Etiket: Olaylar

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu Nedir?

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu Nedir?

    Her üç kişiden biri, hayatlarının belli bir döneminde ciddi travmatik olaylar yaşarlar. Doğal afetler, ölümcül hastalıklar, savaştan kurtulma, tecavüz, kaçırılma, rehin alma, uçak kazaları, uygun olmayan cinsel yaşantılar, yakınlarının kaybı gibi hayatımızı derinden etkileyecek olaylar başımıza geldiğinde insanın kendisine ve dünyaya olan inançlarının sarsılmasına yol açar. Bu olaylar kişide stres tepkileri oluşturur. Bu tepkiler anormal durumda verilebilecek normal tepkilerdir. Travmatik olaydan sonra da verilmesi beklenir. Ancak bu tepkiler etkisini daha da arttırarak devam ediyor ve kişinin sosyal ve günlük hayatında da işlevselliğini bozuyorsa hala bu travmatik olayları yaşıyor gibi hissedip, hatıraları anımsıyorsa, uyumakta zorluk çekiyor ve günlük aktivitelerini yerine getirmekte zorluk çekiyorsa Travma Sonrası Stres Bozukluğu olabilir.

    TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU BELİRTİLERİ NELERDİR?
    Yaşanan travmanın üzerinden belli bir süre geçtikten sonra kişi eğer travmatik olayı tekrar tekrar yaşıyorsa, aşırı titreme gibi aşırı fizyolojik uyarılmalar görülüyorsa, suçluluk veya olanlardan kendini sorumlu tutuyorsa, olumsuz inanç ve duygulara sahipse ve bu semptomlar dört haftadan uzun sürüyorsa Travma Sonrası Stres Bozukluğu belirtileridir.

    Travmatik olayların yanı sıra kişinin içsel karakter yapısı ve kalıtsallık gibi faktörler Travma sonrası stres bozukluğunun ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Düşük zeka ve düşük eğitim durumunda TSSB ile bağlantılıdır.

    Son olarak bir travma ne kadar korkutucu olursa ve ne kadar uzun sürerse, TSSB görülme olasılığı o kadar artar. Travma sonrası stres bozukluğu görülen bireylerin neredeyse yarısı birkaç ay içinde toplanırken diğerleri yılarca bu durumun zorluğunu yaşayabilir.

    TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU NASIL TEDAVİ EDİLİR?
    Travma sonrası stres bozukluğu ilaç tedavisi ve psikoterapi birlikte uygulanabilir. Tedavide kişinin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak tedavinin gidişatı hakkında bilgilendirmek önemlidir. Psikoterapötik tedaviler arasında EMDR (Eye Movement Desensitization and Reprocessing) yaklaşımı ve Bilişsel Davranışçı terapiler de uygulanabilir.

  • Emdr terapisi nedir? Nasıl uygulanır?

    EMDR, “Eye Movement Desensitization and Reprocessing” kelimelerinin baş harfi ile isimlendirilen bir terapi yöntemidir ve türkçeye “Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden işleme” olarak çevrilmiştir.

    EMDR terapisi travma, yoğun korku ve kaygı nedeniyle yaşadığımız ve etkisinden kurtulamadığımız rahatsız edici olay, anı ve huzursuzlukları anlamlandırarak etkisinden çıkmamızı ve rahatlamamızı sağlayan bir yöntemdir. EMDR büyük travmatik yaşantılar dışında bazen istenmeyen olumsuz yaşam olaylarında da uygulanabilir. Bu olaylar zihnimizde değişik şekillerde kalır ya da zaman zaman aklımıza gelir ve bize olumsuz duygular yaşatır. Bu olayların etkisinden istesek de kurtulamayız. Bu yöntemle çocukluk çağımızda veya yakın dönemde yaşamış olduğumuz ve bizi olumsuz etkileyen ancak uygun şekilde düşünüp çözemediğimiz olaylar ele alınır.

    EMDR terapisi hangi durumlarda uygulanabilir?

    EMDR temelde yoğun korku ve kaygılar için uygulansa da günümüzde bir çok psikiyatrik bozuklukta kullanılabilen bir terapidir.

    -Ani şekilde meydana gelen kriz durumlarında (aile çatışmaları, boşanma, okulda zorlayıcı yaşantılar)

    -Anksiyete ve fobilerde (toplum önünde konuşma, kedi/köpek fobisi, uçak fobisi gibi)

    -Travmatik yaşantılarda (cinsel taciz, tecavüz, araba kazası, terör eylemleri, ölüm, kayıp)

    -Tekrarlayan davranış örüntülerinde (yakın ilişkilerde zorlanma, karar vermede güçlük gibi)

    EMDR terapisinin amacı nedir?

    Günlük yaşamda ortaya çıkan sıkıntıların ve zorlanmaların azalması, rahatsızlık veren anıların uzaklaşması ya da silinmeye başlaması, olumsuz duygularda ve zorlayıcı bedensel duyumlarda azalma olması.EMDR seanslarının sonunda, yaşanan olay eskisi kadar rahatsızlık vermemeye başlar ve olayın anlamı değişir. Kişinin kendisi ile ilgili inançları daha olumlu olurken farkındalık ve başa çıkma becerilerinde artış gözlemlenir.

    EMDR terapisi nasıl uygulanır?

    EMDR terapisi sırasında iki yönlü uyaranlar verilerek beynin iki yarım küresi arasında geçiş sağlanır, böylelikle bilgi işleme ve yeni öğrenmeler kolaylaşır. Terapi sürecinde korku ve kaygı seviyesi düşük seviyelerde tutulur ve yeni bilgi işleme sürecinde hastanın bilgileri daha kontrollü ve olumlu düşünceler ile oluşturması sağlanır. Öncesinde yaşanılan yoğun kaygılı veya korkulu olaylar beynin farklı bölgelerinde değerlendirilmeye ve anlamlandırmaya başlanır.

