Etiket: Obezite

  • Polikistik Over Sendromu (Yaşam Tarzı ve Diyet)

    Polikistik Over Sendromu (Yaşam Tarzı ve Diyet)

    Polikistik over sendromu (PKOS), santral sinir sistemi, hipofiz bezi, yumurtalıklar, böbreküstü bezi ve diğer dokular arasındaki etkileşimlerin bozulmasına bağlı olarak; üreme çağındaki kadınlarda en sık ortaya çıkan endokrin bozukluktur.
    Kronik seyreden ve gelecekte yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilen kompleks bir hastalıktır.
    Başlatıcı faktör veya faktörler henüz tam olarak anlaşılamamakla beraber genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi ile ortaya çıkmış bir hastalık olarak değerlendirilebilir.
    Temel olarak adet düzensizliği, tüylenme artışı, yağlı veya sivilceli bir cilt yapısı, saç dökülmesi ve şişmanlık ile ilişkili bir hastalık tablosudur. PKOS lu kadınların anne ve kızkardeşlerinde de benzer bulgular sıklıkla bulunmaktadır. Görülme sıklığı genel olarak %6-8 civarındadır.
    Anahtar bulgu ovulasyonun( yumurtlama) olmamasıdır. Tipik polikistik overler (çok sayıda kist içeren over dokusu), uzun süre yumurtlama olmaması sonrasında oluşmaktadır. Tek yada çift taraflı 2-9 mm’lik 12 adet folikül kisti varlığı veya en az 10 cm3’lük over hacmi bulunması( over hacminde artış) polikistik over görünümünü oluşturur. Normal kadınların %25 kadarında polikistik overin tipik ultrasonografi bulguları (overlerde inci tanesi gibi dizilmiş follikül kistleri) görülmektedir. Doğum kontrol hapı kullanan kadınların %14’ünde de bu ultrasonografik bulgu izlenmiştir. Bu durumda sadece polikistik over görüntüsü tanı koymada yeterli değildir.

    Uzun sure yumurtlamanın olmamasının klinik sonuçları

    1-Kısırlık
    2-Adet düzensizliği
    3-Tüylenme artışı, saç dökülmesi ve akne( sivilce)
    4-Rahim kanseri ve muhtemel meme kanseri riskinde artış
    5-Kalp-damar hastalıkları riskinde artış
    6-İnsülin (kanşeker kontrolünü sağlayan hormon) artışı mevcut olan kadınlarda Şeker hastalığı riskinde artış.

    TEDAVİDE YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Polikistik over sendromu aslında anne karnında başlar. Bu durum tutumlu genler hipotezi ile açıklanır. Bu kişilerde anne karnında bebek iken gelişme geriliği görülür. Anne karnında besinlerden ve enerjiden yoksun kalan bebek, doğduktan sonra bu yoksunluk ortadan kalktığında bunları vücudu tutumlu kullanmaya başlar ve biriktirme alışkanlığı ortaya çıkar. Bu sebeple obezite görülür.
    Tedavide kilo kontrolü birinci basamaktır. Bu hastalarda dengeli beslenme yaşam tarzı olmalıdır. Kilo alımı polikistik over sendromu belirtilerinin şiddetini arttırır ve ileriye dönük sağlık sorunlarının ortaya çıkma riskini arttırır.
    PKOSlu hastalarda obezite (şişmanlık) görülme sıklığı %40-60 olarak bildirilmektedir. Obezite vücut kitle indexi ile hesaplanabilir. (Vücut kitle indeksi vücut ağırlığın (kg) boyun (metre) karesine bölünmesi ile elde edilir. 30 un üzeri obezite kabul edilir.) Normal vücut ağırlığına sahip PKOS hastalarında da ağırlık yönünden eşleştirilmiş sağlıklı kontrollere göre bel çevresi ve bel/kalça oranı artmıştır. PKOS hastalarında artmış androjen düzeyleri erkek tipi obeziteye neden olur. Erkek tipi obezitede bel çevresi ve bel /kalça oranı artmıştır. (Bel çevresi ≥80cm, Bel /kalça oranları ≥0,85 ) İdeal kilonun sağlanması ve karın bölgesindeki yağlanmanın azaltılması yumurtlama, androjen fazlalığı ve metabolik anormalliklerin düzeltilmesine yararı vardır
    Polikistik over sendromunda diyet kompozisyonunun ne olacağı tam olarak açıklanmamıştır. Sık sık ara ara beslenilmelidir. Bu açlık krizlerini azaltır, vücut yağlanmasını ortadan kaldırır. Doymuş yağlardan fakir, glisemik indeksi düşük ve yüksek lif içeren diet önerilmektedir.
    Beslenmede günlük toplam yağ tüketimi enerjinin %30 unu geçmeyecek şekilde olmalıdır. Doymuş yağlardan fakir doymamış yağlardan zengin beslenilmelidir. Doymuş yağlar kan kolesterolünü yükseltir. Diyetle doymuş yağ asitleri günlük toplam enerjinin % 7 sinden az tüketilmelidir. Bu da toplam yağ tüketiminin üçte biri kadardır. Çoklu doymamış yağlar günlük toplam enerjinin % 10’u, tekli doymamış yağlar % 15 ini oluşturmalıdır. Hayvansal kaynaklı yağlar ve katı margarin yerine bitkisel yağlar (zeytinyağı, soya, ayçiçeği) tercih edilmelidir.
    Kolesterol içeren besinler dietten çıkarılmamalıdır ancak sınırlandırılmak gerekir.
    Kolesterol içeren besinler. Süt, peynir, tavuk, balık, et
    Düşük glisemik indeksli gıdalardaki glikoz kana daha yavaş karışır; kan şekeri ani yükselip ani düşmez. Hemen acıkma olmaz ve daha uzun süre tokluk hissi oluşur.
    Yüksek glisemik indeksli gıdalar: beyaz un, beyaz pirinç, reçel, bal, makarna, kek, şeker, kızarmış patates, havuç
    Düşük glisemik indeksli gıdalar. Kepekli un, esmer şeker, kepekli pirinç, kepekli makarna, kurubaklagiller, meyveler(muz, incir, kavun hariç), yulaf, çavdar ekmeği, bezelye, yeşil fasulye, barbunya.
    Posa besinlerde bulunan karbonhidratların sindirilemeyen kısımlarıdır. Yüksek lif içeren( posalı) besinler kan şekerinin yükselme hızını düşürür, insülin ihtiyacının azaltır, tokluk hissi vererek kilo kaybını sağlar. Aynı zamanda yüksek oranda kan yağlarının düşürür, barsakların çalşmasını düzenleyerek kabızlık oluşmasını engeller.
    Yüksek lifli gıdalar: Kuru baklagiller, taze ve kuru meyveler, sebzeler, kepekli ürünler, çavdar, yulaf, tam buğday ekmeği ve bulgur
    Kilo kontrolünde beslenme dışında egzersiz de çok önem taşır. Kalp sağlığı için hafif veya orta düzeyde aktivite yapılmalıdır. Egzersiz;
    HDL yi arttırır, kalp krizi riskini azaltır.
    Glikozun hücre içinde kullanımını arttırarak kandaki şeker düzeyini azaltır.
    Dolaşımı arttırarak pıhtılaşma riskini azaltır.
    Kan basıncını azaltarak hipertansiyon riskini azaltır.
    Obezitenin ortaya çıkardığı risklerden korur.

  • Obezite ilaçla tedavi edilebilir mi?

    Yıllar içinde değişen ve gelişen ekonomik ve toplumsal şartlar, gelişmiş ve pek çok gelişmekte olan ülkede aşırı kiloya bağlı sağlık problemlerini ciddi şekilde arttırmıştır. Ülkemizde de obsezite oldukça önemli sağlık problemlerinden biri olmaya başlamıştır. Ülkemizde obezite sıklığı ile ilgili yapılan çalışmalarda kadınlarda %44,2, erkeklerde ise %25 düzeyini bulan sonuçlar vardır. Özellikle çocuk ve adelosan (genç erişkin) dönemi obezite sıklığı dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızlı bir şekilde artmaktadır.

    Sağlık için yapılan harcamalara ilişkin veriler obezite tedavisinin pahalı bir tedavi olduğunu göstermektedir. Obesite ile sıklıkla birlikte görülen ; diyabet , hipertansiyon, iskemik kalp hastalığı, bazı kanser türleri , kas iskelet sistemi hastalıkları maliyeti daha da arttırmaktadır. Obesite, ömür boyu devam etme potansiyeli olan kronik bir hastalıktır. Tedavisi de aynı şekilde ömür boyu sürmektedir. Tedavi teorik olarak basit görünse de pratikte oldukça güçtür.

    Obezite tanısı Dünya Sağlık Örgütü (WHO ) ‘ ne göre, vücut kitle indeksi ( BMI ) düzeyine göre yapılmaktadır;

    BMI 25 – 29,9 arasına grade I obesite

    BMI 30-39,9 arasına grade II obesite

    BMI 40 ın üzerine grade III obesite denmektedir.

    Obezite tedavisi için kilo kaybı gereklidir, ancak bu hekim ve hastanın tek hedefi olmamalıdır. Asıl amaç kiloyu ne pahasına olursa olsun düşürmek değil, sistemleri koruyarak hastanın uzun vadede sağlıklı kalmasını sağlamaktır.

