Etiket: Olumsuz

  • Affetmenin Gücü

    Affetmenin Gücü

    “Bir an bekle, arkana dön ve unuttuklarını anımsa. Kaybettiysen ara, kırdıysan af dile, kırıldıysan affet: çünkü hayat çok kısa.“Mevlana Celaleddin Rumi. Affedici olmak sadece güçlü insanların sahip olduğu bir özelliktir. Psikologlar tarafından affetmek şu şekilde tanımlanır: kişinin onu üzen ve ona zarar veren birine karşı bilinçli ve kasıtlı olarak kin ve intikam duygularından arınma kararı almasıdır. Uygulaması çok zor da olsa uzun vadeli huzur ve mutluluğa ermek için affedici olmak gerekir. Hayatta herkes mutlaka birisi tarafından hayal kırıklığına ya da haksızlığa uğrar. Kırgınlık ve kızgınlık duygularını bırakmadığımız müddetçe hem ruhsal hem de fiziksel sağlığımız olumsuz yönde etkilenir. Yaşanan olumsuz olayın bize hissettirdiği negatif duygu ve düşüncelerden sıyrılmazsak bastırılan öfke zamanla bizi içten içe kemirir. Affetmek kolay bir şey değildir. Fakat affettiğimiz zaman kendimize çok büyük bir iyilik yaparız. Affettiğimiz zaman kin ve öfkenin kafesinden çıkar, özgürleşiriz.

    AFFETMEYİ ÖĞRENMEK

    Affetmenin iki türü vardır. Biri kararlı affetme, diğeri ise duygusal affetmedir. Kararlı affetme kişinin bilinçli ve istemli olarak olumsuz düşünceleri olumluya çevirme kararı vermesiyle gerçekleşir. Artık kızgın olduğumuz kişi için olumsuz dileklerde bulunmaz, o kişiye eskisi kadar kızmayız. Bilinçli ve kişinin öz iradesi ile alınan bir karar olduğu için bu affetme şekli genellikle daha kolay ve kalıcıdır. Duygusal affetmede ise kişi süreç içerisinde zamanla negatif duygu ve düşüncelerden arınır ve yapılan haksızlığa odaklanmaktan vazgeçer. Duygusal affetme kişinin kendi aldığı bir karar sonucunda oluşmadığından zaman zaman eski olumsuz düşüncelere geri dönüşler olabilir. Dolayısıyla duygusal affetme kararlı affetmeye göre daha zorlu ve sıkıntılı olabilir. Affetmenin sağlığımıza inanılmaz yararları vardır. Yapılan araştırmalar affetmenin depresyon, anksiyete ve agresyon gibi olumsuz ruh hallerinde düşüşe, madde bağımlılıklarında azalmaya, özgüvende yükselmeye ve genel olarak hayat kalitesinde artışa sebep olduğu tespit edilmiştir.

    AFFETMEK İÇİN NE YAPMALI?

    Yapılması gereken ilk adım yapılan haksızlığı tarafsız bir bakışla tekrar değerlendirmektir. Burada yapılması gereken şey kendimize acımaktan vazgeçip, kurban psikolojisinden çıkıp karşımızdaki insanı negatif olmayan bir bakış açısı ile görmeye çalışmaktır. Daha sonra karşımızdaki kişi ile empati kurmaya çalışmalıyız. Kendimizi onun yerine koyup bize yapılan haksızlığı veya kötülüğü neden yaptığı konusunda kişinin suçunu hafifletmeden tekrar gözden geçirmeliyiz. Bazen karşımızdaki kişinin bize yaptığı olumsuz davranış bize yönelik olmayıp kendi iç dünyasında yaşadığı bir olumsuzluğun yansıması olabilir. Saldırgan ve öfkeli davranan birisi çoğu kez kırgın ya da endişelidir ve olumsuz davranışı bu duygu durumunun sonucudur.

    Hepimiz zaman zaman isteyerek ya da istemeyerek başkalarını kırmışızdır. Birine yaptığınız bir haksızlık sonucu affedildiğiniz zamanı anımsayın. Size hissettirdiği rahatlama, minnet ve mutluluk duygularını hatırlamaya çalışın. Siz de birini affettiğiniz zaman ona bu paha biçilmez iyilik hediyesini verirsiniz. Bu düşünce bile çoğu kişide affetme isteği doğurur. 

    Affetmekte kararlı olun. Karşınızdaki kişiyi affettiğinizde hem kendi hayatınızda hem de çevrenizdekilerin hayatında sebep olacağınız huzur ve mutluluk duygularını düşünün. Affetmek size yapılan hataları ve haksızlıkları silmek değildir. Sadece bu olaylara karşı bakış açınızı ve tepkilerinizi değiştirmektir. Kendinizi tekrar olumsuz düşünceler ve duygular içerisinde bulursanız kendinize affetmeye kararlı olduğunuzu, size kötülük yapan kişi için artık kötü dileklerinizin olmadığını hatırlatın. 

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyonun toplumda oldukça yaygın rastlanılan bir bozukluk olduğu bilinmekte ve tanımlanmasının Hipokrat dönemine kadar uzandığı görülmektedir. Depresyonun en temel belirtileri arasında daha önceden isteyerek ve severek yaptığı günlük etkinliklere karşı isteksizlik ve yaşamdan zevk alamama durumu yer almaktadır. Bunların yanı sıra, zaman içerisinde kişide kederli ve üzgün bir duygu durumu ile beraber bazı değişikliklerin meydana geldiği görülmektedir. Bu durumda kişide her şeyi olumsuz olarak değerlendirme eğilimi, karamsarlık düşünceleri ile geçmişi ve geleceği düşünmeye başlama durumları olduğu dikkat çekmektedir.

    Depresyonun küresel hastalık yüküne sebep olan ilk on hastalık içerisinde beşinci sırada yer aldığı görülmektedir. Yürütülen araştırmalarda, toplumdaki yaygınlığının oldukça fazla olduğu görülmektedir. Depresyonun ergen kızlarda ve erişkin kadınlarda görülme olasılığının, ergen ve erişkin erkeklerle kıyaslandığında iki kat fazla olduğu dikkat çekmektedir. Ayrıca, depresyonun başlangıç yaşının değişiklik gösterdiği, ancak ortalama 20’li yaşların ortalarında başladığı bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda, başlangıç yaşının son yıllarda daha erken yaşlara kaydığı dikkat çekmektedir.

    Depresyondaki bireylerin, geçmişte yaşadıkları olayların olumsuz ve kötü yanlarını görerek kendilerini suçlu ve cezalandırılmış hissettikleri dikkat çekmektedir. Benzer biçimde, geleceği de umutsuz ve karamsar olarak değerlendirerek gelecek ile ilgili çaresizlik düşüncelerinin daha da arttığı görülmektedir. Kişi hayattan zevk alamaz hale geldiği ve yaşamanın anlamsız olduğunu düşünecek kadar kendini çökkün hissedebildiği göze çarpmaktadır. Budak (2000) bu olumsuz bakış açısının günlük yaşamına, kişilerarası ilişkilerine yansıdığını ve onun okul ve/veya iş yaşamındaki performansında düşüşe neden olduğunu savunmaktadır.

