Etiket: Neden

  • Ayrılığın Gözyaşları

    Ayrılığın Gözyaşları

    Genç kadın gözyaşlarına boğulmuştu. İçindeki tarifsiz sancıyı anlatmaya yetecek kelimeler yoktu adeta. Hıçkırıkları nefesini kesiyordu zaten. Yine de boğulduğu hıçkırıklar arasında çıkarmaya çalıştığı birkaç yarım yamalak cümle pekiştiriyordu acısını. Hıçkırdıkça anlatmaya çalışıyor, anlatmaya çalıştıkça daha çok ağlıyordu. “ Neden, neden bunları ben yaşadım ki, içimi yakıyor onsuzluk” gibi birkaç cümleydi anlaşılan söylediklerine dair. Yanağından süzülen gözyaşları içine akıyordu, içindekileri kusuyordu o yaşlarla.

    Biraz sakinleştikten sonra cümleleri daha anlaşılır hale gelmişti. Terk edilişini, önemsenmeyişini, değersizliğini anlatıyordu bir bir. Hakaretlerle, bir hiç gibi gördüğü amansız muameleyle nasıl hala onu istediğine, onu bırakıp gideni daha saniyesinde nasıl bu kadar özlediğine inanamıyordu. Anlamsızdı duyguları ama yaşıyordu. Küçük düşüşü canını yakıyor ama bu yalnızlığının, terk edilişinin her şeyi küle çevirircesine yakmasından daha fazla olamazdı. Tüm vücudu yara bere içinde kanıyordu sanki ve kanı bitmişçesine soluk bir benizle duygularını anlamlandırmaya çalışıyordu. “Neden?” Neden sevmeyi bu kadar ağır ödüyordu ki? Kendinden verdikçe sevileceğini zannedip tükendiğini hissediyor fakat bununla yüzleşemiyordu. Bu gerçekle yüzleşmek iyice yitirecekti kendine olan saygısını. Tek çıkış yolu buluyordu bu yangını hafifletmeye, o da gideni suçlamaktı…

    Yukarıda genç bir kadının bir ayrılık sonrası hissettikleri anlatılmıştır. Kadın ya da erkek fark etmez, bir insan neden bu kadar yoğun yaşar terk edilişi? Bu yazılanlarda kendinizi bulduğunuz bazı durumlar olabilir. Ayrılıklar, kayıplar her insanı üzer ve depresif bir ruh durumuna sokabilir. Fakat ayrılığa verilen tepkiler bir çan eğrisinin uç noktalarında ise bizi düşündürmelidir. Terk edilme ihtimalinde bile çılgınca çabalar gösteren, kendini yok sayan, kontrolsüz davranışlarla terk durumunun önüne geçmeye çalışan bir insan çan eğrisinin bir ucunda değerlendirilir. Bu yazıda bahsetmek istediğim tam da bu uçtaki kişiler.

    Peki, neden terke dair hissedilen bu yoğun korku ve bunu engellemek için yapılan çılgın çabalar? Hayatının hangi bölümünde olursa olsun bu yoğun, uç duyguları yaşayan bir insan için yapılması gereken erken dönemlerin incelenmesidir. Yeni yürümeye başlayan çocuk için ilk adımları kendi için yaptığı ve birey olmasına hizmet eden şeydir. Ama çocuk bunu ilk defa deneyimlediği için kendi başına yapması mümkün değildir. Yürüme, genetik olarak yapması gereken bir eylem olup psikolojik açıdan değerlendirdiğimizde anneden (bakıcı sağlayan kişi) ayrılma olarak görülür. Bir iki adım uzaklaşan çocuk adeta bir arabanın benzin alması gibi anneye döner ve yürümeye devam edebilmek için annenin gözlerine bakar ve o hayat enerjisini almak ister. Anne kendi bireysel gelişim durumundan dolayı bilinçdışında çocuğun kendinden uzaklaşmasını tehlike olarak algılar ve çocuğun ihtiyacı olan o hayat enerjisini ister istemez çocuğa veremez. Çocuk ne yapmalıdır? Burada uzaklaşmaya ihtiyacı olan fakat annenin gözlerinden o ışığı alamayan çocuk anneye geri döner. Eğer bir adım daha atarsa anneden hayat enerjisini alamaz ve bu çocuk için psikolojik açıdan ölmek demektir. Ölmek pahasına yürümek, bunu ilk defa deneyimleyen çocuk için zordur. Eğer kendi olursa annesinin onu terk edeceği zihnine oturmuştur bir kere. Bu çocuk büyüyüp kocaman bir insan olduğunda farkında bile olmadığı zihin kelepçesi kendi olmasını engeller, kendi yoktur. 

    Bu yüzdendir bir kişinin ayrılıkta verdiği kontrolsüz tepkiler. Birinin gitmesi ölüm demektir. Nefes alamamak demektir. Yetişkin yaşantısında karşısına çıkan durum ve kişiler anne türevidir. Aslında ilişkilerini o günün koşullarında ve o kişiyle değil, zihninde terk edilme duyguları ile annesiyle yaşar. 

    Herhangi bir ilişkinin kopması bu kişide depresyon, öfke, korku, suçluluk, çaresizlik ve boşluk duygularına yol açar. Bu boşluk duygularına dayanamayan insan kendini uyuşturacak eylemler arar. Kendini başka bir ilişkinin kollarına atmak, cinsellik, uyuşturucu ve aşırı alkol kullanımı, tıkınırcasına yemek yeme, alışveriş yapmak, uyku gibi spektrumun bir ucundan diğer ucuna çeşitli eylemlerle o yok edici duyguların üzerini kapamaya ve kendini iyi hissetmeye çalışır.

