Etiket: Okul

  • Okul isteksizliği

    OKULA GİTMİCEEEEEM !!!!!

    “Çocuğum 6 yaşında bu yıl ilkokula başladı. Okula çok büyük bir arzu ile hazırlanmasına rağmen ilk günün sabahından beri okula gitmek istemediğini söyledi. Tüm çabalarıma karşın sınıf içine sokamadım. Benimle birlikte kalmak istiyor yanımdan hiç ayrılmıyor. Şu an okula gitmiyor. Eskiden de bana bağlı bir çocuktu ancak okula başladıktan sonra bu bağlılık daha da arttı. Okula götürmek için çocuğu zorlamalı mıyım ? Nasıl hareket etmeme tavsiye edersiniz ?”

    Yeni öğretim yılının başlamasıyla birlikte ailelerin sıkça karşılaştığı bu durum okul korkusu olarak tanımlanabilir.Bazı çocuklar okula başlamadan önce çok istekli görünseler dahi okul zamanı geldiğinde bu istekleri kalmaz ve okula gitmek istemezler. Okul korkusunun en önemli belirtisi okulda oluşan yoğun sıkıntı ve huzursuzluk hissidir. Bu nedenle çocuk okula gitmek istemez ve okulda yalnız kalamaz. Özellikle ilkokula başlayan çocuklarda görülen Okul Korkusu anneden ayrı kalma ve terk edilme kaygısıyla ilişkilidir. Annenin yokluğunda kendisine ve annesine zarar geleceği ve terk edileceği endişesini yaşar. Çocuk, hiç tanımadığı bir ortamda hiç tanımadığı insanlarla, hiç tanımadığı bir başka yetişkinle ki bu insan aynı zamanda otoriteyi temsil eden bir kişidir (öğretmen) birden bire yalnız bırakıldığını gördüğünde korkar ve endişelenir. Yoğun sıkıntı yaşar. Eğer çocuğa sorulmuş olsa o bu tedirginlik yerine, ailesinin sıcak evinde olmayı tercih eder.

    Elbette çocuğun anne veya babadan ilk uzun süreli ayrı kalışı okulun ilk günüyse çocuk okulu sevmeyecektir. Çünkü ilk kez bu “okul” onu ailesinden ayırmıştır. Bu yüzden ailelerin okul öncesi çağdan itibaren bu aşırı bağımlılığı ortadan kaldırmak için çeşitli alıştırmalar yapmaları gereklidir. Çocuğunuzun yanından ayrılırken; neden ayrıldığınızı, nereye gideceğinizi ve ne zaman geleceğinizi belirtmeli ve bu açıklamalara sadık kalmalısınız. Zamanı uzattığınızda terk edildiğini düşünecektir. “Olsun geldim ya” deseniz bile o her gidişinizde ya geri dönmezse diye kaygılanacaktır. Çocuğunuzun okul korkusunu aşmasında okulun da büyük bir rolü vardır. Öğretmen, okulu sevdirmeli, okulun ne işe yaradığını çocuğun algılayacağı bir biçimde anlatmalıdır.

    “Eğer siz, çocuğunuzu okulda yalnız bırakacağınız için kaygılıysanız çocuğunuzdan rahat olmasını
    beklemeyin”

    Okul Korkusunda en sık görülen nedenler:

    Okul korkusunun kaynağı genellikle anneden ya da anne yerine geçen kişiden ayrılma korkusudur.

    Ayrı kalma kaygısı anne ve babada varsa çocuk bu kaygıyı öğrenmiştir.

    Çocuk kendi yokluğunda anne ya da babasına bir şey olmasından korkmakta ya da kendisini terk edip gideceklerinden korkmaktadır.

    Anne ve baba çocuğu kendilerine bağımlı yetiştirmişlerse, çocuğun özgüvensizliği okuldan korkmasına neden olur.

    Çocuk yalnız başına kendisini güvensiz hissetmektedir.

    Okul korkusu geliştiren çocuklar genellikle başarı kaygısı olan, uslu, uyumlu, aşırı onay bekleyen çocuklardır. Bu kişilik özelliklerine sahip çocuklarda tetiği çeken bir etken hastalığı başlatır (ailede hastalık, ailede sosyoekonomik bir kriz, kardeş doğuşu, göç, bir kayıp, okul veya öğretmen değişikliği, okulda onurunu, bedeninin tehdit eden bir durum gibi).

    Bu nedenlerden de anlaşılacağı gibi erken çocukluk döneminde sürekli anne- baba desteği almış, sorumluluk verilmemiş, sorumluluk almadığı için özgüveni gelişmemiş çocukların Okul Korkusu yaşaması daha olasıdır. Ama bu her şeyin sonu değil elbette. Çocuklar doğru bir yaklaşımla her şeyi daha hızlı öğrenebilirler. Bunun için tutarlı ve samimi olmak yeterlidir. Çocuğunuza okulu sevdirebilirseniz ve okula ne olursa olsun gitmesini sağlarsanız okula alışabilir.

    Okul korkusu sıklıkla okula yeni başlayan çocuklarda görülür. Ancak daha ileri yaşlarda görülme olasılığı da vardır. Aile içi sorunlardan, okuldaki olumsuzluklardan ya da sınıfta yaşadığı bir kaygıdan kaynaklanabilir.

    BELİRTİLER:

    İsteksizlik, alınganlık ve sinirlilikte artış varsa,

    İştahsızlık ve uykuda huzursuzluk varsa,

    Okula karşı ilgisiz ve tepkisiz davranıyorsa,

    Okulda ve evde nedensiz yere ağlamaya, kavga etmeye ve dikkat çekmeye çalışmaya başladıysa,

    Evde kalmak ve okul ödevlerini kaçırmak arasında seçim yapamayıp aşırı kaygılı olduysa,

    Sık sık hasta olmadığı halde baş veya karın ağrısı bahane ederek şikayet ediyorsa,

    Okula giderken ağlama, hastalanma ya da okula gitmeyi istememe davranışları geliştiriyor ve evde kalmasına izin verilince bunlar birdenbire kayboluyorsa,

    Okula gitmediği için suçluluk duyuyorsa,

    Okula devam ettiği zamanlarda iyi bir öğrenci olabiliyorsa; okul korkusundan şüphelenilebilir.

    Çocuğunuza sevginizi her işini
    yaparak değil, ona sorumluluk
    vererek gösterin”

    ÖNERİLER:

    Okula gitme konusunda ödün verilmemeli, mutlaka okula gitmesi sağlanmalıdır.

    Çocuğa, okulun amacını açıklamak, okula gitmesi konusunda ailenin tüm fertlerinin kararlı ve tutarlı olması işe yarar. Okula gitmemesi halinde yapılan çalışmalardan geri kalacağı ve bunun kendisi için bazı aksaklıklara yol açacağını anlatmaya çalışılmalıdır. Çocuğun kendini terkedilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınmalıdır.

    Korkusu yüksek bir seviyede ise ilk hafta okula birlikte gidip dönüşte almaya geleceğinizi belirtebilirsiniz. Tutarlı olursanız onu terk etmeyeceğinizi anlar.

    Okula gitmediğinden dolayı çocuğu suçlamamalı, korkusu ve gözyaşlarıyla alay edilmemelidir.

