Etiket: Neden

  • Duygusal beynimiz: bağırsaklarımız

    Karın bölgesi yani Bağırsaklarımız “ Duygusal Beynimiz” dir.

    Duygular karında oluşur ve karında etkili olur…

    Birçok bağırsak hastalığı Psikosomatik hastalıklar içinde değerlendirilmektedir. Yani Modern Tıp’da bağırsaklar ve midenin insanın ruhsal durumu ile bağlantılı olduğunu gözlemlemiştir.

    Psikolojik sıkıntılar ve duygular özellikle içe dönük insanlarda vücudu etkilemeye başlar, kişi davranışlarını ve duygularını kontrol edemez hale gelir. Yorgunluk, isteksizlik, uyku bozuklukları, karın ağrısı, ciltte ekzema veya benzeri döküntüler, saçların erken yaşta beyazlaması veya dökülmesi gibi belirtiler ortaya çıkar.

    Korkular, huzursuzluk, uykusuzluk veya tam tersi aşırı uyku gereksinimi, depresyon, apati, konsantrasyon güçlüğü gibi nöropsikolojik rahatsızlıklarda da bağırsak disfonksiyonları temelde yatan neden olmasa da, katılımcı bir rol oynayarak risk faktör oluşturabilirler.
    Bağırsaktaki ortam için önemli bir faktör besinlerin geçiş süresidir. Dışkının geçiş süresi kadar uzun sürerse o kadar fazla çürüme ve mayalanma gerçekleşir. Doğru beslenme şeklinde sağlıklı bir bağırsakta normal geçiş süresi 24 en fazla 36 saattir. Daha uzun geçiş süreleri tıkanma ve birikimlere, sonuçta kronik otointoksikasyona (zehirlenme) neden olurlar. Psişik etkiler isteksizlik,çevresiyle ilgisizlik, kronik yorgunluk, başarı ve konsantrasyon güçlüğü, depresyonlar görülür.

    BAĞIRSAK FLORASININ OLUŞUMU VE KORUNMASI

    Yeni doğanın bağırsak Florasının kaynağını doğum sırasında yutulan annenin vajinal florası oluşturur. Doğumdan sonraki 48 saatte kolonda Enterobakterler, Stafilokoklar ve Streptokoklar bulunmaktadır. Birinci haftadan sonra Bifidobakterler gaita florasına hakim olmaktadır. Sindirim sistemi florasını stres, iklim, antibiotikler, duygusal faktörler ve yanlış beslenme olumsuz etkilemektedir.

    Bağırsak florasının içinde bulunan Candida albicans, Koli bakterileri (Escherichia coli), Streptokoklar, Pseudomonaslar ve Bakteroides’ler fizyolojik ortamda zararsızdır, ancak disbiyotik şartlarda gücü ele geçirince zararlı olabilecek kapasiteye sahip olurlar. Bu mikroorganizmaların birbirlerine olan oranları önemlidir ve bu nedenle korunmalıdır. İnsan kalın bağırsağındaki en önemli simbiyontlar Lactobacillus bifidus ve acidophilustur ki, bunlar da tüm diğerleri gibi anaerobdurlar yani metabolizmaları için oksijensiz bir ortam gereklidir. Görevleri karbonhidratları parçalayarak laktik asit üretmek ve kendi zayıf asidik, ortamlarını yaratmaktır.

    Eğer besinler liften zengin ise (vejetaryen beslenme) barsak ortamı sağlam kalır ve kendini sabit tutar. Sayısal varlıkları yeterli olduğunda patojen mikroplara karşı iyi bir savunma sağlarlar. Barsak mukozası bağırsağa özgü bağışıklık ve lenf sisteminin koruyucu örtüsüdür, bunun yanı sıra bağırsak simbiyontları vücut savunma mekanizmasının taşıyıcı faktörleridirler ve organizmanın görev dengesinin sağlanmasında stratejik bir rol oynarlar.

    Erişkin bir insanın bağırsağında 100 trilyon faydalı bakteri ve mantar bulunur, bunlar yaklaşık 700 gr. ağırlığındadır. Bağırsakta bulunan mikroorganizmaların sayısı insan hücre sayısının 10 katı kadardır. Çeşit olarak ise sayıları 500’ün üzerinde olan bu bakteriler ve mantarlar, 400-500 m2. büyüklüğünde bir yüzey oluşturan bağırsak mukozasını koruyucu bir tabaka halinde kaplar ve normal bağırsak florasını oluştururlar.

    Bağırsak Florasının Bozulmasının Başlıca Nedenleri:

    Karbonhidrattan zengin gıdalar

    Rafine gıdalar ve hazır yiyecekler

    Çeşitli toksinler

    Antibiyotikler

    Sezaryen ile doğumlar

    İklim değişikliği

    Mikrobiolojik Tıp :

    Eğer sorun bağırsak mikroflorasının bozulması ise öncelikli olarak flora dengesinin sağlanması gerekir. Floranın durumunu çok geniş kapsamlı bir gaita analizi yaptırarak öğrenebiliriz, bunun sonucunda mikrobiyolojik denge ve bazı biyokimyasal veriler hakkında bilgi ediniriz.

    Sindirim sisteminin mikroflorasının oluşturulması :

    Probiotikler bağırsaktaki bakteriyel dengeyi geliştirerek flora’ya katkıda bulunmakta ve yarışma yoluyla reseptörlere bağlanarak patojen ajanlara yer bırakmamakta ve dışkı ile atılmalarını sağlamaktadır. Probiotik olarak kullanılan bakterilerin barsak florasından elde edilmiş, canlı, mide ve safra asitlerine dayanıklı olmaları ve barsak hücrelerine uyum sağlama, kolonizasyon yeteneğine sahip olabilmeleri gerekmektedir. Ayrıca antibiotiklerle alındıklarında etkilerini sürdürebilmelilerdir. Probiotiklerin besinsel kaynakları Laktobasiller, Bifidobakteriler, Enterokoklar ve Streptokokların kullanıldığı fermente yoğurtlar, peynir, turşu, ekmek, bira, şarap, kımız ve kefirdir.

    Prebiotikler ise non-patojen kolon bakterilerinin aktivitelerini arttıran, kolonizasyonlarını kolaylaştıran, fermente olabilen, sindirilmeyen karbonhidratlardır. Bir disakkarit olan laktuloz, inülin, oligosakkaritler maltoz, soya, ksiloz, oligofruktoz ve galaktoz içeren kurubaklagiller prebiotiklerin besinsel kaynaklarıdır. Bir porsiyon pırasa yemeği, bir küçük boy soğan ve sarımsak, bir küçük boy muz günlük prebiotik gereksinimini karşılamaktadır. Anne sütüde içerdiği oligosakkaritler nedeniyle çok önemli bir prebiotikdir.

    Beslenmenin Düzenlenmesi :

    Günümüzde beslenme alışkanlıkları çok değişmiştir. Çoğu insan masa başında çalışıyor, çeşitli makineler iş ve ev hayatımızı kolaylaştırdı ancak günlük hareket kapasitemizi en aza indirmemize sebep oldular, ulaşım araçları çoğaldı ve artık hiç yürümez hale geldik. Gittikçe artan çalışma temposu ve aile bireylerinin hepsinin çalışma ve öğrenim hayatının içinde olmaları nedeniyle artık yemek pişirmeye, salata yapmaya hatta alış-veriş yapmaya zaman yok. Hazır yemek bulmak ise artık çok kolay!