    Özet olarak anlatmaya çalıştığım bu kişilik özellikleri, kişinin hayatını zihnindeki kelepçelerle yaşamasına neden olur. Bunu fark etmek atılacak ilk adımdır. İyileşme dediğimiz şey ise kişinin zihnindeki anne ve anne türevlerinin gözlerine bakma ihtiyacı duymadan diğer adımları atabilmektir. Bir ayrılık sonrası yahut kendiniz için yaptığınız bir eylem sonrası gelen yok edici duygulara, uyuşturucu eylemleri yapmadan dayanabildiğimiz kadar dayanmak kişiyi güçlendiren bir şey olacaktır. Yeter ki içinizdeki potansiyelleri fark edin ve hayatı kendi ayaklarınız üzerinde durarak yaşantılamanın keyfine varın. Tüm bunları yapmak burada yazılanlar kadar kolay değildir belki de. Fakat kişinin davranışları ve duyguları üzerine düşünmesi ve sabretmesi bu potansiyelleri yavaş yavaş fark etmesine ve hayata geçirmesine vesile olacaktır. Kendi başınıza yaptığınız eylemler yeterli gelmiyorsa bir uzmana başvurmanız daha nitelikli bir yaşama adım atmanızın önemli bir yoludur. 

  • Varisler sıcak sever

    Varisler sıcak sever

    Sıcakların artmasıyla birlikte varis hastalarım beni tek tek aramaya başladılar. Haklılar tabii sıcak havalarda damarlar genişlediği için varisler daha fazla sıkıntı vermeye başlar.

    Varis tamamen bir damar sorunudur. Kan dolaşımının duraksaması ile damarların deforme olmasıdır. Belirli bir yaştan sonra, özellikle 65 yaşını geçen insanların %75’ inde görülür. Çoğunlukla ayak bileklerinde, bacaklarda, kalçalarda, vajinada ve anüste oluşur.

    Aile büyüklerinde varis varsa, sizin de kalıtımsal olarak yatkın olacağınız bellidir.

    § En başta kalıtım, sonra da uzun sürelerle ayakta sabit durmak veya hareketsizlik varislerin önde gelen nedenleri içinde yer alır.

    § Öte yandan yüksek topuklu ayakkabılar, dar giysiler, fazla miktarda alkol ve fazla baharat tüketimi varisler için uygun zemin hazırlar.

    § Kortizonlu kremlerin uzun süre kullanılması da varislere neden olabilir. Doğum kontrol hapları ve menapoz tedavileri bazen varislere yol açabilirler.

    SICAK ve GÜNEŞ!

    Mevsim yaz olduğu için, bu günkü konumuz sıcakların kaçınılmaz etkisi! Sıcak ne yazık ki damarları genişletir. Bu nedenle yaz boyunca varisler konusunda daha dikkatli olmak gerekir.

    Örneğin;

    § Sıcak su kullanmaktan kaçının. Sıcak su damarların genişlemesine ve sorunların artmasına neden olur.

    § Varisli bacaklara ılık-soğuk su ile şok uygulamak çok yararlıdır. Damarların büzüşmesini ve rahatlamasını sağlar.

    § Sabah ve akşam duşta soğuk suyla varisli bölgeye masaj yapın.

    § Sauna, kaplıca ve SPA merkezlerinden uzak durun.

    Hiçbir varisiniz olmasa bile, sıcaklar kılcal damarları genişletir. Bu durum onların çatlamasına neden olur. Bu durumun nedeni genellikle aşırı güneşlenmedir.

    Özellikle beyaz tenli insanların yüzünde, örümcek ağını andıran kılcal damar çatlamaları belirgin olarak fark edilir.

    VARİSLE YAŞAMAYI ÖĞRENMEK GEREK:

    Varis tedavi dilebilen bir sorundur. Ama bu tedaviler yazın yapılmaz. Öte yandan tüm tedavilere rağmen yeniden varis oluşabilir. Bu konuda genetik yatkınlık çok belirleyicidir. Varisleriniz varsa, veya ailenizde varise yatkınlık olduğunu biliyorsanız, size sorunlarınızı hafifletecek birkaç tavsiyede bulunabilirim:

    § Kilonuz fazlaysa, biraz zayıflamaya çalışın. Vücut ağırlığı azaldıkça, varis sorunu hafifler.

    § Uzun süre ayakta kalmayın ve her fırsatta bacaklarınızı yüksekçe bir yere dayayıp bacak kaslarınızı dinlendirin

    § Asla güneşlenmeyin ama bol bol yüzün.

    § Düzenli yürüyüş veya spor yaparak kan dolaşımına yardımcı olmaya çalışın.

    § Dar, sıkı giysiler, yüksek topuklu ayakkabılar giymeyin.

    § Varis çorabı kullanıyorsanız, ölçüsüne dikkat edin. Gereğinden dar veya bol çoraplar sorunlarınızı arttırabilir.

    § Varis çorabını giymeden önce, bacaklarınızı biraz yükseğe kaldırıp iki-üç dakika dinlenin.

    § Her fırsatta ayaklarınızı uzatın, geceleri yatarken ayaklarınızın altına kalın bir yastık koyun.

    Varislere yol açan koşulları tekrarlamamak önemlidir. Örneğin kilo almak, ayakta durmak, yüksek topuklu ayakkabılar giymek kan dolaşımını yeniden zorlamaya başlarsa, varisler geri gelebilir.

  • Kıllarınız artıyorsa..

    Geçende bir hastam epilasyon için randevu almıştı. Odama gelip derdini anlatmaya başladı. Bacaklarındaki kıllar kalınlaşmıştı, bu yetmezmiş gibi göğsünde de kıllanma başlamıştı. Konuşurken dikkat ettim, hastamın sesi de biraz kalınlaşmış, yüz cildi yağlanmıştı. Siyah noktalar karşıdan bile fark ediliyordu. Dosyasına baktım, iki yıl önce böyle sorunların belirtisi yoktu. Bu arada biraz kilo da almıştı. Rejim yaptığı halde zayıflayamadığını anlattı. Anlaşılıyordu, olay sıradan bir epilasyon sorunu değildi besbelli…

    Biz kalıcı epilasyon talep edenleri sorgusuz sualsiz, plansız programsız tedaviye almayız. Çünkü kıllanma oldukça karmaşık bir sistemin ürünüdür. Örneğin hamilelikte, hormon bozukluklarında ve kortizon tedavileri sırasında veya bazı ilaçların yan etkisiyle vücutta tüylenme artabilir. Bu gibi geçici durumlarda hormonal dengesizliğin tedavi edilmesi, sorunu büyük ölçüde ortadan kaldırabilir ve kalıcı epilasyona gereksinimi azaltabilir. Çünkü ilaçların kesilmesinden sonra her şey normale döner. Ancak uzun süreli kortizon tedavilerinde kıllanma bazen çok rahatsız edici boyutlara varabilir. Böyle durumlarda bir yandan epilasyona devam etmeyi düşünebiliriz.

