Etiket: Olay

  • Sınav Kaygımı “Bilişsel Terapi Yöntemleri” ile Nasıl Yenebilirim?

    Sınav Kaygımı “Bilişsel Terapi Yöntemleri” ile Nasıl Yenebilirim?

    Sınav kaygısı, öğrenilen bilgilerin sınav esnasında etkili bir biçimde kullanılmasını engelleyen, dolayısıyla başarının düşmesine neden olan bir kaygıdır. Sınav anında hissedilebileceği gibi haftalar, hatta aylar öncesinde de hissedilebilir.

    Peki, bu kaygı kendini nasıl gösteriyor? Ve sınav kaygısı yaşadığımızın işaretleri neler?

    Sınavı düşündüğünüz anda elleriniz titriyor, kalp atışlarınız hızlanıyor, nefes alış veriş sıklığınız artıyorsa kaygılarınız devrede demektir. Ya da o an yaptığınız herhangi bir şeye odaklanmakta problem yaşıyor, sınav anında okuduğunuz soruyu anlamakta zorlanıyorsanız veya da bir konuya çalışırken dikkatinizi toplamakta güçlük çekiyorsanız, siz de sınav kaygı kaygısı yaşıyor olabilirsiniz.

    Hepimiz kaygı doğuracak durumla ya da olayla karşılaştığımızda doğal olarak kaygımızı azaltmaya yönelik davranışlarda bulunuruz. Yani o duygudan kaçarız ya da o duyguyla savaşırız. Söz konusu kişinin eğitim hayatını ve daha sonraki hayatını etkileyen sınavlar olunca kişinin kaygılanmaması beklenemez. Bunun yanında eğer çok yüksek kaygı ve heyecan hissedince istediğimiz performansı gösterme şansımız da düşüyor.

    İyi de hiç kaygılanmamamız mı gerekiyor? Elbette hayır! Hatta kaygı işe yarayan bir duygudur. Bizi harekete geçirir, sınav konularına çalışıp yüksek notlar almamızı sağlar. Eğer hiç kaygı hissetmiyorsak endişelenmiyorsak, harekete geçmek çok da olası değildir. Kaygılanınca harekete geçme isteği duyarız ve harekete geçeriz. Yani kaygılanmak sağlıklıdır. O halde ne olduğunda kaygı duygusu bizim için problem haline geliyor?

    Kaygı performansımızı aşağı çekmeye başladığında, yani kaygıdan dolayı çok iyi hazırlandığımız bir sınavdan düşük puan aldığımızda diyebiliriz. Çalışmaya ara verip kendimiz rahatlatmaya yönelik yaptığımız etkinliklerde eğer kaygı peşimizi bırakmıyorsa aklınız yine çalışacağınız konularda kalıyorsa burada da yine kaygı artık bizim için bir yardımcı bir eleman değil, bizi tökezleten bir duygu konumuna geçiyor demektir. Başka bir örnek vermek gerekirse, yüksek kaygı hissedip sınav yerini terk etme. Kişi bu davranışı rahatlamak için yapar fakat onun için işlevsel yani yararlı değildir. Kaygı duygusunun yaptığı bir hareket vardır. Kaygı önce yavaşa yavaş yükselişe geçer pik yapar ve daha sonrasında eğer yaptığınız her neyse devam eder ve ortamı terk etmezseniz düşüşe geçer.

    Hepimiz bir olay karşısında bir duygu geliştiririz, bu duygular da bizi çok doğal olarak bir takım davranışlara sevk eder. Bu süreç tüm insanlar için aynı şekilde işler. Yani yaşadığımız olay/olayla ilgili duygularımız ve olay anında sergilediğimiz davranışlarımız biz farkında olmasak bile bir zincir halindedir, birbiriyle bağlantılıdır.

    Örneğin bir sınava girdiniz diyelim, bu yaşanılan bir olaydır, bu olayı yaşarken duygu olarak kaygı ve huzursuzluk hissettiğinizi fark edebilirsiniz, bu kaygı ve huzursuzluk duyguları rahatsız edicidir, kimse kaygılı ve huzursuz hissetmek istemez dolayısıyla bu duygulardan kurtulmak için kendimizi rahatlatmak için su içebiliriz soruları tekrarlayarak okuyabiliriz, derin nefes alabiliriz bunlar da sergilediğimiz bir davranışlardır, yani bir olay karşısında bir duygu geliştirir ve daha sonrasında da bu duyguyla bağlantılı olarak bir vücut tepkisi ve davranış geliştiririz.

    Ya kötü not alırsam şeklinde düşüncesi olan birinin o an mutlu hissetmesi mümkün olabilir mi sizce? Bu düşünce çok doğal olarak bizi kaygıya götürecektir ve kaygı duygusu da kendiliğinden fizyolojik olarak otomatikman kalp atışları nefes alma sıklığını artıracaktır buna bağlı olarak soruları okurken güçlük çekeriz, hatırlama problemleri yaşarız ve bu tabloda yüksek puan alma şansınız hayal olur. Bir nevi zincirleme kaza oluyor diyebiliriz.

    Kaygının hiç olmaması sınav maratonu yoluna çıkmamızı engeller, çok yüksek kaygı ise bizi frenler.

    Özetle kaygılarımız, ne dostumuz ne de düşmanımız. Kaygıyı akıllıca yönetebildiğimiz sürece aşamayacağımız engel yoktur!

  • Yaygın Kaygı Bozukluğu

    DSM-5 e göre bir kişiye yaygın kaygı teşhis konabilmesi için en az altı aylık bir sürenin çoğu gününde bir takım olaylar ya da etkinliklerle alakalı olarak aşırı kaygı ya da kaygılı bir beklenti vardır. Ve kişi bu kaygısını kontrol etmekte zorlanır. Bu bahsettiğimiz kaygıya aşağıdakilerden üçü ya da daha fazlası eşilk eder

    1. Dinginleşememe(huzursuzluk)gergin yani sürekli diken üstünde hissetme

    2.Kolay yorulma

    3.Odaklanmada güçlük çekme ya da zihin boşalması

    4.Kolay kızma

    5.Kas gerginliği

    6.Uyku bozuklukları(uykuya dalmakta zorlanma, uykuyu sürdürmekte güçlük çekme, doyurucu olmayan bir uyku uyuma)

    Bu kaygı, kuruntu ve bedensel belirtiler klinik olarak belirgin bir probleme ya da toplumsal, işle alakalı alanlarda ya da insanlar için önemli diğer yaşam alanlarımızda (mesela aile, arkadaşlık ilişkilerimiz gibi) işlevsellikte düşmeye neden olur. Yani bu bahsettiğimiz alanlarda kişi problemler yaşamaya başlar.

    Kaygılanma Sürecinin Dört Öğesi

    Kaygılanma için tetikleyici bir olay olması gerekir. Yani yaşanılan olay kaygılanma sürecini başlatır. Bu olay karşısında aklımızdan biz farkında olsak da olmasak da bir fikir bir yorum geçer. Mesela bir sınava girdiğinizi düşünün ve sınavdan birkaç gün sonra aklınıza ya sınavdan kalırsam şeklinde bir düşünce geldiğini varsayalım. Bu düşünce sizde mutluluk yaratır mı? Sanırım hayır. Peki hangi duyguyu yaratacaktır? Muhtemelen o an gelecekte olma olasılığı olan bir durum için kaygı hissedeceğizdir ve bu çok doğaldır. Tüm insanlarda aynı duygu oluşacaktır eğer bu sınavı önemsiyorlarsa tabii. Tüm insanlarda kaygı oluşuyorsa kaygı hastalarını hasta yapan nedir? Kaygılanma seviyesi. Aradaki fark bu. Hepimiz kaygılanırız ama ne zamanki kaygılarımız bizim hayatımızı olumsuz yönde etkilemeye başladı o zaman patolojikjeşme başlıyor demektir. Sınavdan ya kalırsam düşüncesi sizin vücudunuzda kasılmalar yaratacak, hızlı nefes alıp vermenizden dolayı başınızı döndürecek kadar problem yaratıyorsa artık ortada çözülmesi gereken bir sorun var demektir. Kaygılanma bedensel duyumlarda da kendini gösterecektir. Kaygılanınca doğal olarak kalp atışlarınız hızlanır ve aynı zamanda nefes alıp verme yine artacaktır. Bunların sonunda bir davranış gerçekleştiririz yani bir tepki veririz. Kimimiz bu düşünceden kurtulmak için başka bir şey ile ilgilenir kimimiz üstündeki o gerginliği atmak için su içer kimimiz daha sonuçlar açıklanmadı şeklinde düşünebilir. Kaygı duygusunun başlaması için tetikleyici herhangi bir şey olmalıdır. Örneğin yolda arabayla giderken hafif bir kavisi görmeyip hızlıca geçtiğinizde o an için ne kadar dikkatsiz olduğunuzu düşüp kaygılanabilirsiniz. Hatta dikkatsizliğiniz yüzünden birine çarpacağınızı bile saniyeler içinde beyninizden bu imge gelip geçebilir. Ya da başınızın ağrıması bile tetikleyici olabilir ve siz birden baş ağrısının bir hastalığa işaret ettiğini düşünmeye başlayabilirsiniz. Kaygılandıran tetikleyici herhangi bir şey olduğunda zihnimize zarar göreceğimize ya da hoşumuza gitmeyecek herhangi bir şeyin olacağına dair düşünceler üşüşmeye başlar. Özetle bir kaygılanma sürecini başlatan tetikleyici olaydır. Olay yoksa düşünce ya da duygu veyahut davranış yani olaya verilen tepki gerçekleşmeyecektir. Olay karşında bir fikir gelişir sonrasında ise duygu ve ardından davranışsal tepkiler gelir. Buna bilişsel davranışçı terapide ABCD döngüsü denir. ABCD döngüsünde her bir öğe arasında çift taraflı bir etkileşim vardır.