    Tedavinin ana başlangıç noktası, gıda alım miktarının, gıda içeriğinin. Hastanın fiziksel aktivitesinin ayarlanmasıdır. Bu yaklaşım , tüm tedavi seçeneklerine eşlik edecek olmazsa olmaz olan yaşam şekli değişikliğini içermektedir. Obezite tedavisinde cerrahi yaklaşım da dahil olmak üzere kalıcı yaşam şekli değişikliği yapılmazsa uzun süreli tedavi başarısı sağlanamaz ve hastalık tekrar eder.

    BMI’ i yüksek olan her hastada obezite tedavisi yapılma zorunluluğu yoktur. Örneğin, orta derecede bestesi olan ancak eşlik eden hastalığı olmayan hastalarda özellikle tıbbı yardım istemedikleri sürece tedavi gerekli değildir. Bu hastalarda gereksiz ve yanlış yaklaşımlar anoreksia yada bulimia gibi yeme bozukluklarını tetikleyebilmektedir. Psikiyatrik nedenlerle gelişen yeme bozukluklarında öncelikle bu problemin çözümü gereklidir.

    Tedaviye yönelik yöntemler sırası ile ; diyet, egzersiz, davranış terapisi, ilaç tedavisi ve en son cerrahi tedavidir.

    İlaç tedavisi yeni gelişmelerle birlikte tedavide başarı oranını arttırmaktadır. İlaçlardan beklentimiz, enerji alımının azaltılması, besinlerin emiliminin engellenmesi, enerji harcanmasının arttırılması, sağlıklı kiloya inince o düzeyin korunmasıdır. Tedavide ilaçların kullanılması uygun vakalarda cerrahiye gidişi azaltmaktadır.

  • Obezitenin Nedenleri

    Obezitenin Nedenleri

    Halk arasında ‘bunun annesi de kiloluydu, o kadar yiyip spor yapmazsan böyle katmer katmer göbeğin olur, doğduğunda da kiloluydu’ söylemleri obezite nedenlerinden sayılır. Aslında bu efsane mitlerde küçükte bir pay yok değildir. DSÖ obeziteyi; genetik ve çevresel etmelerin, bireyin yağ dokusuna ve enerji metabolizmasına etkileri olarak tanımlar. Daha net bir ifadeyle; obeziteye genetik yatkınlığı olan bireyler, çevresel etmenlerin etkisiyle obez olurlar (Pekan, 2017).

    1.2.1. Obeziteye Genetik Faktörlerin etkileri: Obezitenin genetik geçişi olduğu bilinmektedir fakat obeziteyle komorbid durumdaki hastalıklar dışında, obez hastaların büyük bir kısmı kalıtım sebebiyle obez olmazlar. Kalıtımın obeziteye etkilerinin neler olduğunu bulmak için ikiz çalışmaları, aile ve üvey birey çalışmaları yapılmıştır. BKİ esas alınarak yapılan çalışmalarda, aynı yumurta ikizleri ve farklı yumurta ikizleri veya ayrı olarak yetiştirilmiş aynı yumurta ikizlerinin BKİ %70 oranında benzerlik göstermiştir, aynı oran üvey birey çalışmalarında %30 ‘a düşmüştür. Aileyle yapılan çalışmalarda ise ikiz ve üvey çalışmalarında farklı olarak orta düzey bir kalıtım bulunmuştur. Birinci derece akrabalarda, obezite veya aşırı kilolu olma durumu ‘lamda cofficient’ denen metodla hesaplanmaktadır. Bu bize bir biyolojik akrabamız obez olduğunda, bizim obez olma riskimizle toplumdaki diğer bireylerin obez olma riskini karşılaştırır. Bu konu üzerinde yapılan çalışma; 840 obez bireyin, 2349 birinci derece akrabasından elde edilen risk oranın toplumdakinden 2 kat fazla olduğunu göstermiştir. Bireydeki obezitenin ciddiliğine göre riskte artmaktadır (Şık,2017). Kanada’da yapılan bir araştırma bu konuyu destekler argümanlar sunmuştur. 15245 bireyde yapılan araştırmada, akrabasında obez birey bulunanların obez olma riski Kanada toplumuna göre 5 kat fazladır (Gedik,2003). Özetle, ailesinde veya akrabalarında obez birey bulunan kişiler toplumun diğer bireylerinden daha fazla obez olma riski taşır.

    1.2.2. Obeziteye Çevresel Faktörlerin Etkileri: Bireyin obezite sorunuyla baş başa kalmasında genetik faktörlerin etkisi olsa da asıl belirleyici çevresel faktörlerdir. Bireyin kendisi dışında kalan herkes ve her şey ‘çevre’ olarak adlandırılır (Gürel ve İnan,2001). Swinburg (1999),  çevre ve obezite ilişkisine yönelik ilk tezi ortaya atan kişidir. Sağlıklı besin çevresi bireyi sağlıklı yaşamaya itmekte ve bireyin fiziksel aktivitesindeki artışa sebep olmaktadır. Çevrenin yaşayış biçimi, tarzı, düşüncesi ve hatta besin tüketim alışkanlıkları bizleri istemli ya da istemsiz olarak etkilemektedir. Obezitedeki çevresel etmenler; bizim hangi tür besini seçtiğimizle, o besine nasıl ulaştığımızla, o besinin kalorisel değerleriyle ve de çevrenin biz farkında olmadan yüklediği değerlerle şekillenir (Soylu, 2016).

    1. Besin Seçimi: İçinde yaşadığımız çevre bizim sağlıklı besin seçimimizi desteklediğinde değişim daha kolay sağlanmakta ve devamlılık sürmektedir. Cummins ve Macintre besin çevresini; dışarıdan alınan ve her türlü pişirilmeye hazır gıda, paketli ürün ya da dışarıdan tüketilen besin olarak tanımlar (Duman, Kayhan ve Sesal, 2009). Bireyden kaynaklanan etmenler (bireyin besin seçimi, yeme davranış ve tutumları, biyolojik ve demografik etmenler), sosyal çevre (aile, komşu, arkadaş ve akraba), fiziksel çevre (okul, market, işyeri, alışveriş merkezi ve restoran) ve makro düzeydeki çevresel etmenler (sosyo-ekenomik durum, kültür, besinlerin pazarlanması ve besin alanındaki politikalar) bireyin besin çevresini etkileyen faktörlerdir. Bir çocuğun sebzeyi sevip sevmemesi ya da yediği yemeğin porsiyonunu kendi belirlemesi bireysel etmen, çocuğun ailesinin sebze yiyip yemesi sosyal etmendir. Çocuğun gününü geçirdiği ev, okul gibi yerlerde sebzenin bulunması ya da ailenin sebzeye kolay ve ucuz ulaşması ise fiziksel çevre etmenidir. Bu konuda yapılan tarımsal politikalar ve kaliteli ürün ise makro düzey çevresel etmendir (Gedik, 2003).

    1. Ulaşılabilirlik: Artık Türk filmlerindeki gibi sefer taslarında yemek taşıyan insanları görmek neredeyse imkânsızdır. Günümüz çevresi bize anında, sıcak, lezzetli bol enerjili ve kalorili besinleri kolayca sunmaktadır. Her köşe başında bulunan fast food restaurantları, elimizde yürürken bile içebileceğimiz bol kalorili içeceğimiz, buzdolapları ve dışarıdaki her şeyi kolayca stoklayabileceğimiz dondurucular yiyeceğe kolayca ulaşabilmeyi ve tüketebilmeyi kolaylaştırmaktadır. Bununla birlikte yaşam biçimi ve sosyokültürel yapıdaki gelişmeler bireyi dışarıda beslenmeye zorunlu kılmaktadır. Dışarıda yemek yemek evde hazırlanana göre daha fazla şeker, yağ ve kolesterol içermektedir, bu durum obeziteye adeta bir davetiyedir(Soylu,2016). Us Department Of Agriculture (2010)’nin yaptığı çalışmalarda, dışarıda tükettiğimiz besinin evdekinden 134 kalori fazla olduğu bulunmuştur. Bir başka araştırma ise, insanların tükettikleri besinin kalorisini olağandan daha az algılama meyiline sahip olduğunu göstermiştir(Serter, 2003). Hayvanlar üzerinde yapılan kısa dönem çalışmaları göstermektedir ki; hayvanlara istedikleri kadar yağ oranı yüksek miktarda çeşitli besin verildiğinde, hayvanlarda yoğun bir şekilde enerji artışı ve obezite ortaya çıkmıştır. İki farklı kafes düzeneğine konulan atlardan birine 3 kap sukroz içeren içecek ve bir kap su konulmuştur, diğerine ise 3 kap su ve 1 kap sukroz içeren içecek koyulmuştur. Daha fazla sukroz içeren içecek alan at otuz günün sonunda aşırı derecede kilo almıştır. Bu hayvanlar aynı metabolik sisteme sahip olsalar bile enerji dengesi çevresel etmenlerin yönetimindedir(Soylu, 2016).