    Yukarıda bahsettiğim hastamın sorunu “HİRSUTİZM” adı verilen bir hastalıktı. Bu tip kıllanmanın tipik belirtileri; Kıllanmanın yanı sıra cildin yağlanması, sivilcelerde artış, saçlarda azalma, memeden süt gelmesi, kilo alma eğilimidir. İleri safhalarda seste derinleşme, artan kas yapısı, klitorisin büyümesi ve göğüslerin küçülmesi gibi erkeksi belirtiler meydana çıkar. Yüzde, karında ve göğüste kıllar kalınlaşır.

    Bu hastalığın gerçek nedeni tam olarak bilinmiyor. Ancak kadınların %10 u üretken yaşlarında, bu sorunu yaşarlar. En iyi bildiğimiz nedenlerden biri “ polikistik over sendromu (PCOS)”dur. Aşırı kıllanma erkeklik hormonu androjenlerin (genellikle testosteron) artmasına bağlıdır. Bazen ağırlıklı olarak kırmızı et ile beslenme hormon dengesini erkeklik hormonu lehine bozabilir.

    Aşırı kıllanmaya neden olabilen sorunlar:

    ▪ Adet düzensizlikleri

    ▪ Polikistik over sendromu

    ▪ Kıllanma birden bire ve çok hızlı gelişirse TÜMÖR’den kuşku duyulur.

    ▪ Bazı tümörler DHEA veya KORTIZOL salgılayarak kılların artmasına neden olurlar.

    ▪ PROAKTİN düzeyinin yüksek olması

    ▪ DOĞUM KONTROL İLAÇLARI’nın bazıları

    ▪ Bazen HAMİLELİK sırasında kıllanma artabilir.

    ▪ AŞIRI KİLO hormon dengelerini bozarak kıllanmaya neden olabilir

    Genetik faktörler, ırk ve etnik özelliklere bağlı olarak kıllanma değişik özellikler gösterir. Akdeniz’li kadınlarda kıllar daha uzundur. Öte yandan Amerikan yerlileri ve Asya’da yaşayan kadınlarda ve genel olarak sarışınlarda kıllanma daha azdır. Ailenin geçmişi, önceki nesillerin ne kadar kıllı olduğu da belirleyici bir etkendir.

    Tekrar başa dönecek olursam, kılların artması da, azalması da sıradan olaylar değildir. Saç dökülmesi bir yana, kıllarının azalmasından kimse şikayet etmez. Ama kıllar artıp kalınlaşıyorsa, işler değişir. Mutlaka kozmetiğin ötesinde üzerine gidilmesi, bir dizi araştırma yapılması, nedenlerinin bulunup ortaya çıkarılması gerekir.

    Kendinize iyi bakın,

  • Aşırı terlemenin ilacı: botox

    Aşırı terlemenin ilacı: botox

    Botox, aşırı terleme derdinden muzdarip olan birçok insan için etkin bir umut oldu. . Terleme deyip geçmeyin, aşırı terleme ciddi bir sorundur. İnsanların özgüvenlerini kaybetmelerine ve sosyal yaşamdan geri çekilmelerine neden olabilir. İnsanların %2-%3’ü bu dertten yakınır.
    § Terlediğinizi görenler sıkıldığınızı, bir yerinizin ağrıdığını veya bir sorununuz olduğunu düşünür. Terleme bazı görüşmelerde dengeyi bozabilir. Kendinize güveniniz tam olmasına rağmen, alnınızda biriken ter damlacıkları sizi zorlayabilir, yanlış anlaşılmanıza neden olabilir..
    § Veya koltuk altı sürekli ıslak bir insanı düşünün; her türlü deodorantı kullanıyor, gayet güzel kokuyor, vücudu tertemiz ama gömleği, bluzu veya tişörtünde daima kocaman bir ter halkası var! Teri kuruduğu anlarda bile giysisinde tuz lekelerinden bir hale kalır. Veya gömleklerin ütüsü hemen bozulur. Bu nedenle bir türlü ceketini çıkaramaz, giderek daha fazla terler, sıkıntı basar. Böyle insanlar sürekli sentetik giysiler seçmek zorunda kalırlar. Sentetikler terlemeyi bir kat daha arttırırlar, sonuçta her şey içinden çıkılmaz bir hal alır, insan ne giyeceğini, kaç saat tertipli görüneceğini kestiremez olur…
    § Kimisinin de elleri terler. Cepleri, çantası kâğıt mendillerle dolup taşar. Resmi bir görüşmede kimsenin elini sıkmamak için elinden geleni yapar!
    § Ayakların terlemesi ise bir başka derttir. Ayakkabı giyse koku yapar, terlik giyse ayağı kayar, pamuklu çorap ıslanır, likralı çorap koku yapar, ayakların sürekli ıslak olması deride başka sorunlara yol açar v.s.
    NEDEN?
    Bazı insanlarda görülen bu aşırı terlemenin nedeni, sinirlerin ter bezlerine normalin üzerinde uyarı göndermesidir. Bu durum diyabet (şeker) hastaları ile hiper tiroidi (guatr) hastalarında çok sık görülür, kimisinde hiçbir hastalıkla ilişkisi bulunamaz. Menapoz dönemindeki kadınlarda tipiktir, genellikle ateş basması ile birlikte seyreder.
    BOTOX ETKİSİ
    Bu sorunlar hastalığın tedavisine rağmen çözülemiyorsa, Botox uygulanabilir.
    Botox ter bezlerinde salgılamaya neden olan asetikolin’i bloke ederek terlemeyi azaltır. Bu etkisi nedeniyle; avuç içlerinde, koltuk altlarında, topuklarda ve alında, aşırı terleme sorununun tedavisi için güvenle kullanılır..
    TEDAVİSİ MÜMKÜN
    Bölgesel aşırı terlemenin en radikal tedavisi, sorunlu olan ter bezlerinin hassas bir operasyonla çıkarılmasıdır. Ancak oldukça zahmetlidir üstelik de iz kalır. Bu nedenle pek tercih edilmez.
    Diğer bir tedavi yöntemi, özellikle el ve ayaklarda kullanılan İonferez ‘dir. Bu tedaviyi yürütmek için haftada en az iki kez doktora gitmeniz gerekir. Başlangıçta kararlı davransanız da bu tempoya uzun süre katlanmak kolay değildir. Başlayan hastalar genellikle yarım bırakırlar.
    BOTOX, aşırı terlemeye karşı günümüzde kullanılan en etkili ve sorunsuz tedavi yöntemidir. Ter bezlerine ulaşan sinirlerin çalışmasını geçici bir süre için bloke ederek, ter bezlerinin faaliyetini engeller.
    Botox’dan önce, bölgesel terlemeye karşı, alüminyum klorid veya alüminyum hidroksid içeren preparatlar, iontoferez kullanılıyordu ve endoskopik cerrahi yapılıyordu. Bu çözümlerin hiçbirisi fazla yararlı olamıyordu. Cerrahi çözümlerin ise çok fazla yan etkisi vardı.
    Son 10 yılda Botox ile yapılan tedaviler hastalar için bir umut oldu. Ben kendi deneyimlerimde, özellikle koltuk altı ve el ayası terleme şikayeti olan hastalarda, çok iyi sonuçlar aldım, uygulamaya devam ediyorum. Hatta diyebilirim ki, bölgesel terleme şikayeti olan hastalarda en etkili sonuçlar Botox ile alınıyor.