    B(düşünce) ya sınavdan kalırsam- sınavdan kötü not alacağım

    ;

    A (olay) sınava girmek C(duygu) kaygı

    D(davranışlar) kalp atışlarının hızlanması, sakinleşmek için su içmek

    Tedavi

    Kaygı problemi yaşayan bireylerin yukarıdaki 4 süreçten geçtiğini anlattık. ABCD sürecinde neler olduğundan yola çıkarsanız sizce bu süreçte nereye müdahale edilirse kaygı problemi yaşayan bireyler için bir umut doğacaktır? A (olay)ya müdahale olabilir mi? Sınava girmezseniz bir sonuç beklemeyeceğinizden kaygı da yaşamazsınız ya da ya kalırsam düşüncesi aklınıza gelmez böylelikle. Ama o sınava girmemiz gerekiyorsa sanırım buraya müdahale şansımız yoktur. Diğer kısımlara baktığımızda, düşünce duygu ve davranış kısımlarına müdahale edilebilir mi? Evet, düşünceler duygular davranışlar değiştirilebilir esnetilebilir çünkü hepsi öğrenilmişlerdir ve bu da onları değiştirilmeye açık hale getirir. Düşünceler esnetilebilirse duygular da bundan etkilenecektir ve davranışlarımız da. Hintli pasifist siyasetçi Gandhi bir sözünde, düşüncelerimize dikkat etmemiz gerektiğini çünkü bunun duygularımıza dönüşeceğine aynı şekilde duygularımıza da dikkat etmemiz gerektiğini bunun da davranışlara dönüşeceğine ve davranışları etkileyebileceğine değinir.

    Düşüncelere, duygulara, davranışlara nasıl müdahale edeceğiz? Öncesinde ne oldu da kaygılanmaya başladınız bunu bulmalısınız. Sizi ne tetikledi? Ve o anda aklınızdan ne geçti? Aklınızdan ne geçtiği çok önemlidir çünkü düşünceler üzerinde çalıştıktan sonra düşüncelerinizde esneme olacaktır ya da düşünceleriniz değişecektir. Düşünceler üzerinde neden duruyoruz? Çünkü düşünce duygu davranış birbiri ile bağlantılıdır birindeki değişim diğerlerini etkileyecektir. Bunu örümcek ağındaki bir yerin diğer tüm yerlerle bağlantılı olması dolayısıyla tek bir noktadaki hareketin her yerden algılanması gibi düşünebiliriz. Düşünceye yönelik bir takım sorular vardır. Aklınızdan geçen düşünce size ne veriyor ve sizden ne çalıyor? Korktuğunuz durumun oma olasılığı ne? Bu düşünceyi hangi kanıtlar destekleyebilir hangi kanıtlar desteklemez? Şeklindeki sorularla düşünceleriniz üzerine konuşulur yani düşünceleriniz hipotez gibi ele alınır yani yüzde yüz doğru gibi kabul edilmez. Bu sizin düşünceleriniz yanlış biz bunları düzelteceğiz demek mi? Tabi ki hayır. Varsayalım ki düşünceniz doğru. O zaman bununla nasıl başa çıkabileceğiniz ya da farklı neler yapılabileceği üzerinde sizinle bir çalışma yapıyoruz.

    Davranışlar kısmına nasıl bir müdahale yapılıyor? Davranışlar olay düşünce duygular silsilesinden sonra yaptığımız eylemlerdir. Örneğin kalbimizin hızlı bir şekilde atması fizyolojik bir duyumdur vücudunuzun gerilmesi hatta gerginlikten dolayı olan uyuşmalar ellerin ayakların içe dönmesi. Bunları davranışlarımız kategorisinde değerlendiririz. Bunlar için gevşeme egzersizlerinin nasıl yapılacağı üzerinde bilgilendirme yapılmalıdır.

    Savaşıyor musunuz yoksa kaçıyor musunuz?

    Kaygılanmamak için yaptığınız bir takım davranışlarınız var mı? Örneğin kaygılanmamak için dikkatinizi dağıtmak adına başka işlere koyulmak, yer değiştirmek. Kaygılandıktan sonra kaygı tepkilerinizin bitmesi için kendinizce yaptığınız davranışlarınız var mı? Örneğin dışarı çıkıp ortam değiştirmek, su içmek, bacaklarınız titriyorsa bunu bastırmak için yürümeye başlamak. Bunlar sorunlu davranışı devam ettiren ama kaygı problemi yaşayan bireylerin farkında olmadan yaptıkları hatalardandır. Peki bu davranışlar nasıl oluyor da kaygı sorunu yaşayan bireylerin sorunlarının sürüp gitmesine neden oluyor? İsterse çalışabilecek olan gençten bir dilenci düşünün her gün sabah yanından geçerken ona para veriyorsunuz diye düşünelim. Bu durumda dilenci çalışmayı tercih eder mi ? Edebilir ama yüksek ihtimalle etmeyecektir. Sizin kaygılanmayayım diye yaptıklarınız da kaygılandıktan sonra rahatlamak için yaptıklarınız da dilenciye verdiğiniz paraya benzer. Dilenciye para verirseniz dilenmeye devam edecektir. Yani kaygılanmaktan kaçarsanız ya da kaygılandıktan sonra rahatlamaya çalışır kaygılarınızla yüz yüze gelemezseniz kaygılarınız sizin için sadece duygu değil sorun olarak kalacaktır. Bunun davranış bilimlerindeki açıklaması ise şu şekildedir: İstenilmeyen uyarıcı(bacakların titremesi) ortamdan çıkarıldığında( bacakların titremesini bastırmak için yürümek) yapılan davranışın(kaygı yaratan bir düşüncenin akla gelmesi) ortaya çıkma ihtimali artar. Özetle kaygıyı gidermek için yaptıklarınız ters tepmektedir, tekrar tekrar kaygılanmanıza neden olmaktadır.

  • Dissosiyatif Amnezi : Zor Olan Ne? Kaybetmek mi Yoksa Bulmak mı?

    Dissosiyatif Amnezi : Zor Olan Ne? Kaybetmek mi Yoksa Bulmak mı?

    ”Uyandığımda kendimi bir parkta bank üstünde yatar halde buldum. Üzerimde okul üniformam, baş ucumda da kitaplarım duruyordu. Yattığım yerden doğruldum ve etrafıma baktım. Sabahın ilk ışıkları ve etrafta muhtemelen işe gitmek için koşuşturan insanlar vardı. Burası kocaman bir şehir ve ben kimim, nerdeyim, burası neresi ve hatta adım ne hiç birini hatırlamıyordum. Çaresizdim. Kafamda olan kocaman bir hiçlikten başka bir şey değildi. Korkuyordum, kaybettiklerim nelerdi, kimlerdi acaba? Kendimde fark ettiğim tek şey o anda etrafa yönelen tedirgin ve ürkek bakışlarımdı. Bu bakışlar o anda işine gitmek için oradan geçen bir polis memurunun dikkatini çekmiş olacak ki yanıma geldi ve ‘Kızım iyi misin?’ diye sordu bana. ‘’Bilmiyorum’’ dedim. O kadar kendine yabancı hissediyordum ki kendimi iyi olup olmadığımı bile bilmiyordum. ‘’Burada ne yapıyorsun, ne zamandır buradasın?’’ Ağzımdan tek çıkan kelime yine ‘’Bilmiyorum’’ oldu. Polis memuru bana hem durumu anlamaya çalışan şaşkın hem de halime üzülen mahzun bakarak ‘’Hadi kızım gel benimle, ailene ulaşmaya çalışalım’’ dedi. Yapacak başka bir şeyimde yoktu ve o anda güvende hissedeceğim tek insan oydu sanırım. Birlikte polis karakoluna gittik. Arkadaşlarına daha doğrusu sonradan öğrendiğime göre amirlerine durumumu anlattı. İçlerinden diğerlerinden yaşça daha büyük olanı yanıma geldi ve ‘’Kızım sabahın o saatinde Esenyurt’ta o parkta tek başına ne yapıyordun’’ Bir anda sanki uzun süren bir uykudan aniden uyandırılmış gibi hissettim kendimi. ‘’Esenyurt mu? Burası hangi şehir?’’ Polis amirinin şaşkınlığı daha da arttı ‘’Hangi şehir mi? Kızım İstanbul’u bilmiyor musun?’’ İstanbul? O an uykudan ziyade kendimi kabusun içinde zannettim. Polisler kimliğimin yanımda olup olmadığını sordu, üniformamı yoklarken iç cebinde kimlik olduğunu gördüm. Çıkardım ve kimliğe baktım. Adım, anne adım, baba adım, doğum tarihim, hatta Adana nüfusuna kayıtlı olduğum hepsi orada vardı. Polisler kimlik bilgilerimden adresime ve ailemin bilgilerine ulaştılar. Adana’da yaşıyormuşum, okulum, ailem, yakınlarım hep orada ama ben İstanbul’da…

    Aileme telefon açtılar. Telefondaki ses bir kadına aitti, muhtemelen annemdi çünkü arayanlar polis olduklarını söylediklerinde feryat figanı ortalığı kapladı. ‘’Kızım!Yavrum! Kızıma bir şey mi oldu memur bey?’’ Annemi benim iyi olduğum konusunda sakinleştirdiler ve İstanbul Esenyurt İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde olduğumu söylediler. Ailem gelene kadar beni orada misafir ettiler.

    O günlerde benim için zor olan neydi bugün hala emin değilim. Kaybettiğim hafızam, ailem ve kendim miydi yoksa hepsini bulduktan sonra hatırladıklarım mı? O olaydan birkaç gün önce okula giderken mahalleden birisi bana saldırmış ve tecavüz girişiminde bulunmuş. Yapamadı belki ama o olayı kimseye de diyemedim. Kendimi suçlayıp durdum neden daha o kişinin bana ilgisini fark etmişken o yoldan gittim diye. Sonra en son hatırladığım okula gitmek için hazırlık yapıp evden çıkışım. Gerisini hatırlamıyorum ama evden çıktıktan sonra okul yerine terminale gidip İstanbul’a bilet almışım ve Esenyurt Otogarında inip yürüyerek o parka gidip geceyi orda geçirmişim.’’

    Bu yazıda anlatılan olay Psikiyatri’de Dissosiyatif Amnezi denilen, genellikle yaşanılan bir travmanın etkisiyle hafızanın geçici olarak yitirilmesi durumudur. En sık rastlanan dissosiyatif bozukluktur. Kadınlarda daha sık görülür. Genelde stresli ve travmatik olaylara eşlik eder. Dört alt tipi vardır:

    – Sınırlı amnezi: En sık rastlanan tiptir. Birkaç saat-birkaç gün gibi kısa süreli olaylarla sınırlı bir bellek kaybı vardır.

    – Yaygın amnezi: Tüm yaşam olayları ile ilgili bellek kaybı vardır.

    – Seçici amnezi: Sadece bazı olayların, veya bazı kişilerin hatırlanmadığı bir durum söz konusudur.