    Vedalaşmaları çabuk ve kısa süreli tutarak, gerekli açıklamaları yapıp, ayrılıkların doğal olduğu hissettirilebilir.

    Ona gününüzün nasıl geçeceğini anlatıp, onunla gününün nasıl geçtiği hakkında konuşmak her ikinizi de rahatlatabilir.

    Çocuğa okula gitmesi gerektiği, zaman geçerse bu korkuya birde derslerden geri kalmış olmanın korkusunun ekleneceği söylenmelidir.

    Çocuğun endişeleri, duyguları üzerinde konuşmak, hem sıkıntısını paylaşmasını hem de anlaşıldığını hissedip rahatlamasını sağlar.

    Bu sıkıntılı durumun geçici olabileceği, kendisiyle aynı durumda olan başka çocuklarında olduğu anlatılabilir.

    Okulla işbirliği yapılmalıdır.

    Boş zaman ve oyun becerileri kazandırarak anne babaya bağımlılık azaltılabilir.

    Arkadaş toplantıları düzenleyerek, sosyal beceriler kazanmasına fırsat tanınabilir.

    Anne babanın beklenti düzeyini gerçekçi kılıp çocuğa zaman tanıması korkuyu yenmesini kolaylaştırabilir.

    Çocuğun kendini terk edilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınılmalıdır.

    Önerilenler doğrultusunda davranmanıza rağmen okul korkusunun devam etmesi halinde bir çocuk psikiyatristine başvurulması ve yardım alınması gerekebilir. Yapılan bir yanlış okul korkusunun devam etmesine ve sorunun büyümesine yol açabilir.

    Uzm. Dr. Figen Karaceylan Çakmakcı

    Çocuk Psikiyatrisi Uzmanı

  • Okul fobisi nedir ve çocuklarımız bu fobiden nasıl kurtulur?

    Okulları açıldığı şu günlerde çocuklarda en sık karşılaştığımız sorunlardan birisi de okula gitmek istememe, anne babadan ayrılamama, okul saatleri yaklaştığında; sıkıntı artışı, ağlama, sinirlilik, baş ağrısı, mide bulantısı, iştahsızlık gibi şikayetler.. 6-8 yaş gibi ilkokula başlangıç döneminde görülebildiği gibi, ortaokul veya liseye başlangıç,okul değişikliğinin gündeme geldiği dönemlerde de ortaya çıkabilmektedir. Kaza, hastalık, ameliyat, okul arkadaşının gidişi, bağlı olduğu akrabanın hastalığı veya ölümü, ebeveyn boşanması, maddi sorunlar, aile içi şiddet ve kardeş doğumu gibi durumların arkasından başlayabilir. Bu çocuklar genellikle evde rahat ve huzurluyken okulda aşırı kaygılı ve huzursuzdur. Özellikle okulun kapalı olduğu zamanlarda veya okula gitmemesine karar verildiğinde yakınmalar kaybolur.

    Çocuk okula gitmeme isteğine kendince açıklama getirmeye çalışır. Durumu çoğunlukla sınav korkusu, öğretmen korkusu ve kendisine iyi davranmayan bir arkadaşının varlığı gibi okulla ilişkili sebeplere bağlar. Çalışmalar bu çocukların ebeveynlerinin de aşırı koruyucu, kollayıcı, kaygılı ve depresif mizaçlı olduğunu ve çocuklarının her istediğini yapan, net tavırlar sergileyemeyen, çocukların bireyselleşmesine, güven sağlamasına izin verebilecek ortamlar yaratmayan kişiler olduğunu göstermektedir. Bu ailelerin sıklıkla çocuklarının bedensel sağlığıyla çok ilgili oldukları ve onların sürekli gözlerinin önünde olmasından memnunluk duydukları gözlenmektedir.

    Bu tip çocukların ele alınmasında anne-baba ve öğretmenle işbirliği çok önemlidir. Çocuklar okula gitmek istemedikleri için cezalandırılmamalı, suçlanmamalı, okula gitmesinin gerekliliği konusunda tüm aile fertleri tarafından net bir tavır sergilenmeli, çocuğu okula özendirici ve destekleyici olunmalıdır. Okulun önemi çocuğun anlayacağı bir dille açıklanmalıdır.

    Okula gitmeden önce yapılan uzun vedalaşmalar çocuğun uzun süreli bir ayrılık kaygısını tetikleyeceğinden, kısa bir veda yeterlidir. Çocuğun sınıfa katılımı aşamalı olarak gerçekleştirilebilir, ancak çocuk mutlaka okula gelmelidir. Okul fobisi kendini gösterdiğinde ve ailenin çabaları sonuçsuz kaldığında, çocuk okula gitmeyi ciddi biçimde reddediyorsa, bir çocuk psikiyatrisine danışılmalıdır. Tedavi geciktirildiğinde süreç uzayabileceği gibi başka psikiyatrik sorunlar da duruma eklenebilir.

    Yapılan araştırmalar küçüklüğünde okul fobisi gösteren çocukların bir kısmının ileriki yaşlarda sosyal fobi tanısını aldıklarını göstermiştir. Erken müdahale edilmesi çocukların bu sorun nedeniyle yaşayacakları sosyal ve akademik olumsuzlukları en aza indirgeyeceğinden aile ve öğretmenlere bu konuda önemli görevler düşmektedir.

  • Okul Korkusu Nedenleri ve Önerileri

    Okul Korkusu Nedenleri ve Önerileri

    Araştırmalar her 100 çocuktan 5’inin okul korkusu yaşadığını gösteriyor. Peki ya okul korkusu neden yaşarlar?

    -Fiziksel nedenler (şişmanlık, zayıflık, bedensel özür …)
    -Kendinden büyük veya küçük çocuklardan korkuyor olması.
    -Anne-baba kavga edince annenin evi terk edeceğinden korkuyor olmasıyla çocuğun okula bırakılırken ki durumunun da aynı olacağını düşünmesi.
    -Annenin çocuğuna aşırı şekilde bağlı olması ve bunu çocuğuna hissettirmesi.
    -Çocuğun sinirli,ters sürekli ceza veren öğretmen imajını öğrenmesi ve her öğretmeni öyle sanması.
    -Annesiyle evde tek kalan kardeşini kıskandığı için çocuk, okulda olduğu zaman ona verilen ilginin azalıp kardeşine verileceği endişesini duyması.
    – Özellikle eğitimin desteklenmediği, akademik başarının önem verilmediği bir ailede doğup, büyümüşse çocuk okula gitmek istemeyebilir. Hemen olmasa da çoçukta zamanla okul fobisi gelişebilir.

    Çocukta Gözlemlenen Belirtiler:
    -Kilo kaybı ya da kilo artışı.
    -Uyku durumundaki bozukluklar.
    -Ağlama nöbetleri.
    -İştahsızlık, keyifsizlik, bulantı-kusma.
    -Çocuğun herhangi bir yerinde oluşan ağrı ya da acı hissi gibi…
    -Sürekli bahane uydurup okula gitmeme isteği.

