Etiket: Oğlu

  • Canım Beni Unuttu

    Canım Beni Unuttu

    Eski bir İstanbul hanımefendisini daha ağırlamaya hazırlanıyordu konağımız. Beyaz saçları ve temiz yüzüyle kapıdan girer girmez dikkatimi çekti. İnsana huzur veren bir surat ifadesi vardı. Oğlu gelini ve torunuyla gelmişti. Bir huzurevine yatacağından habersizdi. Dinlenmen için birkaç günlüğüne bizimle kalacağını sanıyordu. Kısıtlı bir vaktim olmasına rağmen hasta hakkında bilgi almadan hemen görüşmek istedim. Güzel türkçesi ile kısaca kendinden bahsetti. 78 yaşındaydı. Eşinin çok tanınmış bir ceza hakimi olduğunu ama on yıl önce kaybettiğinden söyledi. İki oğlunu da evlendirmişti. Yalnızdı ve insanlarla iç içe olmanın ona iyi geleceğini düşünüyordu. Ertesi gün uzun uzun konuşmak üzere söz alıp ayrıldım yanından.

    Sabah erkenden gittim Ayşe hanımın yanına.
    – Günaydın efendim. Sohbetimize kaldığımız yerden devam edebilir miyiz?
    – Sohbetimize mi? İlk defa görüyorum sizi güzel kızım. Daha önce de sohbet ettiğimizi hatırlamıyorum ama isterseniz konuşabiliriz?
    Şaşkına dönmüştüm. “Peki” diyebildim sadece.
    Kendinden bahsetti yine yaşı ve eşinin mesleği dışında tüm anlattıkları birbirine girmişti. Dün iki oğlu olduğundan bahseden o güzel hanım şimdi sadece bir kızı olduğunu onunda 12 yaşına yeni girdiğini söylüyordu. Dünkü anlattıklarından eser yoktu. Dün anlatıklarını hatırlatmak için;

    – Ayşe teyzecim dün oğlunuz ve gelininizle geldiniz buraya yanılıyor muyum?
    – Evet tabi ki öyle iki oğlum var benim. İkisi de evli.
    – Kızınız yok değil mi?
    – Yok tabi o nerden çıktı? Kızım mı var dedim?
    – Evet
    – Kusuruma bakma canım unutkanlık…

    Yaptığım aile görüşmesi sonucunda hastamızla ilgili net bilgiler edindim. 80 yaşındaydı. Eşi hakimdi ve çok otoriter bir kişiliğe sahipti. Ayşe hanım ve ali beyin arasındaki 12 yaş fark ali beyi olur olmaz kıskançlıklara sürüklemiş, eşini kayıp edeceği korkusuyla baş başa bırakmıştı. Zor bir evlilik yaşadı. Kötü olayların üzerinde fazlaca durmazdı.
    Bundan on yıl önce ali bey intihar etti. Ayşe hanım kocaman evde yapayalnız kaldı. Çocuklar evlenmişti ve artık herkesin ayrı bir hayatı vardı.
    “Hep unuturdu annem ama bu kadar değildi” diyordu oğlu. Giyimine o kadar çok özen gösteren Ayşe hanım artık ne giydiğini bile bilmiyor, her gün geçtiği sokakta kayboluyordu. Ani öfke patlamaları yaşıyor, hiçbir şey yokken ağlayıp gülünmeyecek yerde kahkahalar atıyordu. Eşyaların koyulması gereken yerler hakkında bir ayrımı yoktu. Saatini fırında, ütüsünü buzdolabında saklıyordu.

    Adı ne bu ruhsal hastalığın acaba diye düşünenleriniz vardır. Hemen belirtmeliyim ki Alzheimer bir beyin hastalığıdır. Halk arasında erken bunama diye adlandırılan bu hastalık, 60′lı yaşlarda kendisini hissettirir. 85 yaş ve üstü her 5 kişiden biri ise, kesinlikle Alzheimer hastasıdır. Öğrenme , mantık yürütme, günlük yaşam becerilerini yerine getirme süreçlerini kademeli olarak yıkıma uğratır.

