Etiket: Ölüm

  • Rutin aşılama olmasaydı ne olurdu?

    Son zamanlarda aşılama yaptırmak istemeyen ailelerin artması üzerine kısa ve öz bir yazı yazmak istedim. Çocuklarımızı bekleyen tehlikeyi bu şekilde belki daha iyi anlayabiliriz.

    Sağlık Bakanlığı’nın rutin aşılama takviminde bulunan aşılar yapılmasaydı, ülkemizde her yıl bu hastalıklara bağlı ne kadar hasta görürdük?

    HEPATİT B: Yılda 7.000 hasta, 350 ölüm

    TÜBERKÜLOZ (verem): 27.000 hasta, 5400 ölüm

    DİFTERİ (kuşpalazı): 140.000 hasta, 14.000 ölüm

    BOĞMACA: 70.000 hasta, 700 ölüm, 700 havale

    TETANOZ: 300 hasta, 250 ölüm (sayı az ama orana dikkat!!)

    POLYO (çocuk felci): 10.000 hasta, 150 ölüm, 2200 kalıcı sakatlık

    HEMOFİLUS İNFLUENZA B: 70.000 hasta, 350 ölüm

    PNÖMOKOK: 62.000 hasta, 2700 ölüm

    KIZAMIK: 250.000 hasta, 1.000 ölüm, 3 SSPE (yıllara yayılan yavaş ölümlü beyin tutulumu)

    KIZAMIKÇIK: 30.000 hasta, 35 doğumsal hastalık (körlük, sağırlık, zeka geriliği vs)

    SU ÇİÇEĞİ: 1.000.000 hasta, 20 ölüm, 64 karaciğer yetmezliği, 34 beyin tutulumu

    HEPATİT A: 10.000 hasta, 50 karaciğer yetmezliği

    Unutmayalım, salgın anında bu sayılar 10-20 kat daha fazlasına çıkabilir.

    Aşılar bu hastalıkların görülme oranını %90-99 (verem için %50 civarı) azaltmaktadır. Aşı yaptırmayarak bu riskleri almaya değer mi? Lütfen bir daha düşünün.

    Sağlıklı kalın.

  • Aşı nedir? Aşı gereklimidir?

    Aşı hastalık yapma yeteneği yok edilmiş bakteri veya virüslerin yada bakterilerin toksinlerinin zararlı etkilerinin yok edilmesiyle elde edilmiş biyololojik maddelerdir. Hastalığın ortaya çıkmasını engeller veya hastalıkların sonrasında oluşabilecek komplikasyonların oluşumunu engel olur. Aşıdan sonra oluşan antikorlar vücutta uzun süre kalır ve hastalık etkeni ile karşılaşma sırasında vücuda girmesine engel olarak hastalık oluşmasını engellerler.

    Çocuk sağlığı denilince koruyucu sağlık hizmetleri son derece önemli bir yer tutar. Koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli unsurlarından birisi de aşı ile yapılan bağışıklamadır.

    Hastalıkların önlenmesi tedaviye göre her zaman daha etkili ve daha ucuzdur. Aşılar hastalıkların önlenmesinde en temel unsurlardan biri olup, bazı aşılar yalnız aşılanan çocukları değil aşılanmayan çocukları da korur.

    Aşılama toplum sağlığının iyileştirilmesi açısından insanlık tarihinin en önemli buluşlarından biridir aslında …Dünya Sağlık örgütü’nün 1974 yılında başlattığı Genişletilmiş Bağışıklama Programı ile birlikte çocuklardaki ölüm oranı önemli ölçüde azalmıştır.

    Bununla birlikte, halen kullanılmakta olan aşılarla bağışıklama oranlarının artırılması ve önemli ölüm nedenlerinden ikisi olan pnömokok ve rotavirus gibi mikroorganizmalara karşı yeni geliştirilen aşıların kullanıma girmesi ile birlikte çocuk ölümlerinin daha da azaltılması hedeflenmektedir.

    Ancak yeni geliştirilen aşıların pahalı olması nedeniyle bu aşıların ulusal aşı takvimlerinde yer almaları zaman alacaktır. Bu da aşıya en fazla gereksinim duyulan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için üzüntü verici bir gerçektir.

    Aşılar başlıca canlı-atenüe ve inaktive aşılar olmak üzere iki şekilde sınıflandırılabilir. Canlı atenüe aşılar, bir virüs ya da bakterinin hastalık yapma özelliğinin ortadan kaldırılması, ancak vücutta çoğalma ve bağışıklık oluşturma yeteneğinin korunmasına dayanır (kızamık, kızamıkçık, kabakulak, OPV, suçiçeği, BCG aşıları gibi). İnaktive aşılar ise virus ya da bakterinin tamamı (boğmaca, influenza, hepatit A, IPV gibi) veya bir kısmı (hepatit B, influenza, aselüler boğmaca, difteri, tetanoz gibi) kullanılarak hazırlanır.

    Fraksiyone aşılar ya protein ya da polisakkarit temele dayanırlar. örneğin, toksoit aşılar (difteri, tetanoz gibi) protein temeline dayalı fraksiyone aşılardır. çoğu polisakkarit aşılarında saf olarak ayrılmış hücre duvarı (pnömokok, meningokok) bulunur. Aşıların içinde antijenler dışında süspansiyon sıvıları, stabilize edici ve koruyucu maddeler ve immunojeniteyi artıran adjuvanlar da yer alır.

    Bağışıklık sisteminin bir parçası da enfeksiyon hastalıklarına karşı korunma için çalışır. Bağışıklık, aktif ve pasif olmak üzere iki yolla kazanılabilir. Aktif bağışıklık ya hastalık geçirilmesi ile ya da aşılarla sağlanır. Bu tür kazanılan bağışıklık uzun sürelidir.

    Pasif bağışıklık ise diğer insanlar ya da hayvanlardan antikorların (immün globülinler) alınması ile sağlanır. Bu yolla sağlanan bağışıklık kısa süreli olup verilen immün globülin miktarına bağlı olarak birkaç hafta ile birkaç ay arasında değişir.

    Anneden bebeğe plasenta yolu ile antikorların geçmesi, kan ve kan ürünlerinin verilmesi (tam kan, plazma, eritrosit ve trombosit süspansiyonları, immün globülin preparatları gibi) pasif bağışıklık sağlayan durumlardır.

    AŞI TAKVİMİ aşılar bebeğin doğumu ile başlar. Tarihsel olarak, kültürel ve inanç değerleri açısından, aşı ile bağışıklamaya da, karşı çıkışlar olmuş, olmaya da devam etmektedir. Karşıt görüş olarak kabul edebileceğimiz ve üzerinde konuşmaya değer göreceğimiz şey bilimin kurallarına göre elde edilmiş verilerin yayınlanmış biçimleridir.

    Örneğin DTP ile ani çocuk ölümü sendromu, hepatit B aşısı ile MS, MMR aşısı ile Otizm, Hib ile DM, Tiomersal ile zeka geriliği, OPV ile AİDS , Kombine aşılar ile immün sistemin aşırı yüklenmesi bilimsel olarak kanıtı henüz yapılmamış suçlamalar günümüzde oldukça yaygındır.

    Günümüzde bazı aşıların stabilizasyonunu sağlamak için tiomersal denen etil civaya benzer bir organik madde kullanılır. Bu sağlığa zararlı metil civaya benzemez. Vücuttan daha hızlı metabolize olur ve daha hızlı atılır. 6 dozluk uygulama ile max 200 mikrogram civa alınır . Bu değer DSÖ limitinin çok altındadır. Aşılar iddia edildiği gibi astım yapmaz.

    Bazı aşıların ani bebek ölüm sendromuna yol açtığı söylenir. Ani bebek ölüm sendromunun bilimsel olarak kanıtlanmış sebepleri; prone pozisyonunda uyutmak, maternal sigara kullanımı, yumuşak yatak, biberonla beslenme, düşük doğum ağırlığıdır ve son zamanlarda bu çocukların genelde aşısız çocuklar olduğu görülmüştür.

    Grip aşısı ve GBS ( Guillain Barre Sendromu- Kas güçsüzlüğü ve geçici paraliziler) arasındaki ilişki sorgulandığında bu çocukların %99’unun aşılanmamış çocuklar olduğu görülmüştür. Grip aşısı sonrası GBS görülme olasılığı 1000000’ da 1-2 iken toplumda 10-20, grip geçirenlerde 40 dır.

    Genel olarak bakıldığında, her yıl aşı uygulamalarıyla 3 milyon çocuk aşılanmamaya bağlı bağlı oluşan hastalıkların yol açtığı ölümlerden kurtulur.

    Aşılanma çocukların hakkıdır ve bu hak ellerinden alınmamalıdır. Ayrıca aşılar ve koruyucu hekimlik konusunda hassas davranmak biz hekimlerin de sorumluluğu diye düşünüyorum.

    Çocuklarınız aşıyla önlenebilir hastalıklardan korunsun, mutlulukla gülsün.

  • Çocukları zatürreden koruyunuz

    Zatürre (Pnömoni) akciğerlerin enfeksiyonu olup, her yıl milyonlarca insan zatürre’ye yakalanmaktadır. Erken tanı konulan vakalarda tedavi başarı olmakta ise de bazı vakalarda sekeller görülmekte ve hastalık ölümcül olabilmektedir.

    Zatürreye bağlı ölümler ciddi sorun oluşturmaktadır. A.B.D her yıl 50.000 yakın insan zatürreden kaybedilmektedir.

    Zatürre;

    Bebekler,

    Küçük çocuklar ve

    Yaşlılarda ağır seyreder.

    Dünya genelinde her yıl 5 yaşından küçük 1 milyon çocuk zatürreden ölmektedir. Günümüzde zatürreden ölümün diğer enfeksiyon hastalıkları AIDS, sıtma ve tüberküloza kıyasla daha yüksek olduğu vurgulanmaktadır.

    Ülkemizde ise zatürreden ölüm oranının yüksek olduğu görülmektedir. Sağlık bakanlığı verilerine göre;

    Bir yaşından küçük bebek ölümlerinin % 48.4

    1 – 4 yaş grubu çocuk ölümlerinin ise % 42.1 i

    Zatürre nedeniyle kaybedildiği vurgulanmaktadır.

    Bebek ve çocuklar için öldürücü olabilen bu hastalıktan korunma mümkün müdür sorusunun yanıtı evettir.

    Aşılama ve diğer koruyucu yöntemlerle hastalık riski azaltılabilmektedir.

    Temel olarak aşılar bağışıklık sistemini enfeksiyonlara karşı hazırlar. Bağışıklık hale gelen çocuklar bakteri ve virüslerle karşılaşma durumunda hastalığı hafif geçirebilir veya bağışık olduğu için hastalıktan korunmaktadır.

    Korunmada aşıların önemi küçümsenemez. Aşı uygulanan vakalarda zatürre olma riski düşüktür. Bu aşıların bir kısmı bakteri bir grubu viral aşılardır.

    Bakteriyel aşılar;

    Hemofiluz influenza tip b

    Boğmaca

    Pnömokok

    Viral aşılar;

    Kızamık

    Su çiçeği

    Grip aşılarıdır.

    Aşıların yan etkisi yoktur. Güvenle kullanılabilir. Günlük aktiviteyi sınırlayıcı etkisi yoktur. Özellikle grip aşısının etkisinin olmadığını savunan uzmanların aksine pnömoninin önlenmesinde grip aşısının yeri tartışılmaz.

    Soğuk algınlığı ile grip enfeksiyonunun karıştırılması ise sözün bittiği yerdir. Kalp hastası, kanser ve akciğer hastalığı olan çocukların aşılanması ayrı bir önem taşır.

    Korunmada anne sütü ile beslenme son derece önemlidir. Anne sütündeki koruyucu maddeler bebekleri birçok enfeksiyon hastalıkları ve zatürreden korunmada etkili olmaktadır.

    Hastalıktan korunmada sık sık ellerin yıkanması önemlidir.

    Hasta olan bireylerin izolasyonuna dikkat edilmelidir. Hapşırık ve aksırırken kağıt mendil kullanılmalıdır.

    Sigara içen ortamlardan kaçınılmalıdır.

    Sağlık bakanlığı verilerine göre 5 yaşından küçük çocuklarda çocuk ölümlerinin bir numaralı nedeni olan zatürreden korunmada aşıların vazgeçilmez olduğu unutulmamalıdır.

    Anahatar kelimeler:

    Zatürre

    Zatürreden korunma

    Pnomokok aşısı

    Grip

  • Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocuklarda Ölüm Kavramı ve YasÜrküntü ve bilinmezliklerle dolu, tarih boyunca anlamlandırılmaya çalışılmış bir olgu ölüm. Gerçekleşmesi %100 olan yaşam gerçeği ölüm.

    İnsanı bu kadar yakından ilgilendiren, yaşamımızla iç içe olan ölüm, elbette çocuklar için de merak konusu. Anne baba olarak çocuğunuzdan ölümle ilgili sorular mutlaka alırsınız. Çocuklarda ölüm algısı ve ölüm kavramı hakkında bilgi sahibi olmanız, çocuğu yaşına uygun biçimde aydınlatmanızı sağlayacak, herhangi bir zihin karışıklığı ya da korku oluşmasına meydan vermeyecektir.

    Çocuğunuzla ölüm hakkında konuşurken;

    1)Ölümü bir uyku hali olarak tarif etmeyin. Çocukta uyuma, uykuya dalma korkusuna sebep olabilirsiniz.

    2)Uzun bir yolculuğa çıktı, çok uzak bir yere gitti gibi açıklamalarda bulunmayın. Çocuk kendisine neden bir haber verilmediğini merak edecek, üzülecek hatta seyahate çıkan bir yakınının geri dönmeyeceği kaygılarına sahip olacaktır.