    Bu belirtiler bedensel gibi gözükse de asıl sebebi psikolojiktir. Doktora gidilse de test, tahlil yapılsa da bir sorun görünmez. Şimdilik masum görünen, fakat sonrasında akademik başarısını ve ilişkilerini etkileyebilecek duruma varana kadar ciddi etkiler hayatını olumsuz yönde etkiler. Yapılması gereken psikolojik destek almasıdır çünkü aslında sorun psikolojiktir ve alınacak psikolojik destek sayesinde ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla çözüm de böyle sağlanır. Sorun ortadan kalktıktan sonra çocukta gözlemlediğimiz değişiklerle beraber hayatında gördüğümüz iyileşmeyi fark edeceğiz ve daha mutlu çocukların yetişmesini sağlayacağız.

    Öneriler:
    -Çocuğu okul öncesi kreş ya da anaokuluna gönderirseniz ilkokula geçişi daha sancısız olacaktır.
    -Çocuğu akranlarıyla aynı ortama sokarak sosyal iletişim becerilerini kullanabilmeyi ve onları ilişkisel ve sosyal bağlamda güçlendirmeyi sağlamalıyız.
    -Çocuğun yanında okul öğretmeni ve okul hakkında olumsuz şeyler konuşmamak gerekir.
    -Çocuğa okulu sevmesi için nedenler bulmayı sağlamalısınız. Örneğin; oyun grupları, sosyal etkinlikler gibi…

    Tüm bunlardan da görüldüğü gibi çocuğun okuldan korkması ve akademik başarısının düşmesi gibi nedenlerin büyük sorumlusu ailedir. Aileden aldığı ilk eğitimle çocuk okula hazır hale gelmelidir.Unutulmamalıdır ki okuldan önce eğitim ailede başlar. Çocuğunuza mutlu, başarılı ve en önemlisi sağlıklı yarınlar verebilmeniz dileğiyle…

  • Çocuklarda oluşan okul korkusu

    Genellikle okula yeni başlayan çocuklarda görülen anne-babadan ayrılıp okula başlama korkusudur. Bu çocuklar yeni ortamlara uyum sağlamakta zorlanır. Okulda aşırı tepkiler , ağlamalar olabilir. Aileler okula bırakıp gitmeyi tercih eder. Oraya alışacaklarını düşünürler ama bir kısmında bu korku sürekli olur ve öğretmen baş edemez. Devamlı sınıftan çıkmak ister. Anne babayı tekrara göremeyecek korkusu olabilir. Genelde anne babaya çok bağlı güvensiz çocuklarda olur.

    Çocuk okula gitmediği zaman bu sorunlar ortadan kalkar tamamen normalleşir. Okula götürülmeye kalkıldığında şikayetler başlar. Korku dışında bulantı, kusma , baş ağrısı gibi bedensel şikayetlerde olabilir. Evden okula gitme fikri bile bu belirtileri tetikleyebilir.

    Kreşe gitmiş çocuklarda daha küçük yaşlarda sosyal ortamlara alıştığı için okul fobisi daha az görülür. Yine de kreşe başlayan çocuklarda korkular kreş döneminde olabilir. Çocuğa güven verip ortama alıştırmak durumu genelde çözer.

    Okul fobisi okula başladıktan daha sonraki yıllarda da görülebilir. Lise yıllarında bile görülür. Çocuğun ya da ergenin yaşadığı psikolojik hastalık veya travmalar okul korkusunu tetikler. Daha sonra başlayan fobiler önemlidir ve tedavi gerektirir.

    Okula başlama dönemindeki okul korkuları genelde birkaç yaklaşımla azalır. Ama uzun sürenlerin tedavi edilmesi gerekir.

    Neler Yapılmalı:

    Çocuğa güven verici yaklaşılmalı ve korkuları hakkında konuşup güven verilmelidir. Okulda ne kadar kalacak, ne kadar süre sonra anne babayı görecek gibi.

    Yumuşak yaklaşımlı, çocuğun sevgisini kazanacak öğretmen olması da süreci kolaylaştırır.

    Anne babalar ve çevre çocukları okuldan korkutacak konu ve hikayelerden kaçınmalılardır. Bazen abartılmış okula anıları çocuklarda korku oluşturabilir.

    Okula korkusu olan çocuklarda bir süre anne baba okulda çocuk alışıncaya kadar bekleyebilir. Arkadaşlarıyla tanıştırma, oyunlarla ilgisini çekmeye çalışılmalıdır. Çocuğun öğretmeni sevmesi önemlidir. Öğretmen yumuşak davranmalı anlamaya çalışmalıdır. Eğer bütün bunlara rağmen çocukta bir gelişme yoksa yardım alınması gerekir. Genellikle okul fobisi ilk bir ay içinde azalır biter.

  • Okula başlama ve uyum sağlama

    Okula başlama ve uyum sağlama

    Okula başlama ve uyum sağlama çocuğun yaşamında önemli bir yaşam deneyimidir. Özellikle ilkokul birinci sınıfa başlayacak çocuk için ayrı bir heyecan kaynağıdır. Henüz okulun nasıl bir yer olacağı, kimlerle birlikte olacağı, okul kuralları ile ilgili belirsizlikleri yaşayabilir ve bunların her biri ayrı birer kaygı unsuru olabilir. Okul öncesi eğitim almış çocuklar ve ara sınıflarda olan çocuklar için bu heyecan biraz daha tanıdıktır. Heyecanı yaşayan sadece çocuk da değildir elbette. Anne babalar da heyecanlı ve meraklıdırlar bu dönemde. Hatta bazen öyle olur ki anne babanın heyecanı çocuğun önüne geçiverir. Çocuğun uyum sağlayamayacağından endişe duyan ebeveynlerin çocukları için durum biraz daha zordur. Bir yandan kendi kaygıları diğer yandan ebeveynlerinden gelen kaygılarla baş etmek zorunda kalabilir. Kaygılı ebeveynler çocuklarına öngördükleri olası sorunları aktarırlarken çocukların kaygısının artabileceğini gözden kaçırabilirler. Bu nedenle ebeveynlerin kendi duygularını fark etmeleri önemlidir. Okul ve öğretmen ile ilgili olumsuz ifadeler çocuğu olumsuz etkileyecektir. Bunun yanı sıra abartılı hazırlıklar içine girme de işin doğal boyutunun önüne geçebilir. Çocuğun okula hazırlanma döneminde onun ihtiyacı olan bilgilendirmelerin yapılması sorularının yanıtlanması gerekir. Okulun gezilmesi sınıfın görülmesi iyi gelecektir. Okul öncesi dönemde çocuğun bireyselleşmesine hizmet etmiş ebeveyn tutumları ve okul öncesi sağlıklı eğitim döneminden geçmiş çocukların uyum güçlüğü daha az olacaktır.

    Ayrılık kaygısı uyum dönemini olumsuz anlamda etkileyen sorunların başında gelir.

    Ayrılık kaygısının belirli dereceleri çocuğun normal gelişiminin beklenen bir parçasıdır. Okula yeni başlayan küçük çocuklarda ayrılık kaygısının görülmesi bir dereceye kadar normaldir. Ayrılık kaygısı bozukluğunda, gelişimsel olarak bağlandığı başlıca kişilerden ayrılma ile ilgili uygunsuz ve aşırı kaygı vardır. Üç yaşında çoğu çocuk ayrılmanın geçici olduğunu anlayabilecek bilişsel kapasiteyi kazanır ve yokluğunda anneye ait iç imajını koruyabilir. Bu nedenle 3-5 yaşları arasında ayrılık kaygısı azalır.