  • Sivilce tedavisi

    Sivilce tedavisi

    Sivilce neden oluşur ?

    Ergenlik sivilcesi adıyla sıkça karşılaştığımız sivilce problemi hastanın cilt yapısından kaynaklanır. Eğer anne veya babada veya yakınlarında sivilce problemi varsa sıkça çocuklarında da bu durum ortaya çıkabilmektedir.

    Cildimiz sürekli yağ bezleri tarafından yağlanmakta ve bu şekilde cildin üstünde koruyucu bir yağ tabakası oluşmaktadır. Bu yağ tabakası sayesinde mikroplardan, kimyasal maddelerden ve soğuk hava veya güneş gibi dış faktörlerden cildimiz korunur. Fakat bazı kişilerde yağ bezleri fazla çalışır ve de aynı zamanda yağ bezi kanallarının uçları tıkanmaya eğilimlidir. Bunun sonucunda şişen ve ucu tıkanan yağ bezi iltihaplanır ve bildiğimiz sivilceye yol açar.

    Yağ bezleri yoğun olarak yüz, sırt bölgesi ve gövde ön yüzünde yerleştiğinden sivilceler de en sık bu bölgelerde görülür.

    Sivilcede yanlışlar

    Pınar yaklaşık 17 yaşlarında sivilce problemi olan bir hastamız. Annesi de gençliğinde sivilce problemi yaşamış ve yüzünde hala izleri fark ediliyor. Pınarın yüzünde de özellikle alın ve yanak bölgesinde yoğun kist şeklinde sivilceler var. Bir kez cildiye uzmanına gitmiş fakat verdiği kremi birkaç kez yüzüne sürmüş sonra sıkılıp bırakmış bir daha da kontrole gitmemiş.

    Pınar birkaç kez eczaneye gidip öneri üzerine bazı kozmetikler almış. Fakat bunlar sivilcesini azaltacağına arttırmış bunun üzerine onları da kullanmamış. Arkadaş tavsiyesi üzerine kükürtlü sabun almış birkaç sabah bununla yüzünü yıkamış yüzü kurumuş, gerilmiş ama sivilceler geçmemiş.

    İltihaplıları patlatmak hobisi haline gelmiş. Fakat bu arada sivilcelere müdahale ettikçe yüzü leke ve izlerle dolmuş.

    Sivilcede doğrular

    Ayşe de 17 yaşında. Onun da Pınar gibi kistik şekilde çıkan sivilceleri var yüzünde hatta onun sırtında da sivilceler bulunmakta.

    Ayşe’nin gittiği dermatolog ona sivilcenin cilt yapısından kaynaklandığını ve sivilce tedavisinin bir süreç olduğunu izah etmiş. Sivilcelerden kurtulmasının 2-3 ay alabileceğini bunun için ilaçları düzenli kullanması ve kontrollerini aksatmaması gerektiğini söylemiş. Ayşe’ye aralıklarla kimyasal peeling yapılmış ve cildine uygun dermokozmetik ürünleri dermatoloğunun tavsiyesiyle kullanmış.

    Bu süreç sonunda cildini daha iyi tanıyan Ayşe yüzüne hangi kozmetiği kullanıp hangisini kullanmaması gerektiğini öğrenmiş. Tedavi sonrası yine doktorunun önerdiği bakım kremleriyle sivilcesiz bir cilde sahip olmuş.

    Sivilce tedavisi kişiseldir

    Sivilce bazen kuru ve karma cilt yapısına sahip kişilerde de görülebilmektedir. Bunun nedeni yağ bezlerinin yapısı ve özellikle hormonların etkisidir. Arkadaş veya eczane tavsiyesi ile alınan bir ilaç yüzünüzü kızartıp ciddi bir şekilde yan etki yapabilir. Dermatologlar sivilce tedavisi konusunda en uzmanlaşmış kişilerdir. Cildinizi bozmadan bir dermatoloji uzmanına başvurmanız büyük önem taşımaktadır.

    Tedavi aşamaları : Önce sivilcelerin tedavisi sonra sivilceli cildin bakımı

    Sadece sivilceleri tedavi etmek sonra muhtemelen cilt yapısı nedeniyle tekrar sivilcelerle karşılaşacak olan hastalarımız için çözüm oluşturmamaktadır. Tedavi sonrası çeşitli kremler önererek cildin yağ dengesini sağlamak büyük önem taşımakta ve çoğu hastamızda düzenli bakım kremlerinin kullanılması A vitamini türevleri gibi ilaçlara gerek kalmadan sivilce problemini çözmektedir.