    EMDR terapisinin en iyi sonucu verebilmesi için, terapistin yeterli bir eğitim almış ve iyi bir klinisyen olması çok önemlidir. EMDR terapisi diğer terapilere göre daha kısa sürer, ancak bu terapinin ne kadar süreceğini hastanın ruhsal durumu, yaşadığı travmanın karmaşıklığı, eşlik eden başka psikiyatrik hastalığın varlığı, hastanın psikososyal destek sistemleri belirler. Bu terapide sorunlar bazen bir seansta çözülebilmesine rağmen önerilen 3 seansta duygu ve düşüncelerin işlenmesidir. Bazen karmaşık travmalarda 8-10 seans boyunca devam edebilir.

    Hem kendi klinik deneyimlerimizden yola çıkarak hem de yapılan bilimsel araştırmaları incelediğimizde EMDR’nin etkili ve geçerli bir yöntem olduğunu görmekteyiz.

  • DUYGULARIMIZ KİMİN SORUMLULUĞUNDA?

    DUYGULARIMIZ KİMİN SORUMLULUĞUNDA?

    Beni kızdırdı!

    Sen beni üzmek zorunda mısın?

    Bugün beni çok mutlu ettin!

    Yukarıdaki cümlelere benzer cümleleri hayatımız boyunca defalarca söylemiş veya başkalarından duymuşuzdur. Bu cümlelerin en önemli ortak yanı, kişinin yaşadığı duygu durumundan karşısındaki kişileri sorumlu tutması. Şimdi gelin birlikte bu cümleler ve cümlelerin dayandığı düşünce yapısını biraz ele alalım.

    16 yıllık meslek yaşantım boyunca yaptığım danışmalarda kişilerin en büyük çıkmazlarından birinin, duygularının ve davranışlarının sorumluluğunu dış çevreye yüklemeleri olduğunu gördüm. Üzüntünden sevince, kızgınlıktan rahatlığa kadar yaşanan pek çok duygunun sorumluluğu çoğunlukla dışarıda aranmış ve bu arayış kişiyi çaresizliğe itmiştir. Çaresizliğin nedeni ise duygu yönetimini başkasının yetkisine bırakmış olması.

    Bu durumu bir örnekle izah edeyim. Kişi hissettiği duygunun dayanak noktasını kendi dışındaki birine yüklerse, duygu yönetimini o kişiye devretmiş olmaz mı? Örneğin arkadaşının onu üzdüğünü söyleyen bir kişinin, üzüntü duygusundan arınıp mutlu olabilmesi için neye ihtiyacı vardır? Arkadaşının onu mutlu etmesine!

    Mutluluğu başkasının davranışına endekslemek, aynı zamanda bir çaresizliğin göstergesi değil midir? Çünkü mutlu olmak için başkasının davranışlarını değiştirmesini ve isteklerine uygun davranmasını beklemek gerekmektedir. Peki ya beklenen o değişim gerçekleşmezse?

    Bir de olayı tersinden düşünelim. Bizim duygularımızı belirleyen kişinin başkaları olduğunu düşünüyorsak, aynı şekilde kendi davranışlarımızın da başkalarının duygularını belirlediğini kabul etmemiz gerekir. Öyle ya! Eğer başkaları davranışları ile bizim duygularımızı belirliyorsa, yani başkalarını yaptıkları bizi üzüyor, mutlu ediyor, öfkelendiriyorsa; bizim de davranışlarımız aynı şekilde başkalarını mutlu ediyor, üzüyor veya öfkelendiriyor olmalı. Tüm bu anlatılanları doğru kabul edecek olursak; şöyle bir sonuçla karşı karşıya kalmış oluyoruz. Başkaları bizim davranışlarımızı belirlerken ve yönetirken, biz de aynı şekilde başkalarının duygularını belirleme ve yönetme gücünü kendimizde görmüş oluyoruz.

    Duygularımızın ve davranışlarımızın nedenini kendi dışımızdaki olaylarda ve kişilerde aramayı ve onları sorumlu tutarak yaşamayı öğrendiğimiz için duygularımızın, davranışlarımızın sorumluluğunu üstlenmekte zorlanıyoruz.

    Oysa bu düşünce tarzı gerçekçi bir düşünce tarzı değildir.

    Şöyle söylediğinizi duyar gibiyim. Peki olayların veya kişilerin yaşadığımız duygular üzerinde hiç mi sorumluluğu yok? Elbette ki onların düşüncelerimizin başlamasına vesile olmak gibi bir etkisi var ama sadece bu kadar.

    Duygularımızı belirleyen şey ne olayın kendisidir ne de bizim dışımızdaki kişilerin davranışlarıdır. Duygularımızı belirleyen ana etken, düşüncelerimiz ve olayları yorumlama şeklimizdir. Örneğin hava güneşli olduğu için temizlik yapmayı düşünen bir ev hanımı yağmur yağdığı için bu durum karşısında üzüntü hissedebilir. Uzun zamandır yağmur bekleyen bir çiftçi ise yağmur yağması karşısında büyük sevinç yaşayabilir. Yağmur yağma olayı ev hanımı için üzüntü duygusuna vesile edilirken, çiftçi için sevinç duygusuna vesile edilmektedir. Yani yağmurun kendisi üzüntü veya sevinç nedeni değildir. Yağmurla ilgili kişilerin zihinlerinde kurdukları düşünceler duygularının ortaya çıkmasını belirleyen ana etkendir.

