirir. Bu durumda, fiziksel anlamda bir aciziyet hissi oluşur. Bu durum, gelecek ile ilgili yıkıcı düşüncelerin oluşmasına ve köklenmesine zemin hazırlar. Böylece kronik hastalığı olan bireyler daha da karamsarlaşıp, geleceği umutsuz görmeye başlarlar.

    Depresyon durumunda özellikle olumsuz olan, sürekli kendini tekrarlayan ve o sırada kişiye tamamen inanılır gelen bazı yararsız düşünme şekilleri vardır. Mesela ağrısı yüzünden zor bir gün geçiren biri “İşe yaramazın biriyim” diye düşünmeye başlayabilir. Sonra da bu düşünceyi başka bir olumsuz düşünceye yöneltebilir “Ben kesinlikle işe yaramazım”

    Bu gibi durumlarda olumsuz düşünceleri yakalamak ve bunun gerçekliğini sorgulayabilmek önemli. O sırada şartlar gereği bu düşünceler mantıklı geliyor olabilir. Ama kronik bir şekilde tekrarlayan ağrılar karşısında tam olarak bir kontrolümüz yoktur.

    Yararsız inançları ve düşünceleri sorgulamak ruh halini iyileştirmekte ve dolayısıyla kronik ağrıyı hafifletmekte yardımcı olabilir. Bu her konuda mantıksız bir şekilde “olumlu düşünmek” demek değildir. Sadece ağrılı durumlarda, bu durumu kötü etkileyen düşünceleri fark etmekle ilgilidir. Çünkü düşüncelerimiz duygularımızın anahtarlarıdır. Genellikle zihnimizden akıp gittikleri için onların olumlu veya olumsuz olup olmadıklarını anlayamayız, sadece yarattığı duyguyu hissederiz. Bu duygu da bize davranış olarak geri döner, olumlu veya olumsuz etkileniriz. Kendi kendimizi olumlu telkin edebilmek ve hastalık sırasında ağrıları ekstradan arttırmayacak şekilde düşüncelerimizi tanıyabilmek oldukça önemlidir.

    Düşünceleri sorgulamaya çalışmak için düşünce, duygu ve davranış üçlemesini tanımak gerekir. Gün içinde aklımızdan sayamayacağımız kadar çok düşünce geçer. Bunlar uçuşan düşüncelerdir ve çoğunlukla bilinçsizlerdir. Farkında olmadan bu “otomatik düşüncelerin” yarattığı duyguları hissetmeye başlarız. Düşünceler çağrışımlarla, günlük rutinlerle ve bazı olaylarla oluşur. Örneğin geçmişte olan ve üzeri kapatılmış bir olayı farkında olmadan düşünüp, kaygı hissedebiliriz. Bu düşüncelerin üzerine kaygı, stres ve öfke gibi duygular geliştirebiliriz. Bu duygular neticesinde stresli ve kaygılı davranıp olay örgüsünden çıkamayabiliriz. Önemli olan olumsuz duyguyu fark eder etmez düşünceyi saptayabilmektir. Bu da zamanla, düşünce egzersizleri yaparak mümkün olur.

    Düşünceleri sorgularken bir deftere yazmak faydalıdır. Olumsuz duyguyu hissettiğinizde not edilmesi gereken ” O sırada ne yapıyordunuz ve aklınızdan neler geçiyordu?”

    Bu duygunun şiddetine 10 üzerinden bir puan verebilirsiniz. Böylece bu duyguya sebep olan düşünceleri irdelerken hangi düşüncelerin yararsız bir zincir oluşturduğunu fark edebilirsiniz.

    Sonrasında bu düşünceleri sorgulamak önemlidir. Bunu destekleyen ve desteklemeyen kanıtlar nelerdir? Hemen sonuca mı varıyorsunuz veya “ya hep ya hiç” tarzı siyah beyaz, ortası olmayan düşüncelere mi sahipsiniz?

    Son olarak bu düşüncelerin yarattığı tepkileri ve bu tepkilerin ruh halinizi nasıl etkilediğini kontrol edin. Başa çıkılamayan durumlarda uzman desteği almak her zaman oldukça faydalıdır. Kronik hastalıklarda ruh sağlığının önemini göz ardı etmemek gerekir. Ruh ve beden sağlığı bir bütündür, kronik hastalıkların yarattığı olumsuzluklarla baş etmede stresle savaşabiliyor olmak oldukça etkilidir.

