Etiket: Öğretmen

  • Ayrılma Vakti – Okullar Başlıyor!

    Ayrılma Vakti – Okullar Başlıyor!

    Eylül ayını diğer aylardan ayıran tatlı bir farklılık var diye düşünüyorum. Bir şekilde insanların genelinin var olan rollerinde değişimlerin daha fazla olduğu bir aydır. Yaz tatili biten çocukların öğrencilik günlerinin geldiği, ebeveynlerin artık biraz daha öğretmen rolüne girdiği ve uyum süreci dediğimiz oryantasyon haftalarının sadece okullar için değil evler için de uygulandığı bir aydan bahsediyoruz.

    Okul öncesi grupları ile ilk defa çalışma tecrübemin Eylül ayına gelmesi ile birlikte kısa süreli bir şok yaşamıştım. Ağlayan çocuklar, ne yapacağından tam olarak emin olamayan ebeveynler, çocukları ikna etmeye çalışan öğretmenler derken bugün artık doğru uygulamalarla bu süreçlerin oldukça en aza indirgendiğini görüyoruz. Okulların açılması ile birlikte çalışmaktan en fazla memnun olduğum grup, okul öncesi çocukları ve ebeveynleri olmaktadır. Bu süreçte ailelerin kafa karışıklıklarını ve çocukların kendilerinin de ne olduğunu anlamlandırmakta zorlandığı duygularını iyileştirici olarak çözmeye çalışırız. Özellikle okulların rehberlik birimleri ve görevli psikologları sayesinde ebeveynler nasıl hareket edebilecekleri noktasında bilinçlendirilir.

    1. Okula ve Öğretmene Güven

    Bir ebeveynin bu konuda sezgilerine güvenmenin çoğu zaman en doğru karar olduğunu düşünüyorum. Ebeveynin çocuğu için okulları araştırırken pek çok faktöre dikkat ettiğini ve sorguladığını görüyorum. Bu tutumun doğru olduğunu da düşünüyorum. Ebeveyn, çocuğunun yeri geldiğinde ailesinden daha fazla zaman geçireceği kurumu her açıdan incelemesi gerekiyor. İlk aşamada okul müdürü ile iletişim ve diğer özellikler ile okula karar veriliyor; ikinci aşamada ise öğretmen ile tanışma gerçekleşiyor. Ebeveynlerin çoğu ilk etapta öğretmenden aldıkları enerjinin yıl boyunca aralarındaki ilişki üzerinde çok belirleyici olduğunu ifade ediyor. Güven inşa etmek hem aileler hem de öğretmen açısından ilk etapta oldukça meşakkatlidir. Ancak karşılıklı anlayış ve sağlıklı iletişim kanalları ile bu güven inşası gerçekleştikten sonra ortaya oldukça keyifli bir ilişki çıkıyor.

    Ebeveynlere tavsiye: Okul ve öğretmen hakkındaki sezgilerinize güvenin ve siz nasıl hissederseniz çocuğunuzun da öyle hissedeceğini hatırlayın! Çocuğunuzun okuldan geldiğinde yüz ifadesi nasıl oluyor? Öğretmeninin davranışlarını, kelimelerini ve ses tonunu dahi taklit edeceğinden onun okulda nasıl vakit geçirdiğini anlayabileceksiniz.

    1. Aile Bireyleri

    Siz, çocuğunuzun okula gitmesini gerekli görüyor olsanız bile kimi zaman aile bireylerinizin sizinle aynı fikirde olmasını sağlamaz. Bu konuda zaman zaman ebeveynlerin kendi aralarında dahi ters düşebildikleri okula gidip-gitmeme konusunun tamamen netleştirilmesi çok önemlidir. Uyum sağlama sürecinde, çocuğun çevresindeki kişilerin konuşma içeriklerinden, ses tonlarından okula gidip gitmeme noktasında nasıl davranış geliştirme kapasitesi olduğunu biliyoruz.  En sık duyduğumuz; okula gitmek istemiyormuş zaten…, tamam zorlamayın çocuğu…, daha küçük zaten…, ben gitmesini istemiyorum… gibi ifadeler çocuğun göz ve işitme radarına girmişse ve de uyum süreci biraz sancılı geçiyorsa o zaman işler daha zorlaşmaya başlıyor.

    Ebeveynlere tavsiye: Gelişim özelliklerini her açıdan düşündüğünüzde çocuğunuzun okula başlamasını gerekli görüyor musunuz? Önce ebeveynler olarak siz karar verin ve ardından kendi ebeveynlerinize durumu açıklayın. Süreç içinde yaşanabilecek olumsuzluklara karşı çocuğun yanında dikkat edilmesi gerekenlerden de bahsetmek faydalı olacaktır.

    1. Veda Aşaması

    Bu veda aşamasından önceki hazırlık kısmından biraz bahsetmek istiyorum. Pek çok çocuk okula başlayacağı için çok heyecanlanıyor. Çevresindeki çocuklar gibi “ben de okula gidiyorum” söylemine geçmek için sabırsızlanıyordur. Bu noktada okula hazırlık alışverişleri yapılıyor ve çocuk aldıklarını evine her gelene göstermekten çok keyif alıyor. Özellikle bu aşamalarda çocuk tam olarak ne yaşayacağını bilememektedir. Evet, okula gideceğim… Çoğunlukla bunu söyler ama soyutu anlamlandırmada zorlandığı için aslında gerçekleşecek olanları da tam anlayamıyor. Bu konuyu somutlaştırma adına oyun oynamayı öneriyorum.

    Çocuk ile oynanan oyunlarda yönlendirici olmamak esastır. Ancak zaman zaman hazırlayıcı oyunlar dediğimiz oyun türlerinde biraz oyunu şekillendiriyoruz. Mesela ebeveynlere, okula yeni başlayacak olan çocuklar için evdeki legolarla, minyatür insanlarla canlandırma yapmalarını öneriyorum. Kurduğunuz okul binası, öğretmenler, çocuklar, oyuncaklar hepsi oyunda yer alıyor. Sabah kendi yatağında uyanan çocuğun hazırlanma kısmı, ebeveynle da servisle okula gitme kısmı, okul kapısındaki vedalaşma ritüeli ve iki yemek yedikten sonra eve dönme şekline kadar oyunda her şey canlandırılabiliyoruz. Siz birkaç kere yaptıktan sonra göreceksiniz ki çocuğunuz yapıyı kendi kurup içeriği kendi düzenleyecektir. Bu şekilde zihin hazırlanmış oluyor.

    Bir diğer konu okulun ziyaret edilmesi. Genelde okul sadece kayıt aşamasında geziliyor ama eğer mümkünse ki okulun uygunluğu önemli olmakla birlikte ebeveyni ile zaman zaman ziyaret edebilmesi de güzel oluyor. Çocuk sınıfındaki oyuncaklarla biraz vakit geçiriyor, lavaboya gidip ellerini yıkıyor, kitaplara göz gezdiriyor ve ardından ebeveyninin öğretmen ya da okul müdürü ile sohbetini gözlemleyerek evine gidiyor. Biraz uç bir talep gibi gelebilir ki zannedersem pek çok okul böyle bir şeye izin vermiyor. Uygulamakta büyük etkisini gördüğümüz akşama doğru ebeveyni ile okula gelen çocuk modeli de çok olumlu sonuç veriyor. Şöyle ki ilk hafta zorlanma ve uyum problemi gözlemlediğimiz çocuğun okula her gün gelmesi şartı ile birlikte iki saat sonra ebeveyni ile eve gitmesini istiyoruz. Ardından okulun çıkış saatine yakın olabilir ya da tamamen çıkıştan sonra (bu konuya her çocukta farklı karar veririz) ebeveyni ile okula geliyor ve yarım saate yakın sınıfın içerisinde okulun diğer alanlarında vakit geçiriyor. Bu sırada öğretmeni de eşlik ediyor.

    Buna benzer ön hazırlık çalışmaları ile sürece hazırlanan çocuk için en önemli eşik okul kapısıdır. Aynı şekilde ebeveyni için de öyledir. Ayrılma kısmı önceden pratik yaptığınız gibi gerçekleşebilir de gerçekleşmeyebilir de. Bazen umulmadık sürprizlerle karşılaşabiliyoruz. Sakin ve kararlı durmakla birlikte çocuğunuzun da ihtiyaçlarına karşı hassas olmaya çalışın. Biraz kendi sezgileriniz biraz da öğretmenlerin becerileri ile birlikte sağlıklı bir okula alışma sürecinin gerçekleşmesini temenni ediyorum. Okulun rehberlik birimi varsa ön bilgilendirme isteyebilirsiniz, öğretmenlerinizden de destek alabilirsiniz.

    Ebeveynlere tavsiye: Uyum haftasında problem yaşayabilirsiniz ve ilk olmadığınızı hatırlayın lütfen! Gerekli ön hazırlıklarınızı yapmış olsanız da “her şey tamam oldu, alışacak” dediğiniz anda tam tersi de olabilir. Süreci yönetebilmek adına çocuğunuzun yanında olmamak koşuluyla muhakkak öğretmenlerinden ve psikologlardan destek alın.

     

    BİRAZ EMPATİ:

    Çocuğunuzun gideceği okulda her açıdan zenginlik olacağını hatırlayın lütfen! Çocuklar arasında kültürel farklılıklar, sosyo-ekonomik farklılıklar, bilişsel, duygusal ve fiziksel farklılıkları olanlarla birlikte engelli çocukların da olabileceğini hatırlamalıyız. İlk birkaç ay bir sınıf içerisinde buluşan tüm çocukların, hem bireysel uyumları hem de sınıf içi grup uyumlarının çalışılacağı esas alınmalı ve çocuklarımızın tüm farklılık zenginliklerini deneyimlemeleri için onlara destek olunmalı.