    1. Besin Fiyatları: Besin fiyatlarındaki artış ve azalmalar alacağımız besin miktarını etkiler. Üniversite öğrencilerinde yapılan bir araştırmada sağlıklı yiyeceklerin (süt ürünleri, çorba ve salata gibi) ücretleri düşürüldüğünde, öğrencilerin bu yiyecekleri daha fazla tükettikleri görülmüştür. Yine aynı şekilde öğrencilerle yapılan farklı çalışmalarda, meyve ve salata fiyatlarının yarı yarıya indirildiğinde satış oranlarının öncekine göre arttığı gözlemlenmiştir. Ayrıca sağlıklı yiyeceklerin fiyatlarının düşürüldüğünün tüketiciye duyurulması, tüketicinin sağlıklı yiyeceklere yönelimini arttırmıştır. Hastane kafeteryasında yapılan bir araştırmada şeker oranı yüksek içeceklerin fiyatı arttırıldığında tüketimin düştüğü, hatta fiyat indirildiğinde bile bireylerin o içecekleri tüketme davranışının azaldığı bulunmuştur. Tüm bu araştırmalar dikkate alındığında obezite oranını arttıran sağlıksız besinlerin fiyatlarının arttırılması gerekmektedir ve bireyi sağlıklı yiyecek tüketmeye yönlendirme amaçlanmalı ve tüketicilere farkındalık kazandırılmalıdır. Sağlıklı besinlerin fiyatlarının düşürülmesi, obezite oranını da düşürmektedir(Soylu, 2016).

    1. Menülerin etiketlenmesi: Menüde yer alan yiyecek ve içeceklerin, besin değeri ve kalorilerinin hemen tüketilecek ürünün üzerinde yazması bireyi daha sağlıklı menüler seçmeye itebilmektedir(Köksal ve Özen, 2008). Büyük bir restoran zincirinde yapılan araştırmada, bireylere seçtikleri ürünün besin değerleri ve kalori bilgisi söylendiğinde, bireylerin daha az kalorili besin seçme davranışı gösterdikleri gözlemlenmiştir(Soylu, 2016). Yaşları 11-18 yaş arasındaki 106 kişiden oluşan bir topluluğa, başka bir restoran zinciri araştırması yapılmıştır. Bireylere ilk olarak üzerinde besin değerleri ve kalorileri yazmayan menü verilmiştir. Daha sonra ise kalorileri ve besin değerleri yazan 2. bir menü verilmiştir ve 2. menüyü alan bireylerin  %29 oranında daha az besin siparişi verdikleri gözlenmiştir. Menülerdeki ve siparişlerdeki bu değişimler bireylerin daha az kalori almasına yardımcı olmaktadır ve bireyler bundan sonraki besin seçimlerinde daha dikkatli olmaktadırlar. Bu konuda menülerde kalorili bildirgesi bulunmasına dair yasal çerçeve kurulursa, obeziteye etki eden bir faktör eksilebilir(Gedik,2013).

    1. Reklamların etkisi ve Nörobiyoloji: Besinlerle ilgili yapılan reklamlar o besinleri tercih etme oranımızı etkilemektedir. İştah mekanizması ve besin alımı, çevremizden ve bedenimizden gelen sinyallerden etkilenmeye açıktır. Bu durumun farkında olan besin endüstrisü, nöropazarlama tekniği kullanarak bizi o ürünü seçmeye teşvik eder. Besin endüstrisi bu yüzden nörobilimcilerle ve psikologlarla çalışırlar. Bu konuda hedef çocuklardır, küçüklükten itibaren bu algılara maruz kalan çocuklar aynı firmalar için büyüdüklerinde de müşteridir. Gıda endüstrisi kalorisi yüksek, enerjisi düşük besinlere karşı bireylerin algılarını etkileyerek pozitif inanç oluşturmaktadırlar(Öyekçin ve Deveci,2012). Yapılan araştırmalar çocukların; evde yapılmış meyve suyu tüketmek yerine, reklamlarda gördüklerini istemeye daha meyilli olduklarını göstermiştir. Dünya Tarım ve Sağlık Örgütü (2002), yüksek enerji değeri olan ve besin açısından fakir ürünlerin, tüketilmesinin ve pazarlanmasının obezite için risk faktörü olduğunu belirtmiştir.

    1. Çocuklar ve Aileleri: Bireyin ilk tanıdığı çevre ailesidir, dolayısıyla ilk öğrenmeler ve ilk alışkanlıklar ailede çerçevelenir. Model alınan aile, çocuğun yetişkinlikteki yaşamını ve tercihlerini etkilemektedir. Dördüncü sınıfa giden çocuğa sahip 1196 ailede yapılan araştırmalar, evde abur cubur tarzında (cips, kola, tüketime hazır ürünler…) yiyecekler ya da sağlıklı yiyecekler bulunmasıyla obezite arasında yakın bir ilişki olduğunu belirtmiştir. Bireyin evde bulunan yiyeceğe yöneliminin olması sebebiyle birey evde ne varsa ya onu tüketir ya da dışarıdan hazır besin sipariş verir. Ailesiyle birlikte aynı sofrada haftada yedi kez veya daha fazla yemek yiyen çocukların, ailesiyle yemek yemeyen çocuklara göre obezite olma oranları 0,7 kat daha düşüktür(Köksal ve Özel,2008). Saelens ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmada kilolu ailelerin çocuklarının kilolu olma oranları %35.1 ‘iken, obez olmayan ailelerin çocuklarında bu oran %8.2’ dir, ayrıca obez ailelerin %23.2’si obez çocuğa sahiptir. İngiltere’de yapılan araştırma sonuçlarına göre, evlerinin etrafında sağlıksız besin satan yerlerde oturan bireylerin BKİ’ leri diğerlerine göre daha yüksektir. Sağlıklı çevreye yakın ve fiziksel aktivitesi desteklenmiş çocuklar (sağlıklı ürünlerin bulunduğu market ve restaurantlar, bisiklet yollarına ve yürüyüş parklarına yakın )  daha az obezite riskiyle karşılaşırlar(Şık,2017).

    1. Çevrenin Düzenlenmesi: Yaşanılan evin ya da gün boyu çalıştığımız mekânın nerede, nasıl ve hangi olanaklara sahip olduğu önemlidir. Günümüzün belki de hayatımızın büyük çoğunluğunu geçirdiğimiz evimiz ya da iş yerimiz obezitede hangi rolü oynuyor? Evimizin ve iş yerimizin güvenli, içimizi açan ferah bir yerde olması, fiziksel olarak ( park, kaldırım ve egzersiz faaliyetlerini yapabilecek imkân sunabilmesi ) yardımcı olması, ulaşım ( bisiklet yolları ve toplu ulaşıma yakınlığı ) olarak rahat olması çevremizi cazip kılar. Bu değerler bireyin fiziksel aktivitesi ve yaşam kalitesini arttıran etmenlerdir(Sözen, 2006). Obezitede fiziksel çevrenin önemi ile ilgili yapılan çalışmalar bu konuda 4 kriterden bahseder. Bu kriterler; fonksiyonellik,  estetik, uzaklık ve güvenliktir. Bireyin yaşadığı çevrenin uzaklığının; mağazalara, parklara, alışveriş merkezlerine, sağlıklı ürün hizmeti sunan kafeteryalara ve daha iyi fiziksel aktivite yapabileceği mekânlara mesafesiyle ilgidir. İkinci kriter olan güvenlik; bireyin güven içerisinde ve tehlikeden uzak bir şekilde yürüme ya da koşu alanlarında özgürce hareket edebilmesine olanak sağlar. Kötü bir cadde üzerinde olan duvar yazıları olan, çöp konteynerlerinden kötü kokular gelen bir yer bireyi ne kadar spor yapmaya motive eder? Estetik açıdan yeşil alanlar, bakımı yapılmış ağaçlar ve ilgi çekici caddeler bireyin motivasyonunu arttırır(Soylu, 2016). Drewnowski ve arkadaşları, 2001 yetişkin üzerinde ‘çevre değerlendirmesi’ konulu on bir maddeden oluşan bir anket yapmıştır. Her bireyin evinden on dakikalık yürüme mesafesi olan yerler her katılımcı için değerlendirilmiştir. Yoğun trafiğin olduğu, abur cubur yiyecek restaurantlarının bulunduğu ve barların bulunduğu caddeler gibi düşük uygunluk değerine sahip yerlerde yaşayan bireylerin BKİ’ leri, bunların tam tersini yani temiz, güvenli ve bakımlı çevrede yaşayanlara göre daha yüksek çıkmıştır(Pekcan,2017). Çevre uygunluk değerlerini vergi kayıtlarına göre inceleyen Mellor ve arkadaşları, yüksek uygunluk değerlerine sahip bireylerin daha düşük BKİ’ ne sahip olduğunu söyler. Özetle; düşük çevre yerleşim kriterine sahip bireylerin, sağlıklı besin alma ve spor yapma düzeyleri daha düşük olduğu için BKİ’leri daha yüksektir(İnanç,2015).

    1. Şehirleşme ve Sosyo-ekonomik düzey: Xu ve Wang, yetersiz cadde bağlantılarının ve sağlıksız besin satan kafeteryaların çokluğunun obezite ile ilgili çevresel etmen grubunda yer aldığını söyler. Fakat bu sonuçları daha çok, yaşanılan yerin coğrafik özellikleri ve kentleşme düzeyleri etkilemektedir. Daha iyi cadde bağlantılarına sahip olan yerler ve spor aktivitesi, obeziteyi sadece şehirleşmenin yüksek olduğu yerlerde düşürürken; bu durum daha küçük ve orta büyüklüğe sahip şehirlerde daha az etkilidir(Duman, Kayhan ve Sesan, 2009). Quintiliani ve arkadaşları Boston’da düşük sosyo-ekenomik düzeyde yaşayan bireylere, çok yönlü sağlıklı müdahale programı yapmıştır.  İlk olarak bireylere sağlıklı besin ürünlerine ulaşmada kolaylık sağlanmıştır, daha sonra spor için yürüyüş grubu oluşturulmuştur. Ayrıca bu bireylere diyetisyen tarafından sağlığı arttırıcı bilgiler verilmiş olup, bireylerin diyet ve spor aktiviteleri medya kampanyalarıyla desteklenmiştir. Proje bölgesinde sağlıklı ürün satan restaurantlara ulaşabilmeleri ve yürüyüş parklarına kolayca gidebilmeleri için haritalar oluşturulmuştur. Bu projede amaç; halk sağlığı politikaların nüfusun geneline değil de, özellikle dezavantajlı gruplara ulaşabilmesini vurgulamaktır(Öyekçin ve Deveci,2012).