    – Sürekli amnezi: Olaylar yaşanmasının hemen ardından unutulur . Bu nedenle yeni anılar oluşturulamaz. Bir başlangıcı vardır. Başlangıcından bulunan ana dek her şey unutulmuştur.

  • Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    Kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çaresizlik yaratan, çoğu kez olağandışı ve beklenmedik olayların yol açtığı etkilere ruhsal travma diyoruz. İnsan hayatında sıkıntı ve üzüntü yaratan pek çok olay olur, ancak bunların tümü ruhsal travma yaratmaz. Olay kişide korku, dehşet veya çaresizlik hissi yaratmışsa ve olayda kişinin kendisinin veya yakınının ölüm veya yaralanma tehlikesi varsa ruhsal travma olarak adlandırılır. Yaşanan olayın olağanüstü olarak algılandığı bir durumda gösterilen stres tepkileri, anormal bir olaya verilen normal tepkiler olarak görülür. Hemen sonrasında verilen tepkilere bakarak ciddi bir psikolojik rahatsızlıkla karşı karşıya kalındığına karar verilmesi yanlıştır. Yaşanan travmatik bir olay sonrası herkes stres tepkileri gösterir; travmatik olay üzerinden 3 ay geçmeden TSSB tanısı uygun değildir. Yaşanan travmatik olaya ilk 3 ay içinde verilen tepkiler akut stres tepkileridir ve olağandır. Bu süreden sonra travmaya verilen tepkiler hala devam ediyorsa travma sonrası stres bozukluğu tanısı alır. Yaşanılan ruhsal travmalardan sonra en sık görülen iki hastalık ise depresyon ve travma sonrası stres bozukluğudur. Depresyonun en sık görülen belirtileri isteksizlik, halsizlik, moral bozukluğu, uyku ve iştah bozukluğu ve hayattan zevk alamamadır.

    TSSB’ da GÖZLENEN TEPKİLER

    Fizyolojik Tepkiler:Yorgunluk, bitkinlik, uykusuzluk ve uyku sorunları, aşırı uyarılmışlık, somatik yakınmalar, bağışıklık sisteminin bozulması, iştah kaybı.

    Duygusal tepkiler:Şok, korku ve kaygılar. Olayı tekrar yaşamaktan korkma, yaralanmaktan ve ölmekten korkma, aileden ayrı kalmaktan ya da yalnız kalmaktan korkma gibi. Üzüntü, kendini suçlama, öfke ve huzursuzluk, anlaşılamama duygusu ve yabancılaşma, çaresizlik, gerginlik, sinirlilik, ayrışma (dissosiyasyon), çökkünlük.

    Bilişsel tepkiler:Travmatik anıyı hatırlamada güçlük, zaman kavramının algılanmasındaki değişiklik: sanki zaman duruyormuş ya da çok hızlı geçiyormuş gibi algılamak. Travmatik olaya ilişkin zaman sırasında karışıklık (bu durum özellikle çocuklarda gözlenir), Travma/ zorlu yaşam olaylarını yordamaya ilişkin işaretlere duyarlılık. Görsel Çarpıtmalar yapılabilir: uzaklaşan görüntü, artan detaylar gibi. İşitsel Çarpıtmalar ise, zayıflayan sesler, güçlenen seslerdir. Gerçek dışılık ve rahatsız edici imgeler ve beden algısında değişiklik meydana gelebilmektedir.

    Kişilerarası Tepkiler:Aşırı stres durumlarında evde, okulda ya da işte arkadaşlık, eş ve ebeveynlik ilişkilerinde ortaya çıkabilen güvensizlik, tedirginlik, artan çatışma eğilimi, içe kapanma, yalnız kalma, kendini reddedilmiş ya da terk edilmiş hissetme, uzaklaşma, önyargılı olma eğiliminde artış ve kontrol etme ihtiyacında artış gibi durumlar yaşanabilmektedir.

    TSSB Aşağıdaki Diğer Bozukluklar ile Birlikte Görülebilir

    • Duygudurum Bozuklukları (örn., Major Depresyon)
    • Somatik (bedensel) hastalıklar, vücutta ağrı ve sızılar
    • Panik Bozukluk
    • Obsesif Kompulsif Bozukluk
    • Fobiler
    • Uyuşturucu madde kullanımı, aşırı sigara ve alkol tüketimi

    TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞUNDA TEDAVİ

    Toplumda ruhsal travma yaşayan birçok kişi olmasına rağmen bunlardan hepsi travma sonrası stres bozukluğu yaşamaz, ancak bir kısmı yaşar. Bu da bazı kişilerde hastalığa bir yatkınlık olabileceğini, ya da bazılarının hastalığa karşı daha dayanıklı olduğunu düşündürür. Travmaya karşı verilen tepkiler ve belirtiler üç ayı geçerse ve zaman içinde azalmak yerine hayatı etkiler hale gelirse psikolojik destek alınması gereklidir. Travma Sonrası Stres bozukluğu, kişiye ve ailesine büyük sıkıntı veren fakat tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır. Psikolojik tedaviler arasında etkili olduğu gösterilen tedavi türü ise bilişsel-davranışçı tedavi adı verilen yöntemdir. Bu tedavi ile kişinin travma belirtilerinin sürmesine neden olan hatalı düşüncelerinin sağlıklı düşüncelerle değiştirilmesi amaçlanır. Ayrıca korku nedeniyle kaçındığı durumların üstüne gitmesi sağlanarak bu durumlarda yaşadığı korkunun azaltılması sağlanır.

  • Şiddetin Kadınlarda Oluşturduğu Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Şiddetin Kadınlarda Oluşturduğu Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    ŞİDDETİN KADINLAR ÜZERİNDEKİ TRAVMATİK ETKİLERİ

    Ülkemizin kanayan yaralarından biri olan ve her geçen gün travmatik etkileriyle karşılaştığımız kadına şiddet olaylarının “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” ile ilişkisine göz atacağız.

    Kadına şiddet nedir?

    Kadına zarar veren, inciten, fiziksel,ruhsal,cinsel hasarlar oluşturan, özel yaşam ya da toplum içerisinde baskı uygulanarak kadınların özgürlüklerinin kısıtlanmasına sebep olan her tür davranışlardır.

    Şiddete maruz kalan kadınlar hangi psikolojik sorunlarla karşılaşırlar?

    Depresyon, panik bozukluk, kaygı bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, yeme problemleri, obsesif-kompulsif davranış bozukluklarıyla, post travmatik stres bozukluğu yaşama ihtimalleri şiddete maruz kalan kadınlarda daha fazladır. Şiddet sonucu kadınlarda çaresizlik durumu yaşanmaktadır, bu durum ruhsal ve bedensel olarak problemler oluşmasına sebeplerdir. Şiddetin sebep olduğu ve son yıllarda ülkemizde de sık olarak karşılaşılan problemlerden biri olan travma konusundan bahsetmekte yarar var.

    Travma Nedir?

    Deprem gibi doğal felaketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, işkenceye maruz kalma, trafik kazaları, iş ile ilgili kazalar, insan yaşamını tehdit eden bir hastalık tanısının konması, korkutucu bir olaya tanık olmak gibi kişinin başa çıkma becerisini aşan olaylar travmatik olaylardır. Fakat her yaşanılan sıkıntı verici olay ”ruhsal travma” olarak adlandırılamaz. Olayın niteliği kadar olay ile karşılaşıldığında gösterilen tepkiler de önemlidir.

    Olayın travmatik olarak adlandırılabilmesi için neler gerekir?

    • Olay karşısında aşırı dehşete düşmüşlük, çaresizlik ve korku tepkilerinin verilmiş olması,

    • Kişinin bir ölüm ya da yaşamını tehdit edici bir durumu, kendisi ya da tanıdığı birinin fiziksel bütünlüğünü tehdit edici bir olayı yaşamış olması, tanık olmuş olması gerekmektedir.

    Travma sonrası stres bozukluğu nedir?

    Yaşanılan travmatik olaylardan sonra çoğu insan kendiliğinden iyileşir. Fakat olaydan aylar,yıllar geçse bile etkisinden iyileşme göstermeyen kişiler travmatik olaydan dolayı aşırı stres veya kaygı yaşamaya devam ederler. Olayları tekrar yaşıyor gibi olayın görüntülerini görebilirler veya kabuslar görebilirler. Uyku problemleri yaşarlar, çevresindeki insanlara yabancılaşmış hisseder, dikkat sorunları yaşar. Bu durumlar yaşandığında travma sonrası stres bozukluğu akıllara gelir.

    Travma sonrası stres bozukluğu’nun sebepleri nelerdir?

    Travma ne kadar ciddi ise, süresi ne kadar uzun ise ve tehlikeli ise ,kişilerin Travma sonrası stres bozukluğu geliştirme ihtimali o kadar fazla olabilir.

    Travma sonrası stres bozukluğunun belirtileri nelerdir?

    • Yaşanılan olayın tekrar yaşanması: Kişinin yaşadığı travmatik olayı yeniden yaşadığını ya da anımsadığını rüyalarda gördüğünden şikayet eder. Dışarıdan görenlerin travmatik olayı tekrar yaşıyormuş izlenimine sahip olduğu disosiyatif nöbetler geçirilebilir. Olayla ilgili çağrışımlar yakaladığı durumlarda kişi yoğun bir şekilde sıkıntı duyar.

    • Travmayı hatırlatan durumlardan kaçınma uğraşı: Travmayı hatırlatan olaylardan ve insanlardan kaçınmak, hatırlatıcı aktivitelerden uzak durmak.

    • Aşırı uyarılmışlık belirtileri: Kişi yaşadığı travmanın öncesine göre gergindir. Öfke patlamaları, dikkat problemleri, uykuya dalma ve sürdürme problemi, iş verimsizliği gibi belirtilerin olması.

    Travma yaşamış kişilerden genelde şu düşüncelere sahiptirler; “Güvende değilim”, “Her an benzer bir olayı tekrar yaşayabilirim”, “Kimse beni anlayamaz,yalnızım”, “Dünya adil bir yer değil”.

    Travma sonrası stres bozukluğu tepkileri nelerdir?

    • Fiziksel Tepkiler: Kalp atışlarında ve nefes alıp vermede hızlanma, terleme, sindirim sisteminde hareketlenme, uykuya dalmada zorluğu, iştahta değişiklikler, vücudun değişik yerlerinde ağrı, mide bulantısı, kaslarda gerginlik, yorgunluk, cinsel dürtülerde değişiklikler hissedilir.