    Depresyon, üzüntü, isteksizlik, karamsarlık, değersizlik, yetersizlik, güçsüzlük, aktivite azalması, durgunluk, fizyolojik işlevlerde yavaşlama gibi belirtileri içeren bir sendromdur ve depresyonun günümüzde akıl sağlığı alanında en çok tartışılan sorunlardan biridir. Ayrıca, depresyonun önemli düzeyde iş-güç ve yeti yitimine neden olduğuna dikkat çekmektedir.

    Ülkemizde psikiyatrik düzeyde yardım gerektiren ruhsal bozukluklar içerisinde depresif tipte olanların en fazla olduğu bulunmuştur. Toplum içinde klinik düzeyde depresyonun görülme oranının %10 civarında olduğu gözlenmiştir. Depresif belirtilerin genel olarak toplum içindeki yaygınlığı ise %13-20 arasında değiştiği belirtilmektedir. Depresif belirtilerin hafif düzeylerde olduğu durumlarda bile, bireyi hareketsizliğe, verimsizliğe, mutsuzluğa ittiği ve bu nedenle bu belirtileri gösterenlere ulaşılmasının koruyucu ruh sağlığı açısından da önemli olduğu bilinmektedir.

    Depresyonda olan kişilerin düşünce içeriğini, Beck’in bilişsel üçlüsü olan kendileri, dünya ve gelecek hakkındaki kötümser düşünceler oluşturur (Yalom, 2006). Bilişsel üçlünün ilk basamağı; bireyin kendisini olumsuz bir biçimde değerlendirmesidir.Bireykendisini yetersiz, beceriksiz biri olarak değerlendirir. Bu değerlendirmesi de bireyindeğersiz,istenmeyen biri olduğunuve beraberinde ikinci basamak olan; dış dünyanın anlamsız bir yer olduğuna dair düşünmesine neden olur. Üçüncü basamakta ise geleceğe yönelik olumsuz beklentiler oluşur (Arkar, 1992)

    Majör Depresif Bozukluğun (MDB) DSM-V açısından tanımlanması için en az 2 haftalık süre içerisinde 5 ana belirtinin bulunması gerekmektedir. Bu belirtiler arasında depresif duygudurumu ya da eskiden ilgi duyulan etkinliklere ve olaylara ilgi ve zevk kaybı bulunmalıdır. Ek olarak, uykuda, iştahta, odaklanmada ya da karar almada değişiklikler, değersiz ve suçlu hissetme ya da psikomotor yavaşlamalar ya da yerinde duramama belirtileri bulunur. Belirtilere değersizlik, suçluluk duyguları ve intihar düşünceleri eşlik eder. Majör depresif bozukluk hastalıklarının yüksek oranda anksiyete bozukluklarıyla da ilgili bir rahatsızlık yaşadığı bilinir. Depresyon ve Anksiyete Bozuklukları hem birbirini tetikler hem de birbirlerinin çözüme kavuşmasını zorlaştırır. Tedavi için kesinlikle majör depresyon bozukluğu olan hastaların psikoterapi yardımı alması gerekir. Bilişsel davranışçı terapilerin yaygın olarak kullanıldığı bir hastalık da olsa majör depresyon bozukluğu, sosyoterapi ve psikodinamik terapiyle bireyin sosyal hayatını etkileyen, belirleyen ve baskılayan dinamikleri analiz etmek bireyin tedavisi açısından çok faydalı olacaktır. (Kring, Ann M., et al. Abnormal Psychology. John Wiley & Sons, 2015).

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Çok küçük yaşlardan bu yana bir çok değerlendirme ve ölçümlemeye maruz kalarak yetişiyoruz. Lunaparkta bir alete binmek için belirli bir boy uzunluğuna aşmak zorunda kalarak başladığımız hayat yolculuğu istediğimiz mesleği yapabilmek için belirli doğru soru puanına ulaşmak olarak devam ediyor. Terfi alabilmek için belirli bir satış hedefini tutturmak, istediğiniz evi alabilmek için belirli bir maaşa ulaşmak diye ömür boyu sürüp giden bir döngü içindeyiz.

    İlk başaran olmak, birinci olmak, en olmak; ve bunları yapmak için uğraşırken yapamamaktan kaygılanmak hemen herkesin ortak sıkıntılarındandır. Bu sıkıntıların tavan yaptığı dönemlerse lise ve üniversite gibi önemli okulların kazanılacağı sınav dönemlerdir, kuşkusuz. Gençliğin başta duman olduğu, dışarıda kişiyi hedefine odaklanmaktan alıkoyan teknoloji, iletişim kanalları, gençlik istekleri gibi gerçeklerin olduğu bu dönem kişinin önündeki sınavın tüm hayatı etkileyeceği düşüncesiyle çelişerek yüksek bir kaygı yaratır. Bu kaygı kişi hedefinden uzaklaştıkça da hedefine odaklandıkça da artabilir.

    OPTİMUM KAYGI İYİDİR… DOST KAYGI!

    Artan kaygı kontrol edilmesi gereken bir psikolojik yapı olmakla beraber optimum düzey korunduğunda işlevsel bir tarafı da vardır. Kişiye hedefine bağlar, çalışması için gerekli ortamı ve yöntemleri gösterir, dış uyarıcılardan uzak tutar. Nitekim, sınav kaygısını hiç hissetmeyen biri o sınavın olumsuz sonucundan hiç çekinmezse iyi bir sonuç için de çaba harcamayabilir. Bu kaygıya dost kaygı da diyebiliriz. Çünkü bu seviyede tutulan kaygı bir dost gibi kişinin başarısına hizmet eder.

    KAYGININ KONTROLDEN ÇIKTIĞINI NASIL ANLARIZ? DÜŞMAN KAYGI!

    Eğer kaygı optimum düzeyin üzerine çıkmaya başlarsa kişinin performansını olumsuz etkiler. Düşman kaygı olarak nitelendirebilecek bu kaygı çeşidi kişiye zarar verir. Kişi bildiklerini hatırlamakta, aktarmakta, zamanı doğru kullanmakta yani kendini gerçekleştirmekte zorlanır. Kaygının kontrolden çıktığını anlamak için kişinin kendisini dinlemesi gerekir. Aşırı kaygılı kişide fiziksel bir takım değişiklikler oluşur. Kaygı başladığında kişi ajite olabilir. Sınavın gerçekleşeceği sınıfın kapısının önünde sürekli adımlayan, yerinde duramayan kişi bu duruma örnektir. Sınav esnasında kişinin kalp atımı hızlanabilir, elleri terleyebilir, midesi bulanabilir, gözlerini odaklamakta güçlük çekebilir, ağzı kuruyabilir, aklına olumsuz sonuçlar gelebilir, gürültü ve ışık gibi dış uyarıcılardan çok fazla etkilenebilir. Bu belirtilerin hepsi ciddi kaygı göstergesidir. Bunları yaşayan kişi odaklanma güçlüğü yaşar. Bu da kişiyi korktuğu sonuca yaklaştırır. Kişi hak ettiğinden daha az başarılı olur.