    Sivilce tedavileri :

    · Antibiyotik içeren haplar : İltihaplı sivilceleri tedavi eder ve uzun süre kullanıldıklarında çıkmalarını engeller. Yan etkileri arasında mide ve bağırsak şikayetleri vardır. Eğer mide sorununuz varsa sivilce için antibiyotik yazan doktorunuzu mutlaka uyarınız. Bu ilaçların siyah nokta ve beyaz sivilcelerin üzerine bir etkisi yoktur. Sıklıkla kendi başlarına kullanılmaz başka kremler ile beraber verilirler.

    · Soyucu, kurutucu kremler : Antibiyotik kremlerle kombine edildiklerinde optimum sivilce tedavisini sağlarlar. Hem izlerin daha hızlı kaybolmasına neden olur hem de yağ bezlerindeki tıkaçları temizleyip siyah nokta ile yeni sivilcelerin oluşmasını engellerler. Yan etkileri kuruma ve hafif soyulmadır. Dermatoloğunuzun önereceği nemlendiricilerle bu durum çözülebilir. Bu etkileri nedeniyle sıklıkla akşam kullanılırlar. Şiddetli kaşıntı ve kızarma ile ciddi kabuklanma durumlarında ilaç bırakılmalı ve dermatolog ile görüşülmelidir.

    · Antibiyotikli krem ve jeller : Soyucu kremlerin cilt tipi nedeniyle kullanılamayacağı durumlarda ve soyucu ile kurutucu kremlerle beraber kullanılırlar. Yan etkileri nadiren allerji geliştirmeleridir. Tetrasiklin içerenler sürüldükten sonra güneşlenilmemeli ve uzun süre güneşte kalınmamalıdır.

    · Kimyasal Peeling : Hastanemizde sivilce tedavisinde sıkça kullandığımız kimyasal peeling ile cildin problemli üst tabakası meyve asitleri ile soyularak temizlenir. Siyah noktalar ve başlangıç halinde olan sivilceler de bu şekilde tedavi edilmiş olur. Ayrıca sivilceye bağlı kızarıklık şeklindeki izler de hızlı bir şekilde düzelir. Yan etki olarak cildin hassas bölgelerinde 1-2 gün süren geçici bir kızarıklık olabilir. Peeling sonrası 1-2 gün cilde sabun ve ilaç temas etmemelidir. Hastanemizde cildin üst tabakalarını soyan yüzeysel peeling yaptığımızdan hastalarımız günlük hayatına bir problem olmadan dönebilmektedir.

    · A vitamini türevleri : Bu ilaçlar cildin yağ salgısını azaltarak sivilce sorununu uzun süreli ve bazı hastalarda tamamen ortadan kaldırmaktadır. Bunun yanında yan etkileri diğer ilaçlara göre daha fazladır ve aylık kan tahlili gerektiren dermatolog muayenesi ile reçete edilirler. Bizim yaklaşımımız bu ilaçları kistik (iyileşirken çukur bırakan) ve diğer tedavilere dirençli sivilcelerde kullanmak yönündedir. En önemli yan etkileri bayan hastalarda tedavi sırasında ve belirli bir süre sonrasında hamilelik oluştuğunda bebeğin sinir sistemindeki ağır yan etkiler nedeniyle alınması gerektiğidir. Bu ihtimal nedeniyle erkek hastalar da tedavi sırasında ve sonrasında kan veremez.

    · Doğum Kontrol Hapları : Özellikle adet dönemlerinde artan sivilcelerin ve polikistik over adını verdiğimiz hormonal dengesizlik yaşayan bayanlarda oluşan sivilcelerin tedavisinde etkilidirler. Uzun süreli kullanımlarında hasta doktor takibinde olmalıdır. Bunun dışında kanda çökme yapabildiklerinden uzun süreli oturma gerektiren uçak yolculuğu gibi durumlarda kan sulandırıcı bir ilaç doktorunuz tarafından önerilmelidir.

    Sivilce , kozmetikler ve makyaj :

    Özellikle yoğun yağ içerikli nemlendirici ve güneş koruyucular sivilceyi arttırır. Bunun dışında fondöten ve pudra gibi kapatıcı makyaj malzemeleri de yağ bezlerini tıkayarak yüzde sivilcelenme yapabilirler. Bu nedenle dermatoloğunuzun size önereceği dermokozmetik tarzda ürünleri ve makyaj ürünlerini kullanmalısınız.

  • Saç dökülmesi nedenleri

    Saç, kişilerin fiziksel görünümlerinin önemli bir kısmını oluşturur. Bazı insanlarda saç dökülmesine bağlı dış görünüm ile olumsuz düşünceler, psikolojik sorunlar oluşturmakta, yaşam kalitesini etkilemektedir.

    Saç kaybının en sık sebebi androgenetik alopesi denen erkek tipi saç dökülmesidir. Burada kelliğe yatkın kıl yuvalarında erkeklik hormonunun tetiklediği bir küçülme vardır. Kadın ve erkeklerde her iki cinsde de görülebilir. Ancak farklı tarzlarda ve klinik görüntüde olur.

    Kadınlarda saç dökülmesi ergenlik döneminden sonra herhangi bir zamanda görülebilir. Fakat genellikle doğumdan sonra, menapoz döneminde daha da belirginleşir. Bazı kişilerde yaygın saç dökülmesi, tüm saçlı deride saç yoğunluğunun azalmasına neden olabilir. Ancak çoğu olguda tam bir kellikle sonuçlanmaz. Erkeklerde androgenetik alopesi, alın saç çizgisinden başlar, tepe bölgesindeki saçlarda incelme ortaya çıkar.

    Her ne kadar saç dökülmesinin nedeni, belirgin bir genetik geçişe bağlanıyor olsa da saç dökülmesinin en sık nedenleri:

    -Endokrin Hastalıklar: Tiroid bezi hastalıkları (Hipo/hipertiroidi), doğum sonrası dönemi, menapoz ve menapoz sonrası dönemi, gebelik, diabet (şeker hastalığı)
    -Beslenme bozuklukları: Biotin, demir, protein, çinko eksikliği, kalori kısıtlayıcı diyetler.
    -İlaçlar: Doğum kontrol hapları, aşırı A vitamini, bazı mantar ilaçları, antikuagülanlar, interferon, lityum, retinoidler vb.