    Araştırmalar en büyük sorunun anneden ayrılma olduğunu bildirmektedir. Ayrılmaya tepkiler çocuğun gelişimsel düzeyinden beklenenin ötesinde ve şiddetlidir. Ayrılık kaygısı bozukluğu olan çocuklardaki tepkiler; okul reddi, ayrılma durumunda sıkıntı ve korku, ayrılma sezildiğinde mide ağrısı, başağrısı gibi yineleyen bedensel belirtiler ve ayrılmaya yönelik kabuslar şeklinde olabilir. Ayrılık kaygısı bozukluğu 12 yaş altındaki çocuklarda en yaygın olan kaygı bozukluğudur. Sıklığı yaşla birlikte azalır. Başlangıcı okul öncesinde olmasına karşın en sık 7-8 yaşlarında görülür. Ayrılık kaygısının yaygınlığı okul çağı çocuklarında %4, tüm ergenlerde %1,6 olarak bildirilmektedir.

    Stresli yaşam olaylarının (kayıplar, hastalık, ebeveynlerin boşanması, bağlanma figürlerinden ayrılığa neden bir felaket vb) ayrılık kaygısı bozukluğu için belirgin bir risk etkeni olduğu gösterilmiştir. Ailenin aşırı koruyucu kollayıcı tutumu ve müdahaleciliği ayrılık kaygısı bozukluğuna eşlik edebilir.

    Ayrılık kaygısı bozukluğunda okul reddi sıktır. Bunun davranım bozukluğuna bağlı okul reddinden ayırdedilmesi gerekir. Bu çocukların okula devamsızlık örüntüleri farklıdır. Ayrılık kaygısı bozukluğunda çocuk okuldan eve dönmek için kaçarken diğer gruptaki çocuklar ailenin bilgisi dışında akranlarıyla gezmektedirler. Okul reddi olan çocuklar davranım bozukluğu olanlardan farklı olarak olumlu bir davranış örüntüsü gösterirler.

    Ayrılık kaygısı bozukluğundaki belirtiler gelişim dönemlerine göre değişiklikler gösterir. 5-8 yaşları arasındaki küçük çocuklar bağlandığı başlıca kişilerin başına kötü bir olayın gelmesi endişesi ve okul reddi gösterirken, 9-12 yaşları arasındakiler sıklıkla ayrılma sırasında yoğun sıkıntı duymaktadırlar. 13-16 yaş arası ergenlerde ise sıklıkla okul reddi ve bedensel yakınmalar gözlenmektedir. Ayrılma konusunda sürekli kabus görme daha çok 5-8 yaşları arasındaki küçük çocuklarda, nadiren de 9-16 yaşları arasında tanımlanmıştır. Ayrılık kaygısı bozukluğu olan küçük çocuklarda fazla sayıda belirti ortaya çıkmaktadır. Kendisine ve bağlandığı başlıca kişilere zarar geleceğine yönelik korku sıktır.

    Alınan öyküden çocuğun hastalık, hastaneye yatma, anne babanın hastalığı, anne baba kaybı ya da taşınma gibi ayrılık dönemleri yaşadığı öğrenilebilir. Ayrılık kaygısı bozukluğunun temel özelliği anne babadan, evden veya tanıdık çevreden ayrılmanın başlattığı aşırı kaygıdır. Çocuğun kaygısı dehşet veya panik derecesine varabilir. Bu bozuklukta çocuklar, kendileri için önemli yakınlarından uzaktayken kendilerine yaklaşan kişinin zarar vereceğinden, kötü şeyler olacağından korkarlar. Pek çoğu ana babasının hastalanacağı, kaza geçireceği endişesini yaşar. Kaçırılacakları, kaybolacakları ve ailelerini bulamayacakları korkusu yaygındır. Ergenler anneden ayrılmayla ilgili kaygılarını doğrudan ortaya koyamazlar. Davranışlarında bu kaygının etkisi vardır. Evden ayrıldıklarında, yalnız başlarına bir etkinliğe katıldıklarında sıkıntı duyarlar. Alışveriş yaparken, eğlenceye ya da sosyal ortamlara girerken yanlarında birilerini (genellikle anneyi) isterler. Sık olarak ayrılma öncesi ortaya çıkan hafif kaygı, ayrılma sonrası şiddetlenir. Hırçınlık, yeme güçlüğü, huysuzlanma, anne babaya yapışma ya da onları sürekli izleme görülür. Uyku sorunları sık görülür. Uykuya dalana dek yanlarında birinin kalmasını isterler. Bu çocuklar sıklıkla ana-babanın yatağına giderler veya kapılarında uyurlar. Gece kabusları ve korkular kaygının diğer bir gösterim şeklidir. Sıklıkla bulantı, kusma, mide ağrısı gibi yakınmalar getirirler. Bedenlerinin değişik yerlerinde ağrılar, boğaz ağrısı ve grip benzeri belirtileri olabilir. Daha büyük çocuklarda çarpıntı, halsizlik, baygınlık gibi belirtiler vardır.

  • Çocuk Depresyonu

    Çocuk Depresyonu

    Depresyon; çökkünlük, derin üzüntü, bazen de hem üzüntülü, hem bunaltılı bir duygu durumla birlikte düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlemlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunların yanı sıra değersizlik, küçüklük, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık, duygu ve düşünceleri ile karakterize bir sendromdur. Depresif bozukluklar diğer psikiyatrik bozukluklara benzer olarak genetik, ailesel ve çevresel etkenler arasındaki karşılıklı etkileşim sonucu ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yaşanan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk da depresyona neden olabilir. Depresyon en az 2 hafta süren duygu durum çökmeleridir. Gün içindeki gelip geçici moral bozulmaları depresyon olarak

    adlandırılmaz. İki haftalık dönemde görülmesi gerekenler:

    1. Hemen hemen her gün yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durumu 2. Etkinliklerin tümüne ya da çoğuna karşı ilgi ya da istek azalması 3. Önemli düzeyde kilo kaybı ya da kilo alımı ya da anlamlı düzeyde iştah azalması ya da artması 4. Çok uyuma ya da uyuyamama 5. Psikomotor ajitasyon ya da retardasyon 6. Yorgunluk bitkinlik veya enerji kaybı 7. Aşırı ya da uygunsuz şekilde kendini değersiz ya da suçlu hissetme 8. Düşünmede, odaklanmada ya da karar vermede zorluklar 9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyon riski çocukluk yaşlarından ergenliğe doğru bir artış gözlemlenir ve ergenlikte üst seviyeye ulaşır. Depresyon riskinde ergenliğe kadar cinsiyetler arasında bir fark görülmemiştir fakat ergenlikte yapılan çalışmalara göre kızlar erkeklerden daha fazla risk altında olduğu saptanmıştır. Çocuğun bir yakınını kaybetmesi, kaza, ani yaşam değişiklikleri, ailesinin sosyo-ekonomik durumun bozulması, doğal afetler, anne babasının boşanması, ayrılık, okul başarısızlıkları, sevgisiz ortamlar, hastalıklar, başkasına bağımlı kalma gibi yaşamını olumsuz etkileyen olaylar depresyona itebilmektedir. Anne baba evlilik çatışmaları, ebeveyn tarafından reddedildiğini algılamaları, aile içi ilişkilerin zayıf olması depresif belirtileri artırmaktadır. Ebeveyn depresyonu ve ruhsal bozuklukları ile çocuk ve ergenlerin depresyon düzeyi arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bazı çalışmalarda düşük okul başarısı ile depresyon arasında ilişki bulunmuştur. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip bireylerde daha fazla olduğu tespit edilmektedir

