Etiket: Olmak

  • Gebelik

    Gebelik

    Kısaca gebelik nedir?
    Genel olarak gebelik olayı anne adayının doğumunun öncesin de geçirmiş olduğu evreye denmektedir. Gebelik evresi ise bebeğin anne adayının rahmine düşerek büyümeye başlaması ve doğum sürecine kadar devam eden evre olarak tabir edilmektedir. Özellikle gebelik sürecin de hem anne adayının hem de doğacak olan bebeğin sağlığı için alınacak bazı tedbirler ile gözetilmesi ve takip edilmesi gereken bir evredir.

    Gebelik döneminde bakım ve önemi
    Çoğunlukla gebelik dönemindeki bakım anne adayı açısından çok büyük önem taşımaktadır. Çünkü bu evreyi her türlü tedbirler göz önünde tutularak geçirmiş olan bir anne adayı hem daha emin olarak hem de çok daha kolay bir doğum süreci yaşamaktadır. Ayrıca anne karnındaki bebek ise daha da güven içersin de dünyaya gelmektedir. Çoğunlukla gebelik anne adayının yumurtası ile erkeğin sperminin kadının üreme organının bir parçası olan kanal da karşılaşarak yumurta ile spermin birleşmesi sonucun da döllenme meydana gelir ve bu durum bebeğin oluşması halidir.

    Gebelik takibi çok önemli
    Ayrıca anne adayın da artık gebelik süreci de başlamıştır. Gebelik durumu tamamen doğal bir haldir. Ancak gebeliğin oluşması ile anne adayının tam anlamı ile bütün vücut sistemlerinin az ya da çok olarak etkilenmesi durumudur. Bunun için de gebelik sürecin de düzenli yapılan takibin oldukça büyük faydası olmaktadır. Gebelik özellikle anne adayı için sağlıklı olmak anlamına gelmektedir. Çünkü hem fizyolojik bakımdan hem de biyolojik bakımdan anne adayının gebelik sürecin de sağlıklı bir birey olması demektir.

    Gebelik çoğunlukla yeni bir seçimin ve şifrenin çözülmesi olayıdır. Özellikle gelecek olan neslin bekası açısından hücre çekirdeğin de saklanmış olan sır ve zenginliğin tam anlamı ile hayat bulması durumudur. Genellikle adet dönemlerinin ortaların da atılmış olan yumurtanın tuba uteranin ampulleri bölümün de gelen sperm ile karşılaşması sonucun da atılan yüzlerce spermden sadece birini seçme yeteneğine sahip olma özelliğidir. Yaşanan bu işlev ise kadına tamamen doğanın bahşetmiş olduğu doğal bir yetenektir. Döllenme sürecindeki bu seçim de aynı yaşamdaki seçimler gibi değil midir?

    Çoğunlukla erkekler kendilerinin seçtiğini zannederler ancak şunu unutmamaları gerekir; herkes eşleri tarafından seçilmişlerdir. Bu bakış açısı ile gebelik tamamen bir seçim işidir. Özellikle bu seçim gelecek olan yeni ve sağlıklı nesil için kadına bahşedilen bir görevdir. Genel olarak hücre çekirdeğindeki yer alan kromozomlar yani kalıtımsal olarak genlerin oluşturulduğu DNA çift sarmanlı olarak ihtiva etmektedir.

    Özellikle insan vücudundaki mevcut olan yaklaşık olarak 3 trilyon hücrenin çekirdeğindeki yer alan kadının yumurtası döllenme ile hem anneden hem de babadan almış oldukları sadece bir çift cinsiyeti belirlemek üzere 23 çift kromozom veya 46 kromozom mevcut olmaktadır. Gebelik süreci bir kadın için anne olmak ve erkek için de baba olmaktır.

    Özellikle erkek ve kadın birbiri ile tam denk olan ve birbirini tamamlayan insan toplumu için de iki ana öğe olmaktadır. Toplum da baba olmak ve anne olmak gurur verici bir durumdur, çünkü gebelik ile yeni doğacak olan bebek hem anne hem de baba için bir mutluluk kaynağıdır. Genellikle gebelik süreci döllenen yumurta da zigotun meydana gelmesi ve rahme yerleşmesi ile bağlamaktadır. Özellikle bu büyüyerek gelişen hücre ve dokular tamamen annenin dokularından antijenik bakımdan da farklı olmaktadır. Başka bir anlamı ise annenin vücuduna eklenen yabancı dokuların karakterize olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun için anne ve bebeğin dokuları bazen birbirini tutmaz ve doku uyuşmazlıkları meydana gelmektedir.

    Gebelik ve Doğum
    Gebeliğe Bağlı Yakınmalar
    Sağlık Problemleri
    Gebelik ve Yaşam
    Merak Ettikleriniz

    Gebeliğe Hazırlık
    Prokensopsiyon Dönemi
    Yaşama Tarzı
    Beslenme
    Egzersiz
    Çevresel Faktörler
    İlaç Kullanımı
    Genetik
    Üreme Sağlığı
    Sağlık Sorunları
    İleri Yaş Gebelik
    Gebelik ve Aşılar

  • Aşırı nemsiz ciltlere hidrorezerv

    Her geçen gün piyasada, yaşlanmaya karşı etkili olduğu söylenen yeni kremler görmekteyiz. Ancak kremleri kullanırken çizgilerimizin yumuşadığını cildimizin parladığını düşünürüz, mutlu oluruz. Ancak cildimizin alt tabakalarının iyileşmesi için, nemlenmesi ve kırışıklıkların kalıcı olarak azalması için farklı yöntemlere ve ürünlere ihtiyacımız olmaktadır.

    Öncelikle cilde en uygun, cildin yaşına en uygun olan ürünler seçmeli ve gündüzleri güneş koruyucuyu hayatımızdan hiç çıkarmamalıyız. Bunlar cildimizi yaşlanmaya karşı ve olumsuz dış etkenlere karşı korumak için yapabileceğimiz ilk ve en önemli tedbirleri oluşturur.

    Cildimizin nasıl yaşlandığını bildiğimiz zaman otomatik olarak yapılabilecekler ortaya çıkmaktadır. Yaş ilerledikçe cilt altı destek doku olarak bilinen ve jölemsi kıvamda olan yapıda azalma ve ciddi su kaybı oluşmakta, dermisin elastik liflerinde ve kollajen liflerinde azalma olmakta ve dolayısıyle kırışıklıklar da başlamaktadır. Dermis cildin 2.tabakası olup, cildi besleyen damarlarca zengindir ve cilde dolgunluk-sıkılık kazandırmaktadır. Ne yazık ki zaman içerisinde bu damarların da elastikiyetinde kayıp olmakta bu da cildin beslenmesinin bozulmasına, dermisin çökmesine ve kırışıklıklıkların derinleşmesine neden olmaktadır.