    Daha uç bir örnek vermek gerekirse, sokak ortasında eşine fiziksel şiddet uygulayan bir erkek olduğunu düşünelim. Bu olaya şahit olan 4 farklı kişi olduğunu varsayalım. Birinci kişi, erkeğe şiddet uygulayan kişiye engel olmaya çalışıyor. İkinci kişi, oradan hızlı bir şekilde uzaklaşıyor. Üçüncü kişi polisi arayarak durumu bildiriyor. Dördüncü kişi ise olup biteni sadece seyrediyor.

    Yukarıdaki olaya tanıklık eden kişilerin davranışlarındaki farklılığı gördük. Gelin şimdi de bu 4 kişinin duygularını inceleyelim. Şiddet uygulayan kişiye engel olmaya çalışan birinci kişinin hissedeceği duygu muhtemelen öfke ve kızgınlıktır. Oradan hızla uzaklaşan ikinci kişinin duygusu korku, polisi arayan üçüncü kişinin duygusu sorumluluk, olayı sadece izleyen kişinin duygusu ise umursamazlık ve meraktır.

    Örneklerde anlatıldığı üzere olaylar kişilerin duygularını ve davranışlarını belirleyen ana etkenler değillerdir. Öyle olsaydı aynı olay karşısında herkesin aynı duyguları hissetmesi ve aynı davranışları yapması gerekirdi. Örneklerde gördüğümüz gibi iki olay karşısında da kişilerin duyguları ve tepkileri farklı olmuştur. Peki nasıl oluyor da aynı olaya tanıklık eden kişilerin davranışları ve duyguları bu kadar farklı olabiliyor? Çünkü kişilerin olaya ilişkin zihinlerindeki yorumlamaları ve düşünce tarzları birbirinden farklı. Yukarıdaki şiddet olayına tanıklık eden kişilerin düşünce şekillerini incelediğimizde birinci kişinin; şiddetin olumsuz bir durum olduğu ve engel olunması gerektiği düşüncesine, ikinci kişinin; şiddet ortamının tehlikeli olduğu ve uzaklaşmak gerektiği düşüncesine, üçüncü kişinin; şiddet olaylarını ilgili mercilere bildirmek gerektiği düşüncesine, dördüncü kişinin de etliye sütlüye karışmamak ve kim ne yapıyorsa yapsın müdahale etmemek gerektiği düşüncesine sahip olduklarını söyleyebiliriz.

    Özet olarak, yaşanan olaylar bizim düşünce ve yorumlamalarımızın başlamasına sebep olan vesilelerdir. Duygu ve davranışlarımızın sorumlusu veya nedeni değildir.

    Yazımı Montaigne’e ait şu sözlerle noktalamak istiyorum. “ İnsanı mutsuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki düşüncelerdir.”

  • STRES İLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI

    STRES İLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI

    Stres; biyokimyasal, fizyolojik, bilişsel ve davranış değişiklikleri meydana getirebilen negatif duygusal deneyimdir. Bu etkiler olaylar ve değişen bu olaylara uyum sağlamaya göre değişiklik gösterir. Stres etkenleri çeşitli olmakla birlikte bazı insanları strese sokan faktörler bazı insanları etkilemeyebilir. Burada belirtmemiz gereken bir husus ise az stresin de zorluk yaratabildiğidir.

    Strese karşı verilen tepkiler stresle başa çıkmak için oluşan bilinçli çabalardır. Strese karşı verilen tepkilere ne sebep olur, kontrolü mümkün müdür, ne derece tehdit edici olduğu üzerinde durulması gereken hususlardır. Aynı zamanda stresin fizyolojisi(SAM) şu şekilde açıklanmıştır; sempatik-adrenomedüller sinir sistemi, Cannon’ın “Mücadele et ya da kaç” tepkisi, sempatik uyarım dışavurumu( böbreküstü bezlerinde katekolamine doğru salgı oluşumu), etkileri:kan basıncı ve kalp atış hızında artış, periferik kan damarlarında tıkanıklık, terlemede artış. (HPA ekseni); Selye’s Genel Uyum Sendromu, Hipotalamus salgıları, adrenal korteks uyarımı.

    Stresin iç ve dış kaynaklı etkenleri üzerinde durulur, iç faktörler olumsuz düşünmek, yüksek beklenti, kabullenmeme gibi örneklendirilirken, dış faktörler iş hayatıyla ilgili sorunlar, sürekli sağlık sorunları, temel yaşam değişiklikleri, manevi problemler örnekleri verilir.

    Stres değerlendirilmesinde alınabilecek önlemler arasında şunlar gösterilebilir: stres etkenlerinin ve hayata getirdiği değişimlerin öz bildirimleri, stres altındayken gösterilen görev performansı ölçümleri, nabız ve kan basıncı gibi fizyolojik değişimlere karşı önlemler ve de olayları stresli hale getiren biyokimyasal belirleyicilik. Önlemlerden bahsederken şu belirtilmiştir ki ne zaman stres altında olduğumuzu bilmeyi alışkanlık haline getirirsek ve vücudumuzun nasıl tepki verdiğini bilirsek önceden harekete geçer ve stres seviyesini düşürebilir, stres etkenlerini kontrol altında tutabiliriz.