    Bebeklik Döneminde Depresyon

    1-2 yaşları arasında yer alan normal bir gelişim evresidir. Daha sonraki yıllarda Spitz, anneden ani olarak ayrılan 6-8 aylık bebeklerde ağlama ve incelemelerin ardından içe kapanma ve çevreye kayıtsızlık şeklinde ortaya çıkan tabloyu “anaklitik depresyon” olarak tanımlamıştır (Spitz, 1945; Spitz, 1965). Bu dönemin en önemli özelliği konuşmanın başlangıç hiç olmaması ve ortaya çıktığında yetersiz kalmasından dolayı iletişim ve

    duyguları dışlaştırma olanaklarının kısıtlılığıdır. Dolayısıyla çocuğun yaşının küçük olması› ölçüsünde, uyku ve yeme bozuklukları, cilt belirtileri (egzama) gibi somatik ifadeler ön plana çıkacaktır. Bu bebekler bitkin, durgun, donuk bakışlı ve çevreye kayıtsız bir görünüm sergilerler. Yaşına uygun ses oyunlarını (agu v.b.) ve el oyunlarını gerçekleştirmediği gibi, çevreyi merak ve keşif davranışlarını da göstermezler. Bunların yerine kendi kendini uyarmaya yönelik stereotipik davranış örüntüleri sergilerler. Tablonun daha da ağırlaştığı durumlarda bebeğin psikomotor gelişimi yavaşlayabilir.

    Çocukluk Döneminde Depresyon

    Çocuklarda mutsuz, disforik mizaç ve depresif görünümün (ya da her ikisinin birden) günler ile haftalar arasında bir süre devam etmesi durumudur. Çocuklarda depresyon, sürekli bir mutsuzluk durumu ve çocuğun sevinç ve yaratıcılığını azaltan bir neşesizlik hali olarak da tanımlanabilir (Tüzün, 1993) Depresif ruh durumu “yapamam”, “bilmiyorum”, “yorgunum” gibi ifadelerle aktarılır. Ancak bunun yanında depresif afektlere karşı koymayı amaçlayan, saldırgan ve dürtüsel davranışlar, hırsızlık, yalan, okuldan veya evden kaçma gibi tutumlara başvurulabilir. Okul başarısızlıkları ise hemen hemen her olguda mevcuttur. Okul çağı çocuklarındaki depresyon, kendini geri çekme, okulda akran ilişkilerinde bozulma, akademik başarısızlıklar, ilgi ve etkinliklerde azalma, dikkatini toplayamama şeklinde de görülebilir. Enürezis, enkoprezis gibi bozukluklar, baş ve karın ağrıları gibi somatik yakınmalar da yine bu dönem depresif belirtileri arasında sayılabilir.

    Bir çocuk uzun süreli depresyona ya da asabi ruh haline girdiğinde distimi tanısı konur. Distimi ve majör depresyon arasındaki fark, semptomların şiddetine ve ısrarına bağlıdır. Majör depresyon daha şiddetlidir fakat birkaç ay sonra hafifler. Distimi daha az belirgin semptomlara sahiptir fakat kroniktir. Kısacası uzun süreli kronik depresif davranışlara neden olan sıkkın ruh halidir . Majör depresyon ise sosyal ve okul işlevselliğinde belirgin bozulmaların görüldüğü dikkate alınması gereken önemli bir bozukluktur.

    Ergenlik Döneminde Depresyon

    Ergenlik, sekonder cinsel karakterlerin gelişmesine bağlı olarak cinselliğin uyandığı, bedenin cinselleştiği bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminde ruhsal yapının da bu bedensel değişikliklere ayak uydurması, değişiklikle alevlenen eski çatışmalar yanında yeni ortaya çıkan çatışmalarla da baş etmesi gerekmektedir. Ruhsal yapının bu çatışmalarla baş edemediği durumlarda ortaya çıkabilecek dekompansasyon tablosu da depresyon olabilir.

    Yetişkin depresyonu ile en fazla örtüşen dönemdir. Ergenler, içinde bulundukları dönem itibariyle duygu, düşünce ve ilişkilerinde ani değişiklikler yaşarlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı yaşayabildikleri gibi, yetişkinlere benzer şekilde sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde ve alkol kullanma eğilimi ile intihar düşünce ve girişimleri şeklinde depresyon belirtileri gösterebilirler. Siyah giysiler giyme eğilimi, kasvetli şiirler yazma veya depresif temalar içeren müzikle meşgul olma yaygın depresif belirtiler olabilir. Uyku sorunları, tüm gece televizyon izleme, okula gitmek için uyanma zorluğu ya da gün boyunca uyuma durumu şeklinde görülebilir. Genellikle zevk veren aktivitelere olan ilgi eksikliği, arkadaş ortamından çekilme veya yatak odasında yalnız başına kalma durumu şeklinde görülebilir. Sıkılma, deprefis duygu durumunun bir sonucu olabilir. Mutsuzluk, tedirgin ve endişeli olur, Kontrol edilemeyen öfke durumu yaşanır, suçluluk duygusu hakimdir (Morgan, 2000). Ergenlikte depresyonu, davranış bozukluğu, madde kullanımı ya da yeme bozukluğuyla da birlikte görülebilir.

    Okul Çağı çocuklarında majör Depresif bozukluğu yaşamış olma oranı %1.5-%2.5, ergenlerde ise bu oran %15-%20 arasındadır (Graber ve Sontag, 2009). 15 yaşına kadar kız ergenler, erkek ergenlerden iki kat daha fazla depresyon yaşamaktadır. Bu cinsiyet farkının sebeplerinden bazıları şunlardır:

    1. Kadınlar, Depresif ruh halinin sonuçları ve nedenleri üzerinden tekrar tekrar düşünme

    ve bunu abartma eğilimindedir. 2. Kadınların benlik imajları, özellikle de beden imajları erkeklere göre daha olumsuzdur. 3. Kadınların, kilo ile ilgili konularda erkeklere göre daha çok stres yaşarlar. 4. Kadınlar ayrımcılığa erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. 5. Hormanel değişiklikler ergenlik döneminde özellikle kızlar arasında depresyon

    yatkınlığı artırabilir.