    Genellikle çok fazla yağlı, fazla tuzlu, fazla tatlı ve proteini yüksek gıdalar tüketiyoruz. Meyve, sebze ve tahıllı gıdaların yerini fast food ürünleri, konserveler, hazır bol yağlı yiyecekler, tatlılar ve reddetmesi son derece güç hamur işleri almıştır.

    Konsantre nişasta ve protein besinlerinden oluşan dışkı barsak’ta yapışıp katılaşarak barsak ceplerinde (haustralar) birikmeye meyillidir. Liften fakir aşırı konsantre beslenen (nişasta, yağ, protein, rafine besinler ve pişirilmiş besinler), yeterince sıvı almayan insanların bağırsaklarında kilolarca ağırlıkta birikim olabilir.

    Konstipasyon tedavisinde anahtar diyetin düzenlenmesidir. Bunda genel kural ise su ve lifli yiyecek alımının arttırılması, süt ürünleri, kahve, çay ve alkol gibi kabızlık yapıcı ajanların azaltılmasıdır. Diyette lif kaynağı meyve, sebze ve tahıllardır. En önemli basamak ise hastanın sıvı alımıdır. Günde en az 8 bardak, 1,5-2 lt. su içilmelidir.

    Diyet ile Normal Bağırsak Florası Nasıl Sağlanır?

    Un ve şekerden fakir, sebze, meyve, et ve yumurta gibi doğal gıdalardan zengin bir diyet bağırsak florasının koruyuculuğunu artırır. Fermantasyon ürünleri (turşu, yoğurt, peynir, sirke, tuzlama yiyecekler) bağırsak florasında bulunan probiyotikleri artırırlar. Pastörizasyon, gıdalardaki probiyotikleri büyük ölçüde tahrip eder!! Probiyotikten en zengin gıdalar anne sütü ve yoğurttur.

    Süt ve yoğurt tüketirken dikkat edilecek noktalar şunlardır: Mümkünse temiz günlük mandra sütü tüketilmelidir. Bunun için en iyi seçenek günlük pastörize şişe sütleridir. Uzun ömürlü homojenize kutu sütlerini kesinlikle kullanmayınız. Sadece ekşiyen ve/veya kesilen süt ve yoğurtları yiyiniz. Bulamazsanız kendiniz yapınız; hem daha ucuz hem de daha sağlıklıdır.

  • Huzursuz bacak sendromu (restless legs sendrom)

    Uyku ya da istirahat esnasında bacaklarda hissedilen çekilme, itilme, uyuşma, karıncalanma, ağrı, sızlama, kramp, yanma bazen de tam olarak tanımlanamayan bir his nedeni ile dayanılmaz bir şekilde bacakları hareket ettirme isteğinin bir arada olduğu sinir sistemi hastalığıdır.

    Şikayetler özellikle akşam veya gece saatlerinde, oturma ve uzanma gibi istirahat halinde veya uykuya dalma esnasında ortaya çıkmaktadır.

    Kişi dinleniyor veya uyuyor iken bacağındaki huzursuzluk yüzünden kalkıp yürüme veya ayaklarını hareket ettirme ihtiyacı hisseder. Bacakları hareket ettirmek ve germek yakınmaları geçici ve kısa bir süre için azaltmakla birlikte hasta tekrar istirahate geçtiğinde belirtiler tekrar başlar. Bazı hastaların kollarında ve gövdelerinde de benzer rahatsız edici hisler olabilmektedir. Gece hasta uyuyorken de bacaklarında ‘periyodik bacak hareketleri’ denen istem dışı hareketler gözlenebilir. Bu hareketler sıklıkla kişinin uykusunun derinliğinde azalmaya yol açar.

    Hastaların çoğu uykuya dalamamaktan dalsalar da uykuyu sürdürememekten şikayetçidir. Sıklıkla bazı kişiler geceleri yatağa yatar yatmaz kalkar, ayaklarını ovdurur hatta kalkıp bir leğen soğuk veya sıcak suyun içine sokarlar ya da gece evde odalar arasında volta atar dururlar. Hastanın uyku düzeni bozulur. Yanında yatan kişi de hastanın huzursuzluğundan, bacağını durmadan hareket ettirmesinden rahatsız olur. Gece iyi uyunmadığından gün içerisinde uyuklama isteği, yorgunluk, halsizlik, dalgınlık, konsantrasyon güçlüğü belirir. Hastalar oturması gereken sosyal ortamlardan (sinema, tiyatro gibi) ve seyahatlerden bacaklarını sürekli hareket ettirme isteği nedeni ile kaçınır. Yaşam kalitesi düşer.

    Huzursuz bacak sendromu belirtileri günden güne veya kişiden kişiye farklılık gösterir. Zamanla daha çok artabilir. Kadınlarda, erkeklere kıyasla yaklaşık iki kat daha fazla görülür. Yaşlanma ile görülme sıklığı artan bir hastalıktır. Ailesel olabilmektedir. Ailesel olanlar geçlik döneminde başlar. Toplumda her 10 kişiden biri huzursuz bacak sendromundan etkilenir.

    Huzursuz bacak sendromu beyindeki dopamin seviyesindeki dengesizlikten kaynaklanmış olabileceğine dair araştırmalar vardır.

    Huzursuz bacak sendromunun bir kısmında altta yatan neden bulunur. Çoğu hastada demir eksikliği vardır. Hamilelerin %30’unda görülür. Doğumla çoğunda geçer. Hamilelerde olma nedeni sıklıkla demir eksikliğidir. Demir eksikliği giderildiğinde çoğu hastadaki şikayetler geçer. Diyabet, hipotiroidi, polinöropati, MS, böbrek yetmezliği, Parkinson, romatoid artrit, mineral(Ca, Mg) ve vitamin eksikliği(B12 vit), bacaklarda zayıf kan dolaşımı ve demir eksikliği huzursuz bacak sendromuna neden olabilir. Sigara içmek, kafein, çay, kola, çikolata, depresyon ilaçları ve mide koruyucu ilaçlar şikayetleri arttırabilir.

    Huzursuz Bacak Sendromunda Tedavi:

    Semptomlarını hafifletmeye yardımcı olabilecek bazı yaşam tarzı değişiklikleri şunlardır:

    Uykunun Kalitesini arttırmak için düzenlemeler yapılmalıdır. Uyku odası sakin, karanlık, iyi havalandırılmış olmalıdır. Sıcak olmamalıdır. Her gün aynı saatte yatağa girilmeli ve aynı saatte kalkılmalıdır. Gün içinde uykudan kaçılmalıdır. Yatak sadece uyumak için kullanılmalıdır. Akşamları uyarıcı veya canlandırıcı şeylerden (akşam saatlerinde çalışmak, geç yemek yemek veya akşamları kafein, alkol veya nikotin tüketmek) kaçınılmalıdır.

    Sıcak banyolar ve masajlar: Bunlar kasları gevşetebilir ve semptomların yoğunluğunu azaltabilir.

    Sıcak veya soğuk torbalar: Bazı insanlar ılık, diğerleri sıcak ve soğuk alternatiflerin yararlı olduğunu söyler.

    Gevşeme teknikleri: Stres huzursuz bacak sendromunu kötüleştirebilir. Bu nedenle yoga, meditasyon ve tai chi gibi egzersizler yardımcı olabilir.