    3)Hasta oldu öldü gibi bir açıklama basit hastalıklar ile ciddi hastalıklar arasındaki farkı bilmeyen çocuğunuzda hastalık korkusu, hastalanma korkusu yaratabilir. Çocuk hastalıktan ölen bir yakınını gördüğünde, birçok hastalığın çok çabuk iyileştiğini, sizin ve kendisinin sağlıklı olduğunu, hastalıkları kolayca yenebileceğinizi, nadiren bazı ciddi hastalıkların ölümcül olabileceğini uygun bir dille anlatın.

    4)Yaşlı idi öldü, yaşlılar zamanı gelince ölür gibi açıklamalar da doğru değildir. Çocuk genç birinin ölümünü öğrendiğinde çelişkiye düşecektir. Yaşlılığın ölüm sebebi olduğu, ancak her yaşta ölünebileceği, anne baba ve çocuk olarak uzun yıllar yaşayacağınızı düşündüğünüzü söyleyin.

    5)Konuyu kapatmaya çalışmanız, kaçamak cevaplar vermeniz ya da çocuğu susturmanız hatalıdır. Yaşam gerçekliği olan ölümün konuşulabilir olduğu çocuğa verilmelidir.

    Çocuklar ölümle çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlasalar da 3 yaşından önce ölümü kavrayacak zihinsel yeti oluşmamıştır. 3 yaşından önce ebeveyn kaybı yaşayan çocuğa söz konusu kişinin öldüğü söylense de korku ya da üzüntü duymayacak, o kişinin verdiği bakımla ilgili eksiklikten kaynaklanan sıkıntıları yaşayacaktır.

    3-5 yaşlarında “ölüm, ölmek, ölmüş” gibi kavramlar çocuk tarafından kullanılsa da ölüm ile ilgili bir duygulanım ve korku tepkisi verecek zihinsel gelişim henüz yoktur. Televizyon kumandasını vermediğiniz için size kızan 4 yaşındaki çocuğunuz, “ölürsün inşallah anne-baba” diyebilir. Bu yaşlarda ölüm uzun bir ayrılık, dönüşü uzun sürecek bir yolculuk gibidir. Sürekli ve geri dönülmez ölüm olgusu kavranmamıştır. Oyunlarında ölü numarası yapıp, dirildim diyerek karşısındakini korkutmaya çalışabilir, akvaryumda ölen balığı “balık ölmüş” diye size haber verebilir, sonra da “bunu yüzdür, yem verelim yüzsün” diye tutturabilir.

    5 yaşlarında çocuk için ölüm, uyanılmayan bir uyku halidir ve artık korkutucu bir kavram haline gelmeye başlamıştır. Daha önce anne baba ölümü uyku olarak tariflemişlerse çocukta uyku düzeni bozulabilir, uykuya dalmaktan korkma, yalnız yatamama gibi sorunlar görülebilir. Çocuk ölen dedesinin toprak altında nasıl nefes aldığını, orada yalnız sıkılıp sıkılmadığını, ne yiyip içtiğini, kıpırdamadan nasıl yattığını sorabilir. Yani henüz ölümün bir son, geri dönülmez bir durum olduğu kavranmamıştır. Bu yaşlarda çocuk anne babanın da ölüp ölmeyeceğinden korku duyar, sık sık siz de ölecek misiniz diye sorabilir.

    6-7 yaşlarında ölümün yaşlılık ve hastalıkla ilgili bir kavram olduğu yavaş yavaş pekişmeye başlar. İzlenen çizgi filmler, okunan masal ve öykülerin etkisiyle ölüm kötüler içindir, ölüm kötülere bir cezadır algısı oluşur. Çocuk ölümü kendine yakıştırmaz. Yaşlı, hasta kişilerin yakında öleceklerini düşünür, fakat ölümden uykudan uyanır gibi birden dönmek mümkündür. Çocuk ölümden korkar gibi görünse de asıl korkusu yalnız kalma korkusudur. Ebeveynlerin “söz dinlemez, yaramazlık yaparsan ölürüm annesiz-babasız kalırsın” gibi söylemleri bu korkuyu pekiştirecek, sevdiklerinin ölümü karşısında kendini suçlayacak, kendine verilmiş bir ceza olarak algılayacaktır. “Ben yaramazlık yaptım, dedem öldü, şimdi cennette uslu çocuklarla oyun oynuyor” gibi bir algıyı çocuğun zihnine yerleştirecek tarzdaki yaklaşımlarınız büyük hata olup, psikolojik sorunlara eğilimli yetişkinlerin temelini atmış olursunuz.

    9-10 yaşlarından itibaren ölüm gerçekliğini kavrayacak bilişsel yetenek kazanılır, ölümün yaşamın geri dönülmez bir sonu olduğu anlaşılır. Yakın çevreden bir ölüme şahit olmak ya da uzun yıllar böyle bir durumla karşılaşmamak ölüm gerçekliği kavramının kazanılmasını daha erken ya da ileri yaşlara atabilmektedir.

    Anne baba olarak çocuğunuzla ölüm hakkında konuşurken öncelikle sizin ölümü içselleştirmiş, kabul etmiş, ölümle barışık olmanız gerekir. Siz ölümü korkutucu bir olay olarak görmeyen duygusal ve felsefi kapasiteye eriştiyseniz çocuğunuza sağlıklı bilgileri verebilirsiniz.

    Ölüm hakkında çocuğunuzla konuşurken gerginlikten uzak, huzurlu ve rahat olmanız, kafa karışıklığına yol açmamak için sadece sorduğu sorulara gereksiz ayrıntılara girmeden net ve kısa yanıtlar vermeniz, ne sorduğunu tam olarak anlamanız tavsiye edilir.

    Anne baba, eş, evlat, yakın akraba ölümü bireyin yaşayabileceği en travmatik olaylardandır. Yas tepkisi yetişkin ya da çocuk herkes için doğaldır. Ağlama, üzüntü, uykusuzluk, iştahsızlık, isteksizlik, çaresizlik, karamsarlık, umutsuzluk gibi belirti ve duygular bir dönem yaşansa da sağlıklı bir psikolojik yapı sürekli ruhsal çökkünlük halinde kalmaz.

    Bu yazımızda çocuklarda yas süreci ve sevilen birinin ölüm haberi çocuğa nasıl verilir, bir yakını ölen çocuğa nasıl davranılır? sorularına da cevap vereceğiz.

    Anne babasını kaybeden bir çocuk ağlama, bağırıp çağırma, öfkeli ve şiddet dolu davranışlar gösterebildiği gibi sessiz ve tepkisiz de kalabilir. Elbette üzüntülü ve hüzünlüdür, fakat temeldeki korku “bana kim bakacak”, “ben ne olacağım” dır.

    Bazı çocuklar donmuş ve uyuşmuş gibi bir hal alır, ölü ve ölümle ilgili konuşmaları duymazdan, anlamazdan gelir, hiçbir soru sormaz, oyununa ve arkadaşlarına döner.

    Bazı çocuklar ise yas tepkisi olarak bir bayram, şölen havasına girip sevinçli, canlı, yerinde duramaz olup, yersiz gülmeler, olmayacak şeyler istemeler, çeşitli soytarılıklar yaparlar. Her iki durumda da yadsıma (inkar) savunma mekanizması devreye girmiş, inanmama yoluyla travma atlatılmaya çalışılmaktadır.

    Çocuklar, yetişkinler kadar üzüntülü ve acılı kalıp, yaslı görünüm vermezler. Ölüm gerçeği kabul edildikçe, ölen ebeveyne karşı kendini bırakıp gitmesinden ötürü öfke duyulmaya başlanır. Ebeveyne duyulan öfke ve ölümün kendi yaramazlıkları, kötü çocuk olması kaynaklı olduğuna dair hatalı inançlar suçluluk duygusu yaratırsa ruhsal problem çıkma olasılığı artar.

    Genel kaygı hali ve farklı korkular, gece korkuları, karabasan ve kâbuslar, uyku bozuklukları, tikler, bayılma ve titreme nöbetleri, baş ve karın ağrıları gibi bedensel yakınmalar, dalgınlık, unutkanlık, yaşından daha küçük davranmaya başlama, kekemelik, tırnak yeme, altını ıslatma, hırçınlık, içine kapanma, okula gitmede isteksizlik, okul başarısızlığı, uyum ve davranış bozuklukları yasın getirdiği ruhsal sorunlar olarak çocuk psikiyatrisinde sıklıkla karşımıza çıkar.

    Çocukluk dönemlerinde anne ya da baba kaybının ileriki yıllarda depresyon olasılığını yükselttiği, birçok ruhsal bozukluğa zemin hazırladığı psikiyatristler tarafından kabul edilse de bu bir kural değildir. Ebeveyn boşluğunu dolduracak bireyin çocukla kurduğu sevgi dolu ilişki ve iletişim burada önem kazanmaktadır.

    Çocuğun yas sürecini sağlıklı biçimde atlatması ve çocuğa ölüm haberini verirken dikkat edilmesi gerekenler şunlardır:

    1)Çocuğun yaşına göre 1-2 hafta bekleyip, alıştırmak mümkün olsa da gerçek uzun süre gizlenmemeli, en kısa sürede, çocuğun en yakını haberi vermelidir.

    2)Haber verirken, ölen kişinin bir daha geri gelmeyeceği, ancak sizin onun yanınızda olduğunuz, bakımında, ihtiyaçlarının karşılanmasında hiçbir sorun yaşamayacağı net olarak anlatılmalıdır.

    3)Üzgün olsanız da güçlü olduğunuzu, sevgi ve desteğinizin hep onun yanında olacağını göz teması kurarak ve tensel temas ile söyleyerek korkularını hafifletin.

    4)Ölmüş kimseden konuşmaktan kaçınmayın, anılarını anlatıp paylaşın.

    5)Yasınızı çocuktan gizlemeyin.

    6)Çocuk yas yerine neşeli, hareketli, canlı, oyuncu davranışlar gösteriyorsa kesinlikle suçlamayın.

    7)Ölümü yadsıyan çocuk için aceleci olmayın, bekleyin ve anlayışla davranın. Genelde birkaç haftada durum olağan akışına kavuşur.

    8)Ev, okul, şehir değiştirmek gibi büyük değişikliklerden bu dönemde kaçının.

    9)Üzüntüsünü belli edemiyor, soru soramayacak kadar şaşırmış ya da üzgün ise siz onun adına konuşmayı başlatabilir, duygu aktarımına yardımcı olabilirsiniz.

    10)Ölüm sebebiyle çocuğa karşı korumacı davranmayın.

    11) 6-7yaşından önce çocuklar gömme merasiminden uzak tutulmalıdır.

    12)“Annen melek gibiydi, Allah çok sevdiğinden onu aldı” “Baban çok iyi biri olduğundan erken öldü” gibi ölümü sevimli ve aranacak bir şey olarak göstermeye çabalamayın.

    13)Zamanı geldiğinde sevdiklerimizle öteki dünyada buluşacağımız umudu ve bilgisini vermek doğrudur.

  • Çocuklara ölüm haberini vermek

    Çocuklara ölüm haberini vermek

    Ölüm yetişkinler için dahi karmaşık ve kabullenmesi güç bir durum iken, çocukların bu acı durumu kavrayabilmesi, o kişinin yokluğuna alışabilmesi çok daha zordur. Çocukların ölüm kavramına bakışları yaşlara göre çok değişkenlik göstermektedir. Çocuğa ölüm haberi verilirken yaşına uygun bir şekilde izah edebilmek çok önemlidir.
    3 yaştan önceki dönemlerde çocuklar ölüm kavramını hiç anlayamazlar. 3-6 yaş aralığında ölümü anlarlar fakat geri dönüşü olabilecek bir durum gibi değerlendirirler. 6 yaştan itibaren yavaş yavaş anlamaya, durumu geri dönülmez bir şey olarak kavramaya başlasalar dahi 10-12 yaş civarında gerçek ölüm algısı oturmaya başlar.
    Çocuğa ölüm haberini verirken her zaman dürüst olmak gerekmektedir. Hiç bir şey yokmuş gibi davranmak, ölen kişinin bir yere gittiğini geri geleceği söylemek geniş zamanda çocuğa çok daha büyük zarar vermektedir.  Her gün kaybettiği yakının geleceği döneceği ile yaşayan çocuk, her gün tekrardan hayal kırıklığı yaşıyor ve ölen kişiye karşı öfke hissetmeye başlıyor. Kendisini terkedip gittiğini, onu sevmediği için geri dönmediği düşünmeye başlıyor.
    Ölüm beklenmeyen, ani bir ölüm ise bunu alıştırarak söylemek faydalı olacaktır. Öncelikle hastalandığı ve durumunun kötü olduğu söylenerek çocuk bu duruma hazırlanabilir. Fakat bu süreç çok uzatılmamalıdır çünkü bu süreç içerisinde çocuk hiç beklemediği bir anda bu ölüm haberini başka bir kaynaktan duyabilir bu da hem kendisi için bir şok olur hem de size olan güveninin zedelenmesine yol açabilir.
    Çocuğa ölüm haberini, çocuğun kendisine yakın hissettiği, sevdiği ve sevildiği birisi tarafından verilmesi gerekmektedir. Güvenmediği ya da yeteri kadar tanımadığı, sevmediği birisinden bu haberi alması durumu kabullenmesini zorlaştıracaktır.
    Kültürmüzde sıklıkla rastlanılan bir diğer sakıncalı durum ise ölümü bir ödül, bir güzellik olarak gösterme kaygısıdır. Ölen kişinin arkasından “Allah onu çok sevdiği için ya da çok iyi bir insan olduğu için yanına aldı gibi söylemler çocukta farklı kaygılara yol açabiliyor. Böyle bir durumla karşılaşan çocuk, iyiliğin göstergesi olarak ölümü kabulleniyor ve kendisinin ve diğer yakınlarının da ölmesi gerektiğini düşünmeye başlıyor. Bu ölüm gerçekleşmediği vakit de kendisinin ve diğer yakınlarının aslında iyi insanlar olmadıklarını ya da Allah’ın onları sevmediğini düşünebiliyor. Aynı şekilde ölüm bir ceza olarak da gösterilmemelidir. Hayatın doğal bir parçası olduğu, tüm canlıların bu süreci er ya da geç yaşayacakları yaşına uygun bir dil ile aktarılmalıdır. 
    Çocuğun yas sürecini yaşamasına müsade ederken, cenaze, defin ve diğer kültürel anma törenlerinden mümkün olduğunca uzak tutmak faydalı olacaktır. Diğer yakınlarını çok kötü durumda görmek yaşı gereği kaldıramayacağı bir durum olabilir. 
    Ölüm haberini alan çocuğun tepkisini doğal bir biçimde yaşamasına müsade etmek gerekir. Ağlamasına engel olunmalalı, duygularını boşaltmasına olanak sağlanmalıdır. Yaşını da göz önünde bulundurarak ondan çok olgun bir davranış sergilemesini beklemek çocuğa kaldıramayacağı bir sorumluluk yüklenmesine neden olur. Konuşmaya zorlanmamalı ancak konuşmak istediğinde de kendisi ile konuşulmalıdır.
    Ölüm çocuğa ne kadar doğru ve sağlıklı bir biçimde anlatılırsa anlatılsın, yaşına da bağlı olarak çocuk ölüm olayını çok rahat kabullenemeyecektir. Özellikle kaybedilen kişi ebeveynlerinden biri ise bu süreç çocuk için çok daha zor olacaktır. Bu duruma maruz kalan çocuğun genel davranışlarını gözlemlemekte ve bir uzmandan genel bir destek almakta çok fayda bulunmaktadır. 