    • Duygusal Tepkiler: Üzüntü, depresif duygu durumu, korku, suçluluk, panik, hissizlik gibi duygusal belirtiler yaşanır.

    • Davranışsal Tepkiler: Ani davranışlar, madde alımı, ani tepki verme, başkalarını suçlama, yeme problemleri, her şeyin kontrolünü sağlama isteği, kendini geri çekme, uzak tutma gibi davranışlar gözlemlenebilir.

    • Zihinsel Tepkiler: Hafıza sorunları, dikkatsizlik problemleri, kabuslar, hatırlamada zorluk, uyku bozukluğu görülebilir.

    • Sosyal Tepkiler: İş ya da eğitim hayatında performans düşmesi, insanlardan uzaklaşma ve kurallara uyma güçlüğü yaşama görülebilir.

    Travma sonrası stres bozukluğunun tedavisi nasıldır?

    Zaman geçtikçe kişi ailesi ve çevresindeki insanlarla vakit geçirdikçe, onların yardımlarıyla kendiliğinden iyileşebilir. Ancak Travma sonrası stres bozukluğu’nun belirtileri 1-2 haftayı geçmiş ise ve kişide düzelme olmamış, hatta düzelme olmadığı gibi hayatını olumsuz olarak etkilemeye devam ediyorsa psikolog veya psikiyatri desteği alması gerekmektedir.

    Travmatik olay ile karşılaşmış olan kişiye en doğru yaklaşım, destekleyici, olayı tartışmayı teşvik edici ve sıkıntı ile başa çıkma konusunda eğitici girişimlerdir. Kişinin olayı inkar etmesi engellenmeye çalışılmalı, kişinin olayla ilgili duygularını dile getirmesi için teşvik edici yaklaşımlar benimsenmeli ve bu durumdan kurtulmak için gelecekte yapılacakların planı kişiyle beraber yapılmalıdır.

    Stresle başa çıkmak için gevşeme eksersizleri ve bilişsel yaklaşımlar faydalı olabilmektedir. Ayrıca aile ve grup tedavilerinin de denenmesinde fayda vardır.

    Destek alan çoğu kişi hayat kalitesini yükselterek yaşamlarına devam edebilmektedir.

    Bilişsel-Davranışçı Terapi, EMDR , Maruz kalma terapisi ve ilaç tedavisi Travmatik etki yaşayan kişilerin tedavisinde kullanılır.

  • Bilişsel Davranışçı Terapi nedir?

    Bilişsel Davranışçı Terapi nedir?

    Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) 1960 yılında Aaron Beck tarafından geliştirilmiş bir terapi yöntemidir.  Yapılan bir çok araştırmaya göre en yararlı ve en yaygın terapi yöntemlerinden biridir.

    Bilişsel kelimesi düşünce ve algı süreçlerini içerir.

    BDT’de temel nokta, yaşanılan olay ya da deneyimlerin algılanma şeklinin (düşüncelerimizin) olaya verilen duygusal, davranışsal ve fizyolojik tepkileri etkilemesidir.

    Sorunlarımızı anlama şeklimiz, onlarla baş etme şeklimizi etkiler. Herkesin hayata bakış açısı farklıdır. Yarısı su dolu bardağa baktığında bazı insanlar yarısını boş, bazıları ise yarısını dolu olarak görürler, hayatı algılama şeklimiz bu basit örnekte olduğu gibi farklıdır. Aynı çevrede yetişen tek yumurta ikizlerinin bile olayları algılama şekilleri farklılık gösterir. Algılarımızı etkileyen birçok faktör vardır; genetik, aile yapısı, çevre, kültürel yapı, yaşanılan ülke, arkadaşlar gibi. Algılarımız kolay kolay değişmez çünkü yıllardır öğrenme gerçekleştirip, öğrendiğimiz konuları pekiştirmişizdir. Araba kullanmayı düşünelim, ilk öğrenirken her bir noktayı ayrı kontrol etmemiz gerekirdi, aynaları, vitesi, kemeri vb. Ancak sürmeye devam ettikçe giderek sürmek kolaylaşır ve otomatik bir şekilde kullanmaya başlarız. Koltuğa oturduğumuz an düşünmeden kullanabiliriz. İşte yıllardır öğrenmeyle pekiştirdiğimiz bazı düşüncelerimiz de vardır. Bunlar bazı olaylarda hemen aklımıza düşer. Bunlara biz otomatik düşünceler diyoruz. Amacımız bunları belirleyip kişinin yeni öğrenmelerle alternatif düşünceler edinmesi.  

    BDT’de yöneldiğimiz alanlar kişinin düşünceleri, ruh halleri, davranışları, bedensel tepkileri ve çevredir. Çevresel değişimleri, onun yarattığı bedensel tepkileri, ruh halini, davranışları, düşünceleri ayırırız. Her sorunun 5 farklı birleşeni vardır ve hepsi birbiriyle etkileşim halindedir. Bu bileşenleri ayırmak ileride kendimize hedef belirlemek açısından önemlidir.

    BDT var olan bütün bilgiyi göz önüne almaya yardımcı olur, sadece olumlu düşünmek değildir.

    Olayları, bu olaylar hakkındaki düşüncelerinizi, duygu durumunuzu, davranışları ayırarak, bunları bilişsel düzeyde yorumlamanızı ister ve bunu çözmek için alternatif düşünceler bulmanızı sağlar. Alternatif düşünce bulmak için çeşitli teknik ve yöntemler vardır, bunlar kişiye özel tasarlanır.

    Düşüncelerden konuştuk, bu düşüncelerin altında varsayımlarımız ve temel inançlarımız vardır. Terapi süresince bunları keşfetmeye yoğunlaşırız.

  • Psikoterapide Bir mucize yöntem Emdr

    Psikoterapide Bir mucize yöntem Emdr

    • Psikoterapide Bir mucize yöntem Emdr

    Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma Ve Yeniden İşleme Olan Terapi Yöntemi EMDR Terapisi, Dünya Sağlık Örgütü Tarafından Kabul Edilen Kısa Süreli Çözüm Odaklı Bir Terapi Tekniğidir.

    Emdr Terapisi Sürecinde Gerçekleşen Olay; Beynin Uykunun Ram Evresinde Yaptığı Bilgi İşleme Sürecini Göz Hareketleriyle Ve Diğer Uyaranlarla Beynin Sağ Ve Sol Loblarını Uyararak, Sağlıksız İşlenmemiş Anıyı, Tekrar İşleyerek Sindirmek Ve O Anıyı İşlevsel Hale Getirmekten Oluşmaktadır.

    Sindirim Sistemini Bilmeyen Yoktur.En Basit Haliyle Besinin Alınması, Parçalanması, İşlenip Dönüştürülmesi, İleride Kullanılmak Üzerine Saklanması, Yararsız Kalan Kısmınınsa Dışarıya Atılmasından Oluşmaktadır. Ruhsal Sindirim Sistemi De Bu Şekilde Çalışır; Bilgiyi Alır ,Sindirir, Yararlı Olanı Saklar ,Yararsızı Vücuttan Atar.

    Bazen Sindirimi Zor Şeyler Yediğimizde Karın Ağrısı, İshal ,Kabızlık Gibi Sorunlar Yaşanmasına Neden Olur. Hayatın İçinde Yaşanılan Bazı Olaylar, Kişinin Baş Etme Becerisinin Üstünde Çıktığında Durumu Sindiremez. Bu Sindirilemeyen Durumu Psikolojik Travma Olarak Adlandırırız Ve Bu Durum Kişinin Hayatını Bazen Kişinin Farkında ,Bazen Farkında Olmadığı Şekilde Olumsuz Şekilde Etkilemeye Devam Eder.

    Bu Olay Hatırlandığında

    1. “Aklıma Geldikçe Tüylerim Diken Diken Oluyor,
    2. Mideme Ağrılar Giriyor,
    3. Kalbim Sıkışıyor,
    4. Boğazım Hala Düğüm Düğüm Oluyor,
    5. Karnımda Sanki Taş Var,
    6. Bedenim Kas Katı Kesildi, Buz Gibi Oluyor,
    7. Omuzlarımda Bu Yükü Hala Taşıyorum, Vb.’’
    8. Şikayetlerle Kendini Gösterirken ,
    9. Hatırlanamadığında Yani Bilince Gelmediğinde;
    10. Nedenini Bilmiyorum Ama Köpeklerden Korkuyorum,
    11. Bu Sokaktan Her Geçtiğimde Midem Bulanıyor,
    12. Bahar Ayı Çok Güzel Ama Beni Melankolik Yapıyor,
    13. Ne Zaman Oraya Gitsem Ellerim Titriyor,

    Vb.Gibi Şeyler Söylenir .Bu Durumlar Ve Benzer Söylemler, Bize Ruhsal Sindirim Sisteminde Sindirilemeyen Şeylerin Olduğunu Gösterir.

    Bu Durumdan Sürekli Olarak Bilinçli Yada Bilinçsiz Çıkmaya, Kurtulmaya , Bu Durumu Çözmeye Çalışırız.(Unutmaya Çalışarak,Yokmuş Gibi Yaparak,Kendimizi Ve Herkesi Suçlayarak) .Ama Bu Çalışma ,Durumu İyileştirmediği Gibi Daha Da Kötü Hale Getirip Değersizlik, Güvende Asla Olamamak, Güçsüzlük Gibi Kişinin Kendiyle İlgili Olumsuz Düşüncüler Ve Hislerle Kalmasına Neden Olur. Bu Durumun Kaderi Olduğunu Kabul Etmeye Çalışarak Yaşamaya Devam Eder.
    Yaratılışımızda En Büyük Güç Ve Mucize Belki De Bedenimizin, Zihnimizin Kendini Onarma Kapasitesidir. Bu Kapasitenin Tekrar Harekete Geçmesini Sağlayan Bir Yardımcı Destek Tekniğidir

    EMDR.

    Kendinize Söylediğiniz Bazen Söylemekten Kaçtığınız Değersizim, Sevilmeyi Hak Etmiyorum, Suçluyum, Acizim, Yetersizim, Güvende Değilim, Çaresizim,Beni Kimse Anlamıyor, Yalnızım Gibi İnançlarınız Varsa Çözüm EMDR Olabilir.
    Bazı Fobileriniz Varsa Örneğin Uçağa Binememe, Kedi, Köpek,Kapalı Alan Korkusu, Sosyal Ortamlarda Konuşama Gibi Daha Bir Çok Sorununuz Varsa EMDR İle Kısa Sürede Bu Şikayetlerinizden Kurtulmanız Mümkün Olmakta.