    Tedavi

    Çocuk ve ergen depresyonlarının tedavisinde izlenecek yol, klinik değerlendirmede izlenen yola paralel olmalı, yani çocuğun yaşını ve gelişim düzeyini göz önüne almalıdır. Anne-çocuk terapisi, aile terapisi, bireysel terapi ve antidepresan tedavisi seçiminde çocuğun yaşı yanında tablonun ağırlığı ve eşlik eden diğer patolojilerin de göz önüne alınması› gerekir. Ergenlerde antidepresan tedavisi ise depresyonun arka plandaki psikotik yapıyı gizleyebilme olasılığı nedeniyle ayrı bir özellik taşır.

    Bilişsel Davranışçı (BD) yaklaşımlar ve kişilerarası psikoterapi stratejileri depresyonun tedavisi için etkilidir. Amaç negatif bilişleri azalmak, ergenin pozitif aktivitelere katılımını artırmak, iyimser bakış açısını desteklemek, kişilerarası ve psikososyal stresörleri yönetmek olmalıdır. Bu bağlamda ergenlik dönemi bireylere yönelik uygulamalar irrasyonel inançlar ve kötümser atıfları, negatif kendilik algısını değiştirmek ve kişilerarası becerilerini geliştirmek amacıyla, baş etme eğitimi, sosyal problem çözme, sosyal beceri, iletişim becerisi eğitimi, stres yönetimine ilişkin bilişsel davranışçı terapiler, strese yanıtta değişken tepkiyi azaltmada duyguları düzenleme stratejilerini kapsamaktadır. Ayrıca aileye temellenmiş psiko eğitim girişimlerinin de etkili olduğu ve okula temellenmiş şekilde uygulanmasının uygun olacağı bildirilmektedir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon; çökkünlük, derin üzüntü, bazen de hem üzüntülü, hem bunaltılı bir duygu durumla birlikte düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlemlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunların yanı sıra değersizlik, küçüklük, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık, duygu ve düşünceleri ile karakterize bir sendromdur. Depresif bozukluklar diğer psikiyatrik bozukluklara benzer olarak genetik, ailesel ve çevresel etkenler arasındaki karşılıklı etkileşim sonucu ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yaşanan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk da depresyona neden olabilir. Depresyon en az 2 hafta süren duygu durum çökmeleridir. Gün içindeki gelip geçici moral bozulmaları depresyon olarak adlandırılmaz. İki haftalık dönemde görülmesi gerekenler:

    1. Hemen hemen her gün yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durumu 2. Etkinliklerin tümüne ya da çoğuna karşı ilgi ya da istek azalması 3. Önemli düzeyde kilo kaybı ya da kilo alımı ya da anlamlı düzeyde iştah azalması ya da

    artması 4. Çok uyuma ya da uyuyamama 5. Psikomotor ajitasyon ya da retardasyon 6. Yorgunluk bitkinlik veya enerji kaybı 7. Aşırı ya da uygunsuz şekilde kendini değersiz ya da suçlu hissetme 8. Düşünmede, odaklanmada ya da karar vermede zorluklar 9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyon riski çocukluk yaşlarından ergenliğe doğru bir artış gözlemlenir ve ergenlikte üst seviyeye ulaşır. Depresyon riskinde ergenliğe kadar cinsiyetler arasında bir fark görülmemiştir fakat ergenlikte yapılan çalışmalara göre kızlar erkeklerden daha fazla risk altında olduğu saptanmıştır. Çocuğun bir yakınını kaybetmesi, kaza, ani yaşam değişiklikleri, ailesinin sosyo-ekonomik durumun bozulması, doğal afetler, anne babasının boşanması, ayrılık, okul başarısızlıkları, sevgisiz ortamlar, hastalıklar, başkasına bağımlı kalma gibi yaşamını olumsuz etkileyen olaylar depresyona itebilmektedir. Anne baba evlilik çatışmaları, ebeveyn tarafından reddedildiğini algılamaları, aile içi ilişkilerin zayıf olması depresif belirtileri artırmaktadır. Ebeveyn depresyonu ve ruhsal bozuklukları ile çocuk ve ergenlerin depresyon düzeyi arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bazı çalışmalarda düşük okul başarısı ile depresyon arasında ilişki bulunmuştur. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip bireylerde daha fazla olduğu tespit edilmektedir

    Bebeklik Döneminde Depresyon

    1-2 yaşları arasında yer alan normal bir gelişim evresidir. Daha sonraki yıllarda Spitz, anneden ani olarak ayrılan 6-8 aylık bebeklerde ağlama ve incelemelerin ardından içe kapanma ve çevreye kayıtsızlık şeklinde ortaya çıkan tabloyu “anaklitik depresyon” olarak tanımlamıştır (Spitz, 1945; Spitz, 1965). Bu dönemin en önemli özelliği konuşmanın başlangıç hiç olmaması ve ortaya çıktığında yetersiz kalmasından dolayı iletişim ve

    duyguları dışlaştırma olanaklarının kısıtlılığıdır. Dolayısıyla çocuğun yaşının küçük olması› ölçüsünde, uyku ve yeme bozuklukları, cilt belirtileri (egzama) gibi somatik ifadeler ön plana çıkacaktır. Bu bebekler bitkin, durgun, donuk bakışlı ve çevreye kayıtsız bir görünüm sergilerler. Yaşına uygun ses oyunlarını (agu v.b.) ve el oyunlarını gerçekleştirmediği gibi, çevreyi merak ve keşif davranışlarını da göstermezler. Bunların yerine kendi kendini uyarmaya yönelik stereotipik davranış örüntüleri sergilerler. Tablonun daha da ağırlaştığı durumlarda bebeğin psikomotor gelişimi yavaşlayabilir.

    Çocukluk Döneminde Depresyon

    Çocuklarda mutsuz, disforik mizaç ve depresif görünümün (ya da her ikisinin birden) günler ile haftalar arasında bir süre devam etmesi durumudur. Çocuklarda depresyon, sürekli bir mutsuzluk durumu ve çocuğun sevinç ve yaratıcılığını azaltan bir neşesizlik hali olarak da tanımlanabilir (Tüzün, 1993) Depresif ruh durumu “yapamam”, “bilmiyorum”, “yorgunum” gibi ifadelerle aktarılır. Ancak bunun yanında depresif afektlere karşı koymayı amaçlayan, saldırgan ve dürtüsel davranışlar, hırsızlık, yalan, okuldan veya evden kaçma gibi tutumlara başvurulabilir. Okul başarısızlıkları ise hemen hemen her olguda mevcuttur. Okul çağı çocuklarındaki depresyon, kendini geri çekme, okulda akran ilişkilerinde bozulma, akademik başarısızlıklar, ilgi ve etkinliklerde azalma, dikkatini toplayamama şeklinde de görülebilir. Enürezis, enkoprezis gibi bozukluklar, baş ve karın ağrıları gibi somatik yakınmalar da yine bu dönem depresif belirtileri arasında sayılabilir.

    Bir çocuk uzun süreli depresyona ya da asabi ruh haline girdiğinde distimi tanısı konur. Distimi ve majör depresyon arasındaki fark, semptomların şiddetine ve ısrarına bağlıdır. Majör depresyon daha şiddetlidir fakat birkaç ay sonra hafifler. Distimi daha az belirgin semptomlara sahiptir fakat kroniktir. Kısacası uzun süreli kronik depresif davranışlara neden olan sıkkın ruh halidir . Majör depresyon ise sosyal ve okul işlevselliğinde belirgin bozulmaların görüldüğü dikkate alınması gereken önemli bir bozukluktur.