  • Ölüm, Terör ve Travma ..

    Ölüm, Terör ve Travma ..

    1-Şu anda insanları en çok korkutan ve tedirgin eden nedir?

    Aslında bizi en çok korkutan sürekli inkar ettiğimiz ancak hayatın bir gerçeği olan ölümdür. Doğumumuzdan ölümümüze kadar bu gerçekliği inkar ederek gündelik hayatın ritmine kendimizi kaptırırız. Bu noktada sanki ölmeyecekmiş gibi yaşadığımız söylenebilir. O yüzden bir yakınımızı kaybetme, afetler ve terör olayları bizi inkar ettiğimiz ölümle burun buruna getirir. Daima bastırmaya çalıştığımız bu gerçekliğin aniden tüm şiddetiyle karşımıza çıkması elbette ki bizde korku ve kaygıya neden olur. İnsanların terör olaylarında ölümün daha da fazla bilincinde olduğunu görmekteyiz.

    2-Herkes ölümü aynı şekilde mi algılıyor?

    Hayır. Her bireyin kendine has olması bu kavrama bakış açısında da değişiklikler olmasına neden olur. Mesela bazı bireyler ölümü yalnızlık olarak görebilir. Kimi insanlara göre ölüm maddi dünyadan kurtuluş anlamına gelebilir. Kimi ölümü kabullenip hoş karşılarken, kimi ölümden nefret edip ondan korkabilir. Bu bakış açısından yola çıkarsak ölüme karşı hissedip düşündüklerimiz ölümle yüz yüze geldiğimizde nasıl hissedeceğimizi de belirler.

    3-Çocuklar ve ergenler ölümü nasıl karşılar?

    Bireyin yaşı elbette ki ölüme bakış açısını ve hislerini farklılaştırır. 50 yaşındaki bir insanla 10 yaşındaki bir çocuğun aynı şekilde düşünmesini bekleyemeyiz. Araştırmalar, çocukların büyüdükçe ölüme daha olgun bir yaklaşım geliştirdiklerini ortaya koymuştur. Çocukların zaman algısı bizden farklıdır. Onlar kısa süreli bir ayrılığı dahi bütünüyle bir kayıp şeklinde algılayabilir. 3 ile 5 yaş arasındaki çocuklar ölümün ne anlama geldiği ile ilgili çok az bir fikre sahip olabilir ya da hiç bir fikirleri olmayabilir. Ölümü uyku ile karıştırabilirler ya da ölmüş bireylerin tekrar yaşama döneceklerine inanabilirler. Yakın oldukları bir kişinin kaybı durumunda, kendisinin onun sözünü dinlemediği için öldüğünü düşünüp kendini suçlamaları görülebilir. Araştırmalar çocukların ortalama 9 yaşına kadar ölümü evrensel ve geri dönüşü olmayan bir durum olarak algılamadıkları sonucuna ulaşmıştır. 7 yaşın altındaki çoğu çocuk ölüme inanmaz, inansa da geri dönüşü olan bir durum olarak algılayabilir.

    Ergenlere baktığımızda ise ergenlerin ölümün uzak bir ihtimal olduğunu düşündüklerini görmekteyiz. Ölümün kaçınılabilir, görmezden gelinebilir olduğunu düşünebilirler. Bazı ergenler ise ölümün anlamını kavramaya çalışarak, kendi ölme ihtimaliyle yüzleşebilir. Ergenlerin ölüm kavramları çocuklarınkinden daha soyuttur. Mesela ergenlerin, ölümü ışık, karanlık, hiçlik gibi kavramlarla tanımladıklarını görebiliriz. Bununla bağlantılı olarak dini ve felsefi konulara ilgi duymaları mümkündür.

    4-Çocuğumuzla ölüm hakkında nasıl konuşmalıyız?

    Bu noktada en iyi strateji onlara karşı dürüst olmaktır. Çocuklar bazı şeyleri anlamayabilirler ancak sizin dürüst olmadığınızı sezer ya da sonradan fark ederlerse bu durum sizinle olan ilişkilerini yıpratır. Ayrıca sizin dürüst davranmamanız ve çocuğun konuyla ilgili farklı bir yerden bilgi alması, onda çatışmaya neden olur. Bu nedenle aileler çocuklarıyla ölüm hakkında konuşmaktan kaçınmamalı ve daima dürüst olmalılardır. Çocuğun ölüm hakkında sorduğu sorulara verilecek yanıt onun yaşına bağlı olarak değişir. Örneğin okul öncesi çocuklar daha büyük çocuklara oranla daha az ayrıntılı açıklamaya ihtiyaç duyar. Aslında onların asıl ihtiyacı olan sevildiklerini ve terk edilmeyeceklerini duyma isteğidir. Bunun yanı sıra çocuk kaç yaşında olursa olsun aileler duyarlı ve anlayışlı olmalı ve çocuklarını kendi duygu ve düşüncelerini söylemeleri konusunda cesaretlendirmelilerdir.

    5-Ölümle yüzleştiğimizde hangi evrelerden geçeriz?

    Kişinin ölümle yüzleştiğinde geçirdiği ilk evre inkardır. “bu benim başıma gelemez, bu imkansız” diye düşünür. Ancak bu geçici bir evredir. Sonrasında inkar yerini öfkeye bırakır. Kişi “neden bu benim başıma geldi?” diye sorar. Bu noktada yakınları onunla iletişimde zorlanabilir çünkü kişi bu öfkeyi onlara yansıtabilir. Bu evreden sonraysa kişi uzlaşmaya girer. Bu noktada bazı bireyler içsel olarak genellikle Allah”la bilinçsiz bir uzlaşma çabasında olur. Örneğin kişiler bir kaç ay ya da bir kaç hafta Allah”a ya da diğer insanlara adanmış bir yaşam sürmeye söz verirler. Bu süreç de zamanla yerini depresyona bırakır. Bu evrede kişi ölümün kesinliği kabullenmeye başlar. Kişi sessizleşip içine kapanabilir ve diğer insanları kendinden uzaklaştırmak isteyebilir. Zamanının çoğunda kederli haldedir, devamlı ağlamalar, uykusuzluk ya da çok uyuma görülebilir.

    Son olarak kişi bir huzur duygusu geliştirir ve kaderini kabullenir. Bu noktadan sonra duygusal acıları azalır ve yeniden hayata katılmaya başlar.

    6-Terör gibi travmatik bir yaşantıdan sonra kişide hangi psikolojik rahatsızlıklar görülür?

    Bu tarz olaylardan sonra kişilerin anksiyetelerinin ciddi ölçülerde arttığını ve bundan dolayı yaşam kalitelerinin düştüğünü görmekteyiz. Kaygıları nedeniyle çoğu durumdan kaçınarak kendilerini daha dar bir alanda yaşamaya mahkum edebilirler. Bu durum da, kişinin yaşama sevincini düşürerek hayatı sorgulamasına yol açabilir. Bu kaygılara rahatsızlık tanısını koymak için bir takım semptomların araştırılması gerekir. Her kaygı yaşayan kişiye anksiyete bozukluğu teşhisi konulmaz. Kişi semptomları karşılıyorsa ve toplumsal, kişisel ve mesleki uyumu bozuluyorsa dikkat etmemiz gerekir. Son zamanlarda geçirdiğimiz bu acılı ve sancılı günler elbette her birimizin hayatını ciddi anlamda etkiledi. Hepimiz kaygı duyuyor ve korkuyoruz. Bu anormal değildir. Korku ve kaygı insani duygulardır ve çoğu zaman uyum sağlayıcı bir işlevleri vardır. Bu aralar hepimiz az ya da çok kendimizin ve yakınlarımızın hayatından endişe ediyoruz, kalabalık yerlere gitmekten kaçınıyoruz, tanımadığımız insanlara kuşkulu gözlerle bakabiliyoruz. Bu durum terör gibi yaşamı tehdit eden bir olaya karşı verilen normal tepkilerdir. Ancak bu ve bunun gibi davranışlar artık kişinin hayatına ciddi ölçüde zarar veriyorsa, bu noktada destek alınması gerekebilir. Örneğin travma sonrası stres bozukluğu, akut stres bozukluğu yaygın anksiyete bozukluğu tedavi edilmesi gereken rahatsızlıklardır.

    7-Bu rahatsızlıkların neler olduğunu açıklayabilir misiniz?

    Travma sonrası stres bozukluğu, hayatı tehdit eden bir olaydan sonra ortaya çıkar. Kadın ve erkekleri eşit şekilde etkiler. Araştırmalar toplumun yüzde biri ile üçü arasında görüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu tanının konabilmesi için bilinen bir stres kaynağının olması gerekir. Bunlara örnek olarak; savaş, terör, saldırıya uğramak, doğal afetler verilebilir. Bu bozukluğun başlıca üç özelliği vardır: Birincisi, travmatik olayı sürekli olarak zihinde yeniden yaşama, ikincisi sürekli bir aşırı uyarılmışlık durumu ve son olarak aşırı kaçınma davranışlarıdır. Örneğin kişi canlı bomba eyleminin yapıldığı mekanda bulunup, bu olayın yıkıcı sonuçlarını görmüşse, olaydan günler sonra bile zihninde tekrar tekrar o anları yaşatabilir. Bunu isteyerek yapmaz,hatta bu düşünceler zihnine dolduğunda başka şeyle uğraşıp onları kafasından atmak ister ancak yapamaz. Ya da olayı karabasan şeklinde sürekli rüyalarında görür. Sürekli uyarılmışlık durumu, kişinin sürekli huzursuzluk hissetmesi, aniden ürküp sıçraması ve uyku bozuklukları ile belirgindir. Kaçınma dediğimizde ise kişinin olmadık önlemler alması ön plana çıkar. Örneğin metrobüste travmatik bir olay yaşayan kişi metrobüs kullanmamak için arabayla 4 saatlik bir trafiğe katlanmayı tercih edebilir. Ya da hem kendine hem de diğerlerine bir şeyler uydurup metrobüsle gitmesi gereken yere gitmeyebilir. Başkalarının öldüğü olaylarda bu kişilerin sağ kaldıklarından dolayı bilinçli ya da bilinçsiz bir suçluluk duygusu geliştirdiği görülebilir. TSSB olaydan aylar hatta yıllar sonra gelişebilir. Belirtiler dalgalanma gösterebilir ve özellikle stresi tetikleyen olaylardan sonra belirtilerde artış olabilir. Akut Stres Bozukluğunun belirtileri travma sonrası stres bozukluğuna benzer ancak aradaki fark akut stres bozukluğunun en fazla dört hafta sürmesi ve travmatik olaydan sonraki dört hafta içinde ortaya çıkmasıdır. Bunun tersine travma sonrası stres bozukluğu olaydan sonraki herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir ve yaşam boyu sürebilir. Son olarak yaygın anksiyete bozukluğu kendini kaygı, somatik yani bedensel yakınmalar, otonomik hiperaktivite ve aşırı uyarılmışlıkla gösterir. Somatik yakınmalar arasında genellikle baş ağrısı, kas ağrıları( özellikle boyun ve sırtta) ve huzursuzluk görülür. Otonomik hiperaktivitede nefes darlığı, çarpıntı ve terleme vardır. Bu rahatsızlık altı aydan daha uzun sürer ve kişinin işlevselliğini bozacak derecede aşırı kuruntulara kapılma ile belirgindir. Bu hastalarda çoğunlukla anksiyeteye ek olarak depresyon gibi farklı bir psikiyatrik rahatsızlığın daha olduğu görülür.

    8-Bunlar ne şekilde tedavi edilir?