    Egzersiz: Bacakları daha fazla kullanmak semptomları hafifletebilir. Hafif egzersiz yapılmalı ağır egzersizden kaçınılmalıdır.

    Parkinson İlaçları: Hastalar dopamin içeren Parkinson ilaçları ile tedaviden fayda sağlayabilmektedir. Fakat bu ilaçların yan etkileri ve zamanla kişide duyarsızlık veya şikayetleri arttırıcı etkileri ortaya çıkabilir.

    Huzursuz Bacak Sendromunun Tedavisinde Akupunktur

    Akupunktur huzursuz bacak sendromunda herhangi bir nedeni olan veya olmayan tüm durumlar için etkilidir. Huzursuz bacak sendromunda zeminde yatan hastalık varsa tedavi edilerek tamamlayıcı bir yöntem olan akupunktur tedavisi uygulanabilir.

    Akupunktur vücut kimyasallarını dengeleyerek huzursuz bacak sendromunun tedavisinde etkili olur. Dopamini doğal olarak arttırır. Stres toleransını yükseltir. Mutluluk kimyasallarını arttırır ve kişiyi sakinleştirir. Uykuyu kolaylaştırır. Akupunktur yaşam kalitesinin arttırılmasında etkilidir.

  • Çocuklarda gece işemesi (enürezis nokturna) tedavisi

    Genellikle 5 yaşın üzerindeki çocuklarda görülen, özellikle geceleri tekrarlayarak devam eden idrar kaçırma durumudur. Enürezis nokturnadan söz edebilmek için, idrar kaçırma sıklığının haftada ikiden fazla ve tekrar eden durumlar olması gerekmektedir.

    Halk dilinde “gece işemesi”, tıp dilinde ise “enürezis nokturna” olarak adlandırılır.

    5 yaşın üstündeki çocukların yaklaşık %15’inde görülmektedir.

    İdrar kaçırma, sadece geceleri ya da hem geceleri hem de gündüzleri olabilir.

    Enürezis nokturna çocuklarda ve ailelerinde sosyal ve duygusal travmaya neden olmaktadır. Bu çocuklarda aileleri tarafından beğenilmeme ve kardeşler arasındaki sataşmalar nedeni ile özgüvenleri azalmaktadır.

    Nedenler:

    Enürezis nokturna (gece işemesi) oluş nedenlerinin başında ailesel yatkınlık gelmektedir.

    Çocuğun içinde bulunduğu psikolojik durum gece işemesine neden olabilir.

    Merkezi sinir sistemindeki gerekli mekanizmaların gelişmemiş olması

    Mesane kapasitesinin azlığı

    Antidiüretik hormon salınımında anormallikler (normal bireylerde gece boyunca böbreklerde idrar yapımını azaltan bir hormonun yetersiz salgılanıp, uyku sırasında idrar miktarının artması)

    .Uyku problemleri de gece işemesine sebep olmaktadır. Kişi derin uykuda olduğundan mesane kasılmalarını algılayamaz ve mesane basıncını hissedemediğinden altını ıslatır.

    Doğumsal yapı bozukluğu

    Gece İşemeleri ve Akupunkturla Tedavisi

    Akupunktur, sempatik ve parasempatik sistem denen vücuttaki birbirine zıt işleyişi olan, fakat birbirlerini dengeleyen iki sistemi ayarlar. Bu ayarı yaparken, aşırı çalışan sistemin çalışmasını azaltır, az çalışan sistemin çalışmasını arttırır. Örneğin, parasempatik sistem vücuttaki tüm sıvı salgılarını arttıran ve idrar yaptıran sistemdir. Sempatik ise, vücut salgılarını azaltan, idrarı tutan sistemdir. Bu örnekte olduğu gibi bir tarafın az ya da fazla çalışıyor olması dengeyi bozacaktır.

    Vücudun kendi salgıladığı ilaç etkisi olan kimyasal maddeleri ortaya çıkartır. Bu kimyasal maddeleri vücut ürettiği için, yani dışarıdan vücuda bir kimyasal ilaç verilmediği için, tamamen yan etkisiz ve zararsız bir tedavidir.

    Akupunkturla iyileşme hem fiziksel hem zihinsel ve psikolojik açıdan gerçekleşir.

    Çocuklarda iğnesiz akupunktur olan lazer akupunktur uygulanır. Enürezis nokturna tedavisinde yüksek oranda başarı ve düşük oranda tekrar görülür.

  • Akupunktur ile tedavi edilen hastalıklar; bilek ağrısı

    Bilek Ağrısı

    El bileği karışık bir anatomik yapıya sahiptir. Parmak ve el hareketlerini sağlayan adele-sinir-damar kompleksi buradan geçerek, dağılır. Median sinir dediğimiz, başparmak ve işaret parmağının hareket ve duyusunu sağlayan bir sinirde bileğin iç yüzünün ortasından geçerek el içinde dallara ayrılır. Bu sinirin üstü, el bileği hizasında ve kısmen de avuç içinde kalın koruyucu özelliği olan bir Tandon ile kaplıdır. Bu tandon , orta yaşlara doğru çeşitli nedenlerden dolayı kalınlaşır ve altında yer alan koruduğu sinirin sıkışmasına neden olur .

    Bilek ağrılarının en sık nedenlerinden biri Karpal Tunel Sendromudur. Karpal Tunel Sendromunun en sık nedeni aşırı kullanmaya bağlı tandon kalınlaşmasıdır. Özellikle parmaklar ve el bileği hareketlerinin sürekli olduğu işlerde mesela ; yoğun olarak bilgisayar kullanlarda, örgü ören kişilerde , yoğun ev işleri yapan ev hanımlarında ve oto tamircilerde daha sık görulmektedir .

    Bu hastalığın risk faktörleri arasında : Obezite , Diabet , Hipotiroidizm ve romatolojik eklem hastalıklarından söz edebiliriz .

    Karpal Tunel Sendromunda ortaya çıkan şikayetler nelerdir ?

    – Bilek ve ellerde ortaya çıkan ve zaman içinde giderek şiddetlenen ağrılar.Rahatsızlık bazen uykudan uyandırcak kadar şiddetli olabilir ve kola, omuza yayılabilir.

    – Ellerde ve parmaklarda hissizlik veya elektrik çarpması hissi.Uyuşmalar baş parmak , işaret ve orta parmaklarda daha yoğun hissedilebilir .
    – Elde güç kaybı, eşyayı tutmakta zorlanma ve tutulan şeyleri düşürme.
    – Eli sallamakla ağrılarda hafifleme hissetmek .

    Nasıl teşhis konulur?

    Tanı, şikayetlerin ayrıntılı öyküsü ve bu duruma yol açacak diğer nedenlerin araştırılmasıyla konulur. Boyun fıtığı ve kireçlenmesi tanısı konan hastaların bir kısmında , el bilek kanalı hastalığı da mevcut olup, bu durumaçift darlık adı verilir. Hem boyunda omurilik ve sinir kökü sıkışmıştır, hem de el bileği kanalı darlığı mevcuttur.

    Boyun MR’ı ve ENMG (sinir elektrosu) tetkikleri yapılarak tanı kesinleşir.

    El-Bilek Kanalı Hastalığının Tedavisi

    Başlangıçta,

    · Aşırı kullanmayı engellemek, el bileğine aşırı yük binmesine neden olacak işlerden kaçınmak

    · Ağrı kesiciler ve antienflamatuvar ilaçlar

    · Bilek egzersizleri

    · El bileği atelleri, gece atelleri

    · Lokal ya da sistemik kortizon enjeksiyonları çoğu kimse için yeterli olmaktadır.