  • Kronik Hastalıklar ve Psikolojik Durum

    Kronik Hastalıklar ve Psikolojik Durum

    Stres, depresyon ve anksiyetenin (kaygının) kronik hastalıklara olan etkisi pek çok araştırmanın konusudur. Bu noktada önemli olan, depresif semptomların; stresin ve kaygının kronik hastalıkların belirtilerine nasıl etki ettiği ve hastaların yaşam kalitesini etkileyip etkilemediğidir.

    Uzun süreli ve ağrılı hastalıklar, çoğunlukla umutsuzluk, çaresizlik ve öfke gibi olumsuz duygu durumu da beraberinde getirir. Ancak hastalığın mı duygusal süreçlerin değişimine yol açtığı yoksa depresyon gibi olumsuz duygu durumu içeren hastalıkların mı kronik hastalıklara etki ettiği tam olarak bilinmemekte. Yani, hastalığın günlük rutini bozacak şekildeki işleyişi mi yoksa stresin ve olumsuz duyguların mı hastalığa yol açtığı konusu hala net değil. Bu noktada stres, olumsuz duygu durum ve hastalık belirtilerinin daha yoğun olarak ortaya çıkması bir kısır döngü gibidir.

    Kronik hastalığa sahip kişilerde, herhangi bir hastalığı bulunmayan bireylere kıyasla psikolojik sorunlar daha sıklıkla görülebilmekte. Örneğin, eklemlerde oluşan iltihabi durum ile kendini gösteren ve otoimmün bir kronik hastalık olan Romatoid Artrit (RA) hastalarındaki depresyon %66, anksiyete ise %70 oranında görülüyor. Bu da oldukça ciddi bir oran, hastalıkla baş etmede yaşanan sorunların mı yoksa depresyon ve anksiyetenin mi hastalığı tetiklediği konusunda uzmanlar görüş birliği içinde değiller. Aslında bu konuda yapılan çalışmaların sayısı da yeterli olmadığından, bir çıkarım yapmak oldukça güç. Her halukarda, hastaların stresli yaşam olaylarından uzak kalmaları, depresyon ve anksiyete belirtilerine de dikkat etmeleri oldukça önemli.

    Kronik hastalıklarda duygu durumun normal seyredebilmesindeki en önemli faktör hastalığın rutinine adapte olabilmektir. Hastalığın sonucu olan fiziksel ve bazen zihinsel kısıtlamalara göre günlük hayatı idame ettirebilmek stresin normal seviyelerde olmasında etkilidir. Örneğin, kronik kalp hastalığında günlük hayatı sürdürmeye engel olabilecek fiziksel kısıtlılık, depresif semptomların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Öfke, kaygı ya da depresyon bileşenlerinin fiziksel sağlık üzerinde etkiye sahip olduğu yaygın bir görüştür.

    Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF) hastalığı da, bahsedilen diğer hastalıklar gibi kronik ve yaşam kalitesini etkileyen bir hastalıktır. Hastaların yaşam kalitesinin hastalık sebebiyle olumsuz etkilenmesi depresyon ve anksiyete gibi psikolojik rahatsızlıklara neden olmaktadır. Hastalık, çeşitli ağrı atakları ve ateş ile kendini gösterdiği için hastaların atak sırasında günlük rutinlerini yerine getirebilmeleri zorlaşmaktadır. Bu durumda çoğu hastanın bildirdiği genel duruma göre, stresin ve depresif duygu durumun FMF hastalığında hastaların baş etmeye çalıştığı ağrı ataklarını arttırdığı görüşü yaygındır.

  • Çocuklarda Davranış Bozuklukları, Nedenleri ve Çözüm Yolları

    Çocuklarda Davranış Bozuklukları, Nedenleri ve Çözüm Yolları

    Davranış bozuklukları çocukları çocuğun içsel çatışmalarını davranışa aktarması sonucu ortaya çıkar. Davranış bozukluğu olarak adlandırılan davranışlar hırçınlık, sinirlilik, inatçılık, yalan, çalma ve küfür etme gibi eylemlerdir. Her çocuğun gelişimi kendine özgüdür, bu nedenle her çocuk birbirinden farklıdır. Bu farklılıklar dikkat edilmesi gereken noktalardır ancak hepsi davranış bozukluğu olarak değerlendirilemez. Davranış bozukluğu, bireyi, aileyi olumsuz yönde etkileyen, diğer insanların temel haklarının çiğnendiği yaşa uygun toplumsal kurallarını hiçe sayıldığı davranışlardan oluşan bir durumdur.