    Diğer çocuk da sizin çocuğunuz olabilirdi!!!

  • Emdr Nedir?

    Emdr Nedir?

    İlkokulda sınıf öğretmeninin “4×5 kaç” diyerek sınıfa bir matematik sorusu sorduğunda, hevesle parmak kaldıran bir öğrencinin “22” cevabını verdiğinde, öğretmenin “gerizekalı ne 22’ si tabi ki 20” dediğini düşünelim. “Üstelik 22, 5’in katlarından mı? Aptal” dediğinde öğrencinin ne düşündüğüne ve bunun hayatının geri kalanına nasıl bir etkisi olduğuna bakalım;

    *Öncelikle bilsem de bilmesem de parmak kaldırmamalıyım.

    *Arkadaşlarımın hepsi güldü ve öğretmen bana gerizekalı dedi o zaman ben aptal ve gerizekalıyım.

    *Bir daha hiçbir yerde fikrimi söylememem gerekiyor yoksa dalga geçerler.

    Şimdi bu öğrencinin ilk anısı olsun; ayrıca bundan sonraki yaşantısında ‘‘ben başarılı olamam, sınavı kazanamam, yeni bir ortama giremem, benimle dalga geçerler, hareketlerim, duruşum, konuşmam tuhaf ya da saçma olabilir, yeni bir ilişki başlatamam’’ diye düşündüğünü ve bunu yaşadığı diğer benzer anıları olsun.

    Ve diyelim ki öğretmen oldu. Son anı olarak Müdür Bey kendisinden 24 Kasım öğretmenler gününde konuşma yapmasını istedi. O güne kadar “eğer sesim titrerse, elim ayağım boşalırsa, çocuklara rezil olursam, müdürüm ve öğretmen arkadaşlarım benim halime acır ve küçümserlerse’” diye aylar öncesinden kasılmaya başlar. Bu durum uykusuz kalmasına, iştahının azalmasına ve o gün geldiğinde ya hastalık raporu ile geçiştirip ya da müdürden başka birisinin konuşma yapmasını istemesiyle özgüveninin daha da düşmesine dolayısı ile yeni bir travmatik anıya daha dönüşmesine sebep olur. Yani performans kaygısı olan sosyal fobik bir hastaya dönüşür. Tabi bir de olayın kelebek etkisi var. Bu duruma şahit olan öğrenciler aynı duruma düşebilirim kaygısıyla kendilerini ifade edecekleri platformlardan kaçınmaya başlayabilirler.

    Peki tekrar başa dönersek bu travmanın sebebi olan, iyi bir formasyon almamış bir öğretmenin öğrencisi olmak haksızlık değil midir? Evet bu öğretmen iyi bir formasyon almış ve empati kurmasını bilen biri olarak öğrenci psikolojisini düşünüp şöyle deseydi; “Çocuklar doğru cevap 20 ama arkadaşınızın yaptığı gibi parmak kaldırıp söz almanızı hepinizden bekliyorum. Önemli olan cesurca fikrinizi paylaşmaktır. Doğru ya da yanlış çok önemli değil. Hatta doğru bildiğiniz yanlışı fark ettiğinizde akılda daha kalıcı bile olabilir”. Peki bu durumda bu öğrenci ne düşünebilir; “Öğretmenim beni takdir etti. Bundan sonra da hep parmak kaldıracağım ama daha dikkatli olabilirim”. Ve sonuç, özgüveni yüksek bir kişi olarak başarılı bir gelecek onu bekliyor olacaktı. Kısaca, bir olay bile bizi bambaşka kişi yapabilir. Tabi ki her öğrenci bu kadar etkilenmeyebilir ama mutlaka kötü hissettirir. İşte o yaşlarda bu olaya olgunlukla bakamayabiliriz. Bundan sonraki ilişkiler de bu olumsuz düşüncenin üzerine inşa edildiğinde tepkimiz çığ artı kar tanesi gibi bize geri dönebilir. Yani travmatik anılarımız bize 1+1 = 3 mantığıyla daha kalıcı ve kaçıngan bir yaşam sunar. Ve niçin bu kadar kaçınma davranışında ve kaygıda olduğumuzu anlayamayabiliriz. İşte EMDR bu sıkıntıların düşünce, duygu ve bedensel boyutunu bir film senaryosu gibi izletip duyarsızlaştırarak vedalaşmamızı sağlayabilir.

    EMDR; Göz hareketleri ile duyarsızlaştırma, yeniden işleme tekniği olarak psikoterapinin bir parçasıdır. Emdr ile olumsuz yaşantıların, beynin işlenmemiş bilgi ağından, işlenme sürecini tekrar hareketlendirerek yeniden işleyip olumlu düşüncelerle yer değiştirmesi ve olumsuz yaşantıların bugün ve yarın kişiyi rahatsız etmeden çözümlenmesidir. Kısaca olumsuz yaşantılarımızın duygu, düşünce, bedensel duyum ve davranışlarımızda düzelmesidir.

    Öncelikle EMDR ile hipnoz karıştırılmamalıdır. Hipnoz ayrı bir tedavi yöntemi olup, trans (uyku-uyanıklık) halinde olumlu telkin almayı kolaylaştırmaktır, EMDR ise beynin bilgiyi işlemesini sağlamaktır. Yani EMDR telkin yöntemi ile değil odaklanan anıdan yola çıkıp serbest çağrışımla diğer anılarla bağlantısını kurup bazı şeylerin fark edilerek yeniden işlenip duyarsızlaştıma sürecini başlatmış olur. Böylece tetikleyiciler etkisini yitirmiş olur.

    Beynimizin işleyişi adaptif bilgi işleme şeklindedir. Yani tüm yaşantımızın beynin belli merkezlerinde uyarlama ile dış dünyayı iç dünyamızda tanımlamasıdır. Bu durum her şeyin kodlandığı ve işe yararlılığına göre geri çağrıldığı öğrenme şeklidir.

    Bazı kötü anlarımızın işlenmesinde bozulmalar olabilir. Olumsuz anıların tümü parçalar halinde kilitli kaldığından, daha sonra benzer olaylar ya da hatırlatıcılarla tekrar (belki de daha şiddetli bir şekilde) bizi kötü etkiler. Bunun mekanizması beynin norokimyasal akışının bozulması ile olur. Yani travmatik anının işlenmesi sırasında beyindeki bazı taşıyıcı maddelerinin (serotonin, dopamin, noradrenalin, oksitosin vs.) belli merkezlerde azalıp artması gibi dengenin bozulduğu durumlardır. Birinin azalması ile anının hatırlanmasının zorlaşması diğerinin artması ile bugünkü tetikleyicilere aşırı tepki vermemize ya da flashback’lere sebep olur. Emdr ile bu çarkın tekrar işlenmesi sağlanabilir.

    Beynimiz oluşmaya başladığı andan itibaren aynı zamanda da bir budanma yaşar. Yani ana rahmindeki yaşadığımız bir olayın bile beynin budanma sürecinde, işlenmeden bir yerlerinde kilitli ve olgunlaşmamış haliyle kaldığı düşünülebilir. Fiziksel bir sorun olan kordon dolanması gibi oksijen azalmasına bağlı travma ya da annenin aracılığı ile temas kurduğu dış dünyadaki olumsuz her şey bebeğin nöronal gelişimini etkiler. Yani budanmadığında ileriki yıllarda yaşadığımız hatırlatıcı olumsuz anılar olabilir. Nasıl ki çocukluk çağı anılarımız geleceğimizi etkiliyorsa bunun miladına ana rahmindeki süreci de eklemek gerekir.

    Çocukluk çağı anılarımıza okul çağı anılarımızı da eklediğimizde kişiliğimizi etkileyen birçok etmen (kişi, yer, olay vb.) vardır. Bunlardan olumsuz olanlarını travmatik yaşadığımızda beynin işleyişinde bazı aksaklıklar olur. İşte bu durum bir korku, aksiyon filminin fragmanı gibi ürküten, kötü hissettiren ve hatta bastırılmaya çalışılan ses, görüntü efektleri gibi tetikleyici flashback’lerle doludur. Bazen olayı ve kişileri çok iyi hatırlayamayabiliriz ama o andaki kokuyu, sesi, bedensel duyumu (uyuşma, yanma, titreme, boğulma hissi, ürperti, ağrı, göğüse bir şey oturuyor hissi vb.) hatırlayabiliriz. Tıpkı olumlu anılarımızdan kokulu silginin okul sıralarını hatırlatması gibi, benzin kokusunun da trafik kazasında arabada sıkışmışken sızan yakıt kokusunu hatırlatması o anıyı canlı tutabilir.

    Emdr için psikoterapinin bir parçası ya da psikoterapi sırasında kullanılan bir teknik diyebiliriz.

    Emdr sırasında duygu yükünün ne kadar olduğu kestirilemediği için önce çift yönlü uyaranla güvenli alan çalışması yapılması önemlidir. Bundan kasıt kişinin mutlu, huzurlu, güvende hissettiği bir olay ya da hayal olabilir. Daha sonra rahatsız olduğumuz her neyse onunla ilgili ilk anı, en kötü anı ve en son anı ile bunlara karşılık gelen hisler, duygular, bedensel duyumlar belirlenir. Bu anıların rahatsızlık hissi ile olması istenen düşünce ve duygunun gerçekleşme durumu puanlanıp hedef anı ile başlanır. Tabi emdr protokolü içerisinde kaynak yerleştirme ve gelecek şablonu gibi aşmalar da var. Amaç önce kötü anıları duyarsızlaştırma sonra bunun yerine olumlularını koyup güçlendirmedir. Terapistin bilişsel müdahalesi ile terapi şekillenir.