    1. Okullar ve İşyerleri: Ailesinden sonra bireyin en çok davranış kazanımı okulda gerçekleşir. Çocuğun beslenmeye ait davranışları ve sporsal faaliyetlere ilişkin yargıları bu dönemde oturur.  Çocukların günde en az iki yemek döneminde okulda olmaları onların beslenme biçimini etkiler(Şık,2017). Okul kantinlerinde satılan besinlerin çoğu besin ve mineral bakımından yetersiz, yüksek derecede yağ, tuz ve şeker içeren ürünlerdir. Okul kantinlerine ve yemekhanelerine çocukların sağlığı için uygun besinlerin temini sağlanmalıdır. Okul panolarına sağlıklı yiyeceklerin faydalarının anlatıldığı yazı ve görseller konulmalıdır, hatta velilere yönelik olarakta bu konuda seminer düzenlenmelidir. Okullarda yeterli düzeyde sporsal alanlar bulunmalı öğrenciler bu konuda desteklenmelidir(Serter,2003). İnsanların büyük bir kısmı çalışmaktadır ve günlerini sadece işyerlerinde geçirmemektedirler. İş yerlerinin on dakikalık mesafe alanlarında,  sağlıklı besine ve sporsal faaliyetlere ulaşım, bunların sıklığı, kavşaklara yakınlığı, yürünebilecek caddelerin bulunması bireylerin obezite riskini düşürmektedir. Aynı iş yerinden aynı spor aktivitesine giden bireylere indirim yapılması ya da grupça gidilen fiziksel aktivitelere indirim de bireyleri spor yapmaya teşvik etmektedir(Duman, Kayhan ve Sesan, 2009).

  • Obezite (şişmanlık) tedavisi :

    OBEZİTE

    Tanım: Genetik altyapı, düzensiz ve aşırı beslenme, hareketsiz yaşam, hormon bozuklukları, başka hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların etkisi gibi bir çok farklı sebebin etkisi ile vücutta fazla miktarda yağ birikimi sonucunda ortaya çıkan tabloya obezite denilmektedir.

    Sınıflama: Obezitenin sınıflandırılmasında kullanılan bir çok parametre vardır. Günümüzde en sık kullanılan parametre BKI (Beden Kitle İndeksi) dir. Kilomuzu boyumuzun metre cinsinden karesine bölerek beden kitle indeksimizi bulabiliriz.

    Beden Kitle İndeksine göre Obezite Sınıflaması

    Sınıflama

    BKI

    Zayıf

    < 18.5

    Normal Kilolu

    18.5 – 24.9

    Fazla Kilolu

    25- 29.9

    Obez Evre 1

    30- 34.9

    Obez Evre 2

    35- 39.9

    Morbid Obez

    >40

    Obezitenin Nedenleri :

    1- Basit Obezite: Gentik alt yapısı uygun olan kişilerde sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam sonucunda ortaya çıkar. toplumda en sık görülen obezite formudur.

    2- Endokrin Obezite : Yağ metabolizması, İştah ve Enerji Metabolizması üzerine etkili olan hormonlardaki bozukluklar sonucunda ortaya çıkan obezitedir. Burada etkili olan hormonlar ve hastalıklar şu şekilde sıralanabilir.

    İnsülin Direnci

    Hipotiroidi (Tiroid hormon Düşüklüğü)

    Cushing Sendromu (Kortizol hormon fazlalığı)

    İnsülinoma (İnsülin üreten Tümör)

    Polikistik Over Sendromu

    Hipogonadizm (erkekte testesteron , Kadında Estrojen yetersizliği)

    Büyüme hormonu yetersizliği

    3- Genetik Hastalıklar: Nadir görülen bir takım genetik hastalıkların seyrinde birçok semptomla birlikte ciddi obezitete eşlik edebilmektedir. Bu sendromlardan bazıları .

    Prader- Willi Sendromu

    Bardet Biedl Sendromu

    Cohen sendromu

    Börjesen-Forrsman-Lehmann Sendromu

    Obezite ile İlişkili Sağlık Problemleri: Vücudumuzda fazladan biriken yağ dokusu bir çok hormon ve sitokin üretimine yol açmaktadır. Üretilen bu hormonlar ve sitokinler vasıtası ile obez kişilerde uzun dönemde bir çok farklı metabolik hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Obezite ile direk olarak ilişkili olan hastalıkları şu şekilde sınıflandırabiliriz.

    İnsülin Direnci

    Tip 2 Diyabet ( Şeker Hastalığı)

    Gebelik Şekeri

    Hipertansiyon

    Hiperlipidemi (Kolesterol yüksekliği)

    Kalpte Koroner Arter Hastalığı

    Osteoartrit (Eklem problemleri)

    Safra Kesesi Taşı

    Uyku apne sendromu

    Çeşitli kanserler (Meme, Kolon vb)

    Obezite ile ilişkili olan bu hastalıklarda tek başına kilo verme ile ciddi düzelmeler görülür.

    Obezitenin Tedavisi : Endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları bölümü özelikle Basit obezite ve Endokrin nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan obezitenin tedavisinde hastalara yardımcı olmaktadır. Obezite tedavisi basamaklı ve uzun soluklu bir tedavidir. Bu tedavide en önemli noktalardan birisi Hekim ile hastanın iyi iletişim kurması ve tedavi boyunca hastanın motivasyon kaybına uğramadan tedaviye devam edebilmesidir. Bunun içinde daha yolun başında hastalara nasıl bir tedavi şeması izleneceği ve hangi durumlarda hangi tedbirlerin alınacağı detaylı bir şekilde anlatılmalıdır. Obezite tedavisinin basamakları ise

    1- Yaşam Tarzı Değişiklikleri : Burada Obez kişilerin beslenmelerini ve fiziksel aktivitelerini kilo verdirecek şekilde modifiye etmeleri sağlanır. Bu basamakta önerilen diyet ve egzersiz programlarının kişilerin yaşam tarzına dönmesi hedeflenmelidir. Çünkü sadece kilo verme döneminde yapılıp sonra bırakılacak diyet ve egzersizin uzun dönemde çokta bir faydası yoktur.

    Diyet: Düşük kalorili, Düşük kalorili ve düşük yağlı, düşük karbohidratlı, yüksek proteinli ve akdeniz diyeti gibi bir çok farklı diyet şekilleri bulunmaktadır. Farklı diyetler ile kilo kaybı arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarda kişinin aldığı total kalori harcadığından az olduğu müddetçe yapılan diyetin tipinden bağımsız olarak kilo kaybının gerçekleştiği görülmüştür. Ortalama olarak diyette günde 500 kcal lik bir kısıtlama yapılırsa haftada yarım kilo gibi bir kilo kaybı elde edilebilir. Genel olarak açlık diyeti katagorisinde olan günlük total kalori alımının 800 kcal daha az olduğu diyetler ise uzun süre sürdürülebilir sağlıklı diyetler değildir. Hangi tip diyete başlanacağı kararını verirken hastaların ek sağlık problemleri ( İnsülin direnci, Diyabet, Hipertansiyon, Hiperlipidemi, Gut Hastalığı) mutlaka göz önüne alınmalıdır.

    Egzersiz: Kilo vermek isteyenlerin diyet ile birlikte mutlaka egzersizde yapmaları son derece önemlidir. Çünkü diyet ile kalori kısıtlaması yapılan kişiler şayet egzersiz ile metabolizmalarını harekete geçirmezler ise uzun dönemde diyete bağlı olarak kişilerin metabolizmasında yavaşlama gelişir. Bu durumda yapılan diyetten görülen fayda her geçen gün azalır. Bu nedenle Diyet ve Egzersiz ayrılmaz ikili olmalıdır. Bunun yanında egzersizsin bilindiği üzere bir çok ekstra faydalarıda vardır. düzenli yapılan egzersizin şeker metabolizması, kolesterol Metabolizması, Kalp damar sistemi üzerine olumlu etkileri vardır. Egzersiz mutluluk hormonu (Endorfin) sentezinide artırır. İdeal egzersiz süresi haftada 5 gün ortlama 30 dakikadır. yapılacak egzersizin tipine (izmetrik, izotonik vb) ise hastaların diğer sağlık problemleri de(eklem, kalp , tansiyon, diyabet ) göz önüne alınarak karar verilmelidir. Ek sağlık problemi olmayanlarda Fatburn tipi egzersizler mutlaka uygulanmalıdır.

    2- Obezitenin Medikal (İlaç) Tedavisi: Obezite ile ilişkili ek hastalığı olanlarda BKİ>27, ek hastalığı olmayanlarda ise BKİ>30 değerlerinde yaşam tarzı değişikliklerinin yanında ilaç tedaviside eklenebilir.