    Bir davranışın, davranış bozukluğu olarak değerlendirilmesi için bazı ölçütler vardır. Öncelikli olarak yaşına uygun olup olmamasına dikkat edilmelidir. Buna karar verebilmek içinde çocuğun bulunduğu yaşın gelişimsel özelliklerine hakim olmak gerekir. Çocukta gelişimsel sürecine bağlı olarak ortaya çıkan değişiklikler hayatında zorluklar doğurabilir. Yeni şartlara uyum sağlayana kadar da çocuk geçici uyum sorunları yaşayabilir. Yani bir davranışa davranış bozukluğu diyebilmemiz için gelişim dönemine özgü davranışların dışında olmalı. Bir diğer ölçüt iste davranışın yoğunluğudur.  Ortaya çıkan duygu ve davranışın şiddetinin normalinden fazla olması gerekir. Ve davranışın sürekliliği de ölçütlerden biridir. Davranışın uzun zamandan beri ısrarlı bir şekilde devam ettirilmesi gerekir.

    En sık görülen davranış bozuklukları; hırçınlık, sinirlilik, saldırganlık, inatçılık, yalan söyleme, tırnak yeme, saç koparma, alt ıslatma ve dışkı kaçırma, yeme bozukluğu, karşı gelme, uyku bozukluğu, konuşma bozukluğu, çalma, küfürlü konuşma gibi davranışlardır.

    Davranış bozukluğuna yol açan birçok neden vardır; dikkat çekme isteği, savunma, büyüme arzusu, yetişkinleri şaşırtma isteği, arkadaşları tarafından beğenilme ve onaylanma isteği, intikam almak, kitle iletişim araçlarının olumsuz etkisi, fizyolojik sorunlar, kalıtım, temel ihtiyaçlarının doyurulmaması gibi nedenlerden kaynaklanıyor olabilir.

    0-6 yaş dönemi çocuklarda, olumsuz anne baba tutumları, ailede istismar öyküsü, annede depresyon öyküsü, sosyo-ekonomik düzeyin düşük olması gibi durumlar sık görülen nedenlerdendir.

    Davranış bozukluğu için en etkili yöntemler görmezden gelme, ödülü geri çekme, alternatif sunma, sözle uyarıda bulunma ve tartışmaktan kaçınmadır. Bağırmak, susturmak, vurmak aranızdaki saygı bağının kopmasına neden olur. En önemli adım bu süreçte saygıyı yitirmemektir. Çocuğun olumlu noktalarını keşfedip ortaya çıkarmak ve yüreklendirmek olumsuz davranışları azaltıp kendine güvenmesini sağlar. Bu çocukların koşulsuz sevgiye ihtiyacı vardır. Yani koşullar her ne olursa olsun anne baba tarafından kabul edildiğini ve sevildiğini hissetmelidir. Hiçbir zaman ceza ya da şiddet kullanılmamalı. Davranışıyla ilgili olay anında değil sakinken konuşulmalıdır. Çocuğa yaşına uygun sorumluluk vererek başarma duygusu yaşatılmalı, anne baba çocuğa olumlu rol model olmalı. Olumsuz davranışlar gösterildiğinde değil, bu davranışlar gösterilmediğinde ilgilenilmelidir aksi takdirde bu davranışların pekişmesine sebep olur. Davranış sayesinde anne babadan ilgi kazandığını düşünmemeli “yapma” bile bir ilgidir aslında. Anne baba çocuğa verdikleri sözleri tutarak, ona ait bir eşyayı alırken izin isteyerek çocuğa model olmalıdır. Diğer çocuklarla kıyaslanmamalı, yaşına ve özelliklerine uygun beklentiler oluşturulmalıdır. Olumsuz davranış ortaya çıktığında çocuk yaratıcılığa teşvik edilmeli, olumlu bir faaliyete yönlendirilmelidir. Çocukların anne babalar için basit, önemsiz konuları paylaşmalarına müsaade edilmelidir ki, anne babayla rahat bir şekilde konuşabileceği algısı oluşsun. Önemsiz şeyleri bile konuşamadığı anne ve babasıyla önemli konuları, duygu ve düşüncelerini anlatması çok zor olur.