    Ergenlik Döneminde Depresyon

    Ergenlik, sekonder cinsel karakterlerin gelişmesine bağlı olarak cinselliğin uyandığı, bedenin cinselleştiği bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminde ruhsal yapının da bu bedensel değişikliklere ayak uydurması, değişiklikle alevlenen eski çatışmalar yanında yeni ortaya çıkan çatışmalarla da baş etmesi gerekmektedir. Ruhsal yapının bu çatışmalarla baş edemediği durumlarda ortaya çıkabilecek dekompansasyon tablosu da depresyon olabilir.

    Yetişkin depresyonu ile en fazla örtüşen dönemdir. Ergenler, içinde bulundukları dönem itibariyle duygu, düşünce ve ilişkilerinde ani değişiklikler yaşarlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı yaşayabildikleri gibi, yetişkinlere benzer şekilde sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde ve alkol kullanma eğilimi ile intihar düşünce ve girişimleri şeklinde depresyon belirtileri gösterebilirler. Siyah giysiler giyme eğilimi,

    kasvetli şiirler yazma veya Depresif temalar içeren müzikle meşgul olma yaygın depresif belirtiler olabilir. Uyku sorunları, tüm gece televizyon izleme, okula gitmek için uyanma zorluğu ya da gün boyunca uyuma durumu şeklinde görülebilir. Genellikle zevk veren aktivitelere olan ilgi eksikliği, arkadaş ortamından çekilme veya yatak odasında yalnız başına kalma durumu şeklinde görülebilir. Sıkılma, deprefis duygu durumunun bir sonucu olabilir. Mutsuzluk, tedirgin ve endişeli olur, Kontrol edilemeyen öfke durumu yaşanır, suçluluk duygusu hakimdir (Morgan, 2000). Ergenlikte depresyonu, davranış bozukluğu, madde kullanımı ya da yeme bozukluğuyla da birlikte görülebilir.

    Okul Çağı çocuklarında majör Depresif bozukluğu yaşamış olma oranı %1.5-%2.5, ergenlerde ise bu oran %15-%20 arasındadır (Graber ve Sontag, 2009). 15 yaşına kadar kız ergenler, erkek ergenlerden iki kat daha fazla depresyon yaşamaktadır. Bu cinsiyet farkının sebeplerinden bazıları şunlardır:

    1. Kadınlar, Depresif ruh halinin sonuçları ve nedenleri üzerinden tekrar tekrar düşünme

    ve bunu abartma eğilimindedir. 2. Kadınların benlik imajları, özellikle de beden imajları erkeklere göre daha olumsuzdur. 3. Kadınların, kilo ile ilgili konularda erkeklere göre daha çok stres yaşarlar. 4. Kadınlar ayrımcılığa erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. 5. Hormanel değişiklikler ergenlik döneminde özellikle kızlar arasında depresyon

    yatkınlığı artırabilir.

    Tedavi

    Çocuk ve ergen depresyonlarının tedavisinde izlenecek yol, klinik değerlendirmede izlenen yola paralel olmalı, yani çocuğun yaşını ve gelişim düzeyini göz önüne almalıdır. Anne-çocuk terapisi, aile terapisi, bireysel terapi ve antidepresan tedavisi seçiminde çocuğun yaşı yanında tablonun ağırlığı ve eşlik eden diğer patolojilerin de göz önüne alınması› gerekir. Ergenlerde antidepresan tedavisi ise depresyonun arka plandaki psikotik yapıyı gizleyebilme olasılığı nedeniyle ayrı bir özellik taşır.

    Bilişsel Davranışçı (BD) yaklaşımlar ve kişilerarası psikoterapi stratejileri depresyonun tedavisi için etkilidir. Amaç negatif bilişleri azalmak, ergenin pozitif aktivitelere katılımını artırmak, iyimser bakış açısını desteklemek, kişilerarası ve psikososyal stresörleri yönetmek olmalıdır. Bu bağlamda ergenlik dönemi bireylere yönelik uygulamalar irrasyonel inançlar ve kötümser atıfları, negatif kendilik algısını değiştirmek ve kişilerarası becerilerini geliştirmek amacıyla, baş etme eğitimi, sosyal problem çözme, sosyal beceri, iletişim becerisi eğitimi, stres yönetimine ilişkin bilişsel davranışçı terapiler, strese yanıtta değişken tepkiyi azaltmada duyguları düzenleme stratejilerini kapsamaktadır. Ayrıca aileye temellenmiş psiko eğitim girişimlerinin de etkili olduğu ve okula temellenmiş şekilde uygulanmasının uygun olacağı bildirilmektedir.

  • Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu Nedir?

    Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu Nedir?

    Okulların açılmasıyla birlikte ailelerin ilkokula yada anaokula başlayacak olan çocuğu ile ayrılma süreci başlamaktadır. Çocuk ilk defa anneden ayrılıp tek başına bir sosyal ortama gireceğinden kaygılanması normaldir. Okul çocuk için daha önce hiç deneyimlemediği bir belirsizliktir. Çocuğun belirsizlikten doğan bu kaygısının anlaşılmasına ihtiyacı vardır. Okula alışma süreci her çocuk için farklıdır. Kimi çocuk çabucak anneden ayrılırken kimisi biraz zorlanacaktır. Okula alışmada ilk 4 hafta uyum sürecidir. Bu süreçten sonra çocuk hala ayrılmakta zorlanıyor, ağlıyor, anneye yapışıyor ve ayrılamıyorsa bunun bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir. Sorunu ertelememek gerekir. En sık rastladığımız çözüm yolu bir anaokuluna alışamayan çocuğun başka bir anaokuluna gönderilmesidir. Bu yanlış bir çözüm arayışıdır. Çünkü okul reddi bir ayrılık anksiyetesidir. Ayrılık anksiyetesi bozukluğu çocuğun evden ya da sevdiklerinden ayrılacağında yada bununla ilgili beklenti olduğunda çocuğun gelişimsel döneminden beklenmedik düzeyde aşırı kaygı göstermesidir. Çocuk okula gitmeyi şiddetle reddeder. Özellikle sabah saatlerinde genellikle karın ağrısı, mide bulantısı gibi bedensel yakınmalarda bulunabilir. Bağlandığı kişinin başına kötü bir şey geleceği ile ilgili sürekli biçimde aşırı tasalanma gözlemlenir. Ayrılık anksiyetesi bozukluğu denilebilmesi için bu gibi belirtilerin en az 4 hafta sürmesi ve çocuğun işlevselliğini bozması gerekir.

    Aileler zor ayrılan çocuklara nasıl davranmalıdır?