    Bu rahatsızlıklar kişinin hem kendisini hem de yakınlarını ciddi ölçüde etkiler. Bu nedenle mutlaka tedavi edilmesi gereklidir. Bu rahatsızlıklar genellikle en hızlı ve en iyi şekilde hem psikoterapi hem de farmakolojinin birlikte uygulanması sonucu yanıt verir. Bazı kişilerin sadece psikoterapi ile düzelme gösterdikleri de görülmüştür. Ancak özellikle belirtileri çok yüksek seviyede yaşayanların terapistin yanı sıra bir psikiyatrist eşliğinde ilaç tedavisine de başlaması gerekebilir. Psikoterapide genellikle kişi kaçınmaları ile yüzleştirilir, baş etme yöntemleri geliştirilir, farkındalıkları arttırılır, ve bilişsel açıdan yanlış, eksik şemaları gözden geçirilir. Ancak her birey biricik yani kendine has olduğundan kişinin bireysel özelliklerine ve yaşadığı sorunlara özel bir tedavi planı geliştirilir. Bu kişilerin genellikle olumsuza odaklandıkları, olumlu olaylar yaşasalar dahi zihinlerini daha çok olumsuz olaylara odakladıkları görülmektedir. Seanslarda bu noktanın üzerinde durularak danışana bu durumun fark ettirilmesi ve bununla baş edebileceği yöntemler geliştirmesi için ona rehberlik edilmesi önemlidir.

    9-Bu olaylardan etkilenmemek için ne önerirsiniz?

    Bu olaylardan etkilenmemek elbette imkansızdır. Ancak ruh sağlığımızı korumak için bir takım önlemler alabiliriz. Öncelikle güvenilir kaynaklar dışında internette gördüğümüz duyduğumuz her bilgiye itibar etmememiz gerekir. İnternetteki bilgiler faydalı olduğu kadar bize zarar verici de olabilir. Bu nedenle terör olayları ile ilgili çok fazla araştırma yapmak, her söylenilene inanmak kişiyi daha da fazla panikletebilir. Özellikle ailelerin çocuklarının internet kullanımını denetlemesi gereklidir. Onları internetten tamamen mahrum etmek, çocuğun isteğini daha da kamçılayabilir bu nedenle ebeveynin denetiminde ya da zararlı siteleri önleyici programlar kullanarak çocuğu korumak bir nebze de olsa mümkündür. Terörle yaşamaya alışmamız imkansızdır. Bu tarz bir duruma ne denli maruz kalırsak kalalım ilk yaşadığımız gibi etkilenmemiz bunun yanı sıra tedirginliğimizin ve öfkemizin artması kaçınılmazdır. Ancak hayat devam etmektedir ve bireyler olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam etmemiz son derece önemlidir. Ayrıca duygularımızı bastırmamızın bize yarardan çok zararı vardır. Tabii ki öfkemizi dışa vuralım kırıp dökelim demiyorum ancak bu öfkeyi atmamızın yollarını bulmamız içimize atmamızdan bastırmamızdan çok daha yararlıdır. Üzüntümüzü, korkumuzu yakın hissettiğimiz kişilerle paylaşmamız önemlidir. Bu şekilde karşımızdaki insanla endişelerimizi paylaşmamız bize sakinleştirir, yalnız olmadığımızı gösterir ve objektif bir görüş kazandırabilir. Bunun yanı sıra yaşadığımız bu travmatik olayların insan ilişkilerinde bozulmalar meydana getirdiğini görmekteyiz. Özellikle bu aralar diğer insanlarla iletişimimizde düşünmeden hareket etmemeye daha hoşgörülü ve sağduyulu yaklaşmaya özen göstermemiz gerekir.

    Kalabalık alanlara elimizden geldiğince gitmememiz önlem açısından faydalıdır. Bu durumda boş kalan zamanlarımızı örneğin avm ye gitmek yerine, uzun yürüyüşlerle, sevdiğimiz insanlarla ev ziyaretlerinde vakit geçirmeyle doldurabiliriz. İnançlı insanların dine yönelmesi onların içinde bulundukları boşluğu doldurur, kaygılarını hafifletir. Bu sebeple maneviyata yönelmek oldukça önemlidir. Ayrıca kişinin merak ettiği korktuğu şeyler hakkında bilgilenmesi de önemlidir. Bilmediklerimiz bizi daha çok korkutur. Bu nedenle merak ettiğimiz konularda uzmanların yazdığı kaynaklara başvurabiliriz.

  • Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocukların Ölüm Kavramının Farkına Varışı:Çocuklarda kayıpla ilgili olarak uzmanlar iki konuda fikir birliği içindedirler.

    1) Tüm ayrılıklar koparılmak olarak değerlendirilir.

    2) Çocuğun ölen kişiyle geçirdiği süre ne kadar uzunsa, yas şekli yetişkinlerinkine o kadar benzer olur.

    Ölüm ve Dil Gelişimi: Yapılan araştırmalarda çocukların önemli bir kısmının ölüm sözcüğü hakkında düşünceleri olduğu gözlenmiştir. Çocukların hayat ile ilgili düşünceleri ise genelde hareketleri hayat işareti olarak gördükleri hareket etmeyen nesneleri cansız olarak nitelendirdikleri gözlemlenmiştir.

    Çocuğun Gözlemi ve Ölüm: Çocukların ilk yıllarından beri, hayvanlar, bitkiler ve çiçeklerin ölümü ile karşılaştıkları ve bu duruma reaksiyon gösterdikleri görülmüştür.

    ÖLÜME KARŞI TEPKİLER

    Ölüm olayına karşı tepkisini belirleyen şeyler, yaşı, içsel dayanıklılığı, ev ortamının güvenli olup olmadığı, ölen kişinin yakınlık derecesi, yetişkinlerin çocuğa verdikleri teselli şekli ve düzeyi, ve ölüm şeklidir.

    • 2 yaştan önce: çocuklarda nesne sürekliliği olmadığı için, bir şeyin eksikliğini hissederler. Ölüm uzun süreli bir yolculuk olarak algılanır. Çocuğun bu süreçten sonra eksik bir yaşantısı olacağı için çocuk ölen kişinin hayali imgesini yaşatmaya çalışır. Her ne kadar bilinçli bir süreç söz konusu olmasa da bakım veren kişiden ayrılık çocuklarda ayrılık anksiyetesini tetikler.
    • 3-5 yaş arasında: bu yaştaki çocuklar ölüm kavramını yaşamlarında fark ederler. Kuşların, böceklerin, bitkilerin öldüğü bilirler ancak bu ölümün bir geri dönüşü olduğunu zannederler. ^^Annem öldü biliyorum ama telefonda mı açmayacak^^ şeklinde beklentileri olabilir. Bu dönemdeki çocuk ölümü geçici bir durum olarak görür ve ölümle ilgili soyut düşünceleri anlamakta güçlük çeker. Diğer taraftan bu yaş fallik döneme tekabül ettiğinden oidepus ve elektra kompleksi sürecinde farklı sıkıntılar oluşabilir.
    5 ile 10 yaş arasında: Beş-dokuz yaş arasında çocuk, ölümün gerçek olduğunu kavrar ancak kendi başına gelebileceğini düşünmez. On yaşından sonra ölümün kendi başına da gelebileceğini ve evrensel bir olgu olduğunu kavramaya başlar. Tepkilerini daha çok oyunlarda ve arkadaş arasındaki davranışlarda sergilerler
    10-13 yaş arasında: ölümü anlarlar, kabul ederler ancak verdikleri yas tepkileri yetişkinlerinkinden farkıdır. Bitkilerin yada hayvanların ölümlerine tepki verirken, yakınlarının ölümüne tepki vermiyormuş gibi görünebilirler. Bunun nedeni bir hayvanın ölümüyle baş edebilirken, bir insanın ölümüyle yüzleşmek daha tehdit edicidir.
    Ergenler zamanlarının önemli bir bölümünü ölüm hakkında felsefe yaparak, düşünüp, hayal kurarak geçirebilirler. “Hayat nedir ? “ , “Ölüm nedir ? “, “Ben kimim ?” gibi sorulara yanıt ararlar. Ölümü büyüleyici bir durum olarak değerlendirebilir ve kendi cenaze törenlerini hayal ederek, kimlerin geleceğini, kendilerini ne kadar kötü hissedeceklerini, sağken ölene karşı daha iyi davranmaları gerektiğine ilişkin pişmanlık duyacaklarını düşünebilirler. Ölümü büyüleyici bir durum olarak değerlendirebilirler.2 yaşında erkek bir çocuğun annesini kaybetmesi durumunda; hayali bir anne imgesi yaratır, annenin yerine geçebilecek etkili birinin olmaması durumunda, sürekli olarak kadın arayan ancak sadık olamayan ve bu yüzden sık partner değiştiren biri olabilir. Yada tam tersi karşı cins ile bağımlı ilişkiler kuran ve genelde kendinden daha büyük kadınlara yönelen biri olabilir.

    3 yaşından ebeveyn kaybı yaşayan bir çocuk sevilmediğini düşünebilir ve ilerleyen yaşamında kişiler arası ilişkilerde sürekli olarak sevgi arayışında bulunabilir. Yada sevilemezlik şeması oluşturarak düşük benlik saygısına sahip biri olabilir.

    3-5 yaşındaki bir kız çocuk babasını kaybederse ilerleyen yaşantısında sürekli olarak özdeşleşebileceği güçlü bir baba modeline benzeyen erkekler arayan biri olabilir. Yada saldırgan ve gergin davranışlar sergileyen, rekabetten kaçınan biri olabilir

    ÇOCUKLARDA SIK GÖRÜLEN YAS TEPKİLERİ

    Kaygı: Sevilen birinin kaybı ile çocuklarda temel güven duygusu sarsılır, kendilerinin ve diğer sevdiklerinin başına bir şey gelebileceği düşüncesi ile kaygılanabilirler. Korku ve kaygı düşünceleri; okula gitmek istememe, evde tek başına olmak istememe, karanlıktan korkmak, isteğini diretmek vb. şekilde ortaya çıkabilir.

    Uykuya dalmada güçlük: Eğer ölümle ilgili güçlü anılar varsa, bunlar düşünmeye daha müsait akşam saatlerinde çocuğun aklına gelir. Bu durum çocuğun uykuya dalmasını geciktirebilir.

    Üzüntü ve Özlem: Yaşadığı travmatik olaydan sonra çocuk daha çok içine kapanabilir, çevresindekileri üzmemek için üzüntüsünü dışarı göstermeyebilir.

    Öfke ve Dışa Vurma: Çocuklar üzüntülerinin sonucunda, tekme atarak ya da çevrelerine zarar vererek tepki gösterebilirler. Sevdiği kişiyi aldığı için Tanrı’ya ya da ölüme kızabilir, kendilerini terk ettiği için ölen kişiye kızabilirler

    Suçluluk, kendini kınama ve utanç: Suçluluk tepkileri genellikle ölüm olayından önce yaptıkları ve düşündükleri ile ilgilidir.ÇOCUKLARIN YAS KONUSUNDA EĞİTİMİGenelde aileler çocuklarının ölümle ilgili eğitimlerini derece derece yükseltmeye çalışırlar; inkar, cennet hikayeleri ya da ölünün geri gelişi ve çocukların ölmeyeceği hayatın erken dönemlerinde çocukların yaşamlarına yerleştirilir. Kübler Roos cennet, Tanrı ve meleklerle ilgili peri masallarının çocukların kafasına sokulmasını kesinlikle reddeder. Ancak ölüm konusunda endişelenen çocuklarla yaptığı çalışmalarda o da inkara dayalı çalışmalar yapmıştır. Çocuklara “insanın ölüm anında “bir kelebek gibi” dönüşüm geçirerek ya da özgür hale gelerek” rahatlatıcı ve insanı çağırmakta olan bir geleceğe doğru yola çıktığını söylemektedir. Sandor Ferenchzi; “gerçeğin gücünün azaltılmasının, gerçeğe aldırmamayla kabul etmek arasında geçiş aşaması olduğunu söylemiştir”. Jerome Bruner “her konu, herhangi bir gelişim aşamasındaki her çocuğa entelektüel dürüstlükle etkin bir şekilde öğretilebilir” görüşünü kabul etmekte ve çocuğun ölüm kavramını gerçekçi bir şekilde derece derece anlayışına yardımcı olmaya çalışmıştır.