    Bazı durumlar ve faktörler aşılması güç bir stres halini beraberinde getirebilir. Fakat stresle başa çıkmanın etkili yolları da vardır: Hayır demeyi öğrenmek, altından kalkamayacağınız sorumlulukları almamak, duygularınızı ifade etmek, stres etkenlerini güven veren insanlarla paylaşmak, dinlenmeye zaman ayırmak, meditasyon ve derin nefes gibi kas gevşetici aktivitelerde bulunmak,spor yapmak, geçirdiğiniz günün pozitif yanlarına odaklanıp onları liste haline getirmek, günde 3 çeşit yemek içeren sağlıklı bir diyet uygulamak, okumak, müzik dinlemek, evcil hayvan beslemek gibi zevk alınacak aktivitelere yönelmek, pozitif ve destekleyici insanlarla zaman geçirmek, gülmek,uykunuzu almak gibi.

    Çocuk Gelişimi Ulusal Bilim Konseyi’nin mevcut araştırmalara dayanarak belirlediği üç şiddet türü ve tanımları kısaca şöyledir: Pozitif stres, kısa süreli istenmeyen olaylar sonucu oluşan strestir, stresin bu türü normal karşılanır ve bununla baş edebilmeyi öğrenmek gelişim sürecinin önemli bir parçasıdır. Tolere edilebilir stres, istenmeyen olayların yine kısa süreli fakat daha yoğun bir şekilde yaşanmasıdır. Pozitif stres çocuk gelişimine katkıda bulunabilir fakat eğer çocuk destekten mahrumsa, kabul edilebilir stres toksik strese dönüşebilir ve uzun vadede sağlık sorunlarına yol açabilir. Toksik stresin kaynağı çocuklara gösterilen kötü muamele önemli bir halk sağlığı problemidir. Çocuklar stresin bu türüyle tek başlarına savaşamazlar ve beyin gelişiminde kalıcı değişikliklere neden olabilir. Toksik stresin olumsuz etkileri yalnızca ebeveyn desteğiyle azaltılabilir.

    Araştırmalar çocukluk çağlarında yaşanan stresin yetişkinlik hayatını da etkilediğini gösteriyor. Olumsuz Çocukluk Deneyimleri Çalışmaları bu konuda özellikle dikkate alınması gereken çalışmalardandır çünkü 1)çocuk istismarı, ihmal ve yakın şiddete maruz kalma gibi stres etkenlerine bağlı şiddeti ve 2) yetişkinlikteki olumsuz davranışları ve sağlık problemlerini göstermektedir.

    Çocuklara kötü muamele edilmesinin de içinde bulunduğu toksik stresin erken tanı ve tedavisi, uzun vadede sağlığı ve davranışları olumsuz etkileyen etmenleri azaltır. Çocuklarlarla sıklıkla iletişim içinde bulunan bakıcılar, öğretmenler ve diğer yetişkinler travmatik çocukluk deneyimleri bulunan çocukları belirlemek ve onlarla ilgilenmek için durumlarıyla ilgili bilgi sahibi olmalıdırlar.

  • YENİ YILA GİRERKEN 10 ADIMDA ZİHİNSEL DETOKS

    YENİ YILA GİRERKEN 10 ADIMDA ZİHİNSEL DETOKS

    Yeni bir yıla girmemize sayılı günler kala, çoğu insan kendi kendine geçmiş yılın değerlendirmesini yaparken bir yandan da yeni yılla ile ilgili yeni kararlar alır. Yeni bir yıla girerken düşünce hatalarımızı tespit etmek ve onları geride bırakmaya çalışmak, bir anlamda zihinsel anlamda detoks yapmak mümkün.Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır yeni yılda ruhumuzu yenilemek için tüyolar verdi.

    1-FİLTRELEME
    Resmin tümünü görmek yerine olaylarda sadece olumsuzlara odaklanıp olumluları dışlamayı bırakın. Canınızı sıkan bir şey yaşadığınızda tıpkı adil bir yargıç gibi olayı olumlu- olumsuz bütünüyle görmeye çalışın.

    2-YA HEP YA HİÇ
    Olayları ve kişileri “ya iyi ya kötüdür” “ya siyahtır ya beyazdır” gibi kutupsallaştırmayın.

    3-AŞIRI GENELLEME
    Tek bir olumsuz kanıttan tüme genelleme yapmayın ya da kendinizden beklentinizi tek bir olumsuz kanıtla oluşturmayın. “Bir kez bir şey yolunda gitmezse hep aksilik olacaktır” gibi aşırı genelleyici düşünceleri bir tarafa bırakın.

    4-AKIL OKUMA
    Başkalarının aklını okumaktan vazgeçin. Özellikle başkalarının size karşı ne hissettiklerini, ne düşündüklerini kesin olarak bildiğinize inanıyorsanız; akıl okuyorsunuz demektir. Konu başkalarının düşünce ve duyguları olduğunda mutlaka hata payı vardır unutmayın.

    5-FELAKETLEŞTİRME
    Gelecekle ilgili devamlı olumsuz tahminler yapıyorsanız, sürekli felaketi bekliyorsanız ya da “ya şöyle olursa” diye felaket senaryoları yazıyorsanız, olayları değerlendirirken abartılı yorumlara gidiyorsunuz demektir. Geçmişte de olmasından korktuğunuz ama bir sekilde hiç gerçekleşmemiş ya da gerçekleşse bile baş edebildiğiniz olayları aklınıza getirin. Böylece kötü senaryoların sizi korkutmasına izin vermeyin. Unutmayın, hayatta bazı olaylar için baştan önlem alamayız. Önce gerçekleşmesi gerekir.

    6-KİŞİSELLEŞTİRME
    Farklı nedenleri dikkate almadan insanların sözel ya da sözsüz davranışlarının nedenini kendinize yükleyerek, olayları kişiselleştirmeyin.