    Emdr ilk başta terapistin parmaklarını sağdan sola ve soldan sağa hareket ettirirken bu sırada danışan gözleriyle bu hareketleri belli sayıda takip etmesi ve o sırada hedef anıya odaklanması ile başlamıştı. Daha sonra bu hareketin dokunsal olarak danışanın dizine dokunarak ya da kulaklıkla belli bir senkronda bir sağ bir sol kulağına ses vererek ya da titreşimle yine ritmik olarak sağ ve sol eline uyaran verilerek de yapılmaya başlanmış. Amaç beynin her iki küresi ve belli merkezler arasında bağlantı kurdurmaktır. Bu merkezlerin hareketlenmesini sağlayarak belirlenen anıdan yola çıkıp serbest çağrışım ne ise (o anıya ait ayrıntılar, hislerin sebepleri olan başka anılar, daha önce yaşadıklarına bağlı atıflar ya da alakasız görünen başka görsel, işitsel, bedensel duyumlar vs..) bunun değerlendirilmesi şeklinde olur.

    Danışanın iç dünyasındaki hareketlenmenin yönetilebilmesi için Emdr eğitimi almış emin ellerde yani ya psikiyatrist terapist ya da klinik uzman psikolog tarafından yapılması gerekir. Eğer yeterli eğitim almamış (psikoterapi) iki günlük sertifika programları ile terapi yapmaya kalkan kişilerin elinde uygulanmaya çalışılırsa danışan ikincil bir travmaya maruz kalabilir.

    Emdr ile çalışılacak konular çocukluk çağı travmaları, depresyon, uzamış yas, sosyal fobi, yaygın anksiyete (evham kuruntu hastalığı), panik atak, sınav performans kaygısı, yeme(anorexia nevroza, bulumia nevroza) bozuklukları, takıntı hastalığı, migren, böcek, yılan, kan, asansör, yükseklik fobisi ve diğer fobiler, madde ve alkol bağımlılığı, internet bağımlılığı, trafik kazası, deprem,diğer doğal afetler terör ve savaş mağduru, cinsel taciz, tecavüz mağduru, konversiyon bozukluğu, kişilik bozuklukları vs..

  • Anaokulu Seçimi

    Anaokulu Seçimi

    Eğitim doğumdan itibaren ailede başlar, çocuklar 3 yaşına gelinceye kadar ailede aldığı eğitimi, kuralları, kazanımları bu yaşlardan sonra da anaokullarında devam ettirirler. Anaokulu, 3-6 yaş çocuklarının renkli dünyalarını, kendilerini toplumun belirli kurallarına uymak şartıyla evden sonra en özgür biçimde ifade edebildikleri yerlerdir. Anaokullarının başlıca amacı çocukları ilkokula hazırlamak olduğu gibi hem de çocukları öğrenmemeye, keşfetmeye, sorumluluk almaya, ‘’ben’’ yerine ‘’biz’’ demeye, içinde var olan yeteneklerini, yaratıcılıklarını ortaya çıkartmaya yardımcı olduğu yerlerdir. Çocuklar renkli dünyalarını en güzel oyun ile açığa çıkarırlar. Çocuk bu yerlerde yaşıtlarıyla ilişki içerisinde olur, grupça oyunlar oynarlar, sorumluluk alırlar, paylaşmayı, kendi haklarını korumayı ve başkalarının haklarına saygı göstermeyi, uzlaşmayı öğrenirler. Kendi ihtiyaçlarını kendileri görmeyi öğrenirler, yemek yeme, ayakkabılarını bağlama gibi sorumluluklar kazanırlar bu gibi etkinlikler gelişimlerine büyük oranda destek sağlar. Anaokulları çocuklar için bir uyarıcı nitelik taşır, çocuklar sınıf ve arkadaş ortamlarında kendilerini ifade etmek, anlatım gibi dil becerilerini büyük oranda geliştirirler.

    Çocuklar anaokullarında dillerini daha doğru kullanım, renkler, şekiller, ikinci bir dil kazanımı, meslekler, ülkeler, bayraklar, resim, müzik gibi sanatsal ve bedensel faaliyetler, oyunlar içeren çeşitli etkinliklerle iç içe olurlar bu tür faaliyetler onların bedensel, bilişsel ve psikolojik gelişimine büyük oranda katkı sağlar.

    Anaokulunun diğer bir niteliği, öğretmenin bu yaş çocuklarının ihtiyacını bilmesi, onların gelişim düzeylerini bilmesi, pedagojik formasyona sahip olması ve psikolojik rehberlik alabileceği bir danışman ile çocukların psikolojik ve gelişimsel sorunlarının erkenden fark edilebileceği ve çözüm getirilebileceği yerlerdir. Anaokuluna başlama yaşı genelde 3, 3-5 yaş civarındadır. Çocukların bu yaşlarda yavaş yavaş ebeveynlerinden ayrı kalmaya alışırlar, arkadaşlarıyla daha çok zaman geçirmeye başlarlar. Bazı çocuklar ise ebeveynlerinden ayrılmakta güçlük çekerler anaokulları bu tür çocukları topluma kazandırmaya ve yaşıtlarıyla sosyalleştirmeye destek olur.

    Anaokullarının çocukları ilkokul eğitimine hazırladıkları gibi çocukların okul öncesi eğitime hazır olduğunu belirleyen belirli kriterler vardır, bu makalede: okul öncesi çocukların gelişimsel süreçleri ve bağlanma kuramı hakkında bilgi verilerek çocukların anaokuluna hazır olup olmadığı hakkında, bunun yanında doğru anaokulu seçimi için gerekli kriterler nelerdir bunlar hakkında bilgi verilecektir.
    Anaokulu Seçerken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

    Doğru öğretmen seçimi:

    Birçok araştırma, eğitime ne kadar erken başlanılırsa daha sonraki akademik hayatta, sosyal hayatta ve topluma katkı konusunda daha girişken ve istekli olunacağını savunmaktadır. (Eser, 2010; Şahin, 2010; Tezcan, 2011, Kıldan, 2012). Bu yüzden bu yaşlardaki eğitim, eğitimin kalitesi büyük bir önem arz etmektedir. Yaşamın ilk yıllarının, kişilerin bilişsel, davranışsal ve duygusal gelişiminde belirleyici rol oynaması, okul öncesi eğitim öğretmenlerinin çocuklar üzerindeki etkisini ön plana çıkartmaktadır. Okul öncesi eğitim öğretmenlerinin niteliklerinin yüksek olması gerekmektedir. Bu denli önemli ve kritik bir dönemin sorumlulukları ancak yüksek nitelikli öğretmenler yerine getirilebilir (Gürkan, 2005). Bu konudaki en büyük görev aileden sonra okul öncesi öğretmenlerine düşmektedir. Okul öncesi öğretmenleri, tecrübeli, iyi iletişim kurabilen, çocuklarla birlikte oyun oynayan, onlarla şarkı söyleyen, onlarla empati kurabilen, şarkı söyleyebilen, onlara öğrettiği kadar onlarla birlikte öğrenebilen kişiler olmalıdır.

    Okul öncesi öğretmenler çocukların ihtiyaçlarına gerektiği zaman doğru yanıtı vermeyi bilen kişidir. Çocuklar bu yaşlarda anne ve babalarından sonra en çok öğretmenleriyle zaman geçirdikleri için ebeveynlerinden sonra örnek alacağı ilk kişi öğretmenleridir bu yüzden okul öncesi öğretmenler çocuk gelişimine ve psikolojisine hakim ve onlara gerektiğinde çok yönlü destek sunan kişiler olmalıdır.

    Okul öncesi öğretmen çocuklar ona sorular sorduğunda sıkılmadan cevap vermeli bunun yanında çocukların meraklarını daha da çok irdelemelidir onlarla deneyler yapmalı, onların sorumluluk almalarına katkı sağlamalı, diğer çocuklarla takım çalışmasında bulunmasına ve kritik düşünmelerine katkı sağlamalıdır. Öğretmenin sıcak ve güvenilir tavrı çocuk ile güvenli bir bağlantı kurarak çocuğun ilişkilerinde katkı sağlamalıdır. Çocuk öğretmeni ile güvenli bir ilişki içerisinde olursa diğer yetişkinlerle de daha rahat sosyalleşebilecektir.

    Denetim ve Rehberlik:

    Bütün kaliteli kurum ve kuruluşlar performanslarının değerlendirilmesine ihtiyaç duyarlar ve denetleme okulların başarısının ölçülmesinde kullanılan en yaygın yöntemdir. (Yavuz, 2010).

    Denetim ve rehberlik eğitimdeki kaliteyi arttırmayı sağlayan en önemli dinamik etkenlerden birisidir. Ayrıca sınıf içindeki öğrenme ve öğretme etkinliklerinin yinelenmesinde önemli bir rolü vardır. Kurumlar kadar o kurumda çalışan öğretmenlerin de denetlenmesi hem de kendi performanslarını ölçmeleri için geri bildirime ihtiyaçları vardır. Bu konuda öğretmenler dışardan destek alarak daha fazla akademik ve pratik bilgiler kazanmalıdır.

    Anaokullarında diğer bir önemli konu ise rehberliktir. Öğrencilerin herhangi bir sorununda ya da aile ve öğretmenlerin yardıma ihtiyaçları olduğu konularda bir psikolojik danışmana ihtiyaç duyarlar. Bu kişiler çocuk gelişimi ve psikolojisinden anlayan deneyimli uzmanlar olmalıdır. Anaokuluna giden çocuklarda saldırganlık, altını ıslatma, altına kaçırma, yeme bozuklukları gibi psikolojik rahatsızlıklar görülebilir bu gibi durumlarda en doğru şey bir uzmana başvurmaktır.