    • Emdr İle İlgili Sık Sorulan Sorular

    Danışanlarımızla Yaptığımız Ön Görüşmlerde Eğer Bahsettiği Şikayetleri Emdry’le Devam Edebileceğimizi Söylediğimizde Bazı Sorular Soruyolar Bu Sorular Ve Cevapları;

    • Emdr Hipnoz Mu?

    Hayır,Hipnozda Yarı Trans Şeklinde Uygulamalar Mevcutken Emdr Bilinç Tamamen Açıktır.

    • Emdrde Telkin Mi Veriyorsunuz?

    Hayır,Emdr De Bahsedilen Konu Hakkında Herhangi Bir Telkin Verilmez.

    • Emdr Kaç Seans Sürer?

    Bu Süreye Sorunun Ve Danışanın Durumuna Göre Belli Olur.Dolayısıyla Bir Seans Sayısı Vermek Yanlış Olur Ama Ortalama Depresyon Kaygı Bozuklukları Gibi Durumlarda 8-14 Seans Süresi Yeterli Olmaktadır.

    • Emdrle Çalışırken Herşey Daha Kötü Olur Mu ?

    Hayır,Emdr İle Çalışılan Olay Hakkında Daha Kötü Olunmaz Ancak Bastırılan Olayla İlgili Durum Ele Alındığından Rahatsızlık Verebilir Ama Uzman Bir Terapistle Bu Durumlar Sağlıklı Şekle Dönüşür Altında Başka Bir Travmatik Olay Varsa Onla Çalışılmaya Devam Edilir.
    Hayatın İçinde Hangi Olayların Sonucunda Emdr Terapisi Etkili Olmaktadır.
    Yukarıda Da Belirtiğim Üzerine Yaşamın İçinde Her Türlü Güçlüğe,Zorluğa Karşı Sistemimiz Sürekli Mucizevi Şekilde Çalışmaktatır.Ancak Bu Sistem Bazen Olması Gerektiği Gibi Çalışmamakta Ve Hiç Ummadık Anca Hayatı Sekteye Uğratacak,Yaşam Kalitesini Bozacak Bir Hale Gelinmektedir.İşte Bu Durumlarda Emdr Terapisi Yardımcı Olmaktadır.

    Herkesin Başına Gelebilecek Bu Durumları Sıralayacak Olursak
    Doğumöncesi Anne Karnı Başta Olmak Üzere
    Doğum Sırası
    Erken Dönem Çocukluk Tramvaları
    Cinsel İstismar, Taciz, Tecavüz, Terk Edilme, Kardeş Kıskançlığı, Anne Baba Kaybı, Okul Değişikliği, Öğretmen Değişikliği, Kıskançlık,
    İzlenen Bir Filmde Bir Sahne, Dinlenen Bir Hikayede Ki Olay, Şiddettin Her Türlüsü
    Vahşet Ve Dehşet Edici Bir Olayda Bulunmak yada Şahit Olmak( Tv’ de İzlemek Bile)
    Ayrılık, Boşanma, Aldatılma, Terk Edilme, Sınav Kaygısı, Panik Atak, Takıntılar, Tanısı Konulamayan Bedensel Ağrılar
    Gibi Kişinin Hayat Kalitesini Bozan Tanı Olay Karşısında EMDR Tekniği Dünya Sağlık Örgütü Tarafından Kabul Edilen Hızlı İşleyen; Bilmeyenin Kuşkuyla baktığı bilenin Mucizesine Bizzat Tanık Olduğu Psikoterapi Terapi Tekniğidr.
    Sizde Bu Durumları Yaşıyorsanız Emdr Tekniği Her Zaman Çözüm İçin Sizi Beklemektedir.

  • Yaşanılan Travmatik Deneyimler Olumlu Bir Değişime Yol Açabilir mi?

    Yaşanılan Travmatik Deneyimler Olumlu Bir Değişime Yol Açabilir mi?

           Travma kelimesi ilk olarak Antik Yunan’da zırhları delinmiş ve yara almış askerler için kullanılmıştır. Fiziksel savunmanın tahrip edilmesine karşılık gelen ilk travma tanımı ile bugün ki psikolojik tanım arasında bir benzerlik vardır (Tummey & Turner, 2008). Travmatik olay mevcut psikolojik alt yapımız ile anlamlandıramadığımız, bu anlamda yeterince iyi korunamadığımız, mevcut baş etme yöntemlerimiz ile baş edemediğimiz bir duruma karşılık gelir. Ve bir şeyler yara alır, kendimiz ve hayat hakkında sahip olduğumuz varsayımlar tahrip olur. “Bunlar neden başıma geldi?”, “ne yapacağım şimdi” şimdi sorular bir süre cevapsız kalır. Bu anlamda travma olumsuz bir yaşam olayı yaşamak ya da kötü bir olaya maruz kalmaktan daha fazlasıdır.

           Travma sonrası kişi travmatik olay ile ilgili sıkıntılı bir süreç yaşayabilir. Araştırmalar da genellikle travmatik olayların kişiye sıkıntı veren depresyon, kaygı, travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik sonuçları ile ilgilidir. (Kaltman, Green, Mete, Shara, & Miranda, 2010; O’Donnell, Creamer, & Pattison, 2004).  Ancak kişiler travmatik deneyim sonrası bir takım olumsuz değişimler yaşamakla birlikte, bir takım olumlu değişimler de deneyimleyebilmektedirler. Son zamanlarda travma sonrası yaşanılan olumlu değişimler de araştırmacıların ilgisini çekmeye başlamıştır.

           Kişi zorlu yaşam olayları neticesinde literatürde genellikle ‘Travma Sonrası Büyüme (TSB)’ olarak adlandırılan bir takım olumlu değişimler yaşayabilir. Travma sonrası büyüme sadece travma sonrası iyileşmeyi değil, travma sonrası gelişmeyi de ifade etmektedir. Yani kişi travmatik deneyim sonrası, bu deneyim öncesine göre psikolojik kapasitesinde birtakım gelişimler gösterir.  Bu olumlu değişimler kişinin benlik algısına, ötekilerle ilişkilerine ve dünya ile ilgili görüşlerine yansıyabilir (Tedeschi, Park, & Calhoun, 1998).

           Somut olarak örnek vermek gerekirse, kişi travmatik deneyim sonrasında kendilik algısında değişim yaşayabilir. Mesela zorlu bir yaşam olayı deneyimleyen kişi öncesine göre kendisini daha güçlü hissedebilir (Abraído-Lanza, Guier,  Colón, 1998). Zorlu bir olayı yaşamak, onunla baş etmek kişinin kendisini daha kuvvetli görmesine olanak tanıyabilir. Mesela kişinin kendisini kurban olan şeklinde değil de baş eden olarak görmesi kendisini daha güçlü olarak hissetmesini kolaylaştırabilir (Tedeschi ve ark., 1998).

           Ayrıca kişi sarsıcı yaşam olayı ile karşılaştığında kendi savunmasızlığını görür. Kendi yaralanabilecek yönüyle tanışması kişinin ilişkide olduğu kişiler ile daha çok paylaşımda bulunmasına, kendisini daha çok ifade etmesine ya da daha çok duygu ifadesinde bulunmasına olanak tanıyabilir. Bu da daha yakın ilişkiler kurmak demek olacaktır (Tedeschi ve ark., 1998).  Ayrıca kişinin savunmasızlığının farkında olması daha çok empati yapabilmesine, şefkat duymasına ve yardım davranışı göstermesine olanak tanıyabilir (Tedeschi ve ark., 1998). Araştırmalar travma yaşayan kişilerin yaşamayan kişilere göre daha çok yardım davranışı gösterdiğini bulmuştur (Doğan, 2015; Frye, 2014; RabotegSaric et al., 1994). Vollhardt (2009) acı çekmenin bizi ihtiyaç sahibi diğer kişiler ile bir noktada ortak kaderi paylaşan kişiler olarak birleştirebileceğini ifade etmiştir. Ortak kaderi paylaşan kişiler olarak yardıma ihtiyacı olan kişileri grup içi kişiler olarak algılayabileceğimizi, bu durumunda bizim yardım etme olasılığımızı artırabileceğini ifade etmiştir.

          Ek olarak kişi dünya ile ilişkili fikirlerinde de değişim yaşayabilir. Kişi hayatını ikinci bir şans olarak düşünmeye başlayabilir veya hayata karşı daha çok şükran hissedebilir (Cordova, Cunningham, Carlson, ve Andrykowski, 2001). Bu zorlu yaşantılar kişiyi hayatın anlamını bulmaya çalışmaya da itebilir. Hayatın anlamını bulmak için sorulan sorular veya bulunan cevaplar kişinin bilgelik yönünü zenginleştirir (Tedeschi ve ark., 1998). Ayrıca kişiler Tanrı ‘nın varlığına daha çok hissetme gibi manevi değişimler de yaşayabilmektedirler.

         Bazı araştırmalar ilgi çekici bir şekilde travma sonrası stres belirtileri ile travma sonrası gelişim değişkenleri arasında pozitif bir ilişki bulmuştur (Helgeson, Reynolds, & Tomich, 2006). Yani kişinin stres belirtileri şiddetleniyorken, travma sonrası büyüme ile ilgili verileri de yükseliyor. Travma sonrası yaşanabilecek stres belirtilerini örneklendirecek olursa; kişinin travmatik olayı elinde olmadan tekrar tekrar anımsaması, olayla ilgili sıkıntı verici rüyalar görmesi, olayı yeniden yaşıyor gibi hissetmesi, olayı hatırlatan durumlarla karşılaştığında yoğun psikolojik sıkıntı duyması veya fiziksel tepkiler yaşaması gibi travmayı yeniden yaşama ile ilgili durumlar olabilir. Ayrıca kişi olayla ilgili düşünce, duygu ve olayı hatırlatan durumlardan kaçınma, olayın bazı bölümlerini hatırlayamama, duygularında donukluk, insanlardan uzaklaşma, daha önce sevdiği etkinliklere karşı ilgisinde azalma ve bir geleceği kalmadığı duygusunu yaşama gibi kaçınma ile ilgili stres deneyimleri de yaşayabilir. Ek olarak kişi uykuya dalmada ya da uykuyu sürdürmede güçlük çekmesi, çabuk sinirlenme ve öfke hali, konsantre olmada güçlük, aşırı irkilme tepkileri vermesi ve kendini tetikte hissetme gibi irkilme ile alakalı stres belirtileri gösterebilir (DSM-IV-TR (American Psychiatric Association [APA], 2000).  