    KENDİNİ DOĞRULAYAN KEHANET!!!

    Kişi bazen olumsuz senaryolara odaklanır. Sınava giderken yolda kaza olacağı, sınav yerine geç kalacağı, kodlamaya yönelik hata yapacağı, iyi bildiği konuları hatırlamakta zorlanacağı yönünde endişe dolu senaryolar üretir. Bu senaryolar kişinin kaygısını arttıracağı için korktuğu senaryoyu gerçek kılmaya yönelik kişiyi istemsiz bir çabaya sokar. Ve kişi kaygısı ve telaşıyla korktuğu şeyleri gerçekleştirmek için bilinç dışı bir çaba harcar. Buna kendini doğrulayan kehanet diyoruz. Bu yüzden kişilerin mümkün olduğunca pozitif senaryolar kurgulaması, olumsuzluklar aklına geldiğinde bununla mücadele etmesi önemlidir.

    KAYGIYI AZALTMAK İÇİN DESTEK!

    Çoğu durumda kaygı kişileri bir döngüye sokar. Kişi elindeki becerilerle bununla mücadele edemeyebilir. Bu çok normaldir. Çünkü kişi kendine özgü mücadele yöntemlerini ancak bir uzmanla keşfedebilir. Kaygının geleceğini fark etmek, yönetmek ve kontrol altına almak, kaygı yaratan duruma verilen anlamlar, kişinin kendinden beklentileri, rahatlama becerilerini geliştirmesi, hedefine dair doğru bir planlama içinde olması gibi bir çok alan çalışılarak kaygı terapide başarıyla ele alınabilir. Ve kişinin yönettiği sınav kaygısı kişiyi başarıya ulaştıran bir kavram haline gelebilir.

  • Psikoterapi Düşünceleri Nasıl Değiştirir?

    Psikoterapi Düşünceleri Nasıl Değiştirir?

    Kişilerin yaşadığı olaylar karşısında verdiği duygusal ve davranışlar tepkiler yaşadığı olayı nasıl algıladığı ve bu olaya nasıl bir anlam yüklediği ile ilgilidir. Çoğu zaman, yaşadığımız olayların bizim duygu durumumuzu belirlediğini düşünürüz. Oysaki yaşanılan olayın kendisi kişinin duygularını etkilemez. Duyguları etkileyen faktörler; kişinin o olayı nasıl algıladığı, bu algıdan yola çıkarak olay hakkında ne düşündüğü ve olayı zihninde nasıl yorumladığıdır. Zihnimizde oluşan yorum ise duygularımızı, duygularımız da bedenimizde hissettiklerimizi (boğazınızın düğümlenmesi, göğsünüzün sıkışması, ürperti hissi vb.) ve davranışlarımızı belirler.

    Gün boyunca aklımızdan kısa süreli bazı düşünceler gelip geçer. Bunlar eletirdik düğmesine basınca ampulün aniden yanması gibi zihinde belirir. Bu düşünceler bazen gözümüzün önünden geçen anlık imajlar (görüntüler) şeklinde de olabilir. Düşünce doğurgandır ve birbirini doğurarak, kartopundan bir çığ oluşması gibi, giderek büyüme özelliği vardır. Bu düşüncelere ‘’ Otomatik Düşünceler’’ adı verilir. Otomatik düşünceler, mantık yoluyla ya da bilinçli olarak zihnimize getirmediğimiz, aniden ve kendiliğinden beliren düşünceler olup çoğu olumsuz düşüncelerden oluşur. Zihnimizden kısa sürede ve hızla gelip geçen düşünce veya görüntüleri o an farkına varamasak da, çoğunlukla bizde oluşturduğu duyguyu fark ederiz Bunlar; kaygı, korku, endişe, panik gibi olumsuz duygular olabilir. Duygu durumumuzun aniden olumsuz olarak değiştiği anlarda kendimize ‘’ biraz önce aklımdan ne geçti? Ya da ne hayal ettim? ’’ sorusunu sorduğumuz zaman otomatik düşüncelerimizi yakalayabiliriz.  

    İnsanlar dünyaya geldiği andan itibaren çevresinde olup bitenlere bir anlam vermeye ve anlamaya çalışır. Dünyayı anlamaya çalışırken, kendisi, iletişim içinde olduğu insanlar, yaşadığı çevre ve kültürle ilgili bilgiler edinir. Bir süre sonra bu bilgilere dayalı olarak zihninde bazı inançlar oluşmaya başlar. Edindiği bilgiler ışığında dünyayı, yaşadığı çevreyi, kültürü ve insanlar arası ilişkileri kendi deneyimlerinden yola çıkarak anlamlandırır ve çevresine uyum gösterebilmek için de bu deneyimleri zihninde yeniden düzenler. En temel inançlar; kişinin dünya ve diğer insanlarla olan ilk deneyimleriyle biçimlenir. İlk deneyimlerle oluşan algı ve fikirler kişi tarafından değişmez doğrular olarak kabul görür ve sorgulanmaz. Bu en temel inançlar kişinin zihinsel yapı taşları bir diğer adıyla düşünce kalıplarıdır.

    Bir sonraki aşamada zihnimizdeki düşünce kalıplarımıza uygun kurallar ve varsayımlar geliştirmeye, böylece sayıları giderek artan düşünce kalıplarımız ile zihinsel yapımızı şekillendirmeye başlarız.

    Zihnimizdeki düşünce kalıplarını destekleyen ‘’meli, malı‘’ cümleleriyle kurduğumuz kurallar ve  ‘’eğer böyle olursa, sonuç budur  ‘’şeklindeki olumsuz varsayımlar aslında, gün boyunca aklımızdan gelip geçen olumsuz otomatik düşünceleri belirler. Otomatik düşünceler ise olaylar karşısındaki duygusal ve davranışsal tepkilerimizi etkileyerek, gün içindeki duygu durumumuzu ve çevremizle olan iletişimimizi belirler. Sorgulanmadan doğru kabul edilmiş düşünce kalıpları ve bunların uzantısı olan kurallarımız, varsayımlarımız bir süre sonra bizi bir çember gibi içine alır, yaşamımızı kısıtlar ve yaşam adeta kâbusa dönüştürür.