    Ayrılmakta zorlanan çocuğa “bunda korkacak ne var, herkes okula gidiyor” gibi sözler söylemek çocuğun kaygısını azaltmaz. Tam tersine çocuk duygusunun anlaşılmadığını düşünür. Bunun yerine annenin “biliyorum orda yanında ben olmayacağım için biraz korkuyorsun, okula başlayan her çocuk biraz kaygılanır ama okula devam ettikçe bu kaygı azalacak” demesi çocuğu rahatlatır. İlk başta anne ve babanın çocuğu okula bırakma ve okuldan alma saatlerine dikkat etmesi de çocuğun okul hayatına alışması için önemlidir. Çocuğun okul çıkışında annenin orda kendisini beklediğini görmesi onun kaygısının azalmasını sağlar. Okul hayatına alıştırmakta aile ve okulun işbirliği yapması da önemlidir. Ailenin öğretmenle birebir iletişimde olması da yarar sağlayacaktır. Ailenin çocuğu okula göndermede çocuğa destekleyici davranmasının yanında kararlı olması ve çocuğun bunu görmesi de çok önemlidir. Tüm öğrencilere keyifli bir eğitim yılı geçirmelerini dilerim. Sevgiler.

  • Depresyon nedir ve nasıl yaklaşılır

    Günümüzde depresyon çok iyi bilinen hastalıkların başında gelmektedir. Depresyon insanın hayat kalitesini çok düşüren bir hastalıktır. Depresyon iş ve okul yaşamını etkiler. günümüz şehir yaşamı ve ilişkileri depresyonu tetiklemektedir. Ayrıca depresyonun genetik olarak da geçişi olabilmektedir.

    Depresyon belirtileri çökkünlük hali, yaşamdan zevk alamama, eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama, içe kapanma şeklinde olabilir. Bazen uyumsuzluklar , iş okul veriminde düşmeler olabilir.

    Depresyonda bunun dışında fiziksel belirtiler olabilir. Halsizlik, iştahsızlık, uykusuzluk sıktır. Bazen de depresyon tam tersi uyku ve iştahta artışı yapabilir.

    Çocuklarda ki depresyonlarda daha çok içe kapanma yerine hırçınlıkta artış, kavgacılık olabilir. Bu nedenle davranış bozukluğu ve hiperaktivite ile karışabilir. Bu durumda eğer bu davranışlar çok yeni başlamışsa depresyon düşünülebilir. Ayrıca çocuk ve ergende anne baba ayrılıkları, okul değişiklikleri, arkadaş ilişkilerinde problemler gibi günlük sorunlar depresyona neden olabilir.

    Ergen depresyonlarına madde bağımlılıkları, okul başarısızlıkları, akran sorunları eşlik edebilir.

    Bipolar Bozukluk ( Manik Depresif hastalık) da ki depresyon genelde majör depresyonla karışabilir. Burada daha önce bir manik hastalık geçirmişse bipolar bozukluğun depresif dönemini geçiriyor olabilir. Çocukta Bipolar bozukluk (manik depresif hastalık) genelde yaramazlık, hiperaktivite ve benzeri hastalıklarla karıştığı için atlanır. Bipolar Bozuklukta ki depresyonun tedavisi daha farklıdır bu nedenle bipolar depresyonu ile majör depresyon ayırt edilmelidir.

    Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi yanında psikoterapi uygulanır. Psikoterapi teknikleri hastadan hastaya değişebilir. Ayrıca depresyon hastasının hastalanma nedeni çevresel etkenlere ikincil bir depresyonsa çevresel faktörler düzeltilmeye çalışılmalıdır. Örneği okul değişimiyle depresyon yaşayan bir çocuk ve gencin okuldaki yaşamına müdahalelerle okula alışması sağlanabilir.

    Yine travma sonrasında depresyon görülebilir. Bunu eğer eşlik eden post travmatik stres bozukluğu( travma sonrası kaygı bozukluğu) varsa beraber değerlendirilip tedavi edilmelidir.

    Depresyona ayrıca anksiyete bozukluğu, panik atak, psikoz gibi hastalıklar, obsesif kompulsif bozukluk, gibi hastalıklar eşlik edebilir. Her bir hastalık ayrıca değerlendirilip beraber tedavi edilmelidir. Bu hastalıklara göre ilaç tedavileri ve psikoterapiler uygulanır. Tedavide çocuk ve ergen psikiyatrisleri veya psikiyatrisler ile psikologlar beraber çalışmalıdırlar.

  • Çocuk ve genç depresyon belirtileri

    DEPRESYON

    Günümüzde depresyon çok iyi bilinen hastalıkların başında gelmektedir. Depresyon insanın hayat kalitesini çok düşüren bir hastalıktır. Depresyon iş ve okul yaşamını etkiler. günümüz şehir yaşamı ve ilişkileri depresyonu tetiklemektedir. Ayrıca depresyonun genetik olarak da geçişi olabilmektedir.

    Depresyon belirtileri çökkünlük hali, yaşamdan zevk alamama, eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama, içe kapanma şeklinde olabilir. Bazen uyumsuzluklar , iş okul veriminde düşmeler olabilir.

    Depresyonda bunun dışında fiziksel belirtiler olabilir. Halsizlik, iştahsızlık, uykusuzluk sıktır. Bazen de depresyon tam tersi uyku ve iştahta artışı yapabilir.

    Çocuklarda ki depresyonlarda daha çok içe kapanma yerine hırçınlıkta artış, kavgacılık olabilir. Bu nedenle davranış bozukluğu ve hiperaktivite ile karışabilir. Bu durumda eğer bu davranışlar çok yeni başlamışsa depresyon düşünülebilir. Ayrıca çocuk ve ergende anne baba ayrılıkları, okul değişiklikleri, arkadaş ilişkilerinde problemler gibi günlük sorunlar depresyona neden olabilir.

    Ergen depresyonlarına madde bağımlılıkları, okul başarısızlıkları, akran sorunları eşlik edebilir.

    Bipolar Bozukluk ( Manik Depresif hastalık) da ki depresyon genelde majör depresyonla karışabilir. Burada daha önce bir manik hastalık geçirmişse bipolar bozukluğun depresif dönemini geçiriyor olabilir. Çocukta Bipolar bozukluk (manik depresif hastalık) genelde yaramazlık, hiperaktivite ve benzeri hastalıklarla karıştığı için atlanır. Bipolar Bozuklukta ki depresyonun tedavisi daha farklıdır bu nedenle bipolar depresyonu ile majör depresyon ayırt edilmelidir.

    Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi yanında psikoterapi uygulanır. Psikoterapi teknikleri hastadan hastaya değişebilir. Ayrıca depresyon hastasının hastalanma nedeni çevresel etkenlere ikincil bir depresyonsa çevresel faktörler düzeltilmeye çalışılmalıdır. Örneği okul değişimiyle depresyon yaşayan bir çocuk ve gencin okuldaki yaşamına müdahalelerle okula alışması sağlanabilir.

    Yine travma sonrasında depresyon görülebilir. Bunu eğer eşlik eden post travmatik stres bozukluğu( travma sonrası kaygı bozukluğu) varsa beraber değerlendirilip tedavi edilmelidir.

    Depresyona ayrıca anksiyete bozukluğu, panik atak, psikoz gibi hastalıklar, obsesif kompulsif bozukluk, gibi hastalıklar eşlik edebilir. Her bir hastalık ayrıca değerlendirilip beraber tedavi edilmelidir. Bu hastalıklara göre ilaç tedavileri ve psikoterapiler uygulanır. Tedavide çocuk ve ergen psikiyatrisleri veya psikiyatrisler ile psikologlar beraber çalışmalıdırlar.