    Ancak zaman içinde şikayetler tekrar başlar ve kalıcı çözüm basit bir cerrahi girişimle sinirin serbestleştirilmesidir. Lokal veya genel anestezi altında, mikroskop kullanılarak el bileğinden avuç içine doğru yapılan 1-2 santimlik bir kesiyle, sinirin üstündeki band kesilerek, sinirin sıkışması ortadan kaldırılır. Bu yöntem kalıcı bir rahatlamaya neden olur. Ameliyat sonrası 3-5 gün el bileği istirahatini takiben, hasta normal yaşantısına döner.

    Önerilerimiz :

    · Daktilo ve bilgisayar kullanırken, zaman zaman ellerinizi istirahat ettiriniz.

    · Ev işlerinde bileğe çok güç binen durumlarda dikkatli olunuz.

    · Gece uykuda bileğinizin üstüne yatmayınız.

    · Özellikle geceleri ellerinizde uyuşmalarla uyanıyorsanız, uykunuz bölünüyorsa el-bileği kanalı hastalığı başlıyor demektir.

    Not : Karpal tunel sendromunda cerrahi girişimi hastalığın son aşamalarındada yani noninvazif yöntemlerden yeterince fayda görülmediği takdirde yapılır . Tamamlayıcı tıbbın sunduğu çeşitli tedavi yöntemlerinden yararlandığında uzun vadeli iyileşme sağlanır ve başarı oranı %80 -90 dır .Bu Tedavi yöntemleri ;onarıcı ,noninvasif ve en önemlisi komplikasiyonsuz oldukları için dünya çapında ameliyatlara nazaren tercih edilmekteler .

  • Akupunkturla hastalıkların tedavisi

    AKUPUNKTURUN TÜP BEBEK TEDAVİSİNDEKİ ROLÜ

    Tüp bebek tedavisi gören anne adaylarının hamileliğini etkileyen en önemli faktörülerden biridir STRES.
    Stresle mücadele etmek beyindeki limbik sistemin görevidir. Ancak aşırı stres limbik sistemin çalışmasını engeller. Akupunktur limbik sistemi düzenleyerek annenin strese karşı dayanıklılığını artırır. Otonom sinir sistemi üzerine etki ederek hormonal dengenin düzenlenmesine ve yumurta kalitesinin artmasına yardımcı olur. Yapılan pek çok çalışmada akupunktur tedavisi altında tüp bebek uygulaması yapılan anne adaylarının gebe kalma olasılığı ve bu gebeliği devam ettirme oranı yüksek bulunmuştur.

    AKUPUNKTURLA STRES TEDAVİSİ

    Stres; Vücudun olaylarla başedememesi sonucu ortaya çıkan tüm vücudu, organları etkileyen bir olumsuzluk halidir. Kişi çevreden gelen tüm uyarılara beyni ile cevap oluşturur. Strese cevap bulamazsa bir süre sonra olay kronikleşir. Bu durumda organ fonksiyon bozuklukları ortaya çıkar. Astım, ürtiker, adet düzensizliği, baş-boyun-sırt ağrıları, fibromyolji, allerjik nezle, reflü, uyku bozuklukları, panik atak, şişmanlık, kabızlık bunlardan bazılarıdır.
    Tüm bunların sonucunda kişinin kendini mutsuz hissetmesi kaçınılmazdır. Akupunktur, hem mutluluk hormonu dedğimiz endorfin düzeyini artırarak hem de limbik sistem denilen stresle mücadele eden beyin bölgesini uyararak stresin azaltılmasını organ fonksiyonlarının düzeltilmesini sağlar.

    GASTRİT TEDAVİSİNDE AKUPUNKTUR

    Gastrit, midenin iç yüzeyindeki zarın iltihaplanmasıdır. Bakteri enfeksiyonu, tatlı, acı, baharatlı yiyecekler, hamurlu gıdalar, alkol, sigara, stres nedenleri arasında sayılabilir.

    Helikobakteri pylorinin neden olduğu kronik gastritte antibiyotik ve antiasit tedaviler uygulanır.

    Akupunktur ile vücudun doğal iyileştirme mekanizması harekete geçirilir stres ortadan kalkar. Mide asiditesi düşer.

    BAŞ AĞRISI VE MİGRENDE AKUPUNKTUR

    Migren, her yaşta başlayabilen, kısa ve uzun aralıklarla tekrarlayabilen, periyodik, zonklayıcı yarım başağrısıdır. Beraberinde bulantı, kusma, sese ve ışığa hassasiyet olabilir. Migrende kanda serotonin düzeyi önce artar, sonra düşer bu değişim baştaki özellikle de temporal arterlerde genişlemeye neden olur. Bu ağrı reseptörlerini hassas hale getirir. Kafa içindeki bu değişiklikler ve beyin zarındaki irritasyon bulantı, kusma ve ışık hassasiyetine yol açar. Akupunktur migrende düşen serotonin seviyesini düzeltir. Bu akupunkturun homeostatik dengeleyici etkisidir. Migrende kullanılan ilaçların pek çok yan etkisi vardır. Ancak başka seçenek olmadığından bu olumsuz etkilere rağmen hastaya ilaç tedavisi verilir. Bu tedavide kesin çözüm değildir.

    Başağrısına yol açan tüm sebepler elendikten sonra hastaya migren tanısı konulmuşsa akupunktur uygulanabilir. Tedavi araları ve seans sayısı hastaya göre değişmekle beraber haftada 2-3 gün 10-12 seans uygulanır. Migrende akupunkturun başarı oranı %80 civarındadır.Atakların arasını uzatır, atakların şiddetini azaltır yada migreni tamamen tedavi eder.

    BEL VE BOYUN FITIĞINDA AKUPUNKTUR

    Akupunktur uygulaması ile vücutta kortizon salınımı artırılır.

    Kortizon fıtık bölgesindeki ödemi azaltır. Baskı azalınca ağrı azalır.

    Akupunktur iğnelerinin kas gevşetici etkisi ile fıtık çevresindeki kaslarda oluşan spazm çözülür.

    Hastaya önerilen egzersizler kasların güçlendirilmesine yardımcı olur.

    Kasların güçlenmesi hastanın postürünün düzelmesini dolayısıyla ağrının ortadan kakmasını sağlar.

    EKLEM HASTALIKLARINDA AKUPUNKTUR

    Osteoartritte eklem düzgünlüğü bozulur, kemik kalınlaşır ve osteofit denilen kemik çıkıntıları oluşur.

    Tedavi eklem kıkırdağının destek yapısı olan kollagen matriksin onarımı ve bağ dokusu hücrelerinin yenilenmesine yöneliktir.

    Hormonal nedenler artrit gelişimine neden olabilir. Kilo, ileri yaş, tiroid bozuklukları vs…de nedenler arasında sayılabilir.

    Akupunktur bozulmuş hormonal ve biyokimyasal dengeyi yeniden düzenleyerek etki gösterir.

    Tıbbi masaj ve egzersizle desteklenirse sonuçlar daha iyidir.

  • Hep yorgun ve halsiz mi hissediyorsunuz? Nedeni toksinler..

    Hep yorgun ve halsiz mi hissediyorsunuz? Nedeni toksinler..

    Yorgun ve isteksiz misiniz? Kendinizi halsiz ve güçsüz mü hissediyorsunuz?