          Kişilerin düşünce sistemleri üzerinde çalışan Düşünce Terapisi (Bilişsel Terapi) bugüne dek sizin tarafınızdan doğruluğu hiç sorgulanmadan kabul edilmiş temel inançlarınızın doğuştan gelmediğini, sonradan öğrenildiğini ve bunların sorgulanabileceği, esneyebileceği ya da değiştirilebileceği gerçeğini temel kabul eder. Olumsuz olan ve yaşamımızdaki işlevselliği bozan, sizi kısıtlayan katı, sert düşünce kalıplarınız, kural ve yargısal varsayımlarınızın tarafınızdan yeniden sorgulanmasını sağlar. Sizi kısıtlayan, hayatınızı zorlaştıran, iletişimlerinize zarar veren düşünce biçiminizi yeniden şekillendirir. Zihninizdeki peşin yargılı, aşırı kuralcı ve katı düşünceleriniz esnemeyi öğrenir. Kurallarınız ve varsayımlarınız değişip esnerken,  gün boyunca aklınızdan gelip geçen düşünceleriniz de olumlu yönde değişim gösterir. Böylece olaylar karşısındaki duygu durumunuz ve davranışsal tepkileriniz yeniden biçimlenir. Bu durum; çevrenizle kuracağınız ilişkileri, yaşadığınız olaylara verdiğiniz anlamı ve sonuçların sizi etkileme biçimini yeniden belirlerken, sizi saran çemberin de kırılmasına ve özgürleşmenize, hayattan daha fazla keyif almanıza katkıda bulunur.

  • Eşler Birbirini Neden Aldatır?

    Eşler Birbirini Neden Aldatır?

    Hiçbir ilişki, bitmek üzere ya da ihanet edilmek üzere kurulmuyor. Aşkla, romantizmle, tutkuyla başlıyor çoğu evlilik. Birlikte olmak, paylaşabilmek, bir olabilmek, eğlenebilmek, birlikte büyüyebilmek, birlikte yaşlanabilmek, çoğalıp çoluk çocuk sahibi olabilmek… hangi nedenlerle bir araya gelirseniz gelin, iyi niyetlerle ve mutlulukla evleniyor çoğu çift. Sonra ne oluyor da işler değişiyor? Güzel duyguların yerini nasıl oluyor da öfke, nefret alıyor? Güzel sevgi sözlerinin yerini alan aşağılayıcı, suçlayıcı cümleler nasıl oluyor da sarf ediliyor ağızlardan? Sonra gizli bir mesajla, bir resimle başka bir kadının ya da adamın sizin yerinizi aldığını öğrendiğiniz o büyük travma!!

    Aldatmayla ilgili yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, aldatmanın tek bir nedeni yok. Aldatma/aldatılmaya doğru çiftin ilişkisinde gözlenebilen bazı adımların olduğunu söyleyen Psikolog John Gottman, Rusbult ve Glass’ın ortaya koyduğu adımları okuyor olacaksınız yazımda.

    Aldatmaya giden en önemli ve ilk adım, belki de yaşanan pek çok kavganın ve sorunun ardından ya da iletişimsizliğin ardından eşini hoş olmayacak şekilde yargılayarak, gerçek ya da hayali alternatiflerle karşılaştırmaya başlamak. “Başka biriyle daha mutlu olurdum.”, “Daha iyilerine layığım.” düşünceleri bir virüs gibi kişinin aklına girmeye başlıyor. Belki de bu virüsün farkında bile olmadan.

    Güçlü ilişkilerde bireyler, eşinin ihtiyaç duyduğu ve bağ kurmaya çalıştığı anları/girişimleri fark ederler ve bu yönelmeye karşılık verirler. Sohbet etmek, şakalaşmak, yakınlık kurmak ya da destek olmak gibi… Çiftler birbirine yönelmemeye ya da karşıt yönelmeye başlıyor, bağ kurma zayıflıyor. Aynı evde iki yabancı olmaya başlıyorlar. Aralarında duygusal bir mesafe oluşuyor. “İhtiyacım olduğunda yanımda yoktu.”…

    Olumsuz durumlarda daha fazla taşma yaşanıyor, çatışmalar daha çetin yaşanıyor, patlamalar yaşanabiliyor. Çatışmalar içselleştiriliyor ve onarma çabaları işe yaramıyor.

    Evlilik terapisi, olumsuz duyguların da uygun bir şekilde ifade edilmesini öğrettiğimiz bir süreç. Evliliklerde duyguları bastırma, yok sayma oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor çünkü. Çift, birbirinden vazgeçmeye başlayabiliyor. Aldatma/aldatılma öncesi süreçte, çiftler olumsuz duyguları ifade etmemeye başlayabiliyor. İç dünyasını, duygularını anlatmama başlıyor. “Çok üzüldüm, kırıldım, çok kızgınım gibi…” olumsuz duyguların, olumlu duygular kadar ifade edilmesine ihtiyaç var ilişkilerde.

    İlişkiye duygusal yatırım, birbiriyle ilgilenme, beğeniyi ifade etme, ortak anlam ve ritüellerin sürdürülmesi ile mümkün. Bu olmadığında aldatma sürecine bir adım daha yaklaşmaya neden olabiliyor.

    İhtiyaçların karşılanması konusunda eşine güven azalabiliyor. Çiftler birbiri ya da ilişkileri için daha az özveride bulunmaya başlıyorlar. Eşinden çok başkalarıyla, köken ailesi, arkadaşları ile paylaşım ve boş zaman geçirilmeye başlanıyor. Bazen eşini diğerine kötüleme başlıyor ve “biz”in hikayesi zarar görüyor ve olumsuza dönüyor.

    “Sevgiyle yüceltmek” yerine “değersizleştirmek”, aşağılamak, eleştirmek başlıyor. Derin kırgınlıklar oluşuyor. Dolayısıyla yalnızlık, yalnızlaşma artıyor. İlişki yararına düşünceler azalırken, ilişki karşıtı düşünceler artıyor. Başka ilişkilere açık olma hali başlıyor. Evliliğinde olmayanı başka yerde arama başlayabiliyor. Masum gizli ilişkiler oluşmaya başlayabiliyor. Bu aşamada, sadakatsizlik konusunda yaptığı araştırmalarla dünyanın önde gelen psikoloğu Shirley Glass, eşler arasında bir perdenin çekildiğini ifade ediyor. Her geçen gün, eşinden daha fazla sır saklanıyor, kandırmalar artıyor. Bir süre sonra onarım ve doğru müdahaleler olmazsa, aktif aldatma başlayabiliyor, sınırlar aşılıyor ve evlilik sözleşmesine aykırı olarak bir diğeriyle ilişki yaşanmaya başlayabiliyor.