    Bu bilgiler doğrultusunda anlaşılacağı gibi cilde derin nem kazandırmak aynı zamanda hücreleri de uyaran bir etkiye yol açmakta ve anti-aging etkisi olabilmektedir.

    Tüm dünyada hidrorezerv tedavi veya dermis içi tedavi (intradermoterapi) isimleriyle uygulanmakta ve anti-agingde giderek vazgeçilmez tedaviler arasında yerini almaktadır. Derin dokunun su rezervi arttırıldığı zaman cildin üretken hücreleri de daha aktif olarak çalışmaya başlamaktadır. Bu hücrelerin temel görevi cildi serbest radikallere ve yaşlanmaya karşı korumaktır. Bu tedaviyle cildin nemi artmakta ve savunması güçlenmekte ve daha canlı hale gelebilmektedir. Cildin oksidanlara karşı antioksidasyon mekanizmaları daha fazla işlemektedir. Sonuçta cilt yaşlanma etkilerine de daha savunmalı hale gelmektedir.

    Hidrorezerv tedavide mililitresinde 20 mg hyaluronik asit bulunan bir madde kullanılmaktadır. Bu madde cildimizde destek doku olarak zaten var olan jölemsi yapıdadır. Hayvansal kökenli olmadığı için allerji yan etkisi olmamakta ve bağışıklık sistemini zorlamamaktadır. Ayrıca hyaluronik asidin 500 kat su çekme kapasitesi olduğu için verildiği yerde ciltte sıkılaşma ve dirilik hissi oluşabilmektedir.

    Hidrorezerv tedavi ince çizgilerin başladığı 25-30 yaşlarından itibaren, susuz ve kuru ciltlerde, güneşe veya solaryuma bağlı olarak yıpranmış ciltlerde, güneş öncesi ve sonrası nem kazandırmak amaçlı, peeling veya lazer-ışık tedavileri sonrasında kullanılabilmektedir. İlk 3 seansı 3-4 hafta aralarla ve 4.seansı 3-4 ay sonra olmak üzere uygulana yapılmaktadır. Daha sonraki seanslar 6-8 ay arayla koruma amaçlı olabilmektedir.

  • Mükemmeliyetçilik Neydi, Başarı İşiydi!

    Mükemmeliyetçilik Neydi, Başarı İşiydi!

    Mükemmel olmak başarılı olmak işiydi. Çaba işiydi. Hedef işiydi. Bakış işiydi. Mükemmel hale getirmek işiydi. Kendini sürekli törpülemekti. Kendini disipline etmekti. Tertipli hale getirmekti. Çaba harcamaktı. Bitmek bilmeyen bir çabaydı. Mükemmel olmak bu kusurlu dünyada kusurları kabul etmemekti. Eksikliğe tahammül edememekti. Zihninde kurduğun bütünlüğün yanından bile geçememesiydi. Sürekli öfkeli, sürekli gergin olmaktı. En çok kendine öfkeli olmaktı. Eksikliğine öfkeli olmaktı. Kendine, eksikliğine katlanamamak gibi birşeydi. Sürekli zihninde kurmak ama hiçbirşeyin zihnindekiyle paralel dahi gitmemesiydi. Zihnindekine tahammül edememekti. Kusurları kapatmaya çalışmak, bir hedef belirleyip o yolda ilerlemekti. Hedefine ulaşsan da tatmin olmamaktı. Hedefinin yolunda ilerlemek dahi keyifliyken hiçbirşeyin yeterince iyi olmamasıydı. Mükemmelliyetçilik kendine değer katmaya çalıştığın noktada kendini sürekli değersiz hissetmekti.

    Mükemmelliğe dair yapılan her bir çaba durmadan değerli olduğunu hatırlatmaya yönelik bir çaba değil miydi sanki. Bu kadar değerli olduğunu hatırlatmaya yönelik çaba da değersizliğini yüzüne çarpan bir çaba gibi bir şeydi aslında. Değersizliğinden kaynaklı mükemmele ulaşmak, ulaştığın noktada tekrar değersiz hissetmekti. Mükemmel olmak başkalarının bakışlarının üzerinde olmasını istemek ama uzun süren bakışlarına katlanamamaktı. Değerli olmayı istemek ama bir türlü hissedememekti. Bu kadar çaba içerisinde gerçekten birşeyler yapabiliyorken, gerçekten başarılıyken, kendini başarılı olduğuna bir türlü ikna edememekti. Değerli olduğuna ikna edememekti. Değersizliğinim tüm vücudunu ele geçirmesi gibi birşeydi. Kendini tatmin edememekti. Kendini kabul edememekti. Baştan beri değersiz olduğuna ikna olmaktı. Mükemmellik, yorgunluktu. Sürekli kendini törpülemekti. Zihninin sürekli bitmek bilmeyen çabalarıydı. Çaba işiydi. Hedef işiydi. Bakış işiydi. Mükemmellik, yorgunluktu. Sürekli sürekli sürekli törpülenmekti. Zihnini disipline etmekti. Bedenini disipline etmekti. Yani başarı işiydi. Peki ya ne için, kim için?

  • Aşk, Seks ve Zeka Üzerine

    Aşk, Seks ve Zeka Üzerine

    Albert Einstain 18 Nisan 1955’te ABD’nin Princeton Hastanesinde öldüğünde, beyni incelenmek üzere çıkartılıp saklandı. Bu büyük adamın beyninin böylesi merak uyandırması bile, hayran olunacak bu dahinin ne denli önemli olduğunu bize anlatır. Araştırma sonucunda farklı bir şeye rastlanmadı maalesef ama onun ömrü boyunca kullandığı sıradışı zekasının gerekçeleri hala merak ediliyor. O yetenekli bir müzisyen, bir filozof ve analitik düşünen bir bilim adamıydı. Hızlı ve verimli çalışabilmek için soyutlanmaya, zihinsel olarak yalıtılmış bir ortamda olmaya özen gösterirdi. İlk aşkını 16’sında yaşamış, evlikler yapmış olsa da genellikle yalnız kalmış biridir. Ona aşık olan kadınların yazdıkları mektuplar incelendiğinde, fevkalede büyük bir aşk gözlemleniyor. Elsa, ona sırılsıklam aşık olan bir kadın ve bazen iki hafta hiç konuşmadan evde kaldığını anlatıyor Einstain’in… Ona evlenme teklif ederken de ‘Birini sevmem gerekiyor, başka türlüsü güç. O kişi sensin’ demiş. Düşününce tamamen bencilce, hayatına dahil etme arzusu gibi görünüyor bu ama Elsa halinden gayet memnun. Ludving van Beethoven, Charles Bukowski, Salvador Dalı, Virginia Woolf, Dante Alıghieri, Pablo Picasso ve Wolfgang Amadeus Mozart gibi dahilerin hayatlarındaki aşkları incelediğinizde de göreceksiniz ki, bu ‘aslında pek yakışıklı / güzel olmayan’ insanlara sırılsıklam aşık sevgilileri ve fırtınalı ilişkileri olmuştur…