    • Çocuğa ölüm haberi sakin bir ortamda ve sevdiği yetişkinler tarafından verilmelidir.
    Çocuğun sorduğu sorulara mümkün olduğunda yaşına uygun kısa ve açık cevaplar verilmelidir. Ölmüş bir hayvan yada bitkiden yola çıkarak ölüm olgusu anlatılabilir.
    Uyku, yolculuk tanrı, cennet, melekler gibi kavramlar kullanılmamalıdır.
    Çocuğun yas tepkilerine saygı duyulmalı, cenaze törene vb ritüellerde çocuk da bulundurulmalı, örneğin tabuna dokunmasına yada ölüye bir hediye verilmesine izin verilmelidir.
    Çocuğun yaşamına dair kaygıları giderilmeli, başka insanların ölmeyeceği, ilerleyen süreçte yemek, harçlık, okul, ev yaşantısı gibi konuların aynen devam edeceği, nerde yaşamaya devam edeceği anlatılmalıdır.
    Duygularının farkına vardırılarak aynalama yapılmalıdır. Kendi başınızdan geçmiş ölüm olaylarında neleri merak ettiğinizi; ailedeki bu kayıpla ilgili olarak yaşadığınız duyguları paylaşın. Ama asla, “Metin olmalısın, ağlamamalısın, sen ağlarsan o da üzülür gibi” sözlerle, neler hissetmesi, neler hissetmemesi gerektiğini söylemeyin.
    Çocukta görülebilecek olası regresif yada saldırgan davranışların geçici olduğu göz önünde bulundurularak, anlayışlı davranılmalıdır. Ortalama yas sürecinin 6 ay kadar süreceği unutulmamalıdır.
    Ölen kişi ile ilgili olan eşyalar fotoğraflar vb ortada kalmaya devam etmelidir. Ancak gerekirse sayısı azaltılmalıdır.
    Çocuğu yasını resim, oyun vb etkinliklerle ifade edilmesine olanak sağlanmalıdır.
    Mümkün olduğunca hem çocuk hem de geri kalan bireyler normal gündelik yaşama devam etmelidir. Okul sosyal aktiviteler vb ne bir an önce dönülmeli hayatın devam ettiği hissettirilmelidir.
    Evden çok uzun süreliğine uzaklaşılmamalı, evde yaşamaya devam edilmelidir.
    Özellikle okul öncesi dönemde ki çocuklarda ölen kişiye karşı yapılmış bir davranışın yada bu kişiye dair düşünülmüş bir şeyin ölüme yol açtığı düşüncesi oluşabileceğinden ölüm durumunun kendisiyle ilgili bir şey olmadığı vurgulanmalı.
    Kimsenin kendisini bırakmayacağına, onu sevip bakacağına inanabilmesi için, şefkat ve ilginizi sık sık, çok açık bir biçimde gösterin.
    Sorularına yanıt vermiş olsanız bile o size tekrar tekrar sorabilir. Sabırlı davranın ve sorularını tekrar tekrar yanıtlayın. Bazen çocuğun sorularının cevaplanması kadar sormaya cesaret edemediği ancak sizin sezdiğiniz ihtiyaçları da önemli olabilir. Bunların hepsi için çocuğu tatmin edecek şekilde açıklama yapmaya dikkat edin.

    ÇOCUKLALA YAS SÜRECİNDE İLGİLENME

    Anne ve babalar için danışmanlık: Ebeveynlerin olayla yüzleşme aşamasını geçirebilmeleri ve çocukların gösterebileceği yas tepkileri hakkında bilgi edinmeleri, onların sorunlarına hazırlıklı olabilmeleri ve çocuklarla en iyi şekilde nasıl iletişim kuracakları yönünde yardım almaları gerekir.

    • Çocuklara ölüm haberinin verilmesi: Çocuğa ölüm haberinin anne-babasının ya da duygusal olarak yakın olan birinin vermesi gerekebilir. Çocuğa bu tür bir haber uygun bir zaman da verilmelidir. Çocuğun düşünmesi için zaman verilmeli ve soru bonbardımanına tutulmamalıdır.
    Çocukların törene katılması: Aileler genelde bu gibi durumlarda çocukları kendi dünyalarından uzak tutma eğilimindedirler. Ancak çocuklarda yas duygularını, hayaller yerine somut temellere dayandırmak ve törene katılmak isteyebilirler, onların ölümü inkar etmelerinin pekiştirilmemesi için, cenaze törenlerine katılmalarına izin verilmelidir ancak kesinlikle zorlanmamalıdırlar.

    • Uygun bir biçimde hazırlama: Eğer çocuk ölüyü görmek isterse, çocuk içeri alınmadan önce bir yetişkinin önce içeri girerek ölen kişinin her zamankinden nasıl farklı göründüğünü çocuğa anlatmak gerekmektedir.

    • Güvenilir bir yetişkin arkadaşlığı: Tören sırasında çocuğa güvendiği bir yetişkin arkadaşı eşlik etmelidir.

    • Yasın somut ifadesi: Çocuklar yaslarını somut olarak ifade etmeye ihtiyaç duyar. Bu tür bir istekleri olduğu fark edildiğinde, tabutun üstüne bir şey (mektup, resim, çiçek vb.) bırakması konusunda teşvik onları rahatlatabilir.

    Gerek yetişkinlerin gerekse de çocuğun bu süreci en az örselenmeyle ve sağlıklı bir şekilde geçirmesi için psikologlardan destek alın.

  • İnsanların yaşam sonu ölüm yeri tercihleri!

    TÜRKİYE’’DE İNSANLARIN %70 ‘İ EVDE ÖLMEK İSTERKEN NEDEN HASTANELERDE ÖLÜYOR?…

    Ölüm insan varlığını yaşam karşısında varoluşsal nedenleri düşünmeye zorlayan en temel ve en belirleyici olgudur. Ölüm, bir kayıptır kederimizi, yasımızı tam olarak yaşarsak büyüme ve yenilenme için bize bir araç olur.

    T.S.ELIOT “Tüm araştırmalarımızın sonu, başladığımız yere ulaşmak ve orayı ilk kez tanımaktır’’ der. Geçiciliğimizin, sonluluğumuzun yaşamlarımıza kattığı değersel anlamları kavramak için, mutlaka ölümü kabul etmek, onu anlamak zorundayız.

    Gelişen modern teknolojiler sayesinde artan yaşam süresi ve kanser vakaları yanında yalnızlaşan bir toplum içinde yaşamaya başladık. Hasta ile hekim teknoloji ile anında ulaşılabilir bir nokta da ama bir o kadar da uzak. Hekimler her geçen gün artan ve yaşlanan dünya nüfusu nedeni ile bakım hastaları ve ölüm kavramı ile daha fazla karşılaşmaktadırlar. Hepimiz bugün olmasa da günün birinde hasta veya hasta yakını olarak sağlık hizmetinin alıcısı konumunda olabiliriz.

    Kişilerin son dönemlerine ait kararlarına saygı gösterilmemesi; örneğin gerçeğin saklanması, , ölümden konuşmanın tabu olması bize engeller koymaktadır. Bu çalışmanın amacı türk insanının isteklerini saptamak, dünya ile kıyaslamak bu günden geleceğe projeksiyon yaparak öncü olabilmektir.

    Ülkemizde sağlıklı kişilerin, hatta son dönem hastaların ölüm yeri tercihleri konusunda çok fazla çalışma bulunmamaktadır. Bu anketin birincil amacı, ölüm yeri tercihleri ve yaşam sonunda hasta ve hasta yakınlarının beklentilerini saptamaktır.

    METHOD

    Verilerin Toplanması ve İstatistiksel Analizi: Araştırmanın amacına uygun olarak hazırlanan anket soruları, 24 Kasım 2016’da doktorsitesi.com üzerinden surveymonkey kullanılarak internet kullanıcılarına ulaştırıldı., 26 gün boyunca devam etti sosyal medya kullanıcısının verdiği cevaplar sonucunda ortaya çıkan veriler SPSS programı yardımıyla analiz edildi.996 kişi ankete katıldı. 736 kişi sorulara tam olarak cevap verdi.

    SONUÇLAR

    Demografik analizde %34.0 kişi 30-39 yaş bandında, % 32.6 kişi 20-29 yaş aralığında.. %59.6 kişi üniversite mezunu, %56.8 kişi evli, %35.2 kişi bekar. %46.2 kişi özel sektör çalışanı %22.8 kişi memur olarak saptandı.

    6 kişi eğitim seviyesini işaretlemeden geçmiştir, 15 kişi medeni durumunu açıklamamış, 40 kişi çalışma durumunu belirtmemiştir..

    Ankette;.sağlığın tanımı sorusuna % 93.3 kişi Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) yeni tanımına uygun olan ‘’Fiziksel, ruhsal ve sosyal olarak var olma halidir’’ şıkkını işaretledi.

    Kaliteli bir yaşamı nasıl tanımlarsınız sorusuna %37.0 kişi sağlık, huzur ve paranın bir

    arada olması, %23.4 içinde yaşadığım sosyo-kültürel ortamda kendimi iyi hissetme hali, %23.4 hedeflerimi, beklentilerimi sağlıklı yapabilme durumudur yanıtını verdi.

    Aniden kendinizde ya da sevdiğiniz bir insanın kanser olduğunu öğrendiniz. ilk süreçte ne hissedersiniz, sorusuna %66.6 kişi; kendime ve sevdiklerime yardımcı olmak için profesyonel en iyi sağlık hizmetini araştırmaya başlarım.cevabını verdi.

    Yakınınız/ sevdiğiniz kişi bakıma muhtaç bir hastalığa yakalandı, onun son döneminde bakımını nerede yaptırmak istersiniz.? sorusuna %67.8 kişi; evde profesyonel bir yardım eşliğinde sevdikleri ile bir arada olmasını isterim. Acil durumlarda sağlık ekibinin koşulları oluşturmasını isterim. Acil bir durumda ona yardım edememekten korkarım.dedi. %0.8 kişi ;devlet güvencesinde olan bir bakım evine yerleştiririmi seçti.

    Yaşam sonu yada ölümü düşündüğünüzde size en yakın olanı işaretleyiniz sorusuna %41.0 kişi; en çok son dönemimde ağrı ve dindirilemeyen ızdıraplar içinde ölmekten korkuyorum, %28 kişi; bana en uygun olan malzeme medikal ekipman ve ilaçların doğru kullanıldığından emin olmak istiyorum dedi.

    Türk toplumu içinde Ölüm sizce tabu mudur konuşulur mu? sorusuna %37.2 kişi çok sık konuşulur. %33.8 kişi bazen konuşulur %6.4 kişi ölüm hiç konuşulmaz Tabudur. diye yanıtladı.

    Ölümcül bir hastalığınızın son dönemindesiniz aşağıdaki şıkları önem sırasına göre sıralayınız sorusuna Kişilerin ilk sıradaki tercihleri %67.42 kişi dayanılmaz ağrılar çekmek istememekte ve %%66.78 kişi. hastalığı konusunda her türlü bilgiyi doktorundan almak istemektedir. %59.40 kişi , başkalarına yük olmak istememektedir. %56.76 ölürken fiziksel ve duygusal yeteneklerinin kaybolmasını istememektedir.

    Nerede ölmeyi tercih edersiniz sorusuna %69.4 kişi evi %12 9 kiş hastanede özel bir odayı tercih ederken %10.1 kiş hastanede tam teşekküllü bir yoğun bakımda ölmeyi %6.5 palyatif merkezde sadece %1.1 kişi huzur evinde ölme tercihini işaretledi.

    Palyatif bakım ’’ Kanser, inme, Alzheimer, demans gibi bakım hastalarına ve hasta yakınlarına destek hizmetidir. Hastanın acılarını hafifletmeye ve onu rahatlatmaya odaklıdır. Hastaya gereksiz acı verecek tıbbi müdahalelerden kaçınarak (yaşam süresini kısaltmadan / ölüme sürüklemeden) son dönemini sakin, rahat ve kaliteli bir ortamda psikolojik ruhsal ve sosyal bütünlük içinde geçirmesini sağlar.’’ tanımından sonra yakınlarınız için bu bakımı almak ister miydiniz ? sorusuna %89.53 kişi isterim derken bu bakımın nerede verilmesini tercih edersiniz sorusuna %57.96 evde verilmesini tercih etti

    %45.07 kişi kanser hastalarının son dönemlerinde yeterince tedavi edilmediğini düşünürken, sadece %9.39 kişi yeterince tedavi edildiğini düşünüyor.

    Morfin gibi ağrı kesici ilaçları bağımlılık olarak görenlerin ve kullanmak ve kullandırmak istemeyenlerin oranı % 7.19 da kalırken, bu ilaçların mutlaka kullanılması ve reçetelenmesi gerektiğini düşünenlerin oranı %24.94 de kaldı.

    Yaşam sonu tercihlerinde %83.23 kişi onur içinde ağrısız, acılarının dindirilmiş bir şekilde sakin ve huzurlu bir şekilde etraflarında aile ve sevdikleri ile beraberken ölmek istediklerini belirttiler. % 67.1 kişi evde, %13.9 kişi palyatif merkezde, % 10.6 hastanede özel bir odada sadece %7,7 yoğun bakım, sadece %0.7 si bakım evinde ölmeyi tercih etti.

    TARTIŞMA VE YORUM

    Yapılan anketler ve bilimsel çalışmalar insanoğlunun ölüm yeri tercihlerinde pek çok faktöre işaret etmektedir Bunlar başlıca:

    Sosyodemografik faktörler Hastanın sosyal ortamı ve yaşama düzeni( yaş, cins, medeni durumu ve sosyo-ekonomik statü )

    Etiyolojik faktörler (altta yatan ölüm nedeni)

    Ekolojik faktörler Kırsal / kentsel yaşamlar / hastane yoğunluğu, gayri resmi bakım veren desteğine sahip olmak, bakım verenin sağlık durumu ve duygusal kapasitesi ayrıca bakım verenin hastaya bakma kapasitesi.ve gönüllülüğü.

    İlave olarak;

    Semptom yönetimi ve kontrol gereksinimi, buna uygun uzmanı doğru zamanda erişim ihtiyacı.

    Hastanın saygınlığını kaybetme korkusu ,

    Evlerde doğru tıbbi ekipman bulunması, doğru kullanılması, palyatif bakım hizmetlerinin varlığı ve ulaşılabilirliği,

    Hastanın ve hasta yakınlarının hastanelerle ilgili deneyimi.

    Hastanın ve hasta yakınının ölüm ve ölme konusundaki dini inancını içeren bakış açısıdır.

    L’observatoire national’in 2013 raporuna göre, Fransada 10 kişiden 8’i evde ölmeyi tercih etmesine rağmen çoğu kişi hastanede ölüyor. 2 ölümden 1’i hastanede gerçekleşiyor. ve belirleyici faktörler şöyle sıralanmakta;

    Evli erkekler hastanede ölüyor.

    Çok genç ve çok yaşlı kişiler bekar veya boşanmışlarsa evlerde ölüyor.