    Aldatma/aldatılma, her iki taraf için de derin bir travmadır. Tıpkı depremin ardından yaşanan duygusal, bilişsel, sosyal, bedensel yıkım gibidir. Deprem atlatılsa dahi, sıklıkla akıldan çıkmayacak, tekrar tekrar depreme dair düşünce ve görüntüler zihinleri haraplayacak, ve tekrar yaşanacağına dair korkulu bir bekleyişe neden olacaktır. Oldukça zor…

    Araştırma sonuçlarına, klinik ve sosyal psikolojinin laboratuar çalışmalarına göre genellikle aldatma/aldatılma öncesinde bu şekilde bir süreç yaşandığı ortaya konmuş. Elbette tüm ilişkilerde süreç aynen bu şekilde yaşanmayabilir. Ancak giderek kopmalar yaşanan bir ilişkide mutlaka bu durumun farkında olunması ve eşlerin sorunlarını uygun bir şekilde konuşmaya çalışması, olumlu ya da olumsuz duyguların paylaşılması, anlamaya ve dinlemeye odaklanılması, birlikte ortak anlam, roller ve ritüeller oluşturulması gerekir. Karşılıklı olumlu duyguların yaşandığı bir ilişkide de aldatma yaşanıyorsa, sanıyorum o kişinin karakteriyle, değer yargılarıyla ilgili bir durum olacaktır. Unutulmaması gereken bir şey var ki; tek bir aldatma ile bile eşle aralarındaki bağda derin yaralar açılıyor. Kaybettirdiği şey çok büyük ve değerli… Telafisi çok zor…

    Tüm bu sıkıntılı ve travmatik zor sürecin ardından yüz güldürücü bir haber de, çiftlerin aldatmayı çok zor da olsa atlatabildiklerini, haraplanan güven ve bağlılığın yeniden kurulabildiğini ve ilişkilerini yeniden yapılandırabildiklerini biliyoruz. Ancak profesyonel bir destekle…

  • Duygulara Yönelik Beceriler

    Duygulara Yönelik Beceriler

    Duyguları tanımak, farklı duyguların bizim için bütünüyle ne ifade ettiğini bilmektir. Mutluluk, kızgınlık, korku, üzüntü ve utanma gibi temel duyguların dışında farklı duygular vardır.Başkalarının duygularını anlamakta zorlanan kişi öncelikle kendi duygusunu fark etmekte zorlanmaktadır. İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri anlaşılmaktır. İletişimin temelinde başkalarının duygularını anlayabilmek ve anladığını ifade edebilme becerileri vardır. Çevremizdekilere uygun tepkiler vermek daha anlamlı ve derin ilişkiler kurmamızı sağlar.

    Çocuklar da tüm duyguları yaşar ancak yetişkinler gibi ifade edemez. Duygular hakkında konuşmak, çocukları dinlemek, duygularını kabullendiğinizi “anlıyorum, hımm, öyle mi” gibi ifadelerle göstermek, duygularını adlandırmak çocukların hem kendi duygularını hem de başkalarının duygularını anlamasına ve böylece sosyal yaşamlarını kolaylaştırmasına yardımcı olur.

    Nasıl davranacağımızı belirleyen şey düşüncelerimiz, duygularımız ve beden duyumumuzdur.Eğer duygularımızı anlayabilir ve adlandırabilirsek davranışlarımızı istediğimiz gibi yönetebiliriz. Duygusal gelişimde öğrenmenin etkisi büyüktür. Deneyimlerle, çevreyi gözlemleyerek ve model alarak hangi olayın nasıl duygu/duygular yaratacağını öğreniriz.

    Duyguları ifade etmek, olumlu ya da olumsuz tüm duyguları sözel ya da sözsüz anlatabilme becerisidir ve her yaşta öğrenilebilir. Çocukların duygularını ifade etmelerini ve model almalarını sağlayacak ortamı hazırlamak gerekmektedir. Örneğin; “Öğretmen bahçede bana bağırdı ve herkes güldü” diyen çocuğunuza, “Ne yaptın da öğretmen sana bağırdı” gibi suçlayıcı ya da “öğretmenin kızacağı şeyleri yaparsan bağırır” gibi nasihat verici ifadeler yerine “çok utanmış gibisin”, “utanmışsın sanırım” gibi sadece duygularını kabul ettiğinizi göstererek, ifade etmesini de destekleyecek bir ortam hazırlamış olursunuz.

    Çocuklara olumsuz duyguların da var olduğunu göstermek önemlidir. Çocukların olumsuz duygularını ifade edebilmeleri için, yetişkinlerin olumsuz duyguları uygun şekilde ifade ederek model olmaları gerekmektedir. İfade edilemeyen duygular olumsuz davranış olarak ortaya çıkabilir. Öfke duygusunu yönetmek için, bağırmadan, sakin bir şekilde sadece olaya odaklanıp duyguyu tanımlayabilirsiniz. Olumsuz duygunun ifade edilmesini onaylamak olumsuz davranışı onaylamak değildir. Tüm duygular kabul edilebilir ama davranışlar için sınırlar olmalıdır. Örneğin; Çok kızdığı için arkadaşına vuran çocuğunuza, “ Arkadaşına çok kızdığının farkındayım ama kızgınlığını ona vurarak değil konuşarak anlatmalısın” diyebilirsiniz.

    Duyguların doğrusu yanlışı yoktur, yaşadığınız ve çocukların yaşadığı duygulardan korkmayın, kabul edin, ifade edin ve ifade edilmesini sağlayın.

  • Hayır Diyebilmek

    Hayır Diyebilmek

    Hem iş hem de sosyal yaşantıda telaffuz edilmesi en zor kelimelerden biri “hayır” dır.

    Neden “hayır” demek bu kadar zor?

    • Genellikle bir şey istenildiği ya da talep edildiği zaman bu istek ya da talebe olumsuz yanıt vermenin o kişiyi reddetmek anlamına geleceği düşünüldüğü için,

    • “Bencil” olarak etiketlenmekten korkulduğu için,

    • Kişiler arası ilişkilerin bozulacağı düşünüldüğü için,

    • Başkaları tarafından sevilme ve onaylanmanın tek yolunun her istek ve talebe “evet” demekten geçtiği düşünüldüğü için,

    • Nasıl ve ne şekilde “hayır” denileceği bilinmediği için “hayır” demek zor gelir.

    Söylenmek istendiği halde söylenemeyen “hayır” lar birikerek kaygıya, öfkeye ya da öz güvenin azalmasına yol açar.

    Neden “hayır” demek gerekli?

    • Kendi yaşam kontrolünüzü elinizde tutmak için “hayır” demek önemlidir. “Hayır” diyemediğiniz için sürekli biriken işleriniz ve başkalarının isteklerini sürekli yerine getirmeniz kendi iş, istek ve ihtiyaçlarınızın ikinci plana atılmasına neden olurken, hayatınızın kontrolünün de elinizde olmadığı hissini açığa çıkarır.

    • Kendinize olan güveninizi kazanmanız için hayır diyebilmek önemlidir.

    • İstemediğiniz şeyleri hayatınızın dışında tutabilmek için “hayır” demek çok önemli.

    • İş yaşamında zamanı iyi yönetmek ve takım çalışmasına uyum sağlayabilmek için “hayır” demek çok önemli. Hayır diyemediğiniz için yapmak zorunda kaldığınız işler, kendi işinizin aksamasına ve akabinde takım çalışmasının olumsuz etkilenmesine yol açar.

    • “Yanlış anlaşılırım, sevilmem, kabul edilmem” vb. kaygılarla “hayır” diyememek kişiler arası ilişkilerin zamanla daha da olumsuz etkilenmesine yol açar. Yanlış yapmaktan, hatalı davranmaktan ve olumsuz değerlendirilmekten korkmadığınızda kolaylıkla “hayır” diyebilecek ve korkularınızın gereksiz olduğunu, aslında insanların hatasız olanı, mükemmeli değil de kendisi gibi hata yapabileni daha kolay kabul ettiğini görebilirsiniz. Böylelikle daha çok sevilen, kabul gören, hatta insanlar sizin sınırlarınızı da net bir şekilde bildiği için daha saygı duyulan biri olabilirsiniz.