    -Anemi,
    -Cerrahi işlemler,
    -Sistemik hastalıklar (kanserler, karaciğer hastalıkları, enfeksiyon hastalıkları vb.)
    -Mekanik işlemler: Sık fön, kötü fırçalama, çekme yapacak şekilde saç toplama)
    -Kimyasal işlemler(uygunsuz şampuan, boya, perma, renk açma işlemleri)
    -Psikolojik stres,
    -Deniz suyu, güneş ışınları, havuz sularındaki klor saç yapısına zarar verir.

    Sağlıklı saç yumuşak, parlak ve etrafını sıkıca saran keratin tabakası nedeniyle kolay şekil alır. Çeşitli nedenlerle hasar görmüş saç kendi haline bırakılırsa bu hasar yavaş yavaş birikir ve saç dökülür. Ardından saçın doğal döngüsünde yerine tekrar yeni saç gelir. Saçın normalde biraz hasar görmesi kaçınılmazdır. Fakat düzenli saç bakımı ve saç kozmetiklerinin uygun şekilde kullanılması bu hasarın azaltılmasına yardımcı olur. Ancak gerektiğinde bir dermatologa mutlaka danışılmalı.

    Sadece saç dökülmesi değil, saçta kırıklar, kuruma veya fazla yağlanmalar, saç uçlarında ayrılmalar, saçın parlaklığının azalması vb. sorunlar saçta ciddi hastalıkların hatta bazen sistemik hastalıkların bir belirtisi olabilir.

    Normal saçın bakımı

    Saç kılı, keratin adı verilen moleküllerin sıkı bağlarla birbirine yapışarak oluşturduğu, çok katmanlı oldukça karışık bir biyolojik yapıdır. Keratin molekülleri içinde sistein, serin, ve arginin gibi bir çok aminoasit vardır. Saçın yapısında keratin proteinlerinden başka yağlar ve %20 oranında su vardır. Biyolojik bir yapı olan kılın yapısını, uzamasını ve gelişimini beslenme, özellikle protein ve vitaminlerin besinlerle yeterli miktarda alınması, hormonlar etkiler. Normal saçın bakımı için ön koşul protein ve vitamin gereksinimini karşılayan düzenli bir beslenme ve genel sağlık kurallarına uygun yaşam tarzıdır. Sigara kullanımının genel sağlığa zararının yanı sıra saç sağlığına da zararları bilinmektedir.

    Saç temizliği için, keratin yapısını bozmayacak sıcaklıkta su kullanılmalı. Deri pH sı ile şampuanlar kullanılmalı. Şampuan süresi bir iki dakikayı geçmemelidir. Saçlar kurutulurken ılık hava kullanılmalı. Uzun, dalgalı veya boya nedeni ile sertleşmiş saçlarda saç kremi uygulamaları saç yüzeyinde kayganlık sağlar saç yüzeyindeki kırılmaları azaltır.

    Sağlıklı saç parlaktır, görünümü düzgündür ve kolay şekil alır. Genetik faktörler, yaş, kozmetik uygulamalar, beslenme bozukluğu, stres ve hormonal dengenin bozulması gibi durumlarda saç sağlığını kaybedebilir.

    Kuru saç nedenleri ve bakımı

    Kuru saç, normal parlaklık ve yapısını devam ettirmek için yeterli nem ve yağ içeriği olmayan saçları tanımlamak için kullanılır. Saçları gereğinden fazla yıkama, sert deterjanlar, kuru veya farklı çevre, uygun olmayan diyet veya altta yatan bir takım hastalıklar nedeniyle kuru saçlar oluşabilir.

    En sık nedenleri:
    – Sık yıkama, sert deterjanlar veya alkol, sık kurutma
    – Çevresel kuruluk
    – Uzun süren dengesiz diyetler
    – Hipotiroidi,
    – Hipoparatiroidi
    – Bazı ilaçlara bağlı olarak

    Kuru saç bakımı:

    -Saçlar daha az yıkanmalı (haftada bir veya iki kez)
    -Gerekirse saç kremi eklenmeli
    -Sık saç kurutma makinesi ve sert fırçalama işlemlerinden kaçınılmalı.

    Yağlı saç nedenleri ve bakımı

    Saçlar her zaman güzelliğin sembolü olmuştur. Saç yağlanması da çoğu insan için bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Çabuk yağlanan saçlar kirlilik hissi yanında görünümü da olumsuz etkiler.

    Saçlı Deri Yağlanmasını Azaltmak İçin Uygulanabilecek Yöntemler:

    – Saçlar günde bir kez yıkanmalı. Şampuanlar 5 dakika süreyle saçlı deride köpürtülerek bırakılmalı.
    – Şampuanlama sırasında masaj yapılabilir. Böylece daha fazla yağ saçtan uzaklaştırılmış olur.

    – Temizleyici şampuanlar, formülünde alkol olanlar tercih edilmelidir.
    – Saçlar çok sık taranmamalı ve fırçalanmamalıdır.
    – Saç kurutma işlemi çok sıcak hava ile yapılmamalı.
    – Stresten uzaklaşmak gerekir

  • Duygusal Yeme

    Duygusal Yeme

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

  • İnsülin direnci ! Kafa karışıklığından kurtulmamız lazım.

    İnsülin Direncinin Anlaşılır Tarifi Nedir: Vücudumuzun ürettiği yada dışardan tedavi için aldığımız insülin hormonunun, yapması gereken metobolik etkileri bir tık ğereğinden az yapması sonucu insülin düzeylerinin arttığı, hücresel etkiler açısından kalitesinin bozulduğu durum olarak tarifleyebiliriz.

    İnsülin Direncinin Nedenleri Nelerdir

    1-Sıklıkla olan neden Şişmalık/obezite dir.

    2-Stres hormonlarının (katekolaminler, kortizol gibi) artışına bağlı gelişebilir

    3-İlaçlar neden olur(steroidler, oral kontraseptifler gibi)

    4-Gebelik

    5-Lipodistrofiler

    6-İnsulin otoantikoru varlığı

    7-Hücresel düzeyde etki bozuklukları

    ​Obeziteye Bağlı İnsülin Direnci Nelere Neden Olabilir :

    1-Bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı, tip 2 diyabet gelişebilir. Tip 1 diyabetli hastada insülin direnci gelişirse yüksek dozda insülin kullanımı gerektirir.