    Kadınlar daha çok huzur evini tercih ediyorlar ve daha uzun yaşıyorlar.

    Evde ölenlerin çoğu yaşlı ve 90 yaşın üzerinde.

    Tüm Avrupada kentte yaşayanların çoğu hastanelerde ölüyor.

    Özellikle kanserden ölen hastaların büyük çoğunluğu diğer ülkelere göre Fransa ve İsviçrede hastanede ölüyor.

    Serebro vasküler hastalıktan ölümler Avrupada en yüksek sayıda Fransa ve İngilterede hastanede gerçekleşiyor.

    Son yirmi yılda ölüm yeri tercihlerini etkileyen faktörler incelendiğinde bunların değişmediği saptanmış.

    Özellikle kent yaşamında kanser hastaları, Serebrovasküler hastalıktan(beyin damar hastalıkları) ölümler, Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH ) gibi solunumsal hastalıklar ve multipl skleroz, Amiyotrofik Lateral Skleroz (ALS) gibi nörolojik hastalar hastanede ölüyor. Kırsal bölgelerde hastanede ölüm daha seyrek. Kanserden ölümlerin Hollanda da %30, Fransada %70’i hastanede gerçekleşiyor. Hasta ve hasta yakınlarının çoğu evde ölmeyi tercih etseler ve istemeseler de tüm palyatif bakım ev hemşirelik hizmetleri konusundaki gelişmelere rağmen son 20 yılda hastanede ölümler sabit kalmış ve evde ölümlerin sayısı artmamıştır. Sadece 3 ölümden 1’i evde gerçekleşiyor. Genellikle kardiyak kökenli bir pil (pace) yada stend takılmasını takiben, dolaşım sistemi bozukluğu, parkinson ya da mental problemi olan kişileri evde kaybediyoruz. Fransızların %60‘ı hastanede ölüyor. Bunların %30 ‘u yaşamının son 30 gününü hastanede geçiren kişiler, %60 ‘ı ise ölmeden bir gün önce hastaneye geliyor. Diğer bir deyişle 3 kişiden biri son 1 ayını evde değil hastanede geçiriyor. Huzur evlerinde ölenlerin sayısı ise1990 %8 iken 2010 %11.5.

    Türkiyede bizim yaptığımız bu çalışmanın sonuçlarına göre %67.1 kişi yani 10 kişiden yaklaşık 7 ‘si evde ölmek istemesine rağmen %67 hastayı hastanelerde son yolculuğuna uğurluyoruz. (veri hasta mahremiyeti yasası nedeni ile ölüm bilgi sisteminden sözel olarak alındı. Hastanede ölümleri yoğun bakım yada servis olarak detaylandırmadığımız için yoğun bakımda ölen kişilerin verileri eksik).

    Bu sabitliğin nedenleri nedir ? evdeki ölümlere frenin nedenleri nedir ?

    Fransada en büyük eksiklik yardımcılardan yardım alma sorunu. Bu eksiklik nedeni ile hasta yakınları istemeseler bile hastalarını hastaneye transfer etmek zorunda kalıyorlar, en büyük sorun hafta sonu ve gece bakım problemi nedeni ile hasta bakımında sürekliliği sağlayamıyorlar. Bu nedenle insanlar evde ölmek isteselerde maalesef hastanelerde ölüyor. Türk toplumunda ise eskiden evde bakma daha fazla iken, artan yaşam süresi nedeni ile 95 yaşındaki annesine bakmak zorunda kalan çocuğun 75 yaşında ve ek hastalıklı olması bakım problemi hastanede ve yoğun bakımda ölümlerin sayısını arttırıyor.

    Ayrıca, yaşam sonuna yaklaştıkça hastaneye gitme süreçlerinin artması. kişinin ihtiyacına göre hizmet etmenin artması, yalnız yaşayanlar için hastane hizmetlerinin kolaylığı, özellikle kanserli hastalara ayrılan yatakların hastanelerde artmasını da sayabiliriz.

    Evde ölüm daha sakin, daha az insanlık dışı, daha az müdahaleli, daha az teknik ve doğal bir şekilde gerçekleştiği için insanlar evde ölümü tercih etmesine rağmen;

    Bakım koordinasyonundaki eksiklikler; yaşam sonundaki bakımın çok komplex olması nedeni ile yaşam sonundaki gerçekliğe adapte edilememesi,

    Öngörü ve iletişim eksikliği,

    Ağrı yönetiminin iyi yapılmaması ve bu konudaki bilgi eksikliği,

    Mobil palyatif bakım, evde bakım ekibi veya geriatri ile uğraşan ekibe erişim eksikliği,

    Aile hekimlerinin zaman sorunu

    Ayrıca hasta ve hasta yakınının doktoru beklemek istememesi, hastaların son dönemlerini evde değil hastanede geçirmelerine neden oluyor.

    Kanser hastalarının ölüm yeri tercihi hakkındaki bilgilerimiz ise yetersiz. Higginson ve ark larının İngiltere’de 18 çalışmayı taradığı çalışmada yaşam sonu bakım ve ölüm için hastaların %50’sinden fazlasının evi tercih ettiğini saptamışlar. Özellikle yakınların yorgunluğu ile ilgili sorunlar ortaya çıktıkça terminal aşamadaki kanser hastaları için hastanede ölümün kabul edilebilirliği zamanla artabilmektedir. 160 ölümcül kanser hastası üzerinde yapılan bir çalışmada, ise %53’ü evi, %29’ u hospisi, %14’ü hastaneyi ve %3’ü de evde hemşire bakımını tercih etmişlerdir.

    ABD’de 1994’de ölümlerin %17’si evde gerçekleşmiştir. Evde ölenlerin çoğu kanser veya AIDS hastalarıdır. Bazı çalışmalar bu hastaların daha genç olduğunu bildirirken, diğer çalışmalar daha çok 65 yaş üzeri kişilerin hayatlarını evde kaybettiğini bildirmektedir. Evde ölenler daha üst bir sosyal sınıfa mensup ve/veya daha fazla ekonomik kaynaklara sahiptir. Onlar ve aileleri yakında ölecekleri gerçeğini bütünüyle kabul etmişlerdir. Bir bakım vereni vardır, yalnız yaşamazlar, onlarla birincil olarak ilgilenen akrabaları sağlıklıdır. Hastanın öz bakımı ev içinde karşılanabilmektedir.

    Türkiye’de S:Aksoy ve ark. yaptığı 200 yetişkin üzerinde yapılan ulusal bir araştırmanın sonuçuna göre, %47’si evde bakım verenleriyle ölmeyi tercih ederken, %53’ü daha iyi bakım alabileceklerini düşündükleri hastanelerde ölmeyi tercih etmişlerdir.

    R Durusoy ve ark larının 150 kanser hastası üzerinde yaptıkları çalışmada ise sadece %63 doktordan hastalıkları ile ilgili tüm bilgiyi açık ve net olarak duymak istediklerini belirtirken , Bizim çalışmamızda ise bu soruya yanıt %66.78 kişi hastalığı konusunda bilgiyi almak istediğini belirtmiştir. Durusoyun çalışmasında yaşamın sonunda %91 i ani ölümü tercih etmekte, %75 i ise son dakikalarda hiç bir girişim yapılmasını istememektedir. %92 si yaşam sonunda hastanede doktoru ve ailesini yanında isterken %71 i evi ve aileyi tercih etmiştir. %30 kişi evden ziyade kendilerini hastanede daha güvende hissettiklerini belirtmiştir. Hastaların tümü dini ritüeller ile ani, ağrısız bir ölüm istemektedirler. Bu çalışmada kent de yaşayan hastalar kırsal kesime göre 2.7 kat daha fazla hastanede ölümü tercih etmiştir, Uzun zamandır kanser hastası olan kişiler %72 oranında ölüm yeri olarak hastaneyi tercih ederken Bizim çalışmamızda bu oranın tam ters olmasının nedeni sağlıklı bireylerde anketin yapılmış olması olabilir. Hastalık döneminde kişi doktorunu ve hastane ortamını tercih etmektedir. Bu tercih kişinin hastalığının uzun olması doktoru ile kurduğu bağ oranında ev ortamı hastane ortamına değişim göstermektedir..

    Yaşamın sonunda spiritüel ve dini eğilimler artar, insanda sorgulamalar başlar . İç sorgulamalara en kolay çözüm inançtan gelir. Yaşam sonunda yaşamın anlamı sorgulanmaya başlar.

    SONUÇ

    Palyatif bakım, hastanın fiziksel, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarına yanıt verir. Bu çerçeve, hastanın ailesine matem noktasında destek vermeye kadar devam eder. Palyatif bakımın amacı, hasta ve ailesinin yaşam kalitesini olabildiğince üst düzeye yükseltmektir. Hastalar ve aile üyeleri, beklenen ölümle boğuşurken bazen çeşitli uyum sorunları yaşayabilmektedir. Ölüme uyum; hastaların ve ailelerin deneyimleri, ölümün uzun ve kronik bir hastalık sonunda mı, yoksa birdenbire yıkımla sonuçlanan bir hastalıklamı, yoksa beklenmeyen bir kaza sonunda gelmesine bağlı olarak değişmektedir.

    Hastalığın başından ölüm gerçekleşene dek geçen sürede ailenin gereksinimleri değişebilmekte ve farklı şekiller alabilmektedir. Bu nedenle aile bireyleri enerjilerini dengeli kullanmak ve onlara en çok gerek duyulan anda işe yaramaz hale gelecek kadar kendilerini tüketmemek durumundadır.

    Evde Ölüm

    Kanser hastalarının yaklaşık üçte ikisi, kendi evlerinde ölmeyi tercih ettiklerini ifade etmişlerdir. Evlerinde ölen terminal kanser hastaları burada fiziksel ve duygusal rahatlık bulmaktadır. Ev, insanın kendisini güvende hissettiği bir yerdir. Ayrıca emin ve sürekli bir kimlik sağlar. “Ev ölmek için en iyi yerdir” düşüncesi birçok hizmet sağlayıcısı ve pratisyenin zihninde sağlam bir yer edinmiştir.

    Bizim çalışmamızdada %65.63 kişi evde profesyonel bir yardım eşliğinde sevdikleri ile bir arada olmasını isterim. Acil durumlarda sağlık ekibinin koşulları oluşturmasını isterim. Acil bir durumda ona yardım edememekten korkarım cevabını seçtiler. Bakım verenler, doğru bakımı sağlayamayacaklarından veya acil durumlarda ne yapacaklarını bilememekten korkmaktadırlar. Pek çok çalışma, evde bakımın birincil şartının istekli ve başarılı bakım verecek kişilerin varlığı olduğunu belirtmektedir , hasta yakınları semptomların nasıl giderilebileceğini bilmek ve sürekli ve hızlı profesyonel desteğin temininden emin olmak istemektedir.

    Hinton’un (1994) St. Christopher Evde Bakım programındaki hastalarla yaşamlarının son sekiz haftasında yaptığı çalışmada hastaların %17’sinin psikolojik belirtiler gösterdiği saptanmıştır. Hastaların %11’i ise belli oranda acıya, depresyona, zayıflığa veya endişeye bağlı olarak ortaya çıkan sıkıntılar yaşamıştır. Evde ölme sürecini yaşayanlar dikkate değer oranda daha çok endişe ve depresyon yaşadıklarını dile getirmiştir.

    Aile üyeleri evde ölmekte olan hastalarla ilgilenmek durumunda oldukları halde, her zaman hasta ve aile üyeleri arasındaki ilişki istenen veya ideal ölçüde olmayabilir. Ciddi hastalıklarla mücadele eden aileler en az hastalar kadar çeşitli sıkıntılar yaşamaktadır. Terminal dönemdeki kanser hastalarına bakım veren aile üyelerinin yarıdan fazlası bakım veren rolüyle ilgili stres yaşamakta ve dörtte bire yakını hastanın acı çekmesini kendileri için bir huzursuzluk kaynağı olarak görmektedir. Bunlar ayrıca hastalığın seyrine yönelik belirsizlikle ilgili sıkıntı yaşamanın yanı sıra hastanın depresyonu ve öfkesiyle baş etmedeki yetersizlikleri nedeniyle sıkıntı yaşamaktadır.

    Bir başka araştırmada ise, anne, babası veya eşlerine bakım verenler arasında kendilerinde gelişmekte olan kanserin ilk belirtilerini fark eden az sayıda olgu bulunmuştur. Bu kişiler kendilerini (zaman ve enerjilerini) ölmekte olan kişiye adamak zorunda hissetmişler ve baktıkları kişinin ölümüne kadar kendileri için tıbbi bakıma başvurmamışlardır.

    Doyle, evde ölmekte olan hastaların hastanede ölmekte olan hastaların yaşadıkları korkuların yanında başka korkuları olduğunu ortaya koymuştur:

    • Hastanın her gün yorgunluk ve stres belirtileri gösteren ailesinin sağlığına ilişkin kaygıları bulunmaktadır.

    • Kendisi için değilse bile ailesi için daha iyi olmasına rağmen tekrar hastaneye yatırılmaktan korkar.

    • Evde, bir sağlık personeli olmadığında ortaya çıkacak krizlerden korkar ve doktoru çağırmanın gerekli olduğu semptomları merak eder.

    • Hasta, altına kaçırdığı zaman uykusuz veya karmaşık olduğu zamanlarda evde hastanede olacağından daha rahatsız olur.

    • Evdeki karar mekanizmalarından dışlandığını hisseder ve onun olmadığı yerlerde hakkında yapılan konuşmalardan, kapı arkasında doktorla yapılan konuşmalardan rahatsız olur.

    • Hastalığının çocukları ve torunları üzerindeki etkisinden endişe duyar fakat yine de onlarla hiç olmadığı kadar çok beraber olmak ister.

