Etiket: Nesne

  • EMZİRMENİN  DUYGUSAL BOYUTU

    EMZİRMENİN DUYGUSAL BOYUTU

    Bebek, doğum öncesi, anne karnında iken güvende olduğunu hisseder. Doğumun şekli ve doğum anında annenin yaşamış ve dolayısıyla bebeğine de yaşatmış olduğu duygular bebekte ilk kaygıyı uyandırır. Bebeğin doğum sonrası ilk içselleştirdiği nesne anne memesidir. Bebek memeyi farklı bir şey gibi algılamaz, adeta kendinin kolu, bacağı bir uzantısı gibi algılar. Eğer ki memeyle ilk karşılaşma anı travmatikse içselleştirdiği ilk nesne olan meme de onda kötü bir duygu hissettirir. Diğer bir deyişle kendi uzantısı olan nesnenin yani kendinin kötü olduğu hissi aktif olur. Dolayısıyla anneyle başlayan ilk ilişkiside kötü olur.

    Memeyle kurulan ilk ilişkide en etkin rol dış etkenlere aittir. Bu dış etkenler içerisine pek çok faktörü katmak mümkündür. Bunların bir kısmı olarak; zor bir doğum olması, bebeğin doğumda oksijensiz kalması veya dış dünyaya adaptasyon sürecinde bir sarsıntı yaşamış olması sayılabilir. Dolayısıyla olumsuz dış etkenler, bebeğin memeyle ilk karşılaşmasını travmatikleştirdiği gibimemeyi içsel bir nesne haline dönüştürdüğü zamanın da elverişsiz koşullarda başlamasına sebep olacaktır.

    Yine bu dönem içerisinde anne ve bebek arasında sağ beyinden sağ beyine olan iletişim şeklinden kaynaklı bir duygu alışverişi olur. Bebeğin yeterli bakım görüp görmemesi, annenin bebeğe bakmaktan hoşlanıp hoşlanmaması, annenin kaygılı durumu, çocuğu beslerken ruhsal güçlükler yaşayıp yaşamaması gibi değişkenler bebeğin sütü zevkle kabullenmesi ve bunun yanı sıra memeyi içselleştirebilmesinde büyük önem taşımaktadır.

    Doğum öncesi var olan anne çocuk birlikteliği doğum ile biter. Çocuk, memeyi annenin sevgisinden emin olmanın teminatı olarak görür ve sürekli onunla birlikte olmak ister. Diğer bir deyişle annenin sevgisin den emin olma kaygısı olarak adlandırılabilir.

    Erken duygusal dönemde bebek için bir iyi meme vardır, bir de kötü meme…İyi meme, annenin iyiliğinin, tükenmez sabır ve cömertliğinin , yaratıcılığının ,umudunun, güveninin, iyiliğe inancının temeli olarak kalır. Kötü memeyse; bebeği hüsrana uğratır. Hüsrana uğrayan bebeğin Şükran ve sevgi duygularının tohumları yok olurken, haset, kıskançlık ve aç gözlülük duyguları pekişir.

    Haset duygusunda, kötü memeye sahip olan annenin memesini gasp etmek yoktur sadece, o memeye kötülük bulaştırmak vardır. İlk ilişkiye girilen nesne besleyen memedir. Bebek bu memede kendi arzuladığı herşeyin bulunduğunu, memenin sınırsız süt ve sevgi verebileceğini ama bunları kendi doyumu için alıkoyduğunu sanıyordur. Bu duygu bebeğin gücenme ve nefretini artırır, sonuç da anne ile ilişkide çarpıklaşır. Annenin yaratıcılığını bozup tahrip etme duygusu ağır basar. Haset hisleriyle dolu insan çevresini bozar, yoksullaştırır adeta zehirler.

    Aç gözlülükteyse bebeğin bütün arzularının yöneldiği bitmek bilmeyen bir meme fantezisi vardır. Bebekte annenin onu yoksun bıraktığına dair bir duygu belirir. İyi memenin sütü, sevgiyi, şefkati kendine sakladığına dair bir duygudur bu… Aç gözlü yapı bilinç dışı sürekli olarak memeyi boşaltmaya sütün tamamını kurutuncaya kadar emip tüketmeye ve tümüyle onu yutmaya yönelir. Öbür tarafta hiç bir şey kalmamalıdır. Doyduğu halde emmeye devam eden çocuklarda açgözlü tabiri bunun için kullanılır. Bu durum yaşamının her alanına yayılabilir. Hedefindeki bütün nesneler ele geçirilmelidir. En güzel o olmalıdır. En varlıklı o olmalıdır. En iyi en güzel olarak bilinen maddi ve manevi her şey onun olmalıdır. Bunları ele geçirmek için de yanar tutuşur çabalar, çalışır durur. Hiç tatmin olmadan zira enlerin sonu hiç bitmez.

    Haset duygusunu aşmış, açgözlülüğü geçmiş bir birey daha olgun bir mertebe olan kıskançlığa ulaşmıştır. Kıskanç bir birey güzeli tahrip etmek, yok etmek veya kirletmek gibi bir duygu hissetmez. Açgözlülükte olduğu gibi bütün her şeyin kendisine ait olmasını, karşısındakine hiçbir şeyin kalmamasını arzulamaz. İstediği şey başkasında olanın aynısının kendisinde olmasıdır. Komşusu kadar varlıklı, komşusu kadar başarılı ve en az onun kadar mutlu olmasıdır.

    İyi nesneye yani iyi memeye sahip olan birey, anne memesi ile iyi ilişkiler kurduğunda, sevgi yetisinin çok önemli bir türevi olan şükran duygusuna ulaşır. Bu duygu iyi nesne ile iletişime geçilmesinde vazgeçilmez bir etkendir. Kişinin hem kendisindeki ,hem de başkalarında ki iyiliği görmesini sağlar. Şükranın kökeni bebekliğin ilk evrelerinin duygu ve tavırlarında yatar, bu dönemde bebek için tek nesne annedir. Bu erken bağın daha sonraki bütün sevgi ve aşk ilişkilerinin de temelidir.

    Bebeğin anneyle var olan bu ilişkisinin ne kadar süreceğini kısmen dış koşullar belirler. Sevgi yeteneği doğuştan gelir. Yıkıcı etkiler, şiddetli haset duygusu, anneyle bu özel ilişkiyi erken bir evrede zedeleyebilir. Besleyen memeye duyulan haset güçlüyse tam doyum ve memnunluk da engellenir.

    Şükran duygusunun sevgi duygusunun temelini oluşturan şey memnuniyettir. Bebek memeyi emerken duyduğu mutluluk şükran duygusunun temelidir. Her türlü aşk ve dostluk ilişkisinin temelinde de başka biriyle bütünleşmenin yani ilk nesne ilişkisindeki memeyle bütünleşme süreci vardır. Meme ile olan ilişki konuşma döneminden önce anne ile gözlerle kurulan ilişki, ilk yakınlık dönemi başka ilişkilerinde temelini oluşturur.

    Annenin fazla telaşlı olması ve kaygılı olarak bir bebeğe her ağladığında süt vermesi de çok yararlı bir durum değildir. Bebek annenin kaygısını hisseder buda bebeğin kendi kaygısını artırır. Bebeği ne kadar ağlatarak ve kaygılandırarak beslemek doğru değilse, çocuğun kendi deşarjına fırsat vermeden de habire ağzına memeyi vermekte bir o kadar sağlıksız bir yaklaşımdır. Aşırıya kaçmayan bir engellenme, aynı zamanda bebeğin dış dünyaya uyarlanması ve gerçeklik duygusunun gelişmesidir.Bebeğin emme ve memenin ihtiyaçlarını karşılama sürecinde bebeğin güçlendirilmesi ve desteklenmesi gerekir. Bebeğin bir miktar çatışma yaşaması gerekir. Yaşanılan çatışmanın üstesinden gelmek yaratıcılığın en temel öğesidir. Huzurlu, kesintisiz, sakin ve doyurucu bir memeyle beslenme, iyi memenin içe yansıtılmasıdır. Memedeyken yaşanan eksiksiz doyum, memnunluk bebeğin anneden eşsiz bir armağan aldığını ve onu korumak istediğini gösterir. Şükran iyi yapıdaki insanlara duyulan güvenle de ilişkilidir. Bu ilk nesne memeyi sevme ve özümsemedir. İyi nesne yani meme, yani anne, bebeği sever ve korurken, bebekte anneyi yani memeyi sever ve korur.Şükran ile cömertlik arasında sıkı bir bağ vardır. İyi nesnenin yani memenin özümsenmesi iç zenginliği artırır. Bu nesnenin armağanlarını başkaları ile paylaşma imkanını verir. Sevgiyi, paylaşmaktan da keyif almak şükranın en önemli özelliklerinden biridir.

  • Fobiler

    Fobiler

    FOBİLER

    Çoğumuz çeşitli şeylerden korkmaktayız. Bu korkular hayatımızın her döneminde farklılık göstermektedir. Örneğin çocukken karanlıktan korkmak gibi. Gelişim dönemlerinde bireyin etrafı tanımaya başlaması ile birlikte yaşa göre bazı korkular oluşması normal ve doğal bir süreç olarak kabul edilir. Fakat beklenen durum, yaşın ilerlemesi ile korkuların azalmasıdır. Bu durumda fobik bir süreçten bahsetmek yerine normal kabul edilen korkulardan bahsetmiş oluruz.

    Fakat bu durum yetişkinlerde geçerli değildir. Korku tabii ki yetişkinler için de normaldir, fakat bu korkular yaşam kalitenizi bozmaya başladığında fobik bir durumdan şüphelenmelisiniz.

    Fobi Nedir?

    Fobi, bir tür kaygı bozukluğudur. Kişinin gerçekte korku yaratmayacak bir objeye, aktiviteye, canlıya karşı aşırı korku duyma ve kaçınma davranışı sergilemesine fobi denir. Bu kişiler fobi nesnesi ile karşı karşıya kaldıklarında ise büyük bir sıkıntı, kaygı yaşarlar ki bu durum kendini tam bir panik hali ve dehşet hissi şeklinde gösterebilmektedir. Kişiler bu korkularının mantıksız ya da aşırı olduğunu bilse de, korkularına engel olamazlar.

    Fobilerin normal korkudan farkı; günlük işlevlerde bozulmaya yol açması, yaşam kalitesini düşürmesidir. Fobinin yarattığı kaygı ve fobiden kaçınmak için sarf edilen çaba, fobi sahibi kişinin yeteneklerini ve davranışlarını kısıtlamaktadır.

    Fobi Türleri

    Özgül Fobiler:

    Belli nitelikteki canlı-cansız nesne, mekân veya aktiviteye yönelik olarak aşırı korkulu olma durumudur. Özgül fobiler genellikle çocukluk çağlarında başlar, ancak yirmili yaşlarda da ortaya sıklıkla çıkmaktadır.

    Sık görülen özgül fobiler;

    Hayvan Fobileri: En yaygın görülen fobi türüdür. Yılan, kuş, köpek, örümcek, fare korkusu gibi.

    Durumsal Fobiler: Uçağa binmek, araba kullanmak, toplu taşıma araçlarına binmek, tünel ya da köprüden geçmek, kapalı alanda kalmak gibi.

    Doğa Fobileri: Doğa olayları kaynaklı fobilerdir. Fırtına, yükseklik korkusu ya da sudan korkmak gibi korkulara neden olmaktadır.

    Sağlık İle İlgili Fobiler: Kan görmek, yaralanmak, medikal prosedürler ve iğne korkusu gibi.

    Diğer Fobiler: Palyaço korkusu, yüksek ses korkusu gibi belirli nesnelere göre değişen fobilerdir.

    Karmaşık Fobiler:

    Kişinin korku ve kaygısı tek bir nesneye yönelik değildir. Birbirinden farklı yerlerde ortaya çıkmaktadır. Sosyal fobi ve agorafobi buna örnektir.

    Sosyal Fobi ( Sosyal Kaygı Bozukluğu):

    Kinin sosyal ortamlarda ileri düzeyde kaygılı olması durumudur. Genellikle kişinin kendini yabancı hissedebileceği kalabalık ortamlarda, dikkatlerin kendisine yöneleceği durumlarda ortaya çıkan aşırı kaygılı olma halidir.

    Aşırı kaygılanmanın altındaki temel düşünce, insanlar tarafından olumsuz değerlendirilme, hata yapma, alay edilme şeklindeki varsayımlardır. Kişi bu yoğun korku ve kaygı ile kendini iş, sosyal ve özel hayattan soyutlamaya başlar. Kaygının azalacağı yerleri tercih eder, bahaneler üretir, insanların daha az olduğu yerleri seçerek kaçınma davranışları sergiler. Kaçınma davranışı sergiledikçe korku ve kaygı giderek pekişir.

    Sosyal fobi genellikle ergenlik dönemi ile genç yetişkinlik döneminde ortaya çıkmaktadır.

    Agorafobi:

    Kişinin kolayca kaçıp kurtulamayacağını düşündüğü mekânlarda bulunmaktan kaçınması ve bu mekânlarda ileri düzeyde korku ve kaygı yaşamasıdır.

    Otobüs, minibüs gibi kapalı mekânlar, alışveriş merkezleri, sinema gibi alanlarda kaçınırlar. Agorafobide panik nöbetleri ortaya çıkabilir. Kişi nöbet geçireceğini düşünür ve o anda yardımsız kalacağını, kontrolü kaybedeceğini düşünerek kaygı yaratan mekânlardan kendini uzaklaştırır.