    7-DUYGULARA GÖRE MANTIK YÜRÜTME
    Duygularınızın gerçeği aksettirdiği doğru değildir. Baş edemeyeceğinize inanıyor olabilirsiniz ama bu baş edemeyeceğinizi göstermez.

    8- -MELİ/-MALI
    Kendiniz ve diğerleri için geliştirdiğiniz “meli ve malı” ile biten kurallardan vazgeçmeye çalışın.“Böyle olmamalıyım” yerine ”böyle olmak istemiyorum” diye düşünmeye çalışmak, değişimi daha hızlandıran bir düşünce şeklidir. Bir olayla ilgili kuralcı düşüncelerinizi farkettiğinizde bunları esnetmeye çalışın.

    9-ETİKETLEME
    Kendinizi ve diğerlerini yargılayıcı ve olumsuz sıfatlarla etiketlemekten vazgeçin.

    10- OLUMLUYU GEÇERSİZ KILMA
    Kendi kendinize olumlu işlerin ya da yaşantıların geçersiz olduğunu söylemekten vazgeçin. Her daim; başarılarınızı “dışsal ve değişebilir” durumlara (yüksek not aldım çünkü sınav kolaydı gibi) ; başarısızlıklarınızı ise “içsel ve değişmez” özelliklere ( zekam yetmediği için zorlanıyorum) bağlıyorsanız olumluyu geçersiz kılıyorsunuz demektir.

  • ACI HATIRA TRAVMA

    ACI HATIRA TRAVMA

    İçinde bulunduğumuz son yüzyılda ve özellikle son yıllarda insanların hayatını

    kolaylaştıracak birçok önemli gelişmenin yanında savaşlar doğal afetler gibi olumsuz etkileri

    olan olaylarda yaşanmıştır. Bu olumsuz olaylar insanlar üzerinde psikolojik travmaya yol

    açmıştır. APA ’nın tanımına göre psikolojik travma, travmatik yaşantılar, ölün tehdidi ya da

    gerçek bir ölüm durumu oluşturan, insanların vücut bütünlüğüne yönelik bir tehdit oluşturan,

    kişinin kendi yaşantısı veya tanık olduğu olaylardır (1994). Pearlman & saakvitne ‘nin

    tanımına baktığımızda travma insanların fiziksel bütünlüğünü, yaşamsal faaliyetlerini tehdit

    eden ve duygusal anlamda bu durumla baş etmekte zorlandığı yaşanmış olaylar ve durulardır

    (1995).

    Psikolojik travma oluşumlarına göre ikiye ayrılır. Bunlardan ilki doğal yollarla oluşan

    insan etkisinin olmadığı deprem, sel vb. doğal afetlerdir. İkincisi ise insanların oluşturduğu

    travmalardır. Bu ikinci kısımda kendi arasında ikiye ayrılır. Bunlardan ilki kaza yoluyla

    oluşan trafik, nükleer, uçak tren gibi kazalardır. İkincisi ise bilerek ve belli bir amaç

    doğrultusunda yapılan tecavüz, soykırım, savaşlar, işkence ve terör olayları gibi olaylardır.

    Travma Kişisel Bir Olgudur

    Aynı olayı yaşayan farklı bireyler bu olaydan farklı duygular ve etkiler yaşayabilir. Bu

    olayı yaşayan bazı bireyler için bu durum travma iken bazıları için olmayabilir. Olayın

    travmatik olup olmaması kişinin algılayışına, duygu ve düşüncelerini ne kadar olumsuz

    etkilediğine kişinin o olaya yüklediği anlama bağlıdır.

    Olayın kişi tarafından algılanışı farklı olsa da eğer bir travma yaratıyorsa bu kişinin dili,

    dini, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun gösterdiği davranış, mimik, hisler, döngü ve tepki aynı

    olur. Bu aynı tepkiler psikolojinin uluslararası bir dili olduğunun göstergesidir.

    Travmaya Yönelik Tepkiler

    Duygusal tepkiler: Kişi travmatik bir olaya maruz kalmışsa yoğun stres altında

    olduğundan ortaya çıkan korku, üzüntü, karamsarlık, şok hali, suçluluk, çaresizlik, endişe,

    değersizlik, yabancılık, yalnızlık gibi duygusal durumların ilk iki hafta içinde görülmesi

    normaldir. Bu durum iki haftadan fazla devam ederse psikolojik bir soruna işaret edebilir.

    Fiziksel tepkiler: Kişi yoğun stres altında bulunduğunda vücudunun sempatik ve

    parasempatik sistemine bağlı olarak baş ağrısı, mide bulantısı, kalpta ve boğazda sıkışmalar,

    iştahın artması veya azalması buna bağlı kilo kaybı/artışı, uyku problemleri, titreme vb.

    durumlar ortaya çıkar.

    Zihinsel tepkiler: Kişi yoğun stres altında zihnini büyük kısmının olaya

    odaklanmasından dolayı zihnini etkin kullanamamasına bağlı olarak zaman/ mekan algısında

    düşüklük, hafıza problemleri, kafa karışıklığı, şaşkınlık, dalgınlık vb. tepkiler gözlemlenir.

    Davranışşal tepkiler: Olaya bağlı yoğun stres durumlarında kişi evde, okulda, işteki

    arkadaşlık, eş, ebeveyn gibi rol ilişkilerinde güvensizlik, tedirginlik, içe kapanma, kendini

    yalnız ve reddedilmiş hissetme, ön yargılı davranışlarda artış ve bunu sürekli kontrol etme

    ihtiyacı olarak özetlenebilir.