    Nedir Elsa’nın hissettiği peki? Onu böylesine baştan çıkartan, büyüleyen neydi? İşte burada, o zamanlar adı kullanılmayan ‘Sapioseksüelite’ gündeme geliyor… İsmi geçen dahilere aşık olan kadınların / adamların ortak özelliği sapioseksüel olmalarıydı. Tabi ki Einstain en uç örneklerden biri ama genel olarak tanımlayacak olursak; zeka ve entelektüel bilgiyi çekici bulan kişilere sapioseksüel diyoruz. Çekiciliğin tanımı, toplumlar, ekonomiler, sosyolojik gelişmeler ekseninde yüzyıllar boyunca sürekli değişim göstermiştir. Örnegin Etiyopya’da yaşayan Karo halkı, vücudunda yara olan kadınları daha seksi buluyor. Onların inancına göre; yara almış kadınlar daha dayanıklı ve çocuklarına daha iyi bakabilir. Vücuttaki yara izleri kadının ne kadar güçlü olduğunu, hastalıklara karşı dirençli olduğunun göstergesi. Bundan yaklaşık iki yüz yıl öncesinde ise anadoluda şişman kadınların daha seksi olduğu, daha çok tercih edildiği, hatta evlenmek için ağırlığınca altın istenildiği bilinmektedir. Peki şimdi ne oluyor? Şimdi en çekici gelen unsur, ne kilo ne boy ne takılar ne de yaralar… 920 ile 1910 yılları arasında Çin’de işe kadınların ayaklarını sıkı sıkı bağlıyorlardı, daha çekici olmalarını sağladığı inancı ile… Şu an en çekici gelen şey; zeka ve entelektüel donanım.

    Tarih boyunca daha çekici olabilmek için kullanılan, boyalar, pudralar, yağlar, losyonlar’a; daha soyut olan zeka kavramı da ekleniyor. Vücutları kaldırtmak, sıkıştırmak, fit hale gelebilmek için saatlerce spor yapmak, popo kaldıran külotlar ve destekleyici sutyenlere kütüphaneler ve engin bilgileri eklemek gerekiyor….

    İnsanlar sevişiyor olmaktan daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır günümüzde. Beden, sevişmek ve orgazm olmak için yeterli olmamaya başlamakta… İnsanoğlu daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır. Yapılan bir çok bilimsel çalışma da, zeka’nın genetik olduğunu bize göstermektedir ve kişiler daha sağlıklı nesiller yetiştirebilmek için seçecekleri kişilerin zeka seviyesine de dikkat etmektedirler. Kilolu insanların daha doğurgan olduğu, yaralı insanların daha güçlü olduğu inanışları yerini artık bilime bırakmıştır. Ve insanlar, soylarının daha rahat ve konforlu yaşaması için zekanın en önemli faktör olduğu bilgisine sahip. 

    Cinsiyet rolleri açısından erkeklerin de kadınların da zeka hayranlığı emsal sayılmaktadır fakat, süslenmek bakımlı olmanın, sosyokültürel açıdan kadına yakıştırılıyor olması sebebiyle, kadınlarda güzellik en az zeka kadar aranan unsur olmaktadır. Ama kişisel fikrimi soracak olursanız, zeka her iki cins için de öncelikli olmakla birlikte; erkeklerin de en az kadınlar kadar özenli, bakımlı ve şık olmaları gerekmektedir. 

    Konuşamadan, anlaşıldığını hissetmeden sadece bedene duyulan hayranlıkla başlayan ilişkiler; beden tatmin olduğunda sönen bir heyecan olarak kalıyor ve bizim ‘fuckbody’, ‘one night stand’ dediğimiz ilişki biçimleri ortaya çıkıyor. Orgazm, henüz tam olarak anlaşılamamış bir yapıya sahip, cinsellik dediğimiz şey, bedenin sahip olduklarından çok daha fazlası… Bu nedenle her geçen gün zeka ve entelektüel yapı önem kazanmaktadır. Kendini geliştirmeye yönelik motivasyon, araştırma ve merak etme, vücudunuzun ne kadar kaslı olduğundan daha önemli olmaya başlıyor. Ya da surata sürülen boyalardan daha önemli, bir enstürümanı çalabiliyor olmak, kitaplara vakit ayırıyor olmak… 

    Çekicilik anlayışı değişti çünkü kadınlar artık ufak operasyonlarla ve diyetlerle bedenlerini, ciltlerini istedikleri düzeye getirebiliyorlar… Kadınlar arasında ayırıcı olan, onları farklı kılan ise zeka oluyor. Sadece güzellik yetersiz gelmeye başlıyor, çünkü güzel bir burun, dolgun dudaklar, pürüzsüz bir cilt, bir kaç estetik operasyona bakıyor. Okuyan, araştıran, bilen güzel kadınlar günbegün daha çekici hale gelmeye başlıyor. Iris Murdoch’un Ağ kitabında dedigi gibi; Bir kadını vazgeçilmez yapan tek sey zekasıdır.” 

    Kadın ve erkek rollerindeki değişimler, çekicilik konusunda da farklılaşmaya yol açıyor. Hayat standartları açısından, güçlü ve çalışan kadınlar, erkeklerin de hayatlarını kolaylaştırıp yaşam konforunu arttırabiliyor. Bu nedenle, evde oturup, kocasının eve ekmek getirmesini bekleyen kadınlar artık çekici değil! Baba parası ile güzelleşilebilir ama karizmatik bir kadın olmak farklı bir ışıktır. 

    Koca parasına ihtiyaç duymadan, zeka, özgüven, beceri, entellektüel yapı ve özel bir hava gerektirir karizmatik kadın olmak. 