    3- Endoskopik İntragastrik Balon Uygulaması: Bu yöntem cerrahi bir işlem değildir. Endoskopi ile yaklaşık 20-30 dakika süren bir işlemle mide içine silikondan üretilen bir balon yerleştirilir ve bu balon ihtiyaç duyulan oranda mide içinde şişirilir. Burada amaç balon vasıtası ile mide hacmini küçültüp hastalara tokluk hissi vermek ve daha az yemelerini sağlamaktır. mide balonları midede 6-12 ay kadar tutulabilmektedir. Daha sonra yine Endoskopik olarak çıkarılabilmektedir.

    4- Obezitenin Cerrahi Tedavi Yöntemleri : Vücut kitle indeksi (BKİ) >40 kg/m2 veya 40>BKİ>35 olup obezite ile ilişkili herhangi bir hastalığı bulunan (Diyabet, Apne, Hipertansiyon, Hiperlipidemi vb) kişilerde kilo verdirici diyet, egzersiz ve ilaç tedavisinden yeterli cevap alınamadığında obezite cerrahisi endikasyonu vardır. Bununla birlikte 18 yaş altı ve 65 yaş üstü bireylere, major depresyonu olanlara, Alkol veya ilaç bağımlısı olanlara, Ciddi yeme bozukluğu (bulimia nervosa) olanlarda, İleri derecede kalp hastalığı olanlarda obezite cerrahisi kontraendikedir ve yapılması önerilmez. Obezite tedavisinde kullanılan cerrahi yöntemler genel olarak 3 ana gruba ayrılırlar.

    Restriktif (mide rezeksiyonu) Cerrahi: Burada temel amaç uygulanan cerrahi yöntem ile mide hacmini küçültüp obez kişilerin daha az miktarda yemelerini sağlamaktır. Fakat restriktif cerrahi yöntemler sadece mide hacmini küçültmek ile kalmaz. Mideden sentezlenen ve iştah üzerine etkili olan Ghrelin, GLP-1 gibi hormonların düzeyini değiştirerekte iştahın azalmasına yol açar. En sık Sleeve Gastrektomi (tüp mide) yöntemi tercih edilmektedir.

    1-Sleeve (Tüp Mide) Gastrektomi

    2-Horizontal Gastroplasti

    3-Laparoskopik Gastrik Bantlama

    Malabsorbsif (Gıda Emilimini Engelleyen) Cerrahi: Bu yöntemde temel olarak mide ile ince bağırsak arasında bir anastomoz hattı oluşturularak besinlerin emilimi için gerekli olan bağırsak lümeninin büyük bir kısmı bypass edilir. bu sayede yenilen yemeklerin ciddi bir kısmı bağırsaklardan emilemediğinden kilo kaybı ortaya çıkar. restriktif cerrahi yöntemlerden daha hızlı ve fazla kilo verdirirler fakat konplikasyon ihtimalleride daha fazla olan geri dönüşümsüz cerrahi yöntemlerdir. En sık tercih edilen yöntem Roux-en Y gastrik bypass cerrahisidir.

    1-Roux-en Y gastrik bypass

    2-Jejenoileal bypass

    3-Biliopankreatik diversiyon

    Kombinasyon Cerrahisi (Restriktif+Malabsorbsif)

    Obezite Cerrahisi Sonrası Takip : Obezite cerrahisi kararı verilirken mutlaka bir Endokrinoloji uzmanı ile görüşülmesi, cerrahi endikasyonun doğru konulması , uygulanacak cerrahinin olası etki ve yan etkileri hakkında hastaların bilgilendirilmesi sağlanmalıdır. Özellikle cerrahi sonrasında hastaların erken ve geç dönem diyetlerinin düzenlenmesi, olası vitamin ve mineral eksikliklerine karşı destek tedavilerinin düzenlenmesi ve izlenmesi açısından bir Endokrinoloji uzmanı ve diyetisyen takibinde bulunmaları oldukça önemlidir. Cerrahi sonrasında uygun şekilde takip edilmeyen hastalarda beslenme bozukluğuna bağlı yeniden kilo alma veya vitamin , mineral eksikliğine bağlı bir çok farklı klinik semptom ortaya çıkabilmektedir.

  • Obezite kaderiniz değil !

    Obezite kaderiniz değil !

    TURDEP epidemiyolojik çalışmalarında, Türk erişkin toplumunda obezite sıklığı 1998’den 2010’a kadar yüzde 22.3’ten yüzde 31.2’ye ulaştığı bulunmuştur. Buna göre son 12 yılda kadınlarda obezitenin yüzde 34, erkeklerde ise yüzde 107 oranında artmış olduğu saptanmıştır.

    Artışın nedenleri arasında artan teknolojik gelişme sonucu ulaşım, üretim ve tarım alanlarında kolaylaşan yaşam biçimine bağlı fiziksel aktivitede azalma ve modern yaşamdaki beslenme alışkanlıklarındaki değişimdir. Bu makalemizde obeziteye neden olan genetik faktörler ve bunların hastalık üzerinde etkileri üzerinde duracağız.

    Genlerin obezite ile ne ilgisi var?

    Obezite, vücudun metabolik ve fiziki fonksiyonlarının devamı için gerekli olanlardan daha fazla besin olarak kalori alan bir insanda kronik enerji dengesizliğinin bir sonucu olarak vücut yağ oranının artması olarak tanımlanabilir.

    Son yıllarda obezitenin hızla artan sıklığı, yüksek kalorili gıdalara hazır erişim imkânı tanıyan ancak fiziksel aktivite için olanakları sınırlayan “obezojenik” bir zaman ve mekana bağlanmaktadır. Obezite salgını, daha çok bu özellikleri taşıyan toplumlarda daha fazla görülmektedir.

    Obezite önemli bir halk sağlığı problemidir çünkü diyabet, kalp hastalığı, felç, kanser ve diğer ciddi hastalıkların gelişme riskini arttırır.

    Obezojenik bir ortamda bile, herkes obez olmayabilir. Genomik araştırmalar yapılmadan önce obez aile üyeleri, ikizler ve evlat edinenler üzerinde yapılan araştırmalardan elde edilen dolaylı bilimsel kanıtlar obezitenin az bir kısmında genetik faktörlerin önemini ortaya koydu. Kalıtsal faktörler çocukluk çağı obezitesinde daha fazla katkı sağlamaktadır.

    Bir gen mi yoksa birden fazla mı?

    Obezite nadiren ailelerde tek bir genin neden olduğu net ve tek bir gen kalıtımı ile ortaya çıkar. Bunlar arasında en sık rastlanan gen, melanokortin 4 reseptörünü kodlayan MC4R’dir. MC4R’ün işlevini azaltan değişiklikler, çeşitli etnik gruplarda obez bireylerin çok az bir kesiminde ( < yüzde 5) obezite hastalığının oluşmasında katkıda bulunur.

    Etkilenen çocuklar aşırı yeme tutumu (hiperfaji) nedeniyle aşırı derecede acıkır ve obez olurlar. Şimdiye kadar, en az dokuz genin nadir bulunan çeşitleri (varyant), tek genin neden olduğu (monojenik) obezite ile ilişkilendirilmiştir.

    Fakat, çoğu obez insanda tek bir genetik neden belirlenemez. 2006 yılından beri, genom çapında çalışmalarda obezite ile ilişkili en az 50’den fazla gen saptandı ve bunların çoğu obez bireylerde hastalığın oluşmasında çok küçük etkilere sahipti. Çoğu obezite hastasında sorun çok faktörlü, yani birçok gen ve hareketsizlik, beslenme düzensizliği, diğer hormonal hastalıklar gibi çevresel faktörlerin arasındaki karmaşık etkileşimlerin sonucudur.

    Genler enerji dengesini nasıl kontrol eder?

    İnsan beyni, yağ (yağ) dokusu, pankreas ve sindirim sisteminden alınan sinyallere cevap vererek besin alımını düzenler. Bu sinyaller, leptin, insülin ve ghrelin gibi hormonlar ve diğer küçük moleküller tarafından iletilir. Beyin bu sinyalleri diğer girdilerle koordine eder ve vücuda talimat şeklinde komut verir. Bu komutlar ya daha fazla yemek yiyip enerji kullanımını azaltmak veya bunun tersini yapmak şeklindedir. Genler, gıda alımını yönlendiren sinyallerin ve tepkilerin temelini oluşturur ve bu genlerdeki küçük değişiklikler, beslenme ve kalori dengesini etkileyebilir. Obezite ile ilişkili varyantlara sahip bazı genler Tablo 1’ de görülmektedir.

    Tablo 1 : Obezite ile ilişkili varyantlara sahip seçilmiş genler

    Gen sembolü Gen adı Temel ürünün enerji dengesindeki rolü
    ADIPOQ Adiposit, C1q Yağ hücreleri tarafından üretilen adiponektin, enerji harcamasını arttırır
    FTO Yağ kitlesi ve obezite ile ilişkili gen Yiyecek alımını uyarır
    LEP Leptin Yağ hücreleri tarafından üretilir
    LEPR Leptin reseptörü Leptine bağlandığında iştahı baskılar
    INSIG2 İnsülin uyarıcı gen- 2 Kolesterol ve yağ asidi sentezinin düzenlenmesi
    MC4R Melanokortin 4 reseptörü Alfa melanosit uyarıcı hormona bağlandığında iştahı uyarır
    PCSK1 Proprotein dönüştürücü subtilisin / kekin tip 1 İnsülin biyosentezini düzenler
    PPARG Peroksizom çoğaltıcı-aktive edici reseptör gamma Yağ dokusunun gelişimini düzenler ve lipid alımını uyarır

    Yaşam için enerji önemlidir. İnsan enerjisinin düzenlenmesi, kilo artışını kontrol etmek yerine maalesef hayatta kalmak ve olası enerji ihtiyacında zayıflamaya karşı korumaya yönelik düzenlenir. Bu durumun açıklanmasına yardımcı olmak için “tutumlu genotip” hipotezi öne sürülmüştür. Bu, atalarımızın zaman zaman açlık yaşaması sırasında onlara ilerde enerji sağlanmasında yardımcı olan aynı genlerin şimdiki zamanda (bol miktarda yiyeceğin bulunduğu ) bize kazandırdığı olumsuz durum olarak tarif edilebilir.