    Fobilerin Görülme Sıklığı

    Toplumun yaklaşık %8 ile %18’inde herhangi bir tür fobi mevcuttur. Fobiler kadınlarda daha sık görülmektedir. Çocuklukta görülen fobiler ilerleyen yaşlarda kaybolabilirken, yetişkinlikte ortaya çıkan fobiler ise genellikle birden başlar ve uzun süreli olmaktadır.

    Fobiler Neden Olur?

    Fobilerin gerçek nedenleri net olarak bilinememektedir. Fobi nedenleri türlerine göre değişmektedir, aynı fobi türünde de kişiden kişiye değişiklik gösterir. Fobilerde neden biyolojik, genetik ve çevreseldir.

    Çocukluk döneminde başlayan basit fobiler, rahatsız edici ve beklenmedik bir deneyim kaynaklı olabilir. Fobiler, öğrenilen davranışlar olabilir. Aynı evde başka bir kişinin fobisini deneyimleyen çocuk, fobi geliştirebilir. Genç yetişkinlikte görülen karmaşık fobiler ise, kalıtımsal özellikler ve yaşam olayları ile gelişmektedir.

    Fobi Döngüsü

    Kişi, herhangi bir nedenle bir nesne, durum ya da canlıdan korku duyar. Ardından kaygı yaratan nesne ile karşılaştığı durumlarda kaygı ve korkusunu azaltmak için kaçınma davranışı sergiler.(Örneğin; köpek gördüğünde karşı kaldırıma geçmek) Bu davranışlar tekrarlandıkça koşullanma oluşur, kaygı yaratan nesne/durum ile her karşılaşıldığında yeni kaçınma davranışları üretilir. Kaçınma davranışı, korku ve kaygının giderek kökleşmesine ve kişinin günlük işlevlerini yerine getirememesine neden olur. Böylelikle başta normal olan korku, fobiye dönüşür.

    Fobilerde Görülen Belirtiler

    • Korku nesnesi/durumu ile karşılaşıldığında kontrol edilemeyen kaygı,
    • Korku nesnesi/durumuna dair aşırı ve mantıksız korku,
    • Korku nesnesinden kaçınma,
    • Korku nesnesi nedenli panik nöbetleri ( terleme, titreme, boğulma hissi, mide bulantısı, baş ağrısı, nefes darlığı gibi fiziksel belirtiler)

    Fobilerin Tedavisi

    Fobiler tedavi edilmediği takdirde çok uzun zaman devam edebilir ve kökleşebilir. Fobi tedavisinde amaç kişinin kaçınma davranışını önlemek ve ortaya çıkan kaygı ve korkuyu azaltmaktır.

    İlaç Tedavisi: Antidepresan tedavisi uygulanmaktadır. Fakat tek başına ilaç tedavisi çözüm değildir. Ek olarak mutlaka psikoterapi desteği gereklidir.

    Psikoterapi: Fobilerde en sık kullanılan terapi yöntemi yüzleştirme tedavisidir. Bu yöntemde kişinin korku yaratan durum veya nesnenin üzerine giderek ortaya çıkan kaygı ile başa çıkması öğretilir. Kaygı ile başa çıkma tedavisinde gevşeme teknikleri ve bilişsel davranışçı tedavilerden yararlanılır.

    Öneriler

    Kişi korkularının üzerine gitmeye karar verdiğinde, korkusunun şiddetini incelemelidir. Korkusunun şiddetli olduğunu ve günlük hayat işlevlerini bozduğunu düşünüyorsa mutlaka uzman yardımı almalıdır.

    • Nesne/durum hakkında düşünürken rahatsız oluyor mu?
    • Korkulan nesne/durum aklına hangi sıklıkta geliyor?
    • Korkulan nesneyi/durumu düşündüğünde onunla ilgili bir olay aklına geliyor mu?
    • Korkulan nesne/durum hakkında düşünmek, konuşmak onu ne kadar rahatsız ediyor?
    • Korkulan nesne/durum düşünüldüğünde ya da maruz kalındığında terleme, sıcak basması, kalp artışının hızlanması gibi fiziksel belirtiler oluşuyor mu?

    Kişi stresle başa çıkarken doğal ihtiyaçları karşılanmalıdır: (Uyku düzeni, dengeli beslenme, doğru nefes alma, bol su içme, yürüyüş vb.) Bu ihtiyaçlar, fobilerde etkili olan biyokimyasal bozukluğun düzelmesine yardımcı olur.

    Maruz bırakma, üzerine gitme alıştırmalarında dikkatli olunmalıdır. Yoğun kaygı ve fiziksel belirtiler ile baş etmek zor olabilir. Uzman desteği ile aşamalı olarak alıştırmalar gerçekleşmektedir.

  • Gerçek Kendilik ve Kendilik Kapasiteleri

    Gerçek Kendilik ve Kendilik Kapasiteleri

    Winnicott’un ünlü cümlesinde “Saklanmak bir eğlencedir ancak hiç bulunamamak felakettir.”(akt: Chabert, 2008) derken; Winnicott bize çocuğun potansiyel alanında oynadığı oyuna eşlik edecek olan annenin yeterince ve yerinde müdahalelerini ve esasında tüm bu oyunların çocuğun belki de kendi içinde saklı olan ve çeşitli oyunlarla ebeveyninin bulup ortaya çıkarmasında ve bu iki özne arasındaki etkileşimin çocuk için uygun bir rezonansı sağlaması ve çocukta henüz oluşmakta olan ancak ortaya çıkarılmamış olan gerçek kendiliğinin gelişimi ve karakter oluşumu hususundaki etkileşim süreçleri ile ilgili olarak da yol gösteriyor olabilir.

    Masterson’un çalışmaları bağlamında Freud’un yapısal modelinde “ich” olarak belirttiği İngilizceye “ego” olarak tercüme edilmiş olan ancak Almancada “ben” anlamına gelen kelimenin ego’dan daha geniş bir içeriğe sahip olduğunu; “ben”’in ego ve kendiliğin paralel ve birbirlerini destekleyen potansiyellerini gerçekleştirerek ben’i ve ben işlevlerini oluşturduklarını iddia eder. Buna mukabil Jung’un tanımladığı kendilik başlangıçtan beri varolan ilkel imge(primordial image) veya arketip kişinin biriciklik, bütünlük ve azami arzulara olan gereksinimini vurgular. Burada Jung’un kendilik tanımın daha doğrudur (Masterson, 1988).

    Ancak Freud “karakter” oluşumunun doğası hakkında çok az şey yazmıştır. O genel olarak semptom oluşumu ve nevrotik çatışma ile ilgileniyordu. Yapısal kuramın temel yapısı olan zihinsel aygıtın üç bölümlü organizasyonu, istikrarlı, tutarlı ve işlevsel bir kendilik kimliğinin veya kendilik yapısının varlığını önceden kabul etmektedir; psikopatolojik durumlarda bu yapının üzerine kendilerini klinik olarak semptomlar, ketlenmeler ve psikonevrozlar şeklinde gösteren bir dizi nevrotik savunma ve çatışma biner.  Dolayısıyla yapısal kuramın egosu veya “ben”i, tam (sağlam) ve işlevsel bir kendilik temeli üzerine kurulmuştur (Klein, 1989, s.30).

    Kişilik bozukluklarının gelişiminin anlaşılması böyle bir yapıyı kabul etmez veya böyle bir yapıya dayanmaz. Nitekim, nesne ilişkileri ve kendilik kuramcıları için kişilik bozukluklarının merkezinde yatan sorunu tanımlayan şey istikrarlı, tutarlı, ayrı ve bireyleşmiş bir kendilik oluşturmadaki başarısızlıktır (Klein, 1989, s.31).

    Erikson (1968) kendilik egosunun ikili ayrılmaz doğasını şu şekilde belirtmiştir: “Kimlik oluşumunun bir kendilik tutumu, bir de ego tutumuna sahip olduğu söylenebilinir. Kendilik kimliği denilebilecek şey, bir grup role başarılı bir şekilde yeniden dahil edilen ve aynı zamanda sosyal kabullenilmeyi de güvence altına alan, geçici bir şekilde çapraşık (ikincil) kendiliklerin deneyimleri sonucu ortaya çıkar. Merkezi psikososyal ışığında egonun sentezleme gücünü tartışırken, ego kimliğinden bahsedebilirsiniz. Aynı şekilde kişinin kendiliği rol tasarımlarının bütünleştirilmesinin tartışma konusu olduğu yerde kendilik kimliğinden bahsedilebilinir (akt.; Masterson, 1985, s. 32).

    1. Erikson, (1968) kendilik egosunun ikili ve ayrılmaz doğasından bahsetmektedir.Ego kimliği,merkezi psikososyal işlevinin ışığında egonun sentez gücüne işaret eder.Kendilik kimliği, bireyin kendi rol imgelerinin bütünleşmesidir. Maddedekitek biçimlilikve zamandaki süreklilik gibi kendisini algılamaya yöneldiğinde ego kimliğinden çok kendilik kimliğindenbahsetmektedir (akt.; Masterson, 1985, s.33).

    Masterson tarafından 1985’te yayınlanan “The Real Self”  “Gerçek Kendilik” Masterson yaklaşımının ana yürütücü unsurlarına en temel dayanaklarından birini eklemesi ve bu konuyla ilgili olarak da geniş bir açılım sağlanmasına yol açmıştır. Bu noktada  Masterson’ın üzerinde hassasiyetle durduğu gelişimsel süreçlerde ego etrafındaki meselelerden kendilikle ilgili meselelere kaydığı görüldü. Burada egoyu dışlamayan ve ancak egonun işlevselliğine yol gösterecek olan ve ego ile başat bir süreçte beraber ilerleyecek kendilik süreçlerinden bahsetmekteydi.

    Benzer şekilde Winnicott’ın sahte kendiliği tüm sosyal-kendilik etkileşim biçimlerini kapsarken, Masterson’ın sahte kendiliği ebeveyn-çocuk arasındaki etkileşimin bir sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Öyle ki çocuk kendiliğini oluştururken kendi ihtiyaçları yerine ebeveynlerinin ihtiyaçlarını koyuyordu. Bu durumda bakım veren ile bebek arasındaki uyumun bozulduğu, ihmal ve istismar yüzünden hasar görmüş çocuğun hakiki-kendiliği, artık ilişkinin müzakere edileceği etkin bir platform olarak deneyimlenmez. Bunun yerine, çocuk, öteki ile ilişkiye geçebilmek için gerekli işleyiş tarzları olarak içselleştirilmiş, sahte kendilik savunmacı nesne ilişkileri birimlerine dayanmaya başlar. Aslında bu sahte kendilik yapılanmalarının yaratılması tüm kendilik bozukluklarında vardır ancak her bozukluğun içselleştirilmiş nesne ilişkileri birimlerinin temsili içerikleri farklıdır, her bozukluk kendine özgü bakım veren/çocuk ilişkisi modlarının sonuçlarını yansıtır. Çocuğun ileride nasıl bir kendilik bozukluğu deneyimleyeceği, bu bağlanma modellerinin içselleştirilmesi yanında çocuğun doğuştan getirdiği mizacı ile hayatın getirdiklerine bağlıdır (Klein, 1989, s. 31).

    Nesne ilişkileri kuramcıları genel olarak kendiliğin olgun nesne tasarımı ve libidinal nesne sürekliliğine doğru ilerlerken nesneden ayrılma ve nesneye olgun şekilde bağlanma yolları üzerine odaklandılar. Kendilik kuramcıları kendiliğin olgun kendilik-nesnesi ilişkileri ve libidinal kendilik sürekliliğine doğru ilerlerken ne şekilde bireyleştiği ve özerk hale geldiği üzerine odaklandılar. Gelişimsel nesne ilişkileri noktasından bakıldığında bu perspektiflerin aynı madalyonun iki yüzü olduğu görülür  (Klein 1989).

    Mahler’in klinik katkısının merkezinde libidinal nesne sürekliliğine doğru ilerleyen çocuğun gelişmesinin incelenmesi olmasına rağmen, Kohut’un klinik katkısının merkezinde olan konu libidinal kendilik sürekliliğine doğru ilerleyen bireyin gelişmesinin incelenmesiydi. Madalyonun diğer yüzüne ilk bakan Kohut’tu ve bu şekilde dikkatleri nesneye sevgi ve nefret duyma kapasitesinden uzaklaştırarak kendiliğin öz-düzenleyici, özerk işlev ve kapasitelerinin gelişmesine çevirdi  (Klein, 1989).

    Duyguları idare etmek ve kendini yatıştırma sanatı, temel bir hayat becerisidir. Psikanalitik düşünürler bunu en önemli psişik araçlardan biri olarak görürler, Teoriye göre, duygusal açıdan sağlıklı bebekler; bakıcılarının kendilerini yatıştırma tarzlarını kendilerine aynen uygulamayı öğrenir ve beynin duygusal iniş çıkışlarından daha az zarar görürler (Kohut, 2004, s,107). Kohut’un ilgisi birincil olarak kendini sakinleştirme, kendini kabul etme, kendini etkinleştirme, kendini ortaya koyma, yaratıcılık ve öz saygı düzenlemesi kapasitelerinin kökenleri ve evrimi üzerine odaklanmıştır. Daha genel bir ifade ile açıklanırsa, kendilik psikolojisi zaman içerisinde ve değişen duygusal değerliklere rağmen istikrarlı, öngörülebilir, özerk ve sürekli kalan kendilik deneyiminin tümü, yani libidinal kendilik sürekliliğinin elde edilmesi üzerine odaklanmaktadır  (Klein, 1989, s.32).

    Masterson’un bir bireyin tüm kimliğini incelerken işaret ettiği “gerçek kendilik” kavramı olgun ayrılma, bağlanma, bireyleşme ve özerklik becerilerini, yani kendiliğin başkaları ile birlikte ve tek başına yaşadığı deneyimi, ve bu becerilerin genel kişilik yapısının içine entegrasyonunu içeren sağlıklı bir kişilik gelişimi ve yapısına işaret eder.