          Travma sonrası görülen bu stres belirtileri ile travma sonrası gelişmeyi ifade eden travma sonrası büyüme arasında ki aynı yönde ki ilişki stres belirtilerinin stresi ifade etmekten daha fazlası olabileceğini ima etmektedir. Joseph ve Linley (2006) iki değişken arasındaki bu pozitif ilişkiyi yorumlarken travmatik olayın kişinin hayatla ve kendisi ile ilgili varsayımlarını sarsması noktasına dikkat çekmiştir. Travmatik deneyim kendimiz ve hayat ile ilgili varsaydıklarımızı sarsar. Anlamlandıramadığımız, yaşadıklarımızı nereye koyacağımızı bilmediğimiz bir süreç yaşayabiliriz. Bu da kişinin travma sonrası kendisi ve hayat hakkında bildiklerini sorgulaması demektir. Joseph ve Linley de bu sürece vurgu yaparak, travma sonrası stres belirtilerinin, travma sonrası bir anlam arayışını ve bu varsayımların tekrar inşa edilme sürecini ifade edebileceğini belirtmiştir. Yani bu stresli süreç yaşanılan şeyi anlamlandıramama ama aynı zamanda bir anlamlandırma çabasını işaret edebilmektedir. Kişi travma öncesi kendisi ve hayat hakkında bildiklerini tekrar inşa ettiğinde, yani anlamlandırmaya başladığında stresin azalacağı varsayılmaktadır. Bu bağlantı ile stresin sadece stres olmadığı, kişinin bir takım sorgulama sürecini ifade edebileceği yönünde bir imayı barındırdığı görülmektedir.

          Ancak Tedeschi and Calhoun (2004) travma sonrası büyümenin yaşanan üzücü bir olayın neticesinde doğal olarak gelişen bir sonuç olmadığına vurgu yapar. Travma sonrası büyümenin, kişinin travma sonrası yeni duruma alışma sürecinde ki mücadelesinin neticesinde geliştiğini belirtir. Kişi kendisi ve hayat hakkında ki varsayımlarını sorgular ve onları tekrar inşa ederse düşünce yapısında birtakım değişimler meydana gelebilir. Bu anlamda travma sonrası büyüme bilişsel anlamda sorgulamanın olduğu bir sürece işaret etmektedir.

          Sonuç olarak şu söylenebilir ki, travma sadece bizden bir şeyleri eksilten veya bizi sadece yaralayan bir deneyim değildir. Ya da sadece bizden bir şeylerin koptuğu bir süreç de değil. Aynı zamanda hayata farklı bir açıdan bakmak, hayatımıza yeni şeyler dahil etmek, farklı imkanları görmek, değer yargılarımıza yeni maddeler eklemek, kendi sınırlarımız ile ilgili fikir edinmek ve kendimiz hakkında daha önce dikkat etmediğimiz sonuçlara ulaşmak gibi etkileri de olabilmektedir. Bunun için durmaya, kendimize ve acımıza zaman ayırmaya ve bu üzücü deneyimin biz de nerelere dokunduğunu anlamaya çalışmaya ihtiyaç var. Kişi bazen üzülürse çok üzülecek, bir daha toparlayamayacak gibi hissedebilir. Bu yüzden düşünmekten ve duygu hissetmekten kaçınır. Ancak kaçınmak huzursuzluğa çare olmayabilir. Ancak yaşadığımızı anlamlandırmak ve kaybın yasını tutmak bizi travmatik deneyimlerin sıkıntı veren etkilerinin kontrolsüzlüğünden kurtarabilir. Olanla yüzleşebilmek de olumlu değişimlerin kapısı aralar.

    Kaynakça

    Abraído-Lanza, A. F., Guier, C., & Colón, R. M. (1998). Psychological thriving among Latinas with chronic illness. Journal of Social Issues, 54(2), 405– 424.

    American Psychiatric Association (APA). (2000). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (4th ed., text rev.). Washington, DC: APA.

    Cordova, M. J., Cunningham, L. L. C., Carlson, C. R., & Andrykowski, M. (2001). Posttraumatic growth following breast cancer: A controlled comparison study. Health Psychology, 20, 176–185.

    Doğan, F. (2015). The mediating role of the posttraumatic growth in the relationship between posttraumatic stressand prosocial behavioral tendencies. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümü, Ankara.

    Frye, J. M. (2014). The lived experience of very long-term cancer survivors: Meaning-making and meanings made (Doctoral dissertation). Retrieved from PsycINFO Database Record (Accession Order No. AAI3603531 ).

    Helgeson, V., Reynolds, K., & Tomich, P. (2006). A meta analytic review of benefit finding and growth. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 74, 797–816.

    Kaltman, S., Green, B. L., Mete, M; Shara, N., & Miranda, J. (2010). Trauma, depression, and comorbid PTSD/depression in a community sample of Latina immigrants. Psychological Trauma: Theory, Research, Practice, and Policy, 2(1), 31–39.

    Joseph, S., & Linley, P. A. (2006). Growth following adversity: theoretical perspectives and implications for clinical practice. Clinical Psychology Review, 26(8), 1041–1053. doi:10.1016/j.cpr.2005.12.006

    O’Donnell, M., Creamer, M., Pattison, P. (2004). Posttraumatic Stress Disorder and Depression Following Trauma: Understanding Comorbidity. American Journal of Psychiatry, 161(8), 1390–1396.

    Raboteg-Sˇaric, Z., Zˇuzˇul, M., & Kerestesˇ, G. (1994). War and children‘s aggressive and prosocial behaviour. European Journal of Personality, 8, 210–212.

    Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (2004). Posttraumatic growth: Conceptual foundations and empirical evidence. Psychological Inquiry, 15, 1–18.

    Tedeschi, R. G., Park, C. L., & Calhoun, L. G. (Eds.). (1998). Posttraumatic Growth: Positive Changes in the Aftermath of Crisis. Mahwah, NJ: Lawrence Erlbaum.

    Tummey, R., & Turner, T. (eds.) (2008). Critical Issues in Mental Health. Basingstoke: Palgrave.

    Vollhardt, J. R. (2009). Altruism born of suffering and prosocial behaviour following adverse life events: A review and conceptualization. Social Justice Research, 22(1), 53–97.

  • PSİKOTERAPİST İLE GÖRÜŞMEYE İHTİYACINIZ OLABİLİR

    Sizde her insan gibi, yaşamın akışında belli bir olay sonrası yada dışarıdan gözlemlenen herhangi bir sebeb olmasa da, beklemediğiniz kadar zor bir döneme girip,  sıkıntılı günler geçirebilirisiniz. Bu herkese olabilir.Günlerden bir gün bir olay bardağı taşıran son damla olur.Hayatı ve her şeyi oturup sorgulamaya başlarsınız.Üstelik hayata ve insanlara kırgın hat da kızgın hissedersiniz.Depresyon da olun yada olmayın hayat da belli dönüm noktalarında bu sorgulamayı yapmak dan kendinizi alamazsınız.Birde üzerine önemli derecede mutsuz edici olaylar da yaşadıysanız artık ipler kopabilir. 
        Sağlıklı psikolojik bir alt yapınız varsa bu dönemleri daha kolay atlatırsınız.Kişilik yapınızla ilgili farkında olmadığınız problemler varsa bu durumlarda gün yüzüne çıkmaya ve patlak vermeye başlar.bu kadar yükü kaldıramadım dersiniz.Doğrudur bu her kişinin bir limiti ve dayanma kapasitesi vardır.İşte alta  bir kişilik bozukluğu varsa, bu gibi hırpalayıcı dönemlere saplanıp kalmanızın önemli bir sebebi olabilir bu ve burada dağılmak söz konusu olabilir.
             Bu zamanlar da bütün ihtiyacımız iyi bir dostun bizi içtenlikle dinlemesi, anlaması ve destek vermesi gibi gözükebilir.Mümkün ise herkesin  böyle  güvenilir, yakın dostları olmalıdır da. Ne var ki  sorunlarımız  bazen sadece içimizi dökmenin yeterli olmayacağı  ciddiyet de ve güçlük de olabilir . Daha da önemlisi, sizi derinden ve olumsuz etkileyen olaylar geçer ama  değişen duygu ve düşünceleriniz hala düzelmemiştir Esas probleminizin ne olduğunu farkında  da olamayabilirsiniz.Kafa karışıklığı,kendini kötü hissetme ve ajitasyon ,öfke nöbetleri görünen manzara olabilir. Durumunuz  yaklaşık bu ise  , bir uzman yardımı almanız  için  doğru zamandır. 
    Psikoterapi desteği almak için başvurduğunuz da ,duygu ve düşüncelerinizden dolayı  hiç yargılanmadan, güvenli bir ortamda terapist tarafından dinlenirsiniz. Psikoterapi seansları başlangıç da , objektif bir bakış  altında, problemlerinizi ve kendinizi anlama,tanımlama ve kendinizi daha iyiye götürme için ilk adımları sağlar. 
    Sizin için düzenlenecek psikoterapi seansları terapistiniz öncelikle sizi ve sorununuzu anlayacak ve tanımlayacaktır. Gerçekde problem bazende görünenin gerisin de farklı bir durumdur şöyle ki ; seansa getirdiğiniz ve sürekli tekrar etdiğiniz  incir çekirdeğini doldurmayacak  konu değildir  temel probleminiz ve sizin bireysel terapi  temanız.
    Sizi üzen,inciten öteki kişiler ve olaylar  sizin sandığınız kadar önemli değildir çoğu kez ve siz önemlisinizdir,öncelikle bunu farkına vardığınızda şaşırırsınız.Öfkeleriniz ve göz yaşlarınız aslında kendi iç dünyanızın yani, bilinç dışı negatif  duygu birikimlerinizin bir yansımasıdır.
    Sizin  muhtemelen hiç farkında olmadığnız bilinç dişınız, yaşadığınız bu problemleri  algı biçiminizi belirlediği gibi ,onların sizin dünyanızda yer alma biçimi ve ilişkide  olduğunuz tüm öteki insanlarla  olan bağlantı biçiminizi de belirleyen en temel faktördür ve siz bunu çok büyük olasılık henüz bilmiyorsunuz.
    Tüm bu olayları,tatsız duyguları ve incitici düşünceleri hak etmediğinizi biliyorsunuz hepsi bu.. Neden bu kadar mutsuz yaşadığınızı, nasıl terk edildiğinizi ve değer verdiğiniz onca şeyi neden kaybettiğinizi birisinin size anlatmasına ıhtıyacınız olduğu çok açıkdır.
    Kendinizi nasıl değiştirebileceğinizi, tüm bu yaşamınızı felç eden olumsuzlukları birinin size söylemesini istersiniz .Bunu size kim  söyleyebilir ? Bu sorunun cevabını emin olun ki, yine terapi süreçleri ilerlerken , siz  bilinçli ve bilinç dışı zihniniz zaman içinde hazır oldukca, nazikce yüzleşmeye başladıkca sıkışmış negatif duygular açığa çıkacak  ve aradığınız o cevapların tümünün, yine kendinizde saklı olduğunu göreceksiniz .
    Bireylerin kendi içinde ki kişilik çatışmaları ve kişilik bozuklukları zaten baştan beri vardır ancak  yaşantılarının bu zorlu dönemlerinde, ilişkilerde sorunlar yaşamaya başladıklarında, kişilik problemleri de şiddetlenir sorunların daha da güçleşmesine neden olur.
    Kişi kendi kişilik yapısında sorun olduğunu farketmeyecektir, kişisinirli ve mutsuzdur,uykuları bozulmuştur depresyona girebilir,kendini kötü hisseder ve insanlarla ilişkilerinin pek de iyi gitmediği günlerdir bu günler.kişi kendini  yalnız ve anlaşılmamış  hisseder kendini.Herkese  kızgın ve suçlayıcı olabilir ,sevilmediğini ve değer bulmadığını düşünür.
    Haklı olduğu olumsuzluklarla dolu olaylar  da yaşamıştır  ancak algıları abartılı olabilir ve genellemeye gidebilir… 
    Zor günlerdir sonuç da  ve  ‘’Ego Kapasiteleri ‘’denen, kişinin dayanma kapasiteleri  zorlanmak da ve yetmemektedir.
     Maddi problemler , yaş dönemi güçlükleri,sevgisizlik,yalnızlık,terk edilmek, boşanmalar,iş,eş kayıpları eş,sevgili,yakın akraba yada dostların beklemedik  kayıpları, ölümleri  bardağı taşıran son damla olur.
    Birden bire  bir olaydan sonra kişi neredeyse hiçbir şeye dayanamaz olur. İnsanlarla tartışmaya ,iş yerinde sorunlar yaşamaya başlayabilir.  Ana,baba,eş,çocuklar gibi hayatının en değerli varlıkları ile en yakın arkadaşlarla da kırgınlıklar, olumsuz yaşantılar tabloya eklenmeye başlaya bilir.Herkesden ve her şeyden bıkar hatda alıp başımı gidesim var ,kimseye tahammülüm kalmadı sözleri hiç de yabancı değildir bu durumlara..