    Çevre, Sınıf Ortamı, Açık Alan ve Çocuk Sayısı:

    Loris Malaguzzi’ye göre ‘’Çevre üçüncü öğretmendir.’’

    Steiner ise çevrenin öğrenmeye etkisini şu sözüyle açıklar: “Çocuk, ancak gelişimine uygun donatılmış bir öğrenme ortamında asıl potansiyeline ulaşabilir. Bu nedenle, erken yaşlarda uygun mekanların tasarlanmasında, duyuşsal çeşitliliğe önem veren bir tasarım anlayışının benimsenmesi gereklidir.” Bu yüzden çocuğun renkli dünyasını daha da çok uyaracak, çocuklar gibi maceracı, renkli ortamlar eğitime önemli derecede katkı sağlar. Çocukların fiziksel ve zihinsel yeteneklerini doğru bir potansiyelde kullanmasına olanak tanır.

    Yapılan bazı araştırmalar, eğitim yapılan bina koşulları ile öğrenci başarısı arasında ilişkinin bulunduğunu ortaya koymuştur. Çocuk-çevre ilişkisi çalışmalarında mekanın önemi özellikle erken çocukluk eğitiminde önemli bir yer tutar. (Biçer, 1993 ; Akgül&Yıldırım, 1995 ; Aydın, 2000 ; Şener, 2001 ; Uludağ&Odacı, 2002 ; Terzioğlu, 2005 ; Steiner, 2008).

    Araştırmalar, oyun alanlarının sadece fiziksel güç için değil, aynı zamanda zihinsel, sosyal ve duygusal becerilerin gelişimi için de önemli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Oyun mekânı, yaratıcı oyunlar, doğal elemanlarla oyunlar, su ve kum oyunları, gibi farklı oyun türlerini içermelidir. Mekân bilincinin oluşması, algı ve motor gelişiminin uyarılması için çocuk çeşitli mekânları deneyimlemelidir. Çocuğun mekân duygusuna sahip olabilmesi için üstünde-altında, içinde-dışında, açık-kapalı, sağ-sol, yakın uzak gibi çeşitli kavramları öğrenmesi gerekir. Biçimlerin, dokuların, renklerin, tasarımların ve seslerin tekrarı çocukların öğrenmesini sağlamak için önemlidir. Bir oyun alanı çocuğa biçim, boyut, sayı, parçalar arası ilişki vb. kavramları geliştirmesi için yardımcı olmalıdır (Dönmez, 1992 ; Wilson, 1996 ; Aral, Gürsoy&Köksal, 2000 ; Tekkaya, 2001; Yılmaz&Bulut, 2003 ; Tuğrul, 2005 ; Güler, 2009 ; Duman, 2010 ; Gülay, 2011).

    Sınıf ortamından bahsetmek gerekirse ise sınıf mevcudu en fazla 12-15 kişilik olmalı ve iki öğretmen bulunmalıdır. Masa, sandalye, oyuncak ve malzeme dolaplarının çocukların ulaşabileceği boyutlarda olmalıdır. Masalar farklı alanlarda( sanat, fen, kutu oyunları, okuma yazma) şeklinde konumlandırılmalıdır. Postane, kahve dükkanı, uzay üssü, tekne gibi hayal gücüne dayalı oyun alanları olmalıdır. Davranış ve sınıf yönetimi ile ilgi posterler, görseller ve uygulamalar olmalıdır. Günlük akış çocukların anlayabileceği şekilde görselleştirilmelidir. Görselliğin önem verildiği, çocukların eserleri bulunan panolar olmalıdır.

    Beslenme:

    Çocuğun bedensel, duygusal gelişmesini ve sosyal davranışların doğrudan etkileyen en önemli faktörlerden biri yaşına, cinsine ve aktivitesine uygun yeterli ve dengeli beslenmesidir.(UNICEF 2002) Beslenme çocukluk yaş dönemlerinde büyüme ve gelişmeyi etkileyen en önemli faktörlerin başında gelir. Beslenmenin zeka ile ilgisi olduğu düşünülen bir çok araştırma da bulunmaktadır. Okul öncesi çağ çocuklar besinlerden çok çevre ile ilgilenirler, bu yaşlarda besin seçmeye başlarlar o yüzden çocukları yemeğe zorlamak yerine acıktıklarında beslemek, onlara besinleri tanıtmak, yararlarını içerdikleri vitaminleri anlatmak doğru bir karardır.

    Okul öncesi dönemdeki beslenmenin amacı; yeterli besin çeşitliliği ile büyüme ve gelişmenin sağlanmasıdır. Büyüme hızının yavaş olduğu, motor gelişimin hızla gerçekleştiği bu dönemde beslenmenin planlanması, yemek yeme davranışı geliştirilmesi ve yaşam boyu pozitif beslenme alışkanlıklarının kazandırılması hedef olmalıdır (ADA 1998).

    Oyun :

    Çocukların oyun oynadıkça ince ve kaba motor becerileri gelişmektedir. Kum, kil, su, hamur, kesme, yapıştırma, çizme, boyama vb. oyunlar çocukların küçük kaslarının gelişimine; top atma, kule yapma, ip atlama vb. oyunlar ise büyük kaslarının gelişimine çok önemli katkılar sağlamaktadır. Bu tür oyunlar çocuklarda el ve göz koordinasyonunun gelişimine önemli katkılar sağlarlar. Aynı zamanda çocuklar, günlük hayatta gerekli olan becerileri oyun yoluyla deneme imkanı bulmaktadır. (Sevinç 2004, Koçyiğit ve ark. 2007).

    Çocuklar, oyun yoluyla sevincini, nefretini, sevgi arayışını ve saldırganlık gibi duygularını dışa vurabilmekte ve ifade edebilmektedir. Çocuklar, toplum kurallarını, kişiler arası ilişkileri ve iletişimi en kolay ve zararsız biçimde oyun yoluyla öğrenir. Sıra beklemeyi, paylaşmayı, başkalarının hakkına saygı duymayı, kurallara ve sınırlamalara saygı göstermeyi, düzen ve temizlik alışkanlıklarını edinmeyi, söylenenleri dinlemeyi, duygu ve düşüncelerini ifade edebilmeyi, empati kurmayı, başkalarıyla etkili iletişime geçmeyi toplumsal hayata hazırlanmada en etkili araçlardan olan oyun sırasında öğrenir. (Seyrek 2003).

    Program ve Okula Hazır Oluş:

    Kullanılacak olan program çocuğun gelişim düzeyine paralel, çoklu zeka ilkeleri doğrultusunda hazırlanan çocukların gelişimlerine katkı sağlayacak düzeyde olmalıdır.

    Uygulanması gereken programlar çocuğun birden çok duyu organını harekete geçirmeli ve çocuğa deneyim kazandırmalıdır.

    Bu programların diğer bir amacı ise çocuğun okula hazır oluşunu sağlamalıdır. Okula hazır olma becerisi çocuğun tüm eğitim hayatı üzerinde bir etkiye sahiptir ve bu becerinin temelleri en iyi anaokullarında atılır.

    Oktay ve Unutkan’a göre ise; bu dönemde çocukların okula hazır olmalarını sağlayabilmek için sesleri tanıma ve el-göz koordinasyonu gibi okumaya hazırlık becerileri, 0-20 arası rakamları tanıma ve şekilleri öğrenme gibi matematik becerileri, paylaşma ve sıra bekleme gibi sosyal beceriler, büyük ve küçük kas gelişimi gibi motor beceriler, kendi duygularını ifade etme ve empati kurabilme gibi duygusal beceriler, temizlik ve beslenme gibi alanlarla ilgili işleri yapabilme gibi öz bakım becerilerin geliştirilmesi gerekmektedir.

    Okula hazır bulunuşlukla ilgili Ulusal Eğitim Hedefleri Panelinde karara varılan kriterler ise Kagan (1992,12-18) tarafından aşağıdaki şekilde sıralanmaktadır:

    • Fiziksel ve Motor Gelişimi: Çocukların doğru beslenmiş ve iyi dinlenmiş olması. Motor gelişimleri ise kalemi düzgün tutabilecek kadar olması.
    • Sosyal ve Duygusal Gelişim: Çocukların yetişkinler ile güvenli ilişkilere girmeleri ve başka çocuklarla oyun oynayıp çalışabilmeleri.
    • Dil Kullanımı: Çocukların, duygu ve düşüncelerini ifade edebilmeleri ve başlangıç okuma hecelerini kavrayabilmeleri.
    • Biliş ve Genel Bilgi: Çocukların, renk, şekil, sıcak-soğuk gibi genel bilgileri kavrayabilmesi.
    • Öğrenmeye Yönelik Yaklaşımlar: Çocuklar; merak, yaratıcılık, sebat etme, bağımsızlık gibi davranışlar göstermelidir.
  • Çocuklarda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu

    İnsanlık tarihi boyunca haşarı çocuklar, sorumsuz, söz dinlemeyen çocuk ve gençler hep gündemde olmuştur. Uslu çocuklarla kıyaslanmışlardır. Çeşitli milletler kendilerince çözüm bulmaya çalışmış; bazen şiddetle, bazen hareketli görevler vererek, nasihatlerle bu çocuklar düzeltilmeye çalışılmıştır. Edebiyatta da bu konu çok işlenmiştir.