    Karizmatik kadının, farklı bir ışığı ve duruşu vardır hayata karşı; ne iste(me)digini bilir. Kariyeri için güzel adımlar atmış, bedenine özen gösteren, zeka ve entelektüel yapısına yatırım yapan, bilgili ve eğlenebilen kadındır o. Karizmatik kadınların ego’dan sıyrılmış harikulade bir özgüvenleri vardır. Zekaları ile kendi eksenlerinde oluşturduğu bir etkileme çemberi vardır bu kadınların; konuşmaları, bakışları, elleri bilekleri, hatta gülümsemeleri bile saatlerce onunla olma isteği uyandırabilir. 

    Ve bu kadınların yanlarındaki adamlar, kadınlarıyla her zaman grur duyarlar, onlara gün geçtikçe artan hayranlık beşlerler. Evet bazı erkekler, güçsüz kadınları seçer ama zaten böyle adamların zeki ve karizmatik kadınların yanında işi yok. 

    Bu kadınlar neyi istemediklerini bilir ve asla özgüvensiz bir adamla olamazlar. Sahip oldukları ışığı ve havayı arttıracak, çoğaltacak adamları seçerler… 

    Erkek egemen bir kültür yapısına sahip olduğumuzu da göz onunda bulundurarark söyleyebilirim ki; zeki kadınların işi biraz zor. Ama uyum becerisi, zekanın en özel göstergesidir; o kadınlar ki erkeklerini ellerinde tutabilecek kadar bırakıp, yeniden yanlarına çekebilecek kadar profesyoneldir… 

    Konuşamadığınız, hayatı paylaşamadığınız birisiyle sevişmek çok yavan kalacaktır. İlişki kalitesini; tatmin edilmiş bir cinsel hayat, keyifle paylaşılan bir sosyal hayat ve karşılık bulan duygusal ifadeler belirler.

  • Çocuklarda Kayıp ve Yas ile Mücadele

    Çocuklarda Kayıp ve Yas ile Mücadele

    Çocuklar çoğunlukla kayıp karşısındaki tepkilerini ailelerindeki yetişkinlerinden öğrenirler. Çocuklar başkalarının sıkıntılarından ve üzüntülerinden etkilenerek kendilerini korkmuş ve güvensiz hissedebilirler. Biraz daha sevgiye, desteğe ve günlük rutinlerin düzenlenmesine ihtiyaçları vardır. Çocuklar bir kayıp yaşadıklarında, genellikle kendilerinin ve başkalarının ölümü için de endişelenmeye başlarlar. Ebeveynlerinin ikisi de ölürse kendilerinin kimin bakacağına bilmek isterler.

    Çocuklarla konuşurken, ölmek ve ölü gibi doğru terimler kullanarak ölüm nedenini geçerli bir açıklamasını yapmak gerekir. Muğlak terimler kullanmak ve onları korumaya çalışmak, sadece kafalarının karışmasına sebep olmaktadır. Ölümle ilişkilendirilen “uzaklara gitmek, uyumak”, “uyumak” ya da “hasta olmak” terimlerini kullanmaktan kaçınmak gerekir. Çocuğun kayba verdiği tepkiyi izlemek ve onu dinlemek onun kayba verdiği tepkiyi tanımlamasını istemek bu durumu ona somut bir şekilde anlamasına yardımcı olacaktır.

    Aile üyeleri ya da arkadaşlarınız sizi teselli etmek için ziyaretinize geldiklerinde, çocukları yanınızdan uzaklaştırmaya çalışmayın. Sessiz kalmak ve konuşmaktan kaçınmak, çocukların ölümün tabu bir konu olduğunu düşünmelerine sebep olabilir. Çocuklara bu bağlamda kederden, üzüntüden nasıl korunacaklarını öğretmektense, kaybın üstesinden nasıl geleceklerini öğrenmeleri gerekmektedir.

    Çocukların zorlandıkları duygulara karşı sağlıksız başa çıkma yöntemleri geliştirmelerini önlemek için, onların duygularını tanımayı, isimlendirmeyi, kabul ve ifade etmeyi öğrenmelerine yardımcı olmak gerekmektedir.

    Çocuklar üzüntülü yetişkinleri korumaya ve bakıcı rolünü üstlenmeye çalışabilirler, ebeveynlerin bu duruma izin vermeden onların çocuk olduklarını hatırlatmaları, yetişkin sorumluluklarını alması gereken kişilerin kendileri olduğunu onlara belirtmeleri gerekmektedir.

    Çocuklara başka kayıpların üstesinden gelmeyi öğrenmeleri için onlara yardımcı olmak gerekir. Onlar için evcil hayvanlarının ölümü oldukça önemli bir kayıptır. Kayıpla ve kederle başa çıkma yöntemleri, erken çocukluk döneminde geliştirilir ve genellikle yetişkinlikte kullanılmaya devam edilir.

    Dini inançlarımızı onların yanında paylaşırken dikkatli olmak gerekmektedir. Çocuklar sevdikleri ve ihtiyaç duydukları birini cennete aldığı için Allah’a kızabilir ya da ondan korkabilir.

    Çocuklar üzüntülerini sözcüklerden çok davranışlarıyla ifade ederler, bu nedenle bir çocuğun üzgün olduğu anlaşılmayabilir. Çocuklar yaygın olarak terk edilmişlik, çaresizlik, umutsuzluk, kaygı, kayıysızlık , öfke, suçluluk ve korku hissederler ve bu duyguları sözel olarak ifade edemediklerinde bunları saldırganca dışa vurma ihtimalleri vardır. Onları anlamak ve bu ihtiyaçlarını karşılamak da ebeveynlerin önemli görevlerinden biridir.

  • Anne Baba Olmaya Hazır Mısınız?

    Anne Baba Olmaya Hazır Mısınız?

    Anne-baba olmak dünyanın en güzel işi olsa da önceden düşünülmesi ve doğru zamanda karar verilmesi gereken zorlayıcı bir konudur. Bir aile,bir bütün olmak… Peki ,gerçekten buna hazır olmak demek ne demek? Ne yönden ve nasıl bir hazırlık gerektirir ki anne baba olmak? Sadece ebeveyn rolünü üstlenmek değil,aynı zamanda bu rolün hayatınıza kattığı sorumlulukları karşılayabilme gücüne,özveriye,bilgi ve beceriye sahip olabilmektir anne-baba olmak. Bunca görev ve fedakarlığı üstlenecek olmak bazı kişilerde heyecan ama aynı zamanda da kaygıya sebep olabilir. Onlar için bu yeni insan ve yeni deneyimler, üzerinde düşünülmesi gereken bir karar olacaktır. Bazılarında ise tam aksi olabilir.Onlar daha rahat bir şekilde bu yeniliğe kapılarını açabilirler.