    Evlilik öncesi özel ilişkiler alanında partner ile ilişki sorunları yaşayabilir .İçinden çıkılmaz  algıladıkları  problemler  karşısında bunalmış ve köşeye sıkışmış hisseder. Ergenlik çağına ait dönemsel sıkıntılar ,okul başarısızlığı  , aile yada  arkadaşla uyum sorunları olabilir. ilk işe başlama  veya kariyer elde etme mücadeleleri ve partner seçiminde  ilk  deneyimler , kişisel uyum  ihtiyacı, karşılanmamış sevgi ve değer bulma beklentileri ile  cinsel kabul beklentilerinden   tutun da şu an aklımıza gelmeye farklı  sorunları, kişiler terapiye getirebilir. 
    Sıkıntı olduğu durumda  profesyonel yardım almak dan çekinilmemesi gerekir.Bu hiç bir zaman kişi için  genel bir yetersizlik ve başarısızlık ifadesi değildir .Yardım taleb edebilmek aksine kişinin iyi bir iç görüsü olmayı ve kendi  hayatını   ve  de geleceğini  değerlendirip ,doğru algılayabilecek bir akıl ,görüş gerektirir.. Bana nasıl yardımcı olabilirsiniz ? cümlesi beklide yaşamınızda ki ,en büyük değişimlerin  kapısının aralandığı,  müthiş güçlü bir karar ve yeni bir başlangıç olacaktır.

    Psikoterapilerde öncelikli olan kişinin  iç dünyasında ve sosyal yaşamında ki tıkanmış , mutsuz edici olumsuz duygu,düşünce  ve deneyimlerinden, incinmişliklerden uzaklaşması ve içinde bulunduğu durumun aşılmasıdır.Sonra ki basamak da ise kişilik  bozuklukları gibi köklü problemlerin  üzerinde derinlemesine çalışılması, amaçlanır.Danışanların problemlerinin özelliği ve ihtiyaçları gereği bilişsel,davranışcı veya dinamik psikoterapi metodları ile  psikoterapi seansları planlanır.

  • Ölüm, Terör ve Travma ..

    Ölüm, Terör ve Travma ..

    1-Şu anda insanları en çok korkutan ve tedirgin eden nedir?

    Aslında bizi en çok korkutan sürekli inkar ettiğimiz ancak hayatın bir gerçeği olan ölümdür. Doğumumuzdan ölümümüze kadar bu gerçekliği inkar ederek gündelik hayatın ritmine kendimizi kaptırırız. Bu noktada sanki ölmeyecekmiş gibi yaşadığımız söylenebilir. O yüzden bir yakınımızı kaybetme, afetler ve terör olayları bizi inkar ettiğimiz ölümle burun buruna getirir. Daima bastırmaya çalıştığımız bu gerçekliğin aniden tüm şiddetiyle karşımıza çıkması elbette ki bizde korku ve kaygıya neden olur. İnsanların terör olaylarında ölümün daha da fazla bilincinde olduğunu görmekteyiz.

    2-Herkes ölümü aynı şekilde mi algılıyor?

    Hayır. Her bireyin kendine has olması bu kavrama bakış açısında da değişiklikler olmasına neden olur. Mesela bazı bireyler ölümü yalnızlık olarak görebilir. Kimi insanlara göre ölüm maddi dünyadan kurtuluş anlamına gelebilir. Kimi ölümü kabullenip hoş karşılarken, kimi ölümden nefret edip ondan korkabilir. Bu bakış açısından yola çıkarsak ölüme karşı hissedip düşündüklerimiz ölümle yüz yüze geldiğimizde nasıl hissedeceğimizi de belirler.

    3-Çocuklar ve ergenler ölümü nasıl karşılar?

    Bireyin yaşı elbette ki ölüme bakış açısını ve hislerini farklılaştırır. 50 yaşındaki bir insanla 10 yaşındaki bir çocuğun aynı şekilde düşünmesini bekleyemeyiz. Araştırmalar, çocukların büyüdükçe ölüme daha olgun bir yaklaşım geliştirdiklerini ortaya koymuştur. Çocukların zaman algısı bizden farklıdır. Onlar kısa süreli bir ayrılığı dahi bütünüyle bir kayıp şeklinde algılayabilir. 3 ile 5 yaş arasındaki çocuklar ölümün ne anlama geldiği ile ilgili çok az bir fikre sahip olabilir ya da hiç bir fikirleri olmayabilir. Ölümü uyku ile karıştırabilirler ya da ölmüş bireylerin tekrar yaşama döneceklerine inanabilirler. Yakın oldukları bir kişinin kaybı durumunda, kendisinin onun sözünü dinlemediği için öldüğünü düşünüp kendini suçlamaları görülebilir. Araştırmalar çocukların ortalama 9 yaşına kadar ölümü evrensel ve geri dönüşü olmayan bir durum olarak algılamadıkları sonucuna ulaşmıştır. 7 yaşın altındaki çoğu çocuk ölüme inanmaz, inansa da geri dönüşü olan bir durum olarak algılayabilir.

    Ergenlere baktığımızda ise ergenlerin ölümün uzak bir ihtimal olduğunu düşündüklerini görmekteyiz. Ölümün kaçınılabilir, görmezden gelinebilir olduğunu düşünebilirler. Bazı ergenler ise ölümün anlamını kavramaya çalışarak, kendi ölme ihtimaliyle yüzleşebilir. Ergenlerin ölüm kavramları çocuklarınkinden daha soyuttur. Mesela ergenlerin, ölümü ışık, karanlık, hiçlik gibi kavramlarla tanımladıklarını görebiliriz. Bununla bağlantılı olarak dini ve felsefi konulara ilgi duymaları mümkündür.

    4-Çocuğumuzla ölüm hakkında nasıl konuşmalıyız?

    Bu noktada en iyi strateji onlara karşı dürüst olmaktır. Çocuklar bazı şeyleri anlamayabilirler ancak sizin dürüst olmadığınızı sezer ya da sonradan fark ederlerse bu durum sizinle olan ilişkilerini yıpratır. Ayrıca sizin dürüst davranmamanız ve çocuğun konuyla ilgili farklı bir yerden bilgi alması, onda çatışmaya neden olur. Bu nedenle aileler çocuklarıyla ölüm hakkında konuşmaktan kaçınmamalı ve daima dürüst olmalılardır. Çocuğun ölüm hakkında sorduğu sorulara verilecek yanıt onun yaşına bağlı olarak değişir. Örneğin okul öncesi çocuklar daha büyük çocuklara oranla daha az ayrıntılı açıklamaya ihtiyaç duyar. Aslında onların asıl ihtiyacı olan sevildiklerini ve terk edilmeyeceklerini duyma isteğidir. Bunun yanı sıra çocuk kaç yaşında olursa olsun aileler duyarlı ve anlayışlı olmalı ve çocuklarını kendi duygu ve düşüncelerini söylemeleri konusunda cesaretlendirmelilerdir.

    5-Ölümle yüzleştiğimizde hangi evrelerden geçeriz?

    Kişinin ölümle yüzleştiğinde geçirdiği ilk evre inkardır. “bu benim başıma gelemez, bu imkansız” diye düşünür. Ancak bu geçici bir evredir. Sonrasında inkar yerini öfkeye bırakır. Kişi “neden bu benim başıma geldi?” diye sorar. Bu noktada yakınları onunla iletişimde zorlanabilir çünkü kişi bu öfkeyi onlara yansıtabilir. Bu evreden sonraysa kişi uzlaşmaya girer. Bu noktada bazı bireyler içsel olarak genellikle Allah”la bilinçsiz bir uzlaşma çabasında olur. Örneğin kişiler bir kaç ay ya da bir kaç hafta Allah”a ya da diğer insanlara adanmış bir yaşam sürmeye söz verirler. Bu süreç de zamanla yerini depresyona bırakır. Bu evrede kişi ölümün kesinliği kabullenmeye başlar. Kişi sessizleşip içine kapanabilir ve diğer insanları kendinden uzaklaştırmak isteyebilir. Zamanının çoğunda kederli haldedir, devamlı ağlamalar, uykusuzluk ya da çok uyuma görülebilir.