    Çocuklarda davranış bozukluğu terapisinde, çocukların iletişim becerileri, sorun çözme becerileri, dürtü kontrolü, öfke kontrolü gibi konular çalışılır. Çocuklarla beraber anne ve babanın da tutum ve davranışlarının düzenlenmesi gerekir. Çünkü anne ve babanın tutumları çocuğun davranışlarında büyük rol oynar. O yüzden terapi sürecinde en etkili yol anne baba eğitimidir. Tedavi edilmezse kalıcı davranış bozuklukları ve antisosyal kişilik bozukluğu başta olmak üzere bir çok soruna yol açabilir.

  • Sınav kaygısı; çocuğunuz sınav kaygısı yaşıyor olabilir mi?

    Sınav olgusu hepimizin yaşamın bir döneminde karşımıza çıkan bir gerçektir. Her yıl milyonlarca aile sınavlara hazırlanan çocuklarının başarısı için elinden gelenin en iyisini yapma arayışı içine girmektedir. Sınav süreci sadece çocuğun değil tüm ailenin yaşamını etkilemektedir. Çocuğumuzun girdiği sınavlarda başarılı olması, sınavlara yeterince hazırlanması kadar bu süreçteki psikoloji ile yakından ilgilidir. Sınav kaygısı, özgüven eksikliği, motivasyon azlığı, ergenlik dönemi sorunları, aile içi ilişkilerde sorunlar, Dikkat eksikliği-hiperaktivite, Özgül öğrenme bozukluğu, depresyon, sosyal fobi, takıntılar, öğrenme ve etkili çalışma stratejilerini bilmemeden kaynaklanan sorunlar çocuğun sınav başarısını etkiler.

    Çocuğunuz sınav kaygısı yaşıyor olabilir mi?

    Çocuğunuz sınavdan bir önceki gece uyuyamıyorsa, sınavda heyecanlanıp çok iyi çalışmış olduğu ve bildiği halde başarılı olamıyorsa, sınav sırasında midesinde, karın bölgesinde gerilme ya da rahatsızlık oluyorsa, soğuk terleme ve baş ağrıları çekiyorsa, bildiklerini de unutuyorsa, dikkatsizlik yüzünden çok sayıda hata yapıyorsa sınav kaygısı yaşıyor olabilir.

    Sorumluluk sahibi olan, bir hedefi olan ve bunun gerçekleşmesi için çaba gösteren her öğrencinin, bilgisinin değerlendirildiği bu tip sınavlardan önce kısmen kaygı duyması doğal ve gereklidir. Çünkü kaygı az miktarda ise kişi üzerinde motivasyon ve performansı arttırıcı etki gösterir. Ama kaygı istenen düzeyin üzerine çıktığında kişinin dikkat, öğrenme, bellek fonksiyonlarını olumsuz etkiler ve başarıyı ve motivasyonu düşürür. Sınav Kaygısı, sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan, yoğun kaygıdır. Sınav Kaygısı yaşayan öğrenciler, çalışmalarını planlamakta, doğru düşünmekte, konsantre olmakta ve çalıştığı konuları hatırlamakta güçlükler yaşarlar. Stresin artmasıyla birlikte olumsuz düşünceler öğrencinin zihnini kaplamaya başlar. Bunun sonucu olarak kaygı ve stresin derecesine göre kişide sınavdan günler öncesinde bile kendisini göstermeye başlayan huzursuzluk, sinirlilik, konsantrasyon güçlüğü, uykusuzluk, karın ağrısı, mide bulantısı, kusma, baş dönmesi, titreme, çarpıntı, terleme gibi belirtiler ortaya çıkar. Bazı öğrenciler ise; daha çok baş, boyun ve sırt ağrısı, dinlendirici uyku uyuyamama şikayetleri olur. Sınav yaklaştıkça ders çalışma isteğinde belirgin bir azalma, durgunluk, içe kapanma olabilir. Sınav günü ile ilgili ya çok konuşurlar ya da vurdumduymazlık geliştirirler.