    Nedenlerini bilirseniz daha mı iyi hissedeceksiniz bilemeyiz ama en azından kendinize biraz daha iyi bakıp korunmanıza yardımcı olabilir belki aşağıdaki bilgiler…

    Normalde metabolizmamız ter, idrar, dışkı, solunum ve safra aracılığı ile bedeni toksinlerden arındırır. Ancak bedenimizde ve çevremizdeki olumsuz faktörlerin giderek artması bu görevini yerine getirmesine engel olur ve hormonsal ve fizyolojik dengesizliklere, sinir sistemi bozukluklarına, direnç kaybına, geriye dönüşü olmayan hastalıklara (kanser) neden olabilirler..

    Topraktan, sudan, soluduğumuz havadan, aldığımız gıdalardan bize geçen kimyasal toksik ve zehirleyici maddeler, vücudumuzdaki enfeksiyonlarla mücadele sonrası oluşan ve dışarı atılamayan zararlı atıklar, çevresel kirlilik ile bize ulaşan tarım ilaçları, böcek öldürücüleri, hormonlar, petrol ürünü yakıtların atıkları, evlerde kullanılan temizleyiciler, kuru temizleme maddeleri ve benzerleri… beden direncimizin azalmasına, yok olmasına neden olurlar. Öte yandan gıda yoluyla geçen zararlı maddeler bağırsak floramızı bozarak bağırsaklarımızın normal görevini yapamaz hale gelmesine neden olurlar. Ruhsal ve fiziksel stresler de toksin etkisi yapmaktadır.

    Biorezonans terapileri ile detoks:

    Bünyemizde biriken ve kronik hastalıklara neden olan bütün bu zararlı maddelerden, ağır metal ve toksin birikimlerinden Biorezonans terapileriyle arınmak mümkündür.

    Öncelikle hücre sağlığını kazanmayı amaçlayan Biorezonans terapileri sağlıklı ve dinç bir yaşam için bedene dışarıdan bilinçli bir şekilde yardım edebilmemizi ve organizmadan toksinlerin atılmasını sağlar.

    Tedavi detaylı anemnez ve kinezyolojik muayeneden sonra başlar. Ortalama 4-6 seanslık Biorezonans terapi programı ile vücuttan temizlenebilen toksik maddeler şunlardır:
    Civa / Amalgam (Siyah) Dolgular: Vücuttaki civa birikimi birbirinden bağımsızmış gibi duran birçok kronik hastalığın asıl sebebi olduğu artık anlaşılmıştır. Civa vücudumuzda yağ dokusunda birikir. Yağ dokumuz ise sinir sistemimizin, beynimizin, böbreklerimizin, akciğerlerimizin, salgı bezlerinin ve diğer birçok önemli organımızın yapıtaşıdır.

    Birçok kişide civa birikimini tetikleyen faktör dişlerdeki amalgam dolgulardır. Diş dolgusu olarak kullanılan amalgam civalı bir bileşiktir. İçeriğinde civa, gümüş ve diğer bazı metaller bulunur. Ağız içindeki amalgam dolgular (bazen tek bir amalgam dolgu bile) “ağız içi pil” denilen elektriksel aktiviteyi oluşturur. Milivolt ve mikroamper cinsinden ölçülen bu aktivite amalgamdan iyonlaşmanın (yani civa salınımının) göstergesidir. Bu ölçüm biorezonans cihazıyla kolaylıkla yapılabilmektedir.

    Kurşun: Vücutta yerleşen bir diğer önemli ağır metal de kurşundur. Yağ dokusunda birikir. Birçok farklı organ sistemi üzerinde problemler yaratır. Duygu durumda bozulmalar, hatırlama güçlükleri, depresyon eğilimi ve psikiyatrik problemler ve kronik yorgunluk hali, genel halsizlikler az ya da çok kurşun birikimiyle ilişkilidir. Kurşunun vücudumuza girişi soluduğumuz havadan, içtiğimiz sudan, yediğimiz sebzelerden ve diğer besinlerden oluşmaktadır.

    Cadmiyum: Pillerin içerisinde, otomotiv ve diğer sanayide kullanılan ve çevresel kirlilik sonucu vücudumuzda biriken bir ağır metaldir. Sigaranın içinde de bulunur. Çinko ve selenyum gibi bizi kötü hastalıklardan koruyan ve bağışıklık sistemimizi güçlendiren iyi metallerin emilimini azaltır.

  • Kandida mantarı (candida albicans) sindirim rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, fazla kilo ve depresyon nedenidir.

    Kandida mantarı (candida albicans) sindirim rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, fazla kilo ve depresyon nedenidir.

    Kandida mantarı (candida albicans) sindirim rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, fazla kilo ve depresyon nedenidir. Şeker tüketmeyiniz.

    Kandida (Candida albicans) maya formunda bir mantar çeşididir. Vücutta kontrolsüz bir şekilde fazla çoğalarak, bağışıklık sistemini zayıflatır. Stres, antibiyotikler, şeker tüketimi ve yanlış beslenme mayanın gelişimi için uygun ortam oluşturmaktadır.

    Tedaviye direnen birçok ağır hastalığın temelinde kandida yer almaktadır. Hafif vakalar fark edilip erken tedavi edilirse, kişi gelecekteki birçok sorundan korunmuş olur. Teşhisi zor olduğundan, çoğu vaka teşhis edilene kadar ciddi bir sorun haline gelmiş olur.

    Kandida bağırsakların içine tutunarak, ince ve kalın bağırsakta doku hasarına neden olur. Bu hasar normal gözeneklerin genişlemesine, henüz tam sindirilmemiş yiyeceklerin bağırsak duvarından geçmesine neden olur. Yiyecek toksinleri kan dolaşımına karışarak yiyecek alerjisi ve duyarlılıklarına yol açarlar. Kandida’sı olan çoğu kişi yiyeceklere ve kimyasallara karşı duyarlılık geliştirir.

    Bağışıklık istemi zayıfladığında veya mantarlara ideal bir gelişme ortamı sunulduğunda (önceden hasar görmüş deri veya mukoza alanları, nemli ve ılık vücut alanları kuluçka alanı yerine geçer, karbonhidratlardan zengin ortam) bir enfeksiyon ortaya çıkar.

    Maya problemiyle bağlantılı çok semptom keşfedilmiştir: Depresyon, anksiyete, mantıksız dav­ranışlar, sinirlilik, ishal, karın bölgesinde gaz, kabızlık, mide ekşimesine bağlı boğaz yanması, sindirimsizlik, kendine gü­ven kaybı, uyuşukluk, migren ağrıları ve hatta akne… Kadınlarda, mesane ve idrar yolunda rahatsızlıklar, tekrarlayan vajinal maya enfeksiyonları, regl öncesi sendromu ve diğer regl güçlükleri, erkeklerde prostatitis ya da prostatitisin enflamasyonu da Kandida’dan kaynaklanmaktadır.

    Çocuklarda Kandida semptomları, hiperaktiviteden, öğren­me bozukluklarına, tekrarlayan kulak enfeksiyonlarından, be­bek bezi kızarıklıklarına, ishal ya da kabızlığa, iştahsızlığa ve uyku bozukluklarma kadar değişiklik gösterir.