    Bu bilgi korunmaya yönelik nasıl yardımcı olabilir?

    Obezitenin önlenmesi için halk sağlığı çalışmaları, sağlıklı beslenmeyi ve fiziksel aktiviteyi teşvik eden stratejilere odaklanmaktadır. Bu stratejiler, örneğin sağlıklı beslenme konusunda kamu hizmeti yapılan yerlerde ve okullarda farkındalığı artırmak için eğitim verilmelidir. Bu tür stratejiler, pek çok kişi için pozitif davranış değişikliklerine yol açarak geri dönüşte başarıyı artıracaktır.

    Epigenetik ve Obezite

    İnsan gelişiminin kritik dönemlerindeki çevresel maruz kalmalar, genin kendisinin dizilimini değiştirmeden o gende faaliyetinde kalıcı değişikliğe neden olabilir. Bu duruma “epigenetik” etki denmekte ve bu etkilerin ölçülmesi ve belirlenmesi DNA, RNA veya ilişkili proteinlerin kimyasal değişimlerinin ölçülmesini gerektirir. Epigenetik özellikle çocuk yaşlarda bireylerde beslenmenin gen üzerine etkilerini değiştirmesi akla makul gelse de bu durumu gösteren epidemiyolojik çalışmalar halen erken bir aşamadadır.

    Referanslar

    Walley AJ, Asher JE, Froguel P. Nat Rev Genet . 2009 Tem; 10 (7): 431-42.

    Choquet H, Meyre D. Curr Genomics . 2011 Mayıs; 12 (3): 169-79.

    World Health Organization. Obesity: Preventing and Managing the Global Epidemic. Geneva: The World Health Organization; 2000. Technical Report Series no. 894.

    Mendez MA, Monteiro CA, Popkin BM. Overweight exceeds underweight among women in most developing countries. Am J Clin Nutr 2005;81:714–21.

    Silventoinen K, Sans S, Tolonen H, et al. Trends in obesity and energy supply in the WHO MONICA Project. Obesity 2004;28:710-86.

  • Barsak mirobiyotası ve metabolik hastalıklar

    Barsak mirobiyotası ve metabolik hastalıklar

    “All diseases begin in the gut.”-

    Tüm hastalıklar bağırsakta başlar./ Hippocrates

    İnsan doğduğunda bağırsak ve tüm organlarımız mikrobiyolojik olarak sterildir yani herhangi bir mikroorgazima içermez ve doğum anında anneden ve çevreden kaynaklanan bakterilerce kolonize olmaya başlar. Bu mikrobiyata sabit değildir ve anne sütü kesilip normal besinlere geçilinceye kadar farklılık gösterir. Yaşam boyunca bağırsak mikrobiyotası, beyin ve bağırsak arasında bağlantı oluşturarak insan sağlığı üzerinde önemli bir rol oynar.

    İlk temas, doğum sırasında annenin doğum kanalından, cildinden ve soluğundan meydana gelir ve bu ilk organizmalar vücuda yerleşir. İnsan vücudunda bulunan kendi hücre sayımızın yaklaşık 10 katı kadar mikroorganizma bulunur.

    İNSAN MİKROBİYOTASI;

    Bakteriler,

    Virüsler,

    Mantar,

    Ökaryotik mikroorganizmalardan oluşmaktadır.

    İnsan mikrobiotasının yakşaşık yüzde 70’i bağırsak sistemi içindedir.

    Gastrointestinal sistem (yüzde 70)

    yaklaşık 200 m2 yüzey alanı içerir

    mikroorganizmalar için zengin besin öğeleri içerir.

    Deri

    Genitoüriner sistem

    Solunum sisteminde de mikrobiota üyeleri bulunur.

    Bağırsak mikrobiyotası nedir? İşlevi Nedir? Hangi mikroorganizmalardan oluşur?

    Vücudumuzda 100 trilyon hücre vardır, yaklaşık bunun 10 katı kadar miktarda mikrobik elemanlar vücudumuzda cilt, ağız içi, kadın genital sistem, bağırsaklar gibi farklı yerlerde yerleşmiştir. Aslında zararsız olan bu mikroplara bulundukları yerin “florası” denmekte ama son zamanlarda bu tabir “mikrobiyota” olarak değişik isimle anılmaktadır. Bağırsaktaki bu floraya “Bağırsak mikrobiyotası” denir.

    Bağırsak mikrobiyotasının önemli görevlerinden bazıları

    Sindirim sistemimiz 200 m2 yüzey alanına sahiptir. Bu geniş alan bağırsak mikroorganizmaları için uygun beslenme ve yaşama ortamı sağlamaktadır. Bu geniş alan tüm mikrobiotanın yüzde 75’ini barındırır. Bağırsak içindeki bu organizmalar sindirim sistemi dahil, metabolizma, ve immün sistem gibi birçok durum için önem arzetmektedir.

    Bu yapı B ve K vitaminlerinin yapımını sağlar. Bağırsaklarda hastalık yapabilecek patojenik bakterilerin yerleşmesine mani olur. Bağışıklık sisteminin önemli bir elemanıdır; bir bariyer vazifesi görür. Bağırsak mikrobiotası bozulduğunda kanserden damar sertliğine, kilo fazlalığından şeker hastalığına ve alerjilere kadar birçok hastalığın ortaya çıkmasında rol alır.

    Hangi hastalıklarla ilişkisi vardır?

    Bakteriler ile ilişkili hastalıklar

    Diyare

    Obezite, Diyebet, Met. Sendr.

    Ateroskleroz

    İrritabl Bağırsak Sendr.

    Crohn hastalığı, Ü.Kolit

    Otizm/Depresyon/Alzheimer

    Astım, Egzema

    Kolelithiasis

    Multipl skleroz

    FMF

    Alkol dışı karaciğer yağlanması

    Obezite’de neler olmaktadır?

    Bakteriyel çeşitlilik oranında azalma görülürr,

    Firmicut tip bakteriler normalde daha az sayıda olurken obezitede sayıları artar ve Bacteroidetes’in azaldığı görülür

    Bifidobacteria tipi bakteriler azalır,

    Mikrobiyata ve yangı

    Mikrobiyata yangısal özelliklerin baskın olmasıda obezite gelişimi ile ilişkili olabilir.

    Mikrobiyatanın konağın yeme davranışlarını ve insülin direnci gelişimini bazı mekanizmalarla etkileyebilir.

    Mikrobiota ve insülin direnci

    Bağırsaktaki mikrobiotanın bozulması insülin direnci oluşumunda rol oynar.

    Obez ve insülin direnci olan farelerde mikrobiotanın düzelmesi, glikoz bozukluğunu düzeltir.

    Bağırsakta Firmicute tipi bakterilerin artışı

    Bağırsakta besin kalori emilimini artırır.

    Karaciğer yağlanması ile güçlü ilişkisi vardır.

    Bağırsak mikrobiotasının bozulması hem yangısal durum oluşturarak insülin direnci, diyabet ve obezite oluşumunu etkilerken hem de diğer yangısal hastalıkların oluşmasına ve seyrinde bozulmalara neden olabilir.

    Bağırsak mikrobiyotanız kan basıncınızı etkileyebilir mi?

    Yararlı mikroorganizmalardan olan lactobacilli m.o’ları antihipertansif etkisi olan ve ACE-1’i inhibe edebilen biyolojik aktif peptidler üretir. Laktobasil ile mayalanan süt tüketen hipertansif insanlarda kan basıncı düşer.

    Yaban mersininin antihipertansif etkisi bağırsaktaki Lactobacilli’ye bağlı olabilir .

    Spontan hipertansif sıçanlara ekşimiş sütün oral yoldan verilmesiyle sistolik kan basıncınının (büyük tansiyon) düştüğü bildirilmiştir.

    İnsanlarda yapılan randomize, kontrollü çalışmalar bir meta-analizi, probiyotik tüketimin hem sistolik hem de diyastolik kan basıncını hafifçe düşürdüğünü ortaya koymuştur.

    Çocukluk çağında sık antibiyotik kullanımı yağlanmayı artırır

    Çiftlikteki büyümeyi ve yem verimliliğini artırmak için hayvanlara düşük doz antibiyotikler yıllardır verilmektedir.

    Sık antibiyotik kullanan çocuklarda obezite daha sonraki hayatlarında daha sık görülmektedir.

    M. Blaser ve Meslektaşları genç fareler üzerinde antibiyotiklerin düşük dozda 7 hafta boyunca kullanımı sonrası yağlanmayı artırdığını ve metabolizmayı etkileyebildiklerini bulmuşlardır (Firmicutes:Bacteroidetes oranı artar)

    Bu çalışma ile bebeklerde bağırsaklarda uzun süreli etki yaratarak yağlanmayı artırıcı etki gösterdiği saptanmıştır.

    Bağırsak mikrobiyatası damar sertliğini (ateroskleroz) artırabilir.