    Travma Sonrası Bireyin Yaşadığı Duygular

    Travmatik olay sonrasında kişide üç ana duygu yaşanmaktadır. Bunlar :

    1) Bir kısmı sorumlulara ancak büyük bir kısmı hedefe yönlendirilmiş yoğun öfke

    duygusu,

    2) Eğer olayda bir kayıp yaşanmışsa buna ilişkin yoğun üzüntü durumu,

    3) Olayın tekrar yaşanabileceğine ilişkin yoğun korku hissi.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)

    Travmanın tanımına tekrar bakacak olursak kişi ölüm ya da ölüm tehdidi, vücut

    bütünlüğüne yönelik bir tehdit olaylarını kendisi yaşamış ya da böyle bir olaya şahit olmuştur.

    Kişi bu duruma karşı aşırı korku, çaresizlik veya dehşete düşme duygularıyla tepki vermiştir.

    Yapılan araştırmalara göre travmatik olaydan sonra TSSB ‘ye yakalanma oranı bazı

    farklılıklar gösteriyor: kadınlar erkelerden 2-3 kat daha fazla, geçmişte psikolojik sorunlar

    yaşayanlar yaşamayanlara göre, yakınlarında psikolojik sorun yaşamış ya da yaşayanlar

    olmayanlara göre daha fazla risk altındadır.

    TSSSB Belirtileri

    Travmatik olaylara maruz kalan her üç kişiden ikisi bu olayı hafif düzeyde bir stresle

    atlatabilmesine rağmen bu üç kişiden biri TSSB habercisi olabilecek daha yoğun stres

    tepkileri yaşamaktadır. TSSB belirtilerini maddeler halinde verecek olursak:

    1) Olayla ilgili hatıralar sık sık göz önüne gelir,

    2) Olayla ilgili sık tekrar eden kabuslar görülür,

    3) Bazen olayı yeniden yaşıyormuş hissine kapılır ve o şekilde davranışlar gösterir.

    4) Olayı hatırlatan en ufak ayrıntıda bile aşırı tepkiler verilir,

    5) Olay anının önemli bir bölümü unutulur,

    6) Olaydan önceki hayatında yaptığı, ilgi duyduğu ve zevk aldığı herşeye karşı önemli

    bir şekilde ilgi azalır,

    7) Etrafındaki insanlardan uzaklaşma ve yabancılaşma hissedilir.

    Bu belirtilerin 1 aya kadar yaşanması normal sayılırken bu süreden fazla devam etmesi bunun

    yanında kişinin sosyal ve mesleki hayatında bozulmalar ve uyku problemleri birkaç geceden

    fazla devam ederse psikolojik desteğe ihtiyaç vardır.

    TSSB Riski Oluşturan Faktörler

    Yapılan araştırmalara göre kişinin travmatik olaydan önce yaşamış olduğu benzer

    olayların olması ya da farklı stres oluşturan durumların içinde bulunması TSSB riskini

    arttırıyor. Bunun nedeni geçmişte olan olayların tekrar alevlenmesidir. Bunun haricinde

    belirlenen risk faktörleri ise şunlardır:

    Olayı doğrudan kendisinin yaşamış olması,

    Oluşumuna göre ikinci grupta yer alan insan eliyle yapılan travmatik olaya maruz kalınması,

    Kadın, bekar, dul, çocuk ve yaşlı gibi daha mücadele imkanı az olan gruplar,

    Tıbbi, psikolojik ve sosyal yardım ve destek kuluşlarına ulaşamamak ,

    Düşük sosyo-ekonomik düzey,

    Kişinin kendisinin ya da ailesinin geçmişinde psikolojik ya da psikiyatrik sorunlar bulunması

    vb. TSSB’ye yakalanma riskini arttırmaktadır.

    Yapılan ilginç bir araştırma ise travmatik bir olay yaşayan kişinin beklenenin aksine aynı

    travmatik olay oluşturacak olayları ve durumları oluşturacak ya da oluşması ihtimal yer,

    zaman, kişi gibi ögelerin olduğu bir döngü içine girer. Bu bilinçli olarak yapılan bir durum

    olmamasına karşın kişinin bilinç altında buna iten nedenin hikayenin sonunu değiştirme

    isteğin duymasıdır. Geçmişte kontrol edemediği durumu kontrol altına alma gayretiyle aynı

    travmatik olayın içine girerek sürekli bir döngü oluşturur.

    Bireylerin TSSB İle Mücadele Etmek İçin Başvurdukları Sağlıksız Yollar

    1) Alkol ve madde gibi bağımlılıklar

    2) Tehlike oluşturacak cinsel ilişki

    3) Şiddet

    4) Kendine ve çevresine zarar verici davranışlar

    5) Aşırı ya da hiç yemek yememe davranışları

    TSSB İçin Öneriler

    Birey olaydan sonra yaşanan ve uzun süren, rahatsızlık veren duygu ve düşüncelerden

    kurtulmak istemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki bu süreç öyle hemen olacak bir süreç

    değildir. Uzun zor ve acılı bir dönemdir. Bu dönemin aşamaları şöyledir:

    1) Kabul: Kişi yaşananları inkar eder ya da düşünceleri bloke ederse iyileşme olmaz.

    Bunun için bireyin öncelikle TSSB ‘yi ve olayı kabul etmesidir.

    2) Terapi: Öncelikten sonra önem sırasına gelirsek atılması gereken en önemli adım bir

    psikolojik danışmaya/ terapiye gitmektir. Bu süreçte danışman/terapist bireyle tam

    anlamıyla empatik bir bağ kurabilirse kişin tüm hayatı olumlu yönde değişebilir.