    Kandida antibiyotiklerin aşırı kullanımından, aşırı antibi­yotik verilmiş hayvanların et, süt ve yumurtalarının tüketiminden kaynakla­nmaktadır. Antibiyotik kullanmamaya karar vermiş olsanız bile, yediğiniz yiyeceklerden antibiyotik alma tehlikesiyle karşı karşıya olabilirsiniz.

    Sağlıklı bir vücutta bifidus ve acidophilus bakterileri yanyana bulunur. Antibiyotik kullanımı yüzünden eksilen bifidus ve acidophi­lus popülasyonu yenilenmelidir.

    Antibiyotiklere ek olarak Kandida’nın artmasına neden olan, bağışıklığı baskılayan steroid ya da kortizon ilaçları da Kandida olasılığını artırırlar.

    Dolaylı olsa da, astım da Kandida ile ilişkilidir. Sık sık astım olarak yanlış teşhis konulan vakalar, aslında yiye­cek duyarlılıklarına gösterilen ciddi reaksiyonlardır. Buna ek olarak, çoğu astımlıya steroidler verilir. İlaçların zincirle­me reaksiyonu Kandida’nın baş göstermesine neden olan vücut kimyası dengesizliğine yol açmaktadır.

    Kandida’ya eğilimli bir sistemde hormon tedavisi bile, sentetik hormonlar vücudun doğal hormonlarının dengesini bozduğundan dolayı tehlikeli olabilir. Sağlıklı ve dengeli bir vücut hormonlarını kendi üretir. Fakat hormonlar sentetik olarak yaratıldığında, bileşenler doğal olanlardan kalite olarak farklıdır ve vücudun fonksiyonları konusunda karmaşa yaratırlar. Sentetik hormonlar vücutla uyumlu ve dengeli değildirler. Bu nedenle östrojen, progesteron ya da doğum kontrol hapla­rı Kandida’yı daha kötüleştirir ve bağışıklık sisteminin daha fazla çalışmasını gerektirirler.

    Kandida bağışıklık sistemini zayıflatır ve savaşmasını zorlaş­tırır. Ya­kın zamanda açığa çıkan otoimmün hastalıkların çoğu, bağı­şıklık sisteminin aşırı yüklenmesinden dolayı oluşmaktadır. Kandida, kalın bağırsağın enflamasyonu demek olan kolit için de bir ön şarttır. İnce bağırsağın enflamasyonu olan Crohn hastalığı vakalarında da genellikle önce Kandida’nın oluştuğu görülmektedir.

    Kandida’yı teşhis etmek genellikle zordur. Kandida’nın varlı­ğı vücudu ona karşı antikorlar üretmeye teşvik ettiğinde, ma­ya saldırıyı geçiştirmek için spor formunu alır. Maya sporları küf sporları gibi çok küçük to­murcuklar halindedir. Senelerce kuluçkada bekler bekler.. Sonra birden Kandida’ya dönüşürler. Kandida mayasının “dallanan” formu, kendisini bağırsak duvarına yapıştırır ve bu duvarın bütünlüğünü parçalamaya başlar. Spor formundaki maya, sert kabuğun altındaki tahıl tanesine benzer. Mayanın çoğu kuluçka döneminde olduğu takdirde, spor­lar vücudun antikor üretmesini tetiklemez. Bu nedenle, serum antikor testi Kandida’yı teşhis edemeyebilir ya da test sadece hafif bir vaka olduğu bilgisini verebilir. Oysa gerçekte, Kan­dida çoktan oldukça büyük bir koloni oluşturmuş olabilir.

    Kandida’nın Biorezonans ile tedavisi:
    Biorezonans terapileri ile mayanın ölmesine neden olacak vücut koşullarının dengelenmesi ve teşvik edilmesi­ sağlanır. Kandida haftada bir kez olmak üzere uygulanan birkaç seanslık biorezonans terapisi ile tedavi edilebilir. Sağlıklı bakterilerin yenilenebilecek, gelişebilecek bir ortama kavuşmaları sağlanır. Normal bağırsak florası korunmuş olur. Tedavi sıra­sında Kandida yok olurken bazı semptomlara neden olabilir. Organizmaları içlerinde zehir taşıdıklarından zarları yırtıldığında toksinler vücuda yayılabilir. Maya ölmeye devam ederken, toksinler bağışıklık sistemini daha da zayıflatacağından enfeksiyonlar, alerjiler, kronik hastalıklar ve “kendini iyi hissetmeme” hali orta­ya çıkabilir. Bu bir iyileşme krizidir. Toksinler vücuttan atıldıktan sonra iyileşme başlar.

    Biorezonans ile Kandida tedavisi sırasında tüketilmesi önerilmeyen gıdalar:
    Her türlü şeker,
    Şekerli unlu mamulleri (pasta, kek, baklava, kurabiye, bisküvi vs.),
    Tatlı ve pudingler,
    Çikolata ve meyve şekerlemeleri,
    Meyveli, çikolatalı sütler,
    Kakao ve nutella,
    Bal, reçel, marmelad ve meyve konserveleri,
    Şekerli içecekler (limonata, kola, meyve suyu vs.),
    Meyveler ve meyve kuruları,
    Beyaz un içeren ekmek ve makarna gibi rafine karbonhidrat­lar,
    Pilav ve makarnalar,
    Beyaz ekmek çeşitleri,
    Patates ve nişastalı ürünler,
    Hazır çorba ve soslar,
    Alkollü içkiler (Rakı, viski, bira, likör, şarap vs..)
    Alkolsüz bira,
    Şeker içeren sirke, soya sosu, ketçap vs..
    Mayalı yiyecek ve içecekler (ekmek, bira gibi…)

    Tüketilmesi önerilen gıdalar:
    Taze yumurta,
    Balık,
    Yeşil sebzeler,
    Şifalı otlar,
    Kabuklu yemişler (şekersiz!),
    Soya ürünleri (Tofu peyniri, soya sütü, soya eti)
    Doğal maden suları,
    Bitki çayları,
    Keten tohumu yağı,
    Greyfurt çekirdeği ektresi,

  • Kronik yorgunluk sendromu!!

    Kronik yorgunluk sendromu (KYS) tüm vücudu ve özellikle beyni etkileyen karmaşık bir hastalıktır.Kronik yorgunluk; dinlenmekle geçmeyen ve aşağıda yer alan bulguların en az dördünü altı aylık bir sürede hissetmek olarakta tanımlanır.

    Yakın hafızanın bozulması

    Kas güçsüzlüğü,

    Eklemlerde ağrı ve hassasiyet

    Başağrısı

    Kalitesiz uyku

    Lenf bezlerinde duyarlılık

    Yorgunluk, belirgin güç kaybına yol açar. Günlük yaşam aktivitesini kısıtlar. Ev, iş ve sosyal ilişkiler ciddi olarak bozulur. En sık, 30-45 yaşlarındaki kadınlarda görülür. Gençlerde ve erkeklerde daha az görülmektedir.

    Kronik yorgunluk sendromu neden olur?

    Nedeni tam olarak anlaşılamamıştır. Ancak psikolojik streslerin etkin olduğuna dair veriler hala günceldir. Vücut direnç düşüklüğü, hazırlayıcı bir etkendir.Yorgunluğun pek çok sebebi olabilir. Kansızlık, enfeksiyonlar, karaciğer, kalp ve böbrek yetmezlikleri, vitamin ve mineral eksiklikleri, metabolik bozukluklar (hipoglisemi), hormonal problemler (Hipotiroidi, böbrek üstü bezi yetmezliği), kanser gibi ciddi sağlık sorunlarında, yorgunluk bazen ilk işarettir.