    ANNE-BABA OLMAYA HAZIR OLMAK İÇİN NE YAPILMALI?

    Hamilelik süreci annenin yaşamında ki en büyük değişimdir.  Gerek fiziksel gerekse duygusal açıdan yaşanan bu değişim süreci aslında anne baba olmaya hazırlık süreci olarak düşünülebilir. 9 ay boyunca her gün hissedilen yeni bir his,edinilen yeni bir deneyim,o 9 ayın sonunda bebeği kucağınıza aldığınız an için yapılan ön hazırlık aslında. Bebeğin ilk 6 yılki gelişim özelliklerini tanımak,ona sağlıklı ortamı hazırlamak ve bebeğiniz geliştikçe ona destek olmak çok önemlidir.  Anne-baba olmaya hazır olabilmek için 0-6 yaş gelişim özelliklerini bilmeli, okumalı veya bu konuda eğitim alınmalıdır. Hamilelik dönemine girmeden önce anne adaylarının hayatında ve alışkanlıklarında bazı değişiklere karar vermesi oldukça güç olabilir. Sağlıklı bir hamilelik dönemi ve sonrası için bu değişimlere ihtiyaç olduğu unutulmamalı. Sigara, alkol gibi bağımlılık yapan zararlı maddeler kullanan anne adayları hamile kalmaya karar verdikleri zaman bu tür alışkanlıklarından vazgeçmelidir. Düşük doğum yapma ,bebekte zihinsel veya bedensel gelişim geriliğine sebep olma gibi ciddi etkileri olduğunu bilmekte fayda var.

    ANNE- BABA OLMA FİKRİ KAYGIYIDA BERABERİNDE GETİREBİLİR!!

    Bazen bir bebek sahibi olma düşüncesi kaygı verebiliyor. Hamilelik süreci nasıl geçecek, nasıl bir doğum olacak, doğum anında veya sonrasında bebeğe bir şey olur mu? gibi düşünceler anne -baba olma kararının ertelenmesine neden olabiliyor. Aile bireylerinin /eşin desteği, hamilelik dönemi ve sonrası hakkında bilgi edinme ve psikolojik destek alarak bu kaygı önlenebilir.

  • Modern Yalnızlık

    Modern Yalnızlık

    Yalnız olmakla yalnızlaşmak arasında ki fark

    Aslında aralarında ayrıştırma yapılması gereken iki kavram yalnızlık ve tek başınalıktır. Tek başına olmak bir seçimdir. Kişi diğer şeyler ya da insanlarla birlikte olmak yerine bir başına bir şey yapmayı ya da bir başına kalmayı kişisel bir tercih olarak gerçekleştirdiğinde tek başına kalmış olur. Ancak bu tek başınalığını istediği zaman sonlandırıp diğer şeyler ya da insanlarla birlikte olmayı seçebilir. İşin özü bunun bir seçim ya da tercih olmasıdır. Örneğin bir ev arkadaşı ile birlikte yaşama olasılığınız varken bunu tercih etmeyip tek başınıza bir evde yaşamayı tercih ettiğiniz taktirde tek başına olmayı seçmiş olursunuz. Başka bir örnek olarak hayatınıza bir karşı cinsi almamak ya da evlenmemek sizin tercihinizse bu tek başına olmayı seçmek demektir.

    Yalnızlık ise yalın olmaktan, diğer şeylerden ve insanlardan yalıtılmış kalmakla ilgilidir bu bir seçim olmaktan öte bir eksiklik, becerememe ya da mahrum olma durumudur. Siz diğer şeyler veya insanlarla birlikte olmak istediğiniz halde yanınızda olacak birilerini bulamıyorsanız yalnız kalmış olursunuz. Aynı evi paylaşmak istediğiniz bir ev arkadaşı ararsınız ancak uygun birini bulamazsanız bu yalnızlığa dönüşmüş olur. Yine ilişkilerden örnek verecek olursak kendinize uygun bir eş adayı aradığınız halde aradığınız özelliklere uygun birini bulamıyorsanız yalnız kalmış olursunuz. Özetle tek başınalık bir tercihken, yalnızlık bir zorunluluktur.

    Batı dünyasında ki modernleşme bir çok yönüyle ülkemizde de yansımalar buluyor ancak bu ortalama 10-15 yıllık bir farkla gerçekleşiyor. Temel fark batı toplumlarının daha bireysel toplumlar olmasına dayanıyor. Türk kültürü ise 30 yıl öncesine kadar kollektif (kalabalık ailede yaşam) kültüre sahipken son 30 yılda bireyselleşme yönünde bir değişime maruz kaldı ancak belirttiğim gibi 10-15 yıl geriden gittiğimiz için şuan için ne bireysel ne de kollektif bir toplumuz. Türk insanı ikisi arasında bir geçiş ailesi ve geçiş bireyi olarak ne tam olarak yalnız ne de aile bağları eskisi kadar güçlü bir durumda. Çekirdek aileler ya da yalnız yaşayan bir çok insan var ancak sık sık ailelerine gidip yemeği ailelerinin evinde yiyip yatmaya evlerine gidiyorlar. Ya da maddi sorunlar yaşadıklarından hala ailelerinden karşılıksız para alıyorlar.

    İşin yalnızlık boyutuna değinecek olursak batı toplumlarında yalnız yaşamayı seçen bireylerin tatil kültürleri, kitap okuma alışkanlıkları, sinema ya da tiyatroya gitme, genelde hafta sonu dışarı çıkıp arkadaşlarıyla buluşma alışkanlıkları var. Ülkemizde ise yalnız yaşayanların büyük bölümü evde tv izlemekte, çok az bir kısmının ise az sayıda hobileri vardır. Yani tek başına olmak kaliteli bir şekilde yaşandığında daha keyifli ve tercih edilebilir bir şeye dönüşürken, bizim kültürümüzde sosyalleşmek yerine ağırlıklı olarak evde zaman geçirmek yalnızlığa ve daha çorak bir hayata yol açmaktadır.

    Aslında belkide günümüzdeki yalnızlaşmanın en büyük nedeni kitle iletişim araçlarıdır. Özellikle tv (ki Türkiye tv izleme süresi bakımından dünya da 2. sırada yer almaktadır) internet, akıllı telefonlar, sosyal paylaşım siteleri kişileri diğer insanlarla uzaklaştırmakta ve yalnızlaşmanın temelini oluşturmaktadır. Bir anlamda tv, bilgisayar ya da telefon ekranında zihni oyalanan ve uyuşturulan birey sahte bir mutlulukla gerçek bir ilişkiye ihtiyaç duymadan yaşamını sürdürebilmektedir. Bunu şu şekilde de düşünebiliriz; abur cubur yiyerek karnınızı doyurabilirsiniz. Evet karnınızın doyduğunu hissedersiniz ancak vücudunuz sağlıklı beslenmediği için uzun dönemde farklı sağlık sorunları yaşarsınız.