    Bağırsak mikrobiyotası etkisi ile bağırsakta oluşan spesifik metabolitlerin üretimi ile uzak organlarda etki oluşabilir. Bağırsak mikrobiyotası beslenmede lipid fosfatidilkolinden zengin gıda alımı (yumurta sarısı, sakatat, et ürünleri) sonucu oluşan son ürünlerle aterosklerozu artırabilir. Fosfatidilkolin açısından zengin gıdalar alınması sonucu bunlar mikrobiyota tarafından koline, kolin ise karaciğer aracılığıyla son ürün olan trimetilamin oksite dönüşür. Bu madde ateroskleroz gelişimden sorunludur. Kolinin tüketimi ‘Batılılaşmış’ diyetinde fazladır ve Baceroides enterotipi ile bağlantılıdır.

    Gut mikrobiota tanısal testleri

    Gaita Kültürü

    Tüm GUT mikrobiyotasının sadece yüzde 10–50’si kültüre edilebilir.

    Yeni Kültür Teknikleri

    Matrix-assisted laser desorption/ionization–time of flight mass spectrometry (MS),

    «Fast and low-cost DNA sequencing» metodları,

    Tüm prokaryotlarda 16S rRNA ortak bulunan gendir.

    Metagenomic (veya «shotgun sequencing») çalışmaları.

    Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile birleştirilen metodlar,

    Floresan in situ hibridizasyon (FISH),

    Jel bazlı metodlar,

    Kültür bağımlı olmayan poligenetik metod 1

    6S rRNA sekanslama gibi ileri inceleme yöntemleri kullanılmaktadır.

    Gut Mikrobiyota Bozukluğunda Hangi Tedavi Yöntemleri Kullanılmaktadır

    1.Probiyotik tedavisi

    Canlı mikroorganizmalardır. Uygulandığında hastada yararlı flora değişikliği yaparlar. Genelde Lactobasilus ve Bifidobacterium.

    Bunlar arasında ;

    Yoğurt,

    Kefir,

    Peynir,

    Ekmek,

    Şarap,

    Sirke,

    Turşu,

    Boza,

    Tarhana,

    Lahana turşusu,

    Pastörize edilmemiş zeytin,

    Tarhana,

    Boza,

    Hardaliye

    2.Prebiyotik tedavisi

    Sindirilemeyen besin molekülleri içeren, yeterli uygulandığında uygulanan maddeyi sindirebilecek bakteri çoğalmasını sağlayan moleküller.

    Prebiyotikler arasında;

    Arpa, çavdar, buğday

    Kurubaklagil, soğan, sarımsak, pırasa, bezelye kuşkonmaz, domates, yer elması, hindiba, yeşil sebzeler gibi gıdalarda doğal olarak bulunur

    Muz, kırmızı meyveler,

    Polifenol içeren besinler.

    Sonuç olarak, mikrobiyota birçok faktör üzerinden kan basıncımızı etkiler. Sağlıklı beslenme mikrobiyotamız üzerine önemli etkiler oluşturur. Beslenmede prebiyotik ve probiyotik kullanımı mutlaka yer almalıdır.

  • Obezite (şişmanlık) ve tedavisi

    Obezite tedavisi edilmesi gereken kronik bir hastalıktır. Bu nedenle genel tıp kriterlerine göre tanı koyamayız. Risk değerlendirmesi yaparak kimlerin tedavi edileceğine karar vermemiz gerekir.

    2025 yılında dünya nüfusunun %26’sının obez olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye’de şuanda genel toplumda bu oran %22,3’tür.Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde obezite artış nedenleri; Daha fazla kalori içeren gıdaların tüketilmesi, daha az egzersiz ve asansörlerin kullanılması, fazla yağlı fastfood tüketiminin artması, daha çok bilgisayar başında geçirilen saatler… Beden kütle indeksi (BKİ) vücut yağ dokusu hakkında bilgi veren ölçütleri. Bel çevresi organsal yağ göstergesi normal BKİ: 18,5—24,5 BKİ: 25—29,5’den fazla kilolu BKİ: 30’dan fazla olan ise obezdir. BKİ 30’un üstünde olan herkesi obezite tedavi programına almak gerekir. Fazla kiloları majör ve minör faktörlerine göre tedavi gerekir. Majör faktörleri; şeker hastalığı, uyku apnesi, boyun ve çene damarlarında damar sertliği. Minör faktörleri; bozulmuş açlık şekeri (110-125 mg)’dir. Majör faktörlerden en az biri, minörlerden en az ikisi mevcutsa fazla kilolular mutlaka tedavi edilmelidir. Bel çevresinde tedavide önemli ölçütleri kadında 88 cm üstü ise en az 1 majör veya 2 minör faktör varsa tedavi edilmelidir. Obeziteyle birlikte sık görülen hastalıklar; Tip II Diyabet, Kalp Hastalıkları (Hipertansiyon, Kalp yetersizliği, felç),Üreme sistemi bozuklukları, (Üretkenlikte azalma, adet düzensizliği,yumurtalıklarda kistler),Safra kesesinde taş , (BKİ 25’in üstünde ise safra taşı sıklığı 7 kat artar),Yağlı karaciğer,Mide fıtığı,reflü,Tüylenmede artış (ciltte çatlaklar,topuk dikeni,gut hastalığı),Uyku apnesi,Kanser(Amerikan kanser derneğinin yaptığı çalışmada kansere bağlı ölüm riski BKİ 30 üstü olanlarda 20-25 arasındakilere göre 2-2.5 kat fazladır)Obezite tedavisinde Doktor-Diyetisyen ve Psikoloğun hasta değerlendirmesine katılması hasta uyumu ve başarı için gereklidir. Tedavi için yaşam biçimi değişikliği,ilaç kullanımı,(kortizonlu ilaçlar , anti depresanlar vs.)

    Hastaya mutlaka egzersiz de önerilmelidir. Egzersiz vücudun şeker yükünü azaltır. Yağları düşürür. Tansiyon üzerinde olumlu etkileri de vardır. Stresi azaltır. Haftanın en az 5 günü 20-30 dk’lık egzersizler öncelikle önerilmelidir. Hedef günde 100-130 kalorinin egzersizle harcanmasıdır. Bunlarla birlikte mevcut problemlerin tedavi ve diyet programları hastaya uygulanır.

    Uzm. Dr.Nur Özbek

  • Karşılanmamış enerji fazlalığı: obezite kansere neden olur mu?

    Karşılanmamış enerji fazlalığı: obezite kansere neden olur mu?

    Günümüzde kansere neden olma kapasitesine en çok sahip çevresel faktör sigaradır, sonra ise obezite gelmektedir. Fakat 2020 yılına gelindiğinde obezitenin tüm dünyada birincil kanser etkeni olacağı tahmin edilmektedir.

    Uzun yıllardır yapılan çalışmalar bireylerde aşırı kilo alımı ile birlikte vücudumuzda bazı istenmeyen ve kanseri tetikleyen maddelerin düzeyinde artış olduğunu kanıtlamıştır. Bu maddeler bazı hormonlar olabileceği gibi sitokin olarak adlandırılan hücre uyarıcılar da olabilmektedir. İnsülin benzeri büyüme faktörü, estrojen, testosteron bunlara örnek olarak verilebilir. Bu maddelerin uzun süreli artışı vücutta kronik iltihabi durumu tetiklemekte ve kanser oluşum sürecini başlatmaktadır. Karın bölgesinde yağlanma, bir başka deyişle bel kalça oranının artması kanser süreci ile ilişkilendirilebilir. Bu nedenle bu oranın ideal düzeyde olması sağlıklı bireyler için bir hedef olmalıdır.

    Aşırı kilolu yani obez olmak kansere bağlı yaşam kaybına yaklaşık % 20 oranında katkı sağlamaktadır. Aşırı kilolu olmanın erkelerde kolon ve rektum (kalın barsak), böbrek ve özofagus (yemek borusu) kanseri ve pankreas kanseri dahil birçok kanser gelişiminde riski arttırdığı gözlenmiştir. Ayrıca safra kesesi ve karaciğerde kanser gelişme riskini arttırabilir ve hodgkin dışı lenfoma, multipl miyelom, ve prostat kanseri riskinde etkin rol oynayabilir.

    Son yapılan çalışmalara göre obez olan bayanlarda kanser görülme ihtimali normal kilolu olanlara göre %40 daha fazladır. Bayanlarda obezite ilişkili kanserler bağırsak, mesane, rahim, böbrek, pankreas, yemek borusu ve özellikle menapoz sonrası görülen meme kanserleridir.

    Çok sayıda klinik araştırma kanser ve dengesiz beslenme üzerine odaklanmıştır. Kilolu olan bireylerin düzenli beslenme ve egzersiz sonucu zayıflaması ile kanser risklerinde azalma olduğu gösterilmiştir. Kilo artışı ile kanser ilişkisinde suçlanan en önemli mekanizma insülin direnci ve insülin benzeri maddenin aşırı salınmasıdır. Kilo veren ve sağlıklı yaşama adım atan bireylerde bu mekanizma tersine dönmektedir. Yaşamsal risk taşıyan birçok hastalığı tetiklediği bilinen aşırı kilo veya obezitenin önüne geçmek için kişilerin kilo vermesi için cesaretlendirilmesi ve desteklenmesi gerekmektedir.