    Kronik Yorgunluk Sendromunun Doğal Tedavisi!!!!

    Demir içeren gıdalar tüketin

    Yorgunluğun temel nedeni, demir eksikliğine bağlı kansızlıktır. Kadınlarda daha sık gözlenen kansızlığı önlemek için; haftanın belirli günlerinde demir içeriği yüksek olan yumurta tüketmeniz gerekir. Haftada 2-3 kez kırmızı et tüketmeniz ve yanında mutlaka demirin vücut tarafından kullanımını artıran C vitamini içeren besinlerle de (Sebze-meyve) bunu destekleyebilirsiniz. Ayrıca, çok koyu çay ve kahve tüketimi, demir emilimini azalttığından, yemekten hemen sonra tüketmeniz önerilmez. Kuru meyvelerin demir içeriği yüksek olduğu için, ara öğünlerde kan şekerinizi dengelemesi açısından tüketmenizde fayda var.

    B vitaminine dikkat !!

    Enerji metabolizmasındaki öneminden dolayı B Vitamini düzeylerindeki eksiklikler yorgunluğa neden olabilir. Stres, aktivite ve enerji tüketiminin arttığı zamanlarda B Vitaminlerine gereksinim de artar.

    B1 Vitamini: Vücuda alınan karbonhidratlardan enerji oluşturmada görevlidir. Kas, sinir ve dolaşım sistemi için gereklidir. Yetersiz alınması halinde iştahsızlık, hafıza zayıflığı, huzursuzluk ve dikkat azalması görülmektedir. Ekmek, pirinç, makarna ve zenginleştirilmiş tahıl taneleri veya tahıl ürünlerinde bol miktarda bulunmaktadır.

    B2 vitamin: B1 den farklı olarak, karbonhidratın yanı sıra protein ve yağlardan da enerji üretiminde gereklidir. Hücrede enerji üretimini arttırdığı için migren tipi baş ağrılarının önlenmesinde etkili olabilmektedir. En iyi kaynakları süt ve süt ürünleridir. Az da olsa tahıl ürünleri, yumurta, sakatatlar ile yeşil yapraklı sebzelerde de bulunmaktadır.

    NİASİN: B3 vitamini olarak da bilinen niasin et, hamur mayası ve süt ürünlerinde bulunmaktadır. Sindirim sisteminin düzenli çalışmasında çok etkilidir. Kan şekerini dengeleyici ve kolesterolü düşürücü etkisi vardır.

    B5 (Pantotenik asit); Böbrek üstü bezine etki ederek kortizon gibi steroid hormonların yapımını sağlar. Bu hormonların yaşlanma ve cilt kırışıklıkları üzerinde olumlu etkileri vardır. Sakatatlarda, yumurta, buğday, mantar, kuru baklagiller, fasulye, domates, kereviz, ceviz, avokado gibi sebze ve meyvelerde de bulunmaktadır.

    B6 (pridoksin) Vitamini: Hormonlar, kırmızı kan hücreleri ve sinir hücreleri oluşumunda rol oynarlar. Serotonin yapımında etkilidir. Serotonin iştah, ağrıya karşı duyarlılık ruh hali ve uyku düzeni üzerinde etkilidir. Kolesterolbirikimini engelleyerek kalbi korumaktadır. Muz, avokado, tavuk eti, patates, ıspanak, bezelye, bira mayası, havuç, yumurta, balık ve hububatlar iyi kaynaklarıdır.

    B12 Vitamini: B12 vitaminin yetersizliğin de unutkanlık, sabahları yataktan yorgun kalkma gibi rahatsızlıklar görülmektedir. Folik asit ve B6 vitamini ile birlikte kalp hastalıklarını ve damar tıkanıklığını önleyici rol oynamaktadır . Sinir sistemini güçlendirir, kırmızı kan hücrelerini üretirler.

    B grubu vitaminleri; tahıllar, yağsiz et, bobrek, yurek, beyin, karaciger, yer fıstığı, tavuk, ceviz, yumurta, kepek ekmeği ve yağlı tohumlarda mevcuttur.

    Kas yorgunluğunuzun sebebi Magnezyum eksikliği olabilir!

    Kronik yorgunluk sendromu olan kişilerde yorgunluğa neden olabileceği düşünülen çeşitli mineral ve vitaminlerin takviyesinin yapıldığı birçok çalışma bulunmaktadır. KYS hastalarında magnezyum seviyelerine bakıldığında bu kişilerin eritrosit içindeki magnezyum seviyelerinin az olduğu görülmüştür. Eritrosit içindeki magnezyum azlığı eritrosit fonksiyonlarının azalmasına (oksijen taşınması) ve dolaylı olarakta kas güçsüzlüğüne neden olmaktadır. Magnezyum yetersiz olduğunda ortamda yeterli oksijen bulunduğu halde hücreler oksijensiz (anaerobik) enerji üretimine giderler ve bunun sonucunda oluşan laktik asit kas yorgunluğu ve kas fonksiyonu düşüşüne neden olur. Fiziksel aktivitenin azalması nedeniyle kas dokusunda depolanan magnezyum miktarları artmadığından

    KYS’li kişiler normal aktivitelerinde bile çabuk yorulurlar ve kas güçsüzlüğü tüm vücuda yayılır. Magnezyum eksikliği ayrıca baş ağrısı, atralji, hafıza ve konsantrasyon bozukluklarına neden olarak kronik yorgunluk sendromunun semptomlarına katılabilir. Magnezyum içeren besinler ;fındık, badem, kabak çekirdeği, ceviz, yer fıstığı, çam fıstığı, tam buğday ekmeği, yulaf kepeği, buğday kepeği, çavdar unu, mısır unu, sığır eti, ton balığı, kuru erik, kuru kayısı, kuru üzüm, avokado, kivi, muz, soya sütü, soya peyniri, ıspanak, fasulye, brokoli, bezelye, enginar, börülce ve şalgamdır.

  • Obezite ve kanser ilişkisi

    Obezite ve kanser ilişkisi

    Kanser, hücrelerin kontrolsuz olarak çoğalmasıdır. Çevresel nedenler (kimyasal, radyasyon, viruslar gibi) ve yapısal nedenler (hormonal, bağışıklık bozuklukları, kalıtsal mutasyonlar ve diğer genetik nedenler gibi) birlikte veya ardışık olarak hücreleri etkileyerek uzun yıllar içinde kansere yol açabilirler. Beslenme alışkanlıkları da kanser oluşumunda etken olabilir. Buna sebep olan beslenmeyle ilgili faktörler arasında; yanlış besin seçimi ve kötü beslenmek ,aşırı kilolu olmak ve fiziksel aktivitede yetersizlik yer alır.

    Erkekler açısından en yaygın türler akciğer ve mide kanseri iken kadınlar açısından bu meme ve serviks(rahim ağzı) kanseridir.

    Özellikle meme, kalın bağırsak-rektum ve kan kanserleri obez bireylerde normal ağırlıktakilere göre daha fazla görülmektedir. Yağ tüketiminin yüksek olması obeziteye neden olmaktadır. Yağlı besinler ve bozulmuş yağ tüketimi, kanser yapıcı ve ilerletici maddelerin de alımının artmasına neden olmaktadır.Her türlü yağın fazla alınması özellikle meme, prostat, testis, rahim, yumurtalık ve kalın bağırsak-rektum kanserlerinin oluşum riskini arttırmaktadır.Kanserojen maddeler (kanser yapıcı) yağ içinde birikir ve fazla yağ alımı bu maddelerin vücuda girişini artırır.Cinsiyet hormonları yapısal olarak yağa benzerler.Yağın fazla alımı bu hormonların çalışma düzenini bozar.