    2-Koroner kalp hastalığı

    3-Metabolik sendrom

    4-Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı

    5-Polikistik over hastalığına neden olabilir

    Poliklinikte Ölçülen tek bir HOMA değeri her zaman doğruyu göstermez.

    Obez bireyler İnsülin direnci pozitif kabul edilip tedavi edilmelidir.

    Bilinmelidir ki insülin direnci nedeniyle obezite gelişmez , obezite nedeniyle insülin direnci gelişir.

  • Ürtiker tedavisi nedir ?

    Ürtiker toplumda kurdeşen ya da dabaz adıyla bilinir. Toplumun %10-20’sinde görülebilen bir hastalıktır. Hastalık deride yoğun kaşıntı, kızarıklık ve kabarıklık atakları ile seyreder. Ürtiker yuvarlak, oval görünümdedir. Bazen büyük plaklar şeklinde de olabilir. Hastaların %40’ında dudak, dil, boğaz, göz kapağı, el, ayak ve genital bölgede renksiz çok belirgin şişlikler (anjioödem) görülür. Bu şişlikler asimetrik olur ve kolayca fark edilir. Ürtiker ve anjioödem 24 saat içinde iz bırakmadan iyileşir takip eden günlerde yeniden çıkabilir. Ürtiker genellikle akşamları olmayı tercih eder. Anjioödem bazı hastalarda ürtiker olmaksızın tek başına ortaya çıkabilir. Ürtiker ve anjioödem atak sıklığı hastaya göre değişkenlik gösterir. Akut ve kronik olmak üzere 2 türü vardır. Hastalık 6 haftadan kısa sürerse akut ürtiker, 6 haftadan uzun sürerse kronik ürtiker adı verilir.

    Ürtiker nedenleri: Enfeksiyonlar, ilaçlar, besinler ürtiker nedeni olabileceği gibi, bazı kronik hastalıklar (heapatit, troidit, hipertroidi, romatizmal ve oto-immün hastalıklar, inflamatuvar barsak hastalıkları) ile de birlikte görülebilir. Özellikle ürtikerin kronik formunda hiçbir neden saptanamaz. Neden saptanamayan ürtikere türüne idiyopatik ürtiker ismi verilir. Antibiyotikler, özellikle anti-romatizmal özellik taşıyan ağrı kesiciler, MR (manyetik rozenans), BT (bilgisayarlı tomoğrafi)’de kullanılan radyokontrast maddeler ürtikere neden olabilir. Stres, anti-romatizmal ağrı kesiciler, enfeksiyonlar ürtiker ataklarını tetikleyebilir. Basınç, terleme, soğuk ve sıcak gibi bazı fiziksel faktörler de ürtikeri tetikleyebilir. Örneğin iç çamaşır ve çorapların sıktığı alanlarda ürtiker ortaya çıkması basınç ile ilişkilidir. Diğer bir örnek soğuk denize girildiğinde yada vücudun ısınması ile başlayan ürtiker soğuk ve sıcak ile ilişkilidir.

    Bilinenin aksine idiyopatik ürtiker ve anjioödem hava yolunu kapatarak hayati tehlikeye yol açmaz ve bulaşıcı bir hastalık değildir. Fakat kaşıntı ve şişlikler yaşam kalitesini çok düşürür. Hastalar tedavi edilmediği sürece sık acil servise başvururlar. Ürtikerin nedenlerini araştırmak için kan tetkikleri ve alerji deri testi (deri prick testi) yapılır. Kan testleri ve alerji testleri normal saptanırsa idiyopatik ürtiker ve/veya anjioödem teşhisi konur. Ürtikerin nedeni besin ya da ilaç alerjisi olursa bu besin ve ilaçlar kesilince hastalık ilaç tedavisine gerek kalmadan tamamen düzelir. Neden saptanamayan durumlarda hastalık bir süre sonra ilaç tedavisi ile düzelir. Ürtiker tedavi süresi hastaya göre değişir. Tedaviye anti-histaminler ile başlanır, ciddi kronik ürtiker ve anjioödem atakları kısa süreli kortizon tedavisi ile baskılanır. Fakat yan etkileri nedeni ile uzun dönemde kortizon tedavisi verilmez. Anti-histaminlere yanıt alınamaz ise 28 günde bir deri altından yapılan Anti-IgE tedavisi uygulanır. Bu tedavilere de yanıt alınmaz ise daha farklı ilaç tedavilerine geçilir.
    Ürtiker ve anjioödem geçmişte tedavisinde güçlükler yaşanan bir hastalık iken günümüzde tedavi edilemez bir hastalık olmaktan çıkmıştır.

    Sağlıklı günler dilerim….

  • Tuvalet Eğitimi Nasıl Verilmeli?

    Tuvalet Eğitimi Nasıl Verilmeli?

    Bir çocuğa tuvalet alışkanlığı kazandırmak anne – babalığın en zorlu süreçlerinden birisidir. Zor olduğu kadar da sabır isteyen bir süreçtir. Kimi kuramcılar tuvalet eğitimine oldukça büyük önem atfetmişlerdir. Verilecek tuvalet eğitiminin çocuğun yaşamında oldukça derin izler bırakabildiğini iddia ederler. Örneğin Freud’a göre katı bir şekilde verilen tuvalet eğitimi çocuğun ilerde cimri, tutucu, aşırı titiz ve inatçı gibi karakter özellikleri geliştirmesine neden olmakta, aynı şekilde çok gevşek bir şekilde verilen tuvalet eğitimi de çocuğun ileriki yaşamında savurgan, dağınık, vurdumduymaz bir birey olmasına neden olmaktadır.

    Günümüzde tabii ki tuvalet eğitimine bu kadar katı bakmıyoruz ama verilen tuvalet eğitiminin çocuğun psikolojik özelliklerini etkilediği de muhakkak. 