    Zaman zaman  Masterson’un “gerçek kendiliği” Winnicott’un “hakiki kendilik” kavramı ile aynıymış gibi bir yanılgıya düşülmüştür ama aslında gerçek kendilik kavramı hem klinik incelemelerde hem de tedavi müdahalelerinde klinik olarak daha geniş şekilde uygulanabilmektedir. Winnicott’un “hakiki kendilik” kavramı, bireyin kendi bireyleştirici ihtiyaçları, istekleri ve fiillerini diğerlerinin, yani genel olarak diğer insanların ve toplumun ihtiyaçları, istekleri ve fiillerinden ayrı şekilde tanıması ve onlara doğru ağırlığı vermesinden ibaret olan öznel deneyimi ifade etmektedir. Masterson’un gerçek kendiliği ise bu kavramı, libidinal nesne ve kendilik sürekliliğine giden yolda yerine getirilmesi ve öğrenilmesi gereken spesifik gelişimsel görevleri belirleyen entegre bir kuramın içine yerleştirmektedir. Bu kapsamlı modelde gerçek kendilik veya sağlıklı kişilik temeli, sağlıklı ve gerçeklik-temelli bir ego yapısı ile kurduğu ittifak aracılığıyla dünyayla ilişki kurar. Klinik olarak birey başkaları ile birlikte veya tek başına yaşadığı kendilik deneyiminde bir süreklilik, istikrar ve mütekabiliyet duygusu hisseder; başkalarına bağlılığı olgundur ve rahat şekilde öz düzenleme yapar  (Klein, 1989).

    Bu noktada kendik kapasitelerinin açılımını sağlamak ve bu her bir maddenin Masterson yaklaşımında gerçek kendiliğin gelişimindeki elzem katkılarını aşağıda biraz daha detaylandırmak faydalı olacaktır. Kendilik aşağıdaki evreleri geçip bütüne ve özerkliğe ulaşmakta, hayati kapasiteler ya da kendilik fonksiyonlarının tümünü elde eder.

    1. Duygulanımın Kendiliğindenliği ve Duygulanım Canlılığı: Duygulanımı derin bir şekilde, canlı, coşkulu, kuvvetli, heyecanlı ve spontan bir şekilde hissedebilmek için gerekli kapasite.   

    2. Kendilik Antitesi: Ebeveynlerinin ortaya çıkmaya başlayan kendiliği kabul ve desteği ile güçlenen erken dönem deneyimleri sonucu algının; kendiliğin uygun otorite ve irade tecrübelerine ve bu nesneleri edinmek için gerekli çevresel bağı elde etme hakkını kazanmış olduğuna ikna olur. Kendiliğin tüm varlığı ile ortaya çıkabilme iradesini edinmesidir.

    3. Kendilik Aktivasyonu ve Kendilik Onamı ve Desteği:  Kişinin kendine has özgün bireyleşme arzularını saptayıp tanımlamak ve bunları gerçek hayatta ifade etmek üzere özerk girişimlerde bulunmak, desteklemek, saldırıya maruz kaldıklarında savunabilmek için bağımsız, inisiyatif ve onama gücünü kullanabilme kapasitesi. Bu onay, yeterli kendilik saygısını sağlamak için bir araçtır.

    4. Kendilik Aktivasyonunun Kabulü ve Kendine Güvenin Sağlanması: Kişinin kendiliğinin duygulanımsal(afektif) bir durum ve/veya çevresel mesele ya da etkileşimlerin her ikisinde de olumlu ve uyumlu bir tavırla başa çıktığını tanımlayıp kabul etmesi. Bu kabul, uygun kendine güvenin, bağımsız bir şekilde harekete geçebilmesi için itici bir güçtür.

    5.  Kendilik Yetkinliği Kapasitesi; ‘Ortaya çıkan kendilik’ desteği ve ebeveynin kabulüne bağlı erken yetkinlik deneyimlerinden çıkarak bu algı, bu nesneleri elde etmek için gerekli olan çevresel girdilerin yanı sıra haz ve hakimiyet deneyimlerini ayırmada kendiliğin yetkinlik kazanmasını sağlar. Bu algı, sınır durum ve şizoid hastalarda ciddi derecede yetersizdir ve narsisistik kendilik bozukluklarında patolojik olarak oluşmuştur.

    6. Kendiliği Etkinleştirmenin Onamı ve Kendilik Saygınlığının Devamlılığı; Terimin her iki anlamında birey kendiliğinin, kendilik halini saptaması ve kabul etmesi, bir duygulanımsal durumun, çevresel bir sorunun veya görevin uyum sağlamış olumlu bir tavır içerisinde üstesinden gelmesidir.

    7. Üzücü Duygulanımların Rahatlatılması; Kapasitenin özerk bir şekilde düzenlenmesi, üzüntülü duygulanımların yatıştırılması, sınırlandırılması ve en aza indirgemesi anlamına gelir.

    8. Kendiliğin Sürekliliği: Etkili bir üst düzey tanzim (supraordinate) sayesinde belirli bir tecrübenin öznesi olarak “ben” in zaman içerisinde deneyimini sürdürdüğü ve bir başka deneyime ait “ben” ile özdeşleşebildiğinin betimlenmesi ve kabulüdür.

    9. Adanmışlık Kapasitesi (bağlılık): Kendiliğin, bir nesne ya da bir ilişkiye adanması ve bütün engellere rağmen hedefe ulaşmakta ısrar etmesi, ve amaca erişme yöneliminden vazgeçmemesi.

    1. Yaratıcılık Kapasitesi: Eski bilindik kalıpların yeni, özgün ve farklı kalıplarla değiştirilmesinde kendiliğin kullanılması

    2. İçtenlik Kapasitesi: Yakın bir ilişki içerisinde, ilişkinin bitmesi ya da terk edilmek konusunda minimum kaygı hissederek kendiliğin tam olarak ifade edebilmesi.

    3. Özerklik Kapasitesi; Terk edilme ya da yutulmaya ilişkin minimum korkuyla birlikte duygulanım ve kendilik saygınlığını özgür ve otonom bir şekilde düzenlemek için özerklik kapasitesi.

    Gerçek kendilikteki bozukluklar kendilerini olgun ayrılma ve olgun bireyleşme ile ilgili bu işlevlerin ve becerilerin yerine getirilmesinde karşılaşılan zorluklar olarak göstereceklerdir. Birey yakınlık, empati ve paylaşma ile ilgili sorunlardan şikayet edecektir (veya bu alanlarda yaşadığı zorlukların farkında olmayabilir). Diğer yandan bireyde kendi bireyleşmiş düşünceleri, duyguları ve isteklerini kabul etme ve doğru şekilde ortaya koymada zorluklar tezahür edecektir. Kendiliğinden yapılan hareket veya davranışlar ve kendini yatıştırma becerisi çoğunlukla eksik olacaktır (Klein, 1989).

    Masterson, 1990 yılında Self Magazine’de yayınladığı makalesinde şöyle demiştir: İnsanlar sahte kendiliklerinin baskısı altında yanılsamalı bir başa çıkmayı benimserler ve gerçek kendiliğin yerine kullanırlar. Diğerlerine bağımlı olurlar ve değersizlik hislerini dindirmek için sürekli onlardan içsel bir güvenlik temin etmeye çalışırlar (Masterson, 1990).

  • Nesne İlişkileri ve Aşk

    Nesne İlişkileri ve Aşk

    Doğumla beraber dünya ile tanışan bebeğin gerçeklik ile temas etmesi mümkün değildir. Dünyayı gerçeklikten uzak, kendi içsel nesneleri üzerinden anlamlandıran bebek annesi ile kurduğu ilişkiler sonucunda sağlıklı bir şekilde gerçekliğe taşınır. Bu süreç içerisinde bebek dış dünya nesneleri ile de ilişki kurmaya başlar ve dünyayı bu nesneler ile anlamlandırır. Bu çalışmada bebeğin dünyaya gelişi ile başlayan ilişkisel dinamiklerin yetişkinlik döneminde yaşadığı romantik aşk ilişkilerini ve eş seçimlerini nasıl etkilediği üzerinde durulmuştur. Bireyleşme yolunda bebeğin özellikle ilk üç yılı ayrıntılı olarak incelenmiş ve kurduğu nesne ilişkilerinin ve çocukluk deneyimlerinin, yetişkinlik ilişkileri için ne kadar belirleyici bir rol oynadığı vurgulanmıştır.

    Varoluşun sorgulandığı kadar sorgulanan bir konudur aşk. Belki de bu yüzdendir türlü şiire, şarkıya, romana, tiyatroya ve daha nice yerlere uyarlanışı. Hayatın çoğunun üzerine düşünülerek, zaman zaman üzülerek harcandığı ve türlü sorgulama yağmuruna tutulan aşk kavramı edebiyatçıların olduğu kadar, psikologlarında önemli bir uğraşı olmuştur. Psikanaliz bağlamında aşka dair söylenebilecek ilk şey, kuşkusuz Freud’un ilk aşkın anne ile bebek arasında yaşandığını söylemesi olacaktır. Analitik perspektiften bakıldığında her aşkın ilk aşk biçimlerinin yinelenmesi olduğunu söyleyebiliriz. Kaynağını psikanalistlerin anne-bebek ve ilişkileri üzerine olan uğraşılardan alan bu çıkarımı açıklayabilmek için bebeğin ilk yaşantılarına göz atmak gerekir.

    Bebek dünyaya ilk geldiğinde sahip olduğu libidosu, kendisine yöneliktir ve bu yüzden tüm sevgisi de kendisinedir. Sağlıklı gelişimle beraber bu libidoyu nesnelere yönlendirir ve kendisi dışındakileri de sevmeye başlar. Böylelikle bebek “aşk nesneleri” ile tanışmış olur. Bebeğin ilk aşk deneyimlerini ayrıntılı incelemeden önce, bebek için libidosunu yüklediği nesnenin ne olduğu, nesne ile ilişkisi, bu süreçte neler yaşadığına dair önemli noktalara değinmek daha doğru olacaktır.

    ‘Nesne’ sözlük anlamı olarak “Belli bir ağırlığı ve hacmi, rengi olan her türlü cansız varlık” olarak tanımlanıyor. Oysa felsefi terim olarak baktığımızda karşımıza bilincimizin karşısında duran ve dış dünyanın parçası olan her şey olarak çıkar. Psikanalizdeyse bu terimi ilk kullanan Freud’dur (1905) ve ‘nesne’ terimine daha felsefi bir anlam yüklemiştir. Freud ‘nesne’ ile bebeğin içgüdüsel enerjiyle algıladığı dış dünyanın parçası olan her şeyi kast etmiştir. Ve bebeğin güdülerini doyum amacıyla yönlendirdiğini söylemiştir. Freud 1914’te kaleme aldığı “Narsizm Üzerine” makalesinde iki çeşit nesne seçiminden bahseder; anaklitik nesne seçimi ve narsistik nesne seçimi. Anaklitik nesne seçimi ile bebekliğinde kişiye bakım sağlayan, ihtiyaçlarını karşılayan, anne figürü ile örtüşen nesne seçimleri temsil edilir. Narsistik nesne seçiminde ise kişinin benliği ile alakalı bir durum söz konusudur. Burada kişi benliğini temsil eden, bir zamanlar olduğu, olmak istediği, benliğinin parçası olan, kendisine yakın nesneleri seçme eğilimindedir. Dürtülerin temelinde haz arayışı yattığını savunan Freud’a göre dürtüleri tatmin eden her hangi bir dış dünya varlığı nesne olabiliyordu ve bu nesne ile dürtü arasındaki bağ ancak bireyin tekrarlayan döngüsel deneyimleri sayesinde anlam kazanabiliyordu (Freud, 1905). Bu noktada Klein, Freud’la fikir ayrılığı yaşar. Klein’a göre içgüdü tatmini sağlayan nesne ve ilişki arayışı en başından yani doğumdan itibaren bebekte vardır, hatta oedipus kompleksi yaşamın ilk bir yıl içerisinde yaşanır (Klein, 1957).