    Zaman içinde bu çocukların büyüdüğünde de bazı sorunlar yaşadığı farkedildi. Çabuk sıkılma, tembellik, sorumluluk alamama gibi… İnsanlığın aydınlanma süreci sonrası ve eğitimin gittikçe önemini arttırmasıyla çocuklarda olan bu sorun, okul hayatına da girmeye başladı. Daha önce herkesin okula gitmediği dönemlerde hiperaktif çocuklar sadece kendi köyünde evinde sorunlar yaratırken, uzun süreli dikkat verilmesi gereken okulların oluşmasıyla bir okul sorunu haline geldi. Bu nedenle son yüzyılda artık bir bozukluk olduğuna bilim çevresi karar vererek sorunu çözmek için araştırmalara başladılar.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu belirtileri genel olarak nelerdir: Ülkemizde artık halkımızın eğitime ilgisi artmıştır. Anne babalar çocuklarını okutup iyi ve kendilerine yeterli bireyler olmaları için maddi manevi bütün güçlerini harcamaktadırlar. Böyle bir ortamda eğitim çok önemli hale gelmiştir. Tabiki ardından bilgi kirliliğide bunu takip etmiştir. Bu durumdan dolayı hareketli ve ya dikkat problemi olan çocukların ayırt edilmesi çok önemli olmuştur, çünkü dikkat eksikliği yapan başka hastalıklar vardır. Örneğin; depresyon, günlük yaşam problemleri, okul uyumsuzlukları , çekingenlik , özgüven eksiklikleri, öğrenme bozuklukları , zeka problemleri ,travma, otizm gibi…

    Okuldan başlamadan önce de bebeklikten beri hiperaktif çocuklar çok hareketlidir ve anne çağırsa bile dikkatini verip anneye cevap vermezler. Yerlerinde duramazlar. Genelde bu çocuklar, uzun süre bir şeyle uğraşamazlar oyun oynarken bile oyundan oyuna atlarlar. Arkadaşlarıyla oyunu başlayıp bitiremez ve oyunu bozarlar.

    Çabuk sıkılma en büyük özellikleridir. Arkadaşlarına vurabilir, çabuk öfkelenebilirler. Kuralları sevmez ve uyamazlar. Anne babanın kurallarına karşı isyankardırlar. Bu sıkıntılar bazen anne babanın kurallar konusunda çok esnek olmasından da kaynaklanabilir. Özellikle tek çocuk , ailenin tek torunu olunca aşırı ödün vermekten bu çocuklar kural tanımaz olabilir. hiperaktiviteden farkı bu çocuklar genelde evde problemlidir. Okul kurallarına bir süre sonra uyabilir. Çünkü öğretmene nazı geçmeyeceğini bilirler.

    Okul çağına gelince Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklarda en sıkıntılı dönem başlar. Çünkü bu yaşa kadar ailenin toleransıyla çocuk idare edilebilir. Okul çağında artık kurallı bir ortam olan okulda kurallara uyması gerekir ve sorumlulukları, dersleri olacaktır ki hiperaktif çocukların en fazla sıkıntı yaşadığı konulardır.

    Günümüzde gerçi özellikle büyük şehirlerde üç yaşından sonra kreş ana okuları na giden çocuklarda bu sorunlar erken göze batmaya başlar.

    Genelde kliniklere gelen vakalarda ilkokulun ilk üç senesinde sınıfta yerinde oturtulamayan, devamlı kıpır kıpır, yere bir şeyler düşürüp alan, devamlı kalkıp kalemini açan , sıkıldıkça arkadaşlarını dürten , ders sırsında konuşan, derste alakasız şeyler anlatan çocuklardır. Doğal olarak okuma yazma sırasında da geriden gelirler. Harfleri yanlış yazar, okurken kelimelerin sonlarını uydurur. Kısa sure ders çalıştırmak bile zordur. Beş on dakikalık ödev için ailelerin saatlerce çocuğu ikna etmeye çalıştıkları görülür. Anne baba çocuk ve öğretmen için çok zor bir süreçtir. Yemek yerken bile masada zor otururlar.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu yaşayan çocukların anne ve babalarına çocuklarının problemlerini söylemek öğretmen için de çok zordur. Özellikle özel okullarda okuyan çocuklarda ailelerin beklentilerinin yüksek olmasından dolayı, okul içinde bu problemin çözülmesi beklenir. Öğretmenler de zor durumda kalır, çünkü bu problem tıbbi tedavi olmadan çözülecek bir durum değildir.

    Beyinde ki dikkatle ilişkili bölgelerin bir bozukluğudur ve medikal tedavi şarttır. Ne kadar erken tedavi edilirse tedavi etkinliği o kadar yüksektir.

    Genelde öğretmenler bu durumu aileye anlatınca aileler öğretmeni ve eğitim sistemini suçlama eğilimi gösterirler. Kendileri problemi fark etmiş olsa bile başka kişilerden bunu duymak hoşlarına gitmez. O yüzden ailelere bilimsel gerçeklerle durumu anlatmakta büyük fayda vardır. Bunun bir yaramazlık olmadığını, çocuğun elinde olmayan bir durum olduğunu belirtmeliyiz. Ayrıca bu çocuklarda zeka problemi olmadığını bunun sadece dikkatle ilişkili olduğunu söylemeliyiz.

    Dikkat eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu erkek çocuklarda dört kat daha fazladır. Aynı ailede dikkat problemi olan kişiler varsa risk çocukta artar. Genelde dikkat eksikliği olan kız çocukları çok gözden kaçar, çünkü hareketlilik kız çocuklarında bir nebze azdır ve sınıf düzenini çok fazla bozmazlar. Bu nedenle öğretmenler hemen farketmezler. Kızlarda genelde sırada kıpır kıpırlık ve başka şeylerle meşgul olma, defterine bir şeyler çizme, resim yapma gibi ders harici uğraşlar olur. Ayrıca derste dalıp gitmeler hayal kurmalar olabilir. Yine yazarken okurken dikkatsizce hatalar olabilir.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklar sınıfta en çok sıkılan çocuklardır. Zil çalınca sınıftan ilk önce onlar fırlar. Arada derste “öf püf” dediklerini duyabilirsiniz. arkadaşlarınında derste kendileriyle konuşmasını isterler. Başkaları derste bir şeyler yazarken onlar çok sıkılırlar. Bazen öğretmenlerin ceza olsun diye sınıf dışın çıkma cezası vermesi onlar için ödül gibidir. Zaten sıkılan çocuk dışarı çıkabilmiştir. Bazen bunu farkeden çocuk öğretmen kendini dersten atsın diye yaramazlık yapabilir.

    Bu çocuklarda görülen göz teması azlığı dikkatini size verememesindendir. Otizm gibi hastalıklarda olduğu üzere, hastalıktan kaynaklanan göz temassızlığı gibi değildir. Çocuk sıkıldığından sizi dinlemek istemez. Ama ilgisini çeken bir konuda sizi göz teması kurarak dinleyebilir. Devamlı başka şeyler düşündüğünden karşıdakini dinleyemez kafasında ki düşünceye yoğunlaşmaya çalışır.

    Tedavide muhakkak doktora götürmek gerekir. Doktor dışında okul, aile ve tedavi ekibinin beraber çalışması gerekir. İlk önce doktorun aile, öğretmen ve okulu bilgilendirme görevi vardır. Hastalığın nasıl bir hastalık olduğunu öğretmelidir. Böylece çocuğun elinde olmayarak yaptığı davranışları anlayışla karşılayabileceklerdir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocukların hepsi farklı kişiliklerdir. Hepsinin birbirinden farklı olan özellikleri vardır. Her çocukta ayrı ayrı problem davranışları tespit edip kişiye özel tedavi planlanmalıdır.

    Tedavinin ilk aşaması aile ve öğretmeni bilgilendirme dedik.

    İkinci aşamada çocuğun yaşına göre kendini hastalığı hakkında bilinçlendirerek davranışçı tedavilere başlanır. Bu bir terapi sürecidir aynı zamanda. Bilinçlendirme ardından davranış düzeltmeye geçilir. Çocuktan alınan geri bildirimlerle davranışlarını kontrolü konusunda aşama kaydetmesi sağlanır. Arkadaş ilişkileri, ders takibi, sokaktaki problemli davranışları tek tek çalışılmalıdır. Bu çocuklar genellikle ne konuda ve neden eleştirildiklerini anlamazlar bu da onların depresif olmasına neden olur. Bütün bu tedaviler ve eğitim yavaş ilerlemelidir. Bu esnada dikkat tedavileri dediğimiz çeşitli terapi yöntemleride kullanılabilir.

    Bu hastalığın beyinden kaynaklanan kimyasal nedenleri olduğu için çocuğun ihtiyacı olan ilaçlarında aşamalı başlaması gerekir. Bu tedaviyi hızlandıracaktır. Ayrıca ilerde bu hastalıktan doğan komplikasyon dediğimiz yeni hastalıkları engelleyecektir.

    Bu problemler okul başarısızlığından tutunda ergenlikte meydana gelen davranış sorunları, madde kullanımı , tembellik hali, hiçbir iş yapmamama isteği, arkadaş ilişkilerine problemler, toplumsal sorunlar ve suç işlemeye kadar gidebilir.

    Bu hastalığı olan bireyler ilerde iş ve sosyal hayatlarında başarısız olan bireylerdir. Evlilikleri, iş yaşamları sorunlu olabilir.

    Anlaşılacağı üzere erken teşhis Dikkat Eksikliğinde çok önemlidir Buda iyi bir gözlemden geçer. Bu nedenle toplumu bu konuda bilgilendirme önemlidir. Şüphelenilen çocuklar psikolojik muayeneden geçirilip bu konuda varsa problem tedavi edilmelidir. Bu hem çocuğun hayat kalitesini düzeltecek hem de anne babanın çocukla olan sorunlarını azaltacaktır.

  • Okul Korkusu

    Okul Korkusu

    – Okul korkusu neden oluşur?