    Sağlıklı bir insanın en temel özelliklerinden biri de diğer insanlarla kurduğu sosyal ve duygusal ilişkilerdir. Başta da belirttiğim gibi tek başınıza kaldığınız zamanlarla, diğer insanlarla geçirdiğiniz kaliteli zamanın dengesini sağladığınız sürece bir sorun yok. Mountein ‘’yalnızlık insanın arka bahçesidir, bir gün herkes ve her şey gidebilir ve kişi yalnız kalabilir. Bu nedenle kişi günde bir kaç saatini tek başına kalmaya alıştırmalı’’ der.

    Psikolojik sağlığı en fazla etkileyen şeylerden biri de sosyal destek sistemidir. Eğer yakın çevrenizde eğleneceğiniz, sıkıntılarınızı paylaşabileceğiniz, ihtiyaç duyduğunuzda yanı başınızda olacak insanlar varsa bu sizi psikolojik anlamda daha güçlü kılar. Yalnızlaşan insanlarda depresyon, kaygı bozuklukları ve sosyal beceri eksikliği gibi sorunların görülme sıklığı daha fazladır.

  • Tümüyle Anne Baba Olabilmek

    Tümüyle Anne Baba Olabilmek

    Biyolojik olarak anne baba olmak kolaydır ama önemli olan ruhsal ve toplumsal anne baba olmaktır.

    Biyolojik olarak anne bana olmak için vücudun belirli bir olgunluğa gelmesi yeterlidir. Ama ruhsal ve toplumsal anne baba olmak için yeterli midir?

    Ruhsal ve toplumsal anne baba olmak demek ebeveynin çocuğunun bu yönde gereksinimlerini karşılaması ve yine ebeveynin bunu yaptığı için mutluluk duyması anlamına gelir. Peki çocuğumuzun ruhsal ve toplumsal olarak yetiştirmek için ne yapmalıyız?

    Öncelikle çocuğun ailesinin çok sağlam temelleri atılmış olup anne , baba , kardeş ..vb rolleri iyi bilmesi ,benimsemesi ve ona uygun davranması çocukta bir ” aile” kavramının oluşmasını sağlar ve böylelikle çocuğun ilk toplumsallaştığı grup olan kendi ailesinde bu adım sağlam atılmış olur. Aileden aldığı bu sağlam adımda ruhsal olarak ; sevgi , saygı,şefkat,güven duygusu , kendini bir birey olarak görmesi ,örnek alınabilecek anne baba örneğinin sunulması,sıcak bir yuva …gibi gereksinimleri vardır. Bunların sağlanması ile çocuk kendine güvenli bir kişilik ve sağlıklı kişilik özellikleri geliştirir.

    Çocuğun toplumsal gereksinimleri arasında sağlıklı bir aile kurumunda yaşamak ,ailenin bir bireyi olduğunu kavramak, toplumun değerlerini tanımak , toplumsallaşmak, diğer insanlarla ve özellikle yaşıtları ile iletişim kurmak,arkadaşları arasında değerli bir üye olmak,diğer insanların arasında belirli bir konumda olmak sayılabilir . Bu özellikleri ayrı ayrı yazmış olsak da bu özelliklerin hepsi tümüyle bir çocuğun ruhsal, bedensel ve toplumsal olarak sağlıklı bir şekilde gelişmesinde rolü vardır.

    Günümüzde anne babaların çocuklarının gelişiminde daha çok çocukların biyolojik gereksinimlerine özen gösterdiğini görüyoruz .Aynı şekilde saydığımız ruhsal ve toplumsl özelliklere de özen gösterilip çocuğun yetişmesinde onları da olmazsa olmaz bir faktör olarak düşündüğünde çocuklar tamamıyla tüm gereksinimleri karşılanmış olarak büyümeye hazır hale gelirler. Anne babalığın çocuk yetiştirmesinde öğrenme ile ilgisi vardır. Her anne baba önce kendi ailesinde anne babalığı öğrenir. Bu öğrenmeler örnek olarak her zaman çok uygun olmayabilir. Sonraki yıllarda çocuğumuzu yetiştirirken bu davranışları düzeltmeye hatta değiştirmeye çalışırız ve çocuklarımıza öyle uygularız. Anne baba öğrenmelerinde toplumsallaşma da bize yol gösterir.

    Topmlumun anne baba beklentilerini öğreniriz ve çevremizdeki anne babaların davranışlarını gözlemleriz. Tüm bunların sonucunda çevremizde anne babalıkla ilgili bir imge oluşur. Toplumumuzda anne babalar iyi anne babalığın çocuğun her istediğine olumlu cevap vermek, yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek,anne babasının kendisi için yapamadıklarını kendi çocukları için yapmak, saçını süpürge etmek olduğunu düşünür. Mesela çocuğun istediği ayakkabıyı almak için bazı zorunlu harcamalardan kısıntıya gidebilir ve hatta borca girebilir. Bunlar daha çok biyolojik ve kısmen de olsa toplumsal anne babalıkla alakalı bir durumdur. Bunları yapan anne babalar diğer çocuklarla kendi çocuğunu kıyaslayıp aşağılayabilir , değersizleştirebilir,duygu ve düşüncelerine değer vermeyebilir, çocuğu için yaptıklarını başına kalkar, güvenmeyebilir,şiddet (sözel, fiziksel,duygusal) uygulayabilir,iyi örnek olmayabilir.

    Günümüzde aileler artık “çocukerkil aile” niteliğine bürünmüştür.Yani artık ailenin merkezi çocuk ve çocuğun istekleridir.Ailenin toplumsal ilişkileri onun derslerine sınavlarına ve hatta çocuğun kaprisine göre ayarlanır.Bazı anne babalar çocuğun istediklerini ne kadar yerine getirirse o kadar iyi anne baba olduklarını sanırlar. Böyle bir ilişki çerçevesinde ve aile ortamında çocuklar nereye koşuyor?Anne-babalar çocukerkil aileye alışmış gibi görünmektedir, fakat bir yandan da bundan pek hoşnut olmadıkları anlaşılmaktadır. Çözüm için anne-babalara, topluma ve toplumun değer yargılarının korunmasına gerek vardır. Unutmayalım ki çocuklarımız bir fırında işleme alınmamış hamur gibidir anne babalar isteseler ondan çok güzel pastalar börekler çörekler çıkartırlar isterseler de hamuru bozarlar, bozulmuş hamur olarak fırında pişmeye hazır hale gelirler.