    “Hayır” kelimesi genellikle olumsuz olarak algılansa da yerinde ve doğru zamanda kullanıldığı takdirde insanın gelişim sürecinde oldukça önemli ve yararlı işleve sahiptir.

    “Hayır” demek birini reddetmek demek değildir, sadece o an o koşullarda o işi yapamayacağınızı gerekçeleriyle bildirmek demektir.

  • Düşünceleriniz Nasıl İse Hayatınız da Öyledir

    Düşünceleriniz Nasıl İse Hayatınız da Öyledir

    İnsanı eşsiz yapan algılayabilmesi, anlamlandırması, akıl yürütmesi ve hissetmesidir. Sadece insanoğluna bahşedilen bu özellikler başka hiçbir canlı da yoktur. Peki, bir günde zihnimizden 60.000 ila 90.000 düşünce geçmekte olduğunu biliyor muydunuz? Kaç tanesini fark edebiliyoruz? Çoğunlukla düşüncelerimizi fark etmiyoruz çünkü duygularımız düşüncelerimizin önüne geçiyor. İnsan zihni bir sıralamaya göre çalışır; önce karşılaştığı durumu algılar, sonra yorumlar ve anlamlandırır, sonra da duyguyu hisseder. Fakat Türk toplumu öncelikle duygularını fark eder sonra düşüncelerini.

    Düşüncelerimiz ikiye ayrılıyor olumlu ve olumsuzlar. Olumsuz düşüncelerimiz “annem beni anlamıyor”, “kimse beni sevmiyor”, “bu sınavdan kalacağım”gibidir. Olumlu düşüncelerimiz“ mutlu bir insanım”, “hayat çok güzel”, “ben önemliyim”.  Şimdilerde herkesin söylediği dillere pelesenk olmuş bir söz var “Olumlu düşün ve olumsuz düşünceleri aklından çıkart.” Ama kimse olumsuzların nasıl olumluya dönüşeceğini anlatmıyor, bir sihirli değnek belki değiştirir.

    Psikolojik rahatsızlıkların temelinde olumsuz, gerçeğe uzak ve işlevsel olmayan düşünceler vardır. Her psikolojik rahatsızlığın ise farklı bilişsel özelliği vardır. Yani depresyonu olan “ Ben değersiz bir insanım” diye düşünebilir. Anksiyetesi olan “ Telefon çaldığında kesin kötü bir haber alacağım” diye düşünebilir. Anksiyete bozukluğunda bilişlerimiz olması çok düşük olan ihtimalleri yüzde yüz olacak gibi algılamamızla ortaya çıkar. Anksiyetesi olan insanların temel bilişsel özellikleri vardır.

    Anksiyete bozukluklarında görülen ortak temel bilişsel özellikler:

    1) Anksiyete bozukluğunda, belirli uyaranlar gerçekte olduğundan daha tehlikeli algılanır (panik bozukluğunda masum olan kalp çarpıntısının kalp krizi gibi algılanması).

    2) Anksiyete hastaları korktukları olumsuz sonuçların olma ihtimalini gerçekte olduğundan daha abartılı algılarlar( sosyal fobisi olan bir bireyin sosyal bir ortamda ellerinin titreyeceği ve yüzlerinin kızaracağına kesin olarak inanması gibi).

    3) Anksiyete bozukluğunda korkulan sonucun oluşması bir felaket olarak algılanır. (Panik atak geçirdiğinde kişinin çıldıracağına inanması gibi).

    4) Anksiyete hastaları korktukları sonucun olmaması için bir dizi bilişsel ve davranışsal kaçınmalarda bulunurlar (ilgiyi dağıtma, düşünmemeye çalışma, yanında ilaç taşıma, kolay çıkamayacağı kalabalık yerlere gitmeme veya çıkışa yakın yerlere oturma).

    5) Anksiyete bozukluğunda bedensel belirtiler korkulan şeyin gerçek olduğu yargısını arttırır yani anksiyete arttıkça bedensel belirtiler artar bedensel belirtiler arttıkça anksiyete artar bir kısır döngüye dönüşür.

    6) Anksiyete bozukluğu olan hastalarda tehlikeyi çok büyük ve baş edilemeyecek bir durum olarak algılarlar, kendi baş etme becerilerini de çok düşük veya yok olarak algılarlar. Örneğin sınıfta arkadaşı tarafından dalgaya alınan öğrenci yaşadığı durumu felaket olarak görürken kendini de baş edemeyecek kadar zayıf görmesi gibi).

    Düşünce sisteminizin farkında olmak hangi düşüncenin sizi olumsuz etkilediğini ve hasta ettiğini görmenize yardımcı olur.

  • Nasıl Düşünürsen, Öyle Hissedersin

    Nasıl Düşünürsen, Öyle Hissedersin

    Düşünceler ve duygular birlikte hareket etmeyi çok severler. İyi ve olumlu şeyler düşündüğümüzde; daha mutlu, daha moralli, daha heyecanlı, daha pozitif vs. hissederiz. Oysa kötü ve olumsuz şeyler düşündüğümüzde enerjimiz düşer, mutsuz oluruz, kaygılanırız, karamsar bir duygu durumu oluşur ve bir anda aslında her şeyin kötüye gittiğini düşünüp depresif bir duygudurum içerisine girebiliriz. Aslında bu durum içinde bulunduğunuz durumun tam yansıması olmayabilir. Yani beyniniz düşünceleriniz sizin algılarınızla oynuyor olabilir. Bu durumda duygularınızın değişmesine ve olumsuz bir duygu içerisine girmenize neden olur.

    Yaşadığınız durum ile baş etme beceriniz, duygunuzun olumlu yada olumsuz tarafa geçmesini belirlemektedir. Karşılaştığınız durumlar her ne kadar zor olursa olsun sizin o durumla baş etme beceriniz o andaki duygularınız oluşumunu belirlemektedir. Bir olay anında düşünceleriniz (iç sesiniz) size “bu işin içinden çıkamayacaksın” dediğinde hissedeceğiniz duygu (mutsuzluk, karamsarlık, depresif duygudurum, kaygı, korku vs.) olumsuz olacaktır. Bu düşünce durumunu değiştirememeniz durumunda bu duygu durumundan kurtulma şansınız olmayacaktır. İnsanlar olumsuz duygu durumundayken, depresyonda iken kendisini aslı olmayan şeylere inandırma yeteneğine fazlasıyla sahiptirler. Burada yapılması gereken düşünceyi yeniden yapılandırmaktır. Yani olumsuz düşüncelerinizin oluşmasına katkı sağlayan bilişsel çarpıtmalardan kurtulmaktır.

    Bilişsel Çarpıtmalar Nelerdir?