    Bireyin iç dünyası içselleştirilmiş nesne ilişkileri ile doludur. Klein, içe yansıtılmış nesneleri ve onları kapsayan içsel nesnelerin birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini vurgular ve içe yansıtmayı da bireyin benliğinde “iyi” olma kaygısına yönelik bir savunma olarak kabul eder. Ölüm içgüdüsüyle doğduğumuzu savunan Klein (1957), bu içgüdüden kaynaklı “saldırgan, kötü ve zulmedici nesneler” ile dolu bir iç dünyaya sahip olan bebeğin, bu “kötü”nün kendisinde olmasına tahammül edemeyeceğinden, “kötü”yü dış dünya nesnesine yansıtıp, onu “kötü” ilan ederken, dışarıdaki “iyi” olan nesneyi içe yansıtarak benliğini ve içsel iyi nesnelerini iyi olarak korumaya çalıştığını savunmuştur. Anne karnındaki bebek, anne ile bir bütün halindedir ve güvenli bir birliktelik söz konusudur. Doğumla beraber ilk ayrışmayı ve aslında ilk yasını yaşar bebek. Hayatının kalanında bu güvenli birlikteliği yeniden kurabilme arayışı içinde olur. Bu arayışı nesne ilişkileriyle yapan bebeğin ilk nesnesi annenin memesidir. Dünyaya geldiği andan itibaren tüm dış dünyayı kurduğu nesne ilişkileriyle algılayıp, anlamlandırmaya çalışan bebeğin arzu dolu ihtiyacını (beslenme ve sevgi) karşılayan meme iyi nesne halini alır. Anne karnındayken annenin kapsıyor halde olduğu bebek, anne memesini içselleştirerek, hem memeyi hem de meme üzerinden anneyi içine alarak artık anneyi kapsayan durumundadır (Klein, 1957). Bebek için meme onun yarattığı nesnedir, çünkü ihtiyaç duyduğu anda ortaya çıkmıştır ve arzularını tatmin etmektedir. Memeyi o yaratmıştır, ona aittir, onun denetimindedir. Bu yanılsama ona tümgüçlülük duygusunu yaşama imkânı sunar. Kurduğu bu nesne ilişkisi sayesinde yeniden anne karnındaki güvenli ilişkiyi kurma amacındadır bebek. Melanie Klein, Haset ve Şükran kitabında (1957) bebekte hasedin ortaya çıkışıyla ilgili olarak, memenin yeterince besleyici olmadığı durumu da ele almıştır. Bebek için süt pınarı gibi tabir edebileceğimiz meme, ihtiyaç duyulduğu kadar doyum sağlamadığı zaman, bebek yaşadığı yoksunluktan memeyi sorumlu tutar ve negatif duygularını memeye yansıtarak onu kötü nesne konumuna taşır. Böylelikle haset ve nefret duygularını yaşar. Klein aynı kitabında doyurucu olan memeye de duyulabilecek hasede dair şunu söylemiştir; “Sütün cömertçe akması (bebeğe tatmin duygusu verse bile) hasede de yol açar, çünkü bu kadar büyük bir armağan bebeğe hiç ulaşamayacağı bir şey olarak görünüyordur.” İşte bu noktada ilk nesne olan annenin memesiyle yaşanan ilişkide bebek bir bocalama yaşar. Ona şefkat sunup arzularını karşılayan memeyi iyi nesne olarak içe yansıtan bebek, onu doyurduğu halde kendi haset duygusunu memeye yönlendirerek hem memeyi hem de anneyi kötüleştirmiştir. Bu sarsıntıyla “iyi nesne” ve “kötü nesne”yi birbirinden ayıran bebeğin hayatının geri kalanında kuracağı tüm ilişkilerin ana taslağını bu ilk nesne ilişkisi oluşturacaktır ve bu açıdan da oldukça önemlidir. İyi nesne ile bir arada tutulduğu takdirde, kötü nesneye yüklenen saldırgan duygulanımın iyi nesneyi tahrip etmesi mümkündür. Bu açıdan yapılan “iyi” ve “kötü” bölmesi oldukça önemlidir. Bu noktadan hareketle, bebek sadece nesneyi değil, kendini de “iyi ben” ve “kötü ben” olarak böler. Klein’ın “paranoid-şizoid konum” olarak adlandırdığı süreç ilk üç ayı kapsar ve bu dönemde henüz üstben oluşumu gerçekleşmediği için bu dönemde “erken ben”den ve yaşanılan paranoid bir kaygıdan söz eder. Bebeğin kullandığı iki savunma mekanizması vardır; bölme ve yansıtmalı özdeşim. Bu savunma mekanizmalarının amacı ölüm içgüdüsünden kurtulmaktır. Bebek sahip olduğu ölüm içgüdüsünden benliğini ve içsel iyi nesnelerini korumak adına saldırganlık ve nefret duygularını dış nesnelere yansıtır ve bu da paranoid kaygıya sebep olur (Klein, 1946). Üç – altı ay arasını ise “depresif konum” olarak adlandırır. Bu evrede bebeğin daha önce böldüğü nesnelerin birleşmesi söz konusudur. Başka bir deyişle, sevilen ve iyi nesne olan meme ile haset duyulan ve kötü nesne olan memenin bir olmasıdır. Bu evredeki depresif konumun temeli suçluluk duygusudur, çünkü nesneye yönelik bir çift değerlilik söz konusudur. İyi ve kötü nesnenin bir ve aynı olması kötü nesneye yansıtılan saldırgan duygulanımın iyi nesneye zarar vereceğine dair kaygı ve suçluluk oluşturur (Klein, 1948).

    Bebeğin içsel süreçlerini yorumlayarak kuramını şekillendiren Melanie Klein’a ek olarak Winnicott bebek ile anne arasındaki ilişkisel alanı da vurgulamıştır. Winnicott kuramında doyurulması gereken dürtülerden değil, gelişimsel ihtiyaçlardan ve annenin bunları karşılamasıyla oluşan ilişkiden söz etmiştir (Tükel, 2011). Bebek muhtaç olan, anne ise bunu karşılamak zorunda olandır. Winnicott, sağlıklı gelişim için bebeğin çevreden ihtiyacı olanı alması gerektiğini aksi takdirde bebeğin yıkım ve yok olma yaşayacağını söyler (Habip,2011). Bebeğin çevreden ihtiyacı olanı alması ile aslında bebeğin anneden ihtiyacı olanı alması demek istenmiştir. Buradaki çevre, bebeğin ihtiyaçlarını karşılayan ve onlara duyarlı olan annedir. Winnicott (1953) bu anneyi “yeterince iyi anne” olarak adlandırır. Bebeğin kendiliğine dair ilk başlangıcı annenin yüzünü ayna olarak kullanması ve annenin bakışlarındakinin kim olduğunu sorgulamasıdır (Winnicott, 1967). Annenin yüzüne bakan bebek orada gördüğü üzerinden kendi varlığını ve kendiliğini anlamlandırır. Bu yansımada bebeğin kendini görememesi ya da yansımanın kusurlu olması bireyleşme sürecini ve kendilik oluşumunu kötü yönde etkiler. Bebekte ruh-beden bütünleşmesinin bir başka deyişle bireyleşmenin olabilmesi için anne yeterince iyi olmalıdır (Habip, 2011). Annenin yeterince iyi olmayışı ve bebeğin ihtiyaçlarının yeterince karşılanmaması durumunda bebeğin kendilik oluşumu tehlikeye girer ve bununla birlikte “gerçek kendilik” ve “sahte kendilik” olarak kendilik bölünmesi yaşanır. Gerçek kendilik bebeğin anneden ihtiyacı olan yanıtı olmasıyla oluşur ancak bebek ihtiyaçlarına uyumsuz yanıt aldığında gerçek kendiliğini korumak için sahte kendiliğini ön plana çıkartır. Böylelikle gelişen sahte kendilik, gerçek kendiliği yalıtarak savunma altına alacaktır ancak bu durum beraberinde boşluk, boşunalık ve ölüm korkularının gelişmesine neden olur (Tükel, 2011).

    Bebeğin gerçek kendiliği onun ilk var olma duygusudur ve bunu yaratıcı olduğu yanılsamasına girip tümgüçlülüğü hissettiği zaman yaşar. Gerçek kendilik için tehlike oluşturabilecek her duruma karşılık sahte kendilik siper olarak onu gizler ve korur. Ancak sağlıklı bir kendilik gelişimi için bu tümgüçlülük yanılsaması yavaş yavaş terk edilmelidir. Bu annenin yardımı ve geçiş nesneleri aracılığı ile mümkündür (Winnicott, 1953). Geçiş nesnelerinin anlamı özne tarafından verilir ve anne bebeğe bu geçiş nesnelerini tümgüçlülük yanılsaması ile gerçeklik arasında köprü olarak kullanması için gerekli olan zihinsel imkânı sunar. Geçiş nesneleri parmak emme, annenin ninni söylemesi, emzik, oyuncak ayı gibi bebeğin ilk “ben olmayan” olarak algıladığı davranış, ses ya da nesneler olabilir. Bu süreçte anne geçiş nesnesini sorgulamadan gerekli olan zihinsel ortam imkânını sunarak sağlıklı bir kendilik oluşumunun temellerini atar.

    Bebeğin sahip olduğu tüm bu nesne ilişkileri ve deneyimleri hakkında ayrıntılar ile paralel olarak “aşk” yaşantısının köklerini incelemeye de Freud ile devam etmek en uygunu olacaktır. Aşka dair ilk analitik kuramı Freud oluşturmuştur ve en yalın haliyle kuramın temelini kadınların babaya, erkeklerin ise anneye âşık olduğu fikri oluşturmaktadır (Freud, 1905). Kuramın çerçevesi ise çocuğun psikoseksüel gelişimi üzerine şekillenmektedir. Çocuğun psikoseksüel gelişimindeki her evre farklı bir erojen bölgeyi ve ona ait libidinal dürtüyü tatmin eden nesneyi simgeler. İlk evre oral dönemdir ve bu dönemde bebeğin erojen bölgesi ağızdır, aşk nesnesi ise memedir. Bu dönemde bebek anneden sevmeyi öğrenir ve meme ile kurduğu ilişki tüm sevgi ilişkilerinin temelini oluşturur (Freud, 1905). İkinci aşama olan anal dönemde ise aşk nesnesi yine annedir. Üçüncü aşama olan fallik döneme kadar aşk nesnesi seçimi cinsiyetler arası fark göstermemektedir ancak bu dönemde kızlar ile erkekler arasında farklılık görülür. Cinsel his odaklı olup, 3-5 yaşları arasını kapsayan bu döneme ait en önemli olgu kastrasyon kompleksidir. Bu dönemde karşı cinse duyulan çekim söz konusudur, bu yüzden de kız çocuk babayı, erkek çocuk ise anneyi aşk nesnesi olarak seçer. Bu seçimlerden kaynaklı olarak çocuklar hemcinsi olan ebeveyni kendisine rakip olarak görür. Âşık olduğu ebeveynine sahip olabilmek için erkek çocuk babayı yok etmek ister, kız çocuk ise anneyi tahtından etmek ister (Freud, 1905). Ensest yasaları yüzünden erkek çocuğun anneyi arzulaması yasaktır, bu sebeple kendisinden güçlü olan babanın onu cezalandırmak için cinsel hislerinin kaynağı olan üreme organlarına zarar vereceğinden korkarak hadım edilme kaygısı yani oedipus kompleksi yaşar. Bu kaygıdan kurtulmanın tek yolu ise babayla özdeşimdir. Bu süreçte kız çocuk ise penis kıskançlığı yaşar. Penise sahip olmayışı, tıpkı hadım edilme gibi bir cezalandırma yöntemi olarak düşünür. Kız çocuk çok değerli bir şeyi kaybettiğine inanır, erkek çocuk ise ceza olarak onu kaybedeceğinden korkar (Pines, 2005). Bu ödipal karmaşanın çözülmesinin tek yolu çocukların rakip olarak gördükleri hemcins ebeveyn ile özdeşimidir. Erkek çocuk bu yolla babasının ona ceza vermeyeceğini ve ileride annesi gibi bir kadınla evleneceğini umarken kız çocuk annesi gibi olursa, babası gibi bir eş bulabileceği inancındadır. Bireylerin yetişkinlik döneminde, ilk aşk nesneleri olan ebeveynleri yerine başkasını koyup, âşık olabilmeleri için bu ödipal karmaşanın çözülmesi gerekmektedir (Pines, 2005). Bir sonraki evre olan latens dönemi 5 yaşından ergenliğe kadar sürer. Okul döneminin başlangıcı olduğundan çocuğun libidosu bu yeniliklere yönlenir ve cinsel dürtüler örtük duruma geçer. Ancak ergenliği kapsayan bir sonraki evre, genital evrede tüm cinsel dürtüler geri gelir. Bu evrede her ne kadar birey aile dışından aşk nesnelerine yönelse de bu evredeki aşk nesnesi seçimleri ödipal evredeki seçimlerden etkilenir. Çünkü “bir aşk nesnesi bulmak, aslında onu yeniden bulmaktır. Ebeveyne yönelik çocuksu arzunun yerine cinsel eşe yönelik arzu konur.” (Pines, 2005).

    Tıpkı nesne seçimlerinde olduğu gibi Freud (1914), iki çeşit aşktan söz eder; “narsistik aşk” ve “anaklitik aşk”. Narsistik aşkta birey, benliğini temsil eden, bir zamanlar olduğu, olmak istediği, benliğinin parçası olan, kendisine yakın aşk nesnesine âşık olur. Anaklitik aşkta ise bebekliğinde kişiye bakım sağlayan, ihtiyaçlarını karşılayan, anne ya da onu koruyan baba figürü ile örtüşen aşk nesnesine âşık olur. Yetişkin bireylerin aradığı aşk aslında ilk aşk nesnesi olan anne veya babanın içsel imge temsilidir çünkü “âşık olmak, ilk aşk nesnesiyle yeniden bir araya gelmeyi temsil eder.” (Pines, 2005).