    3) Hassasiyet azaltma: Terapiye başladıktan sonra çok duygusal ve acılı bir süreç

    fakat yaşanması gereken yüzleşmeye başlanır.

    4) Yeniden işleme: terapistin yardımıyla yeniden canlandırma aşamasıyla beyin

    yeniden işlenerek olumsuz düşünce şekli değiştirilmeye çalışılır.

    5) Yeniden yapılandırma: Kişi bu dönemde yalnızlaşma içine girmiştir ve bu

    şekilde yaşamak doğru olmadığından hayatına ona iyi gelecek aktiviteler eklenir.

    6) Stresi azaltma: Stresi azaltmak için meditasyon, yoga, nefes egzersizleri gibi

    teknikler kullanılır.

    7) Kokularla yüzleşme: Yeniden yapılandırma süreciyle birlikte tekrarlayan

    korkular gözlemlenebilir.

    8) Zamana bırakma: En başta da belirtildiği gibi bu bir süreçtir. Bir gecede iyileşme

    beklenmemelidir.

  • Depresyon ve bilişsel davranışçı terapi

    Depresyon ve bilişsel davranışçı terapi

    Depresyon ;duygusal, bilişsel, davranışsal ve somatik belirtilerle kendini gösteren; bunun sonucunda bireyde çökkün bir ruh haline, bireyin davranışsal etkinliklerinde bir azalmaya, zihinsel etkinliklerde bazı değişikliklere ve yer yer bedensel bazı yakınmalara neden olan; şiddeti bireyden bireye değişebilen bir duygudurum bozukluğu olarak tanımlanabilir (Amerikan Psikiyatri Birliği 1994; Kennedy vd. 1998; Tuğrul ve Sayılgan 1997).

    Depresyonun etiyolojisine bakıldığında, psikososyal risk faktörlerinin çok önemli bir rolü olduğu görülmektedir. Bu faktörler kişinin kendi depresyon geçmişi, kendine özgü kişilik özellikleri, herhangi bir yakının kaybı, düşük sosyoekonomik düzey, yetersiz sosyal çevre, olumsuz yaşam olayları, madde kullanımı ya da anksiyete gibi bir başka bozukluğun varlığı olarak sıralanabilir. Ancak bu faktörlerin her bireyde depresyona yol açacağı söylenememektedir (Kennedy vd. 1998).

    Depresyon, “psikiyatrinin soğuk algınlığı” denebilecek kadar yaygın bir bozukluktur (Fennel 1989). Moore’a (1997) göre, depresyonun genel popülasyonda yaşam boyu riski %10 ile %20 arasında değişmektedir. Dobson ve Jackman-Cram (1996) ise her yıl dünyada 100 milyondan fazla insanın klinik olarak anlamlı düzeyde depresyona maruz kaldığını ve bu rakamın giderek yükseldiğini ileri sürmektedirler.

    Depresyon bulguları 4 durum açısından değerlendirilir;

    Davranışsal: Etkinlik düzeyinde düşme, sosyal ilişkilerde azalma

    Motivasyonel: ilgi ve istek kaybı Bilişsel: Konsantrasyon güçlüğü, kararsızlık, intihar düşünceleri

    Duygusal: Üzüntü, anksiyete, suçluluk, utanç

    Somatik: Uykusuzluk, iştahsızlık

    (Fennel, 1989).

    Bireyin birtakım erken yaşantıları, kişide kendisi ve dünya ile ilgili birtakım işlevsel olmayan şemalar oluşmasına neden olmaktadır. Oluşan bu şemalar daha sonraki yaşamda bireyin dünyaya bakışını ve davranışlarını yönlendirmesini sağlamaktadır. Her insanda birtakım şemalar gelişmektedir. Bunun amacı, bireyin çevresini ve yaşantılarını anlamlandırmasıdır. Ancak, bazen bazı şemalar oldukça katı, aşırı uçlarda, değişime dirençli ve işlevsel değildirler. Bu tarzda gelişen şemalar, kritik olaylar tarafından etkinleştirildiklerinde, bireyde çok yoğun olumsuz otomatik düşüncelere neden olmaktadırlar. Burada unutulmaması gereken bir konu, bireyin yukarıda belirtilen kişilik özelliklerinin bu olaylar karşısında depresyona yatkın olup olmadığıdır.

    Olumsuz otomatik düşünceler de depresyon belirtilerine neden olmaktadır. Bu aşamadan sonra depresyon belirtisiyle olumsuz otomatik düşünceler sürekli olarak birbirlerini etkilemektedirler. Başka bir deyişle, depresyon geliştikçe olumsuz otomatik düşüncelerin sıklığı ve şiddeti artmakta, mantıklı düşünce azalmaktadır; otomatik düşüncelerin sıklı­ğı ve şiddeti arttıkça da depresif belirtilerin sıklığı ve şiddeti artmaktadır. Böylece bir sürekli etkileşim oluşmaktadır (Fennel 1989; Savaşır 1996).

    Örneğin, küçük yaşta kardeşini kaybeden bir kişide, sosyotropik kişilik özelliğinin de etkisiyle, “Arkadaşlarımın dediklerini yapmazsam beni sevmeyecekler” gibi bir ara inanç gelişebilir. Daha sonra kişi, çocuğunun ölümü gibi kritik bir olay yaşadığında, tüm bunlardan kendini sorumlu tutarak, “Allah kahretsin, bütün bunlar benim suçum”, “Ben salağın tekiyim”, “Sonsuza dek hata yapacağım” şeklinde olumsuz otomatik düşünceler geliştirebilir. Bu olayların üst üste gelmesi sonucunda, kişide oluşan olumsuz otomatik düşünceler, kendini depresif belirti olarak gösterebilir. Bu belirtiler, aktivite düzeyinde düşme, sosyal ilişkilerde azalma gibi davranışsal; karasızlık, intihar düşünceleri gibi bilişsel; suçluluk, utanç gibi duygusal ya da uykusuzluk, iştahsızlık gibi somatik boyutlarda yaşanabilir. Bu belirtiler de yeniden olumsuz otomatik düşüncelere dönüşebilir. Aktivite düzeyinde düşme olan kişi, “Hiçbir işe yaramıyorum”; kararsızlık yaşayan kişi, “Ne yapacağımı bilmiyorum”; suçluluk duygusu yaşayan kişi “Bütün bunlar benim suçum” gibi olumsuz otomatik düşünceler geliştirebilir.