    1-Hep yada Hiç Düşüncesi: Bu çarpıtma kişisel özelliklerinizi siyah ve beyaz gibi uç noktalarda görmeniz demektir. Her zaman “Takdir” alan öğrenci “Teşekkür” aldığında “İşe yaramazın tekiyim” sonucuna varır. Hep yada hiç düşüncesi mükemmeliyetçiliğin temelini oluşturur. Herhangi başarısızlık durumunda veya hatadan korkarsınız. Çünkü bu durum size kendinizi değersiz, yetersiz ve beceriksiz hissettirecektir.
    Olayları bu şekilde değerlendirmek gerçek dışıdır. Çünkü hayat çok az zamanda “ya öyle yada böyle” mantığıyla bizleri gerçekte karşılaştırır.
    2- Aşırı Genelleme: Olayları kendi özelinde değerlendirememek diğer yaşantılarla birleştirerek bir genellemeye ulaşmaktır. Aslında zihinsel bir yanılsama ve illüzyon içerisine girmektir. Başınıza bir şey geldiğinde yineleneceğini ve çoğalacağınızı onaylamış olursunuz. Reddedilme acısı çoğunlukla aşırı genellemeden kaynaklanır. Bir genç iki ayrı kız tarafından reddedildiğinde tüm kızlar tarafından reddedileceği sonucuna varır.
    3- Zihinsel Filtre: Bir olaydaki olumsuz bir ayrıntının üzerine yoğunlaşarak bütün olayların olumsuz olarak algılanmasıdır. Depresyondayken olumlu her şeyi filtreleyen bir gözlük takmış gibi olursunuz. Bilincinize takılan her şey olumsuzdur. Eğer bu zihinsel filtre kavramını bilmiyorsanız her şeyin olumsuz olduğuna karar verirsiniz. Bu durum sizi gereksiz bir acıya sürükleyen kötü bir duygudur. Bu duruma “seçici odaklanma” denir.
    4- Olumluyu Geçersiz Kılmak: Olumlu olaylar sanki yokmuş gibi göz ardı edilir. Olumlu olayları sürekli olumsuza çevirme eğilimidir. Depresyonda olan biri tam tersini yapma becerisini geliştirmiş olabilir. Bu durum farkında olmadan yapılmaktadır. Olumluyu geçersiz kılmak bilişsel çarpıtmaların en yıkıcı türüdür. Olumsuz bir deneyim yaşadığınızda “ İşte bu hep düşündüğüm şeyi kanıtlıyor” sonucuna varırsınız. Bu eğilim için ödenen bedel yoğun bir şekilde acı ve olan güzelliklerin değerini bilememektir.
    Sizin yaşam deneyimleriniz bu kadar uç olmasa bile olumlu deneyimlerin göz ardı edilmesi hayatın zevkini alır götürür ve insanın karamsar bir duygu durumuna sürüklenmesine neden olur.
    5- Sonuçlara Atlamak: Gerçeklikle bağdaşmayan olumsuz bir sonuca atlamak.
    a-Zihin Okumak: Başka insanların duygu ve düşüncelerini anlamak ve araştırmaya gerek duymadan bunlara inanmaktır.
    Örnek 1 : “Bana Günaydın demiyor çünkü ………” – Beni önemsiyor/ Beni görmezden geliyor. Gerçek olan yetiştirmesi gereken bir işten dolayı hızlı hareket etmek zorunda olması.
    Örnek 2- Uyuyan bir dinleyici için – “Dinleyenleri çok sıktım galiba” düşüncesi – Gerçek durum bir gece öncesinde çocuğunun rahatsızlanması ve geceyi hastanede geçirmek zorunda olmasından dolayı uykusuz kalması
    b- Falcılık yapmak: Elinizde sihirli bir kürenin olmasına benzer. Başınıza kötü bir şey geleceğine dair tahminde bulunmak ve bunu doğru kabul etmektir. Endişe atakları geçiren birinin “Ya bayılacağım ya çıldıracağım” demesi gibi. Bu tahminler gerçek dışıdır. Çünkü hayatında hiç bayılmamış veya çıldırmamıştır.
    Arkadaşınıza mesaj attınız. Mesajı aldığını ve size geri dönecek kadar değerli bulmadığını düşündünüz ve üzüldünüz. ( ZİHİN OKUMA) Öfkelendiniz ve tekrar aramak istediniz ama “tekrar ararsam kendimi aptal durumuna düşürür” dediniz. (FALCILIK YAPMAK)
    6- Büyütme – Küçültme: Dürbün hilesi de denebilir. Dürbünün normal tarafından baktığınız büyük görürsünüz. Bu genelde olumsuz olaylarda olur. “eyvah ben bu hatayı nasıl yaptım. Bu bir felaket” (Felaketleştirme)
    Başarılarımıza baktığımızda dürbünün ters tarafıyla yani küçük gösteren tarafıyla bakarız. Aslında kusurlarımızı büyütüp, iyi taraflarımızı küçültürsek kötü hissedeceğimiz ve kendimizi aşağı çekeceğimiz kesindir.
    7-Duygusal Karar: Duygularınız mantığınızın kanıtıdır. “ Başarısız hissediyorum o zaman başarısızım.” Bu çeşit mantık yürütmeler yanıltıcıdır. Duygular; düşüncelerimizi ve inançlarımızı yansıtmaktadır. Eğer bunlar çarpıtılmışsa duygularınızın gerçekliği olamaz. Duygulara göre mantık yürütme neredeyse tüm depresyonlarda vardır. Her şey size olumsuz geldiği için gerçekten öyle olduklarını varsayarsınız. Duygusal karar vermenin etkilerinden bir de ertelemektir.
    8- -meli –malı cümleleri: Kendinizi “şunu da yapmalıyım” “bunu da bitirmeliyim” diye motive etmeye çalışmak sizi öfkelendirir ve sinirlendirir. Üzerinizde baskı yaratır. Bu durum kişide suçluluk ve kızgınlık gibi duyguların yaşanmasına neden olur.
    9-Etiketleme: Aşırı genellemenin ilerlemiş şeklidir. Etiketleme sadece yıkım değil aynı zamanda mantıksızdır. Bir işte sorun yaşadığınızda “hata yaptım” yerine “ben bir hiçim” ifadeleridir. Hayat; karmaşık ve sürekli değişen düşünce, duygular ve hareketlerin akışıdır. Dolayısıyla değişkendir. Durağan bir yapıya sahip değildir. Kendinize olumsuz etiketler yapıştırmak yanlış bir yorumdur. Kendiniz yerine yaptığınız işe veya davranışa odaklanın böylesi daha sağlıklı olanıdır.
    10-Kişiselleştirme: Hiçbir nedene dayanmadan olumsuz bir olayın sorumluluğunu üstlenmedir. Çok önemli bir çarpıtmadır. Kişiselleştirme karşısında sizi çaresiz bırakan bir suçluluk hissettirir. “ Ben kötü bir anneyim” “ Bu benim başarısız bir müdür olduğumu gösterir”

    Örnek: Bir kişinin hastalığının iyileşmemesi doktora “ Ben kötü bir doktorum. Onu iyileştiremiyorum” diye hissettirebilir. Ancak burada hastalığın iyileşmemesinde bir çok etken bulunmaktadır.