    Otto Kernberg (1974) âşık olabilmenin bireyin gelişmişlik düzeyiyle ilişkisi olan sevme yetisi ile bağlantılı olduğunu söylemiş ve sevme yetisini beş alt kategoriye bölmüştür. İlkine en uç nokta olan “sevme beceriksizliği” ile başlayıp “rastgele cinsel ilişkiler”, “sevilenin ilkel idealizasyonu ve çocuksu bağımlılık”, “tam cinsel doyum olmaksızın istikrarlı ilişkiler kurabilme becerisi” ve “sağlıklı bir cinsellik ve ötekine karşı duyarlılık içeren derin yakın ilişkiler” olarak daha sağlıklı örüntülere doğru ilerlemiştir. Bu sevme yetisi kategorileri bireyin gelişmişlik seviyesini yansıtmaktadır. Uç kategorilerdeki örüntüler düşük seviye gelişmişlikle ilintilidir ve bu yüzden bireyin gelişimini anlamak önemlidir. Mahler (vd. 1975) çocukların ilk üç yılını gözlemleyerek bireylerin belli evrelerden geçerek kişiliğini oluşturduğunu ve bu evreleri tamamladıktan sonra “psikolojik doğum”un gerçekleştiğini söylemiştir. Bu aşamalardan ilki 0-2 yaş arasını kapsayan otistik evredir ve bu dönemde bebek için sadece içsel ihtiyaçlar önemlidir. 2-5 ay arasını kapsayan evre sembiyotik evredir. Bu evrede bebek sadece içsel ihtiyaçlarına değil dış dünyaya da tepkiselleşir. Bu süreçte bebek anne ile bir bütün halindedir, bu yüzden bir benlik yoktur. Bebeğin anne ile ayrışmamış bu hali kişinin gelecekteki aşk ilişkilerinin kökenidir. Bunun ardından anne ile ayrışma ve bireyleşme evresi gelmektedir. Bu evredeki en önemli nokta annenin Winnicott’ın tarif ettiği gibi “yeterince iyi anne” olabilmesidir, ancak o zaman bebek anneden ayrışıp, bireyselleşebilir. Bu evrede 3 alt evreden daha söz edilir. İlk alt evre olan ayrışma evresinde bebek büyük bir merak ve hayret içerisinde dünyayı keşfeder. Bebeğin dış dünya nesnelerini, kişilerini, ilişkilerini içselleştirebilmesi için önce kendini ve kendi olmayanı ayırt edebilmesi gerekmektedir. İlk içselleştirilen nesne annedir ve anne ile ayrışma yaşandıktan sonra bu kez bebek anneye ait parçaları içselleştirir. Bunun ardından bir sonraki alt evre olan alıştırma evresinde bebek anneden ayrılmaya hazırdır. Bu süreçte bebek emeklemeye, ardından da yürümeye başlar. Bu süreçte anne, bebeğe bu ayrılmanın bir sevgi kaybı olmadığını öğretebilmek için ona destek olup, ihtiyaçları doğrultusunda yanında olmalıdır. Bunun ardından gelen alt evre ise yakınlaşmadır. Burada anneden ayrılan bebeğin korktuğu ve ihtiyaç duyduğu anda anneye geri dönmesi söz konusudur. Çocuğun en son yaşadığı evre ise bireyselliğin pekiştirilmesidir. Bu dört evre tamamlandıktan sonra bireyin “psikolojik doğum”u gerçekleşmiş olur. Bu süreçleri sağlıklı olarak tamamlayan kişinin ilk benlik temelleri atılmış olur ve kişi aşk ilişkisinde yaşadığı tüm zorluklara ve hayal kırıklıklarına rağmen o ilişkiyi sürdürebilir. Kişinin romantik ilişkilerinde de çocukluğunda yaşadığı anneyle bir bütün olduğu döneme duyduğu özlem ile bireyleşme ihtiyacı arasındaki çatışma aynı şekilde görülür (Pines, 2005). Kişi bu gelişim aşamalarını sağlıklı bir şekilde yaşamadığı zaman romantik ilişkilerinde yakınlık ile ilgili yoğun bir sorun ve terk edilme korkusu yaşayabilir. Bu problemli dinamik kişinin eş seçimini ve romantik ilişkisinin gidişatını etkiler. Kişilerin aileden ayrışamaması durumunda sağlıklı bir benlik oluşumu söz konusu değildir bu yüzden eşe de yöneltilmesi gereken libidonun tamamı aileye yöneltilir.

    Bireylerin yetişkinlik dönemlerinde kurduğu romantik aşk ilişkileri de birer nesne ilişkisidir. Anne ile kurulan ilk ilişkinin niteliği sevgi, şefkat ve ihtiyaçları karşılama bakımından ne kadar iyi ise bireyin ileriki yaşantısında kuracağı romantik ilişkilerin niteliği bir o kadar olumlu yönde etkilenecektir. Bireyler eş seçimlerini benliklerini baskılayarak böldükleri parçayı bulmaya yönelik yaparlar ve bu eylem bilinçdışı gerçekleşir. Örneğin çocukken sevilmediğini düşünen birey, yüksek ihtimalle kendisine sevgisini az gösteren bir eş seçecektir. Böylece kendisine dair sahip olduğu negatif duygulanımını eşine yansıtarak onu suçlayabilecektir (Pines, 2005). Tıpkı bebeğin kendi haset duygusunu memeye yansıtarak, memeyi suçlaması gibi. Bu seçimin altında yatan ihtiyaç sadece suçlama değil, aynı zamanda bireyin bölünmüş yanlarını temsil etme ihtiyacıdır. Çünkü bu seçimle, eşinde bölünmüş yanını bulan birey, negatif duygularını ona yansıtarak bu duygularından kurtulacaktır. Tıpkı bebeğin doğuştan getirdiği ölüm içgüdüsüne bağlı zulmedici duyguları dış nesnelere yansıtıp, onları kötü nesne olarak ilan ederken kendini iyi olarak koruması gibi. Bu noktada seçilen eş ona yansıtılanlarla özdeşim yaparak, kendisine yansıtılana uygun davranmaya ve düşünmeye başlar. Örneğin; sevgisini az gösteren eşin, sevilmediğini düşünen bireye sevgisini gösterdiği zaman bile, aldığı yansıtmayla özdeşim yaparak yeterli sevgi göstermediğini düşünür. Bu yansıtmalı özdeşim, çiftler arasında karşılıklı yapılarak birbirlerinin baskılanmış yanlarını içselleştirirler.

    İnsan hayatındaki tüm bu anne-bebek uğraşları yetişkinlik yatırımlarıdır. Yetişkinlik deneyimleri bu ilişkiler etrafında döngüsel bir düzen kurduğundan bireylerin yaşantılarını anlamak için ilke inmek çok önemlidir. Doğumla birlikte başlayan serüven, anne-bebek ilişkisi, dünyayı anlamlandıran nesneler, nesnelere yüklenen öznel anlamlar ve gerçeklik ile tanışma derken, kişinin bireyleşmesi kendilik oluşumuyla devam eder ve serüveninin başlangıcında yaşadığı ilişki dinamikleriyle döngüsel bir arayışa girer. Bu bağlamda, tıpkı bulunan her nesnenin ilk nesnelerin yeniden basımı olması gibi, insan hayatının neredeyse tamamında yer alan aşk olgusu da yaşanılan ilk aşk duygularının yeniden basımıdır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon psikanalitik literatürde en genel açıklaması ile ” sevilen bir nesnenin kaybı sonrasında hissedilen üzüntü duygusu”‘dur. İnsan yaşamının her döneminde bireyin karşılaşabileceği bir psikolojik rahatsızlıktır. Birey doğumundan sonra çevresindeki çeşitli nesnelere ilgi duymaya ve sevgisini yüklemeye başlayacaktır. Hayatın insana öğreteceği, belki de kabullenmek istemediği derin zorlantılardan bir tanesi “kaybetme” durumudur.

    Bireyin kaybetme eylemiyle tanışmasının doğumuyla olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Anne rahminde yaşamsal gereksinimlerini kusursuza yakın karşılama imkanı vardır. Bu imkanların yanı sıra yaşamında kişinin karşılamak zorunda olduğu ihtiyaçları yoktur. Bu sebeple anne rahmindeki bireyin ihtiyaç duygusu gelişmeden her gereksinimi karşılanmaktadır. Bu korunaklı ve besleyici ideal ortam, sağlıklı koşullarda 9 ay 15 gün sonra terk edilmek durumundadır. Birey için ilk ayrılık, ilk kayıp anne rahminden ayrılma ile başlayarak hayatının ilerleyen dönemlerinde devam etmektedir. Nesne kaybının depresyon olarak tanımlanan psikopatolojiye sebep olduğunu belirttik. Ancak her ayrılığın ya da her nesne kaybının kişiyi depresif bir yaşam yaşantılamaya götüreceğini söylemek mümkün değildir. Kişi için doğum travmatik olsa dahi bu süreç kişinin ilk depresyonunun sebebidir diyemeyiz.

    Depresyonun literatürdeki karşılığı Yunanca kökenli melankoli kelimesidir. Melankoli kelimesi Yunanca üzüntü olarak Türkçeye çevrilebilir. Melankoli ilk olarak literatüre Sigmund Freud’un analizleri sonucunda fark ettiği insanların psikolojik durumlarının tanımlanmasından önceye dayanmaktadır. Günümüzde kara üzüntü olarak da bilinen melankolinin tanımlaması Hipokrat’ın insanları hasta eden nedenleri belirttiği dört ana unsurdan bir tanesidir. Rivayet edilene göre Hipokrat insanları hasta eden melankoliyi “kara safra” olarak tanımlamıştır.

    Depresyon, kısa bir tanımlamadan daha fazlasını içermektedir. Bu sebeple çeşitli tıbbi alanlardan uzmanlar bu rahatsızlığın sebepleri üzerine çalışmalar yapmıştır. Depresyon hastalığı üzerine çalışmaların yapıldığı alan psikolojidir. Psikoloji bilimi içerisinde Sigmund Freud’un tanımlamasının sonrasında da çalışmalar vardır. Sonrasında yapılan ve geliştirilen kuramlar hastalığın nedenleri ve tedavisinde oldukça önemlidir.
    Depresyon üzerine çalışmalar yapan başta Sigmund Freud, Karl Abraham olmak üzere depresyonun tanımlamasında değerli katkıları olan Melanie Klein, Carl Gustov Jung birbirleri ile çelişmeyen paralel şekilde depresyonu tanımlamışlardır. Depresyonu tanımladığımız giriş metninde söylediğimiz gibi depresyon ile bireyin ilk karşılaşması çocukluğun ilk yıllarına dayanır.

    Karl Abraham ve Sigmund Freud’un tanımına göre depresyonun sebebi bireyin libidinal yatırımı sonucu ortaya çıkan arzu ve ödipal kompleks sonucu ortaya çıkan cezalandırılma kaygısıdır. Sigmund Freud depresyonu; yas ve melankoli kavramlarıyla tanımlamıştır. Depresyon, Sigmund Freud’un psikoseksüel evrelerinin ilki olan oral evreye denk gelmektedir. Abraham ve Freud’un depresyon tanımını kavrayabilmek için, yas ve melankoli kavramlarını tanımlamak gerekmektedir.

    Birey hayatının her aşamasında libidinal yatırım yapılmış olsun veya libidinal yatırım yapılmış olmasın kayıplar yaşamaktadır. Libidinal yatırımın yapılmadığı nesnelerin varlıkları ve yoklukları bireyin yaşamı için önem arz etmemektedir. Bu sebeple, bireyin patolojik olarak etkilenmesi, kaybedilen nesneye karşı duygularına bağlıdır. Bireyi depresyona götürecek bir nesne kaybında, yas ve melankoli gözlenir. Freud ve Abraham’a göre; yas, bireyin kayıba karşı içsel tepkisidir, melankoli ise dışsal tepkisidir. Yas ve melankoli, oral dönem olarak tanımlanan yaşamın 0-1 yılları arasında ortaya çıkmaktadır.

    Carl Gustov Jung’un depresyon tanımı Karl Abraham ve Sigmund Freud’un tanımıyla paralellik göstermektedir. Jung, kişiyi depresyona iten sebebin libidonun ketlenmesi olarak tanımlar. Kişi libidinal yatırım yaptığı nesneyle ilişkisi engellendiği zaman arzularını içe yönlendirmek zorunda kalır. İçe yönlendiren arzular, kişiyi tatmin etmekten ziyade kişiyi yaşamında yer alan keyif veren uğraşlardan uzaklaştırır.

    Melanie Klein, depresyonun bireyin özellikle anne ile kurduğu ilişkideki ambivalansın hayatının devamında kurduğu ilişkilerde tekrarlanmasıyla ortaya çıktığını ileri sürer. Bebeğin anneye karşı beslediği sevgi gibi olumlu duyguların yanında, öfke ve nefret gibi olumsuz duyguların da olduğunu belirtir. Bu karmaşa bireyin yaşamının her evresinde kurduğu ilişkilerde devam eder. Depresyonun anlamlandırılıp ortadan kalkması için anne ile olan ilişkinin çözümlenmesi gerektiğini belirtir.

    Sınırların yavaş yavaş kaybolmaya başladığı bir zaman dilimi yaşanmaktadır. Özellikle gelişen teknoloji ile birlikte sınırlar ortadan kalkmaktadır. Bireyin arzu ettiği nesneye ulaşmak için çok fazla bir çaba harcamasına gerek yoktur. Gelişen teknoloji insan hayatını kolaylaştırdığı gibi ” arzu ” kelimesinin de içinin boşalmasına sebep olmaktadır. Bu dönem içerisinde yaşayan bireylerin temas halinde olduğu sayısız etkileşim aracı vardır. Temel motivasyon göz ardı edilerek, bir ilizyon ile suni yollardan arzu tatmini yaşanmaktadır. Suni tatmin bireye kısa süreli bir doyum sağlamaktan öteye geçmemektedir. Kolay elde edilen nesneler, hızlı bir şekilde kaybedilmektedir. Önceki depresyon yazılarımızda belirtildiği gibi depresyonun temel sebebi ketlenen libido ve kaybedilen nesnedir.

    Günümüzde çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemi için çok sayıda depresyona sebep olabilecek örnekler sunulabilir. Her bir dönem için birer örnek vermek yazımızda yer alan teorik açıklamaların kavranmasını kolaylaştıracaktır.

    Çocukluk dönemi incelendiğinde, ebeveynlerin; çok küçük yaşlardan itibaren çocuklarına sundukları tablet, akıllı telefon, bilgisayar, televizyon gibi zaman geçirme araçları vardır. Bireyin doğumuyla başlayan ihtiyaçlarına baktığımızda bu araçların hiçbirinin çocuğun psikolojik gelişimine hizmet etmediğini görmekteyiz. Çocuk doğumundan kısa bir süre sonra arzu nesnesinden mahrum kalır. Arzulanan anne veya baba yerine çeşitli teknolojik aletler geçmektedir. Bu bireyin ilk olmasa da hayatının kalanına etki edebilecek en uzun süreli depresyonudur.