    Eğer o ana kadar planlanmamışsa, ölüm yaklaşırken aile cenazeyi planlamak isteyebilir. Cenazeyi kişinin hayatını kutsamak olarak düşünmek genelde faydalıdır. Ailenin cenazeyi planlamasının önemli ölçüde sağaltıcı değeri vardır. Aile üyeleri, hastanın iletişim biçiminin ölüm yaklaştıkça değişebileceğinin farkında olmalıdır. İlaçlara, hastalığa ve gelmekte olan ölüm farkındalığına bağlı olarak karmaşa ortaya çıkabilir. Bilinç düzeyindeki bu değişimler ailede bakım verenlerin baş etme becerileriyle ilgili olarak en çok endişe ve güvensizlik yaşadıkları zamanda olabilir.

    Ölümcül hastalığa sahip olanların bakımında temel amacın, hastanın fiziksel ve ruhsal yönden rahatlığın sağlanması, bu süreç içerisinde de her hastanın kişiliğinin ve değerinin korunması, kendini güvende hissetmesi, yeterli tedavi ve bakımı alma ve acı çekmeden huzur içinde ölme hakkı bir gereklilik değil insan hakkıdır.

    Ülkemizde terminal dönemdeki hastalar için hospis ya da palyatif bakım ünitelerine duyulan ihtiyaç bugün daha da artmıştır. Palyatif bakım, terminal dönemdeki hastaya bu yolculuğunda somatik ve psikolojik belirtilerin hafifletilmesi ve psikososyal, varoluşçu ve ruhsal açılardan yaşam kalitesinin yükseltilerek onurlu ölüme hazırlanmasının desteklenmesidir. Bu süreç de modern palyatif bakım anlayışı yalnızca hastaya odaklanmakla kalmaz, aynı zamanda hastalık sürecinde olduğu kadar kayıp ve yas sürecinde de hasta yakınlarının desteklenmesi hedeflenir.

    “Ölümün tek iyiliği, bir daha olmayacak olmasıdır” diyor Nietzshe. Kaliteli ölüm olabilir mi? Ölümün kıyısında olan hastaların fiziksel semptomları kontrol edilerek, destekleyici tedaviler ile, sevdikleri kişilerin bulunduğu ortamlar ile onlara en azından huzurlu bir ortam sağlayabiliriz. Bu son dönemde artık tedavi ekibinin, hastanın yaşam kalitesi kadar “ölüm kalitesini” ve “iyi ölümünü” de düşünmesi gerekmektedir.

    Huzurlu/ kaliteli ölüm; hastaların son zamanlarını nerede geçirmek istediğiyle yani ölüm yeri tercihiyle de yakından ilgilidir. Bizim çalışmamızda da 10 kişiden 7 kişi evde ölmek istediklerini belirttiler. Literatürlere baktığımızda de gerek doğu gerek batı toplumunda, hastanın evinde vefat etmesinin daha iyi olduğu inanışı yaygın ve tercih edilendir. Maalesef istek bu yönde olmasına rağmen hastaların 3 de 2 si hastanelerde ölmektedir.. Terminal dönemdeki pek çok hasta yakınına “Tıbben yapacak bir şey kalmadı, hastanızı evinize götürün” ifadesi, geçmişte daha çok söylenmesine rağmen günümüzde yoğun bakımların artması, gelişen modern teknolojiler ve ilaçların etkisi ile girişim yapılmaksızın ani beklenmedik bir ölüm ya da yaşa bağlı ‘’eceliyle ölüm’’ tarihe karıştı. Hastaları yoğun bakımlarda makinalara bağlı yapay olarak tüm organlarına destek vererek yapılan girişimler ve sevdiklerinden uzak bir şekilde son yolculuğuna uğurluyoruz. Acaba evde ölmek daha mı iyidir? Niçin kişiler ev de ölmeyi tercih ederken yoğun bakımlarda veya hastanelerde ölüme gidiyor. Evimiz, odamız, yatağımız hepimiz için güvenin, konforun, huzurun, rahatlığın simgesidir. Hele bir de o evin içinde varlığından güç aldığınız yakınlarınız sevdikleriniz yanınızda ise…Ama sağlıklı iken istenen bu istek sağlığın kaybedilmeye başlanması ve özellikle uzun zor ve herkes için sıkıntılı geçen kanser evresinden sonra varılan terminal dönemde hastaların büyük bölümü yakınlarını, evde kendisine bakmanın külfetinden kurtarma veya daha iyi bir bakım alabileceği inancıyla hastaneye götürmeyi tercih etmekte ve oradan çıkamamaktadırlar.. Bazı terminal dönem hastalarının aileleri de benzer düşünceden hareketle tükenmişlik eşliğinde ne yapacaklarını bilememenin sıkıntısı ile hastalarının son günlerini hastanede geçirmesini tercih etmektedir. Çünkü ev koşullarında terminal dönemdeki bir hastanın çoklu sağlık sorunları karşısında ne yapacağını bilmek, hastayı rahatlatabilmek, aynı zamanda günlük rol-sorumlulukları yerine getirmek, sürekli artan bir bakım yükünü kaldırabilmek ve doğru bakımı sürdürebilmek hiç de kolay değildir.

    Evde ya da Hastanede Ölüme Alternatif Olarak Hospisler

    “İnsanlar yaşamlarının sonunda, dayanılmaz ağrılar çekmek zorundalar mı? Artık anlamını yitirmiş araç-gereçler, tıbbi uygulamalar ve yalnızlık yaşamın son evresine damgasını vurmak zorunda mı? Hayır, ölüm bambaşka olabilir, insanca ve onurlu…” Cicely Saunders bunu 55 yıl önce saptadı ve palyatif bakımın öncüsü oldu., bu konuda Türkiye olarak yol katettiğimizi söyleyemem . gittikçe artan çağa uygun bir ritimle kötü sona doğru gidiyoruz.

    ABD, Kanada ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkede, terminal dönem hastalarının yaşam kalitesi ve ölüm kalitesini arttırmak için hospisler kurulmuştur. Hospisler; tedavisi mümkün olmayan hastalık tanısı olan terminal dönemdeki hastalara ve onların ailelerine yönelik özel eğitimli bir ekip tarafından verilen, destekleyici ve rahatlatıcı bakım uygulamalarının yapıldığı kurumlardır. Hospislerin amacı; ne ölümü hızlandırmak, ne de yaşamı uzatmaktır! Aksine onaylanan yaşamı ve kabullenilen ölümü, normal sürecinde sona erişimi huzurla sağlamak ve yaşam kalitesini arttırmaktır. Hospislere terminal dönemdeki kanser hastaları kadar, musküler distrofi ve ALS gibi nörodejeneratif hastalıklar, son dönem böbrek yetmezliği, son dönem kronik obstrüktif pulmoner hastalık gibi hastalıklara sahip hastalarda kabul edilmektedir.

    BİRAZ DA TÜRKİYE’DEN İSTATİSTİK

    Ülkemizde 2013 yılından itibaren kullanılmakta olan Ölüm Bildirim Sistemi (ÖBS) ile ulusal düzeydeki ölüm kayıtları düzenli olarak tutulmaya başlanmıştır. Sistem ülke genelinde %98 oranında kullanım oranına sahiptir Sağlık Bakanlığı İstatistik, Analiz ve Raporlama Daire Başkanlığı Teşhis İlişkili Gruplar (TİG) veri tabanından elde edilen Haziran 2014 – Mayıs 2015 dönemi yoğun bakım üniteleri verileri analitik olarak incelendiğinde; hastalar yoğun bakım ünitelerinde ortalama 7,09 gün kalmaktalar, yoğun bakım ünitelerindeki ölüm oranı %18,5’tir. Genel olarak yoğun bakım ünitelerinde tedavi altına alınan hastaların %38,7’sinin “Dolaşım Sistemi Hastalıkları, % 21,6’sının “Yeni Doğan Hastalıkları” ve % 10,9’unun “Solunum Hastalıkları” sebebiyle yattıkları görülmektedir.Yoğun Bakım Üniteleri: Sürekli gözetim altında tutulması gereken hastalara her türlü tıbbi yardımı anında uygulama olanağı veren bakım ve tedavi üniteleridir.Yoğun bakım ünitelerinde kalan hastaların yaş gruplarına göre dağılımına bakıldığında , en yüksek oranın % 59 ile +51 yaş üstü hasta grubuna ait olduğu tespit edilmiştir hastaların % 64,5’nin şifa ile taburcu olduğu, % 18,5’nin ise hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.

    2014 İstatistiklerine göre 60 y + Dünyada Nüfüsun %12 sini Türkiyede %11.7 sini oluştururken Üst gelir grubu ülkelerde %22 DSÖ Avrupa Bölgesinde %21 ini oluşturmaktadır. Kişi başı hekime müracaat sayısının en yüksek olduğu bölge Batı Marmara, yatak doluluk oranının en yüksek olduğu bölge ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi.

    Türkiye nüfusu 77.695.904; 65 y + nüfus oranı Türkiye ortalaması % 8 iken , Ağrıda % 4, Bitlis 4.5, Diyarbakır %4.4, Şırnak %3, Hakkari %2.9, İstanbul %5.9, iken en yüksek yaş ortalaması Kastamonu %16.5, Çankırı %15.3, Artvin %14.8, İzmir %9.7 .

    Doğumda beklenen yaşam süresi 2014 verilerine göre Dünyada 71, Türkiyede 77, DSÖ Avrupa ülkelerinde 76, Üst gelir grubu ülkelerde 79

    Ölüm nedenleri incelendiğinde; 2014 yılındaki ilk üç hastalık grubuna ilişkin sıralamanın 2015 yılında da değişmediği görüldü. Ölüm vakalarının 2014 yılında %40’ını dolaşım sistemi hastalıkları 2015 yılında %40,3’ünü oluşturarak ilk sırada yer aldı. İkinci sırada, 2014 yılında %20,4 iyi ve kötü huylu tümörlerden ölümler, 2015 yılında %20 olarak gerçekleşti. Üçüncü sırada yer alan solunum sistemi hastalıkları ise 2014 ve 2015 yıllarında %10,6 ve %11,1 olarak hesaplandı.

    Ölüm nedeni istatistikleri yaş gruplarına göre incelendiğinde; 2015 yılında dolaşım sistemi hastalıkları en çok 75-84 yaş grubunda, iyi ve kötü huylu tümörler ise en fazla 65-74 yaş grubunda görüldü.

    2002 yılında toplam 2.214 olan yoğun bakım yatak sayısı, 2010 dan sonra artmaya başlamış 2014 de 11.874 (%41.6) SB bağlı, 5129 (%18) Üniversite, 11.569 (%40.5) Özel hastanelerde olmak üzere toplam 28.572 ulaşmıştır.

    Birçok ülkede son dönem hastalarının tedavileri klasik yoğun bakım ve hastane servisleri içinden ayrılarak özel bakım merkezlerine devredilmiştir. Bu uygulama, evde bakım uygulaması ile birleştirilerek mobil hemşirelik, evde mobil palyatif bakım uygulamaları ile devlet güvencesinde tamamlayıcı sigortalarla hastalara ulaştırılmaktadır.

    Terminal dönem kanserli hastalara yapılan tedavilerinin ekonomik yükleri giderek artan kronik, ilerleyici ve geri dönüşümsüz dahili hastalıklar (Alzheimer, demans, nörodejeneratif hastalıklar, psikozlar, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, kalp yetmezliği, siroz, vb.) için de uygulanmaya başlamıştır. Yapılan çalışmalarla evde maliyetinin daha düşük olması sağlık giderlerini düşürdüğü, hasta ve hasta yakınlarının memnuniyetini arttırdığı gösterilmiştir.

    Yapılan bir çalışmada yoğun bakımlara girmeden evinde veya bakım evlerinde ölenlerin haftalık bakım ücretleri 150-700 dolar arasın- da değişirken, yoğun bakım ünitesinde ölmüş kişiler için yapılan haftalık harcama 2550-5000 dolar civarındadır.

    Türkiye’de de gerekli alt yapı düzenlemeleri ile birlikte sadece kanser hastaları için değil, tüm terminal dönem hastalar için uygun palyatif bakım ünitelerinin kurulması sınırlı olan kaynakların daha akılcı kullanımı için gereklidir.

    Teşekkür; 2011 yılından beri Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Palyatif Bakım Derneğinin ortak projesi olan ATOME ‘un expert liğini yaptım, son 5 yıldır Fransadayım Palyatif bakımların arttırılması ve son dönem kanser hastalarında kullanılan eksik opioidlerin Türkiyeye getirilmesi ve hastaların bu ilaçlara erişiminin sağlanması için uğraşılarım ve hükümetlere öneriler aşamasında katkılarım oldu. 2016 Temmuz ayında İstanbul’a döndüm. Bu konuda bana yardımcı olmak için bu çalışmamın anket ve veri değerlendirmesini öneren yöneten vizyonu geniş olan Doktorsitesi.com’un kurucusu Dr. Erden ASENA’ ya en içten teşekkürlerimi sunuyorum.

    REFERANSLAR;

    http://www.tkhk.gov.tr/Dosyalar/4292ab83043844b7a1e68694155679b0.pdf

    http://www.onfv.org/wp-content/uploads/2014/10/Chapitre4-Lieux-de-décès-en-France.pdf

    Aksoy S. Ethical considerations on end of life issues in Turkey. In: Song KY, Koo YM, Macer DRJ, editors. Bioethics in Asia in the 21 st century (Eubios Ethics Institute), 2003. p. 22-3.