    Örnekte de görüldüğü gibi, depresyondaki kişilerin olumsuz otomatik düşünceleri ve depresif belirtileri arasında sürekli bir döngü yaşanmaktadır. Depresyonun bilişsel terapisinde, bu döngüyle uyumlu olarak, hastaya duyguların düşünceleri, düşüncelerin de davranışları nasıl etkilediği gösterilerek; hastanın olumsuz otomatik düşüncelerini tanı­ması ve bunları değiştirmesi amaçlanmaktadır.

    Özetle söylemek gerekirse, depresyonun oluşumunda kuramın dört temel öğesi (bilişsel üçlü, olumsuz otomatik düşünceler, bilişsel çarpıtmalar, işlevsel olmayan şemalar), bu öğeler arasındaki etkileşimler, yatkınlık oluşturan kişilik özellikleri ve bu yatkınlığı ateş­leyecek olaylar etkili olmaktadır.

    Kaynakça: (Sosyal Bilimler Dergisi 2000-2001)
     

  • GEÇMİŞTE YAŞANAN KÖTÜ ANILARLA BAŞ ETME; GEÇMİŞİNİZ BUGÜNÜ  ENGELLEMESİN

    GEÇMİŞTE YAŞANAN KÖTÜ ANILARLA BAŞ ETME; GEÇMİŞİNİZ BUGÜNÜ ENGELLEMESİN

    “Geçmişte yaşadığım olayları unutamıyorum”

    “En mutlu olduğum zamanlarda aklıma geçmişim geliyor, keyfim kaçıyor”

    “Geçmişime takılıp kaldım, olanları affedemiyorum” diyenlerdenseniz, bu yazı tam size göre…

    Geçmişte yaşadığımız kötü olaylar öyle kolayca aklımızdan silinip gitmez. Hatta bu olayları “unutmaya çalışmak” onları daha fazla hatırlamamıza neden olur. Bu olaylar geceleri uykumuzu kaçırıyor, günlük işlevselliğimizi bozuyor veya “an”a odaklanmamızı zorlaştırıyorsa bir “takıntı hastalığı”ndan bahsetmek bile mümkündür.

    Geçmişte yaşanılan kötü olayları hatırlamak aynı zamanda öfke, kin, suçluluk, pişmanlık, üzüntü gibi pek çok olumsuz duygunun bizi ziyaret etmesine neden olur.

    Kabul etmek gerekir ki, hayatın her anında muhakkak bizde negatif duygular oluşturacak kötü sürprizler ve olaylarla karşılaşacağız. Kötü durumların olmasını engelleyemiyorsak ne yapabiliriz? Öncelikle söylemeliyim ki önemli olan olayın “kendisi” değil, onu nasıl “algıladığımız”dır. Sonuçta her türlü kötü yaşanmışlık bizde derin ve acı izler bıraktığı gibi aynı zamanda bizi güçlendirir de. Depremde yıkılan bir binanın yerine, yıkılmış evden çok daha sağlam bir ev dikilir. İnşa edilmiş bu yeni ev, artık gelecek olan depremlere karşı hazırdır. İşte hayat da böyledir, yaşadığımız acılar bize ders verir, aynı hataları tekrar yapmamamızı sağlar. Daha olgun, daha dik ve tecrübeli olmamıza zemin hazırlar.

    Bu acılara takılmadan nasıl atlatır da günlük hayatımıza devam ederiz?

    -İlk aşama yaşadığımız olayı kabul etmek ile başlar. Kabul etmek, onaylamak anlamına gelmez. Kabul etmek; hatalar için sorumluluğu almak, hayatla barışmak, olgunlaşmak, kötü sürprizlere hazırlıklı olmaktır aynı zamanda. Geriye dönmek, olayı tekrar değiştirmek mümkün olmadığından; kabullenmek bizi daha iyi hissettirir ve gerçekle bağdaştırır.

    -İkinci olarak yapacağımız şey olayla ilgili algılarımızı düzenlemektir. Olayı, olayın olduğu zamandaki halimiz, yaşımız, ortamımız, yaşadıklarımız ile değerlendirmemiz gerekir. “O zamanda yapılacak en iyi şey boşanmaktı” şeklinde düşünmek; hem durumu daha gerçekçi yorumlamanıza hem kendinize haksızlık etmemenize neden olur.

    -Bir sonraki adım “kontrol” kavramı üzerine düşünmektir. Eğer kontrol edemediğiniz bir durumdan dolayı acı çektiyseniz (kaldırımda yürürken araba çarpması gibi), sorumluluğun ve hatanın sizde olmadığı, yaşam üzerinde kontrol sağlamanın zor olduğu üzerine düşünebilirsiniz.

    Bütün bu adımları yapmakta zorlanıyor ya da kendinizi yapamayacak güçte hissediyorsanız, derhal bir uzmandan yardım alın ve geçmişteki acılarınızla yüzleşin..