    Genellikle kaygılı, endişeli, huzursuz anne-baba varlığı evlilik uyuşmazlığının olduğu aile ilişkileri Çocuktan kapasitesinin üstünde akademik performans göstermesinin istenmesi Aşırı koruyucu tutuma sahip anne,Uzak ve soğuk bir duruş sahip bir baba varlığı Sevdiği bağlı olduğu bir yakınını kaybetme Okula başladığı zamana eş zamanlı başka stresli bir olayın daha varlığı ( kardeş doğumu, boşanma, ölüm, taşınma gibi )

    – Okul korkusunu yenmenin yolları nelerdir?

    • Genellikle kaygılı, endişeli, huzursuz anne-baba varlığı, evlilik uyuşmazlığının olduğu aile ilişkileri

    • Çocuktan kapasitesinin üstünde akademik performans göstermesinin istenmesi

    • Aşırı koruyucu tutuma sahip anne, uzak ve soğuk bir duruş sahip bir baba varlığı

    • Sevdiği bağlı olduğu bir yakınını kaybetme

    • Okula başladığı zamana eş zamanlı başka stresli bir olayın daha varlığı ( kardeş doğumu, boşanma, ölüm, taşınma gibi )

    – Çocuğu okul korkusu yaşayan ebeveynlerin davranış ve tutumu nasıl olmalı?

    Önlemek için;

    • Okula başlamadan önce çocuğu ayrılığa hazırlamak önemli

    • Okula başladığı ilk günün anne ve babadan da ayrıldığı ilk gün olmaması

    • Öncesinde anne ve babayla yaşına uygun şekilde güvendiği bir yere bırakılıp geri alındığı ayrılıklar yaşaması

    • Akranlarıyla vakit geçirmesi desteklenmesi

    • Gideceği okulu öncesinde ziyaret etmesi

    • Öğretmeniyle tanışması

    Sakin tutarlı sabırlı güven verici destekleyici ve cesaretlendirici ebeveyn tavrı çocuğunuzun rahatlaması İçin önemli

    – Okuldan kaçma isteği neden gelişir? – Bu durum nasıl engellenebilir?

    • Kendisini orda güvende hissetmediği

    • Başarılı ve yeterli hissetmediği

    • Huzurlu hissetmediği için

    • Okulda olmak onun İçin çok stres verici olduğu İçin orda yaşadığı olumsuz duygulara katlanamadığı için

    • Çocuğu okuldan kaçmaya iten sebebin tespit edilmesi ve sebebin ortadan kaldırılması İçin öğretmen aile ve çocuk işbirliği halinde hareket edilmesi ve gerekirse bir uzmandan yardım alınması gerekebilir.

    .

    – Ebeveynlerin söyleyeceği hangi sözler okuldan daha uzaklaştırır? (Sürekli korkma demek gibi…)

    “Korkma”, ”Ne var canım bunda korkulacak”,” Koca adam/kız oldun“

    “Gitmezsen, Bak ben de sana … almam “ ,

    “Ağlama bak ağlarsan seni sevmem” yerine,

    Ama biliyormuş gibi konuşulmalı ve bir şey olursa, ben seni mutlaka gelip alacağım

    – Peki ya hangi sözler daha da yakınlaştırır?

    “Galiba okula gitmek senin için çok zor” ve “Seni çok korkutuyor ”

    “Gel senle biraz konuşalım”, “Anlat”

    – Okul fobisinin başka ne tür belirtileri olabilir?

    Belirtileri

    • Çocuklar duygularını daha çok bedensel şekillerde ifade ederler

    • Okul korkusu da

    • Karın ağrısı

    • Mide bulantısı

    • Başağrısı

    • Kusma

    • İştahsızlık

    • Uyuyamama uyanamama

    • Panik şeklindedir. Eve gelince şikâyetler ortadan kalkar

    – Öğretmenler nasıl yaklaşmalı?

    – Çocuk okula kadar geldi, ama kapıda ağlıyor ve geri dönmek istiyor…

    – Çocuk sınıfına girdi ve ağlamaya başladı, annesini göndermek istemiyor…

    – Okul değişimi bir çözüm mü?

    Okul korkusu okulun özelliklerinden kaynaklanıyorsa okulu değiştirmek çözümlerden biri olabilir

    Okul korkusunu yenmek bir ekip işidir. Başta aile ve öğretmen desteği son derece önemlidir. Bu sebeple okul korkusu olan çocuğa yardım etmek için aile öğretmen. Ve bir ruh sağlığı Uzmanı işbirliği halinde hareket etmesi en etkili sonucu belirecektir

  • Disletik Bireylerde Özgüven Eksikliği

    Disletik Bireylerde Özgüven Eksikliği

    Bireyler anne karnından çıktığından itibaren sergiledikleri davranışlarından geri bildirim alırlar. Bunların bir kısmı olumlu, bir kısmı da olumsuz geri bildirimlerdir. Olumlu geri bildirim alan kişiler mutlu, başarılı ve yüksek özgüvene sahipken, olumsuz geri bildirimlere sıkça uğramış kişilerde yetersizlik duygusu ve özgüven eksikliği belirtileri gözlenmektedir.

    Düşük Özgüven Belirtileri;

    • Bir konuda fikrini söyleyememe

    • Sıkça destek alma isteği

    • Utangaçlık, çekingenlik ve içe kapanıklık

    • Hayır demede çekingenlik

    • Küçük düşeceğine inanç

    • Kendini değersiz ve yetersiz görme

    Dislektik bireylerin akademikte yaşadığı başarısızlık aile, öğretmen ve arkadaşlarından sıkça olumsuz eleştiriye maruz kalmasıyla kendilerini yetersiz hissedebilmektedirler. Bunlardan kısaca bahsedersek;

    Özel Öğrenme Güçlüğü tanısı koyulmadan önce aile ve öğretmenin baskı yapması;

    Henüz fark edilmeyen özel öğrenme güçlüğü, aileler ve öğretmenler tarafından tembellik, isteksizlik, karşı gelme gibi değerlendirilebilir. Bu nedenle birçok ebeveyn ve öğretmen çocuğa ceza, psikolojik veya fiziksel şiddet uygulayabiliyor. Bu olumsuz durumlara maruz kalan çocuk; okula, aileye ve ders çalışmaya karşı olumsuz tutum geliştirip, takip eden süreçte de direnç gösterebilir.

    Okulda dışlanan olması;

    Disleksi bireyler okul performansının düşük olması nedeniyle ders dinlemede ve ödev yapmada isteksiz davranabilmektedir. Bu nedenle öğretmeni tarafından dışlanan olabilir.

    Ayrıca oyun kurallarını aklında tutma, şaka ve mecazları anlamada yaşadığı güçlük; arkadaşları ile olan sosyal ilişkisini sekteye uğratıp, dışlanan olmasına neden olabilmektedir.

    Evde dışlanan olması;

    Yaşadığı güçlüklerden dolayı okulda yaşadığı sorunlar eve de yansıyabilmektedir. Evde de baskıcı, zorlayıcı davranışlarla karşılaşabilirler, kardeşleriyle kıyaslanabilirler. Bu durumda çocuk kendini dışlanmış hissedebilmektedir.

    Sınıf ortamında öğretmenin ihmali;

    Çocukların harfleri tanıma ve sözcükleri okuma evresinde iyi gözlemlenmelidir. Okuma ve yazmada yaşanan her zorlanma öğrenme güçlüğüne işaret etmemekle beraber, disleksi şüphesi olduğunu gösterir. Bu yüzden erken teşhis için öğretmenin yakın gözlemi ve doğru yönlendirmesi büyük önem teşkil etmektedir.

    Akademik çalışmalarda zorlayıcı davranışlarla çocuğu stres altında bırakmak;

    Çocuğun aldığı özel öğrenme güçlüğü teşhisinden sonra açığın giderilmesi açısından ebeveyn baskıcı davranabilmektedir, bu tutum çocuğu daha fazla stres altına almaktadır. Aile bunun bir süreç olduğunu unutmamalı ve sabırlı davranmalıdır.

    Bireyde travmalara yol açmak;

    Başarıyı tatmayan çocuk okula gitmekte kaçınma davranışı sergileyebilir. Bununla beraber benlik saygısında düşüklük görülebilmektedir. Bunun yanı sıra aile ya da öğretmenin psikolojik şiddet uygulaması da çocukta travmaya yol açabilmektedir. Bu travmalar çalma, altını ıslatma, yalan söyleme vb. birçok olumsuz davranış meydana getirebilir. Çocuğa anlayışlı yaklaşmak ve var olan güçlüklerden dolayı psikolojik zararlar almasını önlemek gerekir.

    Çocuğun övgüden mahrum bırakılması;

    ÖÖG çocukların en sık yaşadığı problemlerden biri ebeveyn ve öğretmenden övgü sözcükleri duymamalarıdır. Her zaman bir eksikliği ve yetersizliği olduğunun düşündürülmesi; çocukta kendini yetersiz ve güvensiz hissetmeyi doğurur.

    Aile çocuğun akran grubuyla aynı beklentide olması ve kıyaslaması;

    Kendi akran grubuyla kıyaslanan ÖÖG olan çocuk, özgüven eksikliği yaşamaktadır. Aileler her çocuğun

    özel olduğunu unutmamalı ve kendi çocuğunun güçlü yanlarını keşfedip geliştirmelidir.

    Özgüveni Yeniden Kazanma

    • Disleksinin ne olduğunu anlatın ve beraber bunun üzerinden filmler izleyip, kitaplar okuyun; saklanan ve sizin gözünüzde büyüttüğünüz şeyler onlar için de aşılmaz problemler olduğu izlenimi verecektir. Siz normalleştirdiğinizde çocuğunuz içinde bulunduğu durumu kabul etmesi için ilk yapıcı adım olacaktır.