    Sınav yaklaştıkça belirtiler daha çok artar ve sıkıntının şiddetine göre kimi zaman öğrencinin sınavı terk etmesine, hatta sınava giremeyecek duruma gelmesine neden olur. Sonuç olarak akademik olarak çok başarılı olabilecek bir öğrencinin başarısızlığına sebep olabilir.

    Sınav kaygısına neden olan olumsuz düşünceler nelerdir?

    Sınav kaygısı yaşayan kişi, kendisi ve sınavla ilgili sürekli olumsuz düşünceler ve senaryolar peşindedir. Deyim yerindeyse kendi zihninin ürettiği senaryoya kendisi inanır. Sürekli içsel olarak konuşan ve kendini eleştiren kendini cezalandıran bir tavır içine girer. Başkalarıyla kendini kıyaslar, ‘başkaları ne der’ diye düşünür, ‘Ablam kazandı ya ben kazanamazsam, öğretmenlerime aileme rezil olacağım, benden çok şey bekliyorlar, başkaları benden daha iyi çalışıyor, kazanmam mümkün değil, bildiklerimi unutursam, yeterince hazırlanmadım, süre yetmeyecek, mutlaka kötü bir şey olacak, başarılı olamayacağım, dikkatim dağılacak, soruları kaydırırsam, zaman yetmezse, sınavda her şeyi unutacağım, elim terleyecek, karnım ağrıyacak…’ gibi sürekli olumsuz düşünceler aklına gelir.

  • Çocuklarında dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (dehb) olan anne babalara öneriler

    DEHB dikkatsizlik, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik(düşünmeden,ani hareket etme) alanlarında belirtilerle kendisini gösterir. Çocukların ders başarısını, okula uyumunu, sosyal yaşantısını, arkadaş ilişkilerini ve aile ilişkilerini önemli ölçüde etkileyebilmektedir. Çocuğunuzda DEHB bozukluğu olması yaşından beklenenden daha fazla zorluklar yaşamanız anlamına gelebilir. Peki bunun için neler yapabilirsiniz;

    Öncelikle çocuğun DEHB olduğunu kabul etmek ve bunun ne anlama geldiğini bilmek çok önemlidir. DEHB olan çocuklar, bazen dikkatlerini toplayabilseler de bunu her zaman ve gerektiği kadar yapamazlar. Davranışlarını ve dürtülerini kontrol etmekte zorlanırlar. Aşırı hareket edebilir, sizi dinlemekte zorlanabilir, planlama ve organizasyon ile ilgili sorunlar yaşabilirler.

    Bilinmesi gereken yaşanan sorunların çoğunun çocuk tarafından bilerek ve isteyerek yapılmadığıdır. Çocuğun bu davranışları bilerek sergilediğini düşünmek ailede öfkeye yol açabilir ve çocuğa olumsuz şekilde yansıyabilir. Yaşanan bu zorlukların çocuğun elinde olmadığını unutmayın.

    DEHB olan çocuklar sürekli olumsuz geribildirimle karşılaşmaktadır. ”Dur”,”Otur”, “Yapma” “Olmadı”, “Ödevini yapmadın” gibi söylemleri defalarca duymaktadırlar. Bu olumsuz söylemler zamanla çocukların özgüvenini azaltmakta ve motivasyonlarını olumsuz yönde etkilemektedir.

    Bu nedenle olumsuz geribildirimlerden ve eleştirmekten kaçınmak çok önemlidir. Çocuğun sadece yapamadıklarını değil yapabildiklerini de görmek, çabasını takdir etmek, olumlu davranışlarını pekiştirmek özgüvenini ve motivasyonunu arttıracaktır.

    Planlama konusunda yaşadığı zorlukları azaltmak ve bu beceriyi kazanmasını sağlayabilmek için, gününü, haftasını birlikte planlayın ve mümkün olduğunca aktivitelerle doldurun.

    Kurallara uyumunu arttırabilmek için, aşırı kural koymaktan kaçının, kurallarınız kesin ve anlaşılır olsun. Çocuğunuzla konuşurken dinlediğinden emin olun, göz teması kurun, dolaylı ve mecazi anlatımlardan kaçının. Sakin ve kararlı bir tutum sergileyin. Bu şekilde sağlıklı ve iyi bir iletişim kurabilirsiniz.

    Bu sorunların kısa sürede düzelmeyebileceğinin farkında olarak sabırla ve karalılıkla bu tutumlarınızı sürdürün.

    Dr Mehmet Çolak

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı