Etiket: Olay

  • Depremin Olası Etkisi: Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Depremin Olası Etkisi: Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Son zamanlarda depremle ilgili olumsuz yaşantıların meydana gelmesi, birçok kişinin ruh sağlığının olumsuz etkilenmesine yol açmıştır. Özellikle ülkemizde geçmişte depremle ilgili travmatik yaşantıların olması, travma ve ilişkili ruhsal rahatsızlıkların tetiklenmesine yol açmaktadır.

    Bireyin ruhsal ve bedensel sağlığını birçok biçimde sarsan, inciten, yaralayan her türlü olay ‘’travma’’ olarak adlandırılmaktadır. Ancak insan hayatında üzüntü ve sıkıntı yaratan her olay ruhsal travma yaratmamaktadır. Deprem gibi doğal afetler, savaş, işkence, tecavüz gibi travmatik yaşantılar, ciddi hastalıklara yakalanma, beklenmedik ölümler ve kazalar psikolojik sıkıntılara yol açtığı belirtilen travma türleri arasındadır.

    Travma Stres Bozukluğuna ilişkin belirtiler şu şekildedir: Kişinin ölüm, ağır yaralanma, cinsel saldırı gibi birçok olayla karşılaşması sonucu bu olaylara ilişkin, tekrarlayan, istemsiz gelen,

    • Sıkıntı veren anılar,

    • Rüyalar,

    • Kişinin çevreyi gerçek dışı bir şekilde algılaması,

    • Kişinin kendisini dışarından izliyormuş gibi hissetmesi (Bedeninden ayrılma hissi),

    • Yaşanılan olaya ilişkin uyaranlara karşı ruhsal sıkıntı, fizyolojik tepkiler (uykusuzluk, konsantrasyon güçlüğü,  baş ağrısı, taşikardi vb.),

    • Travmatik olaylara ilişkin uyaranlardan sürekli kaçınma (Mesela kişinin olayı yaşadığı yere gitmemesi gibi),

    • Olaylara ilişkin düşüncelerde ve duygudurumunda olumsuz değişiklikler (Kaygı, öfke, huzursuzluk gibi),

    • Uyarılma belirtileri (Diken üstünde hissetme, aşırı tedbir alma, ani ses ve hareketlere karşı irkilme gibi aşırı tepkiler gösterme vb.),

    • Tepki gösterme,

    • Bu belirtilerin 1 aydan uzun süredir devam ediyor olması. 

        17 ağustos depremi sonucunda yapılan Travma Sonrası Stres Bozukluğuna ilişkin toplum taramalarında yaygınlık oranları %20, çadırlarda %47, tedavi için başvuranlarda  %63 olarak saptanmıştır (Öztürk ve Uluşahin, 2016).

        Travma Sonrası Stres Bozukluğu genel toplum araştırmasında ise yaşam boyu görülme sıklığının  %1-%14 arasında değiştiği görülmektedir. Bu oran erkeklerde %5-%6, kadınlarda %10-%14 arasında değişmektedir (Breslau ve ark., 1991; Kessler ve ark, 1995; Perkonigg ve ark., 2000; Şalcıoğlu, 2001). Kadınlarda daha sık görülmesinin sebebi, kadınların tecavüz gibi travmatik olaylara ve kişilerarası şiddet biçimlerine maruz kalma olasılığının daha yüksek olmasıdır. 

        Genç yetişkinlik dönemlerinde travmatik olaylara maruz kalma olasılığı yüksek olduğu için Travma Sonrası Stres Bozukluğu en sık bu yaş aralığında görülmektedir. Kişide çocukluk çağı travmalarının yüksek olması, intihar riskini arttırmaktadır. Travmatik olaylar gelişmeden önce sosyal desteğin olması ise kişi için koruyucu bir faktördür. 

    Risk Faktörleri

        Çocukluk çağında yaşanılan ruhsal rahatsızlıklar, kişide önceden varolan psikolojik rahatsızlıklar (Örn: Panik Bozukluk, Depresyon veya Obsesif Kompulsif Bozukluk gibi), sosyoekonomik seviyenin düşük olması, zihinsel gerilik, ırksal/etnik statü, aile geçmişinde varolan psikolojik rahatsızlıklar, düşük eğitim seviyesi, cinsiyet, genç yaşta olma risk faktörleridir.  

        Travmanın niteliği de risk faktörleri açısından önemlidir. Algılanan yaşamsal tehdit, bakımveren tarafından şiddet görme veya bakımverene uygulanan şiddete tanık olma, uygunsuz başa çıkma yöntemleri, tekrar eden üzücü anılara, sonraki yaşam olaylarına, kayıplara maruz kalma diğer risk faktörlerdir.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Deprem

    Deprem gerçekleştiği bölgede coğrafi olarak büyük bir yıkıma yol açmanın yanı sıra insanların yaşamlarını fizyolojik ve psikolojik olarak derinden etkileyen bir doğal afettir. 

    Yapılan çalışmalar göstermektedir ki depremi yaşayan kişilerin %20’sinde Travma Sonrası Stres Bozukluğu ortaya çıkmaktadır. Özellikle depremlerden sonra etkilenen kişi sayısının oldukça fazla olması, bu konunun ciddiyetini ortaya koymaktadır. Travmanın şiddeti, psikolojik etkisinin de derecesinin etkilemektedir. Deprem esnasında enkaz altında kalma, yakınını kaybetme, evin hasar görmesi, deprem sırasında yaşanılan korkunun derecesi önemli risk faktörleridir. 

        Çoğu kişide travma ile ilişkili belirtiler saatler ve günler sonrasında ortaya çıkabilmektedir. Bazı bireylerde yıllar sonra dahi ortaya çıktığı görülmektedir. Deprem gibi travmatik bir olay yaşayan bireylerde ise Travma Sonrası Stres Bozukluğu belirtileri ilk günlerde ortaya çıkmakla birlikte, birçok kişide günler veya haftalar içerisinde bu belirtilerde iyileşme görülmektedir. Ancak bazı kişilerde belirtilerin düzelmesi daha uzun bir süreci kapsamaktadır. Böyle durumlarda belirtilerden kaçınmak, olay hiç olmamış gibi davranmak sorunların daha da şiddetlenmesine yol açmaktadır.  

    Travma Sonrası Stres Bozukluğunda Tedavi Yöntemleri

        Deprem sonrasında yapılacak ilk psikolojik yardım, kişinin fizyolojik ve psikolojik olarak rahatlamasını sağlamak, sosyal destek alması yönünde cesaretlendirmek, Travma Sonrası Stres Bozukluğu hakkında bilgilendirme yapmaktır. Kişi istemediği takdirde yaşadığı deneyimler konusunda konuşmaya zorlanmamalıdır. Kendisini hazır hissedip yaşadığı deneyimi paylaştığında ise empatik bir tutumla dinlenmelidir. Yaşamını yeniden düzenleme konusunda motivasyon sağlanmalı, yaşadığı sürecin geçici bir süreç olduğu belirtilmeli, travmatik yaşantıların dikkat ve odaklanmayla ilgili problemler yaratabileceği göz önünde bulundurularak araç kullanma gibi dikkat gerektiren durumlarda dikkat edilmesi gerektiği belirtilmelidir. 

        Beslenme düzeni, uyku hijyeni, düzenli egzersiz yapmak, alkol ve madde kulanımından uzak durmak, günlük aktiviteleri aksatmamak, duygu ve düşüncelerini dışavuracak etkinlikler yapmak (bir günlük tutmak, resim yapmak gibi) kişinin TSSB belirtilerini azaltmada etkili olacaktır. Bu öneriler uygulandığı halde belirtilerde düzelme görülmüyorsa, belirtiler 1 aydan uzun süredir bulunuyorsa ve kişi iş, okul, sosyal yaşamı gibi alanlarda işlevsellikte bozulmalar yaşıyorsa bir uzmana başvurmak doğru bir tercih olacaktır.

        Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nda ilaç tedavileri ve psikolojik tedaviler kullanılmaktadır. Travmatik belirtiler her kişide farklı tablolar şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Aynı şekilde deprem ve sonrasında verilen tepkiler, depremin şiddeti, kişilik yapısı, geçmiş yaşantılar gibi faktörlerden etkilenmektedir. Bu nedenle bireye özgü bir tedavi belirlemek doğru bir yaklaşım olmaktadır.

        TSSB’de ilaçlı tedavilerde antidepresanlar tavsiye edilebişir. Ancak bu tedaviler psikiyatrist kontrolünde sürdürülmelidir. 

        Psikoterapiler, bu konuda eğitimi ve deneyimi olan psikiyatr ve klinik psikologlar tarafından yürütülmelidir. Bilişsel Davranışçı Terapi ve EMDR Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nda önerilebilir.

  • Kalabalık ve Tenha

    Kalabalık ve Tenha

    New York’ta 1964 yılında Kitty Genovese adlı genç bir kadın bıçaklanarak öldürüldü. Saldırgan, pencerelerinden olayı izleyen otuz sekiz komşusunun gözleri önünde yarım saat içerisinde Genovese’ye sokak ortasında üç kez saldırdı. Ancak bu süre içerisinde otuz sekiz tanıktan hiçbirisi polise haber vermedi. Bu olay bir şok etkisi yarattı. Şehir yaşamının soğuk ve insani değerlere uzak etkilerinin bir ikonu olarak görüldü. New York Times gazetesi olaydan şöyle bahsetti:

    Hiç kimse Genovese saldırıya uğrarken otuz sekiz kişinin neden telefonu kaldırmadığını açıklayamaz, çünkü kendileri de açıklayamıyor. Fakat bu kayıtsızlığın büyük şehirlerin sorunlarından biri olduğu varsayılabilir. Eğer insanın etrafı milyonlar tarafından kuşatılmışsa onların sürekli olarak kendisini etkilemelerini önlemek neredeyse psikolojik bir ölüm kalım meselesidir ve bunu yapmanın tek yolu mümkün olduğunca bu insanlara aldırmamaktır. İnsanın komşusuna ve onun sorunlarına karşı kayıtsızlığı, diğer büyük kentlerde olduğu gibi New York’taki yaşamda da koşullandırılmış bir tepkidir.

    Makalede bahsedildiği gibi büyük şehirlerdeki yaşamın belirsizliği ve yabancılaşma insanları sert ve duygusuz yapar. Ancak bu durum daha karmaşıktır. Psikologlar bu konu hakkında bir dizi araştırma yapmaya karar verdiler ve bu sorunu seyirci kalma sorunu olarak adlandırdılar. Buldukları sonuç oldukça ilginçti; olaya kaç kişinin tanıklık ettiği, yardım davranışının öngörülmesinde öncelikli etken olmuştu.

    Örneğin deneylerin birinde, bir öğrenciden bulunduğu odada epilepsi krizi geçiriyormuş gibi yapması istendi. Bitişikteki odada sesleri duyan sadece bir kişi olduğunda o kişinin yardıma koşma olasılığı %85 oluyordu. Ama denekler epilepsi nöbetini duyan dört kişi daha olduğunu düşündüklerinde sadece %31 oranında yardıma geldiler. Başka bir deneyde bir kapının altından duman sızdığını gören insanların yalnız oldukları olayı bildirme oranı %75 çıktı. Ancak grup halinde gördüklerinde oran %38’de kaldı. İnsanlar grup halindeyken eyleme geçme sorumluluğu kendi aralarında dağılmış oluyordu. Başka birinin durumu bildireceğini ya da hiç kimseye eyleme geçmediği için görünürdeki sorunun aslında bir sorun olmadığını düşünmeye başlıyorlardı.

    Buradan yola çıkılarak Genovese cinayetinde tanıkların polise haber vermemelerinin sebebinin, tanıkların her birisinin çok fazla tanık olduğunu düşünmesi olduğu söylenebilir. Diğer herhangi bir tanığın mutlaka polise bildirecek olmasına dair bu düşünce, saldırganın bulunamamasına neden olmuştur.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Travmanın Tanımı

    Travma, bireyin bedensel ve ruhsal anlamda var oluşunu sarsan ve yaralayan her türlü olay olarak tanımlanabilir. Doğal afetler, insan eliyle oluşan kazalar, savaşlar, fiziksel veya cinsel saldırıya maruz kalma, işkence-eziyet görme, trafik kazaları, ölümcül hastalık teşhisinin konması, bir ceset ya da vücut parçası görme gibi zorlayıcı ve kişini başa çıkma yeteneğini aşan yoğun duygu yüklü olaylar ruhsal açıdan travmatik olaylardır (Palabıyıkoğlu, 2000; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    Travmatik olay tanımına giren her olayın kişide olumsuz duygu yaratması ve ruhsal travma olarak yaşanması söz konusu değildir. Pek çok olay kişide olumsuz duygu yükü yaratabilir ancak herhangi bir olayın ruhsal travma oluşturabilmesi için bazı özelliklerinin bulunuyor olması gerekir.

    Bu özeliklerden ilki, kişinin ölüm tehdidi, yaralanma tehdidi ya da yaralanmaya maruz kalması, kişinin kendisinden başka birinin ölümüne ya da ölüm tehdidi altında kalmasına tanık olması ya da başkasının yaralanmasına veya böyle bir tehdide maruz kalmasına tanıklık etmesi, yakınların ani ölümü, şiddete maruz kalarak öldürülmesi, yaralanması veya bunlara ilişkin tehdide maruz kalması gibi travmatik potansiyeli bulunan olaylara tanık olması ya da maruz kalması gerekmektedir (Herman, 2007; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    İkincisi ise, travmatik olaya maruz kalan kişinin olay karşısında verdiği tepkidir. İnsanlar travmatik olaylar karşısında çaresizlik, dehşete düşme, aşırı korku ve dona kalma tepkileri verebilirler (Öztürk ve Uluşahin, 2008). Bu koşullar sağlandığında kişinin travmatik bir olaydan etkilendiğini söylemek mümkün olabilmektedir. Diğer yandan kişinin yaşadığı travmatik yükü bulunan olaydan nasıl etkileneceği kişinin olayı nasıl algıladığına ve nasıl anlamlandırdığına bağlıdır (Beaton ve ark. 1999; APA, 2014).

    Travmatizasyon alanında yapılan çalışmalar, travmatik olayın, kişinin dünyaya ilişkin temel varsayımlarını ve inançlarını olumsuz etkilediğine işaret etmektedir (Foa ve ark., 1999; Aker ve Önder, 2003; Matthews ve Marwit, 2004; APA, 2014).

    Travmatik bir olay sonrasında olayın istemsiz şekilde hatırlanması, kaçınma davranışları, uyarılmışlık düzeyinin artması ve tetikte olma gibi travma sonrasında ortaya çıkan tepkilerle ilgili olarak yapılmış sayısız araştırma bulunmaktadır. Bu çalışmalardan ilki İkinci Dünya Savışı sonrası savaşlarda bulunmuş ve çatışmalara maruz kalmış askerlerde ortaya çıkan psikolojik tepkiler anlaşılmaya çalışılmış ve bu tepkilere “bombardıman şoku” denmiştir. Fairbank ve arkadaşlarının (1993) bildirdiğine göre savaşın bitimi ile cepheden dönen askerlerde de aynı tepkilerin sık ve yoğun biçimde gözlenmesi sonucunda bu psikolojik tepkiler “savaş nevrozu” olarak adlandırılmaya başlamıştır.

    Matthews ve Marwit (2004) insanların dünyayla ilişkili varsayımlarının genellikle, dünyanın iyi ve adil bir yer olduğu, var olan kötülüklerin ise kendilerinin ya da yakınlarının başına gelmeyeceği şeklinde olduğunu bildirmişlerdir. Travmatik bir olay kişinin dünyaya, kendisine ve geleceğe ilişkin inancının sarsılmasına neden olabilir. Travma ve temel varsayımlar konusunda yapılan araştırmalar, travmanın, bireyin temel varsayımlarını olumsuz etkilediğini göstermektedir. (Foa ve ark., 1999; Matthews ve Marwit, 2004). Aker (2000) insanların hem kendilerinin yaşayacakları olaylara zihinsel olarak hazır hissetmek istediklerini hem de yaşadıkları olayların sonuçlarını kontrol etmek istediklerini ve bunların kendileri üzerinde veya başkaları üzerinde yaratabileceği etkileri kontrol edebilmek istediklerini ama travmatik olayın özelliğinin önceden kestirilemeyecek ve kontrol edilemeyecek olması olduğunu bildirmiştir.

    Yılmaz (2007) travmatik olayın, en şiddetli stres kaynaklarını içeriyor olması, insanın gündelik yaşamında karşılaştığı diğer stres kaynakları gibi sıradan, beklendik olmaması ve kontrol edilemez olması nedeniyle sarsıcı etkisi bulunduğunu bildirmiştir. Travmatik olayın neden olduğu sarsılmaya bağlı olarak aşırı uyarılmışlık, olaya ilişkin istemsiz hatırlamalar ve rahatsız edici düşünceler, kaçınma gibi travma sonrası tepkiler geliştirebilir. Yaşanan travmatik olayın ardından ortaya çıkabilen bu tepkilerin şiddeti giderek artabilir de zaman içinde kendiliğinden hafifleyebilir de. Bu da zaman içinde işlevselliği bozucu etki yaratabilir (Foa ve ark., 1999; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    Yaşanılan tehlikenin büyüklüğü olumsuz duygusal sonuçlara yol açmaktadır. Bir kimsenin aniden olan ağır travmatik bir olaydan etkilenmesi olayın şiddetine (Öztürk ve Uluşahin, 2008); ne kadar etkilenileceği ise kişinin olayı algılama ve anlamlandırma biçimine (Carlson ve Ruzek, 2003); olay karşısındaki dayanma gücü ise kişinin kalıtımsal yapısı, kişilik özellikleri, öğrenme ile gelişen benlik gücü, böyle bir olaya hazırlıklı olup olmadığı gibi etkenlere bağlıdır (Öztürk ve Uluşan, 2008). Dolayısıyla, travmatik olay hemen her insanda korku, dehşete düşme ve çaresizlik yaratabilir ancak, ağır travmatik stres altında kalan insanların hepsi aynı bozulma, yıkılma belirtilerini göstermeyebilirler.

    Her insanın incinebilirlik düzeyi ya da eşiği birbirinden farklıdır. İncinebilirlik düzeyi yüksek olan bir kişi için zaman zaman en küçük stres kaynakları veya günlük problemler stres belirtilerini tetikleyebilirken; incinebilirlik düzeyi daha düşük olan bir kişi için sadece büyük felaketler benzer tepkilere yol açabilir. Bunun yanı sıra kronik stres kaynaklarının ortak olarak yaratabileceği etki az incinebilir kişilerde travmatik olay deneyimlemişcesine benzer tepkilere neden olabilir (Yılmaz, 2007).

     Travmatik Yaşantılar Sonucunda Ortaya Çıkan Tepkiler

    Travmatik yaşantılar sonucunda ortaya çıkan stres üst düzeyde bir strestir ve gündelik stres kaynakları gibi beklendik, sıradan, olasılıkları kontrol edilebilir değildir (Yılmaz, 2007). Travmatik yaşantının etkileme düzeyi kişiden kişiye değişse de stes karşısında bedenin gösterdiği kalp atışlarının hızlanması, kan basıncının artması, terleme, solunumun hızlanması gibi fizyolojik tepkiler herkeste görülebilir. Bu tepkiler stres hormonunun salgılanması sonucunda ortaya çıkmaktadır ve organizma tehdit atında kaldığından karşı karşıya kaldığı tehdit kaynağı ile savaşma, kaçma ya da dona kalma tepkisi verebilir. Kişinin yaşadığı stres çok yoğun olduğunda aşırı salgılanan stres hormonu, stres ortadan kalktıktan sonra dahi bir süre bedende kalır ve küçük bir uyaranla karşılaşsa dahi bedenin daha önceki tehdit durumunda verdiği stres tepkilerinin benzerlerini üretmesine neden olur. Bu tepkiler anormal bir duruma verilen normal tepkilerdir (Aker ve Önder, 2003; Jones ve Wessley, 2006; Herman, 2007).

    Travmatik olaylar karşısında insanlar, kaygı, kabuslar görme, uyku problemleri, olayı hatırlatan uyaranlardan kaçınma, hissizlik, aşırı uyarılmışlık gibi psikolojik ve fizyolojik bazı tepkiler verebilmektedir (McHugh ve Treisman, 2007). Anormal olaylar karşısında verilen normal tepkiler olarak adlandırılan bu tepkilerin kısa süreli olması ve kendiliğinden düzelmesi beklenmektedir (Jones ve Wessely, 2006). Ancak, yaşanılan travmatik olay sona erdikten sonra da olayın psikolojik ve fizyolojik etkilerinin devam etmesi söz konusu olabilmektedir. Travmatik olaylardan hemen sonra ortaya çıkan ruhsal tepkiler doğaldır. Kişi ortaya çıkan yeni koşullara uyum sağlamaya başlar. Uyum sağlayabilen kimselerde yakınmalar kısa bir sürede kaybolur. İlk anlarda şaşkınlık, panik içinde uzaklaşma, bilinçsizce yakınlarını arama gibi durumlar belirginken zaman içinde durumlarının farkına varıp duygularını dışa vurmaya başlarlar. İleriki dönemlerde ise travmatik olayın anlamı tam olarak fark edilir. Ancak travmatik stresten sonra travmatik strese maruz kalan herkeste görülmese de çok farklı belirtilerle karşılaşılabilir. En sık olarak travma sonrası stres bozukluğu, akut stres tepkisi, travmatik yas, depresyon, uyum bozukluğu, panik bozukluk, agorafobi, özgül fobi, sosyal fobi, obsesif-kompulsif bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu, şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar, alkol ve madde kullanım bozuklukları, somataform bozukluklar, disosyatif bozukluklar görülebilir (Aker, 2000; Önder ve Tural, 2004; Öztürk, Uluşahin, 2008).

    Travmatik olay sonrasında, tehdit kaynağı ortadan kalksa da olayın yarattığı psikolojik ve fizyolojik olumsuz etkiler devam edebilir (Flannery, 1999). Bu etkilerin devam etmesi sonucunda Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) ortaya çıkabilir. Genel anlamıyla yoğun strese yol açan travmatik olaylardan sonra verilen uzun süreli bazen de gecikerek ortaya çıkan tepkiler TSSB olarak tanımlanabilir (APA, 2014). Hem doğal yollarla, hem de insan eliyle oluşan travmatik olaylar sonrasında TSSB ortaya çıkabilir (Öztürk, 2009).

    Travmatik yaşantılar sonrasında kişi benzer olayları tekrar tekrar hatırlayabilir, travmatik olaylar tekrar tetiklenebilir ve bu olaylar da travma yaşanan olaylar kadar kişiyi sarsabilir ve zorlayabilir (Kocabaşoğlu ve Özdemir, 2005; Woods, 2000). DSM V’te Travma sonrası stres bozukluğu dört tanı kriterinde toplanmıştır (APA, 2014). Bunlardan birincisi, kişinin istem dışı olarak travmatik olayları yeniden deneyimlemesidir. Buna göre, yaşadığı travmatik olaya ilişkin tekrarlanan anılar, kabuslar eşlik edebilir ve kişi olayı hatırlatacak uyaranlardan fazlasıyla rahatsız olabilir. İkincisi olayla ilişkili uyaranlardan kaçınmadır. Buna göre kişi travmatik yaşantıyı hatırlatabilecek her türlü uyarandan kaçınır ve bunlardan yoğun rahatsızlık duyar. Üçüncüsü, travmatik olay sonrası duygudurumsal ve bilişsel değişiklikler ortaya çıkar. Buna göre, kişi travmatik yaşantısına ilişkin bazı anıları hatırlayamayabilir, yaşantısı ile ilgili olarak kendisini, ikinci ya da üçüncü şahısları suçlayabilir. Dördüncüsü artmış uyarılmışlık ve tepkisellik belirtileridir. Buna göre kişi travmatik olay deneyiminden sonra bazı dönemlerde sinirli ve saldırgan olabilir ve hem kendisine hem de çevresine zarar verici davranışlar sergileyebilir.  

     Travmatik Olaydan Etkilenme Düzeyi

    Sungur (1999) travmatik olaydan etkilenme düzeylerinin kişiden kişiye göre değiştiğini bildirmiştir. Travmatik olaylar sonrasında bazı kişilerde TSSB gözlenirken bazılarında görülmemektedir. Kişinin yaşadığı bir olayın travmatik bir etki yaratması, kişinin bu olayı algılayış biçimine ve bu yaşadığı olayın hayatını, duygularını, düşüncelerini ne kadar olumsuz etkilediğine bağlıdır. Travma kişisel bir deneyimdir, her kişi olayı farklı değerlendirmektedir (Carlson ve Ruzek, 2003).

    Dekkel ve arkadaşları (2014) yaptıkları çalışmada maruz kalınan travmanın şiddeti ile travmaya bağlı olarak ortaya çıkan TSSB belirtilerinin şiddetinin doğru orantılı olduğunu ve travmanın şiddetinin yüksek olmasının başka psikopatolojilerin de ortaya çıkmasına neden olduğunu ayrıca travmaya bağlı olarak ortaya çıkan TSSB belirtilerinin zamanla kötüleşmekte olduğunu ve depresyonun eşlik ettiği durumlarda ise TSSB belirtilerinin daha şiddetli olduğunu ortaya koymuşlardır.

    Çalışmalar TSSB geliştirme ve travmatik olaydan etkilenmede bazı faktörlerin önemli olduğunu göstermektedir. Travmatik olay sonrası TSSB gelişimi için bazı risk faktörleri olduğunu bildirmişlerdir. TSSB üzerine yapılan çalışmalarda çeşitli değişkenlere göre travmatik yaşantıdan etkilenme düzeyleri karşılaştırılmıştır bir takım risk faktörlerinin bulunduğu gözlenmiştir. Kadın olmak, çocuk veya yaşlı olmak, daha önce bir travmatik yaşantı deneyimi olmak, yardım-kurtarma çalışmalarına katılmak, yalnız yaşamak, aile desteğinin olmaması, psikiyatrik ya da fiziksel hastalık öyküsüne sahip olmak yer almaktadır (Aker, 2006; Palm ve arkadaşları, 2004; Karakaya ve ark., 2004; Suomalainen ve ark., 2011). Bunların dışında çocukluk döneminde yaşanan istismar ya da travmatik olay yaşantısı TSSB geliştirmede bir risk faktörü olarak görülmektedir (Brewin ve ark. 2000). Cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, önceki travmatik yaşantılar, kendisinde veya ailesinde psikolojik rahatsızlık hikayesi, çocuklukta istismara uğramış olmak başlıca etkenler olarak sayılabilir (Woods, 2000).

    Çocuktan ergenlik dönemine geçerken yaş arttıkça TSSB riski artarken, ergenlerin orta yaş grubuna kıyasla travmadan etkilenme düzeylerinin daha fazla olduğu görülmektedir (Suomalainen ve ark., 2011). Bu da ergenlik döneminde bulunuyor olmanın da TSSB gelişimi açısından risk faktörü olabileceğini göstermektedir.

    Travmaya bağlı kayıplar, travmatik olayın algılanan şiddeti, travmatik olay öncesindeki ruhsal hastalıklar ve yeterli sosyal desteğin bulunmuyor oluşu da TSSB görülmesini arttıran risk etkenleri arasında sayılmaktadır (Green ve ark., 2000). Kişinin sosyal desteklerinin yeterli olmaması da TSSB’nin gelişmesinde önemli bir faktör olduğu görülmektedir (Carlson ve Ruzek, 2003; Sungur, 1999).

    TSSB geliştirmede risk faktörlerinden bahsedilirken aynı zamanda TSSB geliştirmede koruyucu faktörlerin de varlığından bahsedilmektedir. Cozzarelli (1993) tarafından travma mağdurlarıyla yürütülen bir çalışmada, optimist, kişisel kontrol hissinin ve benlik saygısının yüksek olması gibi kişisel özelliklerin travmanın olumsuz etkilerinden koruduğu belirtilmektedir.

    Sosyal destek travmatik yaşam olayları ve kriz durumlarında da oldukça önemlidir ve azlığı risk faktörüyken yeterince bulunuşu koruyucu bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır (Erol, 2008). Sosyal desteği fazla olan kişiler stresli durumlara daha çabuk uyum sağlamakta ve psikolojik sorunlarla daha kolay baş edebilmektedir. Sosyal desteğin kişileri yoğun kaygı yaşantısından koruduğu ve hastalıkların iyileşmesi üzerinde olumlu bir etki yarattığı pek çok çalışmada ortaya konmuştur. Örneğin; Güven (2010) 1999 Marmara depremi sonrasında depremzedelerle yapılan çalışmada, depremzedelerin algıladıkları sosyal destek düzeyi arttıkça, travma sonrası büyüme düzeylerinin arttığını ve depresyon düzeylerinin azaldığını bulmuştur.

  • Affetmek

    Affetmek

    Hepimizin çok kırıldığı, çok öfkelendiği kişi/kişiler mutlaka ki vardır. Hatta bu kişi kendimiz de olabiliriz. Kimimiz dost dediğimiz kişi tarafından ihanete uğramıştır, kimimiz hak etmediğine inandığı davranışlara, sözlere maruz kalmıştır, değer vermişizdir ama karşılığını görmemişizdir, bir hata yapmışızdır böyle bir hatayı nasıl yapabildiğimizi düşünür dururuz, bu liste uzatılabilir. Hepimizin durumlara yüklediği anlam, yapısı farklı olabilir. Birimizin üzerinde durmadığı bir olayı, diğerimiz çok büyük bir olay olarak görebilir. Bu nedenle “asla affetmem” dediğimiz şeyler farklılaşabilir.

    Yoğun öfke ve kırgınlıklar öyle yer eder ki içimizde kolay kolay bırakıp gitmez bizi. Kırıldığımız, öfkelendiğimiz kişiler mutsuz olsun, başına kötü bir şey gelsin, pişman olsun bizden af dilesin ve bize yaptığının cezasını bir şekilde görsün isteriz, bekleriz hatta dualar ederiz. Çünkü affetmek bir şemsiye gibidir; altında acı, üzüntü, hayal kırıklığı, suçluluk, şaşkınlık, nefret, çaresizlik gibi yoğun duygular vardır. Baş etmek zordur. Kişi ya da olay aniden akla gelir, akla geldikçe o andaki duygular tekrar tekrar şimdiymiş gibi yaşanır, keşkeli cümleler kurulur, zihinde yeniden canlandırılır, “şimdi”de yaşamayı zorlaştırır, geçmişe götürür, kişinin enerjisini alır. Psikolojik (depresyon, kaygı gibi duygudurum bozukluklarından daha ciddi patolojilere kadar birçok farklı hastalık) ve fizyolojik hastalıkların oluşumuna yol açar (ağrılardan, kalp hastalıkları- kansere birçok farklı hastalık).

    Affetmek başkalarının ya da kendimizin bize olumsuz/rahatsız edici duygular yaşatmasına son vermektir.Olaylar ve yaşadıklarımız sonucunda bizler her zaman seçim yaparız. Affetmek bu seçeneklerden birisidir.Belki de zor olanı. Çevremizdekiler “affet boşver” derler. Asla affetmem, neden affedeyim ki, affedilmez gibi cevaplar verilir sıklıkla karşılığında. Affet: Söylendiği kadar kolay değildir ve affetmek boş vermek, önemsememek, görmezden gelmek, yaşanmamış saymak anlamına gelmez.

    Affettiğimizde unutmuş olmayız. Elbette ki yaşadıklarımızı unutamayız. Ancak üzerimizdeki olumsuz etkisinden kendimizi kurtarabiliriz. Yani affetmek kendimize yaptığımız bir iyiliktir, başkasına değil. Yapılan araştırmalar, affeden kişilerin duygusal, psikolojik ve fiziksel olarak kendilerini daha iyi hissettiklerini göstermiştir. 

    Affetmeyerek her zaman o olay veya kişiyle aramızda bir bağ kurmuş oluyoruz. Kötü de olsa bir ilişkidir bu. Olay yaşanmış bitmiş bir şey ama biz hala bitirmiyoruz, ilişkide kalıyoruz, etkisini yaşatıyoruz, süre uzadıkça onunla bütünleşiyoruz, bir parçamız haline geliyor. Böylelikle ne kadar da yanlış yapıyoruz. Hissettiklerimiz bizi olumsuz etkilerken hayat devam etmekte, affedemediğimiz kişiler de günlük hayatlarına devam edip çoğu kez bizim hissettiklerimizden etkilenmemekte, haberdar olmamakta. Affetmeyerek sadece kendimizi cezalandırmış oluyoruz. Affetmeyerek o kişiyi ya da geçmişi değiştirmiş olmuyoruz ancak geleceğimizi etkilemiş oluyoruz, olumlu olmayan bir yönde. 

    Düşünün affedemediğiniz o olay hiç yaşanmamış olsaydı şu an nasıl olurdunuz? Kesinlikle daha farklı, daha iyi.  Affederek de daha farklı ve daha iyi olabilirsiniz.

    Affetmek bir süreçtir. Hemen “affettim tamam “demekle affedilmez. Zamanla olur.  Önemli olan affetmeye karar vermektir. Zor bir süreç de olabilir. Hazır hissedilmelidir. “Affetmeye hazırım, artık affedip etkisinden kurtulmak istiyorum, bunu yapabilirim” demekle başlanmalıdır. Öncelikle yaşadığımız olayı, acıyı kabul etmek, derinlemesine kendimizle, duygularımızla yüzleşmek gerekir.  Olayı, kişiyi anlamaya çalışmak, hatta kendimizi onun yerine tam anlamıyla koymayı başararak düşünmeyi gerektirir. Affettim dediğimizde gerçekten tamamen affettik mi farkına iyi varmalıyız. 

    Affetmenin sonrasında özgürleşme gelir. Büyük bir yük üzerimizden kalkar. Bizi kontrolünde tutan tüm olumsuz duygulardan, etkiden arınmış oluruz. O kişiler de, o olaylar da değersizleşir artık.  İyileşiriz, enerjimizi geri kazanırız. Hayatımıza olan konsantrasyonumuz artar, hayattan daha çok keyif alabiliriz.   

    Bir olay/kişi ne kadar kötü olursa olsun beraberinde bizlere bir şey getirir. Yapmamamız ya da yapmamız gereken şeyleri öğretir, ders verir, duygular yaşatır. Kötü duygu yoktur, hangi duygu olursa olsun duyguyu hissetmek de güzeldir, yeter ki bizi kontrol altına alıp kötü şeyler yaptırmasına izin vermeyelim. Affedememekle, içimizdeki olumsuz duygular pekişir, artarsa kendimize ve çevremize geri dönüşü olmayan büyük zararlar verebiliriz.     

    Kendimizi affetmek başkasını affetmekten bazen daha kolay bazen de daha zordur. Çoğu zaman başkalarına olan kızgınlık, suçlama gibi duyguları irdelediğimizde fark ederiz ki o duygular temelde onlara değil kendimize olan duyguları yansıtmamız. Kendimizdeki hatayı kabul etmek kimi zaman çok daha zor ve acı verici olabiliyor.

    Diğer bir boyut da hiçbirimiz mükemmel değiliz, biz de bir başkasını üzebilir, kırabilir, hatalar yapabiliriz. Affedilmeyi bekleyen, dileyen kişi durumunda olabiliriz.  Başkasını affedemiyorken, affedilmeyi beklemek ne kadar yerinde olur?  

    Kısacası, affetmek aslında kendi iyilik halimizi sağlamak için yararlı olan bir eylem. Bağlayıcılığı, başkaları ya da olaylar değil. Kişilerin bizde yarattığı öfke, acı, nefret gibi duygulara sıkıca sarılıp, onlarla yaşamaya çalışmak veya bu duyguların bırakıp gitmesine izin vermek yani affetmek. Bu iki seçenekten hangisini seçtiğimiz belirliyor, sonrasında yaşayacaklarımızı. 

    Affetmeyle ilgili problem yaşıyorsanız, ne yaptıysanız affedemediyseniz ve bundan kurtulmak istiyorsanız (ki kurtulmalısınız) psikologlardan yardım almalısınız.

    Emin olun: Affetmek size iyi gelecek.

  • Emdr Nedir?

    Emdr Nedir?

    İlkokulda sınıf öğretmeninin “4×5 kaç” diyerek sınıfa bir matematik sorusu sorduğunda, hevesle parmak kaldıran bir öğrencinin “22” cevabını verdiğinde, öğretmenin “gerizekalı ne 22’ si tabi ki 20” dediğini düşünelim. “Üstelik 22, 5’in katlarından mı? Aptal” dediğinde öğrencinin ne düşündüğüne ve bunun hayatının geri kalanına nasıl bir etkisi olduğuna bakalım;

    *Öncelikle bilsem de bilmesem de parmak kaldırmamalıyım.

    *Arkadaşlarımın hepsi güldü ve öğretmen bana gerizekalı dedi o zaman ben aptal ve gerizekalıyım.

    *Bir daha hiçbir yerde fikrimi söylememem gerekiyor yoksa dalga geçerler.

    Şimdi bu öğrencinin ilk anısı olsun; ayrıca bundan sonraki yaşantısında ‘‘ben başarılı olamam, sınavı kazanamam, yeni bir ortama giremem, benimle dalga geçerler, hareketlerim, duruşum, konuşmam tuhaf ya da saçma olabilir, yeni bir ilişki başlatamam’’ diye düşündüğünü ve bunu yaşadığı diğer benzer anıları olsun.

    Ve diyelim ki öğretmen oldu. Son anı olarak Müdür Bey kendisinden 24 Kasım öğretmenler gününde konuşma yapmasını istedi. O güne kadar “eğer sesim titrerse, elim ayağım boşalırsa, çocuklara rezil olursam, müdürüm ve öğretmen arkadaşlarım benim halime acır ve küçümserlerse’” diye aylar öncesinden kasılmaya başlar. Bu durum uykusuz kalmasına, iştahının azalmasına ve o gün geldiğinde ya hastalık raporu ile geçiştirip ya da müdürden başka birisinin konuşma yapmasını istemesiyle özgüveninin daha da düşmesine dolayısı ile yeni bir travmatik anıya daha dönüşmesine sebep olur. Yani performans kaygısı olan sosyal fobik bir hastaya dönüşür. Tabi bir de olayın kelebek etkisi var. Bu duruma şahit olan öğrenciler aynı duruma düşebilirim kaygısıyla kendilerini ifade edecekleri platformlardan kaçınmaya başlayabilirler.

    Peki tekrar başa dönersek bu travmanın sebebi olan, iyi bir formasyon almamış bir öğretmenin öğrencisi olmak haksızlık değil midir? Evet bu öğretmen iyi bir formasyon almış ve empati kurmasını bilen biri olarak öğrenci psikolojisini düşünüp şöyle deseydi; “Çocuklar doğru cevap 20 ama arkadaşınızın yaptığı gibi parmak kaldırıp söz almanızı hepinizden bekliyorum. Önemli olan cesurca fikrinizi paylaşmaktır. Doğru ya da yanlış çok önemli değil. Hatta doğru bildiğiniz yanlışı fark ettiğinizde akılda daha kalıcı bile olabilir”. Peki bu durumda bu öğrenci ne düşünebilir; “Öğretmenim beni takdir etti. Bundan sonra da hep parmak kaldıracağım ama daha dikkatli olabilirim”. Ve sonuç, özgüveni yüksek bir kişi olarak başarılı bir gelecek onu bekliyor olacaktı. Kısaca, bir olay bile bizi bambaşka kişi yapabilir. Tabi ki her öğrenci bu kadar etkilenmeyebilir ama mutlaka kötü hissettirir. İşte o yaşlarda bu olaya olgunlukla bakamayabiliriz. Bundan sonraki ilişkiler de bu olumsuz düşüncenin üzerine inşa edildiğinde tepkimiz çığ artı kar tanesi gibi bize geri dönebilir. Yani travmatik anılarımız bize 1+1 = 3 mantığıyla daha kalıcı ve kaçıngan bir yaşam sunar. Ve niçin bu kadar kaçınma davranışında ve kaygıda olduğumuzu anlayamayabiliriz. İşte EMDR bu sıkıntıların düşünce, duygu ve bedensel boyutunu bir film senaryosu gibi izletip duyarsızlaştırarak vedalaşmamızı sağlayabilir.

    EMDR; Göz hareketleri ile duyarsızlaştırma, yeniden işleme tekniği olarak psikoterapinin bir parçasıdır. Emdr ile olumsuz yaşantıların, beynin işlenmemiş bilgi ağından, işlenme sürecini tekrar hareketlendirerek yeniden işleyip olumlu düşüncelerle yer değiştirmesi ve olumsuz yaşantıların bugün ve yarın kişiyi rahatsız etmeden çözümlenmesidir. Kısaca olumsuz yaşantılarımızın duygu, düşünce, bedensel duyum ve davranışlarımızda düzelmesidir.

    Öncelikle EMDR ile hipnoz karıştırılmamalıdır. Hipnoz ayrı bir tedavi yöntemi olup, trans (uyku-uyanıklık) halinde olumlu telkin almayı kolaylaştırmaktır, EMDR ise beynin bilgiyi işlemesini sağlamaktır. Yani EMDR telkin yöntemi ile değil odaklanan anıdan yola çıkıp serbest çağrışımla diğer anılarla bağlantısını kurup bazı şeylerin fark edilerek yeniden işlenip duyarsızlaştıma sürecini başlatmış olur. Böylece tetikleyiciler etkisini yitirmiş olur.

    Beynimizin işleyişi adaptif bilgi işleme şeklindedir. Yani tüm yaşantımızın beynin belli merkezlerinde uyarlama ile dış dünyayı iç dünyamızda tanımlamasıdır. Bu durum her şeyin kodlandığı ve işe yararlılığına göre geri çağrıldığı öğrenme şeklidir.

    Bazı kötü anlarımızın işlenmesinde bozulmalar olabilir. Olumsuz anıların tümü parçalar halinde kilitli kaldığından, daha sonra benzer olaylar ya da hatırlatıcılarla tekrar (belki de daha şiddetli bir şekilde) bizi kötü etkiler. Bunun mekanizması beynin norokimyasal akışının bozulması ile olur. Yani travmatik anının işlenmesi sırasında beyindeki bazı taşıyıcı maddelerinin (serotonin, dopamin, noradrenalin, oksitosin vs.) belli merkezlerde azalıp artması gibi dengenin bozulduğu durumlardır. Birinin azalması ile anının hatırlanmasının zorlaşması diğerinin artması ile bugünkü tetikleyicilere aşırı tepki vermemize ya da flashback’lere sebep olur. Emdr ile bu çarkın tekrar işlenmesi sağlanabilir.

    Beynimiz oluşmaya başladığı andan itibaren aynı zamanda da bir budanma yaşar. Yani ana rahmindeki yaşadığımız bir olayın bile beynin budanma sürecinde, işlenmeden bir yerlerinde kilitli ve olgunlaşmamış haliyle kaldığı düşünülebilir. Fiziksel bir sorun olan kordon dolanması gibi oksijen azalmasına bağlı travma ya da annenin aracılığı ile temas kurduğu dış dünyadaki olumsuz her şey bebeğin nöronal gelişimini etkiler. Yani budanmadığında ileriki yıllarda yaşadığımız hatırlatıcı olumsuz anılar olabilir. Nasıl ki çocukluk çağı anılarımız geleceğimizi etkiliyorsa bunun miladına ana rahmindeki süreci de eklemek gerekir.

    Çocukluk çağı anılarımıza okul çağı anılarımızı da eklediğimizde kişiliğimizi etkileyen birçok etmen (kişi, yer, olay vb.) vardır. Bunlardan olumsuz olanlarını travmatik yaşadığımızda beynin işleyişinde bazı aksaklıklar olur. İşte bu durum bir korku, aksiyon filminin fragmanı gibi ürküten, kötü hissettiren ve hatta bastırılmaya çalışılan ses, görüntü efektleri gibi tetikleyici flashback’lerle doludur. Bazen olayı ve kişileri çok iyi hatırlayamayabiliriz ama o andaki kokuyu, sesi, bedensel duyumu (uyuşma, yanma, titreme, boğulma hissi, ürperti, ağrı, göğüse bir şey oturuyor hissi vb.) hatırlayabiliriz. Tıpkı olumlu anılarımızdan kokulu silginin okul sıralarını hatırlatması gibi, benzin kokusunun da trafik kazasında arabada sıkışmışken sızan yakıt kokusunu hatırlatması o anıyı canlı tutabilir.

    Emdr için psikoterapinin bir parçası ya da psikoterapi sırasında kullanılan bir teknik diyebiliriz.

    Emdr sırasında duygu yükünün ne kadar olduğu kestirilemediği için önce çift yönlü uyaranla güvenli alan çalışması yapılması önemlidir. Bundan kasıt kişinin mutlu, huzurlu, güvende hissettiği bir olay ya da hayal olabilir. Daha sonra rahatsız olduğumuz her neyse onunla ilgili ilk anı, en kötü anı ve en son anı ile bunlara karşılık gelen hisler, duygular, bedensel duyumlar belirlenir. Bu anıların rahatsızlık hissi ile olması istenen düşünce ve duygunun gerçekleşme durumu puanlanıp hedef anı ile başlanır. Tabi emdr protokolü içerisinde kaynak yerleştirme ve gelecek şablonu gibi aşmalar da var. Amaç önce kötü anıları duyarsızlaştırma sonra bunun yerine olumlularını koyup güçlendirmedir. Terapistin bilişsel müdahalesi ile terapi şekillenir.

    Emdr ilk başta terapistin parmaklarını sağdan sola ve soldan sağa hareket ettirirken bu sırada danışan gözleriyle bu hareketleri belli sayıda takip etmesi ve o sırada hedef anıya odaklanması ile başlamıştı. Daha sonra bu hareketin dokunsal olarak danışanın dizine dokunarak ya da kulaklıkla belli bir senkronda bir sağ bir sol kulağına ses vererek ya da titreşimle yine ritmik olarak sağ ve sol eline uyaran verilerek de yapılmaya başlanmış. Amaç beynin her iki küresi ve belli merkezler arasında bağlantı kurdurmaktır. Bu merkezlerin hareketlenmesini sağlayarak belirlenen anıdan yola çıkıp serbest çağrışım ne ise (o anıya ait ayrıntılar, hislerin sebepleri olan başka anılar, daha önce yaşadıklarına bağlı atıflar ya da alakasız görünen başka görsel, işitsel, bedensel duyumlar vs..) bunun değerlendirilmesi şeklinde olur.

    Danışanın iç dünyasındaki hareketlenmenin yönetilebilmesi için Emdr eğitimi almış emin ellerde yani ya psikiyatrist terapist ya da klinik uzman psikolog tarafından yapılması gerekir. Eğer yeterli eğitim almamış (psikoterapi) iki günlük sertifika programları ile terapi yapmaya kalkan kişilerin elinde uygulanmaya çalışılırsa danışan ikincil bir travmaya maruz kalabilir.

    Emdr ile çalışılacak konular çocukluk çağı travmaları, depresyon, uzamış yas, sosyal fobi, yaygın anksiyete (evham kuruntu hastalığı), panik atak, sınav performans kaygısı, yeme(anorexia nevroza, bulumia nevroza) bozuklukları, takıntı hastalığı, migren, böcek, yılan, kan, asansör, yükseklik fobisi ve diğer fobiler, madde ve alkol bağımlılığı, internet bağımlılığı, trafik kazası, deprem,diğer doğal afetler terör ve savaş mağduru, cinsel taciz, tecavüz mağduru, konversiyon bozukluğu, kişilik bozuklukları vs..

  • EMDR Terapisi

    EMDR Terapisi

    EMDR terapisi, Türkçe açılımıyla Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme,1987 yılında Francine Shapiro tarafından göz hareketlerinin travmatik olaylar üzerindeki etkisini azalttığı tesadüfen bulunan etkili bir psikoterapi yöntemidir. O günden sonra Shapiro travmaya maruz kalmış kişilerle yapmış olduğu araştırmalarında terapi modelini geliştirmiş ve etkinliğini test etmiştir.

    EMDR yaklaşımına göre insanlar travmatik olaylar yaşadıklarında bu anılar beyinlerinin sağ tarafında işlenmemiş anı ağları olarak depolanır. İşlenmemiş anılar doğal afetler,büyük kazalar, kayıplar, savaş, taciz, tecavüz gibi önemli travmaların yanı sıra, başta çocukluk çağı olmak üzere her yaşta yaşanan ve etkisi travmatik olan her tür yaşantı; günlük hayatta aile, okul, iş çevresinde yaşanan olumsuz olaylar, şiddete maruz kalmalar, aşağılanmalar, reddedilmeler, ihmal ve başarısızlıklar şeklinde sıralanabilir.

    EMDR, bu tür izole anıların işlenmesini sağlayan fizyolojik temelli bir terapidir. Beynin zamanında yapamadığı işlemi yapmasını sağlar. Kilitli kalmış anı ile diğer anı ağları arasında ilişki kurulması, öğrenmenin sağlanarak bilginin adaptif bir şekilde depolanması mümkün olur. Danışan artık rahatsız olmaz ve anıyı yeni ve sağlıklı bir perspektiften görür.

    Basitçe ifade edecek olursak beynimizin sağ tarafı duyguların sol tarafı ise mantık ve dil becerisinin bulunduğu kısımlardır. Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre EMDR terapisindeki göz hareketi yöntemiyle sağ beyin ve sol beyin arasında bir bağlantı kurulur ve bu sayede bir iyileşme meydana gelir. Sonraki araştırmalar ise bu etkiyi sadece göz hareketleriyle değil aynı zamanda bedenimizin sağ ve sol taraflarını uyararak da elde edebileceğimizi göstermiştir.

    EMDR terapisi başlangıçta, geçmiş ya da yakın gelecekte yaşanılan travmalarda etkili olduğu düşünülen bir yöntem olmasına karşın yeni araştırmalar artık her türlü olumsuz durum için kullanılabileceğini göstermektedir. Diğer bir değişle trafik kazası gibi travmatik bir olay için de, sınav kaygısı için de bir yakınınızla yaşadığınız olumsuz bir olayın etkilerinden kurtulmak için de rahatlıkla kullanılabilen bir model olduğunu söylemek mümkün.

    EMDR terapisi ile sadece semptomlar ortadan kalkmaz. Yeni bakış açısının kazandırdığı pozitif inançlar ve olumlu duygular kişinin kendisine, ilişkilerine, dünyaya bakışını da olumlu yönde değiştirip kişisel gelişim sağlar.

    EMDR nasıl uygulanır?

    EMDR terapisi sırasında EMDR terapisinde 8 aşamalı, üç yönlü (geçmiş, şimdi, gelecek) bir protokol uygulanır. Hedef, geçmişte yaşanan anıların yeniden işlenerek duyarsızlaşmanın sağlanması, bugünkü semptomların tedavisi, danışanın gelecekte karşılaşacağı benzer sorunlar karşısında, kazandığı olumlu inanç ve duyguların geliştirdiği yeni bakış açısının yönlendirdiği davranışları gösterebilmesidir. 

    EMDR uygulayacak olan kişinin EMDR terapisi eğitiminin 1. Ve 2. Düzey eğitim ve süpervizonlarını tamamlamış deneyimli uzman psikolog olması oldukça önemlidir. Aksi taktirde EMDR yeterli olmayan kişiler tarafından uygulandığında riskli durumlar ortaya çıkabiliyor, kişi kendine yabancılaşabiliyor. Uluslararası www.emdr.com adresinde dünyanın her yerinde uygulama yapabilen uzmanların listesi yer alıyor. Türkiye’de de EMDR Derneği yakın zamanda kuruldu.

    Çocuklarla EMDR

    Çocuklarla EMDR uygulaması sırasında çocukların anı ağları yaşlarına bağlı olarak kısa olduğundan dolayı yetişkinlere göre çok daha hızlı olumlu gelişmeler gözlemlenebiliyor. Çocuklarla EMDR terapisinde dil gelişimleri yeterli düzeyde olmadığından resim tekniği kullanılıyor. 

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Bir Şeydir? Nelere Sebebiyet Verir? Ne yapılması Gerekir?

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Bir Şeydir? Nelere Sebebiyet Verir? Ne yapılması Gerekir?

    Yaygın anksiyete bozukluğunda kişi her şeyi kendisi yapar ve genellikle başkasına iş verememeyi tercih eder. Herhangi bir şey yapmadan muhakkak yapacağı şey hakkında ciddi anlamda bilgi toplar. Çok irdeler, zor karar alır ve aldığı kararları yoğun sorgulamadan geçirmeden duramaz. Yapacağı işle ilgili ve veya yaşayacağı kişi ve kişiler, olaylarla ilgili sürekli bir güvence arayışı içine girer. Yaptığı işi tekrar tekrar kontrol eder, bazense birlikte olduğu kişinin hayatını denetleyip kontrol edebilecek seviyeye gelebilir. Sevdikleri kişilere karşı fazla korumacı olurlar ve onlar için sürekli bir şeyler yapmaya çalışırlar. Belli durumlara asla tam anlamıyla bağlanamazlar çünkü kaygı yaşayacaklarını bilirler. Belli şeyleri yapmamak için hayali nedenler bulabilirler. Detaycı ve çıktıkları işi en ince ayrıntısına kadar irdeleyecekleri için ertelemecidirler. Genelde kaygıları iş hayatı, maddi durum, ilişkiler, sağlık, sevilen birinin durumu gibi küçük veya gündelik konularla ilgilidir.

    Hemen hemen her gün ortaya çıkan birçok olay ya da etkinlikle ilgili olarak aşırı kaygı ve endişe duyarlar. Kişi endişelerini kontrol etmekte ciddi anlamda zorlanır. Bazılarında ise huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe, kolay yorulma, düşünceyi yoğunlaştırma güçlüğü, irritabilite dediğimiz duyarlılık, alınganlık, huzursuzluk, kas gerginliği, uykuya dalmada ve sürdürmede sorun ya da huzursuz ve dinlendirmeyen uyku gibi sorunlar yaşadıkları görülür.

    Yaygın anksiyete bozukluğunda kişiler yaşayacakları durumun tehditine odaklanırlar ve ciddiyetiyle ilgili yaşadıkları veya yaşayacakları duruma beyinlerinde tehlike anlamlandırması yaparlar. Bir nevi kendilerini etkileyen yaşadıkları ya da yaşayacakları olay değil bu olayı beyinlerinde nasıl anlamlandırdıklarıdır. Abartılı tehlike düşüncesi ile baş etme yetenekleri gelişmiş olur ve bunu dış desteklerle güvenceye alma ihtiyacı yaşarlar, sürekli kaygı içerisinde olurlar ve bu da kendilerine zarar verir.

    Sadece anlattıklarımı anlamlandırmanızı kolaylaştırabilemek için küçük bir örnek verecek olursam ; evde yalnızken dışarıdan ses (silah sesi) duymadıklarında çok ciddi endişe yaşarlar ve eve silahlı birisi girmiş olabilir diye düşünürler. Yaşadıkları kaygı sonucunda da her yerin, her şeyin tehlikeli olduğunu düşünerek tetikte olmalıyım düşüncesi ortaya çıkar ve ellerinde bıçakla evi dolaşıp odalara bakmaya başlarlar.

    Tam olarak net olmayan olay veya durumlara duygusal, bilişsel ve davranışsal olarak olumsuz tepki verme eğilimleri olur. Bu kişiler belirsizliği sıkıntı verici ve olumsuz bulurlar ve ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalışırlar ve böyle durumlarda normal işlevselliklerini sürdüremeyebilirler. Tehdit edici zihinsel imge ve buna eşlik eden bedensel sıkıntıdan kaçınma çabası olabilir.

    Endişe duymak sorun çözmeye yardımcı olur ve motivasyonu artırır. Gelecekte çıkacak olan olumsuz sonuçlara daha az üzülmeyi sağlar ve bu kaygıyla kişi doğrudan olayların sonucunu değiştirir. Belirli düzeyde endişe duymayı bizler olumlu bir kişilik özelliği olarak nitelendiririz ancak bu endişe ve kaygı abartılı bir biçimde tekrar ediyorsa kişinin artık bireysel ya da sosyal çevresini etkileyecek zarar verecek boyuta gelmişse muhakkak kişinin profesyonel destek alması gerekmektedir.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu: TSSB

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu: TSSB

    Psikolojik travma dediğimizde aniden gerçekleşerek hayatımızı alt üst eden olaylardan bahsediyoruz. Bu olaylar, deprem, sel, kasırga gibi doğal yollarla olabileceği gibi; trafik kazası, yangın, savaş, terör, işkence, taciz, tecavüz gibi insan eliyle kazayla veya bilerek ve amaçlı olarak gerçekleşen olaylar olabilir. Aynı zamanda kişi bir başarısızlık, aşağılanma, terk veya aldatılmayı da psikolojik travma olarak deneyimleyebilmektedir.

    TSSB yaşanan bir travmanın ardından ortaya çıkan, duygusal, düşünsel ve davranışsal birtakım sorunları işaret eder. Kişinin tepkileri arasında aşırı korku, çaresizlik ya da dehşete düşme vardır.

    TSSB belirtileri 3 ana kümede toplanır:

    1. Travmatik olayı yeniden yaşantılama: Travmaya yol açan olay ortadan kalktığı halde, olaya verilen tepkilerin ortadan kalkmamasıdır. İstem dışı da olsa travmatik olayın tekrar tekrar hatırlanıyor olması halidir. Bu rüyalar ve kabuslarla olabileceği gibi günlük flashbeclerle de olabilir.

    2. Kaçınma: travmatik olayı hatırlatabilecek her türlü durumdan kaçınma halidir. Kişiye travmatik olayı hatırlatacak durumlardan, mekanlardan, seslerden, kişilerden uzaklaşma ihtiyacı duyması, olayı hatırlamam hali ilginin azalması ve insanlardan uzaklaşma kaçınmaya verilecek örneklerdendir.

    3. Aşırı uyarılmışlık hali: Her an bir şey olacakmış gibi sürekli bir tetikte olma hali söz konusudur. Uykuya dalmakta zorlanma, dikkat ve konsantrasyonda güçlük, irkilmeler, öfke patlamaları yaşanabilir.

    Travmatik olayın ardından bir müddet bu tepkileri ‘anormal durumlara verilen normal tepkiler’ olarak görürüz. Bizim Travma sonrası stres bozukluğu diyebilmemiz için bu üç kümeye ait belirtilerin 1 aydan daha fazla sürmesi ve bu belirtilerin kişinin günlük işlevselliğini bozacak nitelikte olması gerekir. Bazen bu belirtilerin aylar hatta yıllarca sürdüğünü gözlemleriz.

    TSSB yaşayan kişilerin tedaviye başvurmasında bazı engeller olabilir. Bunlar, İyileşme önündeki en yardım aramaya çekinme, umutsuzluk, olayı hatırlamaktan kaçınma, insanlara güvenini kaybetme ya da bu belirtilerin bu hastalık olarak görmeme ve kişinin güçsüzlüğünden kaynaklandığının düşünülmesi gibi…

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu kişinin hayatını, sosyal aktivitelerini, dünyayı algılayış şeklini etkileyen çeşitli alanlarda sorunlar yaşamasına neden olan ciddi bir hastalıktır. Bununla birlikte çeşitli tedavi yöntemlerinin bu hastalığın tedavisinde oldukça başarılı olduğu bilinmektedir.

    Travmatik bir olaydan her kişinin aynı oranda etkilenmediği göz önüne alındığında, kişinin ihtiyaçlarına uygun olan tedavi planının hazırlanması gerekmektedir.

  • Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar: “Turkuaz, Yeşil mi Mavi mi?”

    Maldivler’de okyanus hangi renktir, diye sorduğumuz zaman insanların bir kısmı mavi bir kısmı da yeşil der. Biraz daha renkler konusunda geniş bir perspektife sahip biriyse karşımızdaki alacağımız cevap turkuaz olur. Turkuaz yeşile çalan mavi rengidir ve sizin onu nasıl gördüğünüze göre değişir. Tıpkı renk paletindeki bu mükemmel tonu algılamada olduğu gibi hayatı ve olayları herkes farklı yorumlayabilir. Özellikle stres altında olduğumuz zaman düşüncelerimizi de olduğundan farklı algıladığımız çok fazla durum vardır. Örneğin, keyfinizin yerinde olduğu iyi dönemdeyken bir gün kötü geçen bir sunumun ardından, daha iyisi olabilirdi ama şu an böyle oldu bir dahaki sefere daha çok uğraşırım, diyebileceğiniz gibi uykusuz geçen bir gecenin ardından kötü bir dönemdeyken aynı sunum size iş hayatınızın sonuna gelmişsiniz gibi bir his verebilir. Normalde çok iyi bir sürücü olduğunuz halde, sevgilinizden ayrıldığınız zaman arabanızı sürttüğünüzde “ben de dünyanın en kötü şoförüyüm” diyebilirsiniz.

    Biz insanlar düşünen varlıklarız ve zihnimizde oluşan düşünceler duygularımızı oluşturur. Zihnimizde bir düşünce ortaya çıkar, o düşünce doğrultusunda bir duygu yaşarız. O duyguya göre de hareket ederiz. Yani içinde bulunduğunuz koşullar sizin düşüncelerinizi şekillendirir; o düşünceler de o anki ruh halinizi etkileyebilir. Bunun sonucunda da o duyguya göre davranabilirsiniz. Bu döngü pozitif olabileceği gibi negatif de olabilir ve negatif olduğu zaman hayatınızı derinden etkiler. Çünkü düşünceleriniz algınızı oluşturur.  Durumları ve kendinizi olduğundan daha negatif şekilde algılamaya başladıysanız “bilişsel çarpıtmalar” dediğimiz düşünceler zihninizi sarmış olabilir. Yani gerçekleri olduğundan farklı algılıyorsunuzdur.  Bir örnekle açıklamak gerekirse; öğrenciyseniz, oldukça zor bir sınavdan çıktıysanız “sınav zor değildi, ben soruları çözecek kadar zeki değildim” diyorsanız, bu bilişsel çarpıtmadır. Çünkü problem sizin zeki olup olmamanız değildir. Sınav zordur.

    Bilişsel çarpıtmalar burada bahsedildiği kadar basit ya da yüzeysel olmayabilirler; farklı problemlerde farklı şekillerde karşımıza çıkabilirler. Altında yatan problemler farklılaşabilir ve ciddi olabilirler ama çoğumuz stresli hayatlar yaşıyoruz dolayısıyla bilişsel çarpıtmaları stres altında olduğumuz zaman yapabiliyoruz. Genel olanlardan birkaç tane saymak gerekirse aşağıdakileri sayabiliriz:

    • Zihin Okuma: Akıl okumak çoğumuzun sahip olmak istediği süper güçtür ama ne yazık ki hiçbirimizde mevcut değildir. Siz bilişsel çarpıtmayı bu şekilde yapıyorsanız karşınızdakinin zihninden geçenleri “varsayarsınız” ve ona göre negatif çıkarımlarda bulunursunuz. Buluşmak için sözleştiğiniz arkadaşınızın trafikte kaldığı için gecikmesine “beni görmek istemiyor o yüzden oyalanıyor” demek buna örnektir.

    • Olumluyu Yok Sayma (Büyütme-Küçültme): Pozitif bir şey olduğunda bunu şans sayarken negatif bir şey olduğunda, sizden kaynaklı olmasa bile, kendinizi suçlamak olumluyu yok saymaktır. İş yerindeki bir sunum iyi geçtiğinde bunu dinleyicinin iyi niyetine bağlayıp, “sunum kötüydü ama beğendiler” demek kendi çabanızı görmeden gelmek gibi düşünebilirsiniz.

    • Keyfi Çıkarsama:Bir durum karşısında yeterince kayda değer kanıt olmadan öznel bir çıkarım yapmaya denir. Örneğin, ‘sadece çok çalışan öğrenci başarılı olur, ben zeki olsam da çalışmadığım sürece başarısızım.” demek. Çok çalışan öğrenci başarısız olabileceği gibi çalışmayan ama zeki bir öğrenci başarılı olabilir.

    • Seçici Soyutlama: Hayat bir bütünden ibarettir ve başımıza gelen olayları tek bir yönden ele almamız yanlış olur. Çünkü onların da kendi içinde bir bütünlükleri vardır. Yaşadığınız bir durumun sadece negatif bir yönüne odaklanıp onu genele yorarsanız seçici soyutlama yapmış olursunuz. Kahvaltıda üzerinize kahve döküldüğünde, dökülen kahve, tüm gününüzün berbat geçmesinin sebebi değildir. Siz ondan başlayarak o günü kötü diye nitelendirirsiniz ve bu da günü kötü yapar.

    • Kişiselleştirme: Aslında sizinle ilgili olmayan bir olayla kendiniz arasında gerçekçi olmayan bir ilişki bulup kendinizi suçlamanızdır. Bir çocuk okulda kızamık kaptığında annesinin “Eğer ben iyi bir anne olsaydım çocuğum kızamık geçirmezdi.” Demesi buna örnektir.

    • Aşırı Genelleme: Başınıza gelen bir durumu hayatınızın tümüne genellemenizdir. İlk girdiğiniz sınavda “matematik sınavından kaldım, matematikte hiçbir zaman başarılı olamayacağım.” Demek sizin başarınızı engelleyen bilişsel çarpıtmanızdır.

    • Ya Hep Ya Hiç Düşünceleri: Hayatınızda her şeyin siyah ya da beyaz olması durumu, grilere yer vermemek anlamına gelir. Olayları yorumlamada bir orta yolunuz yoktur. Her şey keskin çizgilerle ayrılmıştır. Kesin sonuca çıkan, “Eğer bu işe girmeyi başaramazsam hayatım boyunca işsiz kalacağım.”şeklinde bir yorum ya hep ya hiç düşüncelerinden biridir.

    • -meli/-malı Cümleleri: Kendinize karşı her zaman bir gereklilik ve zorunluluk belirten beklentiler oluşturan cümlelerdir. Üzerinizde her daim kendinizden kaynaklı bir baskı oluştururlar. Gerçekçi olmayan hedefler koymak buna örnektir ve “eğer mutlu olmak istiyorsam iyi bir eşim, çok kazandığım ve başarılı olduğum bir işimin olması gerek.” gibi bir cümle kurabilirsiniz.

    • Felaketleştirme: Adından da anlaşılacağı gibi bir olay karşısında olayın etkilerinin çok ötesinde felaket senaryoları kurmak ve onlara inanmaktır. Partnerinizle kavga edip “bu kavganın sonunda kesin ayrılacağız, ben başka kimseyle beraber olmayacağım için yalnız ve mutsuz öleceğim.” dediğinizde belki küçük bir kavgayı bir sona dönüştürürsünüz.

    Peki, bilişsel çarpıtmalarla baş etmenin bir yolu var mı? Tabii ki var. Bütün bu negatif düşüncelerinizin geldiği kökleri bulmayı başarırsanız o düşünceleri değiştirmeyi de başarabilirsiniz. Bilişsel çarpıtmaları biz kendimiz yaparız. Bir olay olur. Bunun sonucunda da zihninize negatif düşünceler dolar. Kendinizi kötü hissedersiniz. Öfke, hüzün, endişe ya da kaygı gibi bir duygu yaşarsınız. Kendinizden beklentinizi yükseltirsiniz ve gerçekleri olduğundan farklı görmeye başlarsınız. Durup iki kere düşünmek, yaşadıklarınızı sakin kafayla tekrar tartıp gözden geçirmek ve bağlantıları bulup, duygularınızı keşfetmek, bilişsel çarpıtmalarınızı yenme konusunda size oldukça yardımcı olacaktır. Tabii ki bu yolculukta tek başınıza olmak zorunda değilsiniz. Bir profesyonel yardımıyla kendinize karşı acımasız olmamayı ve algınızı değiştirmeyi öğrenebilirsiniz. Çünkü zor olan problemi keşfetmektir. Çözmeye hazır olduğunuzda, süreç sizin için uzun ama öğretici bir yolculuk haline gelir.

  • Terapi

    Terapi

    Günümüzde yaşamımızı idame ettirirken çeşitli uyaranlarla karşı karşıya kalmaktayız. Bazen bu uyaranlara karşı olumlu tepkiler verirken, bazılarına ise olumsuz tepkiler verebilmekteyiz. Bireylerin kişilik yapılarına, sosyal yaşantılarına, yetiştirildiği aile ortamına vs. gibi durumlarda değişkenlik gösterebilmektedir. Terapi ışığı altında konuşursak eğer, bireylerin gelecekte yaşadığı olaylar ve şimdiki yaşadığı olayların kişideki uyandırdığı, etkilediği olayları nötr bir şekilde dinlemek ve analiz etmektir. Tabi bu aşamada bir çok terapi modelleri de olmasına karşı terapiyi yapan kişinin de bu alandaki yetkinliği bu aşamada önemlidir. Terapi sürecinin en önemli amacı yaşadığınız zorluklara karşı iç görü kazanmanız, düşünce ve duygularınızda değişiklik meydana getirmeniz, bu değişiklikleri hayata geçirebilmek için ihtiyacınız olan motivasyonu ve değişim için uygun yolları belirlemektir.

    Bütün bireyler aslına bakarsanız kendilerini dinlesin, anlasın ister. Bireyi dinleyen terapist, hayatına müdahale etme veya karar vermek gibi müdahaleler yerine kişinin kendi yaşamı hakkındaki kararlarının verilmesine yardımcı olmak en sağlıklı olanıdır. Bireyin yaşadığı olay hakkında hak vermek, eleştirmek, yargılamak vs gibi davranışlar sergilemek terapistin yapacağı iş değildir. Aksine yaşadığı olay neticesinde neler hissettiği, nasıl tepkiler verdiğinin bağımsız bir şekilde ele alarak değerlendirmeler yapmak ve uygun bulduğu terapi modelini uygulayarak danışana/hastaya yardımcı olmak önem arz etmektedir. Terapist ya da psikoloğun elinde sihirli bir değnek olmadığını bilmemizde fayda vardır çünkü terapi bir süreç ve süreklilik ister. Bireylerin bu manada sabırsızlıklarını da görmezden gelmemek gerekmekteyiz, yaşadığı duygudurumu kişide sabırsızlıklar getirebilir. Fakat bu sabırsızlıkları fırsat bilerek işin ehli olmayan, insan psikopatolojisinden pek haber olan kişilerin vadettiklerine inanmamakta ve güvenmemek gerekmektedir. Ancak ruh sağlığı uzmanlarının gerekli eğitim ve süpervizyon süreçlerinden geçerek danışana/hastaya terapi vermesi daha sağlıklıdır.

    Terapiden beklentimiz destek almak istediğiniz konuya ve kişisel durumunuza göre terapi kısa süreli ya da uzun süreli olarak uygulanabilir. Terapist görüşmeleri genellikle haftada bir kez, yarım saat-kırkbeş dakika olarak gerçekleştirilir ancak kişisel ihtiyaçlara ve terapistinizin yönlendirmelerine göre görüşme araları sıklaştırılabilir ya da uzatılabilir. İlk görüşmede amaç psikoterapistin sizi tanıması ve en verimli tedavi yöntemine karar verilmesi olacaktır. Terapi görüşmelerinde kendinizi güvende ve anlaşılıyor hissetmeniz son derece önemlidir. Bu nedenle terapistinizi seçerken hangi özelliklerin sizi daha rahat hissettireceğine karar vermenizde fayda olacaktır.

    Son olarak da terapi modellerinden bahsederek konuya açıklık getireyim. Terapistin çalıştığı ekollere göre de terapi modelleri değişkenlik göstermektedir. En sık kullanılan bilişsel ve davranışçı terapi, psikodinamik psikoterapi, aile terapisi, çift terapisi, kişilerarası terapi, sanat terapisi, oyun terapisi gibi birçok terapi modelleriyle bireyin yaşam kalitesini arttırmaya yönelik çalışılabilmektedir.