    Yukarıda bahsedilen 10 bilişsel çarpıtma depresif durumların hepsinde olmasa da bir çocuğunun nedenidir. Bu 10 çarpıtmayı öğrenmeniz hayat boyu bu bilgiden faydalanmanızı sağlayacaktır. Bu tanımları biliyor olmak ve onları tanıyor olmak böyle durumlarla karşılaştığınızda bunların aslında bir bilişsel çarpıtma olduğunu, gerçek olmadıklarını bilmenize yardımcı olur. Düşüncelerin farkında olmanız onları kontrol edebilmenize ve duygularınıza yansımalarını şekillendirmenize yardımcı olacaktır.
    Duygular düşüncelerden kaynaklanabilir. Olumsuz bir düşünce insanı olumsuz bir duyguya veya depresyona götürebilir. Duygularınız her zaman gerçekleriniz değildir. Hatta duygularınız bazen düşüncelerinizin aynası olması dışında anlamsızdır. Olumsuz duygu gerçekmiş hissi yaratır ve onu yaratan çarpıtılmış düşünceye inandırıcılık yükler. Bu döngü sürer gider ve içinde tutsak olur kalırsın.

    Aslında olumsuz duygular çoğu zaman çarpıtılmış bilişlerimizin ürünü olduğunu için pek de istenilen şeyler değildir. Düşünceleriniz çoğunlukla duygularınızı yaratır o zaman duygularınız düşüncelerinizin doğru olduğunun kanıtı olamaz. Hoş olmayan duygular olumsuz bir şey düşündüğünüzün ve ona inandığınızın bir göstergesidir.

  • Anksiyete Bozuklukları ve Depresyon

    Anksiyete Bozuklukları ve Depresyon

    Anksiyete bozukluğu’nu bir şemsiye gibi düşünebiliriz bu şemsiyenin altında bu bozukluğa bağlı görülen birçok durum vardır. Bunlardan biri panik atak sendromudur. Örneğin; panik atak sırasında yoğun kaygı hissedebilirsiniz ayrıca terleyebilir, göğüs ağrınız olabilir veya çarpıntı hissedebilirsiniz (alışılmadık derecede güçlü veya düzensiz kalp atışları gibi). Bazen boğuluyor veya kalp krizi geçiriyor gibi hissedebilirsiniz. Bu şemsiyenin altında bulunan başka bir kaygı sorunu; Sosyal kaygı bozukluğu. Ayrıca sosyal fobi olarak da adlandırılan durum, günlük sosyal durumlar hakkında çok büyük bir endişe hissettiğiniz, başkalarının sizi yargıladığını, sosyal ortamlar da utanç duygusu veya kendinizi gülünç biri olarak görebilirsiniz. Başka bir durum da fobiler. Yükseklik veya uçma gibi belirli bir nesne veya durumdan dolayı yoğun bir korku hissedersiniz. Korku uygun olanın ötesine geçer ve normal durumlardan kaçınmanıza neden olabilir. Başka bir durum ise Yaygın anksiyete bozukluğu. Sebepsiz, aşırı, gerçekçi olmayan endişe ve gerginlik hissetme ve kaygı veren durumlardan kaçınma.

    Depresyon nedir?

    Depresyon kısaca belli bir süre devam eden ( en az 2 hafta) süreğen çökkün duygudurum, ilgisizlik ve haz alamamadır. Diğer yaygın görülen belirtiler ise enerji azlığı, yorgunluk, uyku sorunları, anksiyete, iştahta belirgin değişim, değersizlik düşünceleri, suçluluk, kararsızlık, huzursuzluk, ajitasyon, umutsuzluk, intihar düşüncesi veya davranışı, ani sosyal değişim, iş kaybı veya stresli iş yaşamı, sosyal dışlanma ve sağlıksız yaşam alışkanlıkları gibi. Bu belirtiler depresyon belirtilerine benzeyen herhangi bir fiziksel sağlık sorununa bağlı olmamalı. (Triod, Anemi, Vb.) Aynı zamanda bu belirtiler yas sonrası dönemde görülebilir ve karıştırılmamalıdır.

    Depresif insanlar depresif olmayan insanlara göre farklı düşünürler. Örneğin; depresyondaki insanlar kendilerini, çevrelerini ve geleceği olumsuz, karamsar görme eğilimindedirler. Sonuç olarak, depresyondaki insanlar gerçekleri olumsuz yönden yanlış anlama ve meydana gelen talihsizlikler için kendilerini suçlama eğilimindedir. Bu olumsuz düşünme ve yargı tarzı olumsuz bir önyargı işlevi görür; depresif kişilerin durumları gerçekte olduğundan daha kötü olarak görmelerini kolaylaştırır ve bu gibi insanların stresli durumlara yanıt olarak depresif semptomlar geliştirme riskini arttırır

        Aoran Beck’e göre depresif bireylerde işlevsel olmayan inançlar (dysfunctional belief) tarafından oluşturulan olumsuz düşünceler vardır. Olumsuz düşüncelerin artışı ve depresyon arasında bir ilişki  vardır. Olumsuz düşünceler de artış depresif belirtilerde de artış sağlar.

        Beck ayrıca depresif insanların düşüncelerinde üç ana işlevsiz inanç temasının (veya “şemalar”) olduğunu öne sürüyor: 1) Ben kusurlu veya yetersizim, 2) Bütün deneyimlerim yenilgi veya başarısızlıkla sonuçlanıyor, ve 3) Gelecek umutsuz . Bu üç tema Negatif Bilişsel üçleme olarak tanımlanmaktadır. Bu inançlar birinin bilişinde mevcut olduğunda, depresyonun ortaya çıkması çok muhtemeldir.

        Örneğin, işten çıkarıldınız kendinizi başarısız, yetersiz ve işlevsiz görüyorsunuz ve bir daha iş bulabileceğinize inanmıyorsunuz. Fakat işten çıkarılmanızda etkili olan başka nedenlerde olabilir ekonomik sorunlar belki işveren küçülmeye gidiyordur ve belki başka çaresi yoktur. Fakat bu üç ana işlevsiz şema ile alternatif düşünceleri görmeniz çok zor. Muhtemelen işten çıkarılma durumunuzun kişisel bir başarısızlıktan kaynaklandığı sonucuna varacaksınız ve durumunuzun umutsuz olduğuna. Depresyondaki insanlar olumsuz beklentileriyle uyuşan bilgilere seçici ilgi göstermeye ve bu beklentileriyle çelişen bilgilere seçici dikkatsizlik gösterme eğiliminde olacaktır. Olumsuz olaylara verilen önemi ve anlamı büyütme ve olumlu olayların önemini ve anlamını en aza indirme eğilimindedirler. Bilinçsiz bir şekilde gerçekleşen tüm bu manevralar, depresif bir kişinin temel olumsuz şemalarını çelişkili kanıtlar karşısında sürdürmeye yardım eder ve kanıtlar daha iyi olacağına inandığında bile gelecek hakkında umutsuz hissetmelerini sağlar.