    • Özel eğitimden destek alın; bu onun öğrenmesini kolaylaştıracaktır

    • Evde ve okulda küçük dahi olsa başarılarını motive ederek ödüllendirin; ‘başarabiliyorum’ inancına sahip olmaya başlayacak ve özgüveni artacaktır.

    • Ödevlerini yapmada zorlamadan, yardımcı olmaya çalışın

    • Sınıf arkadaşlarına disleksinin ne olduğuna dair bilgi ve örnek verilmesini sağlayın; farkındalık oluşunca arkadaşları tarafından dışlanması azaltacaktır.

    • Kardeşi ve ya akran grubuyla kıyaslamaktan kaçının

    • Güçlü yanlarını keşfetmesini sağlayın

    • Daha önce yaşadığı travmatik bir durum varsa uzmanından psikolojik destek alın.

    Film Önerileri;

    • Her Çocuk Özeldir: Yeryüzündeki Yıldızlar

    • Journey into Dsylexia

    • The Big Picture: Rethinking Dyslexia

    • Dislecksia: The Movie

    • Read Me Differently

  • Anaokulu eğitimine Logoterapi bakışı

    Anaokulu eğitimine Logoterapi bakışı

    Eski köye yeni adet- Özgür insanın ilk öğretmenine

    Anaokullarında verilen eğitimdeki yanlışları gördükçe 3-6 yaş arasında verilen eğitimin daha da önemli olduğunu, bu yaşlarda yapılan yanlışların düzeltilmesi çok zor olan etkileri olduğunu düşündüm. Bu çalışma eğitim felsefesini temelden değiştirmeyi amaçlamış ve bu değişikliğe öğretmenleri eğiterek başlamıştır. Bu değişikliği insanı kendisine has özellikleri olan, değerli ve farklı bir varlık olarak kabul etme olarak isimlendirebiliriz. Daha önceki eğitim modelinde daha önceden hazırlanmış bir takım bilgilerden oluşan bir program vardır. Uygulamalarda her okulun kendisine has farklılıkları olmasına rağmen bu sistemde çocuk alıcı, öğretmen verici bir rol üstlenmektedir. Öğrenme ve öğretmenin olduğu yerde ister istemez değerlendirme de olacaktır. İşte o zaman her çocuğun özel olduğu kavramından uzaklaşılarak çocuklar birbirlerine göre değerlendirileceklerdir. Böyle bir sistemde çocukların özel yeteneklerini bulmak gibi bir düşünce yer almamaktadır. Çocukların doğuştan getirdikleri becerilerin, özelliklerin körelmesi ne kadar acı ise, bir çocuğun aslında yetenekli olmadığı bir alanda çalışmaya zorlanması da o kadar acıdır. İstenmeden elde edilen bir başarı çocuğa hiçbir doyum vermez, onun için hiçbir anlamı yoktur.

    Uyguladığımız yeni modelde amaç çocukların doğuştan getirdikleri özellikleri ortaya çıkarmak ve bu özellikleri kullanabilecekleri ortamı oluşturarak çocukların gelişimine katkıda bulunmaktır. Çocuklar hiçbir şekilde bir sıralamaya tabi tutulmazlar. Bir öğretmenin böyle bir sistemi uygulayabilmesi için önce kendisini tanıması farklı ve özel yanlarını görmesi, farklılığına sahip çıkmayı öğrenmesi gerekmektedir. İnsan ancak kendisine uyguladığı bir bilgiyi bir başkasına uygulayabilir. Öğretmenler eğitimdeki uygulamaları çeşitli biçimlerde değiştirerek çocuklara uygulamışlar, çocuklarda olumlu değişikliklere neden olmuşlardır. Böylece öğretmenler de yaptıkları işi daha anlamlı hale getirmiş oldular. Kendi içine kapanmış, utangaç çocuklar varlıklarını hissetmenin verdiği güç ile kabuklarının dışına çıktılar. Diğer çocuklarla ve büyüklerle rahat ve daha kaliteli bir iletişim içine girdiler. Bunun çocuklar için anlamı dışarıdaki anlama ulaşmaları demektir. Sonuç olarak yaşama anlamlı bir başlangıç demektir.

    Frankl insanların açık kaplar halinde olduğunu ifade etmiştir. Bu açıklıktan insan evrenle iletişimini sağlamaktadır. Çocukların doğal yapılarını koruyarak kaplarının sürekli açık kalması sağlanacaktır. Hangi koşulda olurlarsa olsunlar dışarısı ile iletişim halinde olmak onların hayatta karşılaştıkları her türlü zorluğa dayanabilmelerine yardım edecektir. Müzik ve resim çalışmaları çocukların hızlı bir biçimde gelişmesini sağlamıştır. Utangaç çocuklar normal olan çocuklarla aynı düzeye gelmişler, hareketlenmişler, diğerleriyle güçlü bir iletişime girmişlerdir. Bu eğitim modeli ile korkuya ve disipline dayalı eğitime son verilecek, çocukların özgür iradelerini kullanabilecekleri bir ortam oluşturulacaktır. Çocukların dikkat odağı kendi doğalarına uygun işlere yönelecek bunun sonucunda ise çocuklar yaşama uyum sağlayacaklardır. Hayatının amacına uygun yolda çalışabilen çocuklar sakin, kararlı ve güvenli olacaklardır. Kendilerine güvendikleri gibi hayata da güvenecekler, korkulardan uzaklaşacaklardır. Sonraki hayatlarında da korkuların kendilerini engellemesine izin vermeyeceklerdir. Korkulardan uzak insanların yaşadığı bir toplum şiddetten de uzak olacaktır.

  • Çocuklar kreşe veya okula giderken neden ağlar?

    Çocuklar için evden ve anne babadan ilk ayrılma, sosyalleşmenin ilk basamağı okul öncesi eğitimdir. Kreşe başlayan çocuk için bu süreç tahmin ettiğinizden daha zor olabilir.

    Evde anne babası, anneanne, babaannesi ya da bakıcısı ile kalmaya alışkın olan çocuk, kreşe başladığı zaman kendini farklı bir ortamda bulur.

    Ev herkes için olduğu gibi, çocuklar için de en güvenilir ortamdır. Çocuk evde istediği saatte uyanır, istediği saatte istediği oyuncak ile oynar, çoğu zaman oyuncaklarını toplamaz, bunu onun yerine yapan yetişkinler vardır. Evin her alanını kendi istediği gibi kullanır.

    Ancak kreşe başladığı zaman, bu rahatlığın yerini belli kurallar ve sınırlar bütünü alır. Çocuğun verdiği tepkiler de bu nedenledir zaten. Peki çocuklar neden kreşe gitmek istemez, işte bazı sebepler:

    Çocuğun hayatına yeni bir ortam girer ki, bu ortam çocuğa göre ayarlanmaz, çocuk ortama göre kendini ayarlamalıdır.

    Çocuğun hayatına yeni bir otorite olan öğretmen girer. Öğretmen ona sevgi ve şefkatle yaklaşmasına rağmen, ondan belli başlı kurallara uymasını bekler. Bu duruma alışmak da çocuk için süreç gerektirir.

    Tek çocuklu hayatta evin hakimi gibi yaşamaya alışmış olan çocuğun hayatına bir anda 10-15 farklı çocuk girer. Kendi yaş grubu içinde olan bu çocuklar da tıpkı onun gibi her istedikleri olsun istemektedir ve çocukların arasında bir ego savaşı başlar.

    Anne babanın çalışıyor olması nedeniyle sabah kreşe bırakılan çocuk, akşam alınmakta, yemek, yemek sonrası rutin işler erken kısa süre içinde uyku saati gelmekte ve çocuk anne babasını az gördüğü ve onları özlediği için kreşe gitmeyi reddetmeye başlar.

    Daha önce çocuğun bakımı anneanne babaanne gibi büyük ebeveynler tarafından yapılıyorsa ve onlar zaten çocuğun kreşe gitmesine gönüllü değillerse, çocuğun kreşe gitmek için sorun çıkardığı her anda “Gitmesin, ağlatmayın çocuğu, ben bakarım” şeklindeki söylemleriyle çocuğa arka çıkarlar.

    Çocuğunuz kreşe yeni başladıysa ve gitmekte zorluk yaşıyorsa, bunlara dikkat etmenizde fayda olacaktır.

    Çocuğunuz kreşe başlaması ile ilgili kararı anne baba olarak birlikte aldığınızı bilsin ve bu konuyla ilgili “Kreşe gitsin/gitmesin” şeklinde onun yanında tartışmayın.

    Anneanne, babaanne, dede gibi büyük ebeveynlerin sürece olumsuz etki edebilecek tepkilerini kontrol altına almaya çalışın.

    Çocuğunuza kreşe gitmeyi bir zorunluluk olarak değil, keyif olarak sunmaya çalışın.

    Öğretmeni ile korkutmayın, aksine kreşe başlama sürecinde çocuklar diğer çocuklardan önce öğretmenlerine bağlanırlar. Kreş çocuğun anne babadan güvenli ayrılma, öğretmene güvenli bağlanma sürecidir.

    Kreşin kapısında çocuğunuzu sizin kucağınızdan ağlatarak koparılmasına izin vermeyin. Bu davranış, çocukların size ve öğretmene karşı güvenini azalttığı gibi, ileriye yönelik hayatı için travmatik etki yaratabilir.

    Evden çıkarken kendisine ait bit oyuncak ya da nesneyi de kreşe götürmesine izin verin. Bu, kendini daha güvende hissetmesine neden olur.

    Akşam eve geldiğinizde tüm gün sizi görmediği ve özlediği için, ev işleri ya da özel işlerinizden daha çok, çocuğunuza vakit ayırın, onu duygusal olarak doyurun.