    Ergenlik dönemindeki bireylere önceki yıllarda sunulan imkanlar, çeşitli sebeplerle ellerinden alınmaktadır. Bu sebepler aileden aileye göre değişmekte ancak eylemler çoğu aile için sabit kalmaktadır. Bu süreci analiz ettiğimizde karşımıza basit bir kısıtlamadan fazlası çıkmaktadır. Bireyin halihazırda kaybetme kaygısı vardır. Bu kısıtlama olarak görülen eylem, kişi için kaybetme kaygısını tetiklemektedir. Bir diğer deyişle kastrasyon kaygısını tekrar hatırlatmaktadır. Ergenin depresyon yaşamasının nedenlerinden bir tanesi olarak sunulabilir.

    Yetişkin bireylerin hayatlarındaki depresyonu açıklamak için genel geçer bir örnek vermek uygun olacaktır. Biyolojik olarak belirli yaştan sonra kadın ve erkek için cinsel üretkenliğin ortadan kalktığı dönemler vardır. Andropoz ve menopoz dönemleri bireyin temel arzu kaynağı ve motivasyonundan yoksun kaldığı dönemdir. Bu süreçte, yetişkin bireylerin depresyona yatkınlıkları biyolojik ve psikolojik olarak bilinmektedir.

    Herhangi bir psikolojik rahatsızlıkta bir genelleme yaparak kriter belirlemek mümkün değildir. Ancak bireylerin farkındalıklarını artırmak adına teorik bilgilere günlük hayatta karşılık gelebilecek örnek sunulmuştur.

  • Yaşamın İlk Evresi

    Yaşamın İlk Evresi

    İlk çocukluk çağında ( 0-2 ) dış dünya ve erken dönem nesne rolü yadsınamaz. Beslenme açısından bebeğiniz için en sağlıklı besin kaynağının – anne sütü – olduğunu şüphesiz anne adaylarımız biliyordur.
    Hayatta kalmak için bir besin kaynağı olan meme’ nin aynı zamanda dürtü doyumunu sağlama, haz verme, fonksiyonu da göz ardı edilemez.
    Cinsel yaşam bebeğin meme emmesiyle başlar, çocuk için meme eşi benzeri olmayan bir haz kaynağıdır.
     
    Emme cinsel dürtünün ilk nesnesidir. Ve ilk nesne seçimi sonraki nesne seçimleri için çok önemlidir. Çocukları gözlemlediğinizde emme eylemi bittikten sonra, vücudunun başka parçasını emdiğini görürsünüz; dil emme, dudak ya da baş parmak gibi.
     
    Yani nesne insan dünyasında başından beri var. Meme, biberon, sütanne, çocuğun doyumu hep bir nesneye bağlı. Çocuk gerçek bir nesneyle doyuruldukça sağlıklıdır. Yerine bir başkası konmadan elinden alındığında ise hastalanır. Terkedilme gibi. Yaşamak için başlangıçta bir nesneye bağlı olmak zorunda olan insan, yaşamın ilerleyen basamaklarında nesneye bağımlılıktan kurtulmaya çalışır. 
     
    Haz almak için dış dünyadan bağımsız hale gelmeye çalışan insan, o yüzden sınırları zorlar.
     
    Meme emmesi bebeğin aynı zamanda onun dünyayla kuracağı bağ açısından mühimdir. Bunu anlayabilmek için yeni doğan çocukların, tamamiyle kendi varlıkları üzerine konumlandırdıkları kısa bir evreden bahsetmemiz gerekir. Bu evre primer narsisizm evresidir. Tüm dünyanın kendi hükmünde olduğuna inandığı o dönemde; karnı acıktığında meme, canı istiyor meme… 
     
    Bebek tüm bu nesneleri kendinin yarattığını düşünür. Yeterince iyi anne, bebeğin dürtü ve duygularını okuyabilendir. Bebeğinin neye ihtiyacı olduğunu anlar ve doğru zamanda ona göre karşılık verir. Karnı aç olduğu için ağlayan bebeği uyutmaya çalışmak,bebeğin mesajının yanlış algılandığı anlamına gelir. Bebek ihtiyacı karşılanmadığından kendine ve dünyaya güvenle bağlanamaz. 
     
    Bebeğin dış dünyaya açılan penceresi ona ilk bakımı veren kişilerdir. Anne, baba ya da bakıcının bebeğin mesajlarını doğru okuması ve ihtiyaçlarını zamanında uygun şekilde karşılaması gerekmektedir. Aksi takdirde güvenli bağlanmadan söz edilemez.

     Yaşamının devamında edindiği bilgilerle çizdiği yol haritasına bakarak hayatı yordayacak olan çocuğunuza yaşamının ilk evresinde neler sunduğunuz, öğrettiğiniz görüldüğü üzere mühimdir.
     

  • BORDERLİNE KİŞİLİK BOZUKLUĞUNDA AKTARIM ODAKLI PSİKODİNAMİK PSİKOTERAPİ

    BORDERLİNE KİŞİLİK BOZUKLUĞUNDA AKTARIM ODAKLI PSİKODİNAMİK PSİKOTERAPİ

    KURAMSAL ZEMİN

    Borderline kişilik organizasyonu olan hastaların psikodinamik sağaltımındaki öncelikli hedef, hastanın içselleştirmiş bulunduğu, sürekli tekrarladığı, hastalıklı davranış patolojilerinin ve kronik duygu-durum ile bilişsel patolojilere sürükleyen nesne ilişkilerinin değiştirilmesini içerir. Nesne ilişkileri psikanalizi bakış açısından hareketle bu süreç şöyle tanımlanabilir: Reddedici ve ilkel içselleştirilmiş nesne ilişkileri, , sadece “iyi” ve “kötü” şeklinde bölünmüş olan halinden, olgun, bütünleşmiş ve daha esnek bir forma doğru sağaltılır. Bu süreç, aktarım üzerinde ve bu bölünmüşlüğe olan eğilimlerin yorumlanmasına ilişkin direncin çalışılmasıyla gerçekleşir. Yorum, burada, bölünmüş iyi ve kötü parçaların bütünleşerek (yeniden) içselleştirilmesini mümkün kılar.

    Waldinger’e (1987) göre Borderline hastalara uygulanan psikodinamik psikoterapi şu ilkelere dayanır:

    1.Sağaltım koşullarının/çerçevesinin sabitliğini ara ara gündeme getirmek

    2.Borderline hastaların gerçeği değerlendirmedeki yansıtma mekanizmaları, çarpıtmaları ve sorunları bağlamında terapötik başa çıkmayı daha aktif hale getirmek gerekir. Bunun anlamı nevrotik hastalara göre, borderline hastalarda psikodinamik terapistin daha fazla dil kulllanması ve hastayı sözel katılıma daha fazla teşvik etmesi gereklidir.

    3. Psikodinamik terapist, hastanın “düşmanca” uyumsuz davranışlarını ve tutumlarını tolere edici bir yaklaşımla başa çıkmalı ve olumsuz aktarımları ifşa etmeli ve bunlar üzerine çalışmalıdır.

    4. Hastanın kendine zarar verme davranışlarını açıklama ve yüzleştirmeler ile giderek imkansızlaştırmalı ve bu zarar verme hali artık ego-diston hale gelmelidir. Böylelikle hastalığın ikincil kazanımları da giderek ortadan kalkmalıdır.

    5. Yorumlar, hastanın duyguları ve davranışları arasında bir köprü kurmak ve hastaya yardım etmek için kullanılmalıdır.

    6. (beşinci maddeye bağlı olarak) Böylelikle hastanın sadece duygu ve dürtülerine dayalı olarak yaşaması ve hastanın kendisine, başkalarına ve terapiye zarar vermesinin durdurulması mümkün olur.

    7. Terapinin başlangıcında özellikle ŞİMDİ ve BURADA’ya dönük yorumlar daha ön planda olmalıdır ve hastanın biyografik geçmişine ve ORADA VE O ZAMAN’a dayalı yorumlar daha az yapılmalıdır.

    8. Psikodinamik Psikoterapist, karşı aktarım duygularını özenle takip etmelidir.

    Aktarım Odaklı Psikoterapi (AOP), Otto Kernberg’in nesne ilişkileri kuramına dayanır. Bu yaklaşım, ingiliz nesne ilişkileri kuramı geleneğinden (Fairbairn ve Guntrip) ve öncelikle dürtü sonrasında ise Ego psikolojisi geleneğinden hareketle 60’lı ve 70’li yıllarda Amerika’da Menninger Klinikte ağır kişilik bozukluklarının tedavisindeki çalışmalarda geliştirilmiştir. Özellikle “bölme” savunma mekanizması konseptinin çalışılması vasıtasıyla, Kernberg, ağır kişilik bozukluklarının anlaşılmasındaki esaslara dair önemli katkıyı sağlamıştır. Duygu-durum olarak bütünleşemeyen (integre olamayan) ya da mesafelandirilemeyen nesne- ve kendilik/benlik temsilleri, hastanın kendini koruması amacıyla, ya aşırı idealleştirilir ya da değersizleştirilir ve hasta bu idealizasyon ya da değersizliği ya kendi benliğine ya da diğer kişilere yükler. Bu durum, kişilik bozukluğu olan hastalardaki klinik göze batan çok sayıda semptomu da açıklayıcıdır (örn. duygusal ve kişilerarası ilişkilerdeki süreksizlik).

    Buradaki çıkış noktası, hastanın, şimdi ve burada sürdürmekte olduğu ve geçmişten gelen patolojik, içselleştirilmiş ilişkilerini bilinç-dışı tekrar ettirdiği düşüncesidir. Hastanın kişiliğinde nesne ilişkileri bağlamında bu bilinç-dışı çatışmalar demirlemiş durumdadır. Bu nesne ilişkileri sırf bugünü etkilemekle kalmamakta yanı sıra hasta tarafından yaşanan gerçekliğe de kendini dayatmaktadır (ilişkileri tekrarlama zorlantısı). Sağlıklı ve nevrotik kişilerde içselleştirilmiş nesne ilişkileri belirli bir süreğenlik göstermekle ve genellikle hem olumlu hem de olumsuz yönlerini içermekle birlikte (kısmi nesne ilişkileri), hastanın nesne temsilleri ve kendilik temsilleri merkezinde bir bölme olgusu durmaktadır. Bu hastaların terapilerindeki zorluk, kısmi nesne ilişkileri formunda bir uçtan diğer uca hızlıca meydana gelen değişimlerdir ve bunlar genellikle hasta tarafından algılanmamaktadır.

    AOP’nin Temel Bileşenleri

    Terapötik Giriş ‘Kanalları’

    Terapiste, hastaya entellektüel ve empatik bir şekilde ulaşmaya imkan veren üç giriş stili vardır ve bunlar kanallar olarak adlandırılmıştır. Bu kanalları gerçekten açabilmek için, açık, önyargısız ve kabul edici bir duruş/tavır gereklidir ve bu tavır, klasik bir ‘serbestçe gezinen dikkat’ e yakındır. Kanallar:

    1. Sözel İletişim (hasta ne anlatıyor?, çağrışımlar, rüyalar vs)

    2. Hastanın eylemleri ve duygulanımları (nasıl anlatıyor? mimikler vs.)

    3. Terapistin karşı aktarım duyguları (hasta bende hangi duyguları uyandırıyor?)

    Özellikle henüz ayaktan tedaviye uygun ama ağır rahatsız borderline hastalarda tek başına sözel iletişim (kanal 1) sıklıkla yeterli değildir, çünkü merkezi materyal bölünmüş olabilir ve bu yüzden bilinç yakınındaki kanal ortaya çıkmayabilir.

    Bazı borderline hastaların aşırı açıklığı da bir paradoks olarak direnç anlamına gelebilir ve güvene dayalı mahremiyete dönük bir eksikliği işaret edebilir.

    Amaçlar

    Hastanın aktarıma dayalı yorumları kendi içsel sistemine entegre edebilmesi ve bölme vasıtasıyla kaygı deneyimlerinden nasıl kaçınmaya çabaladığının, kendisineş terapi süreci içinde gösterilebilmesi için birbiri üzerine inşa edilen dört merkezi amaç tanımlanmıştır. Bu amaçlar, tüm terapi boyunca “içsel kement” olarak eşlik ederler.

    Amaç 1: Başat Nesne İlişkilerinin Tanımlanması

    Hasta ve terapisti arasında aktarım ilişkisinde ortaya çıkan başat (primitif kısmi) nesne ilişkileri davranış örneklerini metaforik olarak yorumlamak ve hastaya göstermek.

    İlk Adım: Öğrenmek ve Dağınıklığı Tolere Etmek

    Borderline bir hastayla çalışan terapist, sıklıkla terapinin başlangıcında, borderline hasta tarafından ruhsal ve zihinsel bir dağınıklıga (konfüzyon) sürüklenebileceğini öğrenmiş olmalıdır. Hasta, terapiye, yardım almak amacıyla geldiği halde, bu terapi sanki kendisine düşman bir durum, bir tehditmiş gibi ya da başı sonu belli olmayan, dağınık ve kendisine faydası dokunmayacak bir süreçmiş gibi davranış motifleri yaşatır terapiste. Terapist, bu dağınıklığı tolere edebilecek deneyimi kazanmış olmalıdır, çünkü bu motifler bir dolu bilgi içermektedir ve terapist, hastanın olumsuz duygulanımlarını göğüsleyebilmelidir.