    Beslenme şekliniz ve ne yediğinize dikkat etmeniz hem vücudunuzun gerekli mineral ve vitaminleri almasını sağlayacak hem de aşırı kilo almanızı önleyerek obezitenin önüne geçecektir. Doğal sebze, meyve ve tam tahıllı gıda ağırlıklı beslenmeye özen gösterin. Tükettiğiniz yiyeceklerin dondurulmuş, aşırı yağlı, tuzlu, şekerli ya da katkı maddeli olmaması önemlidir. Öğünlerinizi kaçırmayın ve üç öğün beslenmeye dikkat edin. Günün en önemli öğünü olan kahvaltıyı atlamayarak hem kendinize bir iyilik yapın hem de çocuğunuza iyi bir örnek olun. Kırmızı eti yakmadan pişirerek kanserojen maddelerin sağlığınıza zarar vermesini engelleyin ve haftada bir kez et tüketmeye dikkat edin. Yine haftada 2-3 kere balık yemeniz ve tavuk eti tüketmeniz omega-3 ve vitamin ihtiyacınızı gidermenize katkı sağlayacaktır.

    Düzenli ve sağlıklı beslenen çocuklarınız aşırı kilo almayacaktır. Abur cubur, çikolata, cips, yağ ve şeker içeren yiyecek ve içecekleri tüketirken kısıtlama getirin. Mümkünse organik bolca doğal meyve, sebze ve belli oranlarda et, tavuk ve balık tüketmelerini sağlayın. Aşırı kilo alan çocuklarda hastalıkların gelişme riski daha fazladır. Aşırı kilolu yetişkinlerde de kanser gelişme riskinin yüksek olduğu unutulmaması gereken önemli bir noktadır. Öyleyse, her yaşta sağlıklı kiloda kalmaya dikkat etmek gerekir.

  • Obezitenin neden olduğu dokusal değişiklikler meme kanseri riskini artırabilir!

    Obezitenin neden olduğu dokusal değişiklikler meme kanseri riskini artırabilir!

    Obezite, çağımızın en büyük sorunlarından biri. Sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve düzensiz yaşam biçimi sonucu meydana gelen aşırı kilo problemleri ile baş etmeye çalışan milyonlarca insanlar var. Çocukluk çağından itibaren doğru şekilde beslenmeyi öğrenmek ve hareketli bir yaşam sürmek başta kanser olmak üzere yaşamımızı tehdit eden onlarca hastalıktan bizi koruyacaktır. Birçok yazımızda, nasıl doğru beslenmemiz ve ne tür bir yaşam biçimini benimseyerek sağlıklı bir yaşam süreceğimize dair ipuçlarını bizi takip eden siz değerli dostlarımızla paylaştık ve rehber olmaya çalıştık.

    Science Translational Medicine Dergisi’nde yayınlanan çalışmada obezitenin kanseri nasıl tetiklediğini gösteren ve yeni keşfedilen bir mekanizma sunulmuştur. Çalışmanın konusu, obezitenin hücreler arası boşluğu dolduran ve matriks denilen bağ dokusunu nasıl etkilediğidir. Bu çalışmayla görülmüştür ki, obezite ile hücreler arası dokunun sertliği artmakta ve iskeleti değişmektedir.

    Yapılan bu araştırmada obezite ve hücreler arası maddenin, yağ dokusu içeriği bakımından en zengin organlarımızdan biri olan memede gelişen kanser ile ilişkisi sorgulanmıştır. Obez farelerin yağ dokuları incelendiğinde, obezitenin yağ dokusu içindeki miyofibroblast denilen hücre miktarında ve hücreler arası boşluğu dolduran matriks denilen yapının sertleşmesinde artışa neden olduğu görülmüştür. Miyofibroblastlar hem kas hücresinin hem de bağ dokusu hücrelerinin özelliklerini taşıyan ve yaranın iyileşmesinde aktif rol alan hücrelerdir.

    Hücreler arası bağ dokudaki aynı sertleşme obez meme kanserli hastaların yağ dokularında da tespit edilmiştir. Bu da obezitenin tetiklediği hücreler arası sertleşme ve yapısal değişikliklerin memede tümör oluşumuna yol açan faktörlerden biri olduğunu düşündürmüştür. Bunun yanında, kalori kısıtlamasıyla zayıflatılan obez farelerde yağ dokusu iskeletinin normale döndüğü görülmüştür. Bu çalışma ile kanser oluşumundaki rolü gözler önüne serilen hücreler arası bağ dokusu yapısal değişiklikleri, geliştirilecek kanser tedavilerinin potansiyel hedefi haline gelmiştir.

    Sevgili dostlarım, bir kez daha görülüyor ki, obezite kanser ve yaşamsal tehdit oluşturan birçok hastalığı tetikleyebilecek özelliklere sahip bir problem. Ancak gelişen tıp ve yapılan araştırmalar artık obezite problemlerinin çoğunu ortadan kaldırılabilecek durumda. Öyleyse, gerekirse uzman bir diyetisyenden yardım alarak doğru şekilde beslenmeli ve sporu hayatınızın bir parçası haline getirmelisiniz.

  • Obezite ile kanser ilişkisi

    Günümüzde kansere neden olma kapasitesine en çok sahip çevresel faktör sigaradır, sonra ise obezite gelmektedir. Fakat 2020 yılına gelindiğinde obezitenin tüm dünyada birincil kanser etkeni olacağı tahmin edilmektedir.

    Uzun yıllardır yapılan çalışmalar bireylerde aşırı kilo alımı ile birlikte vücudumuzda bazı istenmeyen ve kanseri tetikleyen maddelerin düzeyinde artış olduğunu kanıtlamıştır. Bu maddeler bazı hormonlar olabileceği gibi sitokin olarak adlandırılan hücre uyarıcılar da olabilmektedir. İnsülin büyüme faktörü, estrojen, testosteron bunlara örnek olarak verilebilir. Bu maddelerin uzun süreli artışı vücutta kronik iltihabi durumu tetiklemekte ve kanser oluşum sürecini başlatmaktadır. Karın bölgesinde yağlanma, bir başka deyişle bel kalça oranının artması kanser süreci ile ilişkilendirilebilir. Bu nedenle bu oranın ideal düzeyde olması sağlıklı bireyler için bir hedef olmalıdır.

    Aşırı kilolu yani obez olmak kansere bağlı yaşam kaybına yaklaşık % 20 oranında katkı sağlamaktadır. Aşırı kilolu olmanın erkelerde kolon ve rektum (kalın barsak), böbrek ve özofagus (yemek borusu) kanseri ve pankreas kanseri dahil birçok kanser gelişiminde riski arttırdığı gözlenmiştir. Ayrıca safra kesesi ve karaciğerde kanser gelişme riskini arttırabilir ve hodgkin dışı lenfoma, multipl miyelom, ve prostat kanseri riskinde etkin rol oynayabilir.

    Son yapılan çalışmalara göre obez olan bayanlarda kanser görülme ihtimali normal kilolu olanlara göre %40 daha fazladır. Bayanlarda obezite ilişkili kanserler bağırsak, mesane, rahim, böbrek, pankreas, yemek borusu ve özellikle menapoz sonrası görülen meme kanserleridir.

    Çok sayıda klinik araştırma kanser ve dengesiz beslenme üzerine odaklanmıştır. Kilolu olan bireylerin düzenli beslenme ve egzersiz sonucu zayıflaması ile kanser risklerinde azalma olduğu gösterilmiştir. Kilo artışı ile kanser ilişkisinde suçlanan en önemli mekanizma insülin direnci ve insülin benzeri maddenin aşırı salınmasıdır. Kilo veren ve sağlıklı yaşama adım atan bireylerde bu mekanizma tersine dönmektedir. Yaşamsal risk taşıyan birçok hastalığı tetiklediği bilinen aşırı kilo veya obezitenin önüne geçmek için kişilerin kilo vermesi için cesaretlendirilmesi ve desteklenmesi gerekmektedir.

    Beslenme şekliniz ve ne yediğinize dikkat etmeniz hem vücudunuzun gerekli mineral ve vitaminleri almasını sağlayacak hem de aşırı kilo almanızı önleyerek obezitenin önüne geçecektir. Doğal sebze, meyve ve tam tahıllı gıda ağırlıklı beslenmeye özen gösterin. Tükettiğiniz yiyeceklerin dondurulmuş, aşırı yağlı, tuzlu, şekerli ya da katkı maddeli olmaması önemlidir. Öğünlerinizi kaçırmayın ve üç öğün beslenmeye dikkat edin. Günün en önemli öğünü olan kahvaltıyı atlamayarak hem kendinize bir iyilik yapın hem de çocuğunuza iyi bir örnek olun. Kırmızı eti yakmadan pişirerek kanserojen maddelerin sağlığınıza zarar vermesini engelleyin ve haftada bir kez et tüketmeye dikkat edin. Yine haftada 2-3 kere balık yemeniz ve tavuk eti tüketmeniz omega-3 ve vitamin ihtiyacınızı gidermenize katkı sağlayacaktır.

    Düzenli ve sağlıklı beslenen çocuklarınız aşırı kilo almayacaktır. Abur cubur, çikolata, cips, yağ ve şeker içeren yiyecek ve içecekleri tüketirken kısıtlama getirin. Mümkünse organik bolca doğal meyve, sebze ve belli oranlarda et, tavuk ve balık tüketmelerini sağlayın. Aşırı kilo alan çocuklarda hastalıkların gelişme riski daha fazladır. Aşırı kilolu yetişkinlerde de kanser gelişme riskinin yüksek olduğu unutulmaması gereken önemli bir noktadır. Öyleyse, her yaşta sağlıklı kiloda kalmaya dikkat etmek gerekir.