    Gülbin Aygencel, Melda Türkoğlu Dahili Yoğun Bakım Ünitesindeki Terminal Dönem Hastaların Genel Özellikleri ve Maliyetleri Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Yoğun Bakım Bilim Dalı, Ankara, Türkiye Yoğun bakım Yoğun Bakım Derg 2014; 5: 1-4

    Vachon ML. Psychosocial needs of patients and families. J Palliat Care 1998;14(3):49-56.

    Cancer patients’ satisfaction with doctors and preferences about death in a university hospital in Turkey Raika Durusoy a, Burcak Karaca b,*, Bermeth Junushova c, Ruchan Uslu

    THOMAS Carol. The place of death of cancer patients: can qualitative data add to known factors? Social Science & Medicine, 2005, vol. 60, n°11, . 2597-2607

  • Kara ölüm-yersinia pestis

    Korkular denildiğinde gerçek bir tehlikenin varlığı veya gerçekleşmesi ihtimaline karşı gelişen kaygı durumu şeklinde açıklanabilir. İnsanlar onlarca şeyden korkar karanlık, yükseklik , kapalı alan gibi örnekler verilebilir. İnsanlık tarihi boyunca korkular hem kişisel hem toplumsal olarak her türlü amaç için kullanılmıştır. Savaşlarda bile ses çıkarmak, geceleri kişi sayısından fazla ateş yakıp sayıca aldatmalar gibi onlarca korku oluşturma yöntemi vardır.

    Peki hiç karanlık nedeniyle ölen biri gördünüz mü?

    Dikkat edilirse insanlar en fazla gördükleri değil göremedikleri zaman korkuya kapılırlar. Bazı korku nedenleri ise görünmez. Ancak çevremizde yarattığı etkiyi , yıkımı, tahribatı gördüğümüzde korkmaya başlarız.
    Sanayi devrimi ve tıbbın gelişmesinden önce (buna sağlıklı kanalizasyon sistemleri ve hijyen koşulları da dahil olmak üzere) insanlar birçok farklı mikroba maruz kalır ve birçoğu ölümle sonuçlanırdı. Özellikle 1900 lü yıllardan itibaren bu gelişmeler yaşanmıştır. Ne kadar sağlıklı olduğu bir kenara bırakılırsa 1900 ‘de dunya nüfusu 1782000000(bir milyar yediyüzsekseniki milyon)’du. 118 yılda bu sayı neredeyse 7 milyara dayanmış durumda. İnsanlık tarihinin milyon yıldaki gelişimi göz önüne alınınca son yüzyıldaki artış tamamen sağlık sistemi ve hastalıklardan korunmaya bağlı olduğu düşünülebilinir. Gıdaya kolay ulaşma, temiz içme suları da bir diğer nedendir.

    Konudan çok fazla kopmadan tarihte insanların adını bilmeden en çok korktuğu , tarihin en zalim ,vahşi,acımasız katiliyle sizleri tanıştırmak isterim :

    Yersinia Pestis.

    Yersinia Gram Negatif bir bakteridir. Dunya tarihinde 3 buyuk pandemiye neden olmuştur.Bu bakteri gün ışığına ve dezenfektanlara duyarlıdır. Ancak karanlık ve özellikle nemli kemirgen yuvalarını çok sever. İnsanda hastalık yapması için bir kemirgenin kanını emen pirenin insanın kanını emmesi gerekmektedir. Yani aslında kemirgenler ara konak olmaktadır. Asıl bulaş pireler aracılığıyladır.

    İnsanlara bulaştıktan sonra lenf nodlarına gider, yerleşir ve iltihabi reaaksiyona neden olur. Yaygın damar içi kan pıhtılaşmasına neden olur ve sonucunda tedavi olunmazsa genellikle ölümcüldür. 3 alt tipi mevcuttur. Hıyarcıklı veba , septisemik ve pnömonik. Pandemilerde görülen türü hıyarcıklı vebadır.

    Hastalığın çıkış nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ancak çeşitli teoriler bulunmaktadır. İlki kafkaslardaki ceneviz kolonisi Caffa’yı ele geçirmek isteyen tatarların kaledeki direnci kırmak için vebalı ölüleri surlardan içeri atmalarıyla basladığıdır. Birçok tarihçi bunu veba salgınının neden olarak kabul etmektedir.
    O dönemin insanlarında ise genel olarak tanrının kötü insanları cezalandırdığı görüşü hakimdir. Alman doğa filozofu Albert do Cologne ‘ye göre ise bu olay Jupiter Mars ve Saturn’un aynı hızada olmasından kaynaklanan bir doğal felaketti.

    Bilinen en büyük veba salgınlarından biri 1347’de Mısır’da başlayan veba (kara ölüm/black death/peste noir) salgını gemiler vasıtasıyla Akdeniz limanlarından Avrupa’ya yayılmış, kitle ölümleri sonucunda köyler ve şehirler haritadan silinmiş ve 10 yılda 60 milyon insan (Avrupa’nın üçte biri) ölmüş, 75 milyon insan hastalıktan etkilenmiştir. Sayı olarak tam kesin bilgi yoktur ancak tarihçiler avrupa kıtasının üçte birinin bu salgından etkilendiğine kanaat getirmiştirler.

    Haritada 1. Veba salgınının İtalyadan başladığı ve Norveç kıyılarına kadar ilerlediği gösterilmektedir. Ancak veba norveçte çok fazla ölüme neden olmamıştır. Vebanın ilk görüldüğü ve belki de en çok zarar verdiği yer olan İtalya`da resmi talimatlarla veba kurbanlarının eşyaları ve yatakları gömülmüş, evleri dumanla dezenfekte edilmiş ve sirkeyle temizlenmiştir. Sağlık heyetleri şehir dışında toplu cenaze törenleri düzenlemişlerdir.

    Doktorlar daha çok hastalık kapma ihtimalleri olduğu için daha çok tedbir almak zorundadırlar ve genelde gömlek ve eldiven giymekte, tarçın ve bitkilerle ıslatılmış burun torbaları takmaktadırlar.

    Kara Ölüm sadece ölüme neden olmakla kalmamış birçok farklı açıdan insan hayatını etkilemiştir. Ölümlerin çoğu fakirlerden olması ile birlikte aristokrat kesimde ölümlerden etkilenmiştir.
    Ayrıca Veba Tarihçisi Robert Gottfied’e göre ‘’Kara ölüm olmasaydı Avrupa tozlu ve ağaçsız etiyopya’ya dönüşecekti ‘’. Demektedir. Birkaç istisna dışında avrupanın büyük ormanları veba salgını sonrası ortaya çıkmıştır.

    Bir kıtanın belkide insanlık tarihini değiştiren olayların nedeninin gözle görünmeyen bir mikrobun neden olması ne ironik. Hitlerin , Napolyon’un fethedemediği Rusya’yı fethedebilen,2. Dünya savaşından çok daha fazla insan öldüren bir mini katilden bahsettik.

  • Sigara ve kanser

    SİGARA VE KANSER

    Sigaranın sebebiyet verdiği birçok kanser ve hastalık vardır.Birkısmına değinirsek;

    Akciğer, gırtlak, ağız, dil, dudak, diş eti, burun, bademcik, tükürük bezi, yutak, yemek borusu, böbrek, mesane, pankreas, mide, anüs, penis, vulva, rahim ağzı, karaciğer ve kan kanserleri.

    Kulak,burun,boğazhastalıkları
    Lökoplaki, eritroplaki, ağız içi tümörler, diş eti hastalıkları, diş çürüğü, nezle, sinüzit, anjin, bademcik iltihabı, larenjit, ses tellerinde nodül, polip gelişimi, lenfoid hiperplazi, akut orta kulak iltihabı, tekrarlayan orta kulak iltihabı, orta kulakta sıvı birikimi, horlama, Menier hastalığı, ani işitme kaybı, Reinke ödemi.

    AltSolunumYoluHastalıkları
    Kronik bronşit, amfizem, astım, küçük hava yolu hastalığı, pulmoner hipertansiyon, grip, ameliyat sonrası gelişen akciğer sorunları, soğuk algınlığı, akciğer kanamaları, romatoid artrite bağlı akciğer tutulumu, tüberküloz, uyku-soluk durması sendromu, sarkoidoz, aşırı duyarlılık zatürreeleri, Good-pasture sendromu, eozinofilik granülom, asbestoz, zatürree.
    KalpHastalıkları
    Kalp krizi, anjina, koroner yetmezlik, aritmiler, ani ölümler, faydalı kolesterolde azalma.

    SindirimSistemiHastalıkları
    Mideden yemek borusuna asit kaçağı, ülser, ülseratif kolit, kronik pankreatit, Crohn hastalığı kolon adenomları.

    BeyinDamarHastalıkları
    Beyin kanaması, beyin damarlarında tıkanıklık oluşması (trombüs), beyin damarlarına pıhtı atılması (embolizm), beyin damarlarında keseleşme (anevrizma), felçler.

    ErkekÜremeSistemiHastalıkları
    Kısırlık (sperm sayı ve kalitesinde azalma), prostat hipertrofisi, cinsel ilişkide sertleşme sorunu.

    RomatizmalHastalıklar
    Osteoporoz,Romatoid,artrit.
    PsikiyatrikHastalıklar
    Depresyon, şizofreni.

    PeriferikDamarHastalıkları
    Tromboanjiitis obliterans (Burger Hastalığı), kol-bacak, böbrek, mezenterik, iliyak atar damarları ile göğüs ve karındaki ana atar damarın keseleşmesi, damar sertliği, pıhtı oluşumu, damar iltihaplanması, toplardamarlarda pıhtı oluşumu, hipertansiyon.
    CiltHastalıkları
    Cilt buruşukluğu ve yüzdeki kırışıklıklar, saç ve tırnaklarda sarı renk değişikliği, yara iyileşmesinde bozulma, sedef hastalığı, ergenlik sivilceleri.
    EndokrinHastalıklar
    Şeker hastalığının kontrolünde güçlük, hormon bozuklukları, Grave's hastalığı, guatr.
    BöbrekHastalıkları
    Hipertansiyon, şeker hastalığına bağlı böbrek yetmezliği, glomerül hastalıkları, diyaliz sorunları.
    GözHastalıkları
    Katarakt

    Bu hastalıklar tüm tıp camiasının hemfikir olduğu her birisi için yüzlerce kaynağın olduğu litaratürkitaplarda yerini almış , bilimsel gerçeklerdir.

    Sigarada en zararlı maddeler nikotin, karbonmonoksit ve katran olup her 8 saniyede bir kişi içicilerin de yarısı ölmektedir

    Her yıl 4 000 000 ölüm sigara nedeniyledir. Ülkemizde ise en az 70,000 kişiyi öldürdüğü hesaplanmaktadır

    Akciğer kanseri, dünyada kanser ölümleri arasında birinci sırada yer almaktadır

    ve Akciğer kanserinin %95i sigaraya bağlıdır

    Pasif içiciler, sigara içen kişilerin yanında durarak 3.700 çeşit kimyasal gazdan zarar görmektedirler. Bunların büyük bir kısmı zehirlidir, geriye kalan kısmı da kanserojen benzopyrene ve formaldehyde gazlarıdır.

    Kanserler,İnfeksiyonlar,Anatomik ve fizyolojik bozukluklar,Genetik bozukluklar,Allerjiye duyarlılık

    Sigarayı içmemek! ayet ve hadiste! de manasınca bildirilir.

    Ey İnsanlar ! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır.” (2/168)

    “Ebu Hureyre r.a.anlatıyor: “Resûlullah s.a.v., bir gün şöyle hitap ettiler: “Ey insanlar! Allah Teâlâ hazretleri tayyibtir (temizdir), tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah'ın mü'minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri: “Ey Peygamberler, Temiz/helal şeylerden yiyin, salih amel işleyin. Çünkü ben yaptıklarınızı hakkıyla bilenim” (Mü'minûn Suresi 51) emretmiş;

    .

    Pasif içicilerin kalp hastalığına bağlı ölüm oranı sigara dumanına maruz kalmayanlara oranla %30 daha fazladır.Sigara dumanı meme kanserine yol açan 20'den fazla madde içermektedir .Pasif içicilerin meme kanserine yakalanma riski %70 daha fazladır . Eşi sigara içen birisinin akciğer kanserine yakalanma riski %30 daha fazladır .

    Havalandırma veya başka odada/bölümde sigara içmek çevresel sigara dumanını engellemez (3).

    Yapılan çalışmalar havalandırma veya bölümüş bir mekanda sigara içmenin, sigara içmeyenlerin sigara dumanına maruz kalmasını engellemediğini göstermektedir. Yani evde balkonda veya ayrı bir odada veya işyerinde ayrı bir bölümde sigara içmek de sigara içmeyen çocuklara veya iş arkadaşlarına zarar vermektedir. Pasif içiciliği engelleyecek tek yöntem kapalı mekanlarda sigara içilmemesidir.

    Ev içinde günde 1 paket sigara içiliyorsa ; Çocuklar ortalama günde 5 sigara içmiş gibi olup, Bebekler hastaneye 3 kat daha fazla başvurmaktadır.Ani bebek ölümü riski 2.5 kat

    Bebeklerde kolik tarzı karın ağrısı 2 kat artmaktadır

    Çocuklarda astım ve solunumsal enfeksiyon riski 2 kat artmakta ,Çocuklarda akciğer kanseri, kronik bronşit sıklığı fazlalaşmaktadır

    Pasif içicilikten kaynaklanan 600 bin ölüm vakası, sigara kullanımının neden olduğu yılda 5,1 milyon ölüm vakasına dahil edildiğinde yıllık ölüm vakası sayısı toplam 5,7 milyona yükselmektedir.
    Sonuç olarak sigara mutlaka bırakılmalıdır.Bırakamayanların!ACİL; profosyonel destek almaları önerilir.