    İkinci Adım: Başat Nesne İlişkilerinin Teşhis Edilmesi

    Her zaman için, hastanın, sadece dolaylı yoldan gözlenebilir olan iç dünyasının temsillerine yaklaşabilmenin elverişli yolu oynadığı çeşitli rolleri yakalamak ve kavramaktır. Terapist zamanla hastanın oynadığı bir dizi tipik rolü bir sıra ya da düzen içinde tespit edebilir ve bunları kendisi için adlandırarak sıfatlarla tanımlayabilir hale gelmelidir. Bu rollerin ortaya çıkışını daha iyi bir şekilde anlayabilmek için terapistin, hastanın kendilerinden korktuğu ya da kaygılandığı duygulara, arzulara ve yaşamındaki konulara dair bilgiye ihtiyaç duyar. Terapist, hastayla bağlantılı duran içsel durumlara dikkatini yönelterek gözlemini genişletir. Buna örnek, hastaya yabancı gibi duran duygu-durumları ya da yoğun duygu-durumları, bir rolü üstlenmek ya da terk etmek üzere kendini dayatan ihtiyaçlar veya fantezilerin ortaya çıkışıdır. Bunlarla başat nesne ilişkileri giderek daha açık ya da görünür hale gelir. Burada önemli olan hastayla uzlaşma sağlanılabilecek alanlara dikkat etmektir.

    Üçüncü Adım: Rollerin Adlandırılması

    Roller yeterince netleştiğinde terapist, bu rolleri ifade edici ve ilişkiyi zenginleştirici bir şekilde adlandırmalıdır. Burada anlamlı olan terapistin doğru anı beklemesidir ki, hastanın o rolle ilgili fırtınalı duygu durumunun azaldığı ya da yumuşadığı an olmalıdır bu, hasta o role dair bir mesafe kazanabilsin. Terapist bu adlandırmayı genel geçer bir tarzda değil de aksine hastaya özgü bireysel farkları temel alarak açıklamalıdır. Örneğin hastanın o role dair inançlarının ve kabullerinin ortaya çıkışını açıklayarak yapabilir bunu. Yaklaşım biçimi olarak hastanın duygusunu ve o rolün oluşumundaki kendilik ve nesne temsillerini birbiriyle bağlantılandırabilir. Bazen bu yolla hasta ve terapist bu rollerin metaforik adlandırılması vasıtasıyla giderek yakın ve ortak bir terapi dili de bulabilirler. Burada önemli olan terapistin hastaya kesin bir gerçekliği değil, bir hipotez iletiyor olmasıdır. Bu hastaya böyle de açıklanmalıdır. Bu hipotez yanlışsa ya da uymuyorsa da, hastaya karşı bu gayet kabul edici şekilde “evet haklısınız” denmelidir.

    Dördüncü Adım: Hastanın Tepkilerine Dikkat Etmek

    Hastaya gösterilen bu etkin rol çiftlerinin hasta tarafından kabulü ya da reddinden bağımsız olarak, o andan sonra, hastada hangi çağrışımların açığa çıkmaya başladığına ya da terapistle olan etkileşimindeki değişimlere odaklanmak bir sonraki önemli adımdır. Hastanın önceden beri getirdiği başat nesne ilişkilerinin nokta atışı tanımlanması, ya o rollerin daha da güçlenmesine ya da keskin bir dönüşle onlara mesafe kazanılmasına yol açar ki, terapist bunu görür. Bunun hastaya derinlikli bir şekilde yansıtılmasıyla hasta duygu durumunun doğru bir şekilde fark edildiğini ve tanımlandığını hisseder ve bu, hastayı, bu davranış kulvarında yeni örneklerin çağrışımına götürür. Nokta atışı isabetli adlandırma, şimdiye kadar dile getirilmemiş yeni terapi konularının ya da çağrışımların terapiye getirilmesini de mümkün hale getirir. Böylelikle ilerleyen terapi saatlerinde tümden yeni ve başka nesne ilişkilerinin de hatırlanmasına zemin hazırlanır.

    Amaç 2: Hastanın Rol Değişimlerinin Gözlenmesi ve Yorumu

    Hastanın kendine ya da terapistine ilişkin bilinç-dışı ve sarsıntılı kendilik ve nesne temsilleri teşhis edilmeli ve analiz edilmelidir: Terapistin, rol çiftlerini tanımlaması. Örneğin Kurban-Fail rolü. Bu rol çiftleri sıklıkla hastanın rol değişiminde aktif halde duran kendilik ve nesne ikiliğidir ki, bu roller hem kendilikte hem de nesnede yansıtma ve yutma süreçleri vasıtasıyla yer değiştirirler. Terapistte aniden ortaya çıkıveren bir duygunun (“bağlantıyı kaçırdım” ya da “artık bu hastayı anlayamıyorum”) arkasında genellikle böyle bir rol değişimi bulunur.

    Amaç 3: Savunulan Nesne İlişkileri İkilikleri Arasındaki Bağlantının Gözlenmesi ve Yorumlanması

    Terapinin ilerleyen zamanlarında, Kendilik-Nesne ikiliğinin öylelikle sadece tamamen bağımsız, bölünmüş, parçalı bileşenler olarak iç ruhsal sisteminde var olmadığı; aksine başka bilinç-dışı ikiliklerle bağlantılı olarak varlığını sürdürdüğü daha açık hale gelir hastaya. Terapi içinde daha açık hale gelen bu ikilikler, dürtü kuramı penceresinden bakarak ifade edersek, libidinöz ve agresif yüklemeler etrafında dönen intrapsişik çatışmaların farklı kutupları olarak yorumlanabilir. Sistem ve buna bağlı olarak oluşan Çatışmalar, nevrotik hastalardan farklı olarak, instabildir (süreksizdir). Bir ikilik ve ona bağlı olan duygu ve dürtü onun tam karşıtı olan, savunucu başka bir ikilik ve bu ikiliğe uygun duygu ve dürtüyle bağlantılıdır. Böylelikle her iki ikilik birden ve aniden kesilip yer değiştirerek oraya çıkabilir.

    Amaç 4: Bölünmüş Kısmi Nesnelerin Bütünleşmesi

    Kendisi ve kendisi için anlamlı olan diğerlerine dair dissosiyatif olumlu ve olumsuz bakış açılarının bütünleşmesi, terapi sürecinde, bu birbirine karşıt yanların sürekli olarak kimliklendirilmesi/teşhis edilmesi vasıtasıyla ŞİMDİ ve BURADA’da gerçekleşir. Terapist, kendilik ve nesne temsillerinin birbirine karşıt çiftlerini bir araya getirir (sıklıkla kendisine yük olan bir “kötü” ve idealize ettiği bir “iyi”yi). Bunun için önce aylar, sonra haftalar ya da sadece günler gereklidir. Hasta nihayetinde kendiliğin bu birbirinden ayrık yanlarını görür ve bölme’sinin köken ve nedenlerini anlat. Yanısıra kendisi ve diğerlerine dair bütünleşmiş bir konsept inşa eder.

  • Ağır Depresyonun Psikodinamiği ve Terapötik Sonuçları Üzerine

    Ağır Depresyonun Psikodinamiği ve Terapötik Sonuçları Üzerine

    Depresif hastaların gözlemlenmesinden hareketle, depresyonun mevcut psikanalitik konseptini inceleyeceğiz bu çalışmada. Depresyon, bireysel, psişik bir yatkınlığı öngörür ve nesne ilişkileri vasıtasıyla kendisini ifşa eder. Büyük olasılıkla organik temelleri de olan , psişik işlevlerin engellenmesi/ durdurulması/ yavaşlatılmasıdır ve psişik bir çatışmayla da tetiklenir. Bu yavaşlama, psişik işlevlerin regresif düzeye çekilmesiyle etkisini gösterir. Hastane gözlemleri, her bir depresyon türü için psişik süreçlerin daha az engellenerek devam edebilmesini ve depresyondaki acının hafiflemesini ya da tamamen ortadan kalkmasını sağlatan belli bir regresif işlev düzeyinin olduğunu bize göstermektedir. Genelde bir ilişki çatışmasıyla tetiklenen depresyonda, depresif kişi, narsisistik destekten de mahrum kalmaktadır. Bu sonucu nasıl anlamamız gerektiğini,gelişim psikolojisindeki yeni kuramsal gelişmeler ve bağlanma araştırmaları da incelemeye devam etmektedir.

    Depresyonda Nesne İlişkileri

    Freud, iki temel semptomu depresyonun temeline koymuştur: egosantrik davranış biçimleri ve kendinden şikayetçi olma/ kendini değersizleştirme. Depresifler şikayetlerini öyle bir dile getirirler ki, terapistler kendilerini çaresiz hissederler. Hatta, hastanın acısını azaltmak için önerilerde bulunmak zorunda hissederler. Depresyon hali devam ettikçe, depresifin tüm bu önerilere yanıtı, hiçbir şeyin işe yaramadığıdır. Kendini değersizleştirme, hastanın, Nesne’yi değersizleştirmesiyle bağlantılıdır. Bu durumda Freud’u izlersek, şikayet etme ile kendinden şikayetçi olma hali birbiriyle bağlantılıdır.

    Nesnenin değersizleştirilmesi, hastanın bu eylemden kaçınmasını sağlatmaz; bilakis dış dünya ile ilişkisinin devamı için olanak sağlar. Hem ben-odaklı olmak hem de şikayetçi olmak, depresifin, kişilerle ilişki içinde kalmasına yarar. Kendisiyle ilgilenebilecek olan insanlarla, bu mekanizma sayesinde yakınlık arar, kendisini ne kadar kötü hissettiğini onlara anlatır ve daha sonra da ne yapması gerektiğini sorar. Görünüşte, nesneye pozitif yükleme yapmaktan vazgeçmiştir ve uç durumlarda (ağır depresyon) (kendisine iyi gelen ya da değer verdiği) dış dünyayla ilişkisini tamamen kesmiştir. Böyle görünmekle birlikte, aslında dış dünyayla ilişkilerini tamamen sonlandırmamıştır. O halde bir depresif bizden ne istemektedir?

    Freud, bu soruya, bizi kendisine hayran bırakacak bir açıklama getirmiştir. Şöyle ki, “Libido, egoya (ben’e) gerilemiştir ve nesne libidosu narsisistik libidoya dönüşmüştür”. Bu bakış bize egosantrik davranış örüntüsünü açıklamaktadır. (Burada) depresyonun tetikleyicisi nesne yitimine dair bir tehdittir. Bu bağlamdaki regresif yönelim, nesneyle narsisistik özdeşimdir ki, Freud bunu ben/ego tarafından kapsanması gereken alana (yani ben’e) bu özdeşim nesnesinin gölgesinin düşmesi metaforuyla resmetmiştir. Tehdit halinde olan ya da gerçekleşen nesne yitimi, ego/ben yitimine dönüştürülerek savunulur. Nesneye karşı olan serzeniş, egoya/ben’e karşı serzenişle yer değiştirir. Ben’e/egoya karşı Üst-benin saldırısıyla/müdahalesiyle oluşan depresyonu böyle açıklar Freud ve depresyonu içsel bir süreç çerçevesine oturtarak etkileşimsel (interaksiyonel) boyutunu araştırmaya devam etmez. Böylelikle de depresif bir insanın çevresinden ne istediği sorusunu açık/eksik bırakır.

    Freud sonrası depresyonla ilgilenen bir çok psikanalist de depresyona Freud gibi yaklaşmışlardır (Rado, Fenichel, Cohen, Arieti, Blatt). Jacobson (1971) depresyonun etkileşimsel boyutunu araştıran çok az analistten bir tanesidir. Freud’un kuramını bir adım ileri götürmüştür. Depresyonun ağırlaşmasında, depresif’in, kendi üst-ben’ini yakınlarına projekte ettiğini ve böylelikle o ruhsal dramını yeniden bir nesne ilişkisi dramı olarak taze tuttuğunu ileri sürmüştür. Bu savı destekleyecek empirik gözlemler de mevcuttur gerçekten. DEPRESYON, DEVAMLILIĞINI SAĞLAYABİLMEK İÇİN BİR İLİŞKİ PARTNERİNE İHTİYAÇ DUYAR. Depresif bir hasta geçici olarak yakınlarından ve arkadaşlarından ayrıldığında iyileşme göstermektedir (Matakas ve ark. 1999).

    Çalışmada, psikiyatri servisinde yatmakta olan (psikotik ve psikotik olmayan semptomlarla giden, mono ve bipolar) ağır depresif tanı almış hastalar, (rastgele seçilerek) iki gruba bölünüyorlar. Deney grubu 1 ila 4 hafta arası yakınlarıyla hiçbir şekilde ilişki kurmuyorlar; kontrol grubu ise bu konuda serbest bırakılıyor. Aynı şekilde tedavi olanaklarından yararlanıyorlar her iki grup da. Deney grubu, kontrol grubuna oranla 2 hafta içerisinde daha fazla iyileşme geri bildirimi veriyorlar (self-report). O halde depresyonun sadece spesifik bir ilişki üzerinden tetiklenmediğini; aynı zamanda spesifik bir ilişki ile de varlığını sürdürdüğünü kabul edebiliriz. Böylece, depresyon araştırmalarının bir dogması daha sallanmış oldu. Şöyle ki, “depresyonu tetikleyen bir yitimdir”.

    Nesne Yitimi Depresif Yapar Mı?