    Kreşe başlama evresinde çalışan anne baba iseniz, iş durumunuzu ayarlamaya çalışın. Birkaç gün çocuğunuz ile birlikte kreşte kalmanız, onu beklemeniz faydalı olacaktır. Çocuğunuzun ilk gün kreşe sorunsuz gitmesini ve daha sonraki günlerde de sorunsuz devam etmesini beklemeyin. Tepki verecektir. Verdiği tepkileri kreş yönetimi ve öğretmeni ile birlikte işbirliği içinde çözmeye çalışın.

    Bu tepkiler uzun süreli olursa, beraberinde gece uyanma, ağlama, tik, davranış ve uyum problemleri de gözlenirse uzman desteği almanızda fayda olabilir.

  • Çocuğum kreşe giderken ağlıyor!

    Çocuklar için evden ve anne babadan ilk ayrılma, sosyalleşmenin ilk basamağı okul öncesi eğitimdir. Kreşe başlayan çocuk için bu süreç tahmin ettiğinizden daha zor olabilir.

    Evde anne babası, anneanne, babaannesi ya da bakıcısı ile kalmaya alışkın olan çocuk, kreşe başladığı zaman kendini farklı bir ortamda bulur.

    Ev herkes için olduğu gibi, çocuklar için de en güvenilir ortamdır. Çocuk evde istediği saatte uyanır, istediği saatte istediği oyuncak ile oynar, çoğu zaman oyuncaklarını toplamaz, bunu onun yerine yapan yetişkinler vardır. Evin her alanını kendi istediği gibi kullanır.

    Ancak kreşe başladığı zaman, bu rahatlığın yerini belli kurallar ve sınırlar bütünü alır. Çocuğun verdiği tepkiler de bu nedenledir zaten. Peki çocuklar neden kreşe gitmek istemez, işte bazı sebepler:

    Çocuğun hayatına yeni bir ortam girer, çocuğun bu yeni ortama ve kişilere alışması zaman alır.

    Çocuğun hayatına yeni bir otorite olan öğretmen girer. Öğretmen ona sevgi ve şefkatle yaklaşmasına rağmen, ondan belli başlı kurallara uymasını bekler. Bu duruma alışmak da çocuk için süreç gerektirir.

    Tek çocuklu hayatta evin hakimi gibi yaşamaya alışmış olan çocuğun hayatına bir anda 10-15 farklı çocuk girer. Kendi yaş grubu içinde olan bu çocuklar da tıpkı onun gibi her istedikleri olsun istemektedir ve çocukların arasında bir ego savaşı başlar.

    Anne babanın çalışıyor olması nedeniyle sabah kreşe bırakılan çocuk, akşam alınmakta, yemek, yemek sonrası rutin işler erken kısa süre içinde uyku saati gelmekte ve çocuk anne babasını az gördüğü ve onları özlediği için kreşe gitmeyi reddetmeye başlar.

    Daha önce çocuğun bakımı anneanne babaanne gibi büyük ebeveynler tarafından yapılıyorsa ve onlar zaten çocuğun kreşe gitmesine gönüllü değillerse, çocuğun kreşe gitmek için sorun çıkardığı her anda “Gitmesin, ağlatmayın çocuğu, ben bakarım” şeklindeki söylemleriyle çocuğa arka çıkarlar.

    Çocuğunuz kreşe yeni başladıysa ve gitmekte zorluk yaşıyorsa, bunlara dikkat etmenizde fayda olacaktır.

    Çocuğunuz kreşe başlaması ile ilgili kararı anne baba olarak birlikte aldığınızı bilsin ve bu konuyla ilgili “Kreşe gitsin/gitmesin” şeklinde onun yanında tartışmayın.

    Anneanne, babaanne, dede gibi büyük ebeveynlerin sürece olumsuz etki edebilecek tepkilerini kontrol altına almaya çalışın.

    Çocuğunuza kreşe gitmeyi bir zorunluluk olarak değil, keyif olarak sunmaya çalışın.

    Öğretmeni ile korkutmayın, aksine kreşe başlama sürecinde çocuklar diğer çocuklardan önce öğretmenlerine bağlanırlar. Kreş çocuğun anne babadan güvenli ayrılma, öğretmene güvenli bağlanma sürecidir.

    Kreşin kapısında çocuğunuzu sizin kucağınızdan ağlatarak koparılmasına izin vermeyin. Bu davranış, çocukların size ve öğretmene karşı güvenini azalttığı gibi, ileriye yönelik hayatı için travmatik etki yaratabilir.

    Evden çıkarken kendisine ait bit oyuncak ya da nesneyi de kreşe götürmesine izin verin. Bu, kendini daha güvende hissetmesine neden olur.

    Akşam eve geldiğinizde tüm gün sizi görmediği ve özlediği için, ev işleri ya da özel işlerinizden daha çok, çocuğunuza vakit ayırın, onu duygusal olarak doyurun.

  • Yöneticilere, okul müdürlerine psikolojik destek…

    Yöneticilik, belki de pekçok kimsenin hayallerini süsleyen bir makamdır. Herkes, sizin önünüze çıkarken ceketinin düğmelerini ilikleyecek, hafif büzülecek. Siz o yanınıza işi için gelen kişinin bu durumundan egonuzu iyice tatmin edeceksiniz. Tabii bu söylediklerim, herkes için değil; gurur duyduğumuz, kendi benliğini ve egosunu hiçe sayarak çalışanlar için değil. Onların çevresindekiler, inşallah onlara gereken değeri veriyorlardır. Suistimal etmiyorlardır.

    İşte, yöneticilik burada başlıyor. Aradaki farkı ayırdedebilme beceri ve iç görüsüne sahip olmak. İnsani değerlerle ilişkileriniz burada başlıyor. İnsana, insan gibi değer verirseniz SİZ yükselirsiniz.

    Empati yapmayı bilmek ve bunu hakikaten ruhunda hissedebilmek çok önemli. Empati yapmak, kendisini karşı tarafın yerine koyarak, olaylara ve durumlara onun penceresinden bakabilmektir.
    Empati, günümüzde çok kullanılan, ancak çoğu kimsenin uygulamayı aklına bile getirmediği bir kavram.
    Yöneticilik, işlerin sadece emirlerle yürümediği, insanların ruhlarıyla iletişime geçerek, insani ilişkilerle, işinizi daha iyi sonuçlandırabileceğinizi gördüğünüz bir konumdur.
    O, bir türlü terkedemediğiniz koltuklarda pekala daha verimli, çevresinde çalışanlarına huzur vererek çalışacak yöneticiler oturabilir.

    Yönettiğinizi zannediyorsunuz. Arkanızı dönünce, herkes vicdanı ile başbaşa kalmış. Koltuğunuzda otururken, arkanızdan önünüzden dolaşan şakşakçılar, daha sonra sizi nasıl anacaklar? Önemli olan bu… Bıraktığınız iz hiç silinmesin diye çaba gösterenler mi olacak; yoksa koltuğunuzdan indiğiniz, indirildiğiniz zaman arkanızdan teneke mi çalınacak?

    Yöneticilik, çalışanla çalışmayanın ayırdedilebildiği bir makamdır. İyi çalışan mutlaka FARKEDİLMELİDİR. Elmalarla armutlara aynı davranışta bulunursanız; başarı adına ilerleme kaydedemezsiniz. Motivasyon diye birşey bekleyemezsiniz. Amaç neydi peki?
    Okullarda yöneticilik, müdürlük yapmak pekçok kişinin geleceğini çizer. Yönetici konumundaki kişinin ruh sağlığı, hayata hazırlanan beyinleri her yönü ile etkilediğinden önemlidir. Okul müdürü, yine sınıfın yönetimini sağlayan öğretmenleri doğrudan etkiler.
    Okula sabah sabah sinir bozarak, bağırarak başlayan müdürler var. Müdürün gerginliği ile öğretmenler gerilmekte, çocuklar ve gençler motivasyon yok olarak güne başlamaktadırlar. Özellikle hafta sonunun ertesinde bayrak töreninde azarlanmadan haftaya başlamak neredeyse mümkün olmamaktadır.

    Ya da kişisel olumsuz duyguların esiri olarak çevresine tüm negativizmini yansıtmaktadır. Kin, nefret, kıskançlık, haset, menfaat, kompleks gibi özellikleri taşıyan yöneticilerle normal koşullarda çalışılamayacağı açıktır.

    Eğitim yuvalarında müdürler, pedagojik eğitim almış olanlar bunu yapıyorsa diğer sektörlerde yönetici olanları düşünmek istemiyorum. Çocuk ve gençler toplumun çok aktif bir kısmını oluşturuyorlar, deneyimsizler; ancak bazı hassas noktalarına özen gösterildiğinde ve grup psikolojisi iyi kullanıldığında pekçok şey çözümlenebilir.

    Burada okul müdürünün öğretmenleri ile iyi ve sağlıklı iletişiminin önemi yadsınamaz. Okul müdürü tek başına hiçbir zaman yeterli olamaz. Okul müdüründen yeterli ilgi ve desteği görmeyen öğretmen dersi bitince çantasını alıp, çıkar gider. Müdürünü arkasında hisseden öğretmen çözümün parçası olmak için çalışır. Öğretmen genellikle manevi haz ile çalışır. Onun bu hazzını iyi değerlendirebilen müdür, pekçok değer üretebilir.
    Bu nedenledir ki yapılacak şeylerden bir tanesi ve önemlisi YÖNETİCİLERE PSİKOLOJİK DESTEK tir.

    ÖZNUR SİMAV-PEDAGOG
    AİLE-İLETİŞİM DANIŞMANI