    Kalın bağırsak-rektum kanserlerini ilerletici safra tuzları gibi maddelerin yapımı yağ alımı arttıkça artar.Çoklu doymamış yağ asitlerinden zengin sıvı yağlar kolay okside olurlar. Oksidasyon sonucu oluşan öğeler bağışıklık hücrelerinin yıpranmasına neden olarak kanser riskini arttırırlar.

    Aşırı et, dolayısı ile hayvansal proteini çok tüketen ülkelerde meme, rahim, prostat, kalın bağırsak-rektum, pankreas ve böbrek kanserleri, hayvansal proteini az tüketen ülkelerden daha fazla görülmektedir. Yağsız hayvansal protein tüketiminin kanserle ilişkili olmadığı bilinmektedir. Yağsız et, süt ve benzeri besinlerin tüketimi kanser riskini arttırmaz.

    Yapılan çalışmalar; meyve, sebze, tam tahıllar, diyet lifi, bazı mikro besin öğeleri, yağlar (omega-3 yağ asitleri, özellikle omega-3/omega-6 oranı) ve fiziksel aktivite ile kanser riski arasında negatif bir ilişki olduğunu göstermiştir. Toplam yağ alımı/bazı yağlar (doymuş yağlar vb), obezite, beden kitle indeksi, gıda hazırlama yöntemleri (tuzlama, tütsüleme, kürleme, turşu, yüksek sıcaklıklarda pişirme vb.) ile kanser arasında pozitif ilişki olduğunu bilinmektedir.

    Obezite – Prostat Kanseri

    Erkeklerde abdominal obezite ve bel/kalça oranı artışının prostat kan- seri için bir risk faktörü olduğu bildirilmektedir. Özellikle yayılmaya (me- tastaz) meyilli prostat tümörlerinde obezite daha da risk taşımaktadır. Vücut kitle indeksi ve prostat kanseri arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışma sonuçları farklı olsa da leptin hormonunun yüksekliği, insülin ve IGF-1 (İnsülin Büyüme Faktörü-1)’in yüksek olması hastalık riskini arttırmaktadır.

    Obezite – Meme Kanseri


    Meme kanseri, abdominal obeziteyle yakın bağlantısı olduğu bildirilmektedir. Abdominal (karın) ve kalça bölgesindeki yağ dokusu arttıkça, kanser riski de artmaktadır. Bu etki, kadının menapoz dönemi ile bağlantılıdır. Menapozdaki kadının kansere yakalanma olasılığı az olmakla birlikte, menapoz sonrası şişman kadınlarda risk yükselir. Menapoz öncesi gerekli olan östrojen, artan yağ dokusu tarafından üretilir. Östrojene hassas dokular, şişmanlıkta bu hormonun salınımını uyarırlar. Bu da tümörün büyümesine neden olur.

    Meme kanseri ile obezite arasındaki bir diğer ilişki de, obez olanlarda tümörün daha geç aşamada fark edilmesidir. Bunda Vücut Kitle İndeksi’ndeki yüksekliğin önemli bir faktör olduğu bildirilmektedir. Vücutta yağ dağılımı da meme kanser riskini etkiler.

    Obezite – Uterus (Rahim) Kanseri

    Obezite; endometriyum (rahmin iç yüzeyini oluşturan doku) kanseri ile ilişkili bulunmuştur. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte şişmanlarda yüksek östrojen ve insülin düzeyinin buna sebep olabileceği belirtilmiştir. Yağ dokusu hücrelerinde östrojen üretiminin artması endometriyal kanser riskinin obez kadınlardaki artış nedenine yönelik açıklamalardan biridir. Endometriyum kanserlerinin %40’ının obezite kaynaklı olabileceği düşünülmektedir.

    Obezite – Kolon Kanseri

    Kolon kanseri de şişman bireylerde daha sıklıkla görülmektedir. Özel- likle erkek bireylerde VKİ’ndeki artış ile kolon kanseri arasında kadınlarda olduğundan daha kuvvetli bir ilişki saptanmıştır. Meme ve endeometriyum kanserlerinden farklı olarak kadınlarda, östrojen hormonunun kolon kan- serine karşı koruyucu olduğu bildirilmiştir. Ancak, obezite ve östrojen ara- sındaki denge de kolon kanserini tetikleyebilir. VKİ değeri yüksek olan pre veya postmenapoz dönemindeki östrojen alan kadınlarda kolon kanseri riski artmaktadır. BKİ değeri 30 ve üstü olan 30-54 yaş arası bireylerde, kolon kanseri riskinin %50 arttığı bildirilmiştir.

  • Boyun ve sırt ağrılarında akupunktur

    Sırtımızda; ensemizden başlayarak, kürek kemiklerimize, oradan sırtımızın alt bölgesine kadar inen en yüzeysel kasımız m. trapezius’dur.

    Bu kas stresin paratoneri denilebilecek bir kasımızdır. Gündelik yaşamın stresi, ilk etkiyi m. trapezius’un özellikle omuz ve boyun kökü arasındaki parçasının gerilmesi ile gösterir.

    Bu stresli kişi için bir uyarıdır. Strese neden olan uyaran ortadan kalkmaz ya da o uyaranın üstesinden gelinemezse gerilme kasılmaya dönüşür.

    Bütün kaslarımız arasında bir kas zinciri ilişkisi vardır. Bu ilişki sebebiyle oluşan kasılma ensemize ve kafa arkasına doğru yayılır. Bu durum boyunda gerginlik, boyun hareketlerinde kısıtlanma, gerilim tipi baş ağrılarının oluşmasına neden olabilir.

    Ayrıca; kasılma ilk oluştuğu yerde kalmaz ve yine kas zinciri nedeniyle bir alt tabakada yer alan ve omurlarımız ile kürek kemiklerimizin iç kenarı arasında uzanan m.rhomboideus major ve minor adlı ince kaslarımızın kasılmasına neden olur.

    Bu kasların kasılma bölgeleri halk arasında kulunç diye anılan kürek kemiklerinin iç kenarının iç kısmında elle muayene ile belirlenebilen fibromyalji odaklarıdır. Sırt ağrılarının; hasta tarafından “bıçak sokulur gibi” diyerek tariflendiği ve en yaygın hissedildiği bölgelerdir. (resim koy)

    Boyun ve sırt ağrıları; ağır kaldırma , ters ve zorlayıcı hareketler sonucu veya özellikle terliyken hava akımına maruz kalma sonucu oluşabilirse de en yaygın neden kronik strestir.

    Omurlar arasında oluşan fıtıklar da kollara yayılabilen, boyun ve sırt ağrısı şikayetlerine neden olur.

    Ameliyat endikasyonu olmayan boyun fıtıklarıyla veya diğer nedenlerle oluşan boyun ve sırt ağrıları akupunktur ile tedavi edilebilir.

    Akupunktur; kas gevşetici etkisinin yanı sıra endorphin denilen morfin benzeri ağrı kesicilerle ağrıyı giderir. Ayrıca limbik sistemi düzenleyerek kişinin strese karşı daha dayanıklı olmasını sağlar.