  • Nasıl Mutlu Olurum?

    Nasıl Mutlu Olurum?

    Yedi temel duygularımızdan biri olan mutluluk, her insanın sürekli olmak istediği bir kavram durumuna dönüşmekte. (Yedi temel duygularımız; korku, öfke ,üzüntü, mutluluk, hayret, tiksinme ve
    küçük görme) Mutluluğu kavramdan çıkarıp yaşam şekli haline getirmek için sürekli şöyle düşünüyoruz; iyi bir eş, iyi bir kariyer ve sürekli devam eden bir çaba. Fakat bu çaba tatmin olmuşluk duygusu yerine zamanla kaygıya dönüşmektedir. Araştırmalar gösteriyor ki sürekli mutlu olmaya çalışmak insanları mutsuz ediyor. Mutlu olmaya çalıştıkça sürekli zihninizden gelen bir ses bir şeylerin eksik olduğunu söylüyor. Mutlu insan düşüncesi, mükemmel hayat kavramından ileriye gidilememektedir.

    Mutluluk kavramı ;

    Türk Dil Kurumunu sözlüğünde ; “bütün özlemlere, bütün isteklere eksiksiz bir biçimde ve sürekli olarak erişilmekten duyulan kıvanç durumu “olarak tanımlanmıştır.

    Mutluluk üzerine alternatif düşünceler:

    “Sonu mutluluğa varan bir yol yoktur: Yol mutluluğun kendisidir.” Gautama Buddha (M.Ö. 500)
    “Her konuda tedbirli olmalıyız, ancak; severken tedbirli olmak gerçek mutluluk için en zararlısıdır.”Bertrand Russell (19. yy)
    “Mutluluk, güçle çoğalan; direncin üstesinden gelindiğinde ortaya çıkan bir duygudur.” Friedrich Nietzsche (19.yy)
    “Mutluluk daha fazlası için uğraşarak değil; daha azdan keyif duyma kapasitesine ulaşma ile elde edilir.” Sokrates (M.Ö. 450)

    Mutlu musunuz?
    Şimdi düşünelim, geçmişte sizi neler mutlu ediyordu? Peki ya gelecekte nasıl mutlu olmayı planlıyorsunuz?

    Bu soruların cevapları için bir süre kendinize zaman ayırın ve sizi nelerin mutlu ettiğini düşünün. Bu düşünceniz de şunu göz ardı etmemelisiniz, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan en son ne zaman mutlu oldun? Önemli olan bir şeylere ihtiyaç duymadan ve bağımlı olmadan mutlu olmak olduğunu düşünerek soruları cevaplayın ve ayrıca anlık hissettiğimiz haz ile mutluluğun karıştırmayın . Mutsuz insanlar da zaman zaman haz yaşarlar.

    Mutluluk ile ilgili sorulara cevap verdiyseniz, şimdi sizi daha çok nelerin mutlu ettiğini ve nelerden uzak durmanız gerektiğini az çok öğrenmişsinizdir.
    Mutluluk tanımı kişiden kişiye değişkenlik gösterse de ilerleyen zamanlarda mutluluğu yakalamada kabul görmüş yöntemleri kendi yaşam ve gereksinimlerinize göre uyarlayarak yaşamınız daha mutlu, pozitif ve hümanist bir şekilde olacaktır.

    • Çocukluğunuzu hatırlayın,

    • Bakış açınızı değiştirin,

    • Teşekkür edin,

    • Gülümseyin,

    • Hayatta olma amacınızı keşfedin,

    • Hedef belirleyin ve harekete geçin,

    • Meditasyon, yoga gibi bedeninizi ve zihninizi rahatlatacak etkinliklere katılın,

    • Mükemmeliyetçi olmayın, insanları hataları deneyimleri yani öğrenme yöntemleridir.

    • Zamanın değerini bilin ve yönetmek için zaman kaybetmeyin,

    • Sabır ve hoşgörü doğduğunuz andan itibaren size öğretiliyor hayatınızı geri kalanında uygulayın,

    • Hatalarınızda ısrarcı olmayın, hatalarınızdan deneyimlerinizi alıp geçmişe takılı kalmayın.

    • Kendinize güvenin,

    • Güçlü yanlarınızı keşfedin,

    • Anın anlamını sorgulamak yerine yaşayın,

    • Keşfedin, her gün yeni bir bilgi edinin,

    • Yardım edin,

    • Kendinizi ve diğer insanları dinleyin,

    • Spor yapın,

    • Bedeninizi sevin ve ona zarar veren şeylerden uzak durun.

    Mutlu olmak kavram olmaktan çıkmalı hayatınızın su gibi bir ihtiyacı olduğunu hatırlayın ve yukarıda yazılı bilgileri düzenli olarak uygulayın.

    Mutlu olmak sizin elinizde, artık yönetimi devralın.

  • DEPRESYON

    DEPRESYON

    Daha önceleri severek ve kendi isteğimizle yaptığımız aktiviteleri çeşitli çevresel,hormonal ve genetik bozukluklardan dolayı yapmak istemediğimiz,zevk alamadığımız çökkünlük ve uzun süre devam eden üzgün,mutsuz,çaresiz,değersiz hissetme halidir.

    Günlük hayatta kolayca kullandığımız bu sözcük;aslında çok ciddi bir rahatsızlığa işaret eder.Rahatsızlık;sadece düşünce,davranış ve diğer insanlarla ilişkilerini değil birçok vücut fonksiyonunu da etkilemektedir.Unutulmamalıdır ki toplumda sık görülen bir rahatsızlıktır ve herkes hayatının bazı dönemlerinde bu durumla karşılaşabilir.Kişi kendisini umutsuz,karamsar,çaresiz,başarısız,suçlu,değersiz hisseder.Kişi böyle zamanlarda genellikle terapinin faydası olmayacağına inanır.Depresyon teşhisi koyabilmek için;kişinin şikayetlerinin en az 2 hafta sürüyor olması,mesleki ve sosyal hayatını etkiliyor olması gerekir.