    Freud, “Trauer und Melancholie” adlı çalışmasında, hem yasta hem de depresyonda, nesnenin libidinöz yüklenmesinden vazgeçildiğini, çünkü nesnenin ya yitirildiğini ya da yitirilme tehdidiyle karşı karşıya olduğunu açıklamıştır. Daha sonra çoğunluk psikanalist yazarlar da bunu kabul etmişlerdir. Önem atfedilen kişilerin yitirilmesinin depresyonla bağlantısı tartışılmıştır hep. Bowlby (1980), annenin erken yaşta/zamanda yitirilmesinin sonraki yaşlarda ağır depresyona yatkınlığı kolaylaştırdığını Kasuistik de detaylıca tanımlamıştır. Brown ve Harris’in de (1978) bu konuda epidemiolojik çalışmaları vardır.

    Erken dönem bir yitimin depresyona yatkınlığı arttırması olgusu/saptaması, güncel bir yitimin depresyonu tetikleyeceği sonucunu zorunlu kılmaz, çünkü depresyon ancak bir ilişki içinde mevcudiyet bulur ve nesne yitimi “ilişkiye” göre daha az öncelikli bir koşuldur. Gerçi Brown ve Harris, erken dönem anne yitiminin başka biyografik yaşantılara göre ileriki yaşlarda ortaya çıkabilecek depresyonu tetiklemede önceliği olduğunu saptamışlardır. Ancak çocuk doğurmak ve sonra doğum sonrası depresyonu burada anmak gerekir ki, burada bir nesne yitimi söz konusu değildir (O’Hara, 1995). Evli kadınlar, yalnız yaşayan ve güncel bir ilişkisi olmayan kadınlara göre daha fazla kronik depresyondadırlar (Keller ve ark., 1981, 1984). Depresyon kendini sıklıkla bir partner ilişkisinde ifşa etmektedir (Keitner ve ark., 1990; Goldstein ve ark., 1996). Son olarak, ergenlik dönemini ebeveynlerinden özerkleşemeyerek geçiren ergenlerde daha fazla depresyon görülmektedir (Bemporad, 1978).

    Depresyonun Savunma Mekanizması ve Saldırganlık

    Depresif kişi, depresyonun devamlılığını sağlatacak etkileşim partneriyle yakınlık arar. Analist, burdan yola çıkarak, depresyonun bir savunma olduğu yorumuna meyillidir. Kural şudur: hasta, bir yandan, nevrotik semptomlarından kurtulmak istemektedir; öte yandan da semptomlarının varlığını devam ettirmektedir. Ağır olmayan depresyonların tetikleyicisi genellikle bir ilişki çatışmasıdır ve çatışma depresyon vasıtasıyla savuşturulmaktadır. Örneğin bir ev kadını kocasının kendisini aşağılaması gerçeğiyle yüzleşmemek için depresif olur; loğusalık depresyonu, annenin çocuğuna olan kıskançlığını örtmek için açığa çıkar veya bazı insanlar aşık olduklarında depresif olurlar, çünkü bağlanmaktan ve bu bağlanmanın kendilerini bağımlı hale getireceğinden kaygı duyarlar.

    Bu birkaç örnek depresyonun çeşitli yaşam olaylarıyla tetiklenebildiğini bize gösterebilir. Değersizleştirme, kıskançlık/haset veya bağlanmaktan duyulan korkunun yol açtığı tetikleyici çatışmalar savunulmak durumundadır. Depresyonla birlikte, partnerlerden biri, diğer partnerin kendine acıması için onu harekete geçirmek isteyebilir; loğusa kadın, annesini, kendisine annelik yapmak üzere etkilemek isteyebilir ya da aşık biri, bağlanma korkusunu alt etmek için aşk objesini kendinden uzaklaştırabilir. Kural şudur: ÇATIŞMA ORTADAN KALKTIĞINDA DEPRESYON DA ORTADAN KALKAR. Freud, nesne’ye dair saldırganlık dürtülerinin savunulmasının/-ne direnç gösterilmesinin, depresyondayken, öncelikli olduğu fikrindeydi. Nesne’yle ambivalent (ikircikli) bir ilişki ve o’nu kaybetmeye dair algısal bir tehdit, saldırganlık dürtüsünü tetikler; ancak nesne’yi kaybetmemek için de bu dürtü ben’ e karşı döndürülür/yönlendirilir. Milrod (1988) bunu “ ben’in saldırganlıkla yüklenimi” olarak adlandırır. Ben’in, saldırgan dürtüler tarafından ne kadar yüklenildiği, depresyonun şiddetini de belirler (Hayhurst ve ark., 1997).

    Ancak, Cohen ve ark. (1954), 12 ağır depresif insanın biyografilerini incelediği araştırmalarında, bilinçli ya da bilinç-dışı yüksek düzey saldırgan dürtülere rastlamamışlardır. Daha da ötesi, eğer depresyon nesneye karşı olan saldırganlık dürtülerinin savunulması ise, o zaman buna dair (hastaya verilen) uygun yorumların temayül olarak depresyonu azaltması gerekir. Gerçekte durum böyle değil ama. Bemporad (1978) şöyle demektedir: “Onlarca yıldır, terapistler, depresif hastalarını, öfkelerini dile getirmeye ya da içselleştirdikleri resimden ayrıştırmaya çaba harcamaktadırlar başarısız şekilde” (s. 44). Mentzos da (1995, s. 63), “depresyonun derinliği, hastayla, depresyonunun agresif dürtü katmanı konuşulması denendiğinde hastanın depresyonu da derinleşmektedir” uyarısında bulunmuştur. Sıklıkla, saldırganlık dürtüsü ve depresyon arasında, evet, bir bağ olduğu gerçektir. Bu dolayımsız olarak da gözlenebilir. Öfke ve saldırganlık dürtüsü, klinik deneyimlerden edindiğimiz kadarıyla, bizi depresyondan koruyabilir. Ama bunun bizi, otomatik olarak depresyonun, saldırganlık dürtüsünün savunulması anlayışına götürmesi de gerekmiyor. Bunun yerine, daha çok, şöyle bakabiliriz: öfke ve saldırganlık, bizi depresif yapan ve değiştirmek istediğimiz (yaşantıya dair) sağlıklı bir reaksiyondur.

    Depresyonun, hangi düzeyde, egoya dair bir savunma işlevi olduğunu saptamak da çok zordur. Hastaları, geçici bir süre ait olduğu yakınlarından ayırdığımızda, iyileştiklerini; yeniden bir araya geldiklerinde ise yine kötüleştiklerini deneyimlerimizle gördük. Depresyonun bir savunma olduğu ve bu savunmaya tutunmanın da bir direnç olduğunu kabul edersek eğer, o zaman, zaten aşılmış olan bu direncin, devamında nasıl etkide bulunabileceğini de sormak durumunda kalırız. Buradaki çıkmaz/açmaz, depresyonu bir savunma olarak görmektir (örn. bir ilişki çatışmasına dair). Nihayetinde şunu söyleyebiliriz: Depresyon genellikle saldırganlık dürtüsünün savunulması değildir.

    DEPRESYONDA PSİŞİK KETLENME

    (yaşamsal) Motivasyonun azalması, isteksizlik, fantezilerde azalma, düşen libido ve saldırganlık (aggressivitaet), bedensel güçsüzlük (halsizlik), hormon düzeyinde değişmeler, terleme/kiloda değişmeler gibi vegetatif semptomlarla betimlenen depresyon, depresifin öznel algılamaları ve nesnel bedensel işlev yetersizliklerine denk düşer. Çaresizlik duygusu, tek başına, depresyonu tanımlayamaz. Değersizlik duygusu ve (kendinden) şikayet etme ile eşleşen psikolojik yaşantılara, bedensel işlevlerde bozulma/azalma gibi semptomlar eşlik etmezse o zaman tek başına buna depresyon diyemeyiz. Ancak bebeklerin anaklitik depresyonu gerçek bir depresyondur, çünkü bu onlarda yaşamsallığın (vitalitaet) azalmasıyla bağlantılıdır.

    Depresif ketlenme/engellenme dediğimiz şey, aslında regresyondur. Olgun Ego (ben) işlevlerinin terkedilmesi. Depresif ketlenme kavramı, yapmak isteyen ama yapamayan ruhsal bir durumu betimlemektedir. Regresyon, aslında hala işlemekte olan ancak azalmış olan ruhsal işlevlilik düzeyini tanımlar. Bu fark önemlidir.

    O halde depresyonun dört anı şöyle sıralanabilir: (1) tetikleyici çatışma, (2) organik/bedensel ketlenme/engellenme, (3) ruhsal acı ve (4) psişik regresyon. Ketlenmeyi destekleyen regresif düzleme uyum sağlama fırsatına sahip olursa ya da orada tutulursa, yani gerçekteki potansiyeline uygun yapabileceklerini yapmaya zorlanmazsa, depresifin depresyonu biter ya da azalır. Aynen kırılmış bir ayak gibi. Kırık ayak koşmaya zorlanırsa acır, ama uzanır dinlenirse ayak yine kırıktır ama acımaz en azından. Özetle depresyonun acısı ve regresif süreç birbirine göbek bağıyla bağlıdır. Bu açıdan, depresyonun şiddeti (derinliği), ketlenmenin/engellenmenin yoğunluğu ve hala bir işlevselliğin mümkün olduğu regresyonun düzeyi dolaysız olarak birbirleriyle ilişkilidir. Psişik işlevliliğin sıfırlandığı bir depresif ketlenme yalnızca uç durumlarda mümkündür.

  • Çocuklarda nörolojik gelişim

    ÇOCUKLARDA NÖROLOJİK GELİŞİM
    1. Ay
    Oturur durumdayken başını arasıra dik tutar. Yüzükoyun yatırıldığında başını kaldırabilir. Seslere tepki gösterir.
    2. Ay
    Oturtulunca başını dik tutabilir. Yüzükoyun yatırılınca hem başını hem de omuzlarını kaldırabilir. Hareket eden cisimleri gözleriyle izleyebilir. Annesinin kendisiyle konuşmasına gülümser ve ses çıkararak yanıt verir.
    3. Ay
    Yüzükoyun yatırıldığında kollarına dayanarak doğrulabilir. Hareket eden cisimleri başını çevirerek izler. Eline verilen çıngırakla oynayabilir, ancak düşürürse alamaz. “A-gu” sesleri çıkarabilir.
    4. Ay
    Elleriyle oynar. Elleriyle nesnelere uzanır, ancak yakalayamaz. Eline verilen kalemi tutabilir. Çağrılınca dönüp sesin geldiği yöne bakar. Kahkaha ile güler.
    5. Ay
    Yattığı yerde yuvarlanıp ters döner, oturtulurken sağa sola sallanır. Eliyle uzandığı nesneleri yakalar. Ayağını ağzına götürebilir. Aynada kendisini görünce güler, sevinir.
    6. Ay Destekle oturabilir. Eline verilen kaşıkla masaya vurur. Sevdiği ve sevmediği yiyeceklere tepki gösterir. Yabancıları ayırt edebilir. “Cee !” yaparak oynar.
    7. Ay
    İki elinde de birer nesne tutabilir. Nesneleri bir elinden diğerine aktarabilir. Verilen herşeyi ağzına götürür. Kendi kendine bisküvi yiyebilir. Aynadaki görüntüsünü tutmak ister.
    8. Ay
    Kısa bir süre desteksiz oturabilir. Eşyaları yere atarak oynar. İki heceli sözcükler söyleyebilir.
    9. Ay
    Uzun süre yalnız başına oturabilir. Bir yere tutnarak ayakta durabilir. Baş parmak ve işaret parmağı arasında küçük bir nesneyi tutabilir. “Anne, baba” gibi iki sözcük söyleyebilir.
    10. Ay
    Yatarken kendi kendine oturur duruma geçebilir. Yardımsız ayağa kalkabilir. El çırpar el sallar. Giyidirilirken yardımcı olur. Bardaktan su içebilir. İşittiği sözleri yinelemeye çalışır.
    11. Ay
    Çeşitli nesneleri kaplar içine koyabilir. Basit emirleri anlamaya başlar.
    12. Ay
    Elinden tutulunca yürüyebilir. Çevresindekileri güldüren davranışlarını tekrarlar. Kitaplardaki resimlere ilgi gösterir. İstenince öper.
    13. Ay
    Kalemle çizgi çizebilir. Bir elinde iki ayrı nesne tutabilir.
    15. Ay
    Yardımsız yürüyebilir. Elinden tutulduğunda merdiven çıkabilir. İki küpü üst üste koyabilir. Ayakkabılarını çıkarabilir. 6-7 sözcük söyleyebilir.
    18. Ay
    Sendeleyerek koşar. Kendi kendine sandalyeye çıkarak oturabilir. Üç küpü üst üste koyabilir. Kaşık kullanabilir. Bir kitabın sayfalarını karıştırabilir. 8-10 sözcük söyleyebilir. Kakasını söylemeye başlar.
    21. Ay
    Kendi kendine merdiven çıkabilir, elinden tutulduğunda inebilir. 5-6 küpü üst üste koyabilir. Bedeninin çeşitli parçalarını göstebilir. İki sözcüklü tümceler kurabilir.
    2 Yaş
    Kendi kendine merdiven inebilir. Topu atabilir, tekme vurabilir. 7-8 küpü üst üste koyabilir. Çorap ve ayakkabılarını giyebilir. Çişini haber vermeye başlar.
    2,5 Yaş
    Ayaklarını birer birer kullanarak merdiven inip çıkabilir. 9 küp üst üste koyar. Kapalı şekil çizer.
    3 Yaş
    Üç tekerlekli bisiklete biner. Daire şeklini kopya eder. Yaşını ve cinsini bilir.
    5 Yaş
    Sek sek oynar. Üçgen çizer, dört renk bilir. Ona kadar sayar. Giyinip soyunur. Çoğul ifadeler kullanabilir. 6 kısımlı adam çizer.