    Peki tuvalet eğitimi kaç yaşında başlamalıdır? Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu çocuğun psikolojik gelişimine olduğu kadar fiziksel gelişimine de bağlı bir olgudur. Çocuğa tuvalet eğitimi verebilmemiz için öncelikle anüs kaslarının olgunlaşması yani yeterli düzeye erişmiş olması gerekmektedir. Yapılan araştırmalara göre çocuklar bu olgunluğa yaklaşık 18 ay yani 1,5 yaş civarında erişmektedirler. Yani bu aylardan önce verilecek tuvalet eğitimi bir işe yaramayacağı gibi çocukta fazladan utanç ve suçluluk duyguları oluşmasına neden olacaktır. 

    Bir anne – baba açısından çocuğun anüs kaslarının olgunlaşıp olgunlaşmadığını anlamanın doğrudan bir yolu yoktur. Düzenli olarak çocuğunuzu gören bir çocuk hekimi bunu daha iyi anlayabilir ve size bildirebilir. Ancak tuvalet eğitimine başlamak için kasların olgunlaşıp olgunlaşmadığını öğrenmek şart değildir. En güzeli 18 ayın biraz geçmesini beklemek ve daha sonra küçük adımlarla eğitime başlamaktır. 

    Her çocuk biriciktir. Her anne – çocuk, baba – çocuk ilişkisi de biriciktir. O nedenle tuvalet eğitiminde net bir reçete vermek olanaklı değil. Verilecek bir direktif bir çocukta çok işe yararken başka bir çocukta ters tepki verebilir. Ancak çok genel bir takım durumlardan söz etmek mümkündür. 

    Bir kere şunu bilmelisiniz ki çocuğunuz için dışkısını kontrol edebiliyor olmak muazzam bir duygudur. Çocuk kendi bedeninde ilk kez böyle büyük bir kontrol kazanmıştır. Bu bir anlamda çocuğun kazandığı ilk bağımsızlık duygularından birisidir. Bu onun için çok önemli bir kilometre taşıdır. Bu nedenle bunu yapabiliyor olmak çoğu çocuğa hem müthiş bir haz duygusu verir hem de onları heyecanlandırabilir hatta korkutabilir. 

    Bu nedenle çocuğunuza karşı sakinleştirici bir tavır takınmanız oldukça önemlidir. Sizin yanında olduğunuzu hissetmelidir. Onu asla zorlamamalı, utandırmamalı ve yapamadığı zaman da cezalandırmamalısınız. Bu gibi tutumlar çocuğunuzda şiddetli utanç duyguları gelişmesine yol açabilir. Bu da süreci uzatabilir hatta uzun yıllar boyunca bir takım davranış sorunlarını tetikleyebilir. Ona karşı kabul edici ve nazik davranmalısınız. 

    Evet, çocuk eğitimin ilk başlarında bocaladığında ceza ve baskı kullanmaktan kaçınmalıyız. Onun yerine ödüllendirme ise özellikle ilk başlarda kullanılmalıdır. Tuvaletini size söylediğinde, doğru yere yaptığında vs. onu uygun bir şekilde ödüllendirmeyi ihmal etmeyin. Bu ödüllendirmeyi hem sözel olarak yapın, hem de seveceği bir şeyi vererek yapın. Ancak davranış oturmaya başladığında, yani artık tuvaletini söyleme ve istenilen yer ve zamanda yapma davranışının sıklığı artmaya, istenmeyen davranışlar azalmaya başladığında ödüllendirmelerin sıklığını azaltın ve arasını açın. Farklı ödüller kullanmaya da özen gösterin. Sürekli olarak aynı ödülün kullanılması ödüle karşı alışmaya yol açacak bu da ödülün beklenen etkiyi vermemesine yol açacaktır. Böylelikle de kazanılan davranış istediğimiz kadar kalıcı olmayabilir. 

    Tuvalet eğitimini çocuğunuz için eğlenceli bir etkinliğe dönüştürmeyi de ihmal etmeyin. Bunu bir oyun gibi yapın. Burası sizin yaratıcılığınıza kalmış. Yukarıda da belirttiğim gibi dışkı denetimin kazanılması ve kas kontörlünün sağlanması çocuk için olağanüstü bir gelişmedir. Bu nedenle de çocuk kimi zaman dışkısına fazlaca bir değer atfedebilir. Bu durumu da aklınızda çıkarmamakta yarar var. Örneğin, sifonu çekerken birlikte dışkıya el sallamak, bay bay demek gibi biz yetişkenlere tuhaf gelebilecek davranışlar çocuk için tuvalet eğitimini daha kolaylaştırıcı ve keyifli bir hale dönüştürebilir. Unutmayın, çocukların dünyası bizden biraz farklıdır. O dünyaya uyum sağlamalı ve saygı göstermeliyiz. 

    Bir başka önemli nokta da şudur ki, çocuklar tuvalet davranışlarını yetişkinler üzerinde bir silah olarak kullanmaya kalkabilirler. Özellikle fazlaca baskıcı ve sabırsız davranırsanız, olumsuz tepkiler verirseniz bunun sizin için ne kadar rahatsız edici olduğunu sezerler. Örneğin, onlara kızdığınızda ya da istediklerini yapmadığınızda tuvalet yapma davranışını size karşı bir silah olarak kullanabilirler. Masanın altına, koltuk arkasına falan kakalarını yapıp sizi kızdırmak isteyebilirler. Tabi ki bu davranış çok da bilinçli bir şekilde kurgulanmış bir davranış değildir. Buna mahal vermemek için yukarıda belirttiğim noktalara dikkat etmek aslında yeterlidir. İstenmeyen şekilde ve yerde gerçekleşen bir tuvalet yapma davranışına olumsuz tepki vermez ancak olumlu davranışları da ödüllendirirseniz bu silahı onların elinden almış olursunuz.

    Tabii ki tuvalet eğitimi bu kadar ana hatlarıyla özetlenemeyecek kadar karmaşık bir süreçtir. Kimi durumlarda zorlandığınızı hissedebilirsiniz. Tam oldu derken birden başa dönüşler yaşayabilirsiniz. Öncelikle hemen bir yenilgi duygusu içerisine girmeyin. Gerekirse en baştan alın. Bir uzmandan yardım almayı da ihmal etmeyin.