    Son olarak kişi bir huzur duygusu geliştirir ve kaderini kabullenir. Bu noktadan sonra duygusal acıları azalır ve yeniden hayata katılmaya başlar.

    6-Terör gibi travmatik bir yaşantıdan sonra kişide hangi psikolojik rahatsızlıklar görülür?

    Bu tarz olaylardan sonra kişilerin anksiyetelerinin ciddi ölçülerde arttığını ve bundan dolayı yaşam kalitelerinin düştüğünü görmekteyiz. Kaygıları nedeniyle çoğu durumdan kaçınarak kendilerini daha dar bir alanda yaşamaya mahkum edebilirler. Bu durum da, kişinin yaşama sevincini düşürerek hayatı sorgulamasına yol açabilir. Bu kaygılara rahatsızlık tanısını koymak için bir takım semptomların araştırılması gerekir. Her kaygı yaşayan kişiye anksiyete bozukluğu teşhisi konulmaz. Kişi semptomları karşılıyorsa ve toplumsal, kişisel ve mesleki uyumu bozuluyorsa dikkat etmemiz gerekir. Son zamanlarda geçirdiğimiz bu acılı ve sancılı günler elbette her birimizin hayatını ciddi anlamda etkiledi. Hepimiz kaygı duyuyor ve korkuyoruz. Bu anormal değildir. Korku ve kaygı insani duygulardır ve çoğu zaman uyum sağlayıcı bir işlevleri vardır. Bu aralar hepimiz az ya da çok kendimizin ve yakınlarımızın hayatından endişe ediyoruz, kalabalık yerlere gitmekten kaçınıyoruz, tanımadığımız insanlara kuşkulu gözlerle bakabiliyoruz. Bu durum terör gibi yaşamı tehdit eden bir olaya karşı verilen normal tepkilerdir. Ancak bu ve bunun gibi davranışlar artık kişinin hayatına ciddi ölçüde zarar veriyorsa, bu noktada destek alınması gerekebilir. Örneğin travma sonrası stres bozukluğu, akut stres bozukluğu yaygın anksiyete bozukluğu tedavi edilmesi gereken rahatsızlıklardır.

    7-Bu rahatsızlıkların neler olduğunu açıklayabilir misiniz?

    Travma sonrası stres bozukluğu, hayatı tehdit eden bir olaydan sonra ortaya çıkar. Kadın ve erkekleri eşit şekilde etkiler. Araştırmalar toplumun yüzde biri ile üçü arasında görüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu tanının konabilmesi için bilinen bir stres kaynağının olması gerekir. Bunlara örnek olarak; savaş, terör, saldırıya uğramak, doğal afetler verilebilir. Bu bozukluğun başlıca üç özelliği vardır: Birincisi, travmatik olayı sürekli olarak zihinde yeniden yaşama, ikincisi sürekli bir aşırı uyarılmışlık durumu ve son olarak aşırı kaçınma davranışlarıdır. Örneğin kişi canlı bomba eyleminin yapıldığı mekanda bulunup, bu olayın yıkıcı sonuçlarını görmüşse, olaydan günler sonra bile zihninde tekrar tekrar o anları yaşatabilir. Bunu isteyerek yapmaz,hatta bu düşünceler zihnine dolduğunda başka şeyle uğraşıp onları kafasından atmak ister ancak yapamaz. Ya da olayı karabasan şeklinde sürekli rüyalarında görür. Sürekli uyarılmışlık durumu, kişinin sürekli huzursuzluk hissetmesi, aniden ürküp sıçraması ve uyku bozuklukları ile belirgindir. Kaçınma dediğimizde ise kişinin olmadık önlemler alması ön plana çıkar. Örneğin metrobüste travmatik bir olay yaşayan kişi metrobüs kullanmamak için arabayla 4 saatlik bir trafiğe katlanmayı tercih edebilir. Ya da hem kendine hem de diğerlerine bir şeyler uydurup metrobüsle gitmesi gereken yere gitmeyebilir. Başkalarının öldüğü olaylarda bu kişilerin sağ kaldıklarından dolayı bilinçli ya da bilinçsiz bir suçluluk duygusu geliştirdiği görülebilir. TSSB olaydan aylar hatta yıllar sonra gelişebilir. Belirtiler dalgalanma gösterebilir ve özellikle stresi tetikleyen olaylardan sonra belirtilerde artış olabilir. Akut Stres Bozukluğunun belirtileri travma sonrası stres bozukluğuna benzer ancak aradaki fark akut stres bozukluğunun en fazla dört hafta sürmesi ve travmatik olaydan sonraki dört hafta içinde ortaya çıkmasıdır. Bunun tersine travma sonrası stres bozukluğu olaydan sonraki herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir ve yaşam boyu sürebilir. Son olarak yaygın anksiyete bozukluğu kendini kaygı, somatik yani bedensel yakınmalar, otonomik hiperaktivite ve aşırı uyarılmışlıkla gösterir. Somatik yakınmalar arasında genellikle baş ağrısı, kas ağrıları( özellikle boyun ve sırtta) ve huzursuzluk görülür. Otonomik hiperaktivitede nefes darlığı, çarpıntı ve terleme vardır. Bu rahatsızlık altı aydan daha uzun sürer ve kişinin işlevselliğini bozacak derecede aşırı kuruntulara kapılma ile belirgindir. Bu hastalarda çoğunlukla anksiyeteye ek olarak depresyon gibi farklı bir psikiyatrik rahatsızlığın daha olduğu görülür.

    8-Bunlar ne şekilde tedavi edilir?

    Bu rahatsızlıklar kişinin hem kendisini hem de yakınlarını ciddi ölçüde etkiler. Bu nedenle mutlaka tedavi edilmesi gereklidir. Bu rahatsızlıklar genellikle en hızlı ve en iyi şekilde hem psikoterapi hem de farmakolojinin birlikte uygulanması sonucu yanıt verir. Bazı kişilerin sadece psikoterapi ile düzelme gösterdikleri de görülmüştür. Ancak özellikle belirtileri çok yüksek seviyede yaşayanların terapistin yanı sıra bir psikiyatrist eşliğinde ilaç tedavisine de başlaması gerekebilir. Psikoterapide genellikle kişi kaçınmaları ile yüzleştirilir, baş etme yöntemleri geliştirilir, farkındalıkları arttırılır, ve bilişsel açıdan yanlış, eksik şemaları gözden geçirilir. Ancak her birey biricik yani kendine has olduğundan kişinin bireysel özelliklerine ve yaşadığı sorunlara özel bir tedavi planı geliştirilir. Bu kişilerin genellikle olumsuza odaklandıkları, olumlu olaylar yaşasalar dahi zihinlerini daha çok olumsuz olaylara odakladıkları görülmektedir. Seanslarda bu noktanın üzerinde durularak danışana bu durumun fark ettirilmesi ve bununla baş edebileceği yöntemler geliştirmesi için ona rehberlik edilmesi önemlidir.

    9-Bu olaylardan etkilenmemek için ne önerirsiniz?

    Bu olaylardan etkilenmemek elbette imkansızdır. Ancak ruh sağlığımızı korumak için bir takım önlemler alabiliriz. Öncelikle güvenilir kaynaklar dışında internette gördüğümüz duyduğumuz her bilgiye itibar etmememiz gerekir. İnternetteki bilgiler faydalı olduğu kadar bize zarar verici de olabilir. Bu nedenle terör olayları ile ilgili çok fazla araştırma yapmak, her söylenilene inanmak kişiyi daha da fazla panikletebilir. Özellikle ailelerin çocuklarının internet kullanımını denetlemesi gereklidir. Onları internetten tamamen mahrum etmek, çocuğun isteğini daha da kamçılayabilir bu nedenle ebeveynin denetiminde ya da zararlı siteleri önleyici programlar kullanarak çocuğu korumak bir nebze de olsa mümkündür. Terörle yaşamaya alışmamız imkansızdır. Bu tarz bir duruma ne denli maruz kalırsak kalalım ilk yaşadığımız gibi etkilenmemiz bunun yanı sıra tedirginliğimizin ve öfkemizin artması kaçınılmazdır. Ancak hayat devam etmektedir ve bireyler olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam etmemiz son derece önemlidir. Ayrıca duygularımızı bastırmamızın bize yarardan çok zararı vardır. Tabii ki öfkemizi dışa vuralım kırıp dökelim demiyorum ancak bu öfkeyi atmamızın yollarını bulmamız içimize atmamızdan bastırmamızdan çok daha yararlıdır. Üzüntümüzü, korkumuzu yakın hissettiğimiz kişilerle paylaşmamız önemlidir. Bu şekilde karşımızdaki insanla endişelerimizi paylaşmamız bize sakinleştirir, yalnız olmadığımızı gösterir ve objektif bir görüş kazandırabilir. Bunun yanı sıra yaşadığımız bu travmatik olayların insan ilişkilerinde bozulmalar meydana getirdiğini görmekteyiz. Özellikle bu aralar diğer insanlarla iletişimimizde düşünmeden hareket etmemeye daha hoşgörülü ve sağduyulu yaklaşmaya özen göstermemiz gerekir.

    Kalabalık alanlara elimizden geldiğince gitmememiz önlem açısından faydalıdır. Bu durumda boş kalan zamanlarımızı örneğin avm ye gitmek yerine, uzun yürüyüşlerle, sevdiğimiz insanlarla ev ziyaretlerinde vakit geçirmeyle doldurabiliriz. İnançlı insanların dine yönelmesi onların içinde bulundukları boşluğu doldurur, kaygılarını hafifletir. Bu sebeple maneviyata yönelmek oldukça önemlidir. Ayrıca kişinin merak ettiği korktuğu şeyler hakkında bilgilenmesi de önemlidir. Bilmediklerimiz bizi daha çok korkutur. Bu nedenle merak ettiğimiz konularda uzmanların yazdığı kaynaklara başvurabiliriz.