    Hastalığın en tipik belirtileri bellek rahatsızlıklarıyla ortaya çıkar ve aşama aşama ilerler. İlk zamanlar yakın tarihte yaptıklarını örneğin dün gece arabasını nereye park ettiğini unutur. Zaman zaman gece ile gündüzü birbirine karıştırır.

    Daha sonra afazi durumu, yani duyulanı anlama ve komünikasyon becerisinin bozulması ile ilgili rahatsızlıklar ortaya çıkar. Hasta konuşurken uygun kelimeyi bulamaz.
    Bu aşamayı, karar verme ve işleri yürütmeye yönelik rahatsızlıklar izler.
    İlk belirtilerden ortalama 4 yıl sonra, agnozi (nesneleri tanıma ya da neye yaradıklarını bilmede güçlük) sorunları belirir. Örneğin, fırını açmak isterken televizyonun düğmesine basıp fırının ısındığını düşünmek v.b.

    Ardından yavaş yavaş kimliğini yitirir ve sonunda kendi kendisine yabancılaşır. Bu noktada, artık en yakınındaki insanları bile tanıyamaz hale gelir.
    Hastalığın en son evresinde hasta, günlük yaşam içindeki en sıradan davranışları bile (kapı açmak, lambayı yakmak gibi) yapamaz duruma gelir.

    Hastalığın nedenleri tam olarak bilinememekle birlikte, bilinç kaybına neden olan beyin travmaları, depresyon, çevresel ve mesleki yükümlülükler, troit bezinin yetersiz çalışması olarak gösterilmektedir.

    İlk kez 1907 tarihinde Alman nörolog Alois Alzheimer tarafından tanımlanan bu beyin hastalığı, yaşlılık öncesi bunamaların (presenil demans) yüzde 75′ini oluşturur ve kadınlarda erkeklerden daha fazla görülür.

    AH’nı tam olarak iyileştiren bir tedavi bulunmamakla birlikte, hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilen ve belirtileri azaltabilen ilaçlar geliştirilmiştir. İlaç tedavisinde amaç, hastalığı yok edebilmek değil ilerlemesini yavaşlatabilmektir. Erken tanı hayati önem taşır. Bu sayede hastalığı kontrol altına alabilmek çok daha kolaydır.
    Hastalık, hastaya bakan yakını üzerinde önemli derecede fiziksel ve psikolojik yük yaratır. Çalışan hasta yakınlarının yaklaşık % 50’si, hastalarına bakabilmek için işlerine ara vermek, çalışma saatlerini azaltmak ya da işlerini tümüyle bırakmak zorunda kalırlar.
    Hasta yakınlarında depresyon (%14-47), kaygı bozuklukları (%10), şiddet duygusu ve saldırgan davranma korkusu (%20), hastaya şiddet uygulama (%7) gibi problemler ortaya çıkar.

    Hastanın bakım süreci içerisinde yaşanan üzüntüleri hafife indirgeyebilmek için hastaya bakanın psikolojik destek alması tavsiye edilir

  • KARAR VERMEK….ZOR İŞTİR…

    KARAR VERMEK….ZOR İŞTİR…

    Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu’nun zamanında geçer.. Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış hatta…Efendim köyde bir yaşlı adam varmış… Çok fakir.. Ama kral bile onu kıskanırmış.. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..
    “Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı” dermiş hep..
    Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarin başına toplanmış..
    “Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler..
    İhtiyar “Karar vermek için acele etmeyin” demiş.. Sadece ‘At kayıp’ deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez..”

    Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takip getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.. “Babalık” demişler.. “Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var..”

    “Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar.. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkinda nasıl fikir yürütebilirsiniz?..” Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler.. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarin tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

    Köylüler gene gelmişler ihtiyara..“Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler..
    Ihtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar.. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez..”
    Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarin kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.
    Köylüler, gene ihtiyara gelmişler..“Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..”

    “Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar.. Oysa ne olacagini kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin talihsizlik olduğunu sadece Allah biliyor.”
    Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında: “Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.” Hedeflerinizin tükenmemesi dileğiyle…