    DEPRESYONUN BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Önceden yapılan iş ve aktivitelerden zevk almamak,duygu değişikliklerinin görülmesi,çabuk sinirlenmek,hergün sürekli olarak kendisini üzgün hissetmek,çok uyumak,uyku arasında sık uyanmak,uykusuzluk çekmek ya da az uyumak,dikkatin çabuk dağılması,bir işe motive olamamak,kişinin kendisini sürekli huzursuz,işe yaramaz ve değersiz hissetmesi,vücudun işlevlerinin azalması,cinsel isteksizlik,kişinin kendisini sürekli yorgun hissetmesi,intihar düşünceleri,yaptıklarından sürekli kendisini sorumlu tutması,karamsar olmak,gelecekle ilgili olumsuz düşünceler,geçmişte yaşanan olumsuz olayların sık sık akla gelmesi,enerjinin düşmesi,kişinin çabuk yorulması,iştah azalması,kilo kaybı ya da aşırı yeme isteği,unutkanlık,yalnızlık hissi,alınganlık da artış,düşünce yavaşlaması dolayısıyla konuşmanın yavaşlaması,artabilir ajitasyon(huzursuzluk),anksiyete(bunaltı, kaygı) düzeyinde artış depresyonun belirleyici semptomları arasındadır.

    DEPRESYON SIKLIĞI

    Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan etkenlerin belirlenmesi çalışmalarında klinik araştırmalar ayaktan izlenen hastaların %12-36 sı ile,yatarak tedavi gören hastaların %30-38’inde depresif belirtilerin geliştiğini göstermektedir.Yatan hastaların %11-26sında ise klinik anlamda depresyon tablosu gelişmektedir.1 yıllık yaygınlık ise %2.6-6.2 olarak verilmektedir.Hayat boyu risk erkekler için %3.12 kadınlar için %10.26’dır.Farklı araştırmalara göre,farklı rakamlar verilmekle birlikte tüm oranlar bu verilere yakındır.Türkiye Ruh Sağlığı Profili Çalışmasında 12 aylık depresif nöbet yaygınlığı kadınlarda %5.4, erkeklerde ise %2.3 olduğunu göstermektedir.

    DEPRESYONA YOL AÇAN ETKENLER NELERDİR?

    Madde ve alkol kötüye kullanımı

    Erken ebeveyn kaybı

    Anksiyete bozuklukları

    Kadın olmak

    Genetik yatkınlık ve beynin biyolojik dengesindeki bozukluklar

    Düşük sosyoekonomik düzey

    Boşanmış olmak

    İşşizlik

    Daha önce depresyon geçirmiş olmak

    Bazı ilaçlar

    Kişilik yapısı(mükemmeliyetçi,aşırı duygusal)

    Tıbbi hastalıklar

    Hormonal değişiklikler

    Çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel yönden kötü bir öykü geçirmiş olmak

    Evlilikte yaşanan sorunlar

    Hiç evlenmemiş olmak

    Beyin ve kalp rahatsızlıkları yaşanması

    tiroid bezi ve böbrek rahatsızlıkları yaşayanlar

    Adet dönemleri

    Hamilelik

    Doğum sonrası dönemleri yaşayanlar da depresyon daha fazla görülür.

    DEPRESYONUN,DEPRESİF BELİRTİLER İLE YASTAN FARKI NEDİR?

    Depresif belirtiler,günlük yaşam olayları sonrası kişilerin olumsuz etkilenmeleri ve buna karşı oluşturdukları kendi ve çevrelerine karşı hoşnutsuzluk duygusunun yarattığı hal ve hareketlerdir.

    Yasta ise;anksiyete(bunaltı,kaygı),kötü rüyalar,uyku sorunları,iştahsızlık gibi depresyona benzer belirtiler bulunur.Ancak belirtiler zamanla azalarak kaybolur ve hekim müdahalesi gerekmez.Depresyon da benlik saygısı azalırken,yasta bu durum yaşanmaz.

    Depresif belirtilerle farkına gelicek olursak,uyaranlar ortadan kalktığında depresif bozukluk geçicidir,depresyon ise kişinin yaşam kalitesini düşürür ve mutlaka tedavi gerektirir.

    DEPRESYONUN MESLEKİ VE SOSYAL İŞLEVSELLİK ÜZERİNDE ETKİLERİ NELERDİR?

    Depresyon ile beraber konsantre olma güçlükleri,enerji kaybı,değersizlik duyguları hem zihinsel hem de fiziksel yavaşlamalara neden olduğu için;günlük işlevleri sürdürmek oldukça güçtür,sosyal yaşama ayak uydurmak oldukça zorlayıcıdır.

    DEPRESYONUN SÜRESİ NEKADARDIR?

    Hiç tedavi edilmemiş bir kişinin depresyon atağı 6 ila 24 ay sürer.

    HERKES AYNI TİP DEPRESYON HASTASI MIDIR?

    Herkes aynı tip depresyon hastası olmaz.Depresyonun melankolik,tipik,atipik,mevsimsel tip gibi durumları vardır.Mevsimsel tipte;depresyon belirtileri,mevsim tekrarladıkça görülür.Atipik depresyonda;uyku ve iştahın artması görülürken,tipik depresyonda;iştah ve uyku azalması gibi semptomlar hastalığa eşlik eder.

    DEPRESYON BAŞARILI BİR ŞEKİLDE TEDAVİ EDİLİR Mİ?

    Bu durum kişinin,doktoruyla arasındaki sağlıklı ilişkiye bağlıdır aslında.Öncelikle verilen talimatlara uyulması,hastalığın aşılmasıyla ilgili en önemli basamaktır.Terapiler ve antidepresanlar neredeyse depresyondan bütün etkilenenlere uzun süreli yardımda bulunurlar.Bir gecede düzelme hiçbirzaman gerçekleşmez,depresyonun düzelmesi;sabır ve irade işidir.Bu da terapi için umut ve teşviktir.Bilişsel davranışçı tedaviler,kişilerarası ilişkilere yönelen psikoterapiler depresyonda oldukça yarar sağlamaktadır.

    KİŞİYE DÜŞEN GÖREVLER NELERDİR?

    Bedensel olarak aktif olunması,yatakta yatıp kalmamak

    Önceden gün planları yapmak.Mümkünse 1 gün önceden işlerini tam olarak planlayın ve plana uyun.

    Kendinize basit hedefler koyun,böylece motive olmuş olursunuz ve başarısızlıkları unutmuş olursunuz.

    Depresif düşüncelerden uzak durun.

    Yaşadığınız olumsuzlukları,etrafınızdaki insanlarla paylaşın.

    Düzenli ve sağlıklı beslenin.

    İnsanlardan soyutlanmayın.

    Arkadaşlarınızla birarada bulunun.

    Sizi üzen durumlardan kaçının.

    Yürüyüşe çıkın.

    Korku ve şiddet içerikli filmler izlemeyin.

    Sürekli gülümsemeye çalışın ve poztif olun.

